Kategori: Psikoloji

  • İçindeki Olumsuz Eleştirmene Hayır De!

    İçindeki Olumsuz Eleştirmene Hayır De!

    İçinizdeki olumsuz eleştirmeni iyi tanırsınız. O içinizde sizi sürekli eleştiren ve aşağılayan sestir. Sinemada yanınızda oturup size heyecanla beklediğiniz filmi izlerken size olacakları anlatan ve filmi mahveden kişidir. Ya da size önemli bir konuşma sonrasında “bunu şimdi neden söyledin ki?” diye soran, hatalarınızı defalarca yüzünüze vuran sestir. Sizi sürekli başkaları ile kıyaslayan, gururunuzu kıran, hedeflerinize ulaşmanızın imkansız olduğunu söyleyen sestir. Bu iç ses zaman içinde bizi eleştiren insanlar tarafından oluşturulur. Bu insanlar genellikle ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz, kardeşlerimiz, iş arkadaşlarımız ya da patronlarımız gibi hayatımızın her evresinde bizimle birlikte olan insanlardır. Zaman içerisinde onların sesleri, eleştirileri bizim iç sesimize dönüşür. Fakat bu iç ses yapıcı olmaktan oldukça uzaktır; kişiye korku, endişe ve başarısızlık duyguları aşılar.

    O Kötü Bir Arkadaştır

    Şöyle düşünelim: Olumsuz iç sesinizin çok yakın bir arkadaşınız olduğunu düşünelim. Onu diğer arkadaşlarınızla birlikte eğleneceğiniz bir aktiviteye davet ettiğinizi varsayalım. Etkinlik süresince sizi sürekli yargılayıp eleştirdiğini düşünün. Kıyafetinizden tutun da menüden sipariş ettiğiniz yemeğe kadar her şeyinizle alay edip sizi küçük düşürdüğünü hayal edin. Günün sonunda ondan ayrıldığınızda muhtemelen kendinizi küçük düşmüş, aşağılanmış, hayal kırıklığına uğramış ve değersiz hissedersiniz. Peki, böyle bir olaydan sonra o arkadaşınızı tekrar başka bir etkinliğe gelmesi için davet eder miydiniz? O kişi ile arkadaşlığınızı sürdürür müydünüz? Cevabınız büyük ihtimalle: hayır! Fakat o zaman neden olumsuz iç sesimize her defasında, bize ne kadar zarar verirse versin, bizi ne kadar küçük düşürürse düşürsün hayatımızda kalmasına izin veririz? Kendimize bir başkasına asla söylemeyeceğimiz sözler söyleriz. İşin en acı yanı ise kendimize ne kadar acımasızca davrandığımızın çoğu kez farkında bile değilizdir, ya da daha kötüsü bu sözleri hak ettiğimizi düşünürüz. Bazılarımız içimizde bizi yargılayan iç sesimizin bize motive ettiğini, daha iyi olmamız için bize gaz verdiğini düşünürüz. Bu hatalı bir düşüncedir. Olumsuz iç sesimiz zaman içerisinde mükemmeliyetçi bir kişilik geliştirmemize sebep olur ve mükemmeliyetçilik başarıya giden yoldaki en büyük engellerden biridir. Çoğu zaman kendi değerimizin farkında bile değilizdir. Bazen mikroskobik bir hatamıza odaklanıp büyük resmin güzelliğini görmezden geliriz. Olumsuz iç ses bizi geliştirmez ya da daha iyi yapmaz, aksine o bizi hedeflerimize giden yoldan saptıran en kestirme yoldur.

    Olumsuz İç Sesimizi Susturmak

    Olumsuz iç sesimizi susturmanın en etkili yöntemi onu fark etmektir. Konuşmaya başladığı an, aynı beğenmediğiniz bir şarkı çalmaya başladığında çalma listenizdeki bir sonraki şarkıya geçmek gibi onu değiştirin. Kendinize acımasız davrandığınızı, bunu hak etmediğinizi hatırlatın. Güzel bir düşünceye ya da gün içerisinde yaptığınız güzel bir davranışa odaklanın. Bir başka yöntem ise olumsuz iç sesimizi olumlu iç sese dönüştürmektir. Her gün hem kendinize hem de sevdiklerinize söyleyebileceğiniz güzel yorumlar düşünün ve aktif olarak dile getirin. Kendiniz ve başkaları için sürekli iyi dileklerde bulunun. Kendinizin değerli olduğunu bilin ve hak ettiğiniz değeri kendinize verin. İç sesinizin özgüveninizi yok etmesine, kendinizden şüphe duymanıza, başarabileceklerinizden sizi alıkoymasına izin vermeyin. İç sesiniz sizi dibe çekmeye çalışan bir el gibidir, size daha derinlere çektikçe güçlenir. Ona dur deyin ve kendinizden asla şüphe duymayın.

  • Hayvana Şiddet İnsana Şiddetin Habercisi

    Hayvana Şiddet İnsana Şiddetin Habercisi

    Her yerde hayvanları korumaktan bahsediliyor. Özellikle her yıl Ekim ayı geldiğinde hayvanları korumanın önemini hakkında birçok yazılı ve sözlü haberle karşılaşıyoruz. Bu yıl da bir 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nü daha geride bıraktık. Marketlerin bugüne özel olarak kedi ve köpek mamalarına uyguladıkları indirimler, okulların barınaklara yaptığı ziyaretler, belediyenin sokak hayvanlarına özel yerleştirdiği birkaç kulübe gibi sembolik etkinlikler dışında acaba gerçekten bu günün gerçek anlam ve önemini hissediyor ya da kavrayabiliyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Bir hayvan sever olarak çevremde yaşamaya çalışan zavallı sokak hayvanlarını besliyorum. Beni görünce sevinç ve heyecanla bana doğru koştuklarını görmek beni hem duygulandırıyor hem de mutlu ediyor. Mamadan çok onlara verilen sevgi ve şefkatten mutlular. Bana vücut dilleriyle teşekkür bile ediyorlar. Kendi sıcak ve güvenli evime girdiğimde, sıcak bir yuvaları olmasa da en azından bir ağacın altında karınları tok olarak uyuyacaklarını bilmek beni huzura erdiriyor. Aydın’da benim gibi onlarca insan tanıyor ve görüyorum. Fakat ne yazık ki sayımız çok az, herkes aynı şefkat ve özveriyi gösteremiyor. Onlara göre kendi rahatları dururken sokakta yaşayan hayvanların rahatlığı kimin umurunda? Hatta bazıları var ki, bu savunmasız masum canlara şiddeti hak görüyor. Ama insanlarımız şunu bilmeli: bugün hayvana şiddet uygulayan yarın insana da uygular. Hayvana şefkat göstermeyenin kalbinde insana da şefkat yoktur.

    Bilimsel Araştırmalar Destekliyor

    Yetkililer hayvana şiddet uygulayan insanları büyük bir ciddiyetle araştırmalı, ele almalı ve mutlaka bir yaptırımla karşı karşıya getirmeliler. Bu sadece hayvanların güvenliği için değil insanların güvenliği için de yapılmalı. Sosyolojik ve psikolojik çalışmalar hayvana şiddet ile insana şiddet arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu gösteriyor. İnsanlara şiddet uygulayan insanların geçmişlerine bakıldığında hayvanlara şiddet uyguladıkları gerçeği ile karşılaşılmakta. Özellikle Amerika’da sık yaşanan okula silahla gelip katliam yapan öğrencilerin geçmişlerinde birçok kez hayvanlara şiddet uyguladıkları tespit edilmiş. Hayvana şiddet aynı zamanda psikolojide Antisosyal Kişilik Bozukluğunun (halk dilinde psikopat olarak adlandırılan kişiler) en önemli belirtilerindendir.

    Şiddet Gören Şiddet Uygular

    Evde şiddet gören çocuk, dışarıda ebeveynlerine olan öfkesini gücünü uygulayabildiği sokak hayvanlarına yöneltir. Ebeveynlerinin bir hayvana şiddet uyguladığını gören çocuk bunu kendinde de hak görür. Eğer anne ve babası bunu yapıyorsa o zaman bu davranış uygulanabilir, doğru bir davranış şeklidir diye düşünür. İkili ilişkilere bakıldığında çiftlerin arasındaki şiddetin zaman zaman evde yaşayan hayvanlara da yöneltildiği tespit edilmiştir. Birbirlerine kızgın olan çiftler kızgın oldukları bireyin hayvanına karşı şiddet uygular, hatta onu öldürdükleri bile görülür.

    Yasalar Hayvanları ve İnsanları Korumalı

    Hayvanların korunmaya ihtiyacı olduğu gerçeği zaten apaçık ortada. Fakat bunu sadece hayvanlar için değil insanların iyiliği için de yapmalıyız. Çünkü hayvana şiddet insana şiddetin çok sağlam bir habercisidir. Günümüzde hayvanlara uygulanan şiddetin cezalandırılmasına dair yasa değişiklikleri yapılmakta. Hayvana şiddet gösterenlere geçmişe göre daha büyük yaptırımlar uygulanmasına rağmen hala caydırıcı boyutlarda cezalar mevcut değil. Yasaları düzenleyen insanların anlamaları gereken en önemli şey hayvana şiddetle insana şiddetin arasında hiçbir farkın olmadığıdır. Savunmasız ve masum bir varlığa gözünü kırpmadan her türlü fenalığı yapabilen bir cani, yaptıklarının aynısını savunmasız bir insana da rahatlıkla yapabilir. Ünlü yazar George Bernard Shaw’ın da dediği gibi “Hayvanları sevmeyen insanlardan korkarım; çünkü içinde hayvan sevgisi olmayan bir insanın insanları sevmesi mümkün değildir.”    

  • Aşk Acısı Neden Acıtır?

    Aşk Acısı Neden Acıtır?

    Aşk ilk insanlardan bu yana varlığını sürdürmüştür. Bundan 300 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış neandertallerin mezarlarında çiçekler ve polenler, mağaralarında sevgi ve aşk temasının işlendiği duvar resimleri bulunmuştur. Bunlar o dönemde yaşamış insanların bile birbirine ilgi, sevgi ve aşk hissettiğini göstermektedir. Peki, acaba aşkı uzun zamanlar önce yaşamış olan bu insansılar da aşk acısı yaşıyorlar mıydı? Bunu cevabı muhtemelen evet. Çünkü aşk duygusu başlangıçta mutluluk, neşe ve yoğun bir duygusal yükseliş içerirken, bitiş sürecinde ise öfke, nefret, hüzün ve bazen de yoğun bir yıkım olarak hissedilmektedir. Doğanın değişmez bir kuralı olan sevmek ve sevilmek, geçmişte insanları etkilemiş, günümüzde etkilemekte ve gelecekte de aynı yoğunlukta etkilemeye devam edecektir.

    Aşk Acısı Gerçek Bir Acıdır
    Aşkın ömrü 6 ay ila 1,5 yıl arasında değişmektedir. Sağlıklı yürüyen bir ilişkide aşk sevgiye evrimleşir. Bu aşkın yok olduğu anlamına gelmez, bilakis güvenli bir bağlanma ve sevgi halini alır. Eğer aşk duygusu çok uzun süre devam ederse bu durum sağlıklı bir durum olmaktan çıkarak bir bağımlılık ve obsesyon halini alabilmektedir. Aşık bir insanın beynindeki nörobiyolojik süreç ile obsesif kompulsif bozukluk durumundaki süreç oldukça benzer bulunmuştur. Ayrılık acısı beynin amigdala olarak adlandırılan bölgesinde yoğun bir uyarılmaya sebep olur. Ayrıldığımız insanın yokluğu beynin bu bölümünde öyle bir panik duygusuna sebebiyet verir ki, bu duygular küçük bir çocuğun sokağa bırakıldığında yaşadığı çaresizlik, yalnızlık ve terk edilme duyguları ile aynı olduğu tespit edilmiştir. Aşık olma halinde başta yaşanan pozitif duygular ile bitişinde yaşanan negatif duygular eşit yoğunluktadır. Aradan uzun yıllar geçse bile kişi bu travmatik olayı ayrıntılı bir şekilde hatırlar ve bu durum ayrılığın acısını uzun süre yaşamasına sebep olur. Zamanla veya profesyonel destekle bu olumsuz duygular azalabilir. Bu acı her ne kadar bir ömür boyu az da olsa hissedilse de aynı şiddette kalmaz. Kişi aşık olduğu insanı kaybettiğinde tıpkı bağımlılıklarda olduğu gibi yoksunluk duyguları yaşar. Günümüzde aşık olduğu kişi tarafından yok sayılan, dışlanan, hakarete uğrayan yine de ondan vazgeçemeyen birçok insan vardır. Bu bağımlılık sonucu iş, ev ve okul performansı bozulur. Bazı kişilerde ise yıllar içerisinde bu acı daha da artarak başka psikolojik ya da psikosomatik bozukluklara sebep olabilir. Aslında aşk acısı da bir tür yas reaksiyonudur.

    Aşk Acısı Eğiticidir
    Yaşanan aşk acısı aynı zamanda öğretici olabilmektedir. Kişiyi olgunlaştırır ve daha farklı bir bilinç düzeyine taşır. Kişiye empati yapma, kendine ve hayata daha farklı yönlerden bakma becerisi kazandırır. Ayrılığı anlamlandırmaya, karşısındaki insanın duygularını anlamaya çalışan insan kendi duygularını da daha net gözden geçirir. Çünkü aşık olunan insan kişinin aynasıdır. İnsanlar genellikle kendi iç dünyası ve içsel sorunları ile örtüşen insanları seçerler. Karşındaki insanı kendi iç dünyasını görmede bir araç olarak gören insan kendini daha iyi tanıma yolunda da başarı elde eder. 

    Aşk Süreci Nasıl Yaşanmalı?
    Aşkın kalıcılığını sağlayan en temel unsur iki ayrı özgürlüğün karşılıklı tanınmasıdır. Kişilerin birbirilerinin olumlu ve olumsuz yönlerini olduğu gibi görüp kabul etmesi çok önemlidir. Zaman içerisinde aşkın saygı ve sevgi temelinde bir ilişkiye dönüşmesi gerekir. Sağlıklı bir ruhsal yapı, öteki insanın zaman zaman hayır diyebileceği veya olumsuz geri bildirimler yapacağı gerçeğine tahammül eder. Hayatın olumlu ve olumsuz yönlerini olduğu gibi görüp kabul eden insanların hem sevgili hem de öteki ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır. 

  • Empati Nedir?

    Empati Nedir?

    Empati, günümüzde sıkça karşılaştığımız bir kelime. Herkes empatiden bahsediyor. Peki, nedir empati? Empatinin diğer duygulardan farkı nedir? Almanca einfühlung olarak adlandırılan bu kavram, bir nesneyi incelerken ve gözlemlerken kişinin kendini nesneye yansıtması ve nesne ile arasında bir özdeşim kurması durumu olarak tanımlanmıştır. Türkçe karşılığı “eşduyum” ya da “duygudaşlık” olarak ifade edilen ve Türk Dil Kurumu’nun kişinin kendisini başka bir bilincin yerine koyarak söz konusu bilincin duygularını, isteklerini ve düşüncelerini, denemeksizin anlayabilme becerisi olarak tanımladığı empatinin, sosyal davranışları anlama ve insan davranışlarını açıklamada önemli bir role sahip olduğu konusunda çok sayıda uzman görüş birliği içerisindedir.
    Kişinin kendini başka bir bilincin ya da daha yalın bir tanımla kişinin kendini başka bir kişinin yerine koyması onun fikirlerini ve duygularını anlamada yeterli değildir. Kişi kendini söz konusu olay karşısında karşısındaki kişi olduğunu hayal etmeli ve bunu yürekten hissetmelidir. Ayrıca bir insana karşı empati duymanın ilk şartı o kişinin kim olduğu, ne yapıyor ve ne yapmak istiyor olduğu hakkında yeterli bilgiye sahip olmaktır. John Steinbeck’in de söylediği gibi “Birisinin sana bir milyon Çinlinin açlıktan öldüğünü söylemesi pek bir şey ifade etmez ta ki o Çinlilerden birini tanıyana kadar.”

    Acıma, Sempati, Merhamet
    Empati çoğu kez acıma duygusu, sempati ve merhamet ile karıştırılır. Bütün bu ifadeler başkalarının ihtiyaçlarına yönelik duyduğumuz duyguları simgeler. Acıma duygusu olumsuz bir duruma maruz kalmış kişiler için hissettiğimiz huzursuzluk duygusudur. Acıma duygusu bazen de karşımızdakini küçümseme ile alakalıdır. Acıma duygusu empati, sempati ve merhametten farklı olarak olayı yaşayan kişiden çok yaşanılan olay odaklıdır. Sempati genellikle bir yakınımız için duyulan umursama ve sorumluluk duygularıdır. Bu duygular karşımızdaki kişiyi daha mutlu görme isteği ile beraber seyreder. Acıma duygusuna oranla sempati duyduğumuz kişilerle ortak noktalarımız fazladır ve yardım etmek için motivasyonumuz daha yüksektir. Empatiden farkı ise sempatide karşımızdaki insan ile paylaştığımız ortak bakış açısı ya da duygular daha azdır. Genellikle sempati ve empatinin birbirini doğurduğu düşünülür. Fakat bu her zaman geçerli bir durum değildir. Örneğin, acı içerisinde olan bir kedi için sempati duyarız fakat empati duymamız mümkün değildir. Aynı şekilde kurbanları için hiç bir sempati duymayan psikopatlar kurbanlarını ağına düşürürken üstün bir empati yeteneği sergilerler.Merhamet ise tam anlamıyla acıyı karşımızda acı çeken kişi ile birebir yaşamaktır. Kişi karşısındakinin acısını o kadar derinden hisseder ki, empatiden farklı olarak mutlak olarak duruma müdahale etme ihtiyacı duyar. Empati “senin hissettiklerini seninle paylaşıyorum”, merhamet ise “senin hissettiklerini seninle paylaşmanın ötesinde bu duyguları aynı şiddette yaşıyorum”dur. Merhametin ilk basamağı empatidir, onun üzerine inşa edilir ve özgecilik (fedakarlık) için gerekli olan en önemli etkendir.

    Cümlelerle Duygular
    Acıma, sempati, empati ve merhameti en iyi şekilde anlamak için bu duyguları cümlelerle ifade edelim.
    Acıma: “Acı çektiğini görüyor ve anlıyorum”
    Sempati: “Acı çektiğini önemsiyor ve daha iyi olmanı diliyorum”
    Empati: “Acını hissedebiliyorum”
    Merhamet: “Acını dindirmek istiyorum” 

  • Doğum Sıranız Kişiliğinize Etki Ediyor

    Doğum Sıranız Kişiliğinize Etki Ediyor

    Doğum sırası çocuğun duygusal, davranışsal ve kişilik gelişiminde çok güçlü bir etkiye sahiptir. Aile içerisinde sahip olduğumuz yer bizi ömrümüz boyunca etkiler. Kardeşler arasındaki sıranın kendine has avantajları ve dezavantajları vardır.

    İlk Çocuk/ En Büyük Çocuk
    İlk çocuk, ebeveynlerinin tüm ilgi ve sevgisini bir süre de olsa sadece kendi üzerinde hisseder. Bu durum çocukta sevildiğini ve ailede önemli bir noktada olduğunu hissettirir. Bu sebeple yüksek özgüven geliştirir. İlk doğan çocuklar genellikle sorumluluk sahibi liderler olurlar. Dünya üzerindeki çoğu devlet başkanı ya da CEO genellikle ilk çocukturlar. Fakat bu durumun eksileri de vardır. İlk defa anne ve baba olan ebeveynlerinin tecrübesiz ellerinde yüksek başarı beklentileri ile yetiştirilirler. Dolayısıyla genellikle ilk doğanların üzerindeki bu başarı baskısı onları mükemmeliyetçi bir kişilik geliştirmeye yöneltir. Ayrıca yeni kardeşin gelmesi ile birlikte yoğun bir kayıp duygusu yaşarlar; artık ebeveynlerinin sevgisini ve ilgisini paylaşmak zorundadır. Kardeşlerini kıskanırlar, ebeveynlerine gücenirler, kişisel alanlarının ihlal edildiği hissine kapılırlar. Ama yine de bakımından sorumlu olduğu kardeşinin varlığı ilk çocukta sorumluluk ve empati yeteneğinin gelişmesine yardımcı olur ve ömrü boyunca bu artıları sosyal ve duygusal yaşamında bir avantaj olarak kullanır.

    Ortanca Çocuk
    Ortanca çocuk hem küçük hem de büyük kardeş olmanın avantajlarını yaşar. Hem örnek alabileceği, kanatları altında olabileceği ve kendisine rehberlik edebilecek büyük bir ablası/abisi hem de kendisinin rol model olacağı, kendisine göz kulak olabileceği küçük bir kardeşi olur. Fakat ailenin bebeği olma rolünün elinden alınması ortanca çocukta dışlanmışlık ve kıskançlık duygularının belirmesine sebep olur çünkü büyük ve küçük kardeş ebeveynlerinin çoğu zamanını almaktadır. Ortanca çocuk ilgi için mücadele etmek zorundadır. Bu sebeple hayatı boyunca kardeşleri ile rekabet halindedir. Bir yandan büyük kardeşine yetişmek için çabalarken diğer yandan da küçük kardeşini geçmek için emek harcar.

    En Küçük Çocuk
    En küçük çocuk tecrübeli ve sabırlı ebeveynlere sahiptir ve bu artılarla büyür. Rol model olabilecek, kendisinden dersler alabileceği, desteğini üzerinde hissettiği büyük bir kardeşinin olması da en büyük avantajlarından biridir. Bunun sonucunda çok erken yaşlarda daha bilgili ve zeki olurlar. Fakat kendisinden bedence ve akılca daha gelişmiş olan büyük kardeşin gölgesi altındadır. Aradaki yaş farkını anlamadan sürekli ona yetişmek için çabalar ve bu da kendisinde zamanla yetersizlik duygularına neden olur. Ayrıca büyük kardeşinin her zaman ilkleri yaşaması (iki tekerlekli bisikleti sürmesi, liseye hazırlanması, mezuniyet balosuna katılması gibi) onu yoğun kıskançlığa sevk eder. Büyük kardeşin hayatındaki gelişmeler ebeveynlerinin zamanı ve ilgisini aldığı için çoğu kez kendini dışlanmış ya da görünmez hisseder. Bütün bunlara ek olarak büyük kardeşi tarafından sürekli kontrol ve eleştiri altında olması zamanla özgüvenine zarar verir.

    Ebeveynlere Öneriler
    İlk çocuk için: Çocuğunuzu mükemmel olması için zorlamayın ve ona kaybettiğinde bile sevgi ve ilgi gösterin; onu en az eve yeni gelen kardeşi kadar sevilmiş hissettirin; ona kendi bebekliğinden ve ona nasıl baktığınızdan bahsedin; özel alanına müdahale etmeyin, kendi arkadaşlarının olmasına izin verin; kıskançlık ya da kırgınlık duyguları varsa bunları sizinle paylaşmasını isteyin.
    Ortanca çocuk için: Onunla yeterince ilgilenin ki kendini dışlanmış hissetmesin, çocuklar için zaman=ilgi=sevgi denklemini unutmayın; ailecek konuşurken onu mutlaka dinleyin ve konuşmasına izin verin; ilgi alanlarını geliştirmesine fırsat tanıyın ki kendine özgü karakterini oluşturabilsin. 
    En küçük çocuk için: Ona büyük kardeşinin yaptığı şeyleri kendisinin yaşından dolayı henüz yapamadığını, onun yaşındayken büyük kardeşinin de aynı durumda olduğunu, onun da ablası/abisi yaşına geldiğinde tüm bunları yapabileceğini anlatın; başarılar elde ettiğinde onu kutlayın ve yüceltin; büyük çocuğun sorumlulukları ile meşgul olduğunuzda küçük çocuk için de özel zaman ayırmaya gayret edin; büyük çocuğun etkinliklerinde ya da kutlamalarında mutlaka ona da bir görev verin (örneğin kutlamanın sonunda ablasına/abisine çiçek vermesi gibi); büyük kardeşinin onun üzerinde zorbalık uygulamasına izin vermeyin, böyle bir durum sezerseniz mutlaka müdahale edip bu durumu engelleyin. 

  • Aile İçi Şiddet Neden Olur ve Nasıl Durdurulur?

    Aile İçi Şiddet Neden Olur ve Nasıl Durdurulur?

    Bu yazıyı ekim ayında yazmayı planlıyordum. Çünkü 2 Ekim Şiddete Hayır Günü olarak anılır. Fakat ne yazık ki son zamanlarda gelişen akıl almaz şiddet olayları bu yazıyı öne çekmeme sebep oldu. Bilinçlenmek, neden ve hangi durumlarda şiddet uyguladığımızı bilmek şiddet olaylarının önüne geçmede tek başına yeterli olmayacaktır elbette. Fakat az da olsa farkındalık yaratabilirsek, kendi hayatlarımızda bir nebze değişikliğe sebep olabilirsek su dalgaları gibi git gide büyüyen halkalar şeklinde bu olumlu etki cereyan edecektir.
    Aile içi şiddete sebep olan etkenlerden en etkilisinin ekonomik sıkıntılar olduğu tespit edilse de psikolojik bir dinamiğin olduğu gerçeği yadsınamaz. Şiddete sebep olan iki tür duygusal dinamik tespit edilmiştir. Bunlardan ilki yıkıcı düşünce sistemi ya da daha önceki yazılarımda da belirttiğim olumsuz iç sesimiz. Yani daha yalın anlatmak gerekirse kişinin içinde konuşan iç sesin sürekli “eğer eşini kontrol edemezsen erkek değilsin”, “bak seni herkesin önünde rezil ediyor”, “seni kontrol etmeye çalışıyor, zayıf görünmeni sağlamasına asla izin verme” tarzında konuşmasıdır. Bir diğer düşünce dinamiği ise “ya hep ya hiç” düşünce yapısıdır. Kişilerin gerçekdışı inançları eşlerine karşı inanılmaz roller biçmelerine sebep olmaktadır. Kişiler eşleri olmadan bir hiç olduklarını ya da onlar olmadan eksik oldukları düşüncesine kapılırlar. Bu sağlıksız bir düşüncedir. Dolayısıyla kişi patolojik bir bağ ile eşine bağlanır ve onu ne pahasına olursa olsun kaybetmek istemez.
    Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile hala erkeklerin kadınlardan daha güçlü ve baskın oldukları fikri yerleşiktir. Bu ataerkil düşünce erkeklerin hiçbir koşulda güçsüz ve zayıf görünmelerine izin vermez. Erkek eğer hem başkalarının hem de hayatındaki söz konusu bayanın gözünde zayıf duruma düşerse bu utançla güçlü olduğunu karşı tarafa kanıtlamak adına şiddet eylemleri sergiler. Erkek gücünü yitirdiği anda onu erkek yapan tüm özellikleri de kaybetmiş olmakla sınanır. Bu erkekte yüksek seviyelerde öfkeye ve hiddete sebep olur. Bu patolojik duygular geçmiş travmalar ve yanlış model alma (kişinin şiddet gördüğü ya da şiddete şahit olduğu bir ortamda yetişmesi) gibi tehlikeli etkenlerle de birleşince ortaya akıl almaz şiddet olayları ve senaryoları çıkmaktadır.

    Ne Yapmalı?
    Öncelikle kişinin özgüvenindeki yarıklar doldurulmalı, yanlış düşünce sistemleri düzeltilmelidir. Kişi eşi olmadan bir hiç olduğu ya da eşinin üzerinde her hakka sahip olduğu düşüncesinden sıyrılmalıdır. Kurban durumunda olan şiddet gören taraf ise kurban psikolojisinden çıkıp şiddet görmeyi hakkettiği ya da erkeğin kadında daha güçlü olduğu ve her türlü şiddeti uygulamaya hakkı olduğu düşüncesinden kurtulmalıdır. Kişiler sözel ya da fiziksel şiddete maruz kaldıklarında mutlaka bir uzmandan ya da güvenlik birimlerinden destek almalıdırlar. Şiddete eğilimi olan kişinin her türlü tehdidi ciddiye alınmalı, “o zaten yapmaz” diyerek durumu görmezden gelip hafifletmek sadece son suratla gelen bir kamyonun önünde “zaten duracak” diyerek dikilmekten farksızdır. 

    Şiddet Mağduru Nasıl Korunur?
    6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun şiddeti derhal önlemeye ve gerekli desteği sağlamaya yöneliktir. Bu kanun gereğince şiddete maruz kalan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan herkes, ilgili makam ve kurumlara başvurabilir. Bu kurum ve makalmalr şiddete uğrayan ve şiddete uğrama tehlikesi içinde bulunan kişilerin bizzat başvurması zorunlu değildir. Şiddeti öğrenen veya tanıklık eden kişiler de başvurabilir.

    ALO 183 ve Diğer ACİL Telefon Hatları
    Aile ve Sosyal Polştikalar Bakanlığını’na bağlı olarak çalışan ALO 183 hattır, şiddete uğrayan ya da uğrama tehlikesi bulunan desteğe gereksinimi olan kişilere psikolojik, hukuki ve ekonomik alanda danışmanlık sunmakta ve yararlanabilecekleri hizmet kuruluşları konusunda bilgi vermektedir. ALO 183 ücretsizdir ve Türkiye’nin her yerinden 7 gün 24 saat ulaşılır.
    ALO 155 Polis İmdat, ALO 156 Jandarma İmdat, 112 ACİL, 0212 656 96 96/ 0549 656 96 96 Ale İçi Şiddet Acil Yardım Hattı

  • Depresyon

    Depresyon

    Geçmiş yıllardaki depresyon vakalarının istatistiksel verilerine bir göz atarsanız tedirgin edici bir artışın olduğunu fark edersiniz. Depresyon vakaları 2005’ten bu yana artış göstermekte; hem de her geçen yıl katlanarak. Bu şekilde devam ederse dünyadaki her insanın hayatında en az bir kez depresyon ya da anksiyete bozukluğu yaşayacağı öngörülebilir. Bu hiç de iyi bir haber değil. Bu artışın sebebi ile ilgili olarak birçok kuram öne sürülmesine rağmen uzmanlar arasında fikir ayrılıkları devam etmekte. Hatta bazı otoriteler bu sonuçların günümüzde depresyonun daha kolay tespit edilebilmesinden kaynaklı olduğunu ve önceden bu rahatsızlığın tespiti daha zorken sayının da buna bağlı olarak daha az göründüğünü savunmaktalar. Bazı otoriteler ise kültürel değişimin eseri olduğu konusunda uzlaşmakta. Peki, neler oluyor? Gerçekte bu artışın sebebi nedir?

    İnternet
    İnternet kullanımının yaygınlaşması hayatımızı kolaylaştırmasının yanı sıra ne yazık ki insanlarda aynı zamanda birçok psikolojik probleme de gebe oldu. İnternet bağımlılık yapar. İnternette yapılan mesajlaşmalar ve oynanan oyunlar esnasında elde edilen ödüllendirilme hissi beyinde dopamin dediğimiz mutluluk hormonunun salgılanmasına sebep olur. Dopamin salgılatan çoğu madde (sigara, alkol, çikolata vb.) ya da aktivite genellikle bağımlılık yapar. Dolayısıyla kimyası değişen beynin depresyona yakalanma riski de artmış olur. İnternet ayrıca kendimize vakit ayırmamıza ve dinlenmemize de engel olur. Birçoğumuz işten eve geldiğimizde rahatlamak ve dinlenmek yerine genellikle bilgisayarımıza ya da telefonumuza yöneliriz. Gün içerisinde yorulan beyin duygu ve düşüncelerini organize etmek ya da gün içerisinde yaşanan olayları sentezlemek adına dinlenmeye ihtiyaç duyar. Beynimize bunu yapmasına izin vermediğimiz takdirde ise depresyona davetiye çıkarmış oluruz. İnternetin bir diğer olumsuz tarafı ise bize standardize edilmiş bir mükemmellik olgusu aşılamasıdır. Sosyal medyada gördüğümüz yüksek hayat standartlarına sahip insanların paylaşımları kendi hayat kalitemizi sorgulamamıza sebep olur. Bu da dolaylı ya da direkt olarak memnuniyetsizlik duyguları yaşamamıza sebep olur. Bu durum da beraberinde depresyonu getirebilmektedir.

    Kentselleşme Ve Yaşam Biçimi
    Temiz hava ve dışarıda geçirilen zamanın akıl sağlığımıza olan olumlu etkileri tartışılmaz. Kentselleşmenin bir olumsuz tarafı da insanların doğa ile temasını koparmasıdır. Bu durum insanların rahatlamalarına ve daha sağlıklı bir şekilde yaşamalarına engel olup depresyona yakalanma riskini arttırmaktadır. Kentselleşme beraberinde yalnızlığı ve yabancılaşmayı da getirmektedir. İnsanlar birlerinden uzaklaşmakta bu durum sıkıntılara sebep olmaktadır. Stres de yine kentselleşmenin bir başka olumsuz sonucudur. Trafik, yüksek suç oranları, gürültü ve hayatın koşuşturması gibi etkenler de depresyonun artışına katkıda bulunmaktadır. Her ne kadar günümüz çok yoğun gibi görünse de birçoğumuz masa başı işlerde çalışmakta ya da türlü sebeplerle yeterince hareket etmemekteyiz. Bunun üstüne bir de hazır ve genetiği değiştirilmiş gıdalar ile yapılan sağlıksız beslenme alışkanlıklarını eklersek kalp ve beyin sağlığımız ciddi anlamda zarar görür. Kalp sağlığımız etkilendiğinde beynin ihtiyacı olan oksijen yeterince pompalanmaz. Sağlıksız beslenme aynı zamanda beynin ihtiyacı olan vitamin ve minerallerin yoksunluğuna sebep olur. Tüm bu faktörler beynimizin kimyasını bozarak bizi depresyona açık hale getirir.

    Olumlu Sonuç
    Gidişat çok olumsuz gibi görünse de olumlu olan bir şey var. Uzmanlar her geçen gün depresyonun tanı, teşhis ve tedavisine yönelik birçok yöntem geliştirmektedir. Ayrıca artık günümüzde depresyonun tedavisine yönelik çalışan birçok uzman psikolog ve psikiyatrist bulunmaktadır. Dolayısıyla akıl sağlığımızı korumak ve düzeltmek adına hizmet almamız oldukça kolay hale gelmiştir. Kişiler depresyona sebep olan faktörlerin neler olduğu konusunda bilinçlendikçe hayat şartlarını bu faktörlere göre yönlendirip depresyona yakalanma risklerini düşürmektedirler. 

  • Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Hayatta ben en çok babamı sevdim

    Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

    Çırpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek

    Nasıl koşarsa ardından bir devin

    O çapkın babamı ben öyle sevdim

    CAN YÜCEL

    Çocukların dev kahramanları babalar. Hep en güçlü, hep en güvenilir, hep en kurtarıcı, hep en koruyucu. Psikoloji bilimi uzun yıllar boyunca anne-çocuk ilişkisine odaklansa da; son yıllarda baba modelinin çocuğun hayatındaki önemini vurgulayan çalışmalar hızla artmaktadır. Baba ile kurulan sağlıklı ilişkinin çocuğun özgüven geliştirmesinde, sorumluluk alabilmesinde, başarılı sosyal ilişkiler kurabilmesinde çok etkili olduğu artık şüphe götürmeyecek bir gerçek.

    İçinde bulunduğumuz kültürel yapı çocuğun gelişiminden anneyi sorumlu tutarken, babayı ailenin dolayısıyla da çocuğun maddi ihtiyaçlarına cevap veren bir konumda tutmuştur. Bu kültür ile büyüyen ve büyütülen babalar ise görevlerinin bu kadar olduğunu öğrenmiş ve bu görevi layıkıyla yerine getirmek için uğraşmış, bunu başarabildiği ölçüde kendini yeterli hissetmiştir. Ancak değişen dünya karşımıza yeni ufuklar açmış ve babanın aile içerisindeki psikolojik öneminin yadsınmaz bir gerçek olduğunu bize göstermiştir.

    Öncelikle babalara bugüne kadar öğretilen ve babaların yapmaktan sakındığı davranışlar üzerinde duralım. Baba çocuğunu kucağına almaz, çünkü ayıptır. Baba çocuğuna şefkat göstermez, çünkü otoritesi sarsılır. Baba işten gelip çocuğuyla oynamaz, çünkü yorgundur. Baba evde çok gülmez ve sert durmalıdır, çünkü tersini yaparsa çocuk şımarır. Çocuk evde istenmeyen bir davranış gösterirse ‘akşam babaya söylenir’, çünkü baba ceza vericidir. Bu örnekleri arttırabiliriz. Buraya kadar okuyan babalar sizin için oluşturulan bu profilden ne kadar memnunsunuz? Buradan sonra yazılanlar bu profili beğenmeyenler ve günümüz deyişiyle profil resmini değiştirmek isteyen, penceresine çocuğun gözünden bakınca daha sevimli, daha ılımlı ve aynı zamanda kontrolü elinde tutan, ceza yerine çocuğuyla sağlıklı iletişim kurarak sorunları halleden bir resim koymak isteyenler için.

    Gelin bu resmi nasıl oluşturacağımıza bir bakalım. Öncelikle baba işten eve döndüğünde ne kadar yorgun olursa olsun onu heyecanla bekleyen çocuğuna sarılmalı, onu özlediğini sevdiğini davranışlarıyla ya da sözleriyle (veya her ikisiyle) belirtmeli, en az yarım saatini karşılıklı sohbete ayırmalıdır. Yorgun ise çocukla bir oyun zamanı belirlemeli, dinlenmeli ve söz verdiği zaman diliminde çocukla oyun oynamalıdır. Bu her zaman fiziksel enerji gerektiren bir oyun olmayabilir; birlikte resim yapma, boyama, kağıt kesme, lego yapma vb. etkinlikler de olabilir. Bu etkinlikler yapılırken mümkün ise telefon, tablet, televizyon gibi teknolojik aletlerden uzak kalmak geçirilen vaktin maksimum verimi açısından çok önemlidir. Baba çocuğunu olduğu gibi kabul etmeli, başkasıyla kıyaslamamalı, çocuğun çabalarını desteklemeli, olumsuz davranışları karşısında anne ile tutarlı, kararlı olmalı, çok sert olmaktan kaçınmalıdır.

    Son olarak babalar çok önemli bir model olduklarını unutmamalı ve çocuklarında görmek istemedikleri davranışları eğer kendileri yapıyorsa bunu durdurma çabası içerisine girmelidirler. Erkek çocuklar için baba bir rehber niteliği taşır. Nasıl davranacağını, nasıl roller üstleneceğini baba rolünü gözlemleyerek çıkarsamaya çalışır.
    Kız çocukları için ise karşı cinsle kuracakları ilişkilerde baba figürü temel alınır. Onlara göre, babaları dış dünyanın bir yansımasıdır ve babaları nasılsa dışarıdaki tüm erkekler de öyle olmalıdır. Çocuklarınızın gözünde hep dev kahramanlar olarak kalmanız dileğiyle…

    Koştururken ardından o uçmaktaki devin

    Daha başka türlü aşklar, geniş sevdalar için açıldı nefesim, fikrim, can evim

    Hayatta ben en çok babamı sevdim (CAN YÜCEL)

  • Oyun ve Çocuk

    Oyun ve Çocuk

    Merhaba Sevgili Ebeveynler,

    Biz yetişkinler her gece yatarken sabah için bazı planlar, her sabah uyanınca da gün içinde yapacaklarımızla ilgili planlar yapar dururuz. Çünkü zihnimiz kendini ayakta tutabilmek için buna ihtiyaç duyar. Peki, şu an bir çocuk olsaydınız ya da birkaç saniyeliğine kendi çocukluğunuza gidebilseydiniz bir sonraki gün için planınız ne olurdu? Gidip alışveriş yapmak mı? Bu ayın faturalarını ödemek mi? Sabah okula/kreşe giderken nasıl bir kombinle gideceğiniz mi? Uçağa nasıl yetişeceğiniz mi? Yoksa sabah anne/babayla parka gitmek mi? En sevdiği oyuncağını arkadaşına götürmek mi? Kumdan kale yapmak mı? Top oynamak mı? Amaçsızca koşmak mı? Bu saydıklarımdan biri bile geçtiyse aklınızdan üzgünüm, şu an bir çocuk gibi düşünemiyorsunuz demektir.

    Çocuklar geleceğe dair plan yapmazlar. O an duyguları, ihtiyaçları neyse ona dair bir davranış gösterirler. Başka bir deyişle yaşadıkları, şimdiki zamandır. Anın içinde var olmak onların en mükemmel özellikleridir. Yaşadıkları anın içinde ise onların en önemli ve tek işi oyun oynamaktır. Doya doya oyun oynayan bir çocuk hem kendini daha iyi hisseder hem de fiziksel, duygusal ve bilişsel yönden gelişimi desteklenmiş olur. Oyun aynı zamanda çocuk için iyileştirici bir güce de sahiptir. Oyun içerisinde çocuk yaşadığı bir zorluğu yeniden canlandırır, yeniden deneyimler ve zorluğu aşmanın olası yollarını deneyerek öğrenir. Bütün bunları gerçek yaşamda yapamaz, çünkü hiçbir yer oyun alanı kadar masum ve güvenli değildir bir çocuk için. Bu güvenli yer onlara alternatifleri deneme fırsatı sunabilir. Burada bahsedilen oyun şekli çocuğun yalnız, ebeveyni ile ya da arkadaşları ile oynadığı serbest oyunlardır.

    Ancak günümüz dünyasında çocuklar ya Avm’lerdeki oyun alanların da ya da telefon/ tablet başında birçok uyarana (ses, ışık, hızlı görüntüler) maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektedir. Dikkat ederseniz 10-20 yıl önce sokak oyunlarının henüz yok olmadığı, bu kadar oyuncağın/uyaranın olmadığı dönemlerde şu anda bahsedilen dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, çocuklarda kaygı bozukluğu, çocuk depresyonu, atipik otizm gibi kavramların birçoğuna bu kadar aşina değildik. Ne zaman ki çocuğun hayatından doğal oyun çıktı, o zaman bu kavramları sık sık duymaya başladık. Çünkü çocuğun işini elinden aldık, var olabildiği alanları yok ettik, çocuk denemekten korkmaya başladı, çocuk oyun yoluyla sıkıntısını aktaramadı, çocuk çözüm yolunu bulamadı. Ya sizin işiniz, amacınız, kariyeriniz, sizi var eden ne varsa elinizden alınsaydı? Nasıl hissederdiniz? Bunu düşünelim, bunu uzun uzun düşünelim…

    Yapılan araştırmalar anaokulu çağındaki bir çocuğun en az 5 saat, ilkokul çağındaki bir çocuğun ise en az 3 saat serbest oyuna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Kreşteki, tabletteki, Avm’deki oyunları bu saatlerin dışında tutalım lütfen. Evet, sokaklar eskisi kadar güvenli değil, ama hala varlar. Birlikte çıkın, doğaya karışın, taşa toprağa birlikte dokunun, bir meyveyi dalından birlikte koparın, bir toprağa bir tohumu birlikte ekin. Çocuğunuza ve kendinize bunu yaşatın. İnanın bizim de onların da buna çok ihtiyacı var.

    Merhaba Sevgili Ebeveynler,

        Biz yetişkinler her gece yatarken sabah için bazı planlar, her sabah uyanınca da gün içinde yapacaklarımızla ilgili planlar yapar dururuz. Çünkü zihnimiz kendini ayakta tutabilmek için buna ihtiyaç duyar. Peki, şu an bir çocuk olsaydınız ya da birkaç saniyeliğine kendi çocukluğunuza gidebilseydiniz bir sonraki gün için planınız ne olurdu? Gidip alışveriş yapmak mı? Bu ayın faturalarını ödemek mi? Sabah okula/kreşe giderken nasıl bir kombinle gideceğiniz mi? Uçağa nasıl yetişeceğiniz mi? Yoksa sabah anne/babayla parka gitmek mi? En sevdiği oyuncağını arkadaşına götürmek mi? Kumdan kale yapmak mı? Top oynamak mı? Amaçsızca koşmak mı? Bu saydıklarımdan biri bile geçtiyse aklınızdan üzgünüm, şu an bir çocuk gibi düşünemiyorsunuz demektir.

        Çocuklar geleceğe dair plan yapmazlar. O an duyguları, ihtiyaçları neyse ona dair bir davranış gösterirler. Başka bir deyişle yaşadıkları, şimdiki zamandır. Anın içinde var olmak onların en mükemmel özellikleridir. Yaşadıkları anın içinde ise onların en önemli ve tek işi oyun oynamaktır. Doya doya oyun oynayan bir çocuk hem kendini daha iyi hisseder hem de fiziksel, duygusal ve bilişsel yönden gelişimi desteklenmiş olur. Oyun aynı zamanda çocuk için iyileştirici bir güce de sahiptir. Oyun içerisinde çocuk yaşadığı bir zorluğu yeniden canlandırır, yeniden deneyimler ve zorluğu aşmanın olası yollarını deneyerek öğrenir. Bütün bunları gerçek yaşamda yapamaz, çünkü hiçbir yer oyun alanı kadar masum ve güvenli değildir bir çocuk için. Bu güvenli yer onlara alternatifleri deneme fırsatı sunabilir. Burada bahsedilen oyun şekli çocuğun yalnız, ebeveyni ile ya da arkadaşları ile oynadığı serbest oyunlardır.

        Ancak günümüz dünyasında çocuklar ya Avm’lerdeki oyun alanların da ya da telefon/ tablet başında birçok uyarana (ses, ışık, hızlı görüntüler) maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektedir. Dikkat ederseniz 10-20 yıl önce sokak oyunlarının henüz yok olmadığı, bu kadar oyuncağın/uyaranın olmadığı dönemlerde şu anda bahsedilen dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, çocuklarda kaygı bozukluğu, çocuk depresyonu, atipik otizm gibi kavramların birçoğuna bu kadar aşina değildik. Ne zaman ki çocuğun hayatından doğal oyun çıktı, o zaman bu kavramları sık sık duymaya başladık. Çünkü çocuğun işini elinden aldık, var olabildiği alanları yok ettik, çocuk denemekten korkmaya başladı, çocuk oyun yoluyla sıkıntısını aktaramadı, çocuk çözüm yolunu bulamadı. Ya sizin işiniz, amacınız, kariyeriniz, sizi var eden ne varsa elinizden alınsaydı? Nasıl hissederdiniz? Bunu düşünelim, bunu uzun uzun düşünelim…

        Yapılan araştırmalar anaokulu çağındaki bir çocuğun en az 5 saat, ilkokul çağındaki bir çocuğun ise en az 3 saat serbest oyuna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Kreşteki, tabletteki, Avm’deki oyunları bu saatlerin dışında tutalım lütfen. Evet, sokaklar eskisi kadar güvenli değil, ama hala varlar. Birlikte çıkın, doğaya karışın, taşa toprağa birlikte dokunun, bir meyveyi dalından birlikte koparın, bir toprağa bir tohumu birlikte ekin. Çocuğunuza ve kendinize bunu yaşatın. İnanın bizim de onların da buna çok ihtiyacı var.         

  • Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Sevgili Anne ve Babalar,

    Sorumluluk duygusu hayatın ilk yıllarından itibaren öğrenilen ve geliştirilebilinen bir beceridir. Çocuklar kendilerine fırsat verildiğinde ve sorumluluk sahibi rol modellerle birlikte büyüdüğünde bu beceriyi kolaylıkla edinebilirler. Sorumluluk anne-babaların zihinlerinde genellikle çocuğun oyuncaklarını toplaması, odasını düzenli tutması ve eşyalarına sahip çıkması ile sınırlandırılmış bir beceri olsa da; aslında sorumluluk bahsedilenlerle birlikte çok daha fazlasını kapsamaktadır. Kaşık tutma becerisi kazanmış bir çocuğun yemeğini kendi kendine yemesi çocuğun aldığı bir sorumluluktur. Yine fırça tutma becerisi gelişmiş bir çocuğun akşam yatmadan önce dişlerini fırçalaması bir sorumluluktur. Karnı doyan bir çocuğun yemek yemek istememesi çocuğun kendi hayatına dair aldığı bir karar, tercih ve sorumluluktur. Kıyafetlerini giyme gayreti içinde olan bir çocuğun çorabını giymek için çabalaması onun aldığı bir sorumluluktur. Bu liste farklı örneklerle uzatılabilir. Görüldüğü gibi çocuğun çabaladığı, öğrenmeye çalıştığı, denediği birçok şey aslında sorumluluk becerilerinin ve dolayısıyla da özgüven becerilerinin birer yapı taşıdır.

    Peki, biz büyükler çocuklarımızın sorumluluk sahibi olmasını ne için istiyoruz? Sorumluluk becerisini bu kadar değerli kılan şey nedir? Sorumluluk duygusu; bazı görevleri yerine getirmekten çok kişinin kendi becerilerini geliştirmesi ve davranışlarının sonuçlarının farkında olması ile ilgilidir. Gelişen becerilerinin kullanılmasına müsaade edilen ve başarılı denemeleri sonucunda tebrik edilen (ödüllendirilen), başarısız denemeleri sonucunda ise azarlanmayan tam tersine cesaretlendirilen çocuklar sorumluluk alma konusunda istekli olurlar. Sorumluluk alabilen çocuklar ise özgüveni daha yüksek, kaygı seviyesi ise daha az olan birey olma yolunda ilerler.

    Peki, biz yetişkinler çocuğun zaten doğuştan getirdiği sorumluluk alma güdüsünü nasıl desteklemeliyiz?

        Öncelikle yapacağımız ilk ve en basit şey çocuğunuzun kendi başına yapabileceği her şeyi ama her şeyi yapması için ona fırsat vermektir. Örneğin, bardaktan su mu içmek istiyor ve siz de bardağı düşürüp kırmasından mı korkuyorsunuz? Plastik bardakla su verin. Döke saça içsin ve bunu deneyerek yaşayarak öğrensin. Ya da daha büyük yaş bir çocuk evi paspaslamak mı istiyor? İzin verin yapsın, sizin gibi yapmasını beklemeyin. Bırakın sadece kendini yeterli hissettin, sizin gözünüzde ona ne kadar inandığınızın, güvendiğinizin ışığını görsün. Ya da 2 çeşit yemekten birini mi tercih ediyor, sebzeyi değil de pilavı mı yiyor? Bırakın tercih edebilme sorumluluğu gelişsin. “Demek bu daha çok seviyor ve bunu tercih ediyorsun, peki bu senin kararın. Aferin” deyin o gün sadece pilav yesin ama kendisinin seçme gücünü hissetsin. İlla sebze yesin diyorsanız bazen pilav seçeneğini çıkarın. Doyduğunda ağzına zorla sokmayın lokmaları. Bu davranış ‘sen doyup doymadığına karar veremezsin, ben senin adına daha iyisini bilirim. Doyduğunu sen değil ben anlarım’ mesajını verir çocuğa. Bırakın aç kalsa bile aldığı sorumluluğun sonuçlarına katlanmayı öğrensin. 5 yaşındaki bir çocuk kendi başına giyinmek mi istiyor? Evet, henüz çok hızlı olmayabilir ancak hızlı giyinmeyi öğrenebilmesi için yeterince deneme yapması gerekmektedir. Eğer anne baba sabredemeyip bu seferde “ben giydireyim” derse o zaman bu becerinin gelişmesi gecikecektir. Ayrıca eğer bir yere geç kalınması söz konusu ise çocuğun hazırlaması için yeterli zaman verildikten sonra geç kalmanın sonucunu çocuğun yaşaması da sorumluluk duygusunun gelişmesi için önemlidir.

        Bu örnekler çoğaltılabilir. Son olarak dikkat edilmesi gereken çocuğa sorumluluk bilinci aşılarken çocuğunuzun gelişim özelliklerini mutlaka inceleyin. 3 yaşındaki bir çocuktan 5 yaşındaki bir çocuğun yapabileceği bir şeyi beklemek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Bu gibi bir durumda çocuğumuz gelişimsel olarak hazır olmadığı için aldığı görevi yerine getiremeyecek ve bunun sonucunda kendini başarısız, yetersiz hissedecek ve denemekten korkar hale gelecektir. Önce kendine karşı, sonra ailesine ve yakın çevresine karşı, en sonunda da topluma karşı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirebilmek ümidiyle…