Kategori: Psikoloji

  • Deneyime Dayalı Öğrenme

    Deneyime Dayalı Öğrenme

    Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkanına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkalda Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşman askerlerini de “ az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı” diye savuşturmuş. Bir süre sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş: “ efendim ,af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?” Napolyon birden öfkelenmiş. “ Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?” diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık “ateş” emri verilecek. Bakkal içinden “ ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin” diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:” İşte böyle bir duygu! “

    Hikayede anlatıldığı gibi deneyime dayalı öğrenmenin bazen çok ağır bedelleri olabilir.
    Bazı insanlar anlatılanları dinleyerek ,bazı insanlar araştırarak bazi insanlar önceki tecrübeleri rehber olarak yapacağı davranış veya eylemi planlayabilir.

    Yaşayarak öğrenme biçimi bedeli en yüksek öğrenme biçimi olsa da insanın kendisini en iyi şekilde olgunlaştırabildiği ve içsel olarak en iyi anlayabildiği bir yol olarak da düşünülebilir.
    Bir grup insan vardır ki deneyime dayalı öğrenmenin sonucunda ki bedeli öder hataların ve yanlışlarını görür, bunlardan ders çıkarır. Bu öğrenme süreci olumsuz olsa bile kişinin öğrendiği ve kendine kattığı en olumlu şey “ büyümek “ tir .

    Hayatımda bir çok şeyi en iyi deneyime dayalı olarak öğrendim. Bu benim için bir seçim değildi. İstemsiz bir şekilde hayatımda vereceğim önemli bir kararı bu öğrenme yöntemi ile şekillendirdiğimi yine böyle bir deneyimim sonucu fark ettim.
    Kayıplarım oldu, üzüldüm, kırdım, kırıldım belki, ama ANLADIM- FARKETTİM …

    Bu farkındalığın, deneyime dayalı öğrenmenin maliyetini görmemi ve kararlar alırken daha çok mantık süzgecini kullanmayı , duygularımı daha şeffaf görebilmeyi ve ayırt edebilmeyi öğretti.

    Bu bağlamda yaşadığın olumsuz bir olaya , daha yakından baktığında belki sana bir mesaj iletiyor olabilir. Öğren , olgunlaş, eksilerini gör ve artıya çevir…Böyle bir durum belki de hayatın verdiği doğal bir terapidir senin için …
    Farkındalıklarla dolu deneyimlere…

  • Bağlanma Nedir?

    Bağlanma Nedir?

    Bağlanma kuramı kişinin yakın ilişkiler içindeki duygusal ve davranışsal tutumlarını inceleyen psikolojik bir modeldir.

    İnsan hayata gözlerini açtığında bir başkası tarafından bakıma muhtaç bir varlık olarak doğar. Bebeğin tüm ihtiyaçları bir yetişkin tarafından karşılanmak zorundadır. Bu yüzden insan yavrusu bağlanmak zorundadır. Bu doğuştan gelen bir yapıdır. Bebek ihtiyaçlarını karşılatmak üzere ağlayarak annesini kendine çekme eğilimindedir. Ancak her ağlama fizyolojik ihtiyaçlar değildir. Bebeğe bakım veren anne olabileceği gibi, baba,bakıcı veya büyükanne de olabilir. Önemli olan bakım verenin bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayıp hızlıca yanıt vermesidir.(Psikolojik -fizyolojik )  Bu senkronize ilişki, istikrarlı biçimde ilk 18 ay içerisinde devam ederse güvenli bağlanma oluşacaktır.

    Bebek annesi ile ilişkisini ‘güvenli bağlanma’ üzerine inşa ettiğinde sonraki yaşamındaki ilişkilere de bu bağlam üzerine yaklaşır.Bu bağlanma şekline sahip bireyler ‘olumlu benlik – olumlu öteki ‘ algısına sahiptir. Güvenli bağlanan bireyler içten ve samimi ilişkiler kurabilir, yaşamındaki olumsuzluklarla başa çıkabilir, empatik ve sağduyulu hareket edebilir gerektiğinde de hem başkalarına yardım edip başkalarından da yardım alabilir. (Bu yardımlaşma alacaklı – borçlu ilişkisi bağlamında değildir.)

    Özetle bu bağlanma örüntüsüne sahip bireyler hayatı hissederek , keyif alarak, her hangi bir tökezlemede de sorunla yüzleşip bununla başa çıkabilecek strajiler üretebilir, hayatın sebep -sonuç ilişkisi şeklinde değil süreç olarak görüp doyumlu ve üretken bir yaşam sürerler…

    Bağlanmanın diğer bir yüzü de güvensiz bağlanmadır. Güvensiz bağlanma, ‘ güvenli bağlanmanın tam zıttı olarak ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayamaz ve hızlıca cevap veremez. Bunun pek çok faktörü vardır. Annenin kendi bağlanma şeklinden- çevresel faktörlerden, psikolojik sorunlara kadar geniş bir yelpazede değerlendirilir. Güvensiz bağlanma ; kaçınmalı, kaygılı ve karmaşık bağlanma şeklinde görülür. Kaçınmalı bağlanan bireyler için ilişkiler, güvenilmezdir. Genellikle ilişki kurmaktan kaçarlar, sorunla ya da kişiyle yüzleşmek yerine küsme, içe çekilme, yemek yemek, tv izleme , alışveriş yapma gibi eylemler ile kendini sakinleştirme yoluna giderler.

    Kaygılı bağlanan bireyler ise sürekli ilişki içinde olma, sürekli ötekinin kendisini sevip sevmediği ile ilgilenip sevgiyi alabilmek adına aslında yapmak istemediği bir çok özveride bulunurlar.

    İnsan yavrusunun daha beyin gelişimi tamamlanmadan yaşamın ilk 1 – 1,5 yılında annesi ile kurduğu bağın bu derece hayatımıza , kişiliğimize ve davranışlarımıza etkisi olması bazılarımıza ilginç gelebilir. Ancak bağlanma kuramı üzerine yıllardır birçok bilim insanı kafa yormuştur, birçok destekleyici veriler elde edilmiştir. Peki insan ebeveynlerini seçemediğine göre, kişiliği sandığı kendine zarar veren ilişki kurma dinamiğini değiştirebilir mi?

    Kişi hangi bağlanma şeklinden gelirse gelsin, psikoterapi yardımıyla bütün bu çocukluk hikayelerini anlamlandırıp, içgörü ve farkındalık elde ettiğinde geçmişin duyguları bugünü etkilemeyi bırakabilir. Tekrardan kendi yüzleşmeleri ve anlamlandırmaları ile kazanılmış güvenli bağlanmayı oluşturabilir.

  • Terk Depresyonu

    Terk Depresyonu

    Ta uzak yollardan
    koştum geldim senin kollarına
    İçimde yanan hasretinle ben
    baktım durdum senin yollarına
    Sensizlik bir ÖLÜM sanki…

    Nilüfer’in çok eski ve çok sevdiğim parçalarından biri olan bu şarkı sözlerine biraz yakından bakalım:

    Şarkının yazarı sevdiğini o kadar yüceltmiş o kadar yüceltilmiş ki öyle fedakarlıklarla uzaklardan ona geldiğini, içinde bitmeyen bir hasretle yanıp tutuştuğunu ve öyle derin öyle çok sevdiğini, bu sevginin yokluğunun bir ölüm gibi hissedildiğini yansıtmış mısralarına…

    Son zamanlarda biten, yarım kalan aşk hikayelerinden sonra terk depresyonuna düşen , hayatın anlamsız olduğunu büyük bir boşluk içerisinde olduklarını, yaşamak bile istemediklerini vb. gibi ayrılık acısını anlatmaya yönelik bir çok mail aldım.Bu nedenle bu yazıyı yazma sorumluluğu hissettim.

    İnsan bir başkası tarafından sevilmeye, takdir edilmeye, özel hissetmeye, dokunulmaya ,paylaşmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Birlikte bir bütün gibi hissettiğin, onunla gelecek planladığın , birinden ayrılmak elbette çok üzüntü verici dir. Elbette zordur. Fakat ayrılığın, ölümle eşdeğer şekilde yoğun hissedilmesi, büyük bir boşluk yaratması hayatın durması gibi duyguların hissedilmesi normal olmayan bir durumdur. Bütün bunların bugünkü sevgiliyle, “terk edenle” ilgili olmadığını söylesem, ne düşünürdünüz???

    Bir bebek düşünelim annesinin karnında cennette yaşarcasına mutlu huzurlu ve dengede… annesinden bütün ihtiyaçlarını karşılıyor oksijeni bile sıvı şekilde alıyor. Sonra bebek dünyaya geliyor ve bu denge bozuluyor. İlk nefes alıp ciğerlerini kullanmaya başlaması bile çocuğa büyük acı veriyor. Daha sonra fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılaması için bir bakım verene ( Anne, bakıcı, büyükanne, baba) İhtiyaç duyuyor. Önceleri simbiyotik (içiçe geçmiş)bir ilişki içerisinde var olan bebek, zamanla , anneden bağımsız bir varlık olduğunu fark etmeye ve ayrışmaya doğru gittiği bir gelişim dönemi içerisinde ilerliyor. Bu dönemde çocuk adeta dünyayı keşfederken büyük bir coşku içerisinde merakını gidermeye yönelik davranışlar içerisine giriyor. Bu kendini gerçekleştirme döneminde annenin veya bakım verenin , aşırı korumacı ya da kontrolcü bir şekilde bu keşfe engel olması ve çocuğu kendi kafasındaki gibi yaratmaya çalışması çocuğun benliğine damgasını vuruyor.
    Çocuk bu dönemde yeni şeyler keşfetmek kendi başına karar almak gibi dünyaya dair coşkusuna son vermek zorunda kalıyor çünkü annesi onaylamıyor. Annesinin sevgisinden vazgeçemez, çünkü bu sevgi çocuk için bir yakıt, bir oksijen gibi… Çocuk gerçek kendiliğinden vazgeçmek zorundadır çünkü annesinin yokluğu ona , depresyon, korku,kızgınlık, suçluluk ,çaresizlik ve boşluk gibi duygular yaratacaktır.
    Bu gelişim döneminde (ayrışma-bireyleşme)takılı kalmış bireyler yetişkin ilişkilerinde de ayrılığı çok şiddetli bir şekilde deneyimlerler.
    Anne ve baba ile kurduğumuz bu duygusal ilişki yetişkinlikte ki aşk ilişkisinde tezahür eder.
    Bu durumdaki yetişkinler ayrılık acısına katlanabilmek için bir takım savunmalar geliştirir. Yemek yemek, alışveriş yapmak, alkol ve madde kullanımında artış, tehlikeli işler yapmak vb. gibi maliyetli başa çıkma yöntemleri kullanırlar.Bazen de eski ilişki döngüsüne çok benzer birini bulur ve acıyı bir şekilde yatıştırır. Gerçekten aşık olduğunu düşünür, yeniden heyecanlanır, yeniden bağlanır. Çoğunlukla da bir önceki ilişkide olduğu gibi yine terk edilir. Sonra “hep böyle birileri beni bulmak zorunda mı ?” diye isyan eder ve tekrar bu duyguyla başa çıkmak için maliyetli yollara başvurur ve bu böylece sürüp gider… Özellikle ayrılık döneminde bir terapiste başvurulur işte bu dönemde gerçek kendiliğine doğru gidebilecek güçte ve kararlılıkta olursa çocuklukta yaşanan ayrışma ve bireyleşme yeniden yapılandırılabilir ve sağlıklı duygusal ilişkiler kurabilirler.

    Gerçek kendiliğinizle sevebileceğiniz, hissedebileceğiniz günlere…

  • Mükemmeliyetçilik Neydi, Başarı İşiydi!

    Mükemmeliyetçilik Neydi, Başarı İşiydi!

    Mükemmel olmak başarılı olmak işiydi. Çaba işiydi. Hedef işiydi. Bakış işiydi. Mükemmel hale getirmek işiydi. Kendini sürekli törpülemekti. Kendini disipline etmekti. Tertipli hale getirmekti. Çaba harcamaktı. Bitmek bilmeyen bir çabaydı. Mükemmel olmak bu kusurlu dünyada kusurları kabul etmemekti. Eksikliğe tahammül edememekti. Zihninde kurduğun bütünlüğün yanından bile geçememesiydi. Sürekli öfkeli, sürekli gergin olmaktı. En çok kendine öfkeli olmaktı. Eksikliğine öfkeli olmaktı. Kendine, eksikliğine katlanamamak gibi birşeydi. Sürekli zihninde kurmak ama hiçbirşeyin zihnindekiyle paralel dahi gitmemesiydi. Zihnindekine tahammül edememekti. Kusurları kapatmaya çalışmak, bir hedef belirleyip o yolda ilerlemekti. Hedefine ulaşsan da tatmin olmamaktı. Hedefinin yolunda ilerlemek dahi keyifliyken hiçbirşeyin yeterince iyi olmamasıydı. Mükemmelliyetçilik kendine değer katmaya çalıştığın noktada kendini sürekli değersiz hissetmekti.

    Mükemmelliğe dair yapılan her bir çaba durmadan değerli olduğunu hatırlatmaya yönelik bir çaba değil miydi sanki. Bu kadar değerli olduğunu hatırlatmaya yönelik çaba da değersizliğini yüzüne çarpan bir çaba gibi bir şeydi aslında. Değersizliğinden kaynaklı mükemmele ulaşmak, ulaştığın noktada tekrar değersiz hissetmekti. Mükemmel olmak başkalarının bakışlarının üzerinde olmasını istemek ama uzun süren bakışlarına katlanamamaktı. Değerli olmayı istemek ama bir türlü hissedememekti. Bu kadar çaba içerisinde gerçekten birşeyler yapabiliyorken, gerçekten başarılıyken, kendini başarılı olduğuna bir türlü ikna edememekti. Değerli olduğuna ikna edememekti. Değersizliğinim tüm vücudunu ele geçirmesi gibi birşeydi. Kendini tatmin edememekti. Kendini kabul edememekti. Baştan beri değersiz olduğuna ikna olmaktı. Mükemmellik, yorgunluktu. Sürekli kendini törpülemekti. Zihninin sürekli bitmek bilmeyen çabalarıydı. Çaba işiydi. Hedef işiydi. Bakış işiydi. Mükemmellik, yorgunluktu. Sürekli sürekli sürekli törpülenmekti. Zihnini disipline etmekti. Bedenini disipline etmekti. Yani başarı işiydi. Peki ya ne için, kim için?

  • Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşk öyle bir duygu ki; Yüzyıllardan beri üzerine onlarca şiir yazılıp, şarkılar bestelendi fakat yapılan onca şey bile, çoğu zaman o duyguyu ifade etmeye yetersiz kaldı. Bazen hiç bir söz o hisleri anlatmaya yetmedi. İnsanlık tarihinde ne aşklar vardır ki, insanın tüm benliğini esir alacak kadar güçlü.

    İnsanlara dilek dileme hakkı verilse; sağlık, para, huzurdan sonra belki de en çok istenen şey olurdu aşk. Öyle ki doğum günlerinde mum üflenirken mutlu bir aşk dilenir, kişinin inancına göre dilek veya adak yerlerinde mutlu bir ilişki istenir.Kültürden kültüre, kişiden kişiye değişiklik gösterse de aşk, en genel tabiri ile bir kişiye olan sevgi ve o kişiye bağlanma duygusu ile tabir edilir. Platonik aşk ise tek taraflı olan karşılığı olmayan bir aşktır.

    Özellikle ergenlik döneminde sık görülen platonik aşk, duygularını yeni tanıyan ergenin genellikle ünlü, popüler bir kişiye çok yoğun hayranlık duyması, sanatçı hakkında her detayı bilmesi ve hayranı olduğu kişiyi gözünde çok yücelterek, aitlik geliştirme ve böylelikle kendini değerli hissetmesi ile sonuçlanır.

    Bilinenin aksine platonik aşk sadece ergenlik döneminde görülmez. Yetişkin hayatta da sıklıkla görülmektedir.

    Nedir bu platonik aşk?

    Neden karşılıksız aşka tutulur insan?

    Neden söylemeye cesaret edemez ya da bu duyguyu bitiremez? Bile bile lades midir yoksa duyguların takıntılı bir hal alması mı…

    Platonik aşk yaşayan kişiler sevdikleri kişinin her hareketinden anlam çıkartarak sevildiğine dair hislere kapılarak umutlanır. Platonik aşkını gözünde çok değerli bir yere koyar ve o tek kelime ile mükemmelin vücut bulmuş halidir kişi için ve bu duyguyu çok yoğun bir biçimde yaşarlar. Platonik aşk yaşayan kişi için; hayatta sadece aşık olduğu kişi kendisini mutlu edebilir, her şey onunla çok güzel, o olmazsa hayatın bir anlamı yoktur… Kişi duygularına karşılık alamadığı zaman ise karamsarlık ve depresyona girme eğilimde olur. Bu takıntı ileri boyutlarda olursa aşık olduğu kişiyi takip etme, zarar verme, taciz, tecavüz gibi platonik aşkına zarar vermeye yönelik yıkıcı eylemlerde bulunacağı gibi; kendine zarar vermek, acısını hafifletmek için alkol ve madde kullanmak, intihar etmek gibi kendine yönelik yıkıcı eylemler de görülebilmektedir.

    Kişi aslında kavuşamadığı kişiye mi aşıktır yoksa o kişiye yüklediği anlam mı çok fazladır. Bu sorunun cevabı kişinin aşka yüklediği anlamın ne olduğu, aşk ile ilgili beklentisinin neler olduğu çok önemlidir. Çünkü platonik aşk yaşayan kişi hayallerine aşıktır aslında. Hayallerinde oluşturduğu kişiyi karşısındaki bedene yükler ve onu hayal ettiği gibi olduğuna inanır, böylelikle gerçekte olanı değil, görmek ya da inanmak istediğine inanır kişi. Bir süre sonra duygularının karşılığının olmaması ise kişiyi umutsuzluğa sürükler.

    Bazı platonik başlayan aşklar gerçek aşka dönüşebileceği gibi, bazı kişiler ise bunu gerçek aşka dönüştürmek yerine platonik aşk düzeyinde bırakabilir. Bunun birçok nedeni vardır; hayallerinde kurduğu aşkın gerçekleşmemesi, kişiden red cevabı alma kaygısı, kişinin kendisini beğenmeyeceğini ve eleştireceğini düşünmesi bu nedenlerden bir kaçıdır. Kişi öncelikle yaşadığı aşkın gerçekleşme ihtimalinin olup olmayacağını netleştirmelidir. Bunun için ilk adım kişinin ne istediğini bilmesi ve kendine inanması; ikinci adım ise bu aşkın karşılığının olup olmadığını öğrenebilmesi için platonik aşkı ile iletişim kurabilmesidir. Bu süreçte karşı taraftan ya duygularının karşılıklı olduğunu öğrenip bir ilişkiye başlayacaklardır ya da karşı tarafın olumsuz cevabına saygı duyarak platonik aşk saygı çerçevesinde kişide beğeni ve hayranlık olarak kalacaktır.

    Platonik aşk yaşayan kişilerde beklenen; bir süre hoşlanma durumunun olması, ardından zaman içinde bu duygunun bitmesi ile birlikte kişinin sosyal uyumunu bozmaması normal karşılanan bir durumdur. Bunun aksine gerçek dünya ile uyumunun bozulmaya başlaması ya da hayatının merkezine koyduğu kişinin kurduğu hayallerini gerçekleştirememesi ile duygularına karşılık alamayan kişi kızgınlık, öfke ve takıntı geliştirdiği durumlarda ise kişinin mutlaka bir uzmandan destek alması gerekmektedir.

    Kişisel yatkınlıklar ve kişilik biçimi platonik aşkın belirleyicidir. Genellikle

    • Bebeklik ve çocukluk çağında yeterince bakım vereni tarafından yeterince ilgi ve sevgi göremeyip, güvenli bir bağ oluşturamayan kişiler

    • Çocukluk çağı travmaları

    • Kendinde fiziksel olarak eksiklik olduğunu düşünenler

    • Yetersizlik duyguları olanlar

    • Sosyal ilişki kurmakta sıkıntı çeken

    • Bağımlı kişilerde platonik aşk yaşama oranı daha fazladır.

  • Boşanmanın Çocuklarda Görülen Etkileri

    Boşanmanın Çocuklarda Görülen Etkileri

    Ülkemizde olduğu gibi geleneksel toplumlarda “bir ömür boyu beraber yaşlanmak‟ düşüncesi ile evlilikler sürdürülmeye çalışılırken, bireyselleşmenin ve tüketimin arttığı günümüzde boşanmalar hızla artış göstermektedir. Aynı artış tek ebeveynle büyüyen çocuk sayısında da gözlenmektedir. Bu sürece girmiş çiftlerin uzman psikolog yardımıyla süreci sonlandırmaları önerilmektedir.

    Değineceğimiz kavramları açıklamak gerekirse aileden başlamak faydalı olacaktır.

    Aile, İki yetişkinin birlikte yaşayarak oluşturduğu, eşlerin yaşamlarını paylaştığı ve dünyaya gelen çocukların duygusal, fiziksel, sosyal ihtiyaçlarının ortaklaşa karşılandığı bir birimdir. Aile içinde dünyaya gelen çocukların gerek bakım ve sorumlulukları gerekse ahlaki ve toplumsal değerleri edindirilmesi ve mutlu, huzurlu bireylerin yetiştirilmesi birbirleriyle uyumlu ebeveynler aracılığıyla olur. (Alyanak, 2008)

    Bir diğer kavram ise boşanmadır. Türkiye Devlet İstatistik Kurumu verilerine göre; boşanmaların % 39,3‟ü evliliğin ilk beş yılı içerisinde gerçekleşmektedir.

    Boşanma, eşlerin birlikte yaşamaktan vazgeçerek yasal olarak karı koca olmadıklarını tanımladıkları bir ayrılık durumudur. Ayrılıkla beraber ailedeki roller, ilişkiler, ekonomik sorumluluklar da etkilendiğinden; boşanma aile fonksiyonlarının bütünüyle değiştiği dinamik bir süreçtir.

    Boşanma öncesi ve boşanma sırasındaki ebeveynler arasındaki çatışmanın çocuğu olumsuz etkilediğinden bahsedilmektedir. Bu durumun çocukta davranış problemleri gösterdiği belirlenmiştir. Boşanma öncesi ve boşanma sırasındaki ebeveynler uyum içindeyse, o ölçüde çocuğun iyilik halinde ve davranımında olumlu gelişmeler olduğu görülmüştür.

    Çocukların hangi gelişim aşamasında olduğu ve mizaç özellikleri boşanmanın etkilerini saptamada önemlidir. Seanslarımız sırasında başlangıçta önem arz eden kısım burasıdır.

    1. 0-5 yaş

    2. Okul çağı dönemi

    3. Ergenlik dönemi

    Çoğu çocuk ya da genç başlangıçta şaşkınlık, üzüntü, terk edilme korkusu gibi acı verici duygular deneyimler. Bu duyguları öfke, suçluluk, yas ve çatışmalar izler. Pek çok çocuk evden bir ebeveynin ayrılmasıyla birlikte kayıp duygusu yaşarken bazı çocuklar ev içi şiddet ya da istismar nedeniyle rahatlama hisseder. Ama hemen tüm çocuklarda ortak olan bir deneyim ise, kendilerine ne olacağı ile ilgili kafa karışıklığıdır.

    Çocukların akademik başarıları, sosyal ilişkileri, davranım bozukluğuna sahip olmaları ya da psikolojik uyumları, kendilik algısı ve uzun dönem sağlık durumlarında değişkenler olabileceği gibi bunların araştırılması ve sorgulanması gerekmektedir. Bu süreçler uzman psikolog tarafından terapi seanslarının içerisine dahil edilerek yapılmaktadır.

    Araştırmalar ısrarla boşanmanın akademik başarı üzerine olan negatif etkisi üzerinde durmaktadır. Evli aile çocukları ile karşılaştırıldığında okul performansı, okula devam gibi pek çok parametrede, boşanmış aile çocukları daha düşük skorlar almaktadırlar. Bu çalışmalar günümüzde göz ardı edilemez boyuttadır.

    Süreç sürdürülürken uzman psikolog tarafından aktarılacak olan atılacak adımlardan ebeveynlere düşen görevlerden biraz bahsetmek gerekirse;

    Velayeti almayan ebeveyn ile çocuğun ilişkisi şöyle aktarılabilir,

    a. Ebeveyn çocuğu ile problemleri hakkında konuşur.

    b. Duygusal destek sağlar.

    c. Ev ödevlerine ya da günlük problemlerini çözmede yardımcı olur.

    d. Kurallar koyar ve çocuğunun davranışlarını takip eder.

    Elbette tüm bunları yapabilmesi için nadir değil sık görüşmeleri gerekmektedir. Bu adımdan önce tabi ki ebeveynler arası ilişkinin kooperatif ve çözüme odaklı olmasıdır. Bu da şöyle yapılabilir,

    a. Ebeveynler düzenli aralıklarla iletişim kurmak.

    b. Çocuğun yaşam alanlarında çocuk için çizilen ortak sınırlar ve koyulan kurallar konusunda ortak paydada buluşmak.

    c. Velayeti alan ebeveyn velayeti almayan ebeveynin otoritesi ve ebeveynlik rolünü desteklemesi.

    Buna benzer çözümlerin Terapi seanslarında çalışılması ve uygulanması uzman psikolog tarafından yapılmaktadır.

  • Okul Öncesi Dönem ve Anaokulu Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Noktalar

    Okul Öncesi Dönem ve Anaokulu Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Noktalar

    Okul öncesi dönemde sağlanan eğitim çocuğun sosyal, fiziksel, bilişsel gelişiminin en hızlı temellerinin atıldığı bir süreçtir. Bu süreç çocukların sosyalleşmelerini sağlayan, paylaşmayı, dayanışmayı ve birlikte alışmayı yeni yeni öğrendikleri bir dönemdir. Erken çocukluk dönemini kapsayan 2-6 yaş arası dönem çocuğun en hızlı gelişim gösterdiği süreçtir. Bu süreçte çocuğun yaşadığı deneyimler sonraki yaşamanın temellerini oluşturur.

    Çocukların gelecek dönemlerdeki başarılarında ve yetişmelerinde bu kadar önemli bir yer tutan okul öncesi eğitime çocuklar ne zaman başlamalı? Okul öncesi dönem çocuğun bebeklikten çıkmaya başladığı 3 yaş itibariyle başlayabilir, fakat bu yaş dönemi çocuklar tüm gün eğitime henüz hazır değildir, başlangıç sürecinde ve minimum 6 ay 3 yaş grubu çocukları yarım gün okula devam ederek okul hayatlarına sağlıklı bir şekilde başlayabilirler. 0-3 yaş bebeklik süreci çocuğun annesi ile kurduğu ilişki, paylaşımlar, etkileşimler, yaşadığı deneyimler, duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması, güvenli bağlanma ilişkisinin kurulduğu ve çocuğun sağlıklı gelişimi için ilk adımların atıldığı bir süreçtir.

    2 yaş civarı çocuklar zihinsel, duygusal ve fiziksel alanlarda gelişim göstererek, kaba motor becerilerinin gelişmesiyle hareketlilik kazanır. Bu yaş civarı çocuklar çevreleriyle ilgilenerek, tepkiler vermeye başlarlar. 2 yaştan itibaren çocuklar anneli oyun gruplarına katılarak yaşıtlarıyla da sosyalleşme imkânı bulur. 3 yaş sonrası artık çocuklar sosyalleşebilecekleri ve aynı zamanda ince ve kaba motor becerilerinin kazanılmasında destek olan, bilgi ve beceri kazanabilecekleri okul öncesi döneme başlangıç yaparak anaokulu deneyimi yaşayabilirler. Her çocuğun biricik olduğunun farkına varılarak gelişim özelliklerini, yetenek ve becerileri ve bireysel farklılıkları göz önünde bulundurulması bu süreçte oldukça önemlidir.

    Aileler okul öncesi kurumları seçerken öncelikle çocuklarını iyi tanıyarak, onların ilgi alanlarının bilincinde olarak anaokulu seçimi yapmaları çocuk açısından çok önemli. Okul öncesi kurumlar çocuğunuzun büyürken daha keyifli vakit geçirmesi, oyunla öğrenmeye başladığı ve diğer çocuklarla iletişim kurarak çocuğun sosyalleşmesine destek olan ortamlardır.

    Bir anaokulunun öncelikle akademik olarak çocukları zorlayıcı yaklaşımlardan kaçınmalıdır. 0-6 yaş grubu çocuklar somut, aktif keşfe ve denemeye dayalı bir öğrenme sistemiyle öğrenebilir. Çocuklara günlük işleyişte bireyselliklerini ön plana çıkarabilecek ortamlar sağlanmalıdır. Unutmayalım ki her çocuk biriciktir ve her çocuğun dünyası farklıdır.     Bir anaokulunda dikkat edilmesi gereken en önemli unsurların başında öğretmen gelir. Öğretmenlerin akademik bilgileri, çocuk gelişimi ve pedagoji eğitimleri ve meslekte minimum 3 yıl çalışarak çocuklar hakkında deneyimi fazla olması önemlidir. Bir anaokulunun öncelikle personellerinin eğitimli ve deneyimli olması, çocukla ilgili yeterli donanıma sahip olunması açısından gereklidir. Öğretmenler çocuk gelişimiyle ilgili yeniliklerden haberdar mı problem çözümlemede aileye ve çocuğa yaklaşımı nasıl bu gibi durumlar göz önünde bulundurulmalı. Kayıt yaptırmadan çocuğunuzun öğretmeniyle mutlaka tanışın vakit geçirin, yardımcı öğretmenler hakkında bilgiler alın. Öğretmenlerin çocuklarla iletişimi ve ilgisi çok çok önemli.

    Okul öncesi kurumlarda dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi, anaokulunda bir psikolog görev alıyor mu? Çocukların gelişimlerinin doğru takip edilmesi, yaşanan olumsuz durumlarda hem aileye hem çocuğa destek verilmesi açısından anaokulunda bir psikoloğun görev alması dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan.

    Okulun branş derslerine yer vermesi, spor ve sanatsal aktiviteler için yeteri kadar materyalleri aktivite saatleri var mı, sanat dallarına dair dersler, etkinlikler bulunuyor mu? Tüm bu sorular okul seçiminde önemli. Okul öncesi kurumlar sadece zihinsel ve motor becerileri geliştirmeye yönelik olmamalı. Birçok farklı alanı içinde kapsayan detaylı bir programa sahip olan, seçenekler sunan anaokulları tercih edilmeli.

        Anaokulları için yukarıda bahsettiğimiz tüm özelliklerin yanısıra okulun fiziksel özellikleri de çok önemli. Anaokulunun çevresi güvenli mi, bulunduğu ortam nasıl, bahçesi var mı, çocuklar rahat hareket edebiliyor mu, sınıflar yeterince rahat ve güneş alıyor mu; tüm bu detaylarda çocuklar için dikkat edilmesi gereken önemli kriterler arasında. Ayrıca okul içerisinde ve çevresinde çocuklar için alınmış güvenlik önlemleri yeterli mi, okulun temizliği, hijyeni çocuklar açısından sağlıklı düzeyde mi gibi sorular anne babalar için dikkat edilmesi gereken detaylar arasında.

        Yazımızı sonlandırırken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalara değinecek olursak, anaokullarının temizliğine çocukların sağlıklı gelişim süreçleri açısından dikkat etmeleri gerektiği, okuldaki oyuncakların sıklıkla yıkanması, mutfak ve tuvalet hijyeni çok çok önemli. Okulda çocuklar rahatça hareket edebilmeli, çocuklara dokunarak hissederek ve deneyimleyerek öğrenebileceği bir okul ortamı sağlanmalıdır. Çocukların akademik açıdan desteklenmeleri için eğitim materyallerinin zengin olması oldukça önemli, etkinlik çeşitliliğiyle çocuklar farklı şeyleri deneyimleyerek öğrenmelidir.

  • Kardeş İlişkileri ve Kardeş Kıskançlığı İle Nasıl Baş

    Kardeş İlişkileri ve Kardeş Kıskançlığı İle Nasıl Baş

    Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur günlük hayatımıza etkilemediği sürece patolojik bir durum oluşturmaz. Kardeşlik bazı uzmanlara göre rekabettir. Kıskançlık beklenen ilgi ve sevgi şefkat eksikliğine karşı verilen bir yanıttır. ilk çocukluk döneminde kıskançlık ebeveynlere ve ona bakan, vakit geçirdiği kişilere yöneliktir. Çocuk ilgi ve şefkat bekler, sevilme ihtiyacı yüksektir, sevgiyi arzular, diğer çocuklarla kendisini kıyaslama içinde bulur.

    Hiç bir çocuk annesini kaybetmeye dayanamaz. Yeni bir kardeşin dünyaya gelişiyle çocuk anneden bir süre uzaklaşır. Bu ayrılık nedeni ile çocuk terkedilmişlik duygusu yaşayabilir. Anne kucağında yeni bir bebekle eve geldiğinde çocuk artık sevilmeyeceğini düşünür. En muhtaç olduğu şey yani sevgiyi kaybetme çaresizliğine kapılır. Çocuğun asıl kaygısı annenin sevgisini kaybetmektir.  Çocuk bu süreçten sonra sürekli anne babanın sevgisini sorgulamaya başlar. Anne babasını paylaşmak zorunda kalmıştır artık yeni gelen bebeğe hem anne hem baba çok fazla vakit harcamakta hem de çevredeki herkes artık eve yeni gelen o bebeğe daha fazla ilgi göstermekte ve hediyeler almaktadır. Yeni kardeşin gelişiyle büyük çocuk ikinci plana atılmış ve terkedilmişlik duygusunu yaşar. Bütün bu olaylar yaşanırken büyük kardeş İlgi çekmek ister, yaramazlık yapmaya başlar; okuldaki arkadaşları ile sorunları başlar. Küçük kardeşe duyulan kıskançlık kardeşini vurma ısırma gibi sık rastlanan davranışlarla kendisini göstermeye devam eder. Bazı çocuklarda kıskançlıklarını bu tür hareketlerle dışa vurmazlar: içlerine kapanırlar yemeden içmeden kesilir, evin bir köşesine çekilir, parmak emer saçlarıyla oynarlar. Bazı çocuklar ise bebek gibi konuşmaya biberon ve emzik isteme davranışı gösterirler.

    Yeni gelen kardeş büyük çocuğu adeta evdeki tahtından indirir çocuk alt üst olur. Yeni bebek dünyaya gelince evdeki çocuktan abi veya abla olması beklenir oysa ki onun öyle bir isteği yoktur. Bebeğin bakımında size yardımcı olmak kardeşine bakmak, koruyup kollamak zorunda değildir, bunu kendisi istememiştir. Anne babalar çocuğa böyle davrandıkça sorumluluk yüklendikçe ikinci plana itildiğini hissedecek ve kardeşine daha fazla öfkelenecektir. Bu dönem çocuklarda kıskanmaya bağlı uyum zorlukları yaşanmaya başlanır, zaman zaman abartılı sevgi gösterilerinde bulunur ,kardeşini ağlatacak şekilde sıkıca kucaklar yanlışlıkla yere düşürür.

    Kardeş kıskançlığı durumunda ebeveynlere düşen ilk görev büyük çocuğa da ellerinden geldiğince vakit ayırıp büyüğü unutmamak. Çocuğun okul yaşamı ve oyunlarıyla onunla kardeşi dünyaya gelmeden önceki kadar ilgilenilmelidir. Büyük çocuk ve kardeşi arasındaki sosyal ilişkiye zemin oluşturulmalıdır, annenin hamileliği belirginleşmeye başladı yeni kardeş dünyaya gelmeden önce anne baba çocuğu bu duruma hazırlamalıdır. Çocuğa yeni bir kardeşi olacağını ve bundan büyük bir mutluluk duyacağı anlatılır, bebeğin eşyalarının hazırlanmasında büyük kardeşten yardım istemeli kardeşi için kendisi isteyerek seçim yapmalıdır. Yeni kardeş dünyaya geldikten sonra ebeveynler kardeşler arasında kıyaslama yapmaktan kaçınmalı, 2 çocuğa da eşit davranmalıdır.

    Zamanla kardeşinin gelişine rağmen sevildiğini gören çocuk kardeşini daha az kıskanır ve zamanla da bu kıskançlığın üstesinden daha kolay gelebilir. Çocuklarına eşit davranan kıyaslama yapmadan yetiştiren, bütün çocuklarına eşit sevgi ilgi ve zaman ayırabilen ebeveynler bu süreci daha rahat ve daha başarılı bir şekilde anlatabilirler. Her çocuğa ailede özel bir yeri olduğunu hissettirmek, her birinin kendisine değerli olduğunu yansıtabilmek ve haksızlık yapmamak kardeş ilişkilerinde en önemli faktörlerdendir. Ebeveynlerin her çocuğa bilgi ve becerilerine göre sorumluluklar vermesi ve haklarına saygı göstermesi gerekir. Her çocuğun kendisini değerli hissetmesi çok önemlidir. Çocuklar arasında paylaşma duygusu artırılmalı kardeşler arası iş bölümü ve dayanışmaya teşvik edilmelidir.

    Kardeş kıskançlığını önlemenin en sağlıklı yolu öncelikle anne babaların bu duygunun doğal olduğunu kabul etmeleri ve büyük çocuğu desteklemeleri gerekir, çünkü onun dünyası değişecektir, artık anne babasının desteğine ihtiyacı vardır. Öncelikle yeni bir kardeşin geleceğini bir başkasından değil anne babasından duyması gerekir. Resimlerle yaşına uygun açıklamalarla çocuğa açıklanmalıdır. Yeni kardeş gelmeden önce hastanede kardeşe verilmek üzere bir hediye hazırlanması ve bunun çocuğun hazırlaması için ona destek olunmalıdır, aynı zamanda büyük çocuk için de abla veya abi olduğunu kutlamak için hediye hazırlanmalıdır. Kardeşleri ile ilgili alışverişleri büyük çocuğun seçmesi ona iyi gelecektir. Yeni kardeşin odasını hazırlarken, beşiğini kurarken büyük çocuktan yardım alın bu davranışlar çocuğun mutlu edecektir.

        Anne doğuma gittiğinde biraz toparlandıktan sonra çocuğun hastaneye gelmesi gerekir. Hastaneye ilk geldiğinde kardeşi ilk olarak annesinin kucağında görmemelidir. yeni bebek dünyaya geldikten sonra anne baba ara ara büyük çocukla baş başa vakit geçirmeli yeni bebekle ilgili duyguları konuşmak, kıskanmanın doğal olduğunu kendi çocukluğumuzdan hikayelerle anlatarak, kıskançlık duygusunu hafifletebilirsiniz. Kıskançlığın patolojik hale dönüşmemesi ebeveynlerin tutumlarına bağlıdır. Çocuğun gerçek inancı kardeşin gelişi ile annenin sevgisini kaybetmek olacağından öncelikle bu inancı çocuğun aklından düşüncelerinden def etmek gerekir.  Çocuk ikinci plana atılmış duygusunu yaşamamalıdır.

  • 2 Yaş Bir Sendrom mu?

    2 Yaş Bir Sendrom mu?

    2 yaş çocuğum bebeklikten çıkıp kendisini ispatlama evresidir, kendi kimliklerini ilişkin giderek artan bir farkındalığa ulaşırlar. 2 yaş dönemi çocuğu yürümeye koşmaya ve kendi benliğini çevresinden ayrı olarak algılamaya başlar. Kendi benliğinin farkına ulaşmaya başlayan çocukların anne babanın ricalarına, sözlerine ve komutlarına karşı koymaları görülmeye başlanır. Yaşamın 2. yılında ki hızlı gelişim çocuğu birçok açıdan bağımsız hale getirir.  Bu evrede çocuk artık motor yeteneklerin ve dil becerilerinin kazanılması ile kendisini kanıtlamaya çalışır. 2 yaş döneminden itibaren kendisinden başka birisinin bakış açısını görme ve toplumsallaşma gibi nitelikler görülmeye başlanır.

    Bu dönem çocuğun bağımsızlığına kavuşması kendisini ispat etmek istemesi ve kendisini tanıması sağlıklı gelişim süreçlerindendir. Bebeklik döneminin bitiminden sonra gelen 2 yaş dönemi ilk çocukluk döneminin başlangıcıdır. ilk çocukluk yıllarında fiziksel gelişim hızı bebeklik sürecine göre biraz azalmasına rağmen büyüme düzenli biçimde artmaya devam eder. ilk çocukluk yıllarında çocuklar kas gelişimlerine bağlı olarak yürüme, tırmanma, koşma, atlama gibi devinimsel becerilerinde ilerlemeler sergilerler. 2 yaş döneminde ince motor kaslarını oranla kaba motor becerileri sergileyen kaslar daha fazla gelişir ve bu dönem çocukları kaba motor becerilerinde daha başarılıdırlar.

    Normal gelişim evrelerine göre 2 yaş çocuklarının artık konuşmaya başlamış olmaları gerekir. Kendisini ifade edemeyen çocuk hırçınlaşma ya başlar, anne baba bu yaş dönemi ile birlikte çocuğa uyarıcı bir çevre oluşturarak konuşmasını desteklemelidir. Aynı zamanda bu yaş döneminde idrar ve dışkılama kasları gelişmeye başlar. Çocuğun kendi dışkılama süreci üzerinde egemenlik kurması, seçim yapabilme duygusunun da gelişmesini sağlar. Bu seçim yapabilme duygusu özerklik duygusunun temelini oluşturur. Özerklik duygusunun oluşması önemlidir. Bu dönemde  tuvalet alışkanlığının kazanılmasında çocuklar zorlanmamalıdır, zorlanan çocukta korku ve endişe duyguları artar.

    2 yaş çocukları resimli kitaplardan çok hoşlanır, kitaplardaki fotoğraflardaki ayrıntılara dikkat ederler, fotoğraflar ilgilerini çeker. Bu yaş dönemi çocukları tanıdığı yetişkinleri fotoğraflarla ayırt edebilirler, sözcükleri tekrarlamaya başlar çocuk şiirlerini şarkılarına eşlik etmek isterler.  2 aş döneminde artık çocuklar basit yönergeleri yerine getirebilirler, kendiliğinden basit dramatik oyunlar oynar taklitler yapabilirler. 2 yaş çocukları kızgınlığını ya da isteklerini anlatmaya çalıştığı zamanlar hırçınlaşırlar. Sahip oldukları şeyleri kararlılıkla korurlar istediklerini anlatmak yerine çoğunlukla ağlamayı seçerler. “Hayır istemiyorum –yapmam” ifadelerini bol bol kullanırlar. Zaman zaman istekleri yapılmadığında öfke patlamaları geçirirler. İsteklerinin anında yerine getirilmesini isterler, bu dönemde  erteleme becerileri henüz gelişmemiştir. Bu süreç her çocukta görülebilen doğal bir geçiş evresidir bu zorlu süreçte çocuk dengesiz isyankar ve olumsuzdur. Büyüklerin sözü dinlenmez hatta sürekli tersi yapılır, çünkü çocuk bu süreçte kendisini ispatlama eğilimindedir. İstedikleri kısıtlandığında öfkelenirler. Kendi istediği yemekleri yemeyi, kendi seçtiği kıyafetleri giymeyi bu dönemde tercih ederler. Bu dönemde çocuklar artık bazı şeyleri kendi başına başarmayı amaçlarlar, hem bağımsız olmaya hem de anne babalarının onayına ihtiyaçları vardır.

    2 yaş döneminde çocuğun olumsuz davranışlarını görmezden gelmek, bir süre ilgisiz kalmak çocuğun dikkatini başka etkinliğe yönlendirmek, çocuğun hırçınlaştığı  öfke nöbeti geçirdiği süreç de sakin ve sabırlı olmak, göz kontağı kurarak çocukla konuşmak ona “seni anlıyorum”mesajını vermek çok çok önemlidir. kurallar koyup onunla inatlaşmak yerine ona özgür bir alan sağlayın, bu süreçte çocuklara kendi kendine başarabilecekleri şeyler konusunda fırsatlar verin. Bu davranışlar özgüvenlerini destekleyerek kendilerine güven duymalarını sağlayacaktır, onlara küçük görevler verirseniz kendilerini önemli hissederler.  Çocuğa sen bilirsin demekten kaçınmayın. Sen bilirsin demek hem çocuğun isteklerine saygı göstermenizi sağlar hem de çocuğa davranışlarının sorumluluğunu almayı öğretir.

    <

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son yıllarda görülme sıklığı artmakta olan ve hayati risk içeren psikiyatrik bozuklukların içinde yer alan bir tanı grubudur. Yeme alışkanlıklarındaki ileri bozulma ile beraber beden algısındaki bozukluk, yeme bozukluklarında ortak iki özelliktir. Yeme bozuklukları özellikle ergenlik döneminde başlamakta ve etiyolojisinde biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin rolleri açıklanmaktadır. Yeme bozukluklarının altında yatan sebepler; düşük benlik saygısı, değersizlik, kimlik karmaşaları, depresyon, aile içi iletişim problemleri ile ilişkilendirilmektedir. Bu bozukluklarında Anoerksiya Nervoza ve Bulimiya Nervoza, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olmak üzere 3 önemli klinik tablo görülmektedir.

    ANOREKSİYA NERVOZA (AN)

    Anoreksiya Nervoza bireyin, yaşı, boyu, cinsiyeti ve beden sağlığı göz önünde bulundurulduğunda, bireyin olağan sayılan en az vücut ağırlığının da altında vücut ağırlığına düşmesine yol açacak kilo kaybı, kilo almaktan ve zayıf olmasına rağmen şişmanlıktan yoğun korku duymasıdır. AN hastaları genellikle tehlikeli derecede zayıf olmasına rağmen kendilerini “şişman” hisseder ve şişmanlamaktan yoğun şekilde korkarlar. Hastalığın başlangıcında hastalar yeme davranışı ile ilgili sorunlarını inkâr ederler fakat yiyecek ve kilo konusu onlar için takıntı haline gelmiştir. Anoreksiya Nervoza hastaları kilo almaktan duydukları aşırı korku durumuna karşı ideallerindeki inceliğe ulaşmak için dönem dönem, isteyerek, kasıtlı bir şekilde yiyecek alımını azaltmaktadırlar ya da yiyecek alımına karşı kendini kusturma, aşırı egzersiz, aç kalma, laksatif (müshil) türü ilaçlar kullanma gibi aşırı derecede telafi edici yollara başvurmaktadırlar.

    BULİMİYA NERVOZA (BN)

    Bulimiya Nervoza dönem dönem aşırı miktarda yiyecek tüketimi ile kontrolden çıkma durumunun söz konusu olduğu yeme atakları ile kendini gösteren bir bozukluktur. Literatür araştırıldığında tıkınırcasına yeme davranışı sırasında, bulimiya hastalarının 2000-4000 arasında kalori aldıkları bulunmuştur. Bu miktar normal bir insanın gün boyunca yiyebileceğinden daha fazladır. Hasta fazla miktarda yiyeceğin hızla tüketilmesinin ardından kilo almayı engellemek için (kusma, hiç yememe, aşırı kısıtlayıcı diyet, müshil, diüretik kullanımı ya da aşırı egzersiz yapma gibi uçta davranışlar sergilemektedir. Kendini kusturma davranışı genelde tıkınırcasına yeme ataklarından sonra dengeleyici davranış olarak yapılmaktadır. Bulimiya Nervozalı bireyler sık sık yeme nöbeti geçirmektedir. Yeme nöbetleri sırasında hastalar kendilerini durdurmada zorlanırlar ve bunu “kontrolü kaybetmek” olarak hissederler. Utanma duygusu sebebiyle genelde telafi edici davranışlar gizlice yapılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU

    Tıkınırcasına Yeme Bozukluğunda Bulimiya Nervozada olduğu gibi yeme atakları vardır. Kilo kaybını olmaması nedeniyle Anoreksiya Nevrozadan, tıkınırcasına yemeden sonra çıkarma davranışının olmamasından dolayı da Bulimiya Nervozadan ayrılmaktadır. Bireyde aşırı egzersiz, aç kalma, çıkarma vb. telafi edici davranışlar bulunmamaktadır. Buna bağlı olarak tıkınırcasına yeme bozukluğu olan bireyler genelde hafif şişman ya da aşırı kilolu, obezdir ve yemek konusunda kendilerini çok az kısıtlamakta ya da hiç kısıtlamamaktadırlar. Tıkınırcasına yeme bozukluğunda bireyler genellikle aç olmadıkları halde bile tıkınırcasına yemekte ve rahatsız olacak kadar suçluluk, utanç ve sıkıntı hissetmelerine rağmen yemeye devam etmektedirler.