Kategori: Psikoloji

  • Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk kişilerin obsesyon (saplantı, takıntı) veya kompulsiyonlara (zorlantı) sahip olduğu, yaygın, kronik ve uzun süreli bir rahatsızlıktır.

    Obsesyonlar tekrarlayıcı düşünce, dürtü veya zihinsel imajlardır ve anksiyeteye (kaygı) yol açarlar. Kişi tarafından genellikle mantıkdışı bulunurlar, zorlayıcıdır ve istemsizdir. Yaygın obsesyon semptomları şunlardır:

    • Mikrop kapma veya mikrop bulaşması korkusu

    • Tabular veya yasak düşünceler ( cinsel – dini içerikli düşünceler, başka birine veya kendine zarar verme obsesyonları )

    • Nesnelerin – olayların simetrik veya mükemmel bir sırada olması isteği

    • Sayma obsesyonları

    • Biriktirne – istifleme obsesyonları

    Kompulsiyonlar ise kişilerin obsesyonlarını bastırmak için bilinçli olarak sergilediği,

    tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemlerdir. Kompulsiyonların amaçları obsesyonlardan doğan sıkıntıyı hafifletmek olmakla beraber, gerçekleştirilen eylemin amaçlanan durumla arasında mantıksal bir bağ bulunmaz. Genel kompulsiyon belirtileri aşağıda yer almaktadır:

    • Aşırı temizlik yapma / el yıkama

    • Nesneleri belirli bir düzende sıralama

    • Bir şeyleri sürekli kontrol etme (örneğin kapıyı kilitleyip kilitlemediğini, ocağı açık unutup unutmadığını defalarca kontrol etme)

    • Zorlayıcı sayma (araba plakalarını sayma, belirli bir sayıya kadar sayma gibi)

    Bütün ritüeller ve alışkanlıklar kompulsiyon olarak değerlendirilmez. Herkes bir şeyleri iki kez kontrol edebilir. Fakat OKB’si olan bir kişi genellikle obsesyon ve kompulsiyonlarını kontrol edemez. OKB dahilinde olması için sözü edilen türdeki düşünce veya davranışlar kişinin her gün en az bir saatini meşgul etmelidir. Ayrıca OKB’li kişiler kompulsiyonlarını icra etmekten keyif duymazlar, yalnızca obsesyonlarının meydana getirdiği kaygıları hafiflediği için rahatladıklarını düşünebilirler. Günlük hayatlarında ve işlevselliklerinde önemli problemler yaşarlar.

    Epidemiyolojik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB prevalansı (yaygınlık oranı) %0.5-1 ve geç ergenlik dönemi OKB prevalansı %2-3 olarak bulunmuştur.

    Klinik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB’sinin ortalama başlangıcı 6-11 yaş aralığıdır. Yetişkinlerdeki OKB’nin ½ ila 1/3’ünde rahatsızlık çocukluk veya ergenlik döneminde başlamaktadır fakat genellikle bu dönemde fark edilmemektedir.

    OKB sebepleri arasında genetik faktörlerin rolü büyük olmakla beraber, hormonal faktörler, çocukluk dönemi travmaları ve kişilik özellikleri (detaycı, mükemmeliyetçi, titiz) de gösterilebilir.

    Çocukluk döneminde normal olarak değerlendirilen ritüeller genellikle çizgilere basmamaya çalışma, şanslı numaralar belirleme gibi günlük işlevsel faaliyetler dahilindedir ve çocukların gelişimi için faydalıdır, kaygı düzeylerini kontrol etmeyi ve sosyalleşmeyi sağlar. OKB ile ilişkili ritüeller ise son derece rahatsızlık veren, günlük işlevselliği bozan, sosyal izolasyona yol açan şekildedir ve içerikleri daha farklıdır. Çocukluk döneminde çoğunlukla görülen obsesyon mikrop bulaşma korkusudur ve bununla beraber gelen kompulsiyon ise kaçınma ve aşırı el yıkamadır. Sıklıkla görülen bir diğer obsesyon ise kendisine veya ebeveynlerine zarar geleceğine dair kaygıları içerir ve kontrol kompulsiyonu eşlik eder. Diğer yaygın kompulsiyonlar ise dokunma, sayma, sıralama veya zihinsel eylemlerdir (dua, spesifik şeyleri düşünme, zihinde tekrarlama gibi). Bu kompulsiyonlar çocukların akademik başarılarını ve akran iletişimlerini etkileyebilir. Ergenlik döneminde ise cinsellikle ilgili obsesyonlar sıklıkla görülür.

    Çocuklar genellikle yaşadıkları OKB belirtilerinden utandıkları için bunları saklarlar veya olduğundan daha hafif şekliyle anlatırlar. Belirtilerin ‘çılgınlık-anormallik’ olmasından şüphe duyarlar. Çoğunlukla kendilerini klinisyenlere daha rahat anlatırlar. Tam bir değerlendirme için klinisyenin çocuktan ayrı, anne-babadan ayrı ve öğretmeninden ayrı bilgi alması gerekir.

    OKB’ye sıklıkla eşlik eden rahatsızlıklar şunlardır:

    • Depresyon

    • Anksiyete bozukluğu

    • Bipolar bozukluk

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

    • Tik bozukluğu / Tourette sendromu

    • Otizm spektrum bozukluğu

    • Yeme bozuklukları    

  • Çocuklarda Okul Performansını Arttırma

    Çocuklarda Okul Performansını Arttırma

    Bir ebeveyn olarak, çocuğunuzun ilk ve en önemli öğretmeni sizsiniz. Genellikle çocuklar aileleri onların okul hayatlarına dahil olduklarında yapabileceklerinin en iyisini yaparlar ve okula gitmekle ilgili daha olumlu bir bakış açısına sahip olurlar. Araştırmalar gösteriyor ki çocuğun akademik performansının artması için ailenin eğitimli olup olmamasından veya çocuğun eğitimi için ne kadar para harcadığından çok çocuğunun eğitimi için ne yaptığı önemlidir. Ebeveynlerin çocuklarını evde ve okul hayatı boyunca destekleyecek birçok yol vardır. Bu yöntemler aşağıda maddeler halinde belirtilmiştir:

    • Çocuğunuzun öğretmenleriyle tanışın: Okul hayatının başlaması ile birlikte çocuğunuzun öğretmenleriyle tanışmak için bir yol bulun. Böylelikle öğretmenleri çocuğunuzun yanında olduğunuzu ve işbirliği kurmak istediğinizi anlayacaktır. Öğretmenlerine bir sorun halinde sizinle irtibata geçmelerini istediğinizi belirtin. Çocuğunuzla ebeveynlik ilişkilerinizi güçlendirmek için onlardan bazı tavsiyeler de isteyebilirsiniz.

    • Başarılarına karşı çocuğunuzu ödüllerle veya sözel olarak destekleyin: Pozitif geri bildirimler çocukları daha yüksek hedeflere ulaşmak üzere heyecanlandırır ve benlik saygılarını arttırır. Çocuğunuzun hoşuna giden ve onları motive eden ödülleri keşfedin ve istenen başarıyı gösterdikçe uygulamaya devam edin.

    • Makul hedefler belirleyin: Çocuğunuzun yapabileceğinden çok, ulaşması güç hedefler belirlemeyin. Onun potansiyeline uygun olacak şekilde daha gerçekçi hedefler belirleyin.

    • Günlük ödevleri için birlikte zaman programı yapın: Çocuğunuzla okuldan eve gelip biraz dinlendikten sonra ödevlerini yapması üzerine bir anlaşma yapın. Onu sıkmamak için tüm çalışmalarını masaya oturduğu an bitirmesini değil, makul aralıklar vererek ve aralarda sevdiği aktiviteleri yapmasına izin vererek sağlayabilirsiniz. Ders çalışırken ortamda bulunan televizyon, telefon gibi dikkat dağıtıcı faktörleri ortadan kaldırın.

    • Çocuğunuzu kitap okumaya teşvik edin: Bunun için çocuğunuza bir kitap vererek onu okumaya zorlamak yerine kendi ilgi duyduğu bir kitabı seçmesine izin vermelisiniz. Her gün onunla birlikte belirli bir saatte kitap okursanız düzenli bir alışkanlık olarak hayatında yer edecektir.

    • Çocuğunuzun bedensel sağlığına önem verin: Düzenli kontrollerle sağlık taramaları yaptırıp takip edin ve iyi beslenmesini, açık havada vakit geçirmesini sağlayın.

    • Çocuğunuzla duygusal bağ kurun: Çocuğunuza onu sevdiğinizi ve yanında olduğunuzu hissettirin. Onunla zaman geçirin, sohbet edin, birlikte sevdiği aktiviteleri yapın ve onu dinleyin.

    Ona özgün olduğunu hissettirin: Her birey birbirinden farklı özelliklere sahiptir ve benzersizdir. Çocuğunuzun da kendine göre ilgi alanları, öğrenme stilleri, yetenekleri, kendine özgü bir kişiliği vardır. Onu diğerleriyle kıyaslamayın, olduğu gibi sahiplenin ve ona özel olduğu bilincini yerleştirin. Kendine güveninin ve öz saygısının gelişmesi için bu önemlidir.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı) herkesin hissedebileceği, normal ve sağlıklı bir duygudur. Organizmanın tehlikeli veya endişe verici bir uyaranla karşılaştığında hayatta kalmak için verdiği doğal bir tepkidir. Ancak kişi sıklıkla ve aşırı düzeyde anksiyete yaşıyorsa, bu bir hastalık belirtisi olabilir.

    APA (Amerikan Psychology Association – Amerikan Psikoloji Derneği) tanımına göre anksiyete; gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve kan basıncında artış gibi fiziksel değişikliklerle karakterize olan bir duygudur. Anksiyete bozukluğu ise tekrar eden davetsiz düşünce ve endişelerdir, kişinin günlük işlevselliğini bozar.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu, anksiyete bozukluklarının bir alt tipidir. Belirtileri, DSM-5 tanı kriterlerine göre şöyledir:

    • Kişide en az altı aydır devam eden, aşırı kaygı ve kuruntu hissi vardır.

    • Kişi bu kuruntularını kontrol etmekte zorlanır.

    • Kişide ek olarak aşağıda yer alan belirtilerden en az üç tanesi vardır (çocuklarda bir tane);

    – Tedirginlik, gerginlik, diken üzerinde hissetme

    – Çabuk yorulma

    – Bir şeye dikkatini verememe, zihnin sürekli dolu olması

    – Çabuk sinirlenme

    – Kaslarda gerginlik

    – Uyku problemleri (uykuya dalma, uykuyu devam ettirme zorlukları veya uyandıktan sonra kendini dinlenmiş hissetmeme)

    – Bu belirtiler, klinik yönden belirgin bir probleme veya kişinin günlük hayatındaki önemli alanlarda işlevselliğinde sıkıntıya yol açar.

    Yaygın anksiyete bozukluğu yaşayan insanlar ortada geçerli bir sebep yokken kendilerini aşırı derecede kaygılı hissederler, kafalarında felaket senaryoları canlandırırlar. Tehdit unsuru olmamasına rağmen tehdit algısı yaşarlar ve kendilerini onu tedirgin eden duruma odaklarlar. Genellikle düşüncelerini kendi başlarına veya sevdiklerinin başlarına bir şey gelme ihtimali üzerine yoğunlaştırırlar. Güvenlikleriyle ilgili şüpheye ve nedensiz korkulara kapılırlar. Örneğin kişi, hava yağmurlu ise sel olabileceğini ve bunun ölümcül sonuçlara yol açabileceğini, bu nedenle yağmurlu günlerde dışarı çıkmaması gerektiğini düşünür. Bu durum bilinçdışı gelişir ve stresli olunduğunda daha baskındır.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu yaşayan kişiler günlük yaşam olayları üzerine aşırı derecede ve kontrol edilemez biçimde endişelidirler. Genellikle buna aşağıdaki fiziksel semptomlar eşlik eder:

    • Yorgunluk

    • Uyku sorunları

    • Kaslarda gerginlik ve ağrı

    • Titreme

    • İrritabilite

    • Bir şeyden kolayca ürkme – irkilme

    • Terleme

    • Bulantı, ishal veya hassas bağırsak sendromu

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisi sürecinde destekleyici ve kişilerarası terapi uygulanabilir. Bilişsel Davranışçı Terapi de kişinin düşüncelerini, fizksel semptomlarını ve aşırı plan yapma, kaçınma gibi bu bozukluğa karakterize olmuş davranışları hedef alır. Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) temelli yaklaşımlar ve Kabul ve Kararlılık Terapisi de etkilidir. Farklı yöntemlerle de olsa bütün terapiler kişilerin semptomları ile ilişkilerini değiştirmelerine yardımcı olur. Kişilere anksiyetelerinin doğasını anlamalarında, anksiyetenin varlığında daha az tedirgin olmalarına ve baş etmelerinde destek olabilirler.

    Aynı zamanda ilaçlar da (özellikle SSRI’lar) terapi ile birlikte veya tek başlarına

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisinde etkili olabilmektedir. Gevşeme teknikleri, meditasyon, yoga gibi egzersizler de tedavi planının bir parçası olabilmektedir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’na diğer anksiyete bozuklukları, depresyon veya madde

    bağımlılığı eşlik edebilir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Öğrenci performansını ve başarısını ölçmenin en yaygın yolu sınavlardır. Her ne kadar sınav eğitimin kaçınılmaz bir parçasıysa da bu değerlendirme yöntemi bazen öğrenciler için sorun haline gelebilmektedir. Bu sorunlardan biri de kaygıdır.

    • Kaygı kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.
    • Spielberger (1972) kaygıyı “durumluk kaygı” ve “sürekli kaygı” olmak üzere iki başlıkta ele almıştır.
    • Buna göre durumluk kaygı; bireyin içinde bulunduğu baskılı (stresli) durumdan dolayı, hissettiği öznel korkudur. 
    • Sürekli kaygı ise bireyin kaygı yaşantısına olan yatkınlığı, içinde bulunduğu durumları genellikle stresli olarak algılaması ve/veya yorumlamasıdır.
    • Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir.
    • Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler
    • Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Yapıcı boyutta bize yardımcı olur. Kaygı yıkıcı boyutlara ulaştığında ise öğrencilerin çalışmalarını aksatmaya başlar.
    • “Kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, “ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi olumsuz içsel cümleler kaygınızı arttırır,verimliliğinizi düşürür.
    • Kaygının bedensel belirtileri hızlı kalp atışı, terleme, üşüme, kızarma,sararma, mide bulantısı, sinirlilik ve gerginlik vb. gibi belirtiler olarak görülmektedir.
    • Sınav kaygısı için 8-10 haftalık bireysel ya da grupla psikolojik danışma oturumları düzenlenerek çalışma yapılabilir. Psikolojik danışmandan bu konuda yardım alabilirsiniz. Bu çalışmaları (özellikle üniversite sınavı gibi) sınavın yaklaştığı son haftalara bırakmamanız gerekir.
  • Oyun Çocuğun İşidir

    Oyun Çocuğun İşidir

    ‘’Oyun benim işim karışma!’’

    Genelde ebeveynler bana; çocukları ile nasıl oynayacaklarını bilemediklerinden ve oynadıklarında ise oyunların hep bir gerginlik ile bittiğinden bahsediyor. Bunun altında yatan en temel sebepten bahsetmek istiyorum.

    Biz yetişkinler oyun oynamayı bırakalı çok oldu ve daha da kötüsü çocukken oynadığımız oyunları hatırlamıyoruz. E artık hayal gücümüz de o kadar gelişmiş değil… Kendi yöntemlerimizle bi oturalım hadi oyun oynayalım dediğimizde ise çocukla anlaşamıyoruz.

    Günümüzde oyunlarda çıkan gerginliğin en çok “ebeveynlerin oyun kurucu olmaya çalışmasından” kaynaklandığını görüyorum. Ancak oyun çocuğun işidir! Oyunun ne kadar basit ya da ne kadar karmaşık olduğu önemli olmaksızın oyunu çocuk kurmalıdır.

    Oyunu yönlendirilen, istediği gibi oynaması engellenen, oyununun yönü değiştirilen çocuk gerçek hayatta sizi yönlendirmeye çalışır.

    Açıkça size “burası benim alanım, benim dünyam. Bana katılmak istiyorsan benim kurallarım geçer yoksa burada yerin yok.” der. Kendini anlaşılmamış, kabul edilmemiş hisseder ve bu çoğu zaman öfke ve kızgınlık doğurur. Bununla nasıl başa çıkacağını bilemeyen çocuk ise bunu gerçek hayata geneller, iş birliğinden kaçınabilir ve meydan okuyucu davranabilir.

    Çocuğunuzla oynarken sizi tam olarak yanında hissetmesi için yapabileceğiniz şeylerden biri aynalama. Oynadığı oyunun detaylarını ve oynarken hissettiği duyguları ona söylemeniz.

    “Burda bir sürü dinazor var, birbirlerine çok kızgınlar”

    “Anne ve çocuk birbirlerine sarılıyorlar.”

    “Bu oyun seni çok mutlu etti.”

    ‘’Elinden geldiğince yüksek yapmaya çalışıyorsun’’

    ‘’ Bu oyun şimdi tam senin istediğin gibi oldu’’

    ‘’Buradaki insanlar çok çaresiz.’’

    ‘’Bu çocuk çok korkuyor, ne yapacağını bilemiyor.’’ gibi…

    Sizi oyuna dahil etmek isterse de verdiği rolü kabullenmek ona göre davranmanız onu mutlu ve anlaşılmış hissettirir.

    Oyunu yönlendirmeye çalışmak yerine çocuğun bu oyundan ne beklediği ile ilgilenmeniz ona iyi gelecektir.

  • Çocuklarda Negatif Duygular

    Çocuklarda Negatif Duygular

    Hiç çocuğunuzun mutsuzluk veren duygularını yok etmeye çalıştıkça işlerin daha da zorlaştığını hissettiğiniz oldu mu?

    Ebeveynler çocukları mutsuz, çaresiz ya da umutsuz olduğunda bir çok yola başvururlar. Öğüt vermek, onlara anlık çözümler sunmak, durumdan uzaklaştırmak, önemsememek,inkar etmek, dikkatini dağıtmak gibi. Ve hiçbiri işe yaramadığında ise konu muhtemelen tartışma ve ebeveyn-çocuk arasındaki gerginlik ile sonlanır.

    Olumlu duyguları anlamak, olumlu duygular üzerinden empati yapmak her zaman daha kolaydır. Bunu temel sebebinin aslında ebeveynlerin de birçoğunun küçükken negatif duygularının inkar edilerek büyümesi olduğunu düşünüyorum.

    Diğer bir yandan da çocukların kendi sorunlarıyla mücadele etme konusunda deneyim edinmesi ve duruma uygun çözüm bulma becerilerinin gelişmesini de bekleriz.

    Aslına baktığımızda çok içsel olarak çocuk da bunu yapmak ister. O yüzden öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı aslında tüm duygularda çocukların öğüt almaya, sorular sorularak anlaşılmaya ihtiyacı yoktur. Öğüt vermek, soru sormak biz yetişkinlere özgü iletişim kurma şekillerinden bazıları.

    Ancak bir yetişkin olarak dahi üzgün ya da sinirliyken duymak isteyeceğimiz son şey nasihat olur. Sorulan sorular savunmaya geçmemize, geçiştirmeler ya da duygularımızın basite indirgenmesi anlaşılmamış hissetmemize sebep olur. Aslında basitçe beklediğimiz tek şey bir paylaşım yapmak ve anlaşılmış hissetmektir.

    Çocukların gözünden baktığımızda da benzer aslında, anlaşılmamış hissetmeleri ebeveynlerine öfkelenmelerine sebep olur. Çocuklar da hissettikleri duygular karşısında onları anlayan ve duygularını kabullenen yetişkinlere ihtiyaç duyarlar.

    Siz onların negatif duygularını ne kadar kabul ederseniz, çocukların da bu duyguları anlamlandırmaları ve bu duygularla başa çıkmaları o kadar kolay olur.

    Sadece anlamaya çalışarak ve bunu hissettirerek, nasihat vermeden çocukların kendi yaşadıkları sorunlar ile ilgili kendi çözümlerini nasıl bulduklarına ve nasıl sizinle iş birliğine girmek istediklerine şaşıracaksınız.

  • Çocuklarda Korku

    Çocuklarda Korku

    Küçük çocuklar genelde anne babalarına şaşırtıcı gelecek korkulara sahip olabilirler.

    Okul öncesinde korkular daha çok ayrılık ya da yabancı korkusu gibi korkulardır ve gelişimin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu korkular okul öncesi dönemde hafifler ve yerini başka korkular alabilir. Korkuların sebepleri çocuğun mizacına, hayal gücüne ve deneyimlerine bağlı olarak oluşabilir.

    Korkular mantıklı değildir, mantıklı açıklamalar ile ortadan kalkmaz ve çocuk rahatlamaz. Ebeveyn olarak; mantıklı açıklamalar yapmak, dikkat dağıtmak, ortamdan uzaklaştırmak, ya da korktuğu şey ile yüzleştirmeye çalışmak gibi yöntemler kullanabiliriz. Hatta bu durum bazen ebeveynleri sinirlendirebilir.

    Eğer bir çocuk korkuyorsa ortada gerçekten onu korkutan bir şey var demektir. Bunun yetişkin olarak sizin mantığınıza uymaması çocuğun korkularının onun için de anlamsız olması gerektiği anlamına gelmez. Bu durumdaki bir çocuğun en son duyması gereken şey “korkmana gerek yok.” gibi cümlelerdir. Korkusunun ebeveynleri tarafından kabul görmemesi hatta bazen yok sayılması çocuğa bu konuyla ilgili ailesinden yardım alamayacağını ve yalnız olduğunu hissettirir. Ebeveynlerin yaptığı mantıklı açıklamalar yetersiz kalır…

    Onun için yapacağınız en değerli şey korkusunu kabul etmek, empati göstermek ve destek olmak olacaktır. Böylece sizinle korkularını daha rahat paylaşabilmesi ve korkusunu yenmek için adımlar atabilmesini desteklemiş oluruz. Diğer türlü anlaşılmadığını hissettikçe korkularını büyütebilir ya da başka şekillerde dışa vurmaya başlayabilir.

    Çocuklar bazen doğru bilgiye sahip olmadıkları için, bazen eski deneyimlerinden dolayı, bazen başkalarından edindikleri korkulardan dolayı, bazen hayal güçlerinden dolayı korku yaşayabilirler.

    Bazı korkular daha semboliktir. Kardeşi doğan bir çocuk karanlıktan korkmaya başlayabilir. Eğer bir korku sembolik ise işin içinden çıkamıyor gibi hissediyorsanız o zaman bir uzmandan destek almanızı öneririm.

  • ”Daha Ne İstiyor?”

    ”Daha Ne İstiyor?”

    Çocuklar bazen bir ihtiyaçtan bazen gerçekten meraktan düşüncelerimizi ve fikirlerimizi sorarlar. Fakat verdiğimiz cevaplar acaba onlara nasıl hissettiriyor?

    Geçen bir danışanım çocuğunun sürekli onay alma ihtiyacından, kendi kararlarını vermekte zorlandığından, ve çoğu konuda daha pasif durumda kaldığından bahsetti.

    Çoğu zaman çocuklarımızı övmenin, onların gelişimi için faydalı olduğunu düşünürüz, ebeveyn olarak da bundan tatmin duyabiliriz. Oysa bu bir süre sonra çocuğun bir çok şeyi ebeveynini memnun etmek için yapmasına sebep olabilir. Çocuklar o an çok mutlu olabilirler ama bir süre sonra olumlu verilen her geri bildirim zamanla gerçekçiliğini yitirir. Ya da “Sadece güzel şeyler yaptığımda kabul görürüm ve sevilirim” inancı yerleşebilir.

    Çünkü gerçekten de çocuklarımıza kağıda bir çizik atsalar dahi bebekliklerinden beri “aaa çok güzel olmuş” “ayy ne güzel yapmışsın” demiyor muyuz?

    Çocukların resimlerine yorum yapmak, övmek yerine resmi tasvir etmek daha etkilidir. Hem “kendisi için yapmış” olma duygusu, hem de resmine gerçekten ilgi duyduğunuzu hisseder. Her seferinde “çok güzel olmuş” yerine..

    “Bu yaptığın resmi çok beğendin.”

    “Bu resim çok hoşuna gitti.”

    “Benim fikrimi çok merak ettin.”

    Hala ısrarla sorarsa;

    “Buraya masmavi bir deniz çizmişsin, kocaman da bir ağaç var. Pembe de bir ev var. Ne kadar çok renk var! Gerçekten emek harcamışsın.” gibi betimleme yapabilirsiniz.

    Resimler her zaman anlaşılır olmayabilir. Sorgulamak yerine “buraya bir şey çizmişsin” diyebilirsiniz. Çizdiği şeyi tam anlamadan yargıda bulunmak yerine hayal dünyasına saygı duymuş olmamız iyi hissettirir.

    Bazı danışanlarım, evde her şeyin çocuğun istediği gibi olduğundan ama yine de ‘buna rağmen’ çocukların mutlu olmadıklarından, ebeveynleri ile iş birliğine girmediklerinden bahsediyorlar. Bu ebeveynler için de en içinden çıkılması zor hallerden biri gerçekten. “Bir çocuk daha ne ister ?”

    Evdeki hiyerarşinin kayması, her şeyin çocuğun istediği gibi olması aslında çocuğun yarattığı ve memnuniyet duyduğu bir şey gibi görünse de aslında güvensiz hissettiren kontrolden çıkaran bir şeydir. Çünkü çocuklar güvende hissetmeyi, gerektiğinde kontrol altında olmayı, korunmayı kollanmayı, bir yetişkin tarafından süpervize ediliyor olmayı severler ve güvenli bulurlar.

    Biz ebeveynler olarak aslında çatışmaya girmemek için zaman zaman sınırları korumaktan kaçınıyoruz. Ve üstüne bir de her şey üst üste geldiğinde, çocukların doyumsuz olduğunu düşünmemizle birlikte duygular öfkeye ve ilişkilerin bozulmasına kadar gidebiliyor.

    Çocuğun en temel ihtiyacı her istediğinin yapılması ve hep mutlu olması için uğraşılması değil, bazen negatif duygular ile de başa çıkabilmesi için bu durumlar ile yüzleşmesine fırsat vermek ve gerektiğinde ise çocuğu, başkasını ya da ebeveyni korumak için sınırlar koymaktır.

    Hem büyüyen çocuğunuz sadece aile içinde kalmayacak aynı zamanda kreşin, yuvanın, okulun, toplumun bir parçası.

    Çocuklar, yetişkinlerle ilişkilerinde ne kadar güç sahibi olduklarını ve bu ilişkiyi ne kadar kontrol edebildiklerini, gün içerisinde başlarına gelen olaylar sonucu deneyimleyerek keşfederler. Bu denemelerin büyük bir çoğunluğu evde yapılır. Evde öğrendikleri sınırlar, çocuklar tarafından dış dünyada onaylanan davranışlar için bir referans olarak alınacaktır. Çocuklar güç, kontrol ve otorite konusunda bir çok beceriyi ve kendi farkındalıklarını bu şekilde kazanırlar.Evde belirlenen uygun sınırlar çocukların sonraki yaşamlarında ev ve dış dünya arasındaki kural farklılıklarını tanımlayabilmesi ve uyum sağlayabilmesini kolaylaştırır.

    Çocuğunuza sınır koymakta zorlandığınız durumlarda bu konuda olan kitaplardan destek almayı deneyebilir, başa çıkmakta zorlanırsanız bir uzman desteği alabilirsiniz.

    Aklıma gelen kitap önerileri:

    Gerçekten Beni Duyuyor Musun?

    Pozitif Disiplin

    El Ele Ebeveynlik

    Koşulsuz Ebeveynlik

  • Çocuklarda İnatlaşma

    Çocuklarda İnatlaşma

    Bir bebeğiniz oluyor, her şey kontrolünüz altında. Siz beslediğiniz sürece yemek yiyiyor, siz uyuttuğunuzda uyuyor. Bu süreçler ne kadar zorlu geçerse geçsin çocuk ve ebeveyn uyum halinde ve birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları çok güçlü ve büyülü bir dönem geçiriyorlar.

    Sonra bir şey oluyor çocuk 2 yaş civarı benlik algısını kazanıyor. İlk kez ‘ben’ ile başlayan cümleler kurmaya başlıyor. İşte sorun tam olarak burada başlıyor. İnatlaşmalar, kavgalar, bağırmalar, iletişim sorunları, ağlama krizleri…

    Bu dönemdeki çocuğun benmerkezciliği ve ebeveynin kontolü kaybetme kaygısı üst üste biniyor. O size ihtiyacı olan bebek bir anda kendisi kararlar almaya, her şeye hayır demeye ve sizi yok saymaya başlıyor. Bu ebeveyn için o kadar yaralayıcı ve anlaşılmaz olabiliyor ki bazen çocuğun bunları neden yaptığını düşünemiyor. Bunun biraz bilgi eksikliği biraz da farkındalık azlığından kaynaklandığını düşünüyorum. O yüzden şimdi işlere biraz da çocuğun gözünden bakalım istiyorum.

    Bu dönemde görülen benmerkezci tutum bir çok yerde 2 yaş sendromu diye de geçiyor. Sendrom kelime anlamı olarak; bir hastalıkta belirgin olan tüm semptomların tümü olarak geçer. Ama baktığımızda 2 yaş bir hastalık ya da hastalık belirtisi değil aksine doğru ve düzgün seyreden gelişimin bir parçasıdır.

    Bu dönemde çocuk için ; kuşlar kendisi için uçuyordur, arabalar kendisi için gidiyordur, bütün güzel yemekler onun için pişiyordur. Ve bu dönemde ebeveyn inatlaşmanın bitmesi için ikna yoluna gider.

    “Ama bak çok üzülüyorum.”

    “Lütfen bak annecim kalbimi kırıyorsun.”

    “Ama bak ablan çok üzüldü, ağlıyor.”

    Çocuk yine ikna olmaz, çünkü henüz karşısındakinin duygularını empatik bir şekilde anlayıp içselleştirecek beceriye sahip olamamıştır.

    Karşısındakinin duygularını okuma, ahlaki kurallara uyma arzusu 5-6 yaş civarı gelişecektir. Ondan yapamayacağı bir şeyi beklemek pek gerçekçi olmayacaktır.

    Bu dönemde ebeveynin yapması gereken bu değişimin bir yol göstericisi olmaktır. Zaten neden benmerkezci olduğunu anlayamayan çocuğa içerisinden çıkamayacağı görevler, cezalar ya da sonuçlar yaşatmak yerine bunun geçici bir dönem olduğunu hissettirmek en güvenli yöntem olacaktır.

    Tabii ki dünya onun etrafında dönsün bunu böyle kabul edin demiyoruz. Sadece nasıl bir değişim içerisinde olduğunu anlayıp, kabul göstermeniz bile çocuğun defanslarını indirmesine yardımcı olacaktır. Büyümesine, bir kişilik oluşturmasına destek olalım. Onu anladığınızı hissettirerek de doğru şekilde sınır koyabilirsiniz. Çünkü sınırsız ve her dediği yapılan çocuk yine mutlu olmuyor. Çocuklar sınırlarla kendilerini güvende hissederler.

    Böyle bir kişilik gelişimi bir bu yaşlarda bir de ergenlik döneminde oluyor.

    Sabır, kabul ve anlayış dolu günler dilerim.

  • Çocuklara ”Hayır” Demek

    Çocuklara ”Hayır” Demek

    Tabii ki çocuğunuza hayır! demeniz gereken durumlar oluyor. Bazen onu tehlikeden korumak için, bazen sınır koymak için.. Peki hayırı nasıl diyoruz?

    Aslında düşündüğümüzde yetişkinlerin iletişimlerinde de birbirlerine hayır diyerek sınır koyduklarını görüyoruz.

    Ama yetişkinler farklı olarak birbirlerine empati ile sınır koyarlar, çünkü insan ilişkileri ve iletişim yolları ile ilgili becerileri gelişmiştir. Çocukların ise aksine..

    Bir yetişkin ve çocuk iletişiminde ise, yetişkin kendini otorite seviyesi olarak üst gördüğü için sınır koyar ama o sırada çocuğun onu anlayamayacağını düşündüğü için empati yapmaz. Hatta aksine yetişkinler çocuğun empati yapmasını bekler.

    “Ama bak beni çok üzüyorsun.”

    “Kalbimi çok kırdın.” gibi cümlelerle.

    Çocuklara sınır koyarken vermemiz gereken mesaj aslında şudur:“ beni anlıyor ve korumaya çalışıyor.”

    “Hayır, oraya çıkamazsın düşersin!” yerine “Oraya çıkmayı çok istiyorsun biliyorum ama oraya çıkmanı istemiyorum çünkü tehlikeli.”

    “Hayır çikolata yok!” yerine

    “Evet onu çok yemek istiyorsun çünkü çok lezzetli, ama sağlıksız olduğu için onu yiyemezsin.”

    “Okulda arkadaşlarına vuramazsın, bu doğru değil.” yerine “Arkadaşın seni çok kızdırmış ona vurmak istemişsin, ama ona vurman doğru değildi. Sana vurmaya çalışırsa kendini koruman gerekir. Hadi gel bunu nasıl yapacağını deneyelim.”

    Aslında esas amacımızın onun ne yaptığını neden yaptığını anlamaya çalıştığımızı ona hissettirmek. Bunu yaptıktan sonra sınır koyduğumuzda aslında çocukla aramızdaki ilişkide hayır deyip kestirip atmak kadar gerginlik olmayacak.

    Bir süre sonra bunun bir iletişim şekline dönüştüğünü göreceksiniz. Empati dolu bir iletişim!

    Unutmadan; hayır demenizin gerekliliğinden emin olun, gerçekten risk taşımadıkça, her durumda hayır demeniz çocuğun gözünde anlamını kaybedecektir. O yüzden uygun durumlarda kullanmanız gerekir…

    Tutarlı bir şekilde denemeye ne dersiniz?