Kategori: Psikoloji

  • Parmak Emmenin Sebepleri Nelerdir?

    Parmak Emmenin Sebepleri Nelerdir?

    Normal çocuklarda herhangi bir psikopatolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir davranıştır. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen hemen her bebekte rastlamak mümkündür. Doğumdan sonra ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme ve içmesi için önemli bir faktördür emmek. Çocuklarda emme sonucu belli bir şekilde ve derecede zevk aldıkları görülmektedir. Emme refleksinin sıklığı değişebilir. Ağız hayatta haz kaynağı olarak kalır. İlerleyen evrelerde de farklı şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Yeni doğan bebekler daha anne karnında bu davranışı öğrenebilirler. Doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden biridir. Bazı bebeklerde yeni diş çıkması, bazı bebek ve çocuklarda ise zorluklarla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmaklarını emme gözlemlenir.

    Daha çok başparmağını hatta bazen ayak parmaklarını da emen çocuklar çevreyi tanır ve keşfetme ihtiyacından bu davranışı yapabilir.

    Parmak emmenin temelinde anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik ve çocukta güven duygusunun yeterince gelişmemiş olduğuna ilişkin görüşler de vardır. Parmak emmenin uykuyla da sıkı bir bağlantısı vardır.2 yaşındaki çocukların bir kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağızlarını almak için direnirler.3 yaşında bu alışkanlık uyku sırasında kendinden kaybolur.

    Parmak emmek gıda almak kadar duyguların da doymasına hizmet eden bir keyfiyettir. Bilindiği gibi her bebek bir devre parmak emer ve bu gayet doğal olarak görülmelidir. Ancak 2 yaşını geçtiği halde sıklıkla devam ediyorsa çocukla özel olarak ilgilenmek gerekmektedir.

    Parmak emmenin zararları nelerdir?

    2 yaşından sonrasında da parmak emmeye devam eden çocukta, üst çenedeki ön dişlerin öne doğru ilerlemesine, alt dişlerin de daha geriye doğru çekilmesine sebep olabilmektedir. Çocuk bu davranışı alışkanlık haline getirip 3-3,5 yaşlarında da yapması halinde çenede oluşan boşluklar kalıcı hale gelmekte ve çocukta diş, çene, damak ve hatta solunum problemleri ortaya çıkabilir.

    Parmak emmenin tedavisinde nasıl bir yol izlenmelidir?

    İlk olarak çocuğunuzun parmak emme davranışının altında yatabileceği psikolojik sorunlar düşünülmelidir. Bu davranışa sebep olan nedenler düşünülmelidir. Ailenizi inceleyebilir nelerin yolunda gitmediğine bakabilirsiniz. Sizin için önemli olmayan sorunlar çocuğunuz için önemli olabilir ve onları duygusal olarak etkileyebilir. Ailenin asla yapmaması gereken, dikkat etmesi gereken bir diğer durum da onlara “bebek gibisin” , “büyüdün artık” gibi küçümseyici uyarıları yapmaması gerekir. Bu dönemi karşılıklı güç savaşına dönüştürmemek gerekir. İstediği ilgiyi dikkati ona vermemek gerekmektedir aksi takdirde davranışı bilinçdışında pekiştirmekten başka bir şey yapmamış oluruz. Tüm bu çabalara rağmen bu problem devam ediyorsa ilerde oluşabilecek sağlık sorunlarını da göz önünde bulundurarak bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

  • Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    PSİKOLOJİK DANIŞMA

    Bireylere; problemlerini çözmesi, gerçekçi kararlar alması, kendisini ve çevresini daha iyi tanıması, kapasitesini kendisine en uygun düzeyde geliştirmesi, çevresine sağlıklı bir şekilde uyum sağlaması için uzman kişilerce verilen psikolojik yardımlardır.

    Psikolojik danışma 1-5 seans süren, kişiye problemi ve çözüm yolları üzerine genel bir bakış açısı sağlayan bir süreçtir.

    PSİKOTERAPİ

    Psikolojik ve duygusal hastalıkların ilaç veya diğer herhangi bir tıbbi araç olmaksızın konuşma ile psikoterapi yöntemlerine bağlı olarak çözümlenmesidir. Bu noktada psikoterapinin ilaç tedavisinin yanında da kullanılabileceğini belirtmek gerekir.

    Öncelikle, psikolojik danışma hizmetini veren kişiye “psikolojik danışman” denir. Bu kişilerden yardım alan kişilere ise “danışan” denir. Danışanların bu hizmet için başvurma gerekçelerine baktığımız zaman: uyum problemleri(yeni bir çevreye, ortama, yaşam dönemine vs.), mesleki, eğitim ve kişisel problemler, kendini tanıma, kendini geliştirme, karar verme becerilerini arttırma, ileri seviyede olmayan psikolojik problemler.Psikolojik danışmanın ilk amacı bireyi tanıma ve kendine tanıtma, en temel amacı ise yaşadığı problemi anlamadır. Genel olarak uygulandığı yerler her düzeydeki okullar, sosyal kuruluşlar, kısmen hastanelerdir.

    Psikoterapi hizmetini veren kişiye ise “psikoterapist” denir. Bu hizmeti klinik psikologlar ve psikoterapi eğitimi almış psikiyatristler verebilir. Bu hizmet ileri düzeyde psikolojik problemler yaşandığı ve bu problemlerin kişinin hayatını etkilediği durumlarda kullanılır. Bu problemler hastanın uzun sürelere varacak şekilde bu hizmeti almasını gerektirebilir.Psikoterapinin genel amacına baktığımız zaman bunun açık bir şekilde tedavi ve iyileşme olduğunu görebiliriz.

    Psikolojik danışmada bireylerin daha çok pozitif yönlerinden hareketle çalışılır, pozitif yönlere vurgu yapılır. Psikoterapide ise var olan rahatsızlık iyileştirilmeye çalışılır, olumsuz olan durumun seviyesinin azaltılması ya da ortadan kaldırılmasına odaklanılmıştır.

    Danışmanlık dendiğinde kısa süreli, hatta tek seanslık ve çok nadiren beş seansı geçmeyecek şekilde profesyonel bir yardım akla gelirken, psikoterapide bu süreç daha uzundur,.Danışmanlık genelde problem merkezlidir ama psikoterapi, kişiyi merkezine alır. Psikoterapide ve danışmanlıkta yaşanan süreç benzerdir ama zaman konusunda aralarında farklılık vardır. Esasen danışmanlıkta yapılan şey, insan davranışının belli bir alanında, uzman olmuş bir kişi tarafından bilgi ve tavsiye verilmesidir ama psikoterapi, kişilerin neyi-neden düşündüklerini, hissettiklerini yada bu yönde davranışlar sergilediklerini bulmasına yardımcı olan bir süreçtir

    Örnek vermek gerekirse: Derslerini çalışmayan bir çocuğa sahip anne bu problemin çözülmesi için psikoloğa başvurur. Eğer psikolog ‘’ danışmanlık’’ yapacaksa anne ve çocuğu dinler, onlara soru sorar ve en sonunda bilgi,tavsiye verir. İki taraftan kaynaklanan problemler üzerinden bir anlaşma sağlanır, eğer anne-çocuk bu anlaşmaya sadık kalırsa problem zamanla ortadan kalkar. Bu da danışmanlığın başarılı olduğunu gösterir.

    Ancak anne ve çocuk danışmanlığa rağmen hala problemlerin devam ettiğini bildiriyorsa burada taraflardan biri veya her ikisi anlaşmayı yerine getirmiyor demektir. Bu noktada neden bu problemin devam ettiğini anlamak için psikoterapi önerilir. Eğer problemi devam ettirdiği düşünülen kişi bunu kabullenirse uzman psikoterapist rolüne bürünür. Artık bilgi ve tavsiye veren birisi değil; kişinin kendisini anlamasını sağlayan ve kişinin probleminin kaynağını görmesini sağlayan bir uzman olarak varolur. Burada eğitimini aldığı terapi yönteminin tekniklerini uygular. Süresi problemin çözümüne gore değişiklik gösterir, ancak kısa bir süreç değildir.

    Her ikisinde ortak olan nokta şudur: Seanslar psikolog ve danışanın birlikte belirlediği gün ve saatte gerçekleşir. Bu gün ve saatin süreç boyunca ( önemli bir durum olmadıkça) aynı kalması, düzenli devam edilmesi, eğer danışan çocuksanvelisinin de mutlaka bu süreçte bulunması gerekmektedir. Zaman ve devamlılık konusunda yaşanan aksaklıklar süreci de etkileyecektir. En önemli noktalardan biri de şudur: Psikoloğa gelecek olan kişinin ( çocuk-yetişkin farketmez) kendi isteğiyle gelmesi gerekmektedir. Psikologla görüşmeye zorlanan herhangi bir kişi danışmanlık ve psikoterapi sürecine alınamaz.

  • Deneyimsel Oyun Terapisi

    Deneyimsel Oyun Terapisi

    Cocuklar duygularini büyükler gibi anlatamadiklari gibi duygulari hakkında büyükler gibi konuşamazlar da.Bu nedenlerle cocuklarin kendilerini doğal yollarla disa vurmalarini sağlayabilmek için devreye oyun terapisi giriyor.

    Oyun terapisi 3-12 yas arasi çocuklarda daha cok etkilidir. Cocuk ve terapistin beraber oynadigi bir odada terapist cocugun bilinçaltındaki yasadigi sorunlari cocugun oyun dilini yorumlayarak bulur ve cocugun yasadigi sorunlari saglikli bir bicimde disa vurmasina yardimci olur.

    Terapist davranisa yönelmez altinda yatan nedenleri anlamaya yönelik tutumlar sergiler bu da çocukta duygusal,sosyal,bedensel zihin birlikteliğinde saglikli oluşumu yeniden düzenler.

    Oyun Terapisinin Faydali Oldugu Problemler

    • Bosanma sonrasi adaptasyon zorluklari

    • Kardeş kıskançlığı

    • Travma ve istismar(fiziksel,duygusal,cinsel)

    • Kaygilar ve Korkular(fobiler,tikler)

    • Uyku bozukluğu

    • Konuşma bozukluğu ve seçici konusmamazlik(sessizlik)

    • Sosyal problem

    • Siddete şahit olma

    • Baglanma sorunlari

    • Duygu durum bozuklugu

    • Ailevi yaşantıdaki değişiklikler(olum,tasinma vb.)

    • Evlatlik alinma

    • Okula adaptasyon sorunlari

    • Ders calisma ve okuma problemleri

    Yardimci Olduğu Alanlar

    • Tepkisel bağlanma bozukluğu(çocuk esirgemeden gelen sorunlar herkesin kucagina gitme vb.)

    • Dikkat/Hiperaktivite bozukluğu

    • Otizm(spektrum)

    Ortak Calisma Alanlari

    • Ogrenme bozukluklari

     

     Oyun Terapisinin Faydalari

    • Çocukların zihinsel ve sosyal becerilerini geliştirir, duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini sağlar.

    • Cocuklarin kendine güven duygulari gelirken, işbirliği yapmayı,sorumluluk almayi,işbirliği yapmayı öğrenirler.

    • Cocuklar bu sayede duygularini tanimlamayi ve duygulariyla basa cikmayi,korkularıyla mücadele etmeyi ve problemlerine cozum bulmayi öğrenirler.

     Oyun Terapisinin Suresi

           Oyun Terapisinin suresi cocugun yasadigi travmatik olaylarin boyutuna ve verdiği reaksiyonlara  gore degisim gosterir.En önemli faktör çocuğun gelişimsel olarak hangi dönemde olduğu ve bir travma söz konusuysa bunu hangi yasta yasadigidir.

           Yaşanılan olaylardan sonra terapiye ne kadar erken başlanırsa terapi o kadar çabuk sonuç veriyor ve süreç de bir o kadar kisa suruyor.

  • Bipolar Bozukluk Nedir?

    Bipolar Bozukluk Nedir?

    Yazıya başlamadan önce bu yazının amacının tanı ve tedavi değil, farkındalık olduğunu hatırlatmak istiyorum. Psikiyatrik rahatsızlıklar, uzmanlık gerektiren bir konu ve kendi kendinize teşhis koymaya çalışmanız kesinlikle tavsiye etmediğimiz bir davranış.

    Nedir?

    Toplumun %2’sinde görülen bipolar afektif bozukluk (diğer adlarıyla iki uçlu duygulanım bozukluğu veya manik depresif bozukluk) riskli davranışlar nedeniyle ilişkilere ve kariyere zarar veren, ciddi ruhsal bir hastalıktır. Bipolar bozukluk, maniden depresyona kadar uzanan ruh halindeki aşırı değişiklikler olarak tanımlanır. Bu ruh hali oynamaları arasında, bipolar bozukluğu olan kişi normal ruh hali de deneyimleyebilir. Yani kişide kimi zaman ataklar olurken kimi zaman da atakların olmadığı sıkıntısız bir dönemi vardır.

    Özellikleri Nelerdir?

    Bipolar bozuklukta iki tip atak vardır: Taşkınlık (mani, hipomani) + Çökkünlük (depresyon).

    Taşkınlık döneminde kişi riskli davranışlarda bulunabilir, az uykuya rağmen çok enerjik hissedebilir, düşüncelerinin hızına yetişemeyebilir, yeni ve ayağı yere basmayan projelere kalkışabilir, herkesten önemli olduğunu düşünme gibi sanrılara sahip olabilir. Depresyon döneminde ise bunların tam tersini deneyimler. Çok ya da az uyur, çok ya da az iştahı olur, karamsarlık ve çökkünlük halindedir, intiharı düşünebilir, eskiden zevk aldığı aktivitelerden zevk alamamaya başlayabilir.

    Hastalığın sebepleri tam olarak bilinmemektedir. Genetik etkenler ön plandadır fakat sebep tamamen genetik değildir. Aynı hastalığa sahip birinci derece akrabaların olması, riski %10 artırır. Tek yumurta ikizinde bipolar bozukluk varsa diğer ikizde hastalık görülme olasılığı % 45-60’dir.

    Ne yapmalı?

    • Öncelikle bir psikiyatrist hekime gidilmeli ve tanı kesinleştirilmeli.

    • Hekimin reçete edeceği ilaçlar düzenli olarak kullanılmalı.

    • Mutlaka psikoterapi desteği alınmalı.

    • Uyku düzeni oluşturulmalı.

  • Öz Bakım Nedir?

    Öz Bakım Nedir?

    Çalan alarmla beraber uyanıyor, hızlıca hazırlanıyorsunuz. İşe yetiştiniz başladınız derken öğlen oluyor. Çabucak bir öğlen yemeği hemen ardından işe dönme ve akşam. Akşam, sabahtan kalan işlerinizi tamamladınız, çocuklarınız varsa ödevlerinizi yaptırdınız, derken koskoca bir gün kendinize ayırdığınız on dakika olmadan bitiverdi. Ama sizce de burada yanlış bir şeyler yok mu?

    Kendinize hiç vakit ayırmadan geçen gün stresinizi arttırır ve koşturmanın içinde kaybolup gittiğinizi hissetmeye başlarsınız. Tam da bu sebeple kendinize vakit ayırmaya bugünden başlayın. Kendinize vakit ayırmak derken işi gücü bırakıp yolculuğa çıkmayı kast etmiyorum tabii ki. Sabah hazırlayacağınız güzel bir kahvaltı, spor amaçlı yapacağınız yarım saatlik bir yürüyüş, akşam içeceğiniz bir bardak yorgunluk kahvesi, hafta sonu güzel bir film ya da uzun zamandır dinlemediğiniz birinin konseri size daha iyi hissettirir ve enerjinizi arttırır. İhtiyacınız olan dinginlik kendinize ayıracağınız o küçük vakitlerde saklı.

    Peki, bu vakitleri yaratmaya nerden, ne için başlayacak ve nasıl yapacaksınız? Kendinize vakit ayırmanın başlangıç noktası öz bakımınıza özen göstermekten geçer. Bunun için öncelikle öz bakımın ne olduğunu bilmeniz gerekiyor. Öz bakım, fizyolojik, psikolojik ve zihinsel olarak sağlığımıza dikkat etmek amaçlı farkında olarak yaptığımız aktiviteler bütünüdür.

    Beden İçin Öz Bakım:

    Psikolojik ve zihin kısmından önce fizyolojik sağlığımız geliyor çünkü ufacık bir bedensel yorgunluk bile planlarımızın aksamasına, performansımızın düşmesine ve kendimizi kötü hissetmemize sebep olabiliyor. Bunun önüne geçmek, bir nevi psikolojik ve zihinsel sağlığımız için bir kalkan olarak kullanacağımız beden öz bakımı için önerilerimiz şunlar;

    • Yürüyüşe çıkın.

    • Uyku düzeninize dikkat edin.

    • Sağlıklı bir kahvaltı yapın ve kaliteli beslenin.

    • Nefes egzersizi yapın.

    Zihin İçin Öz Bakım:

    İkincil olarak zihin için öz bakım geliyor. Bunların sıralaması kendi içlerinde ve kişiye göre tabii ki değişebilir. Bu sadece örnek bir sıralama diyebiliriz. Zihinsel öz bakım için yapabilecekleriniz;

    • Meditasyon: zihninizi birazcık da olsa susturmanın en güzel yolu meditasyondur. Değişik aplikasyonlardan faydalanabilirsiniz.

    • Sadece 1 saatliğine çevrimdışı olun. Telefonu kapatıp, mesaj seslerinden uzaklaşın.

    • Her zaman kullandığınız yolu değiştirin. Alışkanlıkların dışına çıkmak beyin için faydalı ve keyif vericidir.

    Ruh İçin Öz Bakım:

    Son olarak bir diğer önemli parçanız: ruhunuz. Yani psikolojik sağlığınız. Vücudunuzdan tutun, işinizi, ilişkilerinizi ve hayatınızın hemen hemen her yönünü etkileme becerisine sahip bir parça. Ona iyi bakmak için yani ruh için öz bakım yollarına da şunlar örnek verilebilir:

    • Kendinize şefkat gösterin.

    • Şükran defteri tutun. Her gün o deftere minnet duyduğunuz 5 maddeyi yazın.

    • Kendinize bir hediye alın.

    • Bir insana veya hayvana yardım edin.

    • İmkânınız varsa psikoterapi alın.

    Bu üç başlıktan her birinde bir problem olduğunda tabii ki bir profesyonele başvurmak en sağlıklı yöntemdir. Öz bakım sorunlarınızı çözmek için değil olabilecek sorunların önüne geçmek için koruyucu bir önlemdir. Bu yüzden önemlidir. Kendinize iyi bakmak her problemin koruyucu faktörüdür ve onlar ortaya çıksa bile size çözüm yolunda büyük bir yardımcıdır.

  • Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    İnsanların hayatlarına devam etmek için birtakım temel ihtiyaçları vardır; bunlardan bazıları barınma, uyku, dinlenme ve tabii ki yemek. Yemek ihtiyacı birincil ihtiyaç olmasının dışında sosyal varlık olan insanların sosyalleşmesinin de bir yoludur. Planlarınızın çok büyük bir kısmı yemek üzerinedir. Bunun ötesinde yemek insanların duygularına da eşlik eden bir alışkanlıktır. Mutlu olunca yersiniz, coşkulu hissedince yersiniz, stresli anlarımızda yersiniz, moraliniz bozuk olunca yersiniz. Kişisel farklıları bir kenara bıraktığınızda göreceksiniz ki yemek birçok insanın en büyük ortak noktası ve bu ortak nokta bazen bir zevk, bir ihtiyaç, bir sosyal aktivite olmaktan çıkıp bir probleme dönüşebiliyor. Problemin ortaya çıkma şekli ise: duygusal yeme.

    Nedir?

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi. Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğun kaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Ama duygusal açlık ne yazık ki yiyeceklerle giderilemiyor. Üstüne üstlük alınan fazla kaloriler de bir noktadan sonra sağlığınızı tehdit etmeye başlayabiliyor.

    Ne değildir?

    Öncelikle duygusal açlığı fiziksel açlıktan neyin ayırdığını bilmeniz gerekiyor. Duygusal açlık belirli durumlarda ortaya çıkar ve fiziksel açlıktan farklı olarak midenizin bir anda kazınmaya başladığını hissedersiniz. Düşünmeden, bulduğunuz her şeyi yemeye başlarsınız. Sağlıklı besinler sizi doyurmuyormuş gibi gelir ve abur cubur gibi besinlere yönelirsiniz.  Duygusal açlıkta bedeniniz için daha sağlıklı olan, oturarak ve çatal bıçakla yenen yiyecekler yerine üzerine hiç düşünmeden, ayakta, bir önce midenize ulaşacak ve yerken sizi uğraştırmayacak yiyecekleri bulur ve onları yersiniz. 

    Fiziksel açlıkta ne yiyeceğiniz üzerine düşünür, ona göre bir yemek hazırlarsınız. Kontrol sizdedir. Ancak duygusal açlıkta yedikleriniz üzerindeki kontrol duygunuzu kaybedersiniz. Yiyecekleri “iyi yiyecekler “ve “kötü yiyecekler” olarak etiketlemeye başlarsınız ve sürekli kalori hesabı yaparsınız.

    Yemek bitince içinizi bir suçluluk duygusu kaplar, hâlbuki bir problem olmadığı zaman insan yemek yediği için kendini kötü hissetmez. Kendinizi sürekli eleştirirsiniz. Duygusal açlığı fiziksel açlıktan ayıran en önemli şey bu suçluluk duygusu diyebiliriz.

    Çözüm Yolları

    Duygusal yeme sizin duygularınız üzerinden gerçekleşen bir süreç ve kendinizi fark etmeye başladığınızda kurtulabileceğiniz bir durum. Öncelikli olarak yapmanız gereken şey duygusal yeme probleminiz olduğunu kabul etmek. Bir şeyler yolunda değil, bu düşünceyi fark edip kabul ettikten sonra hangi durumlarda bunu yaptığınızı, sizi yemeye neyin ittiğini anlamız gerekiyor. Bu noktada bir profesyonelden yardım almayı da ihmal etmemek gerekiyor çünkü tek başınıza olmanız gereken bir süreç değil, desteğe ihtiyaç duymanız da çok normal. Duygusal yemeden sağlıklı yemeye geçiş tabii ki kolay olmayacak fakat bu mümkün. 

    • Duygusal yemenin tetiklendiği anları keşfetmek ve bu tetikleyicilerle baş etme yolları geliştirmek.

    • Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek.

    • Farkındalıkle yeme (mindful eating) yöntemini benimsemek.

    • Duygusal yemeye sebep olan durumu yani kökeni keşfetmek ve tüm bu çözüm yollarının stratejik ve doğru bir şekilde uygulanabilmesi için psikolojik destek almak.

                      Farkındalıkla Yeme

                      İsminden de belli olacağını gibi yediklerinizin farkında olmak anlamına geliyor. Farkındalıkla yemek için öncelikle açlık sinyalinizi iyi okumanız gerekiyor. Vücudunuzun gerçek açlığının, yani fiziksel açlığı bilmek ve doyduğunuz zamanı ayırt etmek iki önemli başlangıç noktası. Bu iki nokta yardımı ile ne zaman ne kadar yemeniz gerektiğini belirleyebilirsiniz.

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz. Yiyeceği direkt yutmadan önce koklayın. Ağzınıza aldığınız yiyeceğin tadını hissedin. Yavaşça çiğneyin ve iyice çiğnedikten sonra yutun.

  • Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar: “Turkuaz, Yeşil mi Mavi mi?”

    Maldivler’de okyanus hangi renktir, diye sorduğumuz zaman insanların bir kısmı mavi bir kısmı da yeşil der. Biraz daha renkler konusunda geniş bir perspektife sahip biriyse karşımızdaki alacağımız cevap turkuaz olur. Turkuaz yeşile çalan mavi rengidir ve sizin onu nasıl gördüğünüze göre değişir. Tıpkı renk paletindeki bu mükemmel tonu algılamada olduğu gibi hayatı ve olayları herkes farklı yorumlayabilir. Özellikle stres altında olduğumuz zaman düşüncelerimizi de olduğundan farklı algıladığımız çok fazla durum vardır. Örneğin, keyfinizin yerinde olduğu iyi dönemdeyken bir gün kötü geçen bir sunumun ardından, daha iyisi olabilirdi ama şu an böyle oldu bir dahaki sefere daha çok uğraşırım, diyebileceğiniz gibi uykusuz geçen bir gecenin ardından kötü bir dönemdeyken aynı sunum size iş hayatınızın sonuna gelmişsiniz gibi bir his verebilir. Normalde çok iyi bir sürücü olduğunuz halde, sevgilinizden ayrıldığınız zaman arabanızı sürttüğünüzde “ben de dünyanın en kötü şoförüyüm” diyebilirsiniz.

    Biz insanlar düşünen varlıklarız ve zihnimizde oluşan düşünceler duygularımızı oluşturur. Zihnimizde bir düşünce ortaya çıkar, o düşünce doğrultusunda bir duygu yaşarız. O duyguya göre de hareket ederiz. Yani içinde bulunduğunuz koşullar sizin düşüncelerinizi şekillendirir; o düşünceler de o anki ruh halinizi etkileyebilir. Bunun sonucunda da o duyguya göre davranabilirsiniz. Bu döngü pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir ve negatif olduğu zaman hayatınızı derinden etkiler. Çünkü düşünceleriniz algınızı oluşturur.  Durumları ve kendinizi olduğundan daha negatif şekilde algılamaya başladıysanız “bilişsel çarpıtmalar” dediğimiz düşünceler zihninizi sarmış olabilir. Yani gerçekleri olduğundan farklı algılıyorsunuzdur.  Bir örnekle açıklamak gerekirse; öğrenciyseniz, oldukça zor bir sınavdan çıktıysanız “sınav zor değildi, ben soruları çözecek kadar zeki değildim” diyorsanız, bu bilişsel çarpıtmadır. Çünkü problem sizin zeki olup olmamanız değildir. Sınav zordur.

    Bilişsel çarpıtmalar burada bahsedildiği kadar basit ya da yüzeysel olmayabilirler; farklı problemlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler. Altında yatan problemler farklılaşabilir ve ciddi olabilirler ama çoğumuz stresli hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla bilişsel çarpıtmaları stres altında olduğumuz zaman yapabiliyoruz. Genel olanlardan birkaç tane saymak gerekirse aşağıdakileri sayabiliriz:

    • Zihin Okuma: Akıl okumak çoğumuzun sahip olmak istediği süper güçtür ama ne yazık ki hiçbirimizde mevcut değildir. Siz bilişsel çarpıtmayı bu şekilde yapıyorsanız karşınızdakinin zihninden geçenleri “varsayarsınız” ve ona göre negatif çıkarımlarda bulunursunuz. Buluşmak için sözleştiğiniz arkadaşınızın trafikte kaldığı için gecikmesine “beni görmek istemiyor o yüzden oyalanıyor” demek buna örnektir.

    • Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Pozitif bir şey olduğunda bunu şans sayarken negatif bir şey olduğunda, sizden kaynaklı olmasa bile, kendinizi suçlamak olumluyu yok saymaktır. İş yerindeki bir sunum iyi geçtiğinde bunu dinleyicinin iyi niyetine bağlayıp, “sunum kötüydü ama beğendiler” demek kendi çabanızı görmeden gelmek gibi düşünebilirsiniz.

    • Keyfi Çıkarsama:Bir durum karşısında yeterince kayda değer kanıt olmadan öznel bir çıkarım yapmaya denir. Örneğin, ‘sadece çok çalışan öğrenci başarılı olur, ben zeki olsam da çalışmadığım sürece başarısızım.” demek. Çok çalışan öğrenci başarısız olabileceği gibi çalışmayan ama zeki bir öğrenci başarılı olabilir.

    • Seçici Soyutlama: Hayat bir bütünden ibarettir ve başımıza gelen olayları tek bir yönden ele almamız yanlış olur. Çünkü onların da kendi içinde bir bütünlükleri vardır. Yaşadığınız bir durumun sadece negatif bir yönüne odaklanıp onu genele yorarsanız seçici soyutlama yapmış olursunuz. Kahvaltıda üzerinize kahve döküldüğünde, dökülen kahve, tüm gününüzün berbat geçmesinin sebebi değildir. Siz ondan başlayarak o günü kötü diye nitelendirirsiniz ve bu da günü kötü yapar.

    • Kişiselleştirme: Aslında sizinle ilgili olmayan bir olayla kendiniz arasında gerçekçi olmayan bir ilişki bulup kendinizi suçlamanızdır. Bir çocuk okulda kızamık kaptığında annesinin “Eğer ben iyi bir anne olsaydım çocuğum kızamık geçirmezdi.” Demesi buna örnektir.

    • Aşırı Genelleme: Başınıza gelen bir durumu hayatınızın tümüne genellemenizdir. İlk girdiğiniz sınavda “matematik sınavından kaldım, matematikte hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” Demek sizin başarınızı engelleyen bilişsel çarpıtmanızdır.

    • Ya Hep Ya Hiç Düşünceleri: Hayatınızda her şeyin siyah ya da beyaz olması durumu, grilere yer vermemek anlamına gelir. Olayları yorumlamada bir orta yolunuz yoktur. Her şey keskin çizgilerle ayrılmıştır. Kesin sonuca çıkan, “Eğer bu işe girmeyi başaramazsam hayatım boyunca işsiz kalacağım.”şeklinde bir yorum ya hep ya hiç düşüncelerinden biridir.

    • -meli/-malı Cümleleri: Kendinize karşı her zaman bir gereklilik ve zorunluluk belirten beklentiler oluşturan cümlelerdir. Üzerinizde her daim kendinizden kaynaklı bir baskı oluştururlar. Gerçekçi olmayan hedefler koymak buna örnektir ve “eğer mutlu olmak istiyorsam iyi bir eşim, çok kazandığım ve başarılı olduğum bir işimin olması gerek.” gibi bir cümle kurabilirsiniz.

    • Felaketleştirme: Adından da anlaşılacağı gibi bir olay karşısında olayın etkilerinin çok ötesinde felaket senaryoları kurmak ve onlara inanmaktır. Partnerinizle kavga edip “bu kavganın sonunda kesin ayrılacağız, ben başka kimseyle beraber olmayacağım için yalnız ve mutsuz öleceğim.” dediğinizde belki küçük bir kavgayı bir sona dönüştürürsünüz.

    Peki, bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin bir yolu var mı? Tabii ki var. Bütün bu negatif düşüncelerinizin geldiği kökleri bulmayı başarırsanız o düşünceleri değiştirmeyi de başarabilirsiniz. Bilişsel çarpıtmaları biz kendimiz yaparız. Bir olay olur. Bunun sonucunda da zihninize negatif düşünceler dolar. Kendinizi kötü hissedersiniz. Öfke, hüzün, endişe ya da kaygı gibi bir duygu yaşarsınız. Kendinizden beklentinizi yükseltirsiniz ve gerçekleri olduğundan farklı görmeye başlarsınız. Durup iki kere düşünmek, yaşadıklarınızı sakin kafayla tekrar tartıp gözden geçirmek ve bağlantıları bulup, duygularınızı keşfetmek, bilişsel çarpıtmalarınızı yenme konusunda size oldukça yardımcı olacaktır. Tabii ki bu yolculukta tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Bir profesyonel yardımıyla kendinize karşı acımasız olmamayı ve algınızı değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Çünkü zor olan problemi keşfetmektir. Çözmeye hazır olduğunuzda, süreç sizin için uzun ama öğretici bir yolculuk haline gelir.

  • Açlığınız Fiziksel mi Duygusal mı?

    Açlığınız Fiziksel mi Duygusal mı?

    Yemek yalnızca hayatta kalmak için gerekli bir eylem değildir.. Kültürle, sosyal yaşamla, duygusal alışverişlerimizle, kendimizi ifade etme şeklimizle iç içedir…

    Özel günleri düşünün mesela.. Bayramlar, düğünler, şenlikler, karşılamalar.. Hepsine eşlik eden bir yemek masası mutlaka vardır.. Aç mısın? diye soran bir anne, akşamüzeri arabaşı ya da batırık yemeye çağıran bir yenge, elinde bir kase aşureyle kapımızı çalan bir komşu.. Yemeğimizi paylaşmak; “benim için değerli ve önemlisin, senin farkındayım, hayatımda olmanı istiyorum” demenin üstü kapalı söylenişidir. Paylaşılan yemeği kabul etmek de aynı dilden cevap vermektir. Yemek, kültürün ve sosyalleşmenin bir parçası aynı zamanda da ilişki kurmanın ve duyguları göstermenin bir yoludur…

    Yemek yemenin sosyal anlamlar dışında iç dünyamızda da duygusal karşılıkları vardır. Yemek, anne ve bebek arasında kurulan ilk bağdır. Sevilme ve güven hissinin temeli bu karşılıksız alışveriş anında şekillenir demek yanlış olmaz. Anne bebeğini sadece beslemek için değil, bazen huzursuzluğunu gidermek bazen de sakinleştirmek için emzirir. Duygularla yemek arasındaki ilişkiyi ve duygu düzenlemesini ilk böyle inşa ederiz. Kendi doğası içinde, yemek, birey ve sosyal çevre arasında, bir sistem ve anlam bütünü vardır. Peki bu sistem her zaman böyle dengede midir?

    Yetişkin hayatımıza baktığımıza, yemek yemenin duygu düzenleme fonksiyonunun hala devam ettiğini görebiliriz.. Öfke, mutsuzluk, yalnızlık, can sıkıntısı, stres ve daha birçok duygu duruma yanıt olarak, duygusal rahatlama için yemek yediğimizi fark edebiliriz. Bu olumsuz duygular arttığında, sosyal çevre ile uyumumuz bozulduğunda, yemekle aramızdaki sağlıklı bağ da zedelenmeye başlar.

    Açlık fizyolojik, iştah ise psikolojik bir durumdur. Bu yüzden yeme bozukluklarının altında psikolojik faktörler aramak yerinde bir yaklaşımdır. Yapılan çalışmalar, genel popülasyonda tıkınırcasına yeme bozukluğunun %2, obez popülasyonda ise bu oranın %65 gibi yüksek bir rakamda olduğunu göstermektedir. Bu tip yeme bozukluklarının neden olduğu diyabet, hipertansiyon gibi sağlık sorunları göz önüne alındığında, aşırı yeme bozukluğu göz ardı edilmemesi gereken ciddi bir psikolojik bozukluktur.

    Son 3 ay içinde haftada en az 2 kez tıkınırcasına yemek yeme atağı yaşıyorsanız, normal süreden çok daha kısa sürede porsiyonları tüketiyorsanız, fiziksel olarak acıkmadan yemeğe başlıyor, rahatsızlık ya da şişkinlik duyana kadar yemeyi sürdürüyorsanız, fazla yemek yediğiniz için utanıp yalnız başınıza yemek yemeyi tercih ediyorsanız, yemeğin ardından pişmanlık, iğrenme ve suçluluk duyuyorsanız, başarısız diyet girişimleriniz varsa, bu belirtilerden birkaçını gösteriyorsanız tıkınırcasına yeme bozukluğunuz olabilir. Yani yemek artık sizin için fiziksel açlığınızı gidermekten öte, ifade edemediklerinizi, söylemediklerinizi yutmanın bir yolu, duygusal olarak yaşadığınız huzursuzluğu dindirmenin bir şekli ya da olumsuz duygu durumlarınızdan kaçmanın kolaylaştırılmış hali olabilir. Bu durumda yemeği yaşamınızda yeniden tanımlamak, sağlıklı yeme davranışı ve alışkanlığını kazanmak için bir psikologdan yardım almanız faydalı olacaktır.

  • Düşüncelerini Değiştir  Yaşamın Değişsin

    Düşüncelerini Değiştir Yaşamın Değişsin

    Doğduğumuz günden itibaren, bedensel duyumlarımızdan, ilişkilerimizden, deneyimlerimizden bir anlam çıkartıp, kendimize ekleyerek yaşam serüvenimizi yazarız.. başlarda uzun uzun düşünüp karar alırken, zaman geçtikçe hızlanır, otomatikleşir davranışlarımız.. alışkanlıklar, düşünce ve davranış kalıpları ediniriz..

    Peki yaş aldıkça daha doğru kararlar mı alırız? Tecrübelerimizin bizi yanılttığı olmaz mı? Düşünce kalıplarımız sandığımız kadar doğru yol göstericiler midir bizim için? Yaşamımızı, ilişkilerimizi sabote eden tam da bu yerleşik düşünce stillerimiz olabilir mi?

    şansızım ben.. (etiketleme)

    Kadınların / erkeklerin hepsi aynı, menfaat dünyasında yaşıyoruz.. (genelleme)

    Kredim onaylanmazsa mahvolurum, bu borcu hayatta ödeyemem.. (felaketleştirme)

    Ablamları davet etmişler ama beni çağırmadılar, hoşlanmıyor benden. (kişiselleştirme)

    Yaptığım işi beğendi ama diğerlerinin ki çok iyi olmadığı için.. (çifte standart)

    bu düşünce yada benzerlerini zihninizden geçirip buna inanıyor, davranışlarınızı buna göre şekillendiriyorsanız, deneyimleriniz çok fazla bilişsel hata içeriyor olabilir..  

    Yaşam düşünce-duygu-davranış ekseninde şekillenir.. Yani düşünceler duyguları, duygular davranışları ortaya koyar.

    Madem duygularımız düşüncelerimizle şekillenir.. genellemelerin, felaketleştirmelerin bizi üzmesi, ümitsizliğe düşürmesi, akıl okuma ve kişiselleştirmelerin, yaşamımızı derin pişmanlık ve suçluluk hissine teslim etmesi,  çifte standartın kendimize dair olumlu hislerimizi gölgelemesi kaçınılmazdır.. bunca yoğun olumsuz duyguyu içimizde barındırırken, davranışlarımızın doğal, yakın ve duruma uygun olması çok mümkün olmayacaktır..

    yaşamımızı değiştirme planlarımız sıklıkla sorun olduğunu düşündüğümüz davranışlarımıza odaklanır.. gece atıştırmalarına son vermek, sigarayı bırakmak, daha düzenli olmak, arkadaşlarımızla daha sık görüşmek vb. oysa her davranış bir duyguyu düzenlemeye yarıyordur yani bir ihtiyacı karşılıyordur.. davranışı değiştirmeden önce “böylece hangi duygumun üstesinden geliyorum” “hangi duygu beni buna itiyor “ sorularına cevap vererek işe koyulabiliriz.. o anki duygunuz üzüntü, stres, hayal kırıklığı, pişmanlık, kırgınlık vb ise “acaba o anda aklımızdan ne geçiyordu” “bu bilişsel bir hata olabilir mi” “bu durumun alternatif düşünceleri nelerdir”  sorularına vereceğimiz cevaplar belki bizi davranışlara karar verdiğimiz başlangıç noktasına götürür, davranışı daha rahat kontrol edebileceğimiz yere..

    kulağa inanılmaz ya da abartılı gibi gelse de, düşüncenizi değiştirin, yaşamınız değişsin.. İnsanlar kötüdür yerine bazı insanlar kötüdür tıpkı bazılarının iyi olduğu gibi.  Başaramayacağım yerine, elimden geleni yapacağım, daha önce de benzer durumlarla başa çıkmıştım. Böyle şeyler hep beni bulur yerine herkes gibi benim başıma da bazı aksilikler gelebilir şeklinde düşünmek size kendinizi nasıl hissettirir? Bu hislerle davranış döngüleriniz aynı mı kalır?

    Yaşamımızı önce zihnimizde kurgular, oradan dış dünyaya taşırız.. zihnimizdeki birkaç kalıbı esneterek öykümüzü yeniden yazabiliriz..

  • Mutluluk Amaçtır, Çabalamak Gerek

    Mutluluk Amaçtır, Çabalamak Gerek

    Mutluluk tesadüf müdür, yoksa bir tercih midir? Doğuştan mı bilinir, sonradan mı öğrenilir? Sürekli midir, aralıklı mı? Sahi nedir mutluluk?

    En bilindik tanımıyla mutluluk, bireyin ihtiyaç duyduklarına ve isteklerine ulaşmasından doğan bir doygunluk halidir. Kişinin eyleminin sonucu, arzusunun ödülüdür. Yani arzuladıklarımız ve elde ettiklerimiz arasındaki orandır.

    Bazı araştırmalar, insanların şekerli besinlerin tadını doğuştan sevmesinin, içgüdüsel olarak mutluluk arayışından kaynaklandığını söylemektedir. Mutluluk hormonu olarak bilinen beyin kimyasallarından serotonin, beslenme yoluyla etkilenebilen bir nörotransmitterdir ve salınımı şeker tüketimiyle ilişkilidir. Bu ipucundan yola çıkarsak, dünyaya mutlu olmak güdüsüyle geliyoruz. Bir başka yaklaşıma göre ise, yaşamda duygular da dâhil her şeyi görerek ya da deneyimleyerek öğreniyoruz. Yani dünyaya geldiğimiz çevre ve aile mutluysa, onlardan mutlu olmayı aksi durumda ise mutsuzluğu öğreniyoruz. Mutlu olmayı olumlu bir değer kabul edip, deneyimlerimizle edindiğimiz mutluluk durumlarına ulaşmak için çaba harcıyoruz.

    Pek çok insanın zihninde çocukluğundan beri süregelen, mutluluğa ait şablonlar vardır. Hangi koşullarda, ne olursa, ne kadar sürerse mutlu olunacağına dair yargılar belirler mutluluğu. Yaşananlar şablona uyuyorsa mutluluk yakalanmıştır, uymuyorsa (bu şablonların, tanık olduklarımız, duyduklarımız, izlediklerimiz ve hayal ettiklerimizle yaratılmış beklentiler olduğunu göz önüne alırsak uymayabilir) mutsuzuzdur. Bazen yaşadığımız mutluluk sırf zihnimizdeki şablona uymadığı için gözden kaçırırız farkına varmayız. İnsanların mutlulukla aralarındaki en büyük engel kendi mutluluk tanımlarıdır demek yanlış olmaz sanırım.

    Mutluluğu “mutsuz olmama hali” ya da “yaşamın genelinden duyulan memnuniyet” olarak tanımlamamız mümkün mü? Neden olmasın! Bireyselliğin giderek yaygınlaşması, popüler kültürün dört bir koldan mutluluğa dair “talep edin” “mutluluğun 72 yolu” dayatmaları, bireye mutlu olmayı artık bir istek değil, zorunluluk olarak algılatmaya başladı. Mutluluğun sıra dışı bir hal, yaşamın amacının da bu anları kesintisiz kılmak olduğunun sürekli altının çizilmesi, kişileri adeta mutluluk için sürekli koştur oldu. Mutluluk kişinin yaşantısının toplu olarak olumlu bir değer ifade etmesinden çok, kendi benlik algısının zorunlu bir parçası olarak algılanmaya başladı. Halbuki mutsuz olmamak bile mutlu sayılmak başlı başına bir neden olamaz mı?

    Oysa ki içimizde pek çok duyguyu bir arada barındırırız: heyecan, korku, ümit, hayal kırıklığı… Olumsuz duygular da yaşamımızda kaçınılmaz ve değerlidir. Sağlıklı birey,  bu duygulardan sadece olumlu olanlara talip olup, diğerlerinden kaçınmaya çalışmaz. Olumlu ya da olumsuz yaşadığımız her deneyim ve duygu kişisel gelişimimiz için kıymetlidir. Olumsuz duygu ve deneyimlerimizi reddetmek bizi noksan bırakacaktır. Ancak bir kaybın yasını tuttuğumuzda, bir hatanın pişmanlığını yaşadığımızda, yakınlarımızın üzüntülerini içimizde hissettiğimizde tamamlanırız. Tamamlanmış olmak bizi mutsuz mu etmeli?

    Yeni yıl, yeni kararlar almak, yeni başlangıçlar yapmak ve mutlu olmak için iyi bir fırsat olabilir. Peki mutluluğun formülü ne? Nasıl mutlu oluruz? Sanırım işe önce mutluluğu doğru tanımlayarak başlamamız gerekiyor. Mutluluk salt içimizdeki bir dürtü değil aynı zamanda yaşam boyu öğrendiklerimizi de içerir. Henüz mutlu olmayı bilmiyorsak bile bu öğrenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. En önemlisi mutluluk, bizim mutluluğa dair tanımlarımıza bağlıdır. Gerçeklikten uzak, yüksek beklentili tanımlar bizi daha büyük mutluluklara taşımaz bilakis mutlu olma seçeneğimizi elimizden alır. Mutluluğu bulduğumuzda, sonsuza kadar sürmeyeceğini, her duygu gibi bir zaman sonra azalacağını düşünüp, mutlu anların tadını çıkartmalıyız. Ve mutsuz olduğumuzda, bu duygudan elde ettiğimiz kazanımlarla sakince bir sonraki mutlu anı beklemeye koyulmalıyız.