Kategori: Psikoloji

  • Tatilden Sonra Eve Dönmek

    Tatilden Sonra Eve Dönmek

    Umarım herkes güzel bir yaz tatili geçirmiştir. Hepimiz yazı farklı şekillerde geçirdik. Ama ortak olan bir şey varsa o da yaz tatilinin uzun ve yorucu bir yılın ardından bize ilaç gibi geldiği gerçeğidir. Deniz, açık hava, güneş, kumsal, güzel yaz yemekleri, aile ziyaretleri, ertelediğimiz ve uzun zamandır gitmek istediğimiz yerlere yapılan yolculuklar bizi yeniler ve bekleyen yüksek tempolu hayatımıza geri dönmeden önce bizi dinlendirir, şarj eder. Ama tatil hiçbir zaman yeterli gelmez. Hep daha fazlasını isteriz. Tıpkı sinemada film bittikten sonra yanan salon ışıkları gibi birden normal hayatımıza dönmek zorunda kalırız. Döndüğümüzde kendimizi daha önce içinde yaşadığımız kültüre, coğrafyaya, hava değişikliğine ve hayatın ritmine uyum sağlamakta zorlanırken buluruz. Peki, normal hayatın akışından nispeten kısa bir süre diyebileceğimiz bir uzaklaşma neden dönüşte bu kadar sıkıntıya sebep olur? Döndüğümüzde bu kadar sıkıntı çekeceğimiz bir tatil için uzaklaşmaya değip değmediğini bile düşünmeye başlar, hatta gittiğimize pişman bile oluruz. Ama şu bir gerçektir ki bir an önce alışmak ve normal hayatımıza adapte olmak zorundayız. Bu adaptasyon sürecini daha kolay bir şekilde atlatmak için bazı önerilerim olacak.

    Tatil Sonrası Depresyonunu Yenmek İçin:

    1-Bir sonraki tatilinizi planlayın. Eve döndüğünüzde aslında sizi en çok üzen şey artık sizi motive edecek, uğruna beklemeniz gerekecek bir tatil planınızın olmamasıdır. Bunu gidermek için bir sonraki tatilinizde nereye gitmek istediğinizi düşünüp bu doğrultuda planlar yapmak sizi daha umutlu bir bekleyiş sürecine sokar.
    2-Döndüğünüzde hayatınızda gerçekleştireceğiniz hedefler belirleyin. İşinizde yapacağınız bir yenilik, spor salonuna yazılıp daha sağlıklı yaşamak, sigarayı bırakmak, okumak istediğiniz kitapların listesini çıkarmak, yeni hobiler edinmek gibi hedefler sizi hayatınıza daha çabuk adapte eder.
    3-Uykunuzu düzene sokun. Hareketli ve sıcak geçen yaz akşamları uyku düzeninizin bozulmasına neden olur. Yurtdışı gezileri yapanlar yerel saate alışmakta zorluklar yaşayabilir. Uykunuzu ne kadar erken eski düzenine sokarsanız o kadar kolay bir alışma süreci geçirirsiniz. 
    4-Yeme içme alışkanlıklarınızı geri kazanın. Uyku gibi yeme içme alışkanlıklarımız da tatilde değişir. Tatilde daha fazla ya da daha az yeriz. Alkol ve benzeri kalorisi yüksek hatta sağlıklı olmayan yiyecek ve içecekleri fazla kaçırabiliriz. Ayrıca gittiğimiz bölgelerin farklı mutfakları bağırsak floramızı olumsuz etkileyebilir. Bütün bunları göz önüne aldığımızda bir an önce eski sağlıklı beslenme alışkanlıklarımıza dönmek bizi daha çabuk kendimize getirir. Bununla ilgili bir başka önerim ise eğer tatilde beğendiğiniz bir yemek ya da içecek denediyseniz onu evde yapıp tatmak. Bu da tatil özleminizi bir nebze giderir. 
    5-    Tatil anılarınızı meditasyona çevirin. Nasıl mı? Tatilde yaşadığınız güzel anıları stresli ve sıkıntılı zamanlarınızda aklınıza getirin. Kendinizi tatilde en huzurlu ve iyi hissettiğiniz bir yerde hayal edin. Bu şekilde günün stresli temposundan biraz da olsa uzaklaşmış, tatil anılarınızı güzel bir şekilde değerlendirmiş olursunuz. 
    6-    Tatil esnasında birçok yere gideriz. Bazen gittiğimiz yerler yaşadığımız yerlerden daha olumsuz şartlara sahiptir. Oralarda edindiğimiz bilgiler, insanların yaşayış şekilleri yaşadığımız koşulların ne kadar olumlu olduğu gerçeğini bize hatırlatır ve eve geri döndüğümüzde bu pozitif bilgi ışığında yaşadığımız yerin değerini daha iyi anlarız.
    7-    Tatildeki aktif ve enerjik doğanızı döndüğünüzde normal hayatınıza da aktarın. Aktif olmanın ruh halinize olan pozitif etkilerini tatilde hissettiniz. Peki, döndüğünüzde neden bunu devam ettirmiyorsunuz? Daha fazla sosyalleşin, arkadaşlarınızı arayın, onlarla aktiviteler planlayın, müzelere gidin, hayatı kaldığı yerden yakalayın ve tatilin verdiği yenilenme ile daha enerjik ve daha motive bir şekilde hayatınızı yaşamaya devam edin.

  • Stres Nedir?

    Stres Nedir?

    Son dönemlerin en fazla rastlanan psikolojik problemlerinden biri olan streskimi zaman sizi baskı altına alır, kimi zaman en iyi şekilde motive eder, kimi zaman ise en tehlikeli anlarda güvende olmanızı sağlar. Stres yıkıcı hale gelmeden stres nedir bilmek gerekir.

    Stres Nedir?

    Stres, vücudunuzun her türlü talep veya tehdide yanıt verme şeklidir. Tehdit altında olduğunuzu hissedince sinir sisteminiz vücudu uyaran bir takım stres hormonları salgılayarak karşılık verir. Kalbiniz hızlanır, kaslarınız sıkılır, kan basıncı yükselir, nefes yükselir ve duyularınız keskinleşir. Bu fiziksel değişiklikler gücünüzü ve dayanıklılığınızı artırır, reaksiyon sürenizi hızlandırır ve odaklanmanızı sağlar. Bu, “savaş veya kaç” veya mobilizasyon stres tepkisi olarak bilinir ve vücudunuzu korumanızın bir yoludur. Stres, aslında her zaman olumsuz bir durum değildir. Rahat olduğunuz dönemde, sizin daha enerjik ve uyanık kalmanıza yardımcı olabilir. Hatta acil durumlarda, stres hayatınızı kurtarabilir. Örneğin kendinizi savunmak veya kazadan kaçınmak için arabanın frenlerine yüklenmenizi sağlamak gibi. Ancak rahat olmadığınız dönemde stres zihninizde ve vücudunuzda büyük hasarlara neden olur.

    Stresin Etkileri

    Vücudun sinir sistemi genellikle günlük stres faktörlerini ve hayatı tehdit eden olayları ayırt etmekte kötü bir performansa sahiptir. Örneğin işe gidip gelirken trafik sıkışıklığında vücudunuz bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmış gibi tepki verir. Günlük yaşamınızda sürekli bu gibi durumlar yaşadığınızda, stresi aşamadığınızda ciddi sağlık sorunları yaşayabilirsiniz. Stres vücudunuzdaki hemen hemen her sistemi bozar. Bağışıklık sisteminizi devreden çıkarır, sindirim ve üreme sistemlerinizi sıkıntıya sokar, kan basıncını yükseltir, kalp krizi ve inme riskini arttırır, yaşlanmayı hızlandırır ve sizi birçok zihinsel ve fiziksel sağlık sorunlarına karşı savunmasız bırakır.

    Stresle Baş Etme Kabiliyetinizi Geliştirin

    Hareket edin: Egzersiz yapın. Hem kollarınızı hem bacaklarınızı hareket ettirmeyi gerektiren aktiviteler stres yönetimi konusunda özellikle etkilidir. Yürüyüş, koşu, yüzme, dans ve aerobik hareketler gibi ritmik egzersizler, özellikle dikkatle uyguladığınızda iyi seçeneklerdir.

    Başkalarıyla iletişim kurun: Güvendiğiniz ve yakın hissettiğiniz biriyle yüz yüze sohbet etmek, stres yaratan hormonları olumlu yönde etkileyebilir. Psikoterapistler, arkadaşlar ve akrabalar bu süreçte yararlı olurlar.

    Duyularınızı harekete geçirin: Streste rahatlamanın bir diğer yolu, görme, ses, koku, dokunma veya hareket gibi duyularınızı etkilemektir. Bir şarkıyı yüksek sesle dinlemek, mis gibi kokan bir fincan kahve, bir hayvanı sevmek sizi rahatlatabilir. Ayrıca sağlıklı beslenmenin de stresle baş etmedeki rolünü unutmamalıyız.

    Kendinize gevşeme zamanı ayırın: Yoga, meditasyon ve derin nefes alma gibi rahatlama teknikleri, vücudun gevşeme tepkisini harekete geçirir; savaş ya da kaç stres tepkisinin tam tersi bir dinlenme halidir.

    Dinlenin: Yorgunluk stres yaratabilir. Uyku esnasında hem vücudumuz hem de düşüncelerimiz dinlenir. Yorgun bir vücut stresin zararlı etkilerine karşı daha savunmasızdır. Günde 7-8 saat uyumayı alışkanlık haline getirin.

  • Sevimli ve Yararlı Dostlarımız

    Sevimli ve Yararlı Dostlarımız

    Biz hayvan severler bir hayvan sahiplenmenin yaşamımıza verdiği mutluluğun ne demek olduğunu çok iyi biliriz. Bizi eğlendirirler, güldürürler, yalnızlığımızı giderirler. Fakat birçoğumuz bu sevimli varlıkların ruhsal ve fiziksel sağlığımıza olan olumlu etkilerinden bihaber yaşarız.
    Evcil hayvanlar insanların duygularını, düşüncelerini ve ihtiyaçlarını anlama konusunda evrim geçirmişlerdir. Örneğin köpekler insanların kullandığı birçok kelimeyi anlayabilmekte, ses tonumuzdan, vücut dilimizden ve mimiklerimizden duygu durumumuzu tespit edebilmektedirler. Tıpkı yakın bir arkadaşınızın yapacağı gibi mutsuz olduğunuz zaman gözlerinizin içine bakıp duyarlılıkla sizi anlamaya çalışmakta ve hatta sarılma ve öpme benzeri davranışlar sergilemektedirler. Evcil hayvanlar, özellikle kedi ve köpekler, stres, anksiyete ve depresyonu azaltır, yalnızlığımızı giderir, bizi egzersiz yapmaya ve oynamaya teşvik eder, kalp sağlığımızı olumlu yönde desteklerler. Evcil hayvan besleyen çocuklar daha özgüvenli ve aktif bireyler olurlar. Bu sevimli dostlar yaşlılar için de mükemmel bir yoldaştırlar. Çünkü bize koşulsuz sevginin ne demek olduğunu en güzel onlar öğretirler.

    Yapılan Araştırmalar Gösteriyor Ki
    -Evcil hayvan besleyen kişilerin stresli durumlar karşısında kan basınçlarının daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Hatta bir araştırma hipertansiyon hastası bireylerin bir hayvan beslemeye başladıktan 5 ay sonra tansiyonlarının normal seviyelere döndüğünü tespit etmiştir
    -Kedi veya köpekle oynamanın vücudumuzda mutluluk sağlayan serotonin ve dopamin seviyelerini yükselterek bizi sakinleştirip rahatlattığı tespit edilmiştir. Evcil hayvan besleyenler depresyona daha seyrek yakalanırlar
    -Hayvan besleyenlerin trigliserid ve kolesterol seviyelerinin düşük olduğu ve kalp krizi risklerinin ciddi anlamda azaldığı gözlemlenmiştir
    -Evcil hayvan besleyen 65 yaş üstü bireylerin beslemeyen bireylere göre daha az doktor ziyaretine gereksinim duydukları tespit edilmiştir

    Hayat Kalitemizi Nasıl Arttırırlar?
    -Egzersiz yapma süremizi arttırlar. Nasıl mı? Köpeğinizi yürüyüşe çıkarmak, kedinizle evin içinde oynamak, bakımlarını yapmak sizi daha aktif bir insana dönüştürür.
    -Bize arkadaş olurlar. Yalnızlık, depresyon ve benzeri rahatsızlıklara davetiye çıkarır. Tüylü arkadaşlarımız bize hayatta ihtiyaç duyulduğumuz, istendiğimiz ve değerli olduğumuz hislerini yaşatırlar. Hayattaki en güzel şeylerden biri akşam işten eve geldiğinizde kuyruğunu sallayan ya da taklalar atan bir kedi ya da köpek tarafından karşılanmaktır. 
    -Yeni insanlarla tanışır daha sosyal olursunuz. İnternette ya da çevrenizde kedi ya da köpek besleyen kurumlar, forumlar, bloglar yeni insanlarla tanışmanıza, arkadaş çevrenizin genişlemesine yardımcı olur. 
    -Gününüz daha sistemli ve düzenli bir hale gelir. Köpekler düzenli bir egzersize ihtiyaç duyalar. Kedilerin de her gün onları beslemenize, kumlarını temizlemenize ihtiyaçları vardır. Bu rutin hayatınızı daha düzenli bir hale getirirken, özelliklerle çocuklarda sorumluluk alma becerilerini destekler.
    -Dokunmanın mucizevi etkisi. İnsanların doğası gereği dokunmaya ve sarılmaya ihtiyacı vardır. Evcil hayvanınıza dokunmak, onu sevmek stresi yatıştırır. Dolayısıyla stresin neden olabileceği zararların bir nebze önüne geçilmiş olunur.

  • Sigarayı Bırakın Ruhunuz İyileşsin

    Sigarayı Bırakın Ruhunuz İyileşsin

    Sigarayı bırakmak stres, anksiyete ve depresyonu azaltır, hayata olan bakış açınızı daha pozitif bir hale dönüştürür. Bunlar sadece ruhsal problemler yaşayan içiciler için değil tüm sigara içenler için geçerli. Hepimiz sigarayı bırakmanın fiziksel sağlığımıza olan olumlu etkilerini az çok biliyoruz. Ama kaçımız bu kötü alışkanlığı bırakmanın aynı zamanda akıl sağlığımıza da olumlu etkileri olduğunun farkında acaba? Birçok tiryaki sigarayı bırakmayı istediklerini fakat sigara içmenin streslerini azaltıp onları rahatlattığını düşündükleri için içmeye devam ettiklerini söyler. Sanılanın aksine, sigara içmek stres ve gerginliği arttırır. Sigara içen bireylerin içmeyenlere oranla depresyon ve anksiyete bozukluklarına yakalanma risklerinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.

    Sigara Rahatlatmaz

    Neden çoğu insan sigaranın onları rahatlattığını söyler? Bu konuda araştırma yapan bilim adamları, nikotin bağımlılığında azalan nikotin seviyelerinin kişide oluşturduğu huzursuzluk duygularının bir sigara yakarak tekrar yüksek seviyelere getirmenin verdiği sahte bir rahatlama hissi olduğu görüşündeler. Sigara bağımlıları sigara içmediklerinde asabi, endişeli ve mutsuz olurlar. O esnada yakılan bir sigara geçici olarak bu duyguların azalmasını sağlar. Böylece bireyler sigaranın sanki onları rahatlattığını düşünürler. Oysaki huzursuzluklarının asıl sebebinin sigara olduğunun farkında bile değillerdir. Yapılan araştırmalar sigarayı bırakan bireylerin anksiyete, depresyon ve stres seviyelerinin sigara içmeye devam eden bireylere oranla daha düşük olduğunu göstermekte. Aynı zamanda morallerinin de daha yüksek olduğu tespit edilmiş. Sigarayı bırakmanın bir diğer artısı ise beyine giden oksijen miktarının artmasıdır. Beyine giden oksijen arttıkça konsantrasyonumuz da artmakta ve yapacağımız işlerde daha başarılı olmaktayız. Ruhsal bir problemle mücadele eden bir birey sigarayı bıraktıktan sonra daha düşük dozda bir antidepresana ihtiyaç duyar. Nikotin vücutta antidepresanların sağlamaya çalıştığı olumlu etkileri azaltır, ilaçtan alacağınızın verimi düşürür.

    Sigarayı Bırakmak İçin Öneriler

    1-Birden bırakın. İçilen sigara sayısını azaltmak doğru bir yöntem değildir. Birden bırakmak en etkili yöntemdir. Eğer bırakmakta zorlanıyorsanız sağlık ocaklarından ya da ALO 171 sigarayı bırakma hattından temin edebileceğiniz ilaçlar ya da nikotin bantları ile başarıyı yakalamak mümkün.
    2-Eğer bir antidepresan ya da farklı bir psikotik ilaç kullanıyorsanız mutlaka akıl sağlığı uzmanınıza sigarayı bırakacağınız konusunda bilgi veriniz. Böylece doktorunuz ilaç dozunuzu ayarlayabilir.

    3-Sigarayı bıraktıktan sonra alkol gibi sigara içmeyi tetikleyen alışkanlıklardan da uzak durmanız alışkanlıktan tam olarak kurtulana dek yapılacak en mantıklı şeylerden biridir.
    4-Evde ve işyerinizdeki bütün küllükleri ve sigaraları kaldırın. Evinizi temizleyin. Etrafa sinmiş olan sigara kokusunu uzaklaştırın. 
    5-Kendinize engel olamayıp bir sigara içerseniz sakın vazgeçmeyin. Bu durumu bir yenilgi olarak algılamayın. Hepimiz hatalar yapabiliriz. Bu durum bizi hedefe giden yolda durdurmasın. İçilen bir sigara başa sardığınız anlamına gelmiyor.
    6-Spor yapın ve sağlıklı beslenin. Spor yaparak sigara içme isteğinizi kesebilir, sağlıklı beslenerek sigaranın vücudunuza verdiği hasarı onarabilirsiniz. 
    7-Hergün sigara almak için harcayacağınız parayı bir kavanoza koyarak biriktirin. Belli bir süre sonra bu paranın biriktiğini ve yüksek bir meblağ olduğunu göreceksiniz. Bu parayla kendinizi ödüllendirin ya da bir borcunuzu ödeyin. Ne kadar rahatladığınızı ve mutlu olduğunuzu göreceksiniz. Böylece motivasyonunuz artacaktır. 

  • Sağlık İçin Bir Kahve Molası Verin

    Sağlık İçin Bir Kahve Molası Verin

    Kaldi adında Etiyopyalı bir keçi çobanı bundan yüzyıllar önce ormanda dolaşırken keçilerinin garip bir bitki yediklerini fark eder. Keçiler bu bitkiyi afiyetle yedikten sonra o kadar enerjik olurlar ki akşam uyuyamazlar bile. Ertesi gün koşa koşa köyün din adamına gider Kaldi. Din adamı da denemek için bu bitkiyi pişirip içer. Aynı keçilerde olduğu gibi çok enerjik olduğunu ve uykuya ihtiyacının azaldığını söyler. Bir süre sonra Arap Yarımadasına da ulaşır bu bitki. Ve kahvenin serüveni bu şekilde başlar.
    Kaldi günümüzün en popüler içeceği olacak kahveyi bulduğunun farkında değildi elbette. Dünyada bugün kahve 70 ülkede yetiştirilmekte ve yüzyıllar boyunca vücudumuza olan türlü faydaları bilinmektedir. Kahve birçoğumuz tarafından kafein ihtiyacımızı gidermek için tükettiğimiz bir içecek olarak bilinir. Fakat kahvenin içeriği sadece kafeinden ibaret değildir; kahve birden fazla kompleks kimyasal bileşenden meydana gelir. Uzmanlar kahvenin fiziksel sağlığımız olduğu kadar akıl sağlığımız için de birçok faydası olduğunu tespit etmiştir. Şimdi gelin bu lezzetli içeceğin ruh sağlığımıza olan olumlu etkilerine bir göz atalım.

    Depresyonla Savaşır
    Gün içerisinde kahve arası vermekten daha güzel bir şey düşünemiyorum. Uzmanlar da bu konuda aynı fikirde. Günde birden fazla fincan kahve tüketen bireylerin tüketmeyen bireylere göre daha aktif ve mutlu oldukları tespit edilmiş. Bunun kafein ile ilgili olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü kafein içeren kola gibi içeceklerin içeriğindeki diğer zararlı maddeler yüzünden aynı etkiyi yapmadığı bulunmuş. Kahve günümüzde bilinen en iyi doğal moral deposudur. Kim “hadi bir kahve içelim” denildiğinde mutlu olmaz ki? Kahve içeriğinde bulunan yüksek miktarda antioksidanlarla bizi fiziksel olarak sağlıklı kılarken bir yandan da bizi sakinleştirip mutlu ederek depresyonumuzla da savaşır.

    Beyin Dostu Kahve
    Hayatımız yorucu bir maraton gibidir. Koca bir günü birden fazla işi aynı anda yerine getirmek, ailemizi geçindirmek, sosyal sorumluluklarımızı tamamlamak gibi işlerle geçiririz. Bu yorucu koşuşturma esnasında bir kahve molası kendimize verebileceğimiz en güzel ödüldür. Kahve beyin reseptörlerini uyarıp bizi daha dinç ve zinde tutar. Yorgunluk için en iyi ilaç kahvedir. Kahve aynı zamanda hafızamızı da güçlendirir. Kahve içen bireylerin içmeyen bireylere göre daha keskin bir hafızaya sahip oldukları ve gündelik işlerini daha iyi organize edebildikleri tespit edilmiştir. Kahvenin Alzheimer, demans (bunama) ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıkların da önüne geçtiği güvenilir çalışmalarla kanıtlanmıştır. Özellikle uzmanlar yaşlı bireylerin hafızalarını güçlendirmeleri için kahve içmelerini önermekte.

    Doğru Tüketim Önemli
    Uzmanlar kalkar kalkmaz kahve içmek yerine uyandıktan birkaç saat sonra kahve tüketmenin daha doğru bir karar olduğunda uzlaşıyorlar. Uyandığımızda vücudumuz kortisol denilen bizi enerjik tutan bir hormon salgılar. Gün içerisinde azalan kortisolün etkisi ile daha yorgun hissetmeye başlarız. Dolayısıyla, gün ortasında kahve içmek çok daha mantıklı bir karar olur. Uyku sorunu yaşayan bireylerin de kahve konusunda dikkatli olmaları önerilmekte. Eğer geceleri uyumakta zorlanıyorsanız uykunuzu daha fazla kaçırmaması için kahveyi yatmadan en az 6 saat önce tüketmenizde fayda var. Her şeyde olduğu gibi kahve tüketiminde de aşırıya kaçmamak önemli. Çok fazla tüketildiği takdirde kafein vücutta olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Ayrıca sağlıklı bir alışkanlık olan kahve tüketimi sigara içmek gibi zararlı bir alışkanlıkla birleştirildiği takdirde kahve tüketimi sigara tüketimini tetiklediğinden faydadan çok zarar verebilmektedir. Keyifli ve dozunda içilen güzel kahve molalarınız olsun.

  • Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Psikoterapinin Sağlığımıza Olan Olumlu Etkileri

    Ruh ve bedenin ayrılmaz bir ikili olduğu konusunda sanırım hepimiz hemfikiriz. Çünkü bir düşündüğümüzde beynimizin bedenimizin bir parçası olduğunu anlarız. Bilinç, kişisel farkındalık, duygu ve düşüncelerin beynimizin ürünleri olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda zaten ruhsal ve bedensel bağı rahatlıkla kavrayabiliriz. Dolayısıyla, akıl sağlığından bahsederken fiziksel sağlığı göz ardı etmek imkansızdır. Beden ve ruhun birbirinden ayrılmaz olduğunun basit bir kanıtı olarak insanların yeme alışkanlıklarının duygu durumlarına doğrudan olan etkisi düşünülebilir. Örneğin, koca bir dondurma kutusunu bir oturuşta bitirmenin fazla şeker alımına bağlı duygusal çöküntü ve depresif ruh haline sebebiyet verdiği birçok araştırma sonucunda kanıtlanmış bir gerçektir. Buradan da anlaşılacağı gibi basit bir yeme içme durumu bile ruhsal bütünlüğümüzü direkt olarak etkileyebilmektedir. O zaman uyku, fiziksel bağımlılıklar, aşırı yorgunluk gibi birçok fiziksel durum psikolojimizi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilmektedir diyebiliriz.

    Araştırmalarla Destekli
    Amerika’da bulunan Akut Kardiyovasküler Sağlık Birliği’nin 2013’te yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre psikoterapi almanın kalp krizi geçirip hastaneye yatışı gerçekleşen hastalarda ölüm oranını ciddi anlamda düşürdüğü görülmüştür. Raporlara göre yatışı sağlanan hastalara bir psikolog tarafından verilen psikoterapiler sonrasında hastaların başka bir kriz daha geçirme, taburcu olduktan sonra tekrar hastaneye yatma ve ölüm oranlarının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere kalp sağlığı ve problemleri sadece fiziksel bir durum değil, aynı zamanda psikolojik etkenlere de dayalı bir vakadır. Kardiyologlara göre psikolojik faktörlerin kalp krizi ya da kalp problemleri yaşanmasında büyük rolü vardır. Bu faktörler kişinin kalp krizi geçirme riskini etkilediği gibi iyileşme ve bir daha kalp krizi geçirme oranlarında da büyük etkiye sahiptir. Bütün bu gerçekler göz önüne alındığında kardiyovasküler problemler sadece fiziksel bir rahatsızlık değil aynı zamanda azımsanamayacak kadar da psikolojik etmenlere bağlı bir sağlık problemidir.
    Öfke kontrol problemi, akut/kronik stres, aile içi problemler, yalnızlık gibi problemlerin yüksek tansiyon ve kalp krizlerine sebebiyet verdiğini gösteren birçok bilimsel çalışma da mevcut. Buna göre uzman bir psikologtan alınacak etkili bir psikoterapi bu rahatsızlıkların hatta ölümlerin önüne geçebilmektedir. 

    Psikoterapiden Korkmayın
    Ne yazık ki ülkemizde hala psikolojik destek alma konusunda önyargılar var. Bir insanın fiziksel bir rahatsızlığı ile ilgili olarak doktora görünmesi normal karşılanırken ruhsal sağlık problemleri için bir uzmana gitmesi olumsuz karşılanabilmektedir. Akıl sağlığı ve fiziksel sağlığın ayrılmaz bir ikili olduğu gerçeği birçok kez kanıtlanmış olmasına rağmen o zaman neden hala insanlarımızda psikoterapi korkusu var? Çünkü yardım istemek bir zayıflık veya acizlik durumu olarak algılanır. Sadece yetersiz insanların problemlerini çözme konusunda yardıma ihtiyaçları olduğu düşünülür. Tüm bunlar yanlış ve sağlıksız yargılardır. Kişi ruhsal olarak kendini rahatlamış ve huzura ermiş hissettiğinde fiziksel olarak da ne kadar rahatlamış olacağını görecektir. Çözülmeyen problemler çığ gibi büyür ve kişiyi içine alır. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından tutun da birçok kanser türü yine kişilerin içlerindeki açmazların sonucunda olduğu bilinmektedir.

  • Panik Yapmayın! Panik Atak Tedavi Edilebilir!

    Panik Yapmayın! Panik Atak Tedavi Edilebilir!

    Panik atak, çok sık rastlanılan bir sağlık sorunudur. Sokakta karşılaştığımız her 10 kişiden biri hayatı boyunca en az bir kez panik atak geçirir. Panik ataklar sıklaştığında, mesleki, sosyal ve bireysel anlamda kişinin uyumunu bozup yaşamını olumsuz yönde etkilemeye başladığında hastalık halini almış demektir. Panik atak bir kaygı bozukluğudur. Kalp çarpıntısı, nefes nefese kalma, boğuluyormuş gibi olma, soluğun kesilmesi, göğüste sıkışma, nabız yükselmesi, baş dönmesi, terleme, titreme gibi yoğun fiziksel belirtilerin bazılarının yineleyen şekilde yaşandığı yoğun rahatsızlık duyma halidir.

    Kaygı ve Korku
    Kaygı (anksiyete, endişe, bunaltı); yoğunluğu tedirginlik duygusundan panik düzeyine varan fiziksel belirtilerin eşlik ettiği bir tepkidir. Beynimizde ‘savaş ya da kaç’ prensibine göre tepki vermemize neden olan bizi hayatta tutmaya ve tehlikelerden korumaya yarayan bir alarm sistemi vardır. Kaygı doğru zamanda ve seviyede olduğunda yararlıdır. Fakat yoğunluğu ve süresi uzadığında kişinin iş, sosyal ve akademik yaşantısına zarar verir. Peki, korku nedir? Korku kişinin somut(gerçek) bir tehdit karşısında tüm kaynaklarını bu tehlikeye karşı kendisini korumak üzere kullandığı akut ve ani durumlardır. Kaygı; somut olmayan, bilinmeyen, içten gelen belirsiz bir algıya dayalı bir tehdide karşı gösterilen kronik bir tepkidir. Panik atakları ise beynimizde bahsi geçen alarm sisteminin bozulmasına benzetebiliriz. Yani arabanın alarmının kediye çalması durumudur.

    Panik Atak Kalp Krizi Değildir
    İlk kez panik atak yaşayan kişilerin hemen hemen hepsi soluğu acil servislerde alır, kalp krizi geçirdiklerini veya öleceklerini düşünürler. Yapılan incelemeler sonunda doktorun durumun psikolojik olduğunu söylemesi inandırıcı olmaz. Panik ataklar tekrarladıkça acil servislere gidilmeye, atağın nedeninin araştırmaya yönelik doktor doktor dolaşılmaya başlanır. Ekonomik ve duygusal açıdan yıpratıcı bir süreç başlar. Panik atak tekrarlama eğiliminde olduğundan kişiler birkaç ataktan sonra kaygı dolu bir bekleyiş içine girerler. Atağın ne zaman olacağını kestirebilmek için çevreden ya da bedenlerinden gelebilecek bazı ipuçlarını araştırmaya ve bunlara yönelik önlemler almaya koyulurlar. Bu endişeler kişiyi yanlış çıkarımlara itebilir. Arabada ilk panik atağını yaşayan kişi arabaya binmek istemeyebilir, ciddi bir hastalığı olduğunu düşünerek sürekli belirtiler araştırabilir, nefes alamayacağını düşünerek kapalı ortamlara girmekten kaçınır, dışarıda bayılacağından endişe duyduğu için yalnız dışarı çıkmayabilir, hatta evde yalnız kalamayabilir. 

    Sağlıklı Çözümler
    •Öncelikle bu sıkıntılarınızla ilgili olarak bir psikolog/psikiyatri uzmanından yardım alın. İlaç tedavisi artı psikoterapi bu hastalığı yenmede en etkili yöntemdir. Tedavi planınıza sadık kalın.
    •    Gerekli tetkikler yapıldıktan sonra şikayetlerinizin bedensel bir hastalıkla ilgili olmadığına dair söylenenlere inanın. Özellikle panik atak geçiriyorken acil servislere gitmeyin. Panik atak sırasında yaşadığınız belirtilerle tek başına baş edebilmeniz çok önemli. 

    •    Kötü beslenme alışkanlıkları, düzensiz beslenme ve katı diyetler sonucunda ortaya çıkabilecek değişken kan şekeri düzeyi atakları tetikleyebilir. Hastalık belirtilerinin bastırılmasında alkol kullanılmamalıdır. Kafein çarpıntıyı artıran ve uykusuzluğa sebep olabilen bir maddedir. Kafein içeren çay, kahve ve kola gibi içeceklerin tüketimi sınırlandırılmalıdır. 
    •    Yeteri kadar uyuyun ve düzenli egzersiz yapın.
    •    Bir panik atak hastasıysanız şunu unutmayın: Panik ataklar kesinlikle kontrol altına alınabilir, uygun tedavilerle düzelebilir. Umutsuz ve karamsar olmayın. 

  • Okullar Açıldı Kaygılar Başladı

    Okullar Açıldı Kaygılar Başladı

    Çocukların büyük bir yüzdeliği için yazın sonu mutsuzlukla ilintilidir. Çünkü yazın sonu tatilin bittiğini ve okulların açılacağını simgeler. Uzun yaz tatilinden sonra özlenen arkadaşlarla bir araya gelmek ve okulun yeni yılda sunacağı yeniliklerin düşüncesi çocuğa heyecan ve mutluluk verse de, okulların açılması kaygı ve korku gibi duyguları da beraberinde getirir. Özellikle 9-13 yaşları arasındaki çocuklar bu durumu yoğun bir şekilde yaşarlar. Bu yaş grubundaki çocuklar fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimin doruğundadırlar. Bu durum onlarda belirsizlik ve huzursuzluk yaratır. Kendi farkındalığına varmaya başlayan bu hassas bireyler çevrelerindeki insanları ve olup bitenleri fazlasıyla analiz ederler. Bu sebeple özellikle yakın olduğu kişilere karşı çoğu kez fazla alıngan ve yargılayıcıdırlar. Dünya sanki onları ezmek ve üzmek için seferber olmuştur. Onların gözünde herkes ve her şey benliklerine düşmandır. Bütün bu olumsuz düşünceler göz önünde bulundurulduğunda okulların açılması bu yaş grubundaki çocuklar için tedirginlik yaratır.
    Okula dönüş kaygısı kendisini okulların açılmasına yakın tarihlerde çocuklarda endişe, asabiyet, aşırı duygusallık, umutsuzluk, isteksizlik, depresif ruh hali, iştah ve uyku bozuklukları gibi belirtilerle gösterir. Çocuk sık sık yeni okul yılı ile ilgili kaygılarını dile getirmektedir. Okul için yapılan alışverişlerde kararsız, gönülsüz ve agresiftir. Genellikle yeni ortamlara uyum göstermekte zorlanan, okula ilk başlarken zorluk yaşamış çocuklar ve ilkokuldan ortaokula geçen çocuklarda bu durum daha sık görülmektedir.

    Ebeveynler Ne Yapmalı?

    -Okula dönüş kaygısı yaşayan çocuklara yapabileceğiniz en güzel şey onlarla kaygıları hakkında konuşmaktır. Ebeveynler çocuklarını dinlerken sadece sözcüklere değil vücut dillerine de dikkat etmelidirler. Bu yaş grubundaki çocuklar çekingendirler ve duygularını tam olarak anlatabilecek donanıma sahip değildirler. Dolayısıyla duygularını ve kaygılarını açıkça dile getirmelerini beklemek hata olur. Fakat korkuların en büyük düşmanı onları sözcüklere dökmektir. Ne kadar zaman alırsa alsın çocuğunuzun okula dönüş ile ilgili kaygılarını sizinle konuşması için sabırla bekleyin. Kendi hayatınızdan örnekler vermek, sizin de onun yaşındayken benzer kaygılar yaşadığınızdan bahsetmek çocuğunuzun hoşuna gidip onu rahatlatacak ve size açılmasını kolaylaştıracaktır.
    -Çocuğunuzun kaygılarının altında yatan nedenleri bulup ona yönelik çözümler geliştirmesine yardımcı olun. Örneğin çocuk matematik dersinde zorlandığı için okullar açılıyor diye kaygı yaşıyor olabilir. Çocuğun zorlandığı dersler tespit edilip bu derslerdeki konu eksiklerinin giderilmesi daha özgüvenli bir şekilde okula dönmesine yardımcı olup kaygılarını azaltacaktır. Bir başka neden ise çocuğun okulda arkadaşlık problemlerinin olması olabilir. Çocuğun hiç arkadaşı yoksa ya da arkadaşları tarafından zorbalığa uğruyorsa bu sorunlar okul ile işbirliği yapılarak çözülmeli.
    – Okulun ilk günlerinde yakın bir arkadaştan ya da kardeşlerden kaygı yaşayan çocuğa yardımcı olmalarını istemek de iyi bir yöntemdir. Okulun ilk günlerinde arkadaşların veya kardeşlerin birbirlerine destek olup ihtiyaçları konusunda yardımcı olmaları okulun ilk haftalarında yaşanan kaygıları ciddi anlamda azaltır.
    -Çocuğun kaygılı ve çaresiz hissettiği durumlarda okulda kendisini yakın hissettiği bir öğretmene ya da okulun rehberlik birimlerine gitmesi için onu yönlendirin. Okulların rehberlik birimleri okul kaygısı ve arkadaşlık problemleri yaşayan çocukların sorunlarını çözmelerine destek olma konusunda donanımlıdırlar. Dolayısıyla çocuğunuzun okulundaki rehberlik servisinde görev yapan öğretmenlerle iletişimde olmanız faydalı olacaktır.
    -Tüm çabalara rağmen çocuğunuzun kaygılarında herhangi bir hafifleme olmazsa problem kronik bir hale gelmeden ya da başka psikolojik problemlere sebep olmadan mutlaka bir psikolog ya da çocuk psikiyatristinden destek alınız.

  • Öfkeyi Anlamak ve Yönetmek

    Öfkeyi Anlamak ve Yönetmek

    Günlük hayatta sinirimizi bozan birçok olayla karşılaşırız. Bu tür olaylara uygun tepkiler verildiğinde, öfke gayet normal bir duygudur. Çoğu insan bu durumlarda tepkisini direkt gösterir. Kimisi de tepkisini içine atar ve biriktirir. Stres insan vücuduna girdiği zaman bir şekilde çıkacak yol arar, aynı elektriğin girdikten sonra bedenin bir yerinden çıkması gibi. Günlük hayatta biriktirdiğimiz stres ve kızgınlık da benzer şekilde etki yaratır. Küçük stresler birikir ve bir eşik üstü uyaranlarla karşılaşıldığında dışarı çıkar. Öfke patlaması yaşayan insanların birçoğu olayı tetikleyen etkenden ziyade bu birikmiş öfkeyi yaşarlar. Oysaki öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrolden çıkıp da yıkıcı hale dönüşürse iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açarsa problem olmaya başlar. Pek çok kişisel ve sosyal problemlerin (örneğin, çocuk istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet) temelinde öfke vardır.

    Öfke Hangi Rahatsızlıklara Sebep Olur?

    Öfke zaman içerisinde kronik rahatsızlıklara sebep olabilmektedir. Bunlardan en sık rastlanılanlardan biri kalp hastalıklarıdır; birikmiş öfke kalp hızını arttırır, aynı zamanda kalp damarlarında daralma ve kriz etkenidir. Öfkenin sebep olduğu bir diğer rahatsızlık ise hipertansiyondur; öfke damar elastikiyetini bozar, kalıcı hipertansiyon oluşur. Şeker hastalığı da öfke ile tetiklenir; biriken öfke metabolizmayı bozar ve şekeri yükseltir. Öfke ruhsal bozukluklara da sebep olur; birikmiş öfke, depresyon gibi ruhsal bozukluklarla kendini gösterir. Kötü genlerin harekete geçmesini sağlar; hepimizde bazı hastalıkların geni mevcut olabilir. Eğer bu genleri aktifleştirmemeyi başarabilirsek, hastalanmadan hayatımızı sürdürebiliriz. Ama öfkeyi kontrol edememe gibi bir problemimiz varsa bu genlerin ortaya çıkma riski artar. O zaman genetik haritamızda var olan birçok hastalık tetiklenir. Son yıllarda kanserlerin artmasının altında yatan en önemli etken birikmiş öfke ve strestir.

    Öfke Nasıl Kontrol Edilir?

    – Öfke kontrolünü sağlamak ile ilgili yaklaşımlar psikoterapide en çok kullanılan yöntemlerdir. Bu yaklaşımlarda kişinin var olan öfkesini kontrol etmeyi öğrenmesi amaçlanır. Bu tür çalışmalar oldukça yarar sağlar. Bu sebeple öfkenizi kontrol edemediğiniz takdirde mutlaka bir uzmandan yardım alınız.
    – Konuşmadan önce düşünün. Kızgınlıkla istenmeyen sözcükler kullanıp telafisi mümkün olmayan kırgınlıklara sebebiyet verebilirsiniz. Kızgınlık anında bir sonraki sözcüğünüzü söylemeden önce düşüncelerinizi toparlayın.
    – Sakinleştikten sonra karşı tarafa kızgınlığınızı uygun bir dille (agresif olmayan kendinden emin bir tavırla) dile getirin. İçinize atmayın.
    – Öfkelendiğinizi hissettiğinizde kısa bir yürüyüşe çıkın ya da sevilen bir aktivite ile uğraşın. Hareket etmek stresi azaltır, sakinleştirir. 
    – Kendinize mola verin. Eğer stresinizin arttığını ve öfkelenmeye başladığınızı hissederseniz rahatlamak için biraz yalnız kalın. 
    – Sizi sinirlendiren nedene değil, sizi sinirlendiren durumu nasıl çözümleyebileceğinize odaklanın. Kızgınlık hiçbir problemi çözmez, aksine durumu olduğundan daha kötü bir hale getirir. 
    – ‘Sen’ değil ‘ben’ dili kullanın. Karşımızdakini yaptıkları için suçlamak yerine, davranışının size kendinizi nasıl hissettirdiğini vurgulayın. Örneğin “Masayı toplamama hiçbir zaman yardım etmiyorsun” demek yerine “Masayı toplamama yardım etmemen beni üzüyor” demeyi deneyin. Karşımızdakini suçlamak her zaman durumu olduğundan daha gergin bir hale getirir. 
    – Affetmek çok güçlü bir silahtır. Eğer öfkenin ve diğer negatif düşüncelerin pozitif düşüncelerinizin önüne geçmesine izin verirseniz sadece kızgınlığınızın ve haksızlığa uğramışlık duygularının artmasına neden olursunuz. Fakat sizi kızdıran birini affetmeyi başarabilirseniz o zaman beraberce hem yaşanan olaylardan bir ders çıkarabilir hem de aranızdaki ilişkiyi kuvvetlendirebilirsiniz. 
    – Rahatlamaya çalışın. Derin nefes egzersizleri yapın. Gözünüzde güzel bir manzara canlandırın ve orada olduğunuzu hayal edin. Kendi kendinize içinizden sizi rahatlatan bir sözcüğü tekrarlayın; bu dini bir sözcük olabileceği gibi ‘sakin ol, geçecek’ gibi telkin edici bir sözcük de olabilir. Sevdiğiniz bir müzik dinleyin. Duygularınızı dışa vurabileceğiniz bir günlük tutun. Spor yapın. 

  • Kanser Psikolojisi

    Kanser Psikolojisi

    Kanser kelimesi hepimiz için korkutucu, adeta tüylerimizi diken diken eden bir kelimedir. Bir doktordan duymak istediğimiz en son sözcüktür. Ne yazık ki çoğumuz hayatımızda öyle ya da böyle bir şekilde kanser ile tanışırız. Ya bir yakınımız kanser olur ya da kendimiz. Kanser hastaları ve hasta yakınları sadece hastalık ile mücadele etmezler. Aynı zamanda hastalığın sebep olduğu duygusal sıkıntılarla da baş etmek zorundadırlar. Kanser, uzun süren psikolojik ve duygusal problemlere sebep olur. Hastalık başarı ile yenilse bile psikolojide açtığı hasarların etkisi devam eder.

    Endişe Ve Depresyon
    Kanser tedavisinin en sık görülen psikolojik yansıması anksiyete/endişedir. Örneğin, kemoterapi gören hastalarda tedavinin sebep olduğu fiziksel değişim (saç dökülmesi, kilo kaybı, vücutta ödem vb) kişinin özgüvenini olumsuz etkiler. Ayrıca kanser hastaları yoğun bir üzüntü duygusu içindedirler. Bu üzüntü uzun süre devam eder ve dayanılmaz bir hal alırsa kişiyi depresyona ve anksiyeteye sürükleyebilir. Böyle bir durumda hastanın mutlaka psikolojik ve farmakolojik destek alması gerekir.

    Suçluluk
    Suçluluk duygusu kanser hastalarının hissettiği bir diğer karmaşık duygudur. Kanser hastası geçmişte yapmış olduğu tercihler, sahip olduğu ve bırakmadığı alışkanlıklar, davranış şekillerinden dolayı kanser hastalığına yakalandığını düşünebilir. Kanser hastaları yakınlarına verdikleri sıkıntı ve üzüntüden dolayı da çoğu kez suçlu hissederler. Suçluluk duygusu kolay anlaşılabilen bir duygu değildir; birey gardını sıkı sıkıya korur. Bu duyguyu anlamak ve onu geçirmeye çalışmak gerekir.

    Öfke
    Hastanede geçirilen uzun ve zorlu süre kişiyi öfkeye sevk eder. Kanser hastaları önceden yapabildikleri birçok şeyi hastalık ve tedavisi sebebiyle artık yapamazlar. Kişilerde engellenmişlik duyguları birikir. Kanser hastaları ayrıca hastalığa yakalandıkları için kendilerine ya da bu hastalığa sebebiyet verdiğini düşündüğü başka kişilere karşı sağlıksız ve yerinde olmayan bir öfke duyarlar. Eğer bu öfke kontrol altına alınamazsa mutlaka psikolojik destek gerektirir.

    Kanser Hastası Yakınıysanız
    Kanserle mücadele ediyor ya da atlattıysanız mutlaka duygularınızı sevdiklerinize dile getirin. Neler hissettiğinizi ve yaşadığınızı onlarla paylaşın. Sakın içinize atıp bu duygularla tek başınıza baş etmeye çalışmayın. Unutmayın ki kanseri yenmek için moralinizin yüksek olması ve duygusal olarak güçlü olmanız şart. Eğer hasta yakınıysanız ve hastanın bakımından siz sorumluysanız lütfen kendinizi de ihmal etmeyin. Hasta yakınları da en az hastalar kadar yıpranma riski altındadırlar. Hastaya bakan kişi güçlü olmalı ki hastaya destek olabilsin. Hasta ile geleceğe dair umut dolu planlar yapın, ona hastaneden çıkınca beraber yapacağınız eğlenceli aktivitelerden bahsedip geleceğe dair umutlu bakış açısı geliştirmesini sağlayın.