Kategori: Psikoloji

  • CAS (Cognitive Assessment System) Testi

    CAS (Cognitive Assessment System) Testi

    CAS Testi, 5-17 yaş grubu çocukları bilişsel açıdan değerlendiren bir zeka ve yetenek testidir.

    İstanbul Üniversitesi Öğretim üyelerinin öncülüğünde Türkiye Standardizasyonu yapılmıştır ve Türkçe olarak Bilişsel Değerlendirme Sistemi anlamına gelmektedir.

    CAS son zamanlarda ortaya atılmış olan; “Zeka bilişsel işlemlere dayanır” beynin holistik yani bütüncül çalışır görüşünü esas alan güncel bir testtir.

    CAS Testi 5-17 yaşları arasındaki okul çağı çocuklarının Planlama, Dikkat, Eşzamanlılık ve Ardıl Bilişsel işlemlerini değerlendirmek için geliştirilmiştir. Testin uygulama süresi 1 saatten iki saate kadar sürebilmektedir.

    Peki CAS testi hangi durumlarda kullanılır dersek;

    Öğrenme Güçlüğü başta olmak üzere birçok akademik sorunun eğitsel, psikolojik ve nörolojik tanılamasında güçlü veriler sunabilen bir testtir. Organizasyon, dürtü kontrolü, dikkat, problem çözme ve planlama gibi çok çeşitli bilişsel işlemlerin ölçümüne olanak sağlar.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların bilişsel işlem özelliklerinin değerlendirilmesi için uygun bir araçtır. Üstün olan çocukları belirlemede kullanılabilir.

    CAS bilişsel işlemlerin geniş kapsamlı bir şekilde ölçümüne olanak sağlar ve geleneksel zeka testleriyle ölçülemeyen bilişsel alanlarda üstün olan bireyleri belirleyebilir. Ölçülen fonksiyonların daha geniş kapsamlı olması nedeniyle geleneksel testlerle belirlenenlere göre daha çeşitli alanlarda üstün olan çocukları belirleyebilir.

    Zihinsel geriliği olan çocukların belirlenmesinde de kullanabiliriz. CAS testi çocuğun eğitim yoluyla sonradan öğrendiği bilgilere çok az ihtiyaç duyan bir değerlendirme sağlar. Böylece çocuk bilgi eksikliği nedeniyle testlerde başarısız olmayacak ve doğal performansı puanlara tam olarak yansıyacaktır. Birçok farklı bilişsel işlemin değerlendirilebilmesine olanak sağladığı için ayırıcı tanıya yardımcı olabilecektir.

    Test sonrasında çocuğun ihtiyacı olan bilişsel becerilerini geliştirmek için kişiye özel müdahale programları, egzersizler hazırlanabilir.

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi ruhsal hastalıkların tedavisinde en çok kullanılan ve en işlevsel olan terapi yöntemlerinden biridir.

    Etkililiği kontrollü araştırmalarla desteklenebilen bu terapi yaklaşımında danışanın aktif katılımı ve işbirliği oldukça önemlidir.

    Yapılandırılmış bir terapi türü olduğundan, ilk seanstan itibaren terapinin hedefleri ve amaçları belirlenir. Kişinin öyküsü alındıktan ve sorunlar belirlendikten sonra hedeflere yönelik çalışmaya başlanır.

    Bilişsel davranışçı terapi psikoterapiye başvuran danışanların sadece güncel sorunlarını çözmez, aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel birtakım beceriler de öğretilebilir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir.

    Olayları algılama biçimimizin bizim duygusal tepkilerimizi etkilediği gerçeği bilişsel davranışçı terapinin ana çıkış noktasıdır. Yani“OLAYLARI OLDUĞU GİBİ DEĞİL, OLDUĞUMUZ GİBİ GÖRÜRÜZ”.

    Duygusal, fizyolojik ve davranışsal tepkilerimizi etkileyen olayların kendisi değil; olayları algılayış biçimimiz / olaylara ilişkin yorumlarımız / bilişlerimizdir.

    Terfi, evlilik, çocuk sahibi olma vs. gibi…

    Bu terapi yaklaşımında temel hedef işlevsel olmayan/çarpıtılmış düşünceleri gerçekçi bir şekilde yeniden değerlendirerek duygu ve davranışlarda değişim sağlamaktır.

    Kişinin düşünce sistemindeki değişiklik ve seanslar içinde kendisi ile ilgili fark ettikleri ile kişi bir süre sonra kendi kendisini daha iyi tanır ve sorunlarla daha kolay bir şekilde baş edebilmeye başlar. Aynı zamanda seans sırasında edinilen yeni becerilerin seans sonrasına da aktarılabilmesi için çeşitli ev ödevleri/ egzersizleri verilir. Böylece farkındalıktan sonra gelen değişimin kalıcı olması hedeflenir.

    Bilişsel-Davranışçı Terapi genellikle depresyon, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, özgül ve sosyal fobiler, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları gibi etkililiği bilimsel olarak kanıtlanmış psikolojik problemlerde kullanılır.

    Ek olarak dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, enürezis nokturna, travma ve travma sonrası stres bozukluğuyla ilişkili semptomların tedavisinde de kullanılabilir.

  • Kaygı Bulaşıcıdır

    Kaygı Bulaşıcıdır

    Amerikan Psikoloji Derneği (APA) kaygıyı “gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve artan kan basıncı gibi fiziksel değişimlerle karakterize bir duygu” olarak tanımlar.Ayrılma (seperasyon) anksiyetesi de anksiyete türlerinden biridir.

    Ayrılma anksiyetesi, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde bir kaygı ya da korku duyması olarak tanımlanmaktadır.

    DSM-5’te (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) bazı değişiklikler yapılmıştır. DSM-4-TR’ de ayrılma kaygısı bebeklik, çocukluk ya da ergenlik döneminin bozukluğu olarak yer alırken artık “Kaygı Bozuklukları” bölümüne yerleştirilmiştir. ‘’Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun’’ 18 yaşından önce ortaya çıkmış olması koşulu da DSM-5’te kaldırılmıştır ve belirtilerin çocuklarda en az 4 haftadır, yetişkinlerde ise en az 6 aydır devam ediyor olması şartı eklenmiştir.

    DSM –5 TANI ÖLÇÜTLERİ

    A-Aşağıdakilerden en az üçünün olması ile belirli, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde korku ya da kaygı duyması:

    1.Evden ya da bağlandığı kişilerden ayrılacak gibi olduğunda aşırı tasalanma.

    2.Bağlandığı kişileri yitireceği ya da bu kişilerin başına hastalık, yaralanma, yıkım, ölüm gibi kötü olay geleceğiyle ilgili sürekli olarak tasalanma,

    3. Bağlandığı başlıca kişilerden birinden ayrılmaya neden olabilecek istenmedik bir olay yaşayacağıyla ilgili tasalanma,

    4. Ayrılma korkusundan ötürü, okula işe ya da başka bir yere gitmek için dışarı çıkmayı evden uzaklaşmayı hiç istememe,

    5.Evde ya da başka ortamlarda tek başına kalmaktan ya da bağlandığı başlıca kişilerle birlikte olmamaktan sürekli bir biçimde aşırı korku duyma.

    6.Evinin dışında ya da bağlandığı başlıca kişilerde biri yanında olmadan uyuma konusunda isteksizlik ya da buna karşı koyma.

    7. Yineleyici bir biçimde ayrılma konusunu da içeren karabasanlar görme

    8.Bağlandığı başlıca kişiden ayrıldığında ya da ayrılacak gibi olduğunda bedensel belirtilerin olması

    B. Bu korku, kaygı ya da kaçınma süreklilik gösterir, çocuklarda ya da ergenlerde en az dört hafta, erişkinlerde 6 ay ya da daha uzun sürer.

    C. Bu bozukluk klinik açıdan sıkıntıya ya da toplumsal okulla ilgili işle ilgili diğer alanlarda işlevsellikte düşmeye neden olur.

    D. Bu bozukluk, otizm açılımı kapsamında bozuklukta aşırı direnç göstermekten ötürü evden ayrılmaya karşı koyma, psikoza giden bozukluklarda ayrılmaya ilişkin sanrılar ya da varsanılar, agorofobide güvenilir bir eşlikçi olmadan dışarı çıkmaya karşı koyma, yaygın bozukluğunda önem verdiği diğer kişilerin başına bir hastalık ya da başka kötü bir olay gelecek olmasından ötürü kaygılanma ya da hastalık kaygısı bozukluğunda bir hastalığının olduğuna ilişkin kaygı duyma gibi başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Bu 8 belirti ve diğer kriterler tanı koymanız, çocuğunuzu ya da kendinizi etiketlemeniz için değildir. Fakat bunlara bakarak yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun, bütün bunların ruhsal olarak bir anlam ifade ettiğinin ve bir uzman desteğine ihtiyacınız olabileceğine dair yorumlanabilir. Amaç farkındalık yaratmak ve rehber olmaktır.

    Şimdi biraz insanın doğumuyla birlikte çıktığı yolculuğuna bir göz atalım ve ayrılma kaygısının temellerini anlamaya çalışalım;

    Bebeklik döneminde başkalarıyla duygusal bağ kurmak bağlanma olarak adlandırılır. Bebeklerle ilgili klasik çalışmasında John Bowlby (1969) bağlanmayı, bebekler ve ebeveynlerin (veya diğer bakım verenlerin) birbirleri ile duygusal bağ kurmalarına yol açan iki yönlü bir süreç olarak tanımlamıştır.

    Bowlby’e (1973) göre, birincil içgüdü “bağlanma”dır. Bebeğin bilişsel yetilerinin gelişimi öncesinde de anneye bağlılığı vardır. Çocuk varlığı hakkında bir tehdit duygusu yaşamıyorsa ya da bağlanma nesnesine kolayca ulaşabiliyorsa kendini güvende hisseder. Anne çocuk arasında kurulan güvenli bir bağlanma ilişkisi çocuğa sağlıklı psikolojik gelişim olanağı sağlar. İleride, okula başlama gibi, çocuğun sevgi nesnesinden ayrılmasını zorunlu kılan durumlarda, çocuğun kendisini yatıştırarak yeni duruma uyum sağlaması beklenir. Çocuğun bu gelişimsel görevi başarması genellikle annenin, yaşadığı ayrılık anksiyetesi tarafından engellenir. Ebeveynin ayrılma anksiyetesi ve aşırı koruyuculuğu, güvensiz bağlanma tarzları ile ilişkili bulunmuştur (Hock ve Schirtzinger 1992, Liotti 1992, Van Ijzendoorn 1995).

    Ayrılma anksiyetesiyle bizlere başvuran ebeveynlere ‘’ Bu kimin kaygısı?’’ sorusu sorulmalıdır.  Bu soru aile dinamiklerini anlamak adına yol gösterici olmaktadır.

    Ayrılık anksiyetesi karşılıklı bağımlı, patolojik anne-çocuk varlığında gelişir. Genellikle bu çocukların çok koruyucu anneleri, çok uzak ve soğuk duran babaları vardır. Bazen ise anne ve baba çocuğa aşırı derecede düşkündür, kendileri de çocuklarından ayrılmayı bir türlü göze alamamışlardır. Bazen de anne ve babaların kendileri nörotik ve güvensizdir, çocuğun başına kötü şeyler geleceğinden gereksiz yere korkmuş ve çocuğu hep evde tutmaya çalışmışlardır. Böylece çocuk kendisi de farkında olmadığı halde evden uzaklaşınca veya okulda iken annesine, babasına veya kendisine korkunç şeyler olabileceğinden korkmakta ve bunu engellemek için evde kalmakta ısrar etmekte, zorlandığı zaman panik içine düşmektedir.

    Annenin çocuktan ayrılırken yaşadığı ayrılık anksiyetesini; ruhsal bozukluk varlığının, annenin depresif ve anksiyöz mizaç özelliklerinin, ebeveynler arasındaki geçimsizliğin ve evlilik problemlerinin arttırdığı da belirtilmiştir (Cummings ve Davies 1994).  

    Aslında kaygı tam anlamıyla bulaşıcıdır, çoğunlukla da anneden çocuğa geçer. Aynı zamanda anne, çocuk için önemli bir özdeşim nesnesidir. Anne çocukla kurduğu ilişkide karamsar, kötümser, güvensiz, şüpheci, huzursuz ve yetersizlik duyguları içinde olmasının hem bağlanma sürecini olumsuz etkileyebileceğ hem de özdeşim nesnesi olarak çocuğa olumsuz bir örnek olabileceği düşünülmektedir.

    Ebeveyler, ayrılık sırasında, farkında olmadan kaygılarını çocuklarına yansıtabilirler. Örneğin, bebeklerini çocuk bakım merkezlerine bırakan anne ve babalar rahatsızlıklarını sözel olarak ya da yüz ifadeleriyle ortaya koyabilirler. Bu tür davranışlar ise bebeklerin stresini arttırabilir. Aynı durum okula başlayan ve ayrılık kaygısı yaşayan çocuklarda da geçerlidir. Burada anne ve babaların stresli ya da telaşlı halleri çocuğa da yansıyacağından, çocukta korkulacak bir şey var hissiyatı yaratılabilmektedir.

    Şimdi aynı soruyu tekrar soralım. ‘Bu kimin kaygısı?’

    Klinik olarak bu çocuklar kaygılı durumdan kurtulmak içinde çeşitli kaçınma davranışları sergileyebilir. Odasında uyumama, okula gitmek istememe, arkadaşlarıyla vakit geçirmeme gibi işlevsellik bozuklukları oluşabilir. Evden ya da bakım verenden ayrıldığında ya da böyle bir ayrılık beklendiğinde tekrarlayıcı biçimde aşırı sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk hali, bununla birlikte eşlik eden fiziksel belirtiler (karın ağrısı veya vücutta ağrılar, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi) görülebilir. Çocuk bu konuyla ilgili kabuslar görme, uykudan uyanma ve anne baba yanına gitme, tek başına uyumayı reddetme, bakım verene daha yapışık davranışlar sergileyebilir.

    Küçük yaşlarda bu sorun ile karşılaşan çocukların yetişkinlik evrelerinde de sorunlar yaşayabildiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle ailelerin hassasiyet göstermesi önemlidir. Çocukların sağlıklı şekilde gelişim göstermesi ve çevresi ile kaliteli ilişkiler kurabilmesi için ayrılma anksiyetesini atlatması gereklidir. Fakat bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki profesyonel şekilde çözümlenen sorun sadece çocuğunuzun değil sizin geleceğiniz adına da önemli bir rol oynar. Unutmayın ki çocuklar sadece kendileri için değil aileleri için de sinyal verir. Çünkü evin en cesur üyeleri onlardır.

    Böyle bir durumla karşılaştığınızda mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Öykünüz alındıktan sonra ihtiyacınız olan formülasyon ve tekniklerle terapi planınız oluşturulmalıdır. Bu süreçte yapılacak çalışmalar bireysel olarak anne ya da çocuk ile yürütülebileceği gibi çoğunlukla bütün aile dinamiklerini kapsayan, döngüsel ve sistemsel çalışan aile terapisi ile yürütülebilmektedir.

    Bir diğer yandan, biyolojik sağlık alanında önleme ve koruma çalışmaları ne kadar önemliyse psikolojik sağlığımız için de o kadar önemlidir. Hatta psikolojik sağlığımızın ve sağlamlığımızın biyolojik sağlığımıza bağışıklık sağlayacağını düşünürsek çok daha önemli bir yeri olmalıdır. Eğer kendiniz ya da çocuğunuz ayrılma kaygısı yaşadığı veya yaşayacağı ipuçları veriyorsa sorun çıkmasını beklemeden önlem alabilir, harekete geçebilirsiniz.

    Bir kriz durumuyla karşılaşmayı beklemeden krizi önlemek daha anlamlı olacaktır.

    Çünkü krizi önlemek krize müdahaleden daha kolaydır.

  • Aşkta Ara Olur Mu?

    Aşkta Ara Olur Mu?

    Zaman zaman taraflardan biri ilişkiye ara vermeyi teklif edebiliyor. Peki ilişkiyi dondurup, sonrasında kaldığı yerden devam etmek mümkün mü?

    Sevgili, partner ya da evlilik ilişkilerinde en büyük sınavlardan biri farklılıkların ve anlaşmazlıkların nasıl ele alınacağıdır. Çiftler bazıkonularda anlaşamadıklarında tartışmaları anlaşamadıklarında tartışmaları çoğu zaman münakaşaya sonra da kavgaya dönüşür. Birbirini seven iki insan ilişkinin ilerleyen zamanlarında sevgi dolu bir şekilde konuşmayı bırakıp birbirlerini incitmeye başlayabilir. Taraflardan biri diğerini incitebilir, suçlayabilir, yakınabilir, çok talepkar davranabilir ya da kuşkulanabilir . İlişkinin bu şekilde devam etmesi her iki tarafında yaralanmasına ve tamiri mümkün olmayan bir sona götürebilir. Bu şekilde bir ilişki döngüsüne girildiyse her iki taraf için de ilişkiye bir süre ara vermek uygun olur.

    – Bu talebin temelinde ne olabilir?

    Bu talebin temelindeki duygu kadınlar ve erkekler açısından farklılık gösterir. Kadınların ihtiyacı ilişkidir. Dolayısıyla kadınlar yaşadıkları sorunu ilişkinin içindeyken çözmeye çalışır. Karşılılıklı bir anlaşmazlık olduğunda kadın konuşup sorunu halletmek ister, erkeğin duygusu ise uzaklaşmak ve yaşadığı sorunu kendi kendine çözmeye çalışmaktır. Dolayısıyla böyle bir teklifle gelen bir kadınsa kadının duygusu ilişkiye dair umutsuzluktur. İlişkinin içinde ihtiyacının giderilmediğini, ilişki bu şekilde devam ederse bitebilir sinyali taşır. Böyle bir teklifle gelen taraf erkekse erkeğin duygusu daha çok boğulma, işgal, kendine alan açma isteğidir. Kadın ve erkek beyni bu noktada farklı çalışır. Kadınların hep ilişki içinde olma isteğine karşı erkekler yalnız zaman geçirmeye, bağımsız olmaya ihtiyaç duyar. Bu ilişki içinde çatışma yaratır.

    Diğer taraf nasıl hisseder kendini böyle bir durumda?

    İlişkiye ara vermek isteyen erkekse kadınların ilk düşündüğü ihtimal başka bir kadının varolduğu ihtimalidir. Böyle bir durumda kadın terk edilmeye karşı yoğun bir korku ya da kaygı hissedebilir. Burada önemli olan ayrıntı şudur. Her iki tarafın da böyle bir karar verirken ortaklaşa bir zaman belirlemeleri gerekir. Bir hafta ya da bir ay olabilir. Belirsizlik duygusu kadını çok rahatsız eder, ya bir daha hiç görüşemezsek diye düşünebilir. Terk edilme kaygısıyla ya da yalnız kalma korkusuyla başka bir partner arayışına girebilir. Ortaklaşa bir zaman diliminin belirlenmiş olması her iki tarafın da ilişkiye dışarıdan bir gözle bakabilmelerini sağlar. İlişkide yanlışlarını, eksiklerini ve hatalarını görmelerini sağlar.

    İlişkiye ara vermek isteyen taraf kadınsa erkeğin duygusu öncelikle şaşkınlık olur, kadınının netliğini anladığında ise öfke ve yetersizlik duyguları hisseder.Erkeğin ilişkinin içinde en fazla talep ettiği duygu takdir edilme, beğenilme duygusudur. Erkek ilişkide cinsel performansının, zekasının, başarısının takdir edilmesine ihtiyaç duyar. Kadınlar ilişkinin başlarında erkeğin bu ihtiyaçlarını karşılama eğiliminde olur. İlişkinin ilerleyen süreçlerinde kadının takdiri ve beğenisi azalmaya başlar. Bu aşamada kadından böyle bir talep geldiğinde erkek başarısız olduğunu, yetersiz olduğunu hisseder. Dışarıdan gösterdiği duygu çoğunlukla öfke ya da umursamazlıktır. Bu duygu içinde hissettiği duygudur.

    – Sıkça tartışma yaşanıyorsa, bağlılık, aşk ya da sevgiye ilişkin bir tereddüf varsa,

    ilişkiden yeterli doyum alınamıyorsa veya bunlara benzer sorunların olması halinde

    ilişkiye ara verip, biraz olsa da durumu değerlendirmek iyi bir seçenek olabilir mi?

    Tabi. Böyle bir süreç içine girildiyse her iki tarafın da uzaklaşıp ilişkiden beklentilerini gözden geçirmelerinde fayda var. Partnerimden beklentim nedir? Partnerim bu beklentimin ne kadarını karşılayabiliyor. Bu soruların cevabını kişilerin kendi kendine vermesi uygun olur.

    – Ara vermenin ardında tekrar devam edilme ihtimali nedir?

    Ara verme talebinin altında yatan temel duygutekrar devam etme isteğifir. Burda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa ilişkiyi sonlandırmaktantan ziyade ilişkiyi nasıl devam ettirebilirimin kaygısıyla böyle bir öneride bulunur zaten. İlişki iki taraflıdır. Benim tecrübelerim partnerler birbirlerini seçiyorlarsa her iki tarafın da ruhsal sıkıntıları brbirine yakındır. Yani ilişkide bir kişi yüzde yetmiş sorunlu, diğeri yüzde otuz sorunlu, böyle bir ilişkiye henüz rastlamadım. Biz ruhsal olarak kendimize benzeyen kişileri severiz, kendimize benzeyen kişilere aşık oluruz. Dolayısıyla böyle bir durumda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa o kişi ilişkinin içindeki sorunları daha net görmeye başlamış diyebiliriz.

    – Bu durumu sadece birlikteliklerle sınırlamayıp, evlilik içinde de ele almak

    gerekirse… Evlilik kurumu nasıl etkilenir?

    Evlilik dediğimiz zaman işin toplumsal, sosyolojik pek çok farklı yönleri de devreye giriyor. Evlilik ilişkisinde de benzer bir şekilde ortaklaşa bir süre belirleyip bir süre görüşmemek her iki tarafında da yaşadıkları ilişkiye daha objektif bakmalarını sağlayacaktır. Mümkünse bu süreci çevresindeki kişilere anlatmamak uygun olur. Çok yakın gördüğü birkaç dostuna anlatılabilir fakat aileler işin içine girdiğinde her iki tarafın da duyguları objektiflikten uzaklaşır. Kim haklı tartışmasına döner.

    – Çocuklara bu nasıl açıklanmalı?

    Çocuklara bu durum gerçekçi bir şekilde açıklanmalıdır. Biz annenle(babanla) bazı konularda anlaşamıyoruz. Bir ay kadar ben farklı bir evde yaşayacağım. Benimle istediğin zaman ilişki kurabilirsin. İhtiyaç duyduğunda beni arayabilirsin şeklinde bir açıklama yeterli olacaktır. Burda önemli olan çocuğa bunu açıklarken hissedilen duygudur. Öfkeli, korkmuş, çaresizlik içinde bir duyguyla açıklarsanız çocuk elbette bu süreçrten çok etkilenir. Ama eşler önce bu konuyu kendi içlerinde netleştirip, duygusunu hazmedip sonra bu meseleyi çocuğa açma yoluna gitmelidir.

    – Uzman desteği hangi aşamada devreye girmeli?

    Uzman desteği her iki tarafın da birbirine olan saygısını koruduğu fakat anlaşmazlıklarla başedemeyeceklerine karar verdiği noktada devreye girmeli. Çiftler genellikle birbirlerine olan bütün kredilerini kullandıktan sonra son çare olarak bir uzmana başvuruyor. Burda da taraflardan birisi çoğunlukla ilişkiyi kafasında bitirmiş olarak geliyor. Yani destek amacıyla değil de biz anlaşamıyoruz, uzman da bunu onayladı o zaman ayrılalım yoluna gidiyorlar.

    İlişkinin başlarında her şey çok güzel olur. Zamanla, yakınlaştıkça sorunlar çıkmaya başlar. Erkeğin kadından beklentileri çocukluğunda eksik kalan duyguların tamamlanmasıdır. Takdir görme, beğenilme, sevgi, özgürlük gibi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadının erkekten beklentileri de çocukluğunda eksik kalan duygulardır. Yani her iki taraf da çocuklukta doyurulmamış ruhsal ihtiyaçlarının giderilmesini ister. Kadınların ihtiyacı sevgi, şefkat, korunma, terk edilmeme, bağlılık ve güvendir. İlişkinin içindeki bu ihtiyaçlar zamanla karşılanmamaya başlar. Tam bu aşamada bir uzman desteği almak önemlidir. Her iki tarafında yetişkin olarak birbirini görmesi önemlidir. Taraflar karşılamaya çalıştıkları duyguların yetişkin olarak ihtiyaçları olan duygular değil de çocuklukken eksik kalan duygular olduğunu görür. Bu aşamada terapiye gelen çiftler çoğunlukla ilişkilerinde bir uyanış yaşar. Ve birbirleriyle çatışmayı bırakıp kendi iç dünyalarıyla temas kurar.. İlişkiden beklentileri daha gerçekçi ve olgun olur. En önemlisi diğerinin annesi ya da babası olmadığını görür. Cinsel ilişkileri çok daha doyurucu ve keyifli olur. Beraber vakit geçirmekten de keyif alırlar ayrı ayrı vakit geirmekten de. Yani ilişkide hem özgür olurlar hem bağlı ve güvende.

    – Çiftlere Önerilerim

    Benim gözlemim çiftlerin yapışık ikiz gibi sürekli beraber bir aktivite yaptıkları yönünde. Çiftlere önerim kendi kendilerine vakit geçirmekten keyif alacakları etkinlikler bulmaları. Örneğin çiftlerden biri yürüyüşe çıkıyorsa diğerinin evde kalıp kitap okuması. Bizim beynimizde bağlanmayı sağlayan bir hormon var. Adı oksitosin. Oksitosin birkaç dakika sarıldığımızda salgılanmaya başlıyor. Azaldığında ise beyin bu hormona ihtiyaç duyuyor. Sürekli beraber gezen çiftlerde bu hormon eksilmiyor. Dolayısıyla diğeriyle yaşanan keyifli duyguya erişilmiyor. Ara ara birbirinden uzaklaşan, ayrı ayrı zaman geçiren çiftlerin birbirlerine daha bağlı olduğunu, beraberken daha keyifli 

  • Depresyon!

    Depresyon!

    Bugün sizlerle aslında hepimizin çok sık duyduğu hatta deneyimlediği bir konu hakkında yazmak istedim.“Bugün depresyondayım.” “Canım hiçbir şey yapmak istemiyor, sanırım depresyondayım.”

    “Hava yağmurlu tam depresyona girmelik bir hava.”Ara ara hepimiz duyuyoruz değil mi? Ya da bu cümleleri çevremizdekilere biz söyleyebiliyoruz. Ancak günlük dilimize bu kadar girmiş depresyon gerçekten bu mu? Depresyon nedir? Depresyonda olduğumuzu nasıl anlarız? Depresyonu nasıl yenebiliriz?  

    Depresyon sözlük tanımı şudur;uyaranlara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenin yiterek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi biçiminde beliren ruhsal bozukluk.

    Major depresyon bozukluğu, kişinin neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde bulunur ve bu durum kişinin kendisi tarafından ifade edilebileceği gibi çevresindeki kişiler tarafından kolayca fark edilebilir.  Örneğin kişi kendisini şöyle ifade edebilir; “Kendimi boşlukta gibi hissediyorum.” “Çok mutsuzum.” Çevresidekilerde “Ağlamaklı görünüyor.” Kişi neredeyse herşeye ilgisini kaybetmiştir. Ya da bunlardan zevk almama durumu vardır. İştahlarında artma ya da azalma olur. Depresyonun en büyük belirtilerinden biri, uykusuzluk/ aşırı uyuma olabilir. Enerji düşüklüğü hayattalarında bir çok şeyi yapmalarına engel olurlar. Nerdeyse hergün düşünmekte ya da odaklanmata güçlük çekme ya da kararsızlık yaşarlar. Kişiler kendilerini öldürme düşüncelerine ya da intihar girişimlerinde ya da bunu planlama gibi düşünce ve eylemlere geçebilirler. 

    Depresyon ruhsal bozukluklar içerisinde en sık görülen hastalıklardan biridir. Bu yüzden kişiler kolayca kendilerine depresyon etiketi yapıştırabiliyorlar. Ancak yukarda belirtilen kriterler kolay kolay günlük hayatta her an yaşanabilcek durum ve düşünceler değildir. O yüzden kişiler kolayca kendilerine depresyon tanısı koyamazlar. Bu ancak ruh sağlığı ile ilgilenen profesyonellerin, hekimlerin görevidir. Eğer bu kriterlerdan bazılarının sizde olduğunu düşünüyorsanız lütfen profesyonel bir yardım alınız. Çevremiz bazen tüm iyi niyetiyle “Depresyon nedir! Her şey senin kafanda eğer çok istiyorsan geçer.” gibi öneride bulunabilirler malesef bu tedavinin gecikmesine neden olabilir. 

  • Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon kişinin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını kendi çıkarına uygun bir şekilde yönetmektir. Manipülasyona maruz kalan olgun bir kişinin temel duygusu şaşkınlıktır.

    Ben aslında böyle bir şey söylemem, neden bu şekilde konuştum ki diye düşünür ya da bu hiç bana uygun bir davranış değil kimseye böyle davranmıyorum ama onun yanında kendimi hep bu şekilde davranırken buluyorum.

    MANİPÜLATİF KİŞİLERİN DİĞERİNİ YÖNETMEK İÇİN KULLANDIKLARI YÖNTEMLER

    Manipülatif kişilerin diğerini yönetmek için en çok kullandıkları yöntem diğerinin kafasını karıştırmaktır. Kafası karışık insan en kolay yönetilen insandır. Şayet biriyle ilişki kurarken sürekli kafanızın karıştığını hissediyorsanız manipüle ediliyor olabilirsiniz.

    Kullandıkları diğer bir yöntemse sizi şüpheye düşürmektir. Siz ne söylediğinizi ya da nasıl davrandığınızı hatırlarsınız fakat bu kişiler sizin söylediklerinizi çarpıtarak, eksilterek ya da değiştirerek sizi aslında söylemek istediğiniz şeyden bambaşka bir yere getirir. Yine şaşın hissedersiniz ve kendinizden şüphe etmeye başlarsınız.

    Özgüveninizin olması manipülatif kişi açısından olumsuz bir durumdur. Çünkü söylediğiniz sözün ve yaptığınız davranışın arkasında durursunuz ve tam olarak ne söylediğinizden emin olursunuz. Dolayısıyla bu kişiler özgüveninizi yıpratacak davranışlarda ve söylemlerde bulunur. Sizi fiziksel görünüşünüzle, yaptığınız işle, arkadaş seçimlerinizle eleştirir.

    Manipülatif kişiler çoğunlukla genel ifadeler kullanır. Bu durum karşısındaki  kişiye zihnimi okuyor mu acaba duygusu hissettirir. Örneğin güven problemin var, her şey seninle ilgili değil, çok kıskanç ve endişelisin, son zamanlarda huzursuzsun gibi.

    Sizi öfelendirerek suçlu hissettirirler. İlişki kurarken yavaş yavaş öfkelendiğinizi hissedersiniz. Duygunuz yükseldiğinde ise kendinizi aslında söylemek istemediğiniz şeyleri söylerken ya da yapma istemediğiniz davranışları yaparken bulursunuz. Sonrasında gelen duygu ise suçluluktur, bu kadar tepki vererek ben hata yaptım, keşke o sözcükleri söylemeseydim çok kırıcı oldu, gibi cümlelerle kendinizi suçlarken bulursunuz.

    Duygusal anlamda sizden sıkıldığını hissettirerek alt mesaj sizi terk etmekle tehdit ederler. Bir süre görüşmeyelim diye bir taleple gelebilir, ya da şu an bunları konuşmak istemiyorum diyebilir. Bu talebin altında yatan istek sizi terk etmekle tehdit ederek onun ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmenizdir. Bu genellikle son çare olarak başvurdukları bir yöntemdir. İlişki içindeki kişi sevgili olabilir, yakın bir arkadaş olabilir ya da bu bir partner ilişkisi olabilir. Şayet terk edilmeye karşı toleransınız düşükse, diğerinin ihtiyacını karşılamaya devam edersiniz.

    ASLINDA HERKES BİR PARÇA MANİPÜLATİFTİR

    Aslında manipülasyon herkesin az veya çok kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Bizim kimliğimiz ve kişiliğimiz 0-6 yaşları arasında oluşur. Dolayısıyla ilişki kurduğumuz kişileri çocukluğumuzda bize bakım veren kişilere benzetme eğiliminde oluruz. Örneğin bir erkek sevgilisini annesine benzetme eğiliminde olur. Annesi gibi davranması için sevgilisini manipüle etmeye çalışabilir.

    Manipülatif olmamızın diğer sebebi de her insan önce kendisini düşünür. Diğeriyle ilişkide hep iyi duygular almak ister. Diğerinin ona ihtiyacı olan duyguları verebilmesi içinse bilinçdışı çocukluğunda ona bakım veren kişilerden öğrendiği sevgi alma stratejilerini uygular.

    Bu yazıda bahsettiğim manipülasyon bilinçli olarak diğerini kontrol etmek için yapılan bir takım yöntemler kullanan kişilerle ilgili. Bu kişiler çoğunlukları ağır kişilik bozukluklarına sahip olan yani borderline kişilik bozukluğu, narsistik kişilk bozukluğu ya da antisosyal eğilimi olan kişilerdir. Ağır kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler de ya da antisosyal özellikleri olan kişiler diğeriyle empati kurma yetisi az, ya da hiç olmayan kişilerdir.

    MANİPÜLATİF KİŞİLER MAZOŞİSTİK KİŞİLERLE İLİŞKİ KURAR.

    Manipülatif kişilerle ilişki kuran kişilerin çoğunlukla mazoşistik eğilimleri olur. Yani kendine acıma, kendine üzülme duyguları yüksek olan, kendine acımaktan zevk alan kişiler manipülatif, empatik olmayan, diğerinin duygularını gözetmeyen kişilerle ilişki kurar. Bu ilişki her iki tarafı da besleyen bir ilişkidir, tencere kapak misali. Mazoşistik kişinin ihtiyacı acı çekerek zevk almakken manipülatif kişinin ihtiyacı diğerini kullanmaktır. Mazoşistik kişiler bu ilişkiden sürekli şikayet eder fakat bu kişilerle ilişki kurmaya da devam eder.

    ANDA KALARAK MANİPÜLASYONU FARK EDEBİLİRSİNİZ

    Manipülasyona maruz kaldığında kişi er ya da geç bu duyguyu fark eder. Bazı insanlarla ilişki kurarken kendinizi güvende hissetmezsiniz. Beyniniz aslında bunu size söyler. Buluşmaya geç kalırsınız mesela, buluşma gününü unutursunuz. Zihniniz o kişide size iyi gelmeyen bir takım duyguların olduğunu bilir. Bir taraftan da aslında benim iyiliğimi istiyor, iyi niyetli gibi mantıklı açıklamalarınız olur. İç sesinize güvenin. Anlaşılmadığınız hissediyorsanız ya da görüşmeden sonra kendinizi kafası ve duyguları karışmış olarak hissediyorsanız manipüle ediliyor olma ihtimaliniz yüksek

    Manipülasyona maruz kişi davranışlarında ve duygularında ne kadar sakin olursa, o an ne hissettiğinin ve ne yaşadığının ne kadar farkında olursa manipülasyona maruz kaldığını fark etmesi de o kadar kolay olur. Yapmak istemediğiniz şeyleri yapmış, konuşmak istemediğiniz şeyleri konuşmuş olmamak için anda alın. Duygularınızın karıştığını ve yönlendirildiğinizi fark ettiğinde ilişkiyi kesin. Yıkıcı yorumlarla değil, yapıcı eleştirilerle sizi teşvik eden insanlarla ilişki kurun.

    Manipülasyondan en az etkilenen kişiler kimliği ve kişiliği oluşmuş. özgüveni olan, davranışlarını ve duygularını takip edebilen kişilerdir.

  • İşsizlik Depresyonu

    İşsizlik Depresyonu

    Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

    Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

    İŞSİZLİK DEPRESYONU

    Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı eleştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

    Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta var olma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

    İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

    Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

    İŞSİZLİK ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA FAZLA ETKİLİYOR

    Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde var olma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının var olma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

    İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

    Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da baş gösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

    BÜTÜN HAYATINI İŞ ÜZERİNE KURANLAR DAHA AĞIR BİR DEPRESYON YAŞAR

    Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder. Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

    Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

    İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptığımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

  • Çocuğun Cinsel İstismarı

    Çocuğun Cinsel İstismarı

    Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar; çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü. Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

    Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

    NEDENLERİ;

    AİLEDEKİ İŞGAL VE İHMAL CİNSEL TACİZE SEBEP OLABİLİR

    Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterince ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

    Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

    Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

    CİNSELLİĞİ SEVGİ ZANNEDEN ÇOCUKLAR

    Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

    SONUÇLARI;

    CİNSEL TACİZ KİŞİLİK BOZUKLUKLARINA KAPI ARALIYOR

    Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

    Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

    Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

    AİLELERE ÖNERİLERİM

    Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

    En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

    İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

    Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

    Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

    -Aşırı uyarılma

    -Müdahale

    -Büzülme

    Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta herhangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir. Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

    Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

    Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

    Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

    TRAVMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

    Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

    Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

    Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

    TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

    Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlerinden şüphelenme.

    Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yok oluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybedenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

    Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etkilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

    İYİLEŞME

    Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

    İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir.

  • Boşanma Sürecini Çocuğa  Anlatmalı Mıyız?

    Boşanma Sürecini Çocuğa Anlatmalı Mıyız?

    Her türlü yaşam değişikliği -iyi yada kötü olaylar da dahil olmak üzere- zordur. Boşanma yetişkinler için dahi kolay alınan bir karar olmasa da çoğu zaman çocuk için bu olguyla karşı karşıya kalmak, altındaki zeminin kaymasına benzer. Peki böyle bir sürece girip çocuklara zorluk yaşatmak doğru mu? Etkisi kalıcı olmaz mı? Sadece çocuklar zarar görecek anlayışıyla, sürdürülemeyen bir evliliği sürdürmeye çalışmak çocuklar için faydadan çok zarar getirebilir. Ne kadar dikkat edilirse edilsin çocuklar ortamdaki negatif elektriği her zaman hissederler. En net söyleyebileceğimiz olumlu sonuç şiddetin, yüksek sesle tartışmaların çok olduğu evlilikler bittiğinde çocuklar negatif bir etkiden çok, rahatlama gözlemlenmesidir. Şu da bir gerçek ki, bir evliliğin bitiyor olması çocukta -yetişkinde dahi- hangi yaşta olursa olsun kızgınlık, korku, depresyon, suçluluk duygusu yaratır.

    Anne babası boşanan çocuklarla yapılan tüm araştırmaların ortak noktası çocukların boşanma için kendilerini sorumlu buldukları gerçeğidir. Çocuklar, ebeveynlerinin boşanma nedeni olarak kendilerini görürler. Bu nedenle boşanma kararı olduktan sonra yapılacak işlerin en başında bunun çocuklarla paylaşılması gelir. Ve bu haberi çocuk başkalarından değil, ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir. Özellikle de ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir.

    Peki bu boşanma durumunu çocuğa nasıl anlatmalıyız?

    Çocuğunuza boşanma kararınızı anlatmaya başlamadan önce evliliğinizin başlangıcı hakkında birkaç cümle söyleyerek konuya giriş yapabilirsiniz. Biliyorsun insanlar doğar, okula gider, işleri olur, büyüdüklerinde bir aile kurmak isterler ve evlenirler. Ben ve baban da birbirimizi tanıdığımızda bir aile kurmak istediğimize karar verdik. Birbirimizi çok sevdik ve evlendik. Ama evlendikten sonra bazı konularda anlaşamadığımızı gördük. Baban ve ben farklı hayatlar sürmek istediğimizi fark ettik. Başta birbirimizle çok iyi anlaşırken, daha sonraları bende baban da daha farklı hayatlar yaşamak istediğimize karar verdik. Çocuğa söylenecek hiçbir sebebin yalan olmaması ama suçlayıcı ve karşı tarafı küçük düşürücü de olmaması gerekir. “Başta birbirimizle anlaşabiliyorken artık anlaşamadığımıza ve ayrı yaşamak istediğimize karar verdik.” söylemi çocuk için açıklayıcı bir söylemdir. Bunlar çocuğa söyleniyorken anne babanın en dikkat etmesi gereken şey birbirlerini suçlamamaktır. Tüm bu konuşmalar yapıldığında bu kararın alınmasının kolay olmadığı ve bu karardan ötürü üzgün olduğunuzu da çocuğun duyması yararlı olur. Siz duygunuzu net olarak ifade ettiğinizde çocuk kendi duygularını rahat bir şekilde paylaşabilir.

    Boşanırken önemli olan bir konu da anne babanın karşılıklı saygı sınırları içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içinde her ne yaşandıysa, boşanmayla artık bitmiştir. Artık siz anne ve baba olarak çocuğunuza karşı sorumlusunuzdur. Boşanmayla birlikte anne baba olarak bu sorumluluklarınızı yerine getirmeye nasıl devam edeceğinize karar vermek zorundasınız. Çocuğun tüm sorumluluğunu annenin yüklenmesinin, babanın da ara sıra ortaya çıkan bir figür olmasının çocuğun gelişimine ne kadar zarar verdiği görülerek son yıllarda çocukların sorumluluklarının ortak olarak paylaşılması çocuğun gelişimi açısından da önemlidir. Hem anne, hem baba çocuk için vazgeçilmezdir. Çocuğun her iki ebeveyne de eşit erişebilme hakkı olmalıdır. Boşanma daha çok sorumluluk, daha az kontrol getirir. Çocuğunuzun diğer ebeveynde iken nasıl bakılacağına ne yazık ki karar veremezsiniz ama sorumluluk sahibi anne babalar çocuğun her iki evde de benzer kurallar içinde yaşanmasını sağlamak için özen gösterebilirler. Bu çocuğun gelişimi için gerekli olanıdır. Boşandığınız eşinizle arkadaşça davranmak veya eski günlerdeki gibi davranmak elbetteki zordur ama zaman içinde çocuklar için konuşabildiğiniz, ortak kararlar alabildiğiniz, aynı ortamda bulunabildiğiniz bir yetişkin -yetişkin ilişkisine çok ihtiyacınız olacaktır. Destekleyici rol üstlenenen ebeveynlerin çocukları bundan olumlu etkilendikleri görülmüştür.

    *Bu yazı Danışman Psikolog Ani Eryorulmaz’ın ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabından derlenmiştir. daha kapsamlı bilgiye ulaşmak için ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabı okumanız tavsiye edilir.