Kategori: Psikoloji

  • Bilinçaltı Mekanizmaları

    Bilinçaltı Mekanizmaları

    İnsanlar bilinçleriyle karar verirler, mantık yürütür, sebepleri bulur , plan yapar, en yararlısının ne olduğunu bilir ama bilinçaltı rıza göstermezse bilincin yapabileceği hiç bir şey yoktur, güç bilinçaltındadır. En güçlü irade bile bilinçaltını yenemez.Bilinçaltının kendi değişmedikçe alışkanlıklar devam eder. Bilinçaltı nasıl programlanmışsa öyle çalışır. Hangi program yüklenmişse öyle çalışır. Küçüklüğünde ”sen zaten yapamazsın, beceremezsin, eline yüzüne bulaştırırsın, her şeyi yanlış yaparsın” diye bolca eleştirildiyse çocuk, büyüdüğünde başarısızlığa programlanmış olur. Eğer fikir bilinçaltına kazınmışsa, bilinç ne kadar istese de bilinçaltı değişmeden fikir değişmez. Bu fikir sonradan gelen fikirleri kontrol eder. Önceden kabul edilen fikirler yanlışsa ki çoğu zaman yanlıştır, o kişinin gerçeğiyle uyuşmaz. Fakat bilinçaltı bunu bilemez ona göre oradaki yerleşik fikir onun doğrusudur.

    Ortalama 10 yaşına gelene kadar bu yanlış programlama tamamlanır. Yanlış inançlar, itikadlar, yobaz fikirler, yanlış algılar, saplantılı fikirler bilinçaltına yerleştirilir. Bilinçaltı ne isterse onu yaparız, bilinçaltı söylenen her şeye inanır, yeniden programlanma şansı vardır, yeni fikirleri oraya yerleştirme şansı vardır.

    Bilinçaltının işlevleri.

    1- Bilinçaltı hafıza bankasıdır: muazzam bilgi biriktirme gücü vardır:5 Duyu ile algılanan herşey kaydedilir, saklanır.

    2- Bedenin otomatik işlerini kontrol eder: Solunum, hazım, kan dolaşımı, kalp atışı. Gerginlik ve stres bu işleri yavaşlatır, bozar ve bedensel sorunlar ortaya çıkar.

    3- Bilinçaltı duyguların üreticisi ve saklayıcısıdır: Duyguları kontrol eden zihne hakim olur, duygular arzuları, arzular davranışlarımızı yönetir. Duygularını kontrol edemeyen insan bilinçaltının esiridir, otomatik yaşar. Bilinçaltının doğru ile yanlışı ayırt etme gücü yoktur. Söylenen her şeyi doğru kabul eder.

    4- Bilinçaltı hayallerin oluştuğu yerdir: Çocuklar canlı hayaller görürler.Büyüdükçe acı olayların etkisiyle hayal etmekten korkarlar. Gelecekle ilgili kalıplaşmış hayaller üretir, olumsuzlukları görürler. Başarısızlık hayalinin sonucu başarısızlıktır. Hayal gücünüz sizi başarılı da yapabilir hayatınızı da mahvedebilir. Hayalinizde nasıl hissetmeye meyilliyseniz hayatınızda o doğrultuda gelişir. Hayal gücünüzü kontrol etmeyi öğrenirseniz onda başarılı bir şekilde faydalanırsınız.

    5- Bilinçaltı alışkanlıkları yaratır ve korur: Bir çok günlük eylemimiz otomatiktir. Bir eylemi öğrenince o bilinçaltına ait olur. Otomobil sürmek, futbol oynamak, yüzmek. Bu işleri öğrendikten sonra bilinçli aklımız devre dışı kalır.

    6- Biliçaltı enerjimizi yöneten dinamodur: Hayatımızı yönetmek ve hedeflerimizi gerçekleştirmek için iç enerjiye ihtiyaç vardır. Bilinçaltı bu enerjiyi oluşturur ve kullanır. Bilinç bu enerjiyi yönlendirmezse  enerjinin kullanımı olaylara ve şansa kalır, tesadüfi yaşarız. Bilinçaltı bu enerjiyi bir hedefe doğru kullanır. Eğer bilincin tanımladığı bir hedef yoksa bilinçaltı kendi bildiği hedeflere doğru gider yada başkalarının hedeflerini kendi hedefi gibi görür. Bilinçaltı düşünmez, düşüncelere tepti verir. Bilinç patron, bilinçaltı hizmetkar olmalıdır. Bazı durumlarda enerjimiz tükenmiş hissederiz. Aslında bilinçaltında aynı düzeyde enerji vardır ama olumsuz duygular, öfke, korku, suçluluk gibi duygular bu enerjiyi emer bitirir, enerji aynı ama  yönlendirmesi bozuktur.

        Bilinçaltı hedef arar, bu nedenle bilinçten rehberlik etmesini ister, onu hedefe yönlendirebilirsiniz, başarıya, sağlığa, mutluluğa, kendimizi ve başkalarını affetmeye, gerçekleri olduğu gibi kabullenmeye, arzu edilen her şeye. Kişi bilinçli olarak hangi emri verdiğini unutsa da bilinçaltı unutmaz.

    Kaynak: Hipnozun Kitabı: Ayakta uyutulmak istemeyenler için. Dr. Bülent Uran

  • Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma öncesinde aile içerisinde yaşanan çatışmalar çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkiler. Bu çatışmalarda çocuğun hiçbir kusuru olmamasına rağmen, en fazla çocuklar etkilenir, çocuk üzerinde duygusal bir yük oluşturur. Her ebeveyn, çocuk için güç, güven, destek, rehber vb anlamlar taşır. Bir ebeveynin eksikliği, çocuğun gelişimi için olumlu değildir. En sağlıklı şekilde yönetilmiş boşanmalarda bile çocuğun ayrı kaldığı ebeveyn ile ilişkisi nitelik ve nicelik açısından azalması kaçınılmazdır. Boşanma kaçınılmaz ise çiftlerin en önemli çabası çocuğun göreceği zararı en aza indirmek olmalıdır.

    Boşanmanın çocuğa anlatılması:

    1-Boşanma kararı anne ve baba tarafından beraberce açıklanmalı

    2-Boşanmanın ne anlama geldiği çocuğun yaşına uygun bir dile çocuğa anlatılmalı.

    3-Boşanmanın anne baba sevgisi ve ilgisini kaybetmek anlamına gelmediği anlatılmalı.

    4-Boşanma kararında çocuğun kabahati ve sorumluluğu olmadığı anlatılmalı, çocuğa verilecek en büyük zara boşanmanın onun yüzünden olduğunu söylemektir.

    5-Boşanma kararı karşısında duygusal tepkilerini boşaltmalarına izin verilmeli.

    6-Boşanmayla ilgili çocuğun kafasında oluşabilecek her türlü soru cevaplanmalı, dürüst ve gerçekçi cevaplar verilmeli.

    7- Soruları cevaplarken, abartıya kaçılmamalı, duygu sömürüsü yapılmamalı, karşı tarafı suçlayıcı tavır içine girilmemeli. Bu tur tutumlar çocukta travma oluşturabilir. Yine anne ve babanın ağlama nöbetleri, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular altında davranmaları çocuğu olumsuz etkiler.

    8- Boşanma sonrasında çocuğun hayatında nelerin değişeceği değil nelerin aynı kalacağı vurgulanmalıdır.

    Boşanma kararını öğrenen çocukların anne ve babadan duymak istedikleri

    1- Boşanma kararımız sana olan sevgimizi hiç etkilemeyecek.

    2- Seni her zaman seviyoruz, her zaman annen baban olmaya devam edeceğiz. Boşanma kesinlikle senin suçun değil.

    Çocukların aklına gelebilecek sorular.

    1- Benim yüzümdenmi boşanıyorsunuz

    2- Annemi/babamı bir daha görebilecekmiyim.

    3- Evden hanginiz ayrılacak

    4-Neden annem/babam evden ayrılmak zorunda

    5-Evden ayrıldığında nerede yaşayacak

    6-Annem/babam bizimle burada yaşasa olmazmı

    7-Neden seninle kalamıyorum

    8-Annem/babam bizden ayrı olursa kendini mutsuz hissedermi.

    9- Birgün yeniden birleşeceklermi

    10- Bizi kim koruyacak, kim yemek pişirecek, kim uyutacak

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamaları için belli bir süre geçmesi gerekir.

    1- Halen yaşadığı evde kalması ev değiştirmemesine özen gösterin.

    2-Evden ayrılacak ebeveynin birdenbire değilde evde kalış sürelerini azaltarak evden ayrılmasını tercih edin.

    3-Pek çok aile çocuk mutlu olsun diye onu hediyeye boğar, bu bir hatadır, çocuk bu durumu kullanmayı öğrenip disiplin sorunlarına yol açar.

    4-Boşanma ile ilgili sorunlar (mahkeme, nafaka, maddi tartışmalar) çocuklar tanık olmamalıdır.

    Yapılan Hatalar

    1-Çocuğu taraf tutmaya zorlamak

    2-Çocuğu karşı taraf ile görüştürmemek

    3-Diğer ebeveynin kötülenmesi

    4-Çocuğun hatalı ve istenmeyen davranışlarının diğer ebeveyne benzetilmesi

    5-Boşanmadan diğer ebeveynin sorumlu tutulması

    6-Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması ve yapılan programların ertelenmesi

    7-Karşı taraftan intikam almak için çocuğun kullanılması

    8-Bayram, mezuniyet, yıl sonu gösteri gibi özel günlere diğer ebeveynin dahil edilmemesi

    9-Çocukla geçirilecek günlerin ihmal edilmesi, ertelenmesi

    10-Diğer ebeveynle geçirdiği saatleri ve diğer ebeveynin hayatıyla ilgili sorular ile çocuğun sıkıştırılıp bunaltılması.

    11-Çocuğun tanık olacağı biçimde her türlü oratamda diğer ebeveyn ile tartışılması

    12-Çocuğun diğer eşin aile büyükleri ile görüştürülmemesi

    13-Çocuğun karşı tarafı suçlayan cümleler kurulmasına izin verilmesi

    14-Anne babanın çocuğa karşı tutarsız davranmaları

    15-Çocuğu karşı tarafa göndermemekle tehdit edilmesi.

  • 2 Yaş Sendromu

    2 Yaş Sendromu

    2 yaş sendromu, bebeklikten çocukluğa geçiş dönemi olarak adlandırılır. 16-42 ay arasında görülür. Bu dönem bireyselliğin başlangıcıdır. Bebeğin; anne ve babasına olan bağımlılığı kısmen de olsa azalmıştır. Kendi isteklerini dile getirebilecek konuşma ve istedikleri hareketleri gerçekleştirebilecek yürüme yetisini gelişmeye başlamıştır. Çocuk bu sayede çevresini keşfetmeye başlayacaktır. Çocuk, bu dönemde edinmiş olduğu konuşma, yürüme gibi yetilerini keşfedebilmek ve kullanabilmek için¸anne ve babasından bağımsız olmak, onlardan uzaklaşmak istemektedir. Çocuk bunları her ne kadar gerçekleştirmek istese de aslında hala annesine muhtaç olduğunun farkındadır. Bundan dolayı da başkalarına boyun eğme ve isyan etme arasında bocalar duruma gelir.

    Bu dönemde görülen önemli gelişimlerden biri tuvalet eğitimidir. Çocuk dışkısını istediği gibi kontrol etmeyi öğrenir ve bu öğrenme ona büyük bir haz verir. Küçük deneme yanılmalarla bunu oyun haline dönüştürülmesi de yeni keşfettiği bu yeni özellikten haz aldığının göstergesidir. Tuvalet eğitiminde annenin rolü önemlidir. Çocuk eğer bu eğitime hazır değilse baskılanmamalı. Aksi halde bu durum ters etki gösterecek ve istenilenin tersinde davranış ortaya çıkmasına sebep olarak yetişkinlikte de yansımaları görülecektir.

    İkinci önemli gelişim ise; çocuğun bireysel yemek yeme girişimidir. Çocuk, bu dönemde kendini keşfedebilmek için annesinin yemek yedirmesini reddeder. Çocuğun bu girişimi desteklenmeli, onun bu girişiminde başarılı olabilmesi için ortam hazırlanmalı. Çocuğun kaşık, çatal tutabilmek için ince motor becerileri henüz tam olarak gelişmemiştir. Bu sebepten; yemeğini dökerek yiyebilmektedir. Çocuğa çevresini ve kendi üzerini kirlettiği için kızılmamalı. Onun bu kirlenmeyi fark etmesi, kaşık-çatalını kontrollü şekilde kullanmayı öğrenebilmesi için ona uygun ortam hazırlanmalı. Bunun için; yere geniş bir örtü serilebilir, çocuğun bu örtü üzerinde yemek yemesi sağlanabilir. Anneler için bu biraz eziyetli olsa da çocuk için eğlenceli bir gelişim oyununa dönüşecektir.

    Çocuk, bu süreç boyunca yapmış olduğu girişimlerin engellenmemesini ister. Kendini ve çevresini keşfetme sürecindedir. Çocuğun bu bağımsızlık girişimleri engellenirse; yetişkinlik döneminde karar alamaz ve aldığı kararlardan da suçluluk duyar.

    Bu dönemde sık yaşanan durumlarda biride; çocuklarda çok fazla inatçılık görülmektedir. Çocuk, bağımsız karar girişimlerine karışılmamasını gerektiğini ve otoritenin kendisinde olduğunu ispatlamaya çalışır. Çocuğun bu inatlaşma durumunda, sakinleşmesini beklemeli, sakinleşmesinin ardından karşılıklı olarak neden bu davranışları gösterdikleri üzerine konuşulmalı. Çocuk ile davranışları üzerinde konuşmak; çocuğun yapmış olduğu davranışları fark etmesini ve karşısındaki büyük bir bireyin çocuğun tabiri ile ‘büyükler gibi’ konuşuyor olması çocuğa, kendini ‘değerli’ olduğu hissini uyandıracaktır. Bu da yetişkinlik döneminde özgüvenli birey olmasını sağlayacaktır.

  • Psikolog Ne Değildir?

    Psikolog Ne Değildir?

    Psikologlar sizce ne yaparlar? Aslında çıksak sokağa ve sorsak bir çok insanın birbirinden farklı cevaplar vereceğine eminim. Ülkemizde çokta bilinen bir meslek değil. Herkes kendince yorum yapıyor, şöyle olabilir, böle olabilir diye. Ben psikologun ne olmadığına değinmek istiyorum. Biraz olsun ne olmadığını bilirsek kafada daha doğru şeyler şekillenebilir.

    Arkadaşlarınız, aileniz, komşularınız Psikolog değillerdir.

    Birinci sınıfa başladığımda, ilk derste hocamız bize şunu söylemişti “komşu sohbeti yapmıyoruz biz”. Bu bizim ülkemizde bir tabu ve bu tabuyu yıkmamız gerekmekte. Birine ben psikoloji okuyorum dediğimde ilk dediği şey “sizde ne yapıyorsunuz ki, size para vereceğime giderim arkadaşıma anlatırım derdimi olur biter, ne gerek var” şeklinde ifadeler kullanıyorlar. Oysa bu ne kadar yanlış bir inanç. Evet arkadaşınızla konuşmak sizi rahatlatabilir, iyide gelebilir ama bu sizin problemlerinizin bittiği anlamına gelmiyor.  Siz sadece o an için problemlerinizin üstünün örtülmesini sağlıyorsunuz. Bugün için kaybolduğunu düşündüğünüz problemler yarın size başka yüzünü gösterecektir. Yardım almaktan çekinmeyin. Yardım almanın sizlere zararı olmayacak aksine size iyi gelecektir.  Psikologa gittiğinizde “bunun bana ne yardımı olabilir, konuşuyor işte, ben gidim arkadaşım ile konuşayım paramda cebimde kalsın” diyerek düşünüyorsunuz. Halbuki siz Psikologun sizinle sohbet ettiğini düşünürken o size yardım etmektedir. En basit olarak sizin, kendinizden sakladığınız, gizlediğiniz düşünceleri, duyguları gün yüzüne çıkararak arındırmaya çalışmaktadır. Psikologlar, hiçbir zaman sizinle komşu sohbeti yapmazlar. 

    Psikologla deli doktoru değildirler.

    Görselde de yazıldığı gibi; Psikologun ‘deli’ görme olasılığı, diğer insanlardan farksız değildir. Çünkü ‘deli’ diye nitelendirilen hastalar, Psikiyatr gözetiminde ilaçla tedavi edilebilirler. Psikologların ilaç yazmaya yetkileri yoktur. İlaçlar hakkında hiçbir eğitim almazlar. ‘deli’ diye tabir edilen hastaların birçoğunun gerçeklik algısı yoktur yani; sizinle iletişim kurabilecek durumda değillerdir. İletişim kuramadığınız hasta ile görüşme yapamazsınız. İleri boyuttaki hastaları Psikiyatrlar tedavi ederler. Psikologa böyle bir danışanın başvurması durumunda, Psikolog bunun ayırımını yaparak; Psikiyatr’a yönlendirmede bulunmaktadır. 

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat eksikliğini, dikkati toplamakta ve sürdürmekte zorluk çekmek, hiperaktivite bozukluğunu ise kontrolsüz hareketler sergileme, aşırı hareketlilik olarak kısaca tanımlayabiliriz. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bireylerin hayatlarında en az bir ortamın (okul, ev…) etkiliyor olması gerekmektedir. DEHB tanısı koyabilmek için; farklı iki ortamdaki davranışların değerlendirilmesi ve o doğrultuda karar verilmesi gerekmektedir.

    Anne ve babaların DEHB’li çocuklara yönelik yakınmaları şu şekildedir;

    Bizi dinlemiyor, kendisinden yapmasını istediğimiz işleri yapmıyor, günlük yapması gereken görevlerini yerine getirmiyor, çok ısrarcı, istekleri yerine gelene kadar diretiyor, çok hareketli, yerinde durmak bilmiyor, ses yükseltilerek oturması sağlandığında bile bir yolunu bulup hareket ediyor, oturduğu yerde elini, kolunu sallıyor, sürekli kımıl kımıl bir şekilde…

    Yukarıda sayılan şikayetler her çocukta görülebilir. Anne ve babaların çocuklarını gözlemleyerek bu davranışların sıklığına ve yoğunluğuna bakmalıdırlar. Yaptıkları gözlemler doğrultusunda çocukların davranışları değerlendirilmelidir.

    Çocuklara dikkati dağınık demeden önce hangi durumlarda dikkatsiz olduğuna bakılmalı. İlgisini çekmeyen, anne-baba zorlaması ile yapılan görevlerde çocuklardan dikkatli davranmalarını bekleyemeyiz. Sevdiği, hoşlandığı oyunları oynarken ya da ailesiyle keyifli vakit geçirirken ki dikkat düzeyi nasıl? Dikkat dağınıklığına dair ipuçlarını bu ortamlarda sergilediği davranışlara göre elde edebiliriz.

    Çocuklar hareketli, enerjik olurlar. Hareketli çocuklara hiperaktif denemeden önce gözlemlenmeli. Hareketli davranışları hangi durumlarda sergiliyor? Hareketsiz kalması istendiğinde nasıl tepki veriyor? Dürtüsel mi? İçinde bulunduğu ortama, kurallara göre mi hareket ediyor yoksa çevresinde olup bitenleri önemsemeden istediği şeyi anlık olarak mı yapıyor?

    Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte hayatımızın birçok alanında elektronik aletler ile içi içe bir yaşantı içerisindeyiz. Çocuklar da çevresinde gördükleri bu teknolojiye kayıtsız kalamaz durumdalar. Aileler çocuklarını ne kadar erken teknolojik aletler ile tanışırlarsa dikkat eksikliği riski oluşmasına neden oluyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; günde 2 saati ekran karşısında geçiren çocuklar, dikkati sürdürebilme, odaklayabilme ile ilgili olan testlerde başarısız olurlar. Yine yapılan araştırmalar gösteriyor ki; 1-3 yaşlar arasında ekran karşısında zaman geçiriyor olmak ileride dikkat eksikliği riskinin oluşmasını artırmakta ve günde fazladan her bir saatlik ekran süresi bu riski %10 daha fazla arttırıyor.

    Telefon, tablet gibi çocukların kolaylıkla ulaşabilecekleri teknolojik aletlerin içerisinde birçok uyaran aynı anda veriliyor. Çocukların oynadıkları oyunlara dikkat edilirse; ses, ışık, hareket gibi uyaranlar seri şekilde çocuklara sunulmaktadır. Birçok uyaranı aynı anda almayı öğrenen çocukların sınıf içerisinde tek bir uyarana odaklanmalarını beklemek yanlış olacaktır. Öğretmen tahtada ders anlatırken çocuğun dikkatinin kalemiyle oynayan sıra arkadaşından, dışarıda oyun oynayan çocuklara kadar kaymasının sebebinin büyük ölçüde bunlardan kaynaklandığı düşünülmektedir.

    Yine; çocukların oynamış olduğu oyunlar düşünüldüğünde, oynadıkları oyunlarda yaptıkları her hareketin karşılığını hemen almaya alışmış durumdalar. Çocuklardan dikkat gerektiren görevler verildiğinde yapmak istememelerinin ya da odaklanmadan güçlük çekmelerinin büyük ölçüde sebebi bu durumdan kaynaklanmaktadır.

    Sonuç olarak; günümüzde çocukların davranışları gözlemlendiğinde dikkat eksikliğine neden olabilecek risklerin fazlalaştığı, ailelerin bu riskleri kontrol etmekte zorluk çektiği görülmektedir. Eğer; sizler çocuğunuzda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olduğundan şüpheleniyorsanız bir uzman desteği almanız faydalı olacaktır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık sevilen birinin paylaşılamaması durumudur. Sevginin olduğu ortamda gerçekleşen doğal bir süreçtir. Kardeş kıskançlığı, aileye yeni gelen bireyin daha çok sevileceği, çocuğa gösterilen sevginin azalacağı hatta kaybolacağı hissi ile oluşur. Bu süreci anne-babalar doğru yönetebilirler ise kıskançlık sonucu oluşan olumsuz davranışlar en aza inecektir.

    Çocuk, annenin hamilelik döneminden itibaren bir şeylerin değiştiği düşüncesine kapılmaya başlar. Annenin, hamilelik dönemini başında yaşamış olduğu bulantılar, ağrılar nedeniyle, hamilelik dönemi sonlarında ağırlaşması sebebiyle çocuğa yöneltilen ilgi azalacak ve ‘yeni kardeş anneyi üzüyor, onu hastalandırıyor’ düşüncesi içerisine girmesine sebep olacaktır. Çocuğa hamilelik için riskli süre olarak adlandırılan 3. aya girildikten sonra çocuğun yaşına uygun bir şekilde bir kardeşinin olacağı, annenin hamilelik döneminde yaşayacağı olası durulmarı, hamilelik sonrasında bebeğin ihtiyaçlarının neler olacağına dair bilgiler çocuğun yaşına uygun bir dille anlatılmalıdır. Bu anlatım hikayeler ile, çocuğun bebekliğine ait resimler, videolar göstererek yapılabilir. Bu anlatımların belli aralıklarda yapılması çocuğun içinde bulunduğu durumu somutlaştırarak süreci kolaylaştırılmasını sağlayacaktır.

    Anne eve bebekle geldiğinde; çocuk ile bebek arasındaki ilk karşılaşma anı çok kıymetli olacaktır. Çocuğun, bebeği tanımasına, ona dokunmasına fırsat verin. ‘bebeğe dokunma canı yanar, kucağına alma düşürürsün’ gibi aşırı korumacı bir yaklaşımdan kaçının. Böyle bir durumda çocuk kendini önemsiz ve yeni gelen kardeşin kendisinden değerli olduğu hissine kapılmasına neden olacaktır. Mümkün olduğunca, sizlerin gözetimi altında bebeği tanımasına izin verin. Küçük deneme-yanılmalar ile bebeğe nasıl davranması gerektiği öğrenecektir.

    Bebeği görmeye gelen misafirler geldiğinde, tüm ilginin bebeğe yönelmesine izin vermeyin. Mümkünse gelen misafirler ile konuşarak; çocuk ile de ilgilenmelerini isteyin. Bebeğe hediyeler gelirken, çocuğa da küçük sürprizler yapın. Misafir kalabalının içinde tek başına bir köşede kalmasını izin vermeyin.

    Doğum ardından anne yorgun düşebilir, bebeğinde anne bakımına ihtiyacı olacaktır. Bu süreçte anneye, baba veya yakın bir aile üyesinin yardımı çok iyi gelecektir. Anne, bebeğin bakımı ile ilgilenirken; baba da, çocuk ile zaman geçirmelidir.

    Bazı çocuklar ‘bebeği sevdik şimdi gitsin artık’ diyerek tepki gösterebilir. Bebeğin evde kalıcı olduğunu anladığın andan itibaren kıskançlık belirtileri göstermeye başlarlar. Bu belirtiler;

    Kendi yemeğini yiyebildiği halde annede yedirmesini isteme,

    Tuvalet eğitimine tamamlamış olmasına rağmen; alt ıslatma problemlerinin oluşması,

    Bebeksi konuşmaların, bebeksi davranışların başlaması,

    Anne ve babadan sık sık kucaklanmak istemesi

    Kusma, bulantı, baş ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel semptomlar görülmesi

    Bu kıskançlık belirtilerindeki temel amaç; çocuk farkında olmadan kendini bebeğe benzetmeye çalışıyor, eğer bebeğe benzer ise anne ve babasının kendisini daha çok seveceğine inanıyor. Bazı çocuklarda ise; kıskançlık belirtisi gözükmeyebilir, bu çocuklar kıskançlıklarını bastırmaya çalışırlar. Sorun çıkaran çocuk olurlar ise anne ve babasının onu daha az seveceğini düşünür. Anne ve baba, çocuğun kıskançlık yaşamadığını, duruma alıştığını düşünseler de aslında durum görüldüğü gibi değildir. Çocuğun davranışları gözlemlendiğinde; çocuğun bebeği severken biraz fazla sıktığı, öperken bebeğin ağlamasına sebep olduğu gibi davranışlar sergilediği gözlemlenebilir.

    Çocuğun yeni gelen bebeğe alışması zaman alabilir. Bu sürecin hızını anne ve babanın çocuklar iletişimleri belirleyecektir. Anne ve baba, çocuğa, bebeği sevmesi için baskı yapılmamalı. ‘sen büyüksün, söz dinlemelisin’ diyerek çocuktan yaşından büyük olgunluk beklenmemeli. Bu şekilde bir yaklaşım, çocuğun kardeşinden uzaklaşmasına ve bebek ile rekabete girmesine neden olacak. Çocuğun odasının ayrılması gerekiyorsa, bu işlem bebek dünyaya gelmeden önce yapılması gerekmektedir. Bebek dünyaya geldikten sonra oda ayrılırsa; çocuğun kendisini dışlanmış hissetmesine sebep olacaktır. Oda ayırma işlemi de kademeli olarak yapılması uygundur. Oda için birlikte eşya seçilmeli, çocuğun oda düzeni ve eşyaları hakkında fikri alınmalı, odası olduğu için özendirilmeli. Oda düzenlendiği zaman çocuğun orada yatması için zorlanmamalı. Anne veya baba bir müddet çocuk ile beraber, çocuğun odasında uyunmalı, çocuğa uyuduktan sonra kendi odalarında uyumaya gidecekleri bilgisi verilmeli. Çocuğa bilgi verilmeden, çocuk uyuduktan sonra odadan ayrılmak, çocuk gece uyandığında annesini yanında göremezse paniklemesine ve tek başına yatamama korkusuna dönüşecektir.

    Çocuğun, bebek dünyaya geldikten sonra okula gönderilmesi doğru değildir. Bebek dünyaya geldikten sonra çocuk okula gönderilirse; çocuğun kendisi terk edilmiş hissetmesine sebep olur. Çocuk okula bırakıldığı zamanda, evde kendisini bekleyeceğiniz, ona yemek yapacağınız, kardeşi ile çocuk evde yokken neler yapacağınız anlatılmalı, çocuk evde yokken evde neler olduğunu bilmek ister. Evde kardeş ile yapılan aktivitelerin sıkıcılığından, okulda yapacağı faaliyetlerin eğlencelerinden bahsetmek, çocuğun aklının eve kalmamasına ve okula uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. 

    Araştırmalar kardeşler arası yaş farkı ne kadar az olursa kıskançlık düzeyinin o kadar fazla olacağını gösteriyor. Örneğin; henüz 3 yaşında olan ve hala bakıma ihtiyacı olan bir çocuğun yeni gelen bebeği kabullenmesi ve anneyi paylaşması kolay olmayacaktır. Bazı durumlarda kardeşler arası yaş farkı büyük olduğunda da problemler ortaya çıkabilmekte. Yaş farkının fazla olduğu durumlarda ise; yıllardır süre gelen evdeki tek hakimiyet, tek sevginin paylaşılması kolay olmayacaktır. Kardeşler arasındaki kıskançlığın en büyük belirleyicisi, anne ve babanın çocuklara karşı tutumları olacaktır. Anne ve babalar mümkün olduğunca çocuklara eşit değil ancak; adil davranmaları gerekmektedir. Eşit davranma beklentisi çocukları olumsuz etkileyebilir. Bebeğin daha çok bakıma ihtiyacı olacak ve annenin bebek ile fazla ilgisi çocuğun gözünde eşit davranma durumunu sekteye uğratacaktır. Bu sebepten ötürüdür ki; çocuklar arasında adil davranmaya önem gösterilmesi gerekmektedir. Annenin, bebeğe neden fazla zaman geçirdiğini, çocukla yaşına uygun bir şekilde anlatarak açıklanması gerekmektedir.

                Anne ve babalar çocukları ile geçirdikleri zamanın kalitesini arttırmaları gerekmektedir. Mümkün olduğunca; karşılıklı iletişim halinde olacakları, birbirleri ile konuşabilecekleri ortamlar oluşturulmalı, kalabalığın olduğu, birbirleri ile minimum diyalog halinde oldukları ortamlar çocuğa anlık olarak mutluluk verir, örneğin oyun parkından çıktıktan sonra çocuğun hırçın davranışlar sergilemeye devam ettiği görülebilir. Çocukla birlikte faaliyetler yapmak, yemek yapmak gibi aktivitelerde bulunabilinir. Anne, baba ve çocuk üçlüsünün içerinde belli aralıklarla bebeğinde dahil edilmesi, çocuk ve bebek arasındaki iletişimi artıracak, sevgi bağının oluşmasını sağlayacaktır.

  • Montessori Eğitimi

    Montessori Eğitimi

    Montessori eğitim yaklaşımının kurucusu Maria Montessori’dir. Maria Montessori, 1870’te İtalya’da dünyaya gelmiştir. 1896 yılında Roma Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olarak ilk kadın tıp doktoru unvanını almıştır. Özel araştırmalarında ‘çocukların nasıl öğrendiklerini’ analiz etmiştir. Bu araştırmaları sonrasında Psikoloji ve Felsefe alanlarıyla ilgilenmeye başlamış ve 1904 yılında Antropoloji Profesörü olmuştur.

    Montessori eğitiminin temel amacı; çocuğu bağımsız olmasını sağlamak. Montessori, bireyin bağımsız bırakıldığı oranda potansiyelini ortaya çıkaracağını savunur. Çevreyi çocuk için uygun şekilde dizayn ederek; çocukların deneme-yanılma ile çevreyi keşfetmesine olanak sağlayarak bilgiye ulaşmasına imkan sağlamaktır. Çocukların kendilerine en uygun öğrenme yolunu bulmalarına olanak sağlanır. Bilgiye kendileri için sunulmuş araçları kullanarak ulaşmaları hedeflenir. Çocukların diledikleri gibi hareket etmeleri sağlanarak yaratıcılık, özgüven, problem çözme gibi becerilerinin gelişmesi sağlanır.

    Eğitimin temelinde ‘emici zihin ilkesi’ yer almaktadır. Emici zihin ilkesi; çocuğun zihinsel faaliyetlerinin ortaya çıkarmasını hedefler. Zihinsel faaliyetlerin ortaya çıkarılması için zorlamalar yok, planlanmış ve benzer öğretiler söz konusu değil. Çocuğa keşfetmesi için uygun ortam ve özel tasarlanmış materyaller verilerek gelişimine destek olunur.

    Eğitim, iki bucuk ve altı yaş arasındaki çocukları kapsar. Montessori sınıflarında farklı yaş gruplarındaki çocuklar bir arada eğitim görürler. Sınıftaki küçük çocuklar; malzeme kullanımı gibi konularda büyük çocuklardan destek alırlar. Arkadaştan edinilen bilgiler daha kalıcı olur ve bu sayede arkadaşlık ilişkilerinin, iletişimlerinin güçlendirilmesi hedeflenir.

    Tüm sınıflarda aynı materyaller kullanılmakta ve sınıflarda her materyalden sadece bir tane bulunmaktadır. Çocuğun, kullanmak istediği bir materyaller arkadaşındaysa; arkadaşının işinin bitmesini, kendisine sıra gelmesini beklerken; başkalarının hakkına saygı göstermeyi, sabretmeyi öğrenmiş olacaktır.

    Materyaller, çocuklarını fiziksel ihtiyaçlarına göre özel olarak tasarlanmaktadır. Kendi boyuna uygun kıyafet askılıkları, sandalyeler, lavabolar, musluklar, masalar bulunmakta. Çocukların kullandıkları materyaller oyuncak değil, yetişkinlerin günlük hayatlarında kullandıkları gerçek malzemelerden üretilmiştir. Tüm bu materyaller, çocukların rahatça kullanımına uygun olarak, taşıyabilecekleri ağırlık ve biçimlerde tasarlanmışlardır.

    Materyaller, çocukların dış dünyayı keşfetmesine yönelik güvenlikte ve kontrolde tasarlanmışlardır. Basitten karmaşığa doğru ilerleyen kullanımları vardır. Çocukların bunları kendilerinin keşfetmesi, hata yaptığında zarar görmeden kendi hatasını kendisinin fark ederek düzenlenmesine olanak sağlar. Bu materyaller üç aşamalı sunum olarak tasarlanmışlardır. Bu aşamalar tanıma, kavrama ve kullanmadır.

    Montessori eğitiminde öğretmenin rolü; gözlem ve rehberlik etmektedir. Çocukların yaptıkları davranışları cesaretlendiren şekilde hareket etmektedir. Çocuklara materyalleri nasıl kullanacakları hakkında bilgi verir ve çocukların kendilerini keşfetmesini sağlar. Çocuklar arasındaki ilişkileri gözlemler ve iletişimlerinin güçlenmesi sağlar.

  • Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus, kadının korku ve kaygılarından dolayı, istemsiz bir şekilde kasılma ve korku yaşayarak cinsel ilişkiye izin verememe halidir.
    Cinsel terapi Bilişsel-Davranışsal Terapi ve imajinasyon yöntemlerini içerir.

    Vajinismus1-5 arası sorunun şiddetine göre derecelendirilir. Bu spektruma şöyle örnek verebilirim. Bazı kadınlar vajinasına bile bakamaz, dokunamaz ve jinekolojik muayene olamazken, bazıları parmak sokabilmekte hatta kısmen eşinin penisini içine alabilmekte ve biraz kaygılı da olsa jinekolojik muayene olabilmektedir.

    Derece terapist için önemlidir çünkü terapi tekniğini ve sıklığını ona göre ayarlayarak, danışanın kişilik yapısına uygun bir süreç planlaması gerekir.
    Vajinismus ilk cinsel ilişki ve sonrasında eşiyle sağlıklı bir birleşme yaşayamadığında ortaya çıkan bir sorundur. Öncesinde tahmin edilecek bir durum değildir. Evliliğin üstünden en az bir ay geçmiş ve hala eşinizle cinsel birleşme yaşayamadıysanız, vajinismus sorunu yaşıyor olduğunuzu düşünebilirsiniz.

    Vajinismus bir kaçınma ve erteleme sorunu olduğundan jinekolojik muayene kaygısı kişileri tedavi olmaktan alıkoymaktadır.

    Çünkü zaten cinsel organına yabancı olan, kaygı ve korku duyan kişi, doktorun vajinasına spekulum veya parmak sokarak müdahale edeceğini düşünmektedir. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir.’ilişkiye giremedim ve bunun için fiziksel bir problemim olup olmadığına baktıracağım.’ Şeklinde bilgi vermeniz halinde, doktor zaten herhangi bir müdahale yapmayacaktır. Karşıdan bakması yeterli olacaktır.

    Tedaviyi erteleme ve kaçınmanın bir diğer nedeni ise tedavinin içeriğinde parmak veya dilatatör egzersizlerinin olmasından doğan endişedir. Ancak tedavinin bir parçası olan parmak veya dilatatör kişilere göre değişkenlik gösterir. Yani Bazı danışanlarım parmağı çok itici bulurken bazıları ise dilatatörü itici bulmaktadır.

    Endişelerinizi ve kaygılarınızı anlıyor, hatta haklı da buluyorum. Ancak terapinin içeriği olan kendi cinsel organınızı tanıma ve normalleştirme olan bu süreçte, sizler hazır olana kadar, endişelendiğiniz bu egzersizlere geçilmeyecektir. 

    Terapinin bilişsel evresinde danışanımızın kaygı ve korkularını giderilmek üzere bir takım teknikler uygulayıp arkasından kendi anatomisi ile ilgili geniş bir bilgi sahibi olduktan sonra adım adım bu evreye yani davranışsal evreye geçilir. Yani Sizler tedaviye başladığınızdaki aynı kişi olmazsınız süreç içerisinde. Terapi de videolar, maketler vasıtasıyla kadın, cinsel organını iyice tanır kafasında yarattığı gibi olmadığını görür ve adım adım ona dokunmaya ve bakmaya başlar ve böylelikle dilatatör aşamaları için ön hazırlıklar tamamlanır. Kişi hazır olduğunda yani kendi vajinasına herhangi bir şey soktuğunda kafasındaki gibi ağrı ve acı olmadığını hisseder ve bunu zihninde etiketler.
    Özetle vajinismus Terapisi sizlerin düşündüğü gibi uzun süren ve size zarar veren bir süreç değildir. Kişiden kişiye tedavi süreci değişmekle birlikte en fazla 1 ay sürmektedir. Vajinismusun üstesinden gelme sürecinde amacımız sadece vajinaya, penisin girmesi değildir. Bunun bir uyum problemi olduğunu düşünerek çiftin daha sağlıklı haz ve doyum odaklı bir cinsellik yaşamasına da odaklanır. Bunun içinde bu terapi sürecinin bazı seanslarına eşler de dahil edilir. Cinsellikle ilgili kapsamlı bir bilgi verilerek her iki tarafında kafasındaki olumsuz düşünceler ve yanlış bilinen, hurafeler, tabular, mitler, bilimsel bilgiler ile yer değiştirilir.

  • Egolar

    Egolar

    Herkesin dilinde bugünlerde EGO kelimesi.. Bilen bilmeyen, herkesin EGOyla ilgili bir YORUMU var.. Fazla konuşana da egoist diyorlar, kendimi seviyorum diyene de.. Bencil olduğumuzda da “ego yapıyoruz’’ çok fazla “ben’’ dediğimizde de.. Peki EGO nedir gerçekte?

    Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego sonradan oluşan bir yapı değil, kendimizi algılayış biçimimizdir. Ancak çevresel faktörlerle şekil değiştiren bir yapıdır. O şekil değiştirdiğinde ise doğal olarak kendimizi algılayış biçimimizde değişir.

    Bir insan “Ben….’’ ile başlayan cümleler çok fazla kurup kendisini büyük, kocaman gösterip kendisiyle ile ilgili böbürlenip duruyorsa da ‘‘hiçbir şeyi beceremiyorum, ben bir zavallıyım’’ diyorsa da bir ego probleminden söz edebiliriz..( şişirilmiş ego ve cılızlaştırılmış ego) Aslında iki durumda da kendisini aciz ve zavallı hissediyordur.. Birinde bunu üstü kapalı yapıyor, kendisini önce küçük görüyor sonra bu küçüklüğünü örtbas etmek için “Ben şunu yaptım, bunu yaptım, şu okullarda okudum, şöyle başarılıyım, böyle yüksekteyim, param, evim, arabam, ailem, Ben yaptım, Ben başardım….’’ gibi kendini öven, yükselten cümleler kuruyordur.. Amaç; kendi kendine aslında o kadar da küçük, beceriksiz ve zavallı olmadığını ispatlamak.

    “Kendini küçülten düşüncelere sahip’’ bir diğer grup ta bu durumu kabul eder ve açıkça ifade eder; “Ben bir zavallıyım, bana hiçbir zaman sıra gelmeyecek, şanssızım, hayat bana hiç gülmedi’’ gibi arabesk bir durumun içine girer.. Sürekli şikayet eder, sürekli ağlamaklı konuşur, hüzün ve öfke doludur.. Yaşam ona bir bu yandan vurur bir diğer yandan ve o hiçbir şey yapamaz, yetersiz, çaresiz ve acizdir.. Bu kişilerin kendilerini küçülten ve gerçeği çarpıtan düşünce sistemleri öyle büyüktür ki “Yaşam benden büyük” ve ben bu durumda ne yapabilirim? düşüncesini sistemlerine iyice yerleşmiştir ve kurban rolünü iyice benimsemişlerdir. Burada egosal problemle başa çıkmak için kullanılan bir savunma mekanizması da mevcuttur. Alt mesaj ‘her şeyin kötüye gitmesi benim yetersizliğim değil, ben kendimden büyük olanla nasıl savaşabilirim? dir.

    Birinci gruptakiler hayatlarını bu ispat üzerine inşa ederler. Sürekli yarış halindedirler. Gündemlerinde fark yaratmak, çok fazla para kazanmak, en güzel evde oturmak en iyi arabaya binmek ,en iyi kıyafeti giymek en büyük ünvanı almak vb. düşünceler vardır. Ama iç dünyasına baktığınızda hayatlarında pek az keyif aldıkları şeyler vardır.

    Bu tarife baktığımız da ‘ Bütün başarılı insanlar şişirilmiş ego problemi’ yargısına varmış olabilirsiniz. Evet başarı güzeldir ama tadını çıkarabildiğinizde… Tatmin olabildiğinizde…

    Fakat‘şişmiş ego‘neye sahip olursa olsun hiçbir zaman tatmin olmayacaktır.

    Ve ne yazık ki bu işe yaramaz çünkü bir insan düşüncelerinin kökünde ÖZBENliğini kabul etmediyse ve gerçek oluş haliyle bütünleşmediyse kendisi hep aciz, yetersiz ve zavallı görecektir..

  • Duyguların Zekası Olur mu?

    Duyguların Zekası Olur mu?

    Duygusal zekâyı; Peter Saovey ve John Mayer, Dr. Reuven Bar-On;Daniel Goleman gibi bir çok isim tanımlamış ve önemi üzerinde durmuştur.

    EQ Kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak belirtilmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi duygusal zeka insan ilişkilerimizi kolaylaştıran, sosyalleşmemizi hızlandıran önemli bir faktördür.

    Goleman a göre EQ insanların huzurlu, mutlu iletişimi güçlü bir yaşam sürdürebilmesini sağladığı için IQ dan daha önemlidir. Ona göre; insanların duygularını doğru yerde doğru bir şekilde kullanması yaşamlarını olumlu yönde geliştirmektedir.

    -Duygusal zeka, bireylerin yüreklerini ve zihinlerini işbirliği içinde kullanabilmeleri yetisidir.

    -Duygusal zeka kişinin ne hissettiğini bilmesi güçlü ve zayıf noktaları konusunda fikirler yürütebilmesi,yaşadığı duyguları etkili biçimde yöneterek kendi yaşamı ve diğer insanlarla ilişkileri adına doğru, etkili, akıllıca kararlar alabilme becerisidir.

    Kabul etmeliyiz ki artan nüfus, zorlaşan yaşam şartları insanları giderek daha da tahammülsüzleştirmekte… Bugünün bireyleri önceki dönemlere göre duygusal problemlerle daha fazla başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Ne yazık ki bugünün çocukları daha yalnız ve depresif, daha kızgın, kuralsız, tutarsız, sinirli, hassas saldırgan ve üzülmeye eğilimli büyüyorlar.

    Eğitim “sistemsizliğimiz” ise anne ve babaları her geçen gün çocukları adına akademik olarak daha çok yükleme yapmaya sürüklüyor. Çocuklar o sınavdan bu sınava adeta bir yarış atı edasında koşturuluyor. Çünkü çoğu anne baba, çocuklarının bir üniversite diplomasına sahip olmalarının, onların gelecekleri için olmazsa olmazı olduğunu düşünüyor. Oysaki çocukların duygusal zekâları yeterince gelişmemişse diplomanın onlar adına kazançlı bir yaşam armağanına dönüşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların zihinsel becerilerini artırmak için gayret ederken, ruhsal gelişimlerini ihmal edersek kuşkusuz gelecekte yaşamla baş edemeyen bireylerin yetişmesine neden oluruz.

    Çocukluk yıllarında oluşan duygusal zekâyı şekillendiren en büyük faktör anne baba tutumlarıdır. Doğru duygusal davranışların sergilendiği ortamlarda yetişen çocukların kazandıkları duygusal beceriler onların yaşamlarını kolay ve mutlu geçirmelerini sağlayacaktır. Anne-babaların çocuklarını dinlemeleri, önemli olduklarını hissettirmeleri ve birey olduklarını unutmadan onları yönlendirmeleri çocukların duygusal bilinci kazanmalarındaki önemli tutumlardan bazılarıdır.

    Her anne baba çocuk yetiştirme tutumlarını gözden geçirmeli, bu konuda çok fazla bilimsel dayanaklı kitap makale vs. okumalı ve anne baba olmadan mutlaka bir uzmandan danışmalık hizmeti almalıdır.

    Teknolojinin hızla hayatımızı kontrol altına aldığı, insan ilişkilerinin giderek azaldığı günümüzde duygusal zekası gelişmiş bir birey yetiştirmek çocuğumuza vereceğimiz en büyük miras olacaktır.Kendi ile barışık ne istediğini bilen, sosyal açıdan gelişmiş çocuklar yetiştirmek dileğiyle…