Kategori: Psikoloji

  • Sosyal Medya Kullanımı İlişkinizi Nasıl Etkiliyor?

    Sosyal Medya Kullanımı İlişkinizi Nasıl Etkiliyor?

    Teknolojinin gelişimi ile birlikte birçok alışkanlığımız, özel hayatımız ve sosyal hayatımız değişmeye başladı. Sosyal paylaşım siteleri ve akıllı telefonlar iletişimi kolaylaştırıp, uzağı yakınlaştırırken özel hayatın çizgilerini ihlal etmeye başladı. Günlük yaşamımız, romantik ilişkilerimiz ve bize dair her şeyi sosyal medyada paylaşır haldeyiz. Pekii, sıkça kullandığımız sosyal mecralar romantik ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?
    “Çevrimiçi olduğunu biliyorum, ama bana cevap vermiyor, bazen de mesajlarımı görüyor ama okumuyor, bu beni çok öfkelendiriyor.”, “Neden o fotoğrafını beğendi?”, “Neden onu takip ediyorsun?” tarzı cümleler ilişkinizi etkiler nitelikteyse bu yazımız tam size göre.
    İsmer Aile Danışma Merkezi’ne göre, çiftler arasında en sık rastlanan problemlerden biri iletişimsizliktir. Medya araçları ve sosyal medya ile birlikte iletişim kurma kolaylaşsa da iletişimsizlik arttı. Artık yüz yüze görüşme yerine görüntülü arama, konuşma yerine mesajlaşma tercih ediliyor. Fakat iletişimin önemli unsuru olan yüz yüze olma hep erteleniyor.

    I. Mesaj Yolu İle Tartışmalar
    Mesajlaşma, özellikle de tartışma esnasında kullanılmaması gereken bir iletişim yöntemidir. Çünkü iletişim tek yönlü değildir ve verilmek istenen mesaj yüz yüzeyken beden dili ve diğer etkenler de desteklenir. Fakat mesajlaşma, yanlış anlamlar çıkarılmasına ve asıl konuşulan konudan uzaklaşmaya neden olabilir.

    I. Tartışmaların Online Ortama Taşınması
    Partneriniz ile bir sorun yaşadığınızda bunu sosyal medya üzerinden paylaşmak, diğer insanların da konuya dahil olmalarına neden olacaktır. Bu da ilişkinizde özel olması gereken şeylerin ortalığa saçılmasına ve partnerinizle çözülmesi gereken sorun büyüyerek farklı bir soruna dönüşecektir. İsmer Aile Danışma Merkezine göre, tartışmalarınızı ya da ilişkide yaşadığınız sorunları sosyal medyada paylaşmamak en iyisi olacaktır.

    III. İlişkinin Her Anını Sosyal Medyada Paylaşmak
    İlişkinizin her anını sosyal medyada paylaşmak, anı kaçırmanıza neden olabilir. Yapılan araştırmalar, mutlu ilişkileri olan kişilerin daha az fotoğraf çekip, daha az paylaşım yaptığını göstermiştir. Hayat sizi mutlu ediyorsa, o andan uzaklaştıracak diğer şeylerden de uzak duruyoruz ya da daha az ilgileniyoruz. Bu nedenle size önerimiz ilişkinizde ana odaklanarak, bulunduğunuzun keyfini çıkarmak olacaktır. Kaçırılan anlar sonrasında ilişkiye zarar verebilecek nitelikte olabilir.

    IV. Sosyal Medya Paylaşımları Tartışma Sebebi 
    Çiftler arasında önemli bir problem alanı da bireysel sosyal medya paylaşımları. Özellikle çiftlerden biri sosyal medyaya daha fazla önem veriyor, daha fazla aktif kullanıyorsa bu karşı taraf için bir tehdit unsuru olarak algılanabiliyor. Bunun sonucunda ise yapılan paylaşımlardan farklı anlamlar çıkarma, şüphecilik, sürekli profili takip altına alma ve sonrasında tartışma ile devam eden bir süreç oluşabilmektedir. Yapılan paylaşımların çiftlerden birini rahatsız etmesi sonrası stalkerlık (kişileri gizli takip) gelişmekte ve bu da şüpheciliğin ve sorgulamanın artmasına neden olarak ilişkiyi zedelemektedir.

    V. Sosyal Medya Arkadaşları
    Sosyal medya kullanımı günlük hayatımızın o kadar içine girdi ki, gerçek hayattaki arkadaşlarımız yerine sosyal medyadan edindiğimiz arkadaşları tercih ediyoruz. Facebook’taki arkadaş sayımıza göre kendimizi değerlendiriyoruz. İşte bu aşamada sosyal medyadan edinilen arkadaşlıklar, romantik ilişkilerinizde sorun olabilir. Sosyal medyadan arkadaş edinirken seçici ve sorgulayıcı davranmak gereklidir, unutmayın ki sosyal medya kendimizi en farklı gösterebileceğimiz alandır.

    VI. Her An Ulaşılabilir Olmak
    Partneriniz ile her an birlikte olabilme imkânı, günümüzde çok kolaylaştırıcı bir gelişme gibi görünse de esasında ilişkileri olumsuz etkileyebiliyor. İlişkileri hızlı yaşayıp kolay tüketilebilir hale getirmenin yanı sıra, ilişkileri sıradanlaştırabiliyor. Sonrasında ise mutsuz ve sona gelinmiş bir romantik ilişki ile karşı karşıya kalınabiliyor. Bunu önlemek için partneriniz ile her an mesajlaşmak ya da telefonla görüşmek yerine yüz yüze görüşebileceğiniz kaliteli anlar yaratmak, ilişkinizin enerjisini yükseltmede önemli bir rol üstlenecektir.

  • Çocuklarda Kaka Tutma Problemi

    Çocuklarda Kaka Tutma Problemi

    Çocuklarda Kaka Tutma Problemi

    Çocukların birçoğunda, özellikle 2-4 yaş aralığında kaka tutma problemi sıkça görülmektedir. Tuvalet eğitiminin kazanıldığı bu yaş aralığında çevresel ve psikolojik faktörler çocuğu etkilemektedir. Anal dönemde olan çocuk dışkılamayı, yitirme, vücudundan bir parçanın kopması şeklinde algılar. Böylelikle durum korkutucu bir hal alabilir. Kaka tutma probleminin altında birçok faktör yer alır. Örneğin çocuk tuvaleti büyük ve korkutucu olarak algılayabilir. Erişkinler için yersiz olan bu korkular, çocuklar için hayatı zorlaştıran korkulardır.

    Çocuklar genellikle acı veren bir tuvalet deneyimi sonrası kaka tutma eğilimindedir. Ve çocuğun tutma davranışı bir kısır döngüye girerek kronikleşmeye başlar.

    Kısır döngü nedir?

    Çocuk kaka tutmaya acı verici bir deneyim sonrasında başlar.

    “Kaka yaptığımda acıyacak” düşüncesi oluşur.

    Çocuk kakasını tuttuğu için de kabız olur.

    Sonrasında gerçekten acı yaşar.

    Bu döngü birbirini tekrarlar.

    Peki Neden Olur?

    Çocuklarda sık görülen bu durumun birçok nedeni olabilir. Bu nedenler psikolojik ya da çevreseldir. Özellikle anne-baba ve bakım veren diğer erişkinlerin tutumu oldukça etkilidir. Kaka tutma problemi, tuvalet alışkanlığı kazandırılmadan önce görülebildiği gibi kazandırıldıktan sonra da görülebilir.

    • – Anne-babaların kontrol duygusu çok yoğun olduğunda, çocuklar bu kontrol ihtiyacını kaka, yemek yeme, uyku üzerinden gösterirler. Bedenden gelen sinyallerini “kontrol bende” diyerek kontrol ederler.
    • – Daha çok 2-4 yaş arasında görülen bu sorun, çocuğun özerklik, bağımsızlık sembolüdür. “Benim istediğim olacak, kontrol bende, kakaya hakimim” mesajı verir.
    • – Çocuk klozeti büyük ve içine düşülebilir olarak algılıyor olabilir.
    • – Çocuk tuvalet eğitimi için erken dönemde zorlanmış olabilir.
    • – Ebeveynlerin tutumu ısrarcı ya da cezalandırıcı/otoriter ise çocuk bu yolla kendini ifade ediyor ve ispatlıyor olabilir. Özellikle tuvalet eğitimi sırasında cezalandırıcı ve ısrarcı tutumlar çocuğun tuvalet eğitimi süresinin uzamasına ve zorlaşmasına neden olmaktadır.
    • – Tuvalet eğitimi ile aynı döneme farklı değişimlerin getirilmesi kaka tutma problemine neden olabilir. Bu nedenle boşanma, ev değiştirme, emzik bırakma vb. çocuk için önemli değişimlerin olduğu dönemlerde tuvalet eğitimi verilmemelidir.
    • – Bakım veren kişinin sık sık değiştirilmesi neden olabilir. Bakım veren kişilerin farklı tutumları ve zorlayıcı davranışları çocuğun tepki göstermesine neden olur.
    • – Annenin mükemmeliyetçi yapısı neden olabilir. Tuvalet eğitime dair katı kurallar, erken tuvalet eğitimi gibi nedenlerle çocuk tuvalet eğitiminde zorluk yaşayabilir.
    • – Çocukların en önemli ihtiyaçları sevme, sevilme, takdir edilme ve onaydır. Kaka tutma probleminde belki de en önemli neden çocuğun yeterli kabul ve onay alamamasıdır. Kabul ve onay alamayan çocuk kendini ispat edebilme çabasına girer. Bunu da kendi bedenine hükmederek yapar. Böylelikle kabul ve ilgi ihtiyacını da bu yolla karşılar.
    • – Aile içinde yaşanan stres faktörleri tüm aile bireylerini etkiler. Örneğin babanın iş yerinde yaşadığı stres, anne-baba arasındaki iletişim problemleri, köken aileler ile yaşanan problemler bunlara örnek olabilir.
    • – Çocuğun tuvalet/banyo rutinlerinin değişmesi etkilidir. Örneğin anaokuluna başlayan bir çocuk evdeki tuvalet rutininin dışına çıkacaktır. Bu da  kaygılanmasına neden olabilir.
    • – Çocukluk dönemi depresyonu, kaygı bozuklukları, OKB gibi durumlarda ek olarak kaka tutma görülebilir.

    Beslenme Alışkanlıkları Etkilidir

    Lifli gıdalar az tüketildiğinde kabızlığa yol açabilmektedir. Bu nedenle lifli gıdaların bu süreçte tüketilmesi önemlidir. Buğday, yulaf, kayısı, elma gibi besinler bunlara örnektir.

    Hazır ve katkı maddeli gıdaların fazla tüketilmesi gerekmektedir.

    Süt tüketiminin fazla olmaması gerekir. Süt ürünlerine odaklı bir beslenme şekli, lif yönünden eksik olacağından kabızlığa neden olabilir.

    Çok yağlı/şekerli gıdalar beslenme düzeninden çıkarılmalıdır. Doymuş yağlar sindirim sisteminde yavaş ilerlemeye neden olmaktadırlar.

    Çözüm İçin Neler Yapılabilir?

    • – İlk olarak çocuğun fiziksel bir problemi olup olmadığını incelemek adına çocuk doktoruna durum bildirilmeli, gerekli ise tıbbi destek alınarak sürece başlanmalıdır.
    • – Ev çocuğun güvenli bölgesidir. Çocuğun ev içerisinde kendini rahat hissetmesi adına bazı düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin; çocuğun tuvaletten korkmaması için tuvalete uygun yükseklikte tabure konulabilir. Tuvalet koltukları kullanılabilir (Bu, çocuğun tuvalete düşme gibi   korkularını engeller).
    • – İlk aşamada tuvaletten korkan çocuğun lazımlık üzerine bez ile oturması sağlanmalıdır. Ardından çocuğu zorlamadan ve motive ederek aşamalı geçişler oluşturulmalıdır. Bezsiz lazımlığa oturma, ardından tuvalete oturtulmaya geçilmelidir.
    • – Çocuğun beslenme alışkanlıkları gözden geçirilmelidir. Abur cubur odaklı, yağlı beslenme engellenmelidir. Lifli ve sağlıklı, bağırsakları harekete geçirici yiyecekler teşvik edilmelidir.
    • – Çocuğun aile üyeleri ile geçirdiği süre artırılmalıdır. Özellikle bakım veren kişiler ile geçirdiği süre artırılmalı, kaliteli etkinlikler ile aradaki bağ güçlendirilmelidir.
    • – Çocuk için ev güvenli yerdir. Ev onun için rahatlatıcı olmalıdır, kaygı yaratıcı değil. Bu nedenle ev içerisinde çocuğun kaygısını artıracak unsurlar azaltılmalı, çocuk anne-babanın tartışmalarına maruz kalmamalıdır.
    • – Çocuğa yaşına uygun sorumluluklar verilmelidir. Örneğin oyuncaklarını toplama, sofrayı kurmaya yardım etme gibi küçük sorumluluklar ile çocuğun ev içerisinde aktif olması teşvik edilmelidir.
    • – Tuvalet hakkında sık sık konuşulmamalı, hatırlatılmamalıdır. Ebeveynler kendi tuvalet alışkanlıkları hakkında konuşup bunu normalize etmelidir.
    • – Çocuk direkt tuvalete oturtulmamalı, aşamalı olarak bez-lazımlık-tuvalet üzerinden ilerlenmelidir.
    • – Tuvalet çocuk için korku unsuru ise, kitap/oyuncaklar ile sevimli hale getirilmelidir. Tuvalete birkaç sevdiği oyuncağını götürme, renkli kitaplar koyma gibi değişiklikler ile tuvalet korku unsuru olmaktan çıkarılmalıdır.

    Çocukta Bu Tür Davranışlar Görüldüğünde Yapılmaması Gerekenler Nelerdir?

    • – Öncelikle sürekli kaka ve tuvalet hakkında konuşmamak gereklidir. “Tuvaletin var mı, çıkmadan yap, tekrar dene” gibi tekrarlayıcı sorular çocuğun kendini baskı altında hissetmesine neden olur.
    • – Kakayı sürekli takip edilmemelidir.
    • – Çocuk tuvalete zorla oturtulmamalıdır. Bu sürecin daha da zorlaşmasına ve uzamasına neden olabilir.
    • – İlk aşamada çocuk istenilen davranışı yerine getirildiğinde ödüllendirilebilir. Fakat bu ödüllendirilme abartılmamalıdır. Ödül her seferinde maddi olmak zorunda değildir. Sözel pekiştireçler de çocuğun davranışı tekrar etmesinde önemlidir.
    • – Çocuğu cezalandırma ve yargılamadan kaçınılmalıdır. Bu çocuğun size olan tutumunu olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca yaşanan problemin kökleşmesine neden olabilir.
  • Evlilik Öncesi Danışmanlık ve Önemi

    Evlilik Öncesi Danışmanlık ve Önemi

    Kişilerin hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri olan evlilik, imzadan ibaret olarak düşünülmemelidir. Evlilik; eğitimleri, kültürleri, değerleri, geçmiş yaşam deneyimleri, zevkleri farklı olan iki kişinin hayatlarını birleştirerek birlikte yaşamaya karar vermesidir. Evlilik ile birlikte kişilerin yaşam biçimleri, sorumlulukları farklılaşmaktadır. Farklılaşan yaşam durumlarına uyum sağlayabilmek bazen zorlayıcı olabilmektedir.

    İsmer Aile Danışma Merkezi’ne göre, sağlıklı ve keyifli bir evlilik hayatı yürütebilmenin yolu da evlilik öncesi psikolojik danışmanlıktan geçiyor. Peki, evlilik öncesi danışmanlık nedir?

    Evlilik öncesi danışmanlık, evlenme sürecinde olan çiftler (flört, sözlü, nişanlı vb.) ile yürütülen psikolojik danışmanlık sürecidir. Burada temel amaç bireylerin hem kendilerini hem de partnerlerini tanıyarak ilişkilerini anlamalarını ve olası sorun ve çözüm yollarını görmelerini sağlamaktır. Evlilik öncesi nasıl birçok hazırlık yapılıyorsa, sağlıklı ve doyum verici bir evlilik süreci için de psikolojik hazırlıkların yapılması büyük önem taşımaktadır.

    Evlilik öncesi kişilerin birbirlerini daha iyi tanımaları, kişisel ve ortak hedeflerini belirlemeleri, açık ve etkili iletişim biçimlerini öğrenmeleri, problem çözme becerileri kazanmaları için evlilik öncesi psikolojik danışmanlık büyük önem taşımaktadır.

    Evlilik Öncesi Danışmanlıkta Hangi Konular Ele Alınır?

    • Evlilik için hazır mısınız?
    • Çiftin birbirini tanıması
    • Çiftin uyumu ve ilişkiyi dengeleme biçimleri
    • Partnerlerin birbirinden ve evlilikten beklentileri
    • Evlilikte roller
    • Evlilikte görev ve sorumlulukların paylaşımı
    • Birlikte zaman geçirme
    • Çiftin olası korku ve kaygıları
    • Çiftin iletişim kurma biçimi ve sağlıklı iletişim kurma yolları
    • Etkin problem çözme yolları
    • Evlilikte sınırlar
    • Ben ve biz olabilmek
    • Evlilikte köken ailelerin yeri
    • Çiftin gelecek amaçları
    • Çiftin cinsel yaşantı beklentilerindeki uyum ve ilgi
    • Çiftin varsa önceki ilişki ve evliliklerinin ilişkileri üzerindeki etkisi
    • Çocuk sahip olmaya dair beklentiler

    Evlilik Öncesi Danışmanlık Neden Önemlidir?

    • Evlilik öncesi danışmanlık, eğitici, önleyici ve geliştiricidir.
    • Evliliğe geçiş sürecini kolaylaştırır.
    • Evliliğin kalitesini artırır.
    • İletişim becerilerini artırır.
    • Boşanma oranlarını düşürmekte ve aile içi uyumsuzluğu en aza indirmektedir.
    • Bireyler kişilik özelliklerinin ve isteklerinin farkına varır.
    • Eşlerin evlilik öncesi planlama yapması sağlanır. Psikolojik olarak yeni bir sürece hazırlıklı ve neler ile karşılaşacağını bilen çiftler, daha doyum verici bir evlilik hayatına sahip olmaktadır.
    • Bireyler karşılaştıkları sorunlar karşısında kullanabilecekleri sağlıklı çözüm becerilerini öğrenir. Sorunlarını kriz haline getirmeden çözebilirler.
    • Evliliğe dair beklentiler paylaşılır.
    • Eşler ilişkiden ne kadar tatmin alırsa evlilik yaşamı da o kadar kuvvetlenmektedir. Bu tatmin için birbirine zaman ayırmanın ve ortak hobilerin önemini danışma sürecinde öğrenirler.
    • Eşler arasındaki bağlılık ve yakınlık artırılır.
    • Günlük yaşamda göz ardı edilen, konuşulmayan konular ele alınır ve değerlendirilir. Böylece gelecekte sorun olabilecek konulara dair önlem alınır.
    • Evlilik hayatında önemli konularda karar alabilme becerisi kazandırılır.
  • Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hayatı Erteleyenlerden Misiniz?

    Hepimiz hayatın yorucu temposunda yapmamız gereken işleri erteleyebiliyoruz. Aramamız gereken kişiler, yapmamız gereken ödevler, teslim edilmesi gereken projeler… Az ya da çok herkesin içinde erteleme eğilimi olduğundan bahsedebiliriz. Kişiyi zorlayan ve sıkan durumlardan kurtulmanın en kolay yollarından biridir erteleme. Peki erteleme davranışının altında neler yatıyor, esasında hayatı ertelememize neden olan şeyler neler?

    Erteleme davranışı, bugünden uzaklaşma sanatıdır. Yapılması gereken bir işin sonradan yapılmak üzere bırakılmasına dayanan bir alışkanlıktır. Erteleme davranışı kısa vadede rahatlama ve mutluluk duygusunu getirse de, uzun vadede bireyin kaygı düzeyini artırır. Ve yapılmayan işler kişinin suçluluk duygusu yaşamasına neden olur. Bu da işin yaratacağı sıkıntı ve kaygıdan daha fazla rahatsızlık vericidir. Durum böyle olunca iş ve sosyal hayattaki verimimiz düşer ve tekrarlayan erteleme davranışı ile birlikte kısır döngü oluşur, verimimiz düştükçe ve yapılması gereken işler biriktikçe yetiştirme kaygısı ile birlikte duygu durumumuz olumsuz yönde etkilenir.

    Eğer son zamanlarda yapmanız gereken işler biriktiyse, yapmanız gereken önemli işler yerine başka işler ile meşgul iseniz ve harekete geçmek yerine yapmanız gerekenler üzerine tekrar tekrar düşünüyorsanız erteleme davranışı sizi ele geçirmeye başlamış demektir.

    Neden Erteleriz?

    I. Kısa Süreli Hazzın Ağına Düşeriz

    Yapılması zor ve zaman gerektiren işlerde erteleme davranışı yoğun olarak görülmektedir. İşin getireceği sıkıntı ve stres bir süre ertelenerek sorumluluklarımızdan uzaklaşırız. Kısa süre de olsa sıkıntı veren bir durum yerine keyif veren etkinlikler ile ilgilenerek kendimizi iyi hissederiz.

    II. İçsel Çatışmalar

    Bir işte başarısız olacağınızı ya da işin yeterince üstesinden gelemeyeceğinizi düşündüğünüzde sıklıkla erteleme davranışı görülmektedir. Bu nedenle işe hiç başlamamak ya da ertelemek kısa süre de olsa çözüm gibi görülür. Buna olumsuz otomatik düşünceler de eşlik ettiğinde (ya başarısız olursam, ya sunumu yetiştiremezsem vb.) kaygı daha fazla artarak erteleme davranışı görülür. Ayrıca depresif ruh hali de yapmanız gereken işleri ertelemenize neden olabilir. Duygu durumunuzdaki ani değişimler verimliliğinizi azaltabilir.

    III. Mükemmeliyetçilik

    Daha iyiye ulaşma çabası ve iş veya sorumluluklar ertelenebilmektedir. Gerçekçi olmayan beklentiler bireyin cesaretini kırar. Tatmin edici olmayan girişimler yerine hiçbir girişimde bulunmamak kişiyi rahatlatmaktadır.

    IV. Ebeveyn Tutumları

    Otoriter aile tutumları, çocuklarda kendini düzenleme yeteneğini baltalayan tutumlardandır. Çocuk, istenen görevi istekli olarak değil “yapıyormuş gibi göstererek” yerine getirir. Bu da erişkinlikte bir alışkanlık haline gelir. Kendi ebeveynlerinizi değiştiremezsiniz de, kendi ebeveyn tutumlarınızı düzenleyerek bu durumun çocuklarınızda yaşanmamasını sağlayabilirsiniz.

    V. Yapılan İşin Anlamsız Gelmesi

    İşin severek yapılmaması, motivasyonu düşüren en önemli öğelerdendir. İlgi çekici olmayan işler, erteleme davranışının artmasına neden olur.

    VI. Plansızlık

    İş akışını planlamak her zaman önemlidir. İşin nereden başlayacağı, nasıl yürütüleceği, nelerin gerektiği hakkında planlama yapılmadığında o işi tamamlamak zorlaşmaktadır.

    VII. Belirsiz Beklentiler

    İş sonunda bireyden nelerin beklendiği net değilse, yani hedefler net konulmamışsa erteleme davranışı daha rasyonel gelebilir.

    VIII. Kararsızlık

    Tercih yapmak sizin için zor ise bu da işlerinizi ertelemenize yol açabilir. Karar almanın sonuçlarını ve sorumluluğunu üstlenmemek adına erteleme davranışı ortaya çıkabilir.

    Erteleme İle Nasıl Başa Çıkabilirsiniz?

    • Öncelikle bu alışkanlığınızın farkına varmak önemlidir. Erteleme davranışınızın sıklığının arttığını düşünüyorsanız, yetiştirmeniz gereken işlerin sayısı arttıysa, bu durum iş, sosyal ve özel hayatınızda verimliliğinizi düşüyorsa dikkat etmeniz gerekiyor demektir!
       
    • Kendinize yapmanız gereken işler ile ilgili bir öncelik sırası oluşturun. Önem sırasının en sonundaki işler yerine sıranın başındaki işlerden başlamaya özen gösterin.
       
    • İşin başına oturduğunuzda kendinize bir zaman dilimi belirleyin ve süre dolmadan hiçbir şekilde kalkmayın. (erteleme davranışı kendini tuvalete gitmek, su içmek, TV izlemek gibi istekler ile gösterebilir)
       
    • Erteleme nedenlerinizi keşfedin. Nedenlerin kendiniz ile mi yoksa ertelediğiniz iş ile ilgili olduğunu düşünün.
       
    • Tamamlamanız gereken işi küçük parçalara ayırın. Ulaşılması güç hedefler yerine küçük hedefler ile başlamayı tercih edin.
       
    • Sosyal çevrenizden destek alın.
       
    • Yapabileceğinizden fazla sorumluluk üstlenmeyin.
       
    • Önemli bir iş sonrası kendinizi ödüllendirin.
       
    • Zaman kısıtlaması olan hedefler koyun.
       
    • Sıkıcı gelen bir işi tamamlamak her zaman daha zordur. İşi eğlenceli hale getirmenin yollarını arayın. İşin size katacağı olumlu etkilere odaklanın.
       
    • Duygu durumunuz verimliliğinizi etkiler. Kendinizi mutsuz, umutsuz hissediyor ve canınız hiçbir şey yapmak istemiyorsa öncelikle bu durumun düzeltilmesi üzerine çalışılmalıdır. Açık hava yürüyüşleri ve egzersize önem vermeli, isteksiz olsanız bile günlük rutininize devam etmeye çalışmalısınız. Bu durumun uzun süredir devam ettiğini düşünüyorsanız mutlaka ruh sağlığı uzmanlarına başvurmalı ve destek almalısınız.
  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    Çocukların aileden sonra en fazla etkileşim içerisinde bulunduğu alan okullardır. Okul çağına gelmesiyle birlikte akran ilişkileri en az ebeveyn ilişkileri kadar önemli bir yer tutar. Akranlarıyla kurduğu iletişim çocuklara paylaşma, problem çözme ve baş etme gibi hayatı boyunca kullanacağı beceriler kazandırır. Akranlar arasındaki güç dengesi eşit olduğunda bu beceriler olumlu şekilde gelişirken güç dengesi eşit değilse tersi durum söz konusu olabilir.

    Akran zorbalığı her toplumda varlığını sürdüren ve sıklıkla karşımıza çıkan önemli bir sorundur. Eşit güce sahip olmayan akranlar arasında yaşanan, daha güçlü bir ya da birden fazla kişinin zayıf olana sürekli uyguladığı psikolojik ve/veya fiziksel şiddete akran zorbalığı denir.

    Okullarda sık karşılaşılan akran zorbalığı mağdur çocuğun sadece okul hayatını olumsuz yönde etkilemekle kalmayıp, yetişkinlikte kuracağı ilişkileri de doğrudan etkileyebilmektedir. Bunun yanı sıra özellikle erken çocukluk dönemlerinde zorbalığa uğrayan çocukların, ileride sosyal içe dönüklük, depresyon ve anksiyete düzeyleri artabilmektedir.

    Zorbalığa sürekli maruz kalan çocuklarda; ankiyete (kaygı), depresyon, somatik yakınmalar, uyku sorunları, okula gitmekten kaçınma / reddetme, ders başarısında düşüş, dikkat problemleri, düşük benlik saygısı, utangaçlık, kendine güvensizlik ve içe kapanıklık, gibi psikolojik, akademik ve sosyal belirtiler görülmektedir.

    Çocuğunuzun Davranışlarına Dikkat Ederek Zorbalığa Maruz Kalıp Kalmadığını Anlayabilirsiniz:

    • Okuldan geldiğinde hiçbir şey anlatmıyorsa

    • Harçlığını sürekli kaybediyorsa

    • Eve yıpranmış ya da dağılmış kıyafetlerle geliyorsa

    • Bedeninde fiziksel yaralanmalar varsa

    • Okula gitmek istemiyor, reddediyor ya da okulunu değiştirmek istiyorsa

    • Doğum günü partilerine, gezilere vb. sosyal etkinliklere davet edilmiyor, kendisi de kimseyi çağırmak istemiyorsa

    • Sürekli uyumak istiyorsa

    • Sık sık kabus görüyor veya ağlayarak uyanıyorsa

    • İçe kapanmaya başladıysa

    • Mide/ bağırsak sancıları, kusma, somatik ağrılar gibi şikayetler çoğaldıysa

    • Ne sorunu olduğunu sizinle paylaşmıyorsa

    Bunun sebebi okulda maruz kaldığı zorbalık olabilir.

    Akran zorbalığı birey, aile ve toplum için büyük sıkıntılara neden olan, çocuğunuzun üzerinde şimdi ve gelecekte bırakacağı etkileri görmezden gelemeyeceğiniz kadar önemli ve önlemi alınması gereken bir problemdir.

  • Kendimi Değersiz Hissediyorum

    Kendimi Değersiz Hissediyorum

    UYARI: Bu yazı havadaki pozitif enerjiyi hissedin ve her şeye olumlu bakın mesajı vermemekle birlikte, duygularıyla yüzleşmeye hazır olmayanlar için tehlikelidir. Bu yazıyı okurken istediğiniz yerleri alıp, istemediklerinizi sayfayı kapatır kapatmaz unutma hakkına sahipsiniz.

    Biliyorsunuz, insan doğduğu andan itibaren kendi aile genetiğinden bir çok özellik taşıyor olur. Mesela kimimizin saçı düz kimimizin kıvırcıktır. Kimimiz yeşil gözlü iken kimisi mavi göz rengine sahiptir. Kısacası bir çok fizyolojik özellik doğduğumuz andan itibaren bizim genetik yapımıza kodlanmış olur. İşte duygusal boyutta da durum benzer nitelikte.  Bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren  duygu çekirdekleri ile doğuyoruz. (Bu beyin yapısında ispatlanmış bir  çekirdek yapısı değil sadece konuyu daha kolay anlamanız ve duygu dünyamızın gelişiminden bahsetmek için bu şekilde örnekleyeceğim) Beynimize öğretilmiş bir çok farklı formda  duygu çekirdeği olabiliyor; mutluluk çekirdeği/ mutsuzluk çekirdeği, değerlilik çekirdeği/değersizlik çekirdeği, sevilmişlik çekirdeği/sevilmemişlik çekirdeği, yeterlilik çekirdeği/yetersizlik çekirdeği…Yaşımız ilerledikçe yeni çekirdekler keşfedebiliyoruz. Dış dünyadan maruz kaldıklarımıza göre o çekirdekleri ya besliyoruz yada küçültüyoruz. 

    Bu çekirdekleri besleyen ve bizim kişilik gelişimimizi şekillendiren ilk kişi öncelikle bizlerin çocukluğumuzda muhattap olduğu ilk bakıcısı oluyor, yani annemiz. (Eğer annemiz yok ise anne yerine bize bakım vermiş ikame bakıcı (ikame anne) oluyor) Daha sonrasında çocukluğumuzda muhattap olduğumuz diğer kişiler (baba,abla,ağabey,teyze, dede,komşu,kuzen…) duygusal dünyamızda ve kişilik gelişimimizde rol oynuyor. Ben daha yalın anlatmak için, kişilik gelişimindeki en önemli figür olan anne üzerinden örneklendirerek gideceğim.

    Eğer annem kendini değerli hissetmiyorsa ben doğduğum zamanda bana ‘’değerli bir varlık’’ duygusu ile bakamıyor. Benim fizyolojik ihtiyaçlarımı karşılıyor, fiziken benim yanımda bulunuyor, beni besliyor, koruyor, kolluyor fakat yeterli derecede almak istediğim duygusal yakıtı kendi iç dünyası nedeniyle bana sağlayamıyor. Yaş itibari ile “ben ve öteki” ayrışımını tam  yapamayan ben, değersizlik duygusunun anneme ait bir duygu olduğunu anlayamıyor ve bu duyguyu sorgulamadan  içselleştiriyorum. Bu nedenle beynim, bu olumsuz duygu ile tanışmış oluyor. Biliyoruz ki 0-6 yaş kişilik gelişimi için temel bir dönem. Bu dönemde çocuğa değersiz bir varlıkmış gibi bakıldığında, çocuk her şeyiyle kabul edilmediğinde veya koşullu sevildiğinde bu olumsuz duygu çekirdekleri büyümeye başlıyor. Bu çocuk yetişkinliğe ulaşmak için uğramak zorunda olduğu ergenlik döneminde sorunlar yaşıyor. Yetişkin olduğu zaman da yakın ilişkilerinde sorunlar yaşıyor ve terapiye gitmek zorunda kalıyor.

    Peki, kendinizi değersiz hissediyorsanız bunu değiştirebileceğiniz gerçekliğini bilmek ister misiniz?

    – Öncelikle değersiz hisseden yetişkinin bu durumu değiştirmeye gerçekten niyeti olmalı. Bazen değersiz hissederek kişinin kendisine acıması da kişiye iyi gelebilir. Çünkü kişinin zihni, acı ile hazzı birbirine eşleştirmiştir ve “haz başka bir şey acı başka bir şey” ayrışmasını yapmadığı için acı çekmekten yoğun bir zevk alır. Yani, kişinin değersizlik duygusunu kullanarak elde ettiği başka kazanımlar yani “ikincil kazançlar” vardır ve bunları kaybetmemek için  değersizlik duygusundan da kurtulmak istemez. 

    -Kişi değerli hissetmeye niyet ettikten sonra, değersizlik duygusunu kimlerden almış olabileceğini / hala daha alıyor olduğunu bulmalı; Bu olumsuz duygular temelde kimlerin duygusu? Beyniniz bu duyguları kimlerden modelledi, kimlerden öğrendi? (Yazıyı buraya kadar okuduysanız o kişiler zihninizde çoktan canlandı)Daha sonrasında olumsuz duyguları aldığınız kişilerden ayrışma çalışması yapmalısınız; ‘’Değersizlik anneme ait bir duygu. Annem başka biri ben başka biriyim. Çocukken etrafımdakilerin bana attığı  olumsuz duyguları  sorgulamadan almış olabilirim. Artık yetişkin halimle biliyorum ki ben dün ki çocuk değilim ve  ben hiçbir koşula bağlı olmaksızın, sırf insan olarak yaratıldığım için değerliyim’’. 

    -Siz bunları söylerken içinizden bir ses size ‘’hayır sen değerli değilsin, kendini kandırıyorsun’’ diyebilir. O zaman da bu sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışın; mesela bu ses kadın mı erkek mi genç mi yaşlı mı sizin değersizliğinizden o sesin kazancı ne?

    -Duygularınızı iyi tanımlayın. Sırf bu yazıda okudunuz diye her olumsuz davranışınızın altından değersizlik duygusunu çıkarmaya çalışmayın. Düşünmek ve hazmetmek için kendinize zaman verin.

    – Size yoğun olumsuz hissettiren kişiler hayatınızda hala olan kişiler ise onlardan fiziksel olarak bir süre uzak kalmaya çalışın.

    – Eğer olumsuz duygularından etkilendiğiniz kişiler ile fiziken ayrılma ihtimaliniz hiç yoksa karşı tarafı değiştirmeye çalışmayın ve didişerek onu beslemeyin. Sadece onlardan artık hangi duyguları alıp, hangilerini almayacağınıza karar verin.  Onların size istedikleri duyguları atmaya hakkı olsun, sizin de hangi duyguları alıp hangilerini almamayı seçme hakkınız olsun.

    – Sizin kişilik gelişiminizde çok önemli yeri olan fakat size istediğiniz duygusal yakıtı sağlayamayan bu kişiyi veya kişileri değiştirmeye çalışmadan kabullenin. Ve sizin arzu ettiğiniz kişilik özelliklerine sahip olamadıkları için bu durumun yasını tutun. 

    – İhtiyacınız olan yeterli duygusal yakıtı size sağlayamamış olan bu bakıcılarınıza hak verin. O kişiler de öyle hayatlar yaşadılar ki olumlu duygularla  doğru dürüst tanışamadılar. Bu nedenle; kendilerinde olmayan duyguları  size veremediler.

    – İçselleştirdiğiniz olumsuz duyguların yerine olumluları yerleştirmeyi seçin; ‘’Küçükken yeterli duygusal yakıtı alamamış olabilirim ama bugün ki aklım ile biliyorum ki bu depoyu doldurabilirim. Çünkü ben dün ki çocuk değilim, artık bir yetişkinim’’

    – Eğer siz değişmeyi seçmez iseniz yüksek ihtimal kendi çocuğunuza da aynı olumsuz duyguları atacaksınız. Seçiminizi yaparken bunun bilincinde olun.

    – Kendinize sorun; ‘’Bugün ben ne yapsam kendimi değerli hissederim?’’ İlk aklınıza gelen şeyi kendinize duyurarak bir süre yapın.

    Ve unutmayın; insan önce etten kemikten sonra da duygudan ibaret…

  • Peter Pan Sendromu

    Peter Pan Sendromu

    Peter Pan sendromu 14-50 yaş arasındaki erkeklerde görülen sorumluluk almaktan kaçma,yaşları olgun olmasına rağmen çocuksu davranışlar sergileme ve büyüme korkusunun baş gösterdiği psikolojik bir semptomdur. Peki Peter Pan sendromu nedir ve en çok kimlerde görülür?

    Her çocuk doğar, gelişiminin bir parçası olarak büyür ve yetişkinliğe adım atar; fakat bazı erkekler yaşları kaç olursa olsun büyümeye karşı bir direnç gösterir. Adeta büyümekten kaçar ve hep çocuk kalmak ister. İşte tam da bu sırada akıllara Peter Pan’ın hikayesi gelir, büyümeyi reddeden haylaz çocuk.

    Peter Pan’ın öyküsünü bilmeyen yoktur. Büyümeyen haylaz bir çocuk olan Peter Pan, bir yanıyla da yumuşak ve neşesini kaybetmeyen bir kahramandır. İzlerken içinizdeki çocuksu yanını uyandırmakla kalmaz, kendi büyüsüne sizi de çeker.

    1983 yılında Psikanalist Dan Kiley tarafından bulunan bu sendromun adını Peter Pan’dan alması ise hiç tesadüf değildir. Yaşıyla her ne kadar olgun bir birey gibi görünse de, konuşmalarıyla ve davranışlarıyla hala bir çocuktur. Erkeklerde görünen bu semptom; genellikle 12 yaş ve 50 yaş arasını kapsamaktadır. Kendisini tanımayan insanlar tarafından çekici olarak tanımlanan bu erkekler, insanlar üzerinde ilk izlenim olarak olumlu etkiler bırakır. Genellikle evlilikten uzak duran bu erkekler; sorumluluklardan kaçmak, rahat ve kaygısız bir hayat sürmek için aileleriyle yaşamayı tercih ederler. Hangi meslekte çalışmak istediğine karar vermekte güçlük çekip, eğitimini bitirmede zorluk yaşarlar. Eğitimli olan kişiler ise şuanki hallerinden memnuniyet duymak yerine daha fazlasını yapmaları gerektiğini düşünürler.

    Peter Pan sendromu yaşayan erkeklerin genellikle duyguları körelmiş olup kızgınlıklarını öfke olarak, üzüntü ve kederlerini istemsiz neşe ve çocuksu şakalarla yansıtırlar. Eleştirilere karşı yetersizlik hissedip, genellikle “Bilmiyorum, umrumda değil” gibi savunmaları kullanırlar, üşengeçlerdir. Genellikle aidiyet hissi yaşamak isterler, yalnız olmaya karşı toleransları düşük olduğu için arkadaş edinme çabaları yüksektir. 

    Annelerine karşı genellikle kızgınlık ve suçluluk duyguları yaşayan erkekler; annelerinin etkilerinden kurtulmak isterler. Fakat bunu her denediklerinde içlerinde suçluluk duygusunu yaşarlar. Öfke patlamalarıyla yaşadıkları tartışmanın sonunu, çocuksu özürlerle kapatma çabasında olurlar. Babalarına karşı yabancılaşmış duygular içindedirler. Hem babasıyla yakın olmaya büyük bir özlem duyarlar, hem de onun sevgi ve onayını alamayacağına dair keskin düşünceleri vardır. Peter Pan sendromu yaşayan erkekler ergenliklerinin ardından kız arkadaş bulma için yoğun bir çaba harcarlar; fakat olgunlaşmamış davranışları kızları kendilerinden uzaklaştırmalarına sebep olmaktadır. Reddedilmeye karşı duyarlık, bu yumuşak ve nazik kişileri tam tersi olan sert ve kaba tavırların arkasına saklanmalarına neden olur. Kendilerini cinsel anlamda kanıtlayabilmek için sayısız kişiyle birlikte olabilirler ve bir kişide karar kıldığı zaman ise ona tamamen bağlanıp, karşısındaki kişiyi kaybetmemek için kıskanç duyguların yerine kendini acındırma duyguları yer alır.

    Bu sendromu yaşayan kişilerin ebeveyn tutumlarına bakıldığında, genellikle sınır koyamayan ebeveynler, duygularını tanımayan ve bu konudan dolayı aklı karışık olan babalar, aşırı kollayıcı anneler, aile içi iletişim hataları, duygusal paylaşımların olmadığı ortamlar görülmektedir.

    12-17 Yaş arasında:Sorumsuzluk, tedirginlik, yalnızlık ve cinsel rol çatışmaları kendini gösterir. İçinde bulunduğu görevlerden kaçıp yalnız kalır.
    18-22 Yaş arasında: Bu yaşlarda ise kendini fazla beğenme, narsizm ve şovenist tavırlar ağır basmaktadır.

    23-25 Yaş arasında:Belirsiz ve genel bir doyumsuzluk hali, bu doyumsuzluktan şikayet ederek yardım arayışı içinde olma, mutsuz ve rahatsızlık duygularından dolayı şiddetli bir kriz dönemi görülmektedir.

    26-30 Yaş arasında:Büyümüş bir yetişkin rolü.

    31-45 Yaş arasında:Evlenen, çocuğu ve işi olan Peter Pan sendromlu kişiler bu yaşlarda her şeyi olmasına rağmen yaşamı sıkıcı bulmakta, hayatı monoton yaşamakta ve ümitsiz bir durum içindedir.

    45 Yaş üstü:Yaşı ilerleyen erkekler depresif bir duygu durum içinde olup, ajite davranışlar sergilerler. Gençliğini yeniden geri alma düşüncesinde olup; çocuk olmaya çalışma, bulunduğu hayatı sıkıcı bulmakta ve bu durumdan isyan edip istemediği hayat modundan uzaklaşma çabası içerisindedirler.

    Ailelerin çocuklarının artık bir yetişkin olduğunu kabullenip, sorumluluk ve görevlerini kendilerini hissettirmesi ve ona göre davranmaları; eşlerin ise anne gibi koruyucu, kollayıcı, her işi kendilerinin yaptığı, sorumlulukları kendi üstüne alarak eşlerine çocuk gibi davranmak yerine bir birey olduğunu hissettirecek şekilde eşlerine davranmaları Peter Pan sendromlu erkeklerin bireyselleşmesi için önemlidir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon, ruhsal rahatsızlıklar içerisinde en sık görülen sorunlardan birisidir. Depresyonun ortaya çıkmasında biyolojik; yani kişinin genetik yapısı, doğuştan getirdiği mizaç, kişilik; yani aile ve çevresiyle kurduğu ilişki biçimi ve onlarla yaşadığı sorunlar, psikolojik; yani kişinin düşünüş biçimi etkilidir. Birden fazla faktörün bir araya gelmesi ile ortaya çıkmaktadır.

    Günümüzde depresyon tedavisi için birçok terapi tekniği kullanılmaktadır. Kiminden olumlu ve kalıcı sonuçlar alınırken, kiminden olumlu da olsa kalıcı sonuç alınamamaktadır. Yani depresyon belli aralıklarla tekrarlayabilmektedir. Mesela son yıllarda ülkemizde “yaşam koçluğu” gibi bir sistem üzerinden, hiçbir faydanın olmadığı yöntemlerle kişilerin umutları, duyguları sömürülmektedir. Unutulmamalıdır ki depresyon gibi bilimsel bir tedavi süreci gerektiren sorunlarda, hiçbir tedavi edici etkisi YOKTUR..

    Depresyon tedavisinde en yaygın olarak kullanılan yöntemlerden bir tanesi de ilaç tedavisidir. Anti-depresan olarak adlandırılan ilaçlar; seretonin hormonunu harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Depresyona giren kişilerde, normalde salgılanması gereken seretonin yani mutluluk hormonu salgılanmamaya başlar. Bu şekilde kişi kendini mutsuz, bitkin, keyifsiz hissetmeye, hiçbirşeyden zevk almamaya başlar. Hatta daha önce yaptığı ve keyif aldığı aktivitelerden bile.. Anti-depresanlar, vücutta normalde salgılanması gereken seretonin hormonunun yeniden salgılanması için yardımcı olur. En az 6 aylık bir süreyle kullanılmalı ve şikayetler ortadan kalktığında, MUTLAKA doktor kontrolü ile doz azaltılarak bırakılmalıdır. Bir anda kesilen ilaçlarda, tüm tedaviyi yakmış olmanız muhtemeldir, çünkü kesilme belirtileri vücudu yeniden depresyona sürüklemektedir. Aynı zamanda ilaç tedavisi, sadece fizyolojik olarak olması gerekeni sağlamaktadır. Ancak depresyonda, değiştirilmesi gereken, olumsuz düşünceler de bulunmaktadır. İlaç bunu sağlayamadığı için, kişi düşüncelerini hangi yönde değiştirmesine ilişkin bilgi sahibi olmalıdır. Tabii ki nasıl değiştireceğine dair de.. İşte bu noktada önemli bir TERAPİ DESTEĞİ alınmasıdır.. Çözüm yanlızca ilaç olmamakla birlikte, tedavinin ancak %40-50 lik kısmını karşılamaktadır. Beraberinde yürütülecek olan terapi süreci ile, kalıcı bir iyileşme sağlanabilir. Nasıl ki grip olduğumuzda, doktora gidip ilacımızı alıyor, evde dinleniyor, besinimize dikkat ediyor, bitki çayları ile tedavimizi her yönden destekliyorsak, ruhumuzun da hastalandığını ve tam bir tedavi ile iyileşme sürecine gireceğimizi unutmamalıyız..

    BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ İLE DEPRESYONDA OLUMLU SONUÇLAR ALINMAKTADIR. Bilişsel Davranışçı Terapi, sorun odaklı ve sınırlı sayıda seans ile, hastaları terapi desteği sunan bir yöntemdir. “Şimdi ve Burada” ilkesine dayanmaktadır. Kısa süreli ve diğer terapi yöntemlerine göre daha kalıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü düşünce sistemi üzerine eğilmekte, olumsuz düşüncelerin nasıl değiştirilebileceğini öğretmektedir. Düşünceleri değiştirdiğimiz zaman depresyonun tekrarlama olasılığı düşmektedir. Bu terapi yöntemi ile danışanlar başa çıkma becerilerini öğrenmekte, geliştirmekte ve sorunlarını daha kolay çözmektedirler.

    DEPRESYON TANISINI NASIL KOYABİLİRİZ?

    1. İlgi ve istek kaybı,

    2. Kendini üzgün, mutsuz ve çaresiz hissetme,

    3. Uyku düzeninde bozulma ( az/fazla uyuma),

    4. Halsizlik, yorgun hissetme,

    5. İştah düzeninde bozulma ( az/fazla yeme)

    6. Kendini işe yaramaz hissetme,

    7. Konsantre olmakta güçlük yaşama, unutkanlık,

    8. Ölüm düşünceleri

    9. Konuşma ve davranışlarda yavaşlama, ruhsuz ve tedirgin görünme

    Bu düşüncelerin en az 5 tanesini karşılıyorsanız hafif derecede, 7 tanesini karşılıyorsanız orta derece, hepsini karşılıyorsanız ağır derecede depresyonda OLABİLİRSİNİZ. Bunların yanı sıra kronik ağrılar, yorgunluk hissi gibi belirtiler de gözlenebilir.

  • Çocuklara Tuvalet Alışkanlığı Nasıl Verilmelidir?

    Çocuklara Tuvalet Alışkanlığı Nasıl Verilmelidir?

    Ebeveynler çocukların tuvalet ihtiyaçlarını kendilerinin çözümlemelerini beklerler. Oysa bu faaliyet yeterli düzeyde kas kontrolü gerektirdiğinden, 2-3 yaşından önce gerçekleşemeyebilir.

    Anne babanın bu işlemi çocuktan çok sert biçimde istemesi, çocukta korku endişe yaratabilir. Bu sert tutum çocukların duygusal dengesini bozar.

    15 aylıktan önce çocuk, kendiliğinden lazımlığa oturamaz. Kontrolün ilk aşamalarında idrar kesesi boşalma ihtiyacı duyduğunda bekleyemez.

    2 yaşına gelindiğinde çoğunlukla çocukların tuvaletlerini anneye vaktinde haber verdikleri görülmektedir. 2,5 yaşlarında çocukların tuvaleti geldiğinde tuvalete koşması tırmanmaya çalışması gözlenir.

    3 yaşına geldiğinde gün içinde rastlanan idrar ve dışkı kaçırılmaları azalır. Bununla birlikte çocukların tuvaletlerini son dakikaya kadar tuttukları gözlemlenir. Aslında 2,5 yaşına geldiğinde çocuğu geceleri tuvalete kaldırılarak geceyi kuru geçirilmesi sağlanılabilir. Tabi 4-5 yaşına kadar ara ara kaçırmalar doğal karşılanmalıdır.

    Çocuk annesine ‘çişim var’ deyinceye kadar onu lazımlığa oturtmamak en sağlıklı karardır. Tuvalet alışkanlığı sakin bir şekilde zor kullanmadan gerçekleştirildiği sürece yararlıdır. Çocuk lazımlığa konulduğunda ağlarsa onu hemen kaldırmanız   gerekmektedir. Tuvalet eğitiminden kaynaklanarak ortaya çıkan çeşitli davranış sorunlarının en yaygın nedeni yapılan bu zorlamalardır. Zorla lazımlığa oturtulan çocuklarda oradan kalkar kalkmaz idrar veya dışkılarını yaptıklarını görebilriz. Çocuk zamanı geldiğinde normal bir biçimde o kontrolü öğrenecektir. Ebeveynlerin sakin ve sabırlı olması bu konu açısından oldukça önemlidir.

    Genellikle çocuğu her beslenmeden sonra lazımlığa oturtmak yeterlidir. Diğer eğitim konularında da olduğu gibi önemli olan tuvalet alışkanlığının kazandırılmasında da, özverili ve sağduyu sahibi bir birey olunmasıdır. Sevecen bir yaklaşımla ebeveynlerin halledemeyeceği sorun hemen hemen yok denecek kadar azdır.

  • Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı Nedir? Sebepleri Nelerdir?

    Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı Nedir? Sebepleri Nelerdir?

    Tırnak yeme, çocuklarda çok sık rastladığımız bir davranıştır. Davranışsal olarak başlayıp alışkanlığa dönüşmektedir. Çocuklar hayatları boyunca birçok serüven yaşamaktadırlar. Bir yaştan diğer yaşa geçmek bile çocuklarda kaygı yaratabilir. Çocukluk döneminde birçok değişim yaşanır. Ve çocuklar bu değişimlere ayak uydurmaya çalışır bu durum da yine kaygıya sebep olur. Oluşan bu değişimlere ayak uydurmaya çalışırken her çocuk farklı tepkiler gösterebilir. Tırnak yemek de bu sebeplerden biridir. Okul öncesi dönemde daha sık karşımıza çıkar ve yetişkinlik dönemine kadar uzanabilir. Çocuğunuz bir şeye odaklanıp tırnaklarını yiyorsa kaygılanmayın ve müdahale etmeyin. Çocuğunuz bu davranışıyla birtakım şeylerle baş etmeye çalışıyor olabilir. Çocuğunuzun baş etme becerilerini geliştirmesi son derece normaldir ve gereklidir.

    Genellikle sıkıntılı ruhsal bir hal ile tırnak yeme davranışı başlıyor. Sebepleri merak, sıkıntı, stres, kaygı, alışkanlık ya da taklit olabilir. Aslında tırnak yemenin tek bir sebebi yoktur.

    Evde tartışma olayları, kardeşleri ile arasında yaşanan bir problem, geçiş dönemi, yeni bir kardeş gelmesi gibi birçok neden söylenebilir. Sosyal zorlayıcı faktörler bu davranışı tetikleyebiliyor.

    Bu davranışın alışkanlık olmaması için ebeveynler neler yapabilir?

    İkaz etmemek, uyarmamak çok önemlidir. Neyazık ki günümüzde bunu yapabilen çok nadir ebeveynler vardır. Bizler onları ısrarla uyardıkça aslında davranışlarını bilinçdışında pekişirmiş oluyoruz. ’yapma, elini ağzından çek, tırnağını yeme’ gibi cümleleri ısrarla kullandığımızda davranış artık bilinçli olarak pekiştiriliyor.

    Ödül ve ceza yöntemi davranışta kalıcı bir değişiklik yaratmaz.

    Farklı alternatifler üretin. ‘Elini ağzından çek’ yerine bana bir bardak su getirir misin? Işığı kapatabilir misin? O anlarda yanınıza çağırıp sorumluluklar verebilirsiniz.