Kategori: Psikoloji

  • Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Kişilerin yaşadığı olaylar karşısında verdiği duygusal ve davranışlar tepkiler yaşadığı olayı nasıl algıladığı ve bu olaya nasıl bir anlam yüklediği ile ilgilidir. Çoğu zaman, yaşadığımız olayların bizim duygu durumumuzu belirlediğini düşünürüz. Oysaki yaşanılan olayın kendisi kişinin duygularını etkilemez. Duyguları etkileyen faktörler; kişinin o olayı nasıl algıladığı, bu algıdan yola çıkarak olay hakkında ne düşündüğü ve olayı zihninde nasıl yorumladığıdır. Zihnimizde oluşan yorum ise duygularımızı, duygularımız da bedenimizde hissettiklerimizi (boğazınızın düğümlenmesi, göğsünüzün sıkışması, ürperti hissi vb.) ve davranışlarımızı belirler.

    Gün boyunca aklımızdan kısa süreli bazı düşünceler gelip geçer. Bunlar eletirdik düğmesine basınca ampulün aniden yanması gibi zihinde belirir. Bu düşünceler bazen gözümüzün önünden geçen anlık imajlar (görüntüler) şeklinde de olabilir. Düşünce doğurgandır ve birbirini doğurarak, kartopundan bir çığ oluşması gibi, giderek büyüme özelliği vardır. Bu düşüncelere ‘’ Otomatik Düşünceler’’ adı verilir. Otomatik düşünceler, mantık yoluyla ya da bilinçli olarak zihnimize getirmediğimiz, aniden ve kendiliğinden beliren düşünceler olup çoğu olumsuz düşüncelerden oluşur. Zihnimizden kısa sürede ve hızla gelip geçen düşünce veya görüntüleri o an farkına varamasak da, çoğunlukla bizde oluşturduğu duyguyu fark ederiz Bunlar; kaygı, korku, endişe, panik gibi olumsuz duygular olabilir. Duygu durumumuzun aniden olumsuz olarak değiştiği anlarda kendimize ‘’ biraz önce aklımdan ne geçti? Ya da ne hayal ettim? ’’ sorusunu sorduğumuz zaman otomatik düşüncelerimizi yakalayabiliriz.  

    İnsanlar dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde olup bitenlere bir anlam vermeye ve anlamaya çalışır. Dünyayı anlamaya çalışırken, kendisi, iletişim içinde olduğu insanlar, yaşadığı çevre ve kültürle ilgili bilgiler edinir. Bir süre sonra bu bilgilere dayalı olarak zihninde bazı inançlar oluşmaya başlar. Edindiği bilgiler ışığında dünyayı, yaşadığı çevreyi, kültürü ve insanlar arası ilişkileri kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlamlandırır ve çevresine uyum gösterebilmek için de bu deneyimleri zihninde yeniden düzenler. En temel inançlar; kişinin dünya ve diğer insanlarla olan ilk deneyimleriyle biçimlenir. İlk deneyimlerle oluşan algı ve fikirler kişi tarafından değişmez doğrular olarak kabul görür ve sorgulanmaz. Bu en temel inançlar kişinin zihinsel yapı taşları bir diğer adıyla düşünce kalıplarıdır.

    Bir sonraki aşamada zihnimizdeki düşünce kalıplarımıza uygun kurallar ve varsayımlar geliştirmeye, böylece sayıları giderek artan düşünce kalıplarımız ile zihinsel yapımızı şekillendirmeye başlarız.

    Zihnimizdeki düşünce kalıplarını destekleyen ‘’meli, malı‘’ cümleleriyle kurduğumuz kurallar ve  ‘’eğer böyle olursa, sonuç budur  ‘’şeklindeki olumsuz varsayımlar aslında, gün boyunca aklımızdan gelip geçen olumsuz otomatik düşünceleri belirler. Otomatik düşünceler ise olaylar karşısındaki duygusal ve davranışsal tepkilerimizi etkileyerek, gün içindeki duygu durumumuzu ve çevremizle olan iletişimimizi belirler. Sorgulanmadan doğru kabul edilmiş düşünce kalıpları ve bunların uzantısı olan kurallarımız, varsayımlarımız bir süre sonra bizi bir çember gibi içine alır, yaşamımızı kısıtlar ve yaşam adeta kâbusa dönüştürür.

          Kişilerin düşünce sistemleri üzerinde çalışan Düşünce Terapisi (Bilişsel Terapi) bugüne dek sizin tarafınızdan doğruluğu hiç sorgulanmadan kabul edilmiş temel inançlarınızın doğuştan gelmediğini, sonradan öğrenildiğini ve bunların sorgulanabileceği, esneyebileceği ya da değiştirilebileceği gerçeğini temel kabul eder. Olumsuz olan ve yaşamımızdaki işlevselliği bozan, sizi kısıtlayan katı, sert düşünce kalıplarınız, kural ve yargısal varsayımlarınızın tarafınızdan yeniden sorgulanmasını sağlar. Sizi kısıtlayan, hayatınızı zorlaştıran, iletişimlerinize zarar veren düşünce biçiminizi yeniden şekillendirir. Zihninizdeki peşin yargılı, aşırı kuralcı ve katı düşünceleriniz esnemeyi öğrenir. Kurallarınız ve varsayımlarınız değişip esnerken,  gün boyunca aklınızdan gelip geçen düşünceleriniz de olumlu yönde değişim gösterir. Böylece olaylar karşısındaki duygu durumunuz ve davranışsal tepkileriniz yeniden biçimlenir. Bu durum; çevrenizle kuracağınız ilişkileri, yaşadığınız olaylara verdiğiniz anlamı ve sonuçların sizi etkileme biçimini yeniden belirlerken, sizi saran çemberin de kırılmasına ve özgürleşmenize, hayattan daha fazla keyif almanıza katkıda bulunur.

  • Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav kaygısı, sınav ile doğrudan ilişkili kaygı türlerinden biridir. Sınava yüklenilen anlam, sınavla ilgili yoğun düşünceler , sınav sonrası tepkilere ve beklentilere verilen önem, yanlış beslenme, uykusuzluk, zamanı iyi kullanamama , olumsuz düşünceler, aşırı kahve ve çay tüketimi, konuların bitmemesi, yapılan tekrarların yetersiz olması , kendini hazır hissedememe kaygı oluşumunda çok etkilidir. Kaygı, öncelikle sınava yeteri kadar hazırlanmaya ve sonrasında da sınavda başarı olmaya engel olabilir.

    Sınav kaygısı belirtileri; dikkati toplamada ve sürdürmede zorluk çekme, okuma- anlamada zorluk, başaramayacağım- yapamayacağım gibi olumsuz düşünceler, kendini yetersiz hissetme, unutkanlık, kalp çarpıntısı, terleme, karın ağrısı, nefes alıp vermede hızlanma, ateş basması, aşırı gerginlik, karamsarlık, sinirlilik, mutsuzluk , bıkkınlık, çaresizlik, panik, hata yapma korkusu, çalışmayı bırakma, bahaneler üretmeye başlama gibi durumlarla ortaya çıkabilir.

    Sınav Kaygısı İle Nasıl Baş Edilir?

    • Sınava planlı ve programlı şekilde hazırlanılmalı, günlük testler , tekrarlar yapılmalı, çalışmalar son güne bırakılmamalıdır.

    • Sınava iyi bir şekilde hazır olunmalıdır. Eğer kendinizi hazır hissederseniz kaygınız oldukça azalır.

    • Sınav yaklaştıkça konu tekrarları arttırılmalıdır. Bu sayede kaygının sebep olmuş olduğu unutkanlığınızı azaltmış olursunuz. Tekrar yapmak bilgileri aklınızda tutmanızı kolaylaştırır.

    • Sınav öncesi tekrarları arttırın fakat çok yoğun bir şekilde kendinize yüklenmeyin. Tüm çalışmayı son günlere yığmayın.

    • Baskı ve kaygıyı arttıracak kişiler ile konuşmamaya özen gösterin. Arkadaşlarla sürekli sınav ile ilgili konuşmalar, kıyaslamalar yapmak gerginliğinizi arttırabilir.

    • Sınav öncesinde, sınav yerine gidip bakılmalıdır. Sınav detayları, süresi, başlama- bitiş saati gibi bilgiler ayrıntılı olarak öğrenilmelidir. Sınav günü ise sınav yerine erken gidilmelidir.

    • Sınavlara hazırlanırken dinlenmeye vakit ayırmak ihmal edilmemelidir. Aşırı yorgunlukta kaygıyı arttıran sebeplerden biridir.

    • Tek bir sınav sizin göstermiş olduğunuz başarının sadece bir kısmıdır. Bu yüzden çok fazla gözünüzde büyütmeyin. Bu durum da kaygınızı arttırabilir.

    • Aldığınız notlarla kendi değerinizi belirlemeyin .Unutmayın siz sadece öğrenci değil bir bireysiniz. Sahip olduğunuz diğer özelliklerinizi düşünün.

    • Aşırısı olmadığı sürece gerginlik normal karşılanır. Bu durumda gevşeme tekniklerinden yararlanabilirsiniz. Derin derin nefes alıp , yavaş yavaş vermek işinizi kolaylaştırabilir.

    • Sınav esnasında vaktinizi iyi değerlendirmeye çalışın. Sizin için önemli olan dersler veya sorulardan başlayın, bir soru için gereğinden fazla zaman harcamamaya çalışın. Bu durum sonraki sorular için telaş yapmanıza ve hata yapmanıza sebep olabilir.

    • Sınav esnasında dikkatinizi iyi kontol etmelisiniz. Sınav gözetmenlerini, öğrencileri, sınav salonundaki araç gereçleri gözlemlemeyin, dikkatinizi dağıtmalarına izin vermeyin.

    • Dikkatinizin dağıldığını ya da kaygınızın arttığını hissettiğiniz zamanlarda tekrar gevşemek için derin derin nefes alıp, yavaşça verebilirsiniz.

    • Sınav, eksik ve başarısız olduğunuz konuları görmenizi sağlar. Sınav sonrasında bu konulara yoğunlaşıp çalışmak bir sonraki sınavı daha rahat, başarılı geçirmenizi sağlayabilir. Bu durumda kaygı da ilk sınava göre oldukça azalır.

    • Sınav sonucu ne olursa olsun çaba ve emeklerinizi ödüllendirin.

    • Olumsuz düşünceler yerine olumlu düşünceler geliştirmeye çalışın . Örneğin, “Yapamayacağım, kazanamayacağım” gibi düşünmek yerine “Yapabilirim , başarabilirim, elimden gelenin en iyisini yapacağım” şeklinde  düşünmeye çalışın. Bu şekilde kendinizi de rahatlatmış, inancınızı yükseltmiş olursunuz.

    Sınava Girecek Öğrencilerin Ailelerine Öneriler

    • Bu dönemlerin ergenlik dönemi olduğunu unutmayın . Duygu durum değişikliklerinin sık yaşandığı bir dönemdir. Anne – baba olarak hangi durumda olursanız olun sorumluluklarınızı yerine getirmeye dikkat edebilirsiniz. Fakat çocuklar her zaman böyle olmayabilir. Ders çalışmaları gerektiği halde bazen ders çalışmak istemiyor olabilirler. Bu durumda ısrarla ve zorla ders çalışmalarını sağlamayın.

    • Çocuğunuz için endişelenebilirsiniz. Fakat onun gireceği sınav ve onun geleceği hakkında aşırı endişeli ve kaygılı olmanız ona da yansır. Onunda kaygısını arttırmış olursunuz. Bu durum çocuğunuzun başarısızlığına sebep olabilir. Ona güvenin ve kapasitesinin üzerinde beklentilere girmeyim.

    • Her zaman sonuçlar ne olursa olsun onu çok sevdiğinizi, onun sizin için çok değerli olduğunu hissetirmeyi ihmal etmeyin. Sevgi, kaygısını azaltır, kendini güvende hissettirir ve başarılı olmasını sağlar.

    • Tüm bunları yaparken aşırı rahat tutum sergilememeye de özen gösterin. Sürekli olarak sınav bizim için önemli değil zaten gibi söylemler çocuğunda sınavı fazla önemsememesine sebep olabilir.

    • Bazı aileler çocukların başarıları ve motivasyonlarını arttırabileceği düşüncesi ile sürekli “yapamazsın, bu gidişle olmaz, kazanmayacaksın” gibi sözler söyler. Bu tutum daha çok çocukları olumsuz etkiler ve çalışma isteğini azaltır. Bununla birlikte sürekli arkadaş ya da kardeşlerliyle kıyaslama yapmak, zekasını küçümseyici konuşmak, suçlayıcı ya da tehditkar davranmakta başarısını oldukça olumsuz etkileyecek sebepler arasındadır.

    • Çocuklar sınava hazırlanırken, misafir kabul etmemek, işten ayrılmak, televizyon ve bilgisayar açtırmamak gibi gereğinden fazla fedakarlıklar yapmaya çalışmak çocukların kaygısını arttırabilir. Bu durumda çocuk ailemin çaba ve fekadarlığının karşılığını veremem endişesiyle korku yaşayabilir.

    • Sürekli yapması gerekenleri hatırlatmayın. Sorumluluklarını bilen, sınava hazırlanan öğrencilerin sürekli olarak uyarılmaya ihtiyaçları yoktur. Bu tutum onları daha çok kaygılandırır.

    • Her çocuğun eksikleri olabilir. Kapasiteleri farklı olabilir. Siz ebeveyn olarak iyi olduğu konularda ona destek çıkarak, kendini geliştirmesine ve başarılı hissetmesine yardımcı olun. Başarılı bir sonuç aldığında mutlaka takdir edin. Bu durumda çocuğun kendine güven duygusu ve yapabileceğine inancı artar.

    • Mutlaka birlikte eğlenceli vakit geçirebileceğiniz ortamlar yaratmaya çalışın. Bu sayede çocuğun dinlenmesini ve keyifli vakit geçirmesini sağlamış olursunuz. Tatil ya da gezme planlarını deneme sınavlarından aldığı sonuçlara göre belirlemeyin. Başarısız olsa da tekrar daya iyisini yapabilmek için dinlenmeye ve ders dışında başka aktivitelere ihtiyacı olduğunu unutmayın.

  • 2 Yaş Krizimi Ben mi Çıkarttım!

    2 Yaş Krizimi Ben mi Çıkarttım!

    Sevgili Büyüklerim,

    Son 24 ayınızı düşünün. Malum, bizde zaman birimi ay, sizin gibi yıl değil. Öncesiyle sonrası arasında çok büyük bir değişiklik var mı sizde? Mesela yapabildikleriniz, psikolojik açıdan, sosyal açıdan, dil gelişimi açısından…. Sanmıyorum.

    Olağanüstü yaşantılarınız, şanslarınız ya da travmalarınız yoksa yanıtınız büyük olasılıkla ‘hayır’dır.

    Oysa elinizi vicdanınıza koyup, 2 yaşlarındaki gariban beni düşünün bir de…

    ***

    Annemi emerken, ek gıdalara geçmişim. Hatta ek iş gibi başladığım ek gıdanın yanında gıda asıl, süt ek olmuş. En sonunda anneciğinin sütüne veda etmişim.

    Yerimden kalkamazken; önce emeklemeye ve ardından düşe kalka yürümeye; hatta kendimce gaza gelip koşmaya başlamışım.

    Kakamı kendimi bildim bileli altımdaki beze yapıyorken, lazımlığa, yapmaya başlamışım. Sonra zor da olsa ona el sallayarak onunla vedalaşıp adaptörlü tuvalete yapmaya başlamışım kakamı. Son olarak da bez parasından bıkmış olan büyüklerimin uyanıklıklarıyla, ödül falan derken tamamen tuvalete yapmaya alıştırılmışım.

    ***

    Bir gün hiç unutmam, 6 ay kadar önceydi. Ayıbı yeni öğreniyoruz, kakamı yapmak için koltuğun arkasına geçtim. Yaptım da. Sonra ne oldu? Evde bulunan herkes başparmağı ve işaret parmağıyla kendi burunlarını sıkıp ııyyyyy deyip tiksintilerini belirttiler. Çok utandım. Çok alındım kendilerine. ‘N’apayım daha güzel kokanını yapamıyorum olsa dükkân sizin’ dedim içimden.

    Büyük bir öğrenme ve araştırma hevesiyle karıştırmaya kalktığım bütün dolap kapaklarını sabitlemişler. Çekmeceleri boşaltmışlar. Her kalktığında popomunun üzerine oturttular. Balkondan düşmemi bile yasakladılar(!)

    ***

    Yetmemiş, ilk gurbete çıkışı da yaşamışım. Okula bile başlamışım. 15 kişinin sevgisini tek başıma alırken, bir öğretmenimin sevgisini 15 kişiyle paylaşmaya çalışmışım. Buradaki bölme işleminin matematiğini varın siz düşünün.

    Annem hamilelik, babam askerlik anılarını anlatıp duruyor durmadan. Biz anlatsak kimse dinlemez. Sonra da eve gelince hiçbir şey anlatmıyor diyorlar.

    ***

    Farkındayım, büyümüşte küçülmüş gibi konuşuyorum sizinle… Zaman zaman çok zeki gösteriyorum diye, siz de beni hep zeki sanıyorsunuz.

    Annem ‘okulda bir şeyini bırakma’ dediğinde, abartıp ve de yanlış anlayıp; kakamı poşete koyup eve götürmeye kalkmıştım. ‘Senin bugün çenen düştü’ dediler; yerde, düşen çenemi aradım. Kafa böyle çalışıyor napayım.

    Bir gün yine misafirlikteyiz. Çikolata ikram ettiler. Elimi uzatıp sadece bir avuç çikolata aldım. Bizimkiler benden utandı.

    • Aslında evde de var; ama yemiyor. Çocuk işte, dediler.

    ***

    Yeni doğduğumda ağlamışım meme vermişler. Gak demişim mama vermişler. Ağzımdan çıkan minik salyalar ve kusmalar için kenarı özel dantelli tülbent bezler hazırlamışlar. Gaz demişim çıkartmışlar, özel seçilmiş bebe bezlerine kaka yapmışım ılık suyla ve pamukla popomu temizlemişler. Bir görseniz. Çok havalıyım.

    Vesselam her şey yolunda gitmiş; sevildiğimi ve kabul edildiğimi hissetmişim.

    Ama, fakat, lakin… Ya şimdi. Özerkliğimi fark etmişim. Bişeyler yapmaya çalışıyorum. Hemen, yok ‘düşersin’, yok ‘üşürsün’, yok ‘kendine zarar verirsin.‘ Niye, ben de bir problem mi var anlamadım. Geleceğimizi inşa etmeye çalışıyoruz burada….

    İlerde bi sıkıntı olsa ‘bana çocukluğunu anlat’ deyip; yine bu yaşlara indirecekler. İstediğim sadece biraz sabır, biraz güven ve özgürlük hepsi bu. Çok mu zor beni anlamak…

    Bazen ‘bizimkiler beni sevmiyor mu acaba’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bir ayağım bebeklikte diğeri çocuklukta. Sanki bi nevi ergen gibiyim.

    Fuyoyd, Erik, Piyacet Amcalar bissürü şey yazmış. Gidin bi okuyun yaa.

    ***

    Kusura bakmayın. Biliyorum muhabbetim pek iç açıcı değil, sarmadı sizi. N’apalım krizdeyiz… Ya da sendrom. Kimine göre daha var krize. 2,5 yaşta girebilir mişim. 3-5 ayında mı hesabını vereceğiz. Neyse ne…

    2 yaş krizi bu. İngilizcesi de havalı: Terrible Two.

    Book’tan bir dönem. Yani kitap gibi, karışık.

    Soruyorum size… Söyleyin lütfen.

    “Beni Ben mi Delirttim”

    2 yaş krizimi ben mi çıkarttım.

  • Agorafobi ve Panik Bozukluk

    Agorafobi ve Panik Bozukluk

    Agorafobi kelimesi eski yunanca da ‘’alan korkusu’’ anlamına gelmektedir. Bu rahatsızlık genellikle panik bozukluk ile beraber görülmektedir ancak nadir olarak da tek başına görülebilir. Rahatsızlığın temelinde panik atak geçirme korkusu yatmaktadır. Kişiler panik atağın gelme ihtimaline karşı kaçmanın zor olduğu kalabalık veya dar ve sıkışık alanlarda bulunmak istemezler. Kısaca yardım almanın ve ortamı terk etmenin sınırlı olduğu yerlerde bulunma korkusu vardır.

    Agorafobi ve Belirtileri

    • Toplu taşıma araçlarını kullanmadan kaçınmak (Otobüs, tren, uçak, otomobil)

    • Açık yerlerde bulunamamak (Otopark, otoban, köprü, alışveriş merkezi)

    • Kapalı yerlerde bulunamamak (Sinema, tiyatro, mağaza)

    • Sırada beklemek istememek veya kalabalık bir yerde bulunamamak

    • Tek başına evin dışında bulunamamak.

      Panik Bozukluk (Panik Atak)

      Panik atak beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan çok şiddetli kaygı ve endişe duygularını barındıran yoğun bir korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı durumlardır.

      Panik Bozukluk (Panik Atak) Belirtileri

    • Kalp çarpıntısı

    • Terleme

    • Titreme, ateş basması

    Panik Bozukluk (Panik Atak) Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi

    Panik atak tedavisinde tedaviye genellikle bu atakların hangi durumlarda ve hangi sıklıklarda ortaya çıktığı tespit edilerek başlanır. Panik bozukluk tedavisinde bilişsel davranışçı terapi etkinliği en yüksek tedavi yöntemlerinden bir tanesidir. Terapide kişilerin panik atak yaşamamak için kaçındığı durumlar ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Danışanın kaygı hissettiği durumlar tespit edilerek terapi esnasında bu durumlar üzerinde çalışılır. Danışana seans dışarısında da ödevler verilerek terapi etkinliğinin sadece 40-50 dk ile sınırlı kalmaması sağlanır. Danışan verilen ödevleri yaptıkça zamanla panik hissi ve sıklığı azalmaya başlar.

    Nefes alamama duyumu

    Göğüs ağrısı ya da göğüs sıkışması duyumu

    Mide bulantısı, baş dönmesi ve sersemlik hissi

    Kol ve bacaklarda uyuşukluk hissi

    Kendine yabancılaşma ve gerçek dışı olma duyumu

    Kontrolü kaybetme ve delirme düşünceleri

    Ölüm korkusu

  • Eşler Birbirini Neden Aldatır?

    Eşler Birbirini Neden Aldatır?

    Hiçbir ilişki, bitmek üzere ya da ihanet edilmek üzere kurulmuyor. Aşkla, romantizmle, tutkuyla başlıyor çoğu evlilik. Birlikte olmak, paylaşabilmek, bir olabilmek, eğlenebilmek, birlikte büyüyebilmek, birlikte yaşlanabilmek, çoğalıp çoluk çocuk sahibi olabilmek… hangi nedenlerle bir araya gelirseniz gelin, iyi niyetlerle ve mutlulukla evleniyor çoğu çift. Sonra ne oluyor da işler değişiyor? Güzel duyguların yerini nasıl oluyor da öfke, nefret alıyor? Güzel sevgi sözlerinin yerini alan aşağılayıcı, suçlayıcı cümleler nasıl oluyor da sarf ediliyor ağızlardan? Sonra gizli bir mesajla, bir resimle başka bir kadının ya da adamın sizin yerinizi aldığını öğrendiğiniz o büyük travma!!

    Aldatmayla ilgili yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, aldatmanın tek bir nedeni yok. Aldatma/aldatılmaya doğru çiftin ilişkisinde gözlenebilen bazı adımların olduğunu söyleyen Psikolog John Gottman, Rusbult ve Glass’ın ortaya koyduğu adımları okuyor olacaksınız yazımda.

    Aldatmaya giden en önemli ve ilk adım, belki de yaşanan pek çok kavganın ve sorunun ardından ya da iletişimsizliğin ardından eşini hoş olmayacak şekilde yargılayarak, gerçek ya da hayali alternatiflerle karşılaştırmaya başlamak. “Başka biriyle daha mutlu olurdum.”, “Daha iyilerine layığım.” düşünceleri bir virüs gibi kişinin aklına girmeye başlıyor. Belki de bu virüsün farkında bile olmadan.

    Güçlü ilişkilerde bireyler, eşinin ihtiyaç duyduğu ve bağ kurmaya çalıştığı anları/girişimleri fark ederler ve bu yönelmeye karşılık verirler. Sohbet etmek, şakalaşmak, yakınlık kurmak ya da destek olmak gibi… Çiftler birbirine yönelmemeye ya da karşıt yönelmeye başlıyor, bağ kurma zayıflıyor. Aynı evde iki yabancı olmaya başlıyorlar. Aralarında duygusal bir mesafe oluşuyor. “İhtiyacım olduğunda yanımda yoktu.”…

    Olumsuz durumlarda daha fazla taşma yaşanıyor, çatışmalar daha çetin yaşanıyor, patlamalar yaşanabiliyor. Çatışmalar içselleştiriliyor ve onarma çabaları işe yaramıyor.

    Evlilik terapisi, olumsuz duyguların da uygun bir şekilde ifade edilmesini öğrettiğimiz bir süreç. Evliliklerde duyguları bastırma, yok sayma oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor çünkü. Çift, birbirinden vazgeçmeye başlayabiliyor. Aldatma/aldatılma öncesi süreçte, çiftler olumsuz duyguları ifade etmemeye başlayabiliyor. İç dünyasını, duygularını anlatmama başlıyor. “Çok üzüldüm, kırıldım, çok kızgınım gibi…” olumsuz duyguların, olumlu duygular kadar ifade edilmesine ihtiyaç var ilişkilerde.

    İlişkiye duygusal yatırım, birbiriyle ilgilenme, beğeniyi ifade etme, ortak anlam ve ritüellerin sürdürülmesi ile mümkün. Bu olmadığında aldatma sürecine bir adım daha yaklaşmaya neden olabiliyor.

    İhtiyaçların karşılanması konusunda eşine güven azalabiliyor. Çiftler birbiri ya da ilişkileri için daha az özveride bulunmaya başlıyorlar. Eşinden çok başkalarıyla, köken ailesi, arkadaşları ile paylaşım ve boş zaman geçirilmeye başlanıyor. Bazen eşini diğerine kötüleme başlıyor ve “biz”in hikayesi zarar görüyor ve olumsuza dönüyor.

    “Sevgiyle yüceltmek” yerine “değersizleştirmek”, aşağılamak, eleştirmek başlıyor. Derin kırgınlıklar oluşuyor. Dolayısıyla yalnızlık, yalnızlaşma artıyor. İlişki yararına düşünceler azalırken, ilişki karşıtı düşünceler artıyor. Başka ilişkilere açık olma hali başlıyor. Evliliğinde olmayanı başka yerde arama başlayabiliyor. Masum gizli ilişkiler oluşmaya başlayabiliyor. Bu aşamada, sadakatsizlik konusunda yaptığı araştırmalarla dünyanın önde gelen psikoloğu Shirley Glass, eşler arasında bir perdenin çekildiğini ifade ediyor. Her geçen gün, eşinden daha fazla sır saklanıyor, kandırmalar artıyor. Bir süre sonra onarım ve doğru müdahaleler olmazsa, aktif aldatma başlayabiliyor, sınırlar aşılıyor ve evlilik sözleşmesine aykırı olarak bir diğeriyle ilişki yaşanmaya başlayabiliyor.

    Aldatma/aldatılma, her iki taraf için de derin bir travmadır. Tıpkı depremin ardından yaşanan duygusal, bilişsel, sosyal, bedensel yıkım gibidir. Deprem atlatılsa dahi, sıklıkla akıldan çıkmayacak, tekrar tekrar depreme dair düşünce ve görüntüler zihinleri haraplayacak, ve tekrar yaşanacağına dair korkulu bir bekleyişe neden olacaktır. Oldukça zor…

    Araştırma sonuçlarına, klinik ve sosyal psikolojinin laboratuar çalışmalarına göre genellikle aldatma/aldatılma öncesinde bu şekilde bir süreç yaşandığı ortaya konmuş. Elbette tüm ilişkilerde süreç aynen bu şekilde yaşanmayabilir. Ancak giderek kopmalar yaşanan bir ilişkide mutlaka bu durumun farkında olunması ve eşlerin sorunlarını uygun bir şekilde konuşmaya çalışması, olumlu ya da olumsuz duyguların paylaşılması, anlamaya ve dinlemeye odaklanılması, birlikte ortak anlam, roller ve ritüeller oluşturulması gerekir. Karşılıklı olumlu duyguların yaşandığı bir ilişkide de aldatma yaşanıyorsa, sanıyorum o kişinin karakteriyle, değer yargılarıyla ilgili bir durum olacaktır. Unutulmaması gereken bir şey var ki; tek bir aldatma ile bile eşle aralarındaki bağda derin yaralar açılıyor. Kaybettirdiği şey çok büyük ve değerli… Telafisi çok zor…

    Tüm bu sıkıntılı ve travmatik zor sürecin ardından yüz güldürücü bir haber de, çiftlerin aldatmayı çok zor da olsa atlatabildiklerini, haraplanan güven ve bağlılığın yeniden kurulabildiğini ve ilişkilerini yeniden yapılandırabildiklerini biliyoruz. Ancak profesyonel bir destekle…

  • Çocuğuna Hayır Diyemeyen Annelere Sesleniyorum!

    Çocuğuna Hayır Diyemeyen Annelere Sesleniyorum!

    Çocuğunuz doğduğu andan itibaren onun her gün değişimini izliyorsunuz. Bir aydan diğer aya hangi büyük değişikliklerin olduğunu da biliyorsunuz. Bebek on iki aylıkken sadece birkaç kelime onun için anlam ifade ederken, yirmi dört aylık olduğunda ‘’hayır’’ dediğinizde işbirliği yapmak için etkili bir yöntem olmaya başlar.

    Çocuğunuza hayır demenin 3 evresi vardır;

    İlk Evre:

    İlk aşamada ‘’hayır’’ yoktur ama bu süreç, bebeğinizi bir sonraki evrelere haızlrar. Bu evre her an sorumlu olan sizsinizdir. Istenmeyen bir durum olduğunda kendinizi suçlarsınız. Bu aşama çok yavaş bir biçimde sonlanır. Siz sorumluluk almaya devam edersiniz elbette ama çocuğunuz etrafında olanları kavrama becerisi geliştikçe rahatlamaya başlarsınız. Bu aşama iyi bir şekilde geçmişte kalırsa, çocuğunuz aile denetimine gerek kalmadan toplumun bağımsız bir üyesi haline gelir.

    Bu evre atlanır ya da nasılsa anlamaz denirse, ileride sadece anne-baba yanındayken ‘’hayır’’lara uyan ama onlar yokken neyin evet neyin hayır olduğunu kendi başına karar veremeyen çocuklar olabilmektedirler.

    İkinci Evre:

    Bebeğinize hayır demeye başlarsınız, çünkü bebeğinizin zihinsel süreçlerinin yavaş yavaş geliştiği, izin verdiğiniz şeylerle izin vermediklerinizi fark etmeye başladığını fark edersiniz. Bunu yaparken ahlaki açıdan doğru ve yanlışlara bakmazsınız, yalnız bebeğinize onu korumaya çalıştığınızı hissetmesini sağlarsınız. Bu evredeki ‘’hayır’’lar çevredeki tehlikelerden korumaya yöneliktir. Bu dönemde çocuk tehlikleli durumlarla karşılaştığında sadece ‘’hayır’’ demek yeterlidir.

    Üçüncü Aşama:

    Bu dönem çocuğunuza hayır derken ‘’hayır’’ların nedenlerini açıklamakla geçen bir dönemdir.

    ‘’hayır çünkü hayır diyorum!’’ dan ziyade ‘’hayır çünkü o sıcak ‘’ gibi açıklamalarla dili de sürece dahil etmiş oluyoruz.

    Mutlu bir anneyseniz, ‘’hayır’’ meselesini kolaylıkla halledebileceğinizi düşünüyorum. Mutsuz anneler klinik gözlemlerimden yola çıkarak bunu söyleyebilirim ki; kendi mutsuzlukları nedeniyle bebek bakımının mutluluk veren yönlerini abartma eğilimi göstermekteler. Bazen sadece canları istemediği için ‘’hayır’’ demekteler bu da genellikle çocukta tepkiye yol açabiliyor.

    Peki neye göre ‘’hayır’’ demeliyim? Dediğinizi duyar gibiyim;

    Çocuğun o anki davranışı yapmasında tehlikeli ve size göre yanlış bir şey yoksa yapmasına izin vermek yoksa hayır demek belki de ne zaman hayır diyeceğiniz konusunda size yol gösterebilir. Unutmayın ki ne kadar hayır dediğiniz değil ne kadar tutarlı hayır diyebildiğiniz önemlidir.

  • Anneliğin Söylenmeyen Yaraları

    Anneliğin Söylenmeyen Yaraları

    Küçük bir kız çocuğu, genç kızlık daha sonrasında bir kadın ve en nihayetinde bir anne olunca dökülüyor dudaklardan ‘’Annelik tabi mükemmel bir dugu’’. Dudaklardan dökülmeyen cümlenin devamındaki ‘’Ama’lar ve yara’lar’’ var. Kimse zorluklarından bahsetmiyor.

    Herkes anne olunca ‘’Mükemmel Anne’’ olması gerektiğine inanıyor. Soayal medya annelerine bakıyorlar. Her zaman her şey harika, hep gülüyor, hep mutlular. Ancak gerçekler hiç de görüldüğü gibi değil! Gerek kliniğime gelen anneler, gerek seminerlerde, kongrelerde konuştuğum anneler, o yaralardan bahsediyor.

    ‘’Emzirirken çok canım yanıyor, çığlıklar atmak istiyorum ama bağırmak beni kötü bir anne yapar’’

    ‘’Hala benim çocuğum olduğuna inanamıyorum ama böyle düşünmemem gerektiğini biliyorum’’.

    ‘’O dünyaya geldikten sonra bir daha evden gitmeyecek olmasına katlanamadım bir süre. Artık hayatımdan çıkartamayacağım. Sürekli bana bağlı benim de birine bağlı olmam gereken bir canlı var, bu beni boğuluyor gibi hissettiriyor’’.

    ‘’Karnım gittikçe büyüyor, durmasını istiyorum bazen, çünkü hayatıma girdikten sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, özgürlüğüm sona erecek. Dünyaya geldikten ne kadar sonra bağımsız olabilecek. Bunları söylemekten utanıyorum ama böyle hissediyorum.

    Peki bu zorluklar neden anlatılmıyor?

    Toplumsal olarak anneliğe yüklenen birçok sıfat bulunmakta. ‘’Annelik kutsaldır. Anne kan kusar, kızılcık şerbeti içtim der, anne dediğin her zaman çocuğunu sonsuz sevmeli, anneler her durumda güçlü olmalıdır’’…

    Bu zorluklardan bahsettiğinde anneler neden suçluluk hissediyor?

    bütün bu yüklemeler karşısında kadın anne olmaya alışmaya çalışırken toplumun beklentilerini karşılayamadığında kendini ‘’yetersiz’’ hisseder. Bütün annelerin bu sıfatları taşıyabildiğini ama kendisinin yapamadığını düşünerek bu yaralardan söz etmez.

    Bu yaralardan nasıl kurtulabilirim?

    • Her annenin öyküsü kendine özeldir. Terapi danışmanlığı almaktan çekinmeyin sevgili anneler. Danışmanlık almak sizi güçsüz yapmaz tam tersine güç kadar güçsüzlüğün de insan olmanın bir parçası olduğunu gösterir.

    • Bazı yaralar sadece süreçten ibarettir ve geçer.

    • Bazı yaralar da iz bırakır ama izlerle yaşamanın de güzel yanları vardır.

    • Anneler bana söyleyemediğiniz yaralarınızı yazarak ulaşabilirsiniz, belki birlikte sarabiliriz. Neden olmasın değil mi?

  • Kadınlarda Öfkenin Korunumu (KÖK) Yasası

    Kadınlarda Öfkenin Korunumu (KÖK) Yasası

    KÖK Yasası çok eskilere dayanır. Kurucusu Hazreti Havva bile denebilir. Hikayemiz bilindik, evli çiftimiz, evlilik şart değil aslında çiftimiz desem daha doğru olur. Bu çiftimiz sıkı bir tartışmanın tam zirvesindeyken beyfendimiz kapıyı çarpar çıkar, hanım efendi evde. Beyimize sorsak: Niye çıkıverdin, neden yarım bıraktın, konuşup çözseydin ya sorunu ?

    -Kalbini kıracak bir şey söylememek için çıktım.

    -O kadar daraldım ki biraz daha kalsam boğulacaktım.

    -Elimden bir kaza çıkmasın diye çıktım.

    -Çok sinirlendim temiz hava iyi geliyor, yatışmak için çıktım.

    -Tanıdığım herkes öfkelenince bir çık hava al iyi gelir diyor, ben de öyle yaptım.

    Hikayemize devam edelim. Beyefendi dışarı çıktı parkta yürüdü, dolandı birhayli. Öfkesi/bunaltısı dindi biraz, vakitte epey geç oldu. Şimdi eve dönme zamanı!

    Öfkesiyle başbaşa bırakılan hanım efendimiz tam sinir küpü ve öfkesinde en ufak bir azalma yok hatta artış var.

    Peki sorum şu: Hanım efendinin nasıl oldu da siniri yatışmadı? Bu geçen vakitte nasıl sinirli kalabilmeyi başardı ve hatta bunu nasıl arttırabildi?

    Psikolojide her zaman birden çok cevap ve bileşen vardır. Şimdi size KÖK Yasasının bileşenlerini tanıtıyorum.

    1-Empati yetersizliği.

    2-Terkedilme, değersizlik hissi.

    3-Gaza getiren arkadaş/anne faktörü.

    4-Yarım kalmışlık hissi.

    5-Teknik olarak kullanma.

    1.Empati Yetersizliği

    Beyimiz dışarlarda dolanırken hanım efendi kocasının arkadaşlarıyla düğüne gidip lahmacunla halay çektiğini hayal ediyor! Bu kadar olmasa da eşinin de şuan çok sıkkın olduğunu ve en az kendisi kadar üzgün,anlaşılmamışve bunalmış olduğu gerçeğini yadsır. Yada o üzgün olabilir ama ben daha çok üzgünüm gibi bir kıyaslamayla öfkesini/üzüntüsünü/bunaltısını koruyup kendisini çoğu kez gergin tutmaya çalışır. Bu gerginliği diri tutmaya çalışmanın nedeni dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına geri dönecek olan tilkinin canına okumak için gerekli olan enerjiyi sağlamak!

    2.Terkedilme/Değersizlik Hissi

    Hanım efendi yaşadığı tüm duyguları eşiyle paylaşıp aşmak istiyor.Duygunu ne olduğu önemli değil: korku, öfke, bunaltı… Kendisi bu istekteyken karşısında bir muhattap bulamaması ve bu duygularıyla baş başa bırakılması kendisini terk edilmiş ve değersiz hissettiriyor. Bu duygu uzun vadede içine kapanma veya anlaşılmıyorum hissinin baş kurucularındandır. Galiba KÖK Yasasını uzun vadede en zararlı bileşeni bu olsa gerek.

    3-Gaza Getiren Arkadaş/Anne Faktörü

    Duygularıyla evde kala kalmış hanım efendinin bir şekilde kendisini ifade etmesi gerekiyor. Tahmin ettiğiniz gibi telefona sarılma akla ilk gelen seçenek. İyi de kiminle konuşacak? Şayet konuştuğu kişi yarasına tuz basarsa işler içinden iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hanım efendinin düşünce  kabiliyeti duyguları yüzünden iyice baskılanmış, zaten mantıklı düşünememektedir. Gelen bu olumsuz telkinler rahatlatmaktan öte bunaltısını/öfkesini iyice arttırmaktadır.

    4.Yarım Kalmışlık Hissi

    Sadece duygusal ilişkilerinde değil herhangi  bir ilişkide/işte yarım kalmışlık,bitirmemişlik hissi ciddi streslere neden olmaktadır. Çoğu kez etrafımızdaki insanlardan yarım kalmış işlerle ilgili duyduğumuz klasik cümle : ‘’İnan hiç dayanacak halim kalmadı, olumlu-olumsuz artık sonuç neyse o olsun. Çok uzadı bu iş.’’ Sıradan günlük işlerde bile durum böyleyken hassas duygusal ilişkileri varın siz düşünün.

    5.Teknik Olarak Kullanma

    Yaşlı teyzelerin genç gelinlere o meşhur tavsiyesi:’’Erkek adam azıcık sinirli olur kızım,  baktın kızgın elleme. Durulduklarında kedi gibi olurlar. Sözünü dinleyecektir acele etme.’’ Şimdi beyimiz içeri yavaşça içeri girdi, kendisi yatışmış ama eşi öfkesini türlü yollarla koruyabilmiş. Kanepede asık surat, gayet gergin patlamaya hazır EYP(El Yapımı Patlayıcı) gibi durmakta. Ve BOMMM( Gez tabi sen gez, evin yolunu bulabildin şükür!). Heppimize çocukluğumuzdan beri şu öğretildi :’’Karşındaki öfkeliyse üsteleme, suyuna git. Zaten öfkeli bide sen daha da kızdırma’’.Hanım efendi ister gözlem ister başka bir arkadaşının yol göstermesiyle tartışma sonrası öfkesini canlı tutup, eşinin sakinleşip eve döndüğü anda bu öfkenin enerjisini kullanmanın  gayet işe yarayan bir teknik olduğunu öğrenmiştir. Ve çoğu kez erkeğin bu sefer alttan aldığı kadınında doyasıya içini boşalttığı bir sahne yaşanır.

    Öneriler:

    1-Hanımlar eşleriniz en az sizin kadar üzülüyor/bunalıyor ve kendinilerini anlaşılmamış hissediyor. Dışarı hava almaya çıktıklarında kesinlikle lahmacunla halay çekme gibi eğlenceli şeyler yapmıyorlar!

    2-Beyler evi terk etmektense atlamamak şartıyla balkona çıkıp hava alabilirsiniz! Yine sakinleşemediyseniz KISA süreliğine dışarı çıkabilirsiniz. Sizi evde bekleyen hanım efendiye yarım saat üç saat gibi geliyor haberiniz olsun.

    3-Hanımefendiler lütfen üzgünken, karamsar ve genelde olumsuz tavsiye veren kişiler yerine daha çok olaylara olumlu yaklaşan, sakinleştiren kişileri arayın.Olumsuz duygular hakimken sonradan pişman olabileceğiniz, normalde kabul etmeyeceğiniztavsiyelere uyabilirsiniz dikkat! ( Beyler eşinizin arkadaşlarıyla ve kayın validenizle iyi geçinin. Hediye falan alın. Gönüllü itfayeci olacaklarını hayretle göreceksiniz!)

    4-Yarım bırakma her zaman insanı gerer. Sorun yaratan konuyu iki gün sonra konuşmak üzere sözleşebilirsiniz. Ertelemeyin, kendiliğinden çözülmüyor.

    5-Hanımlar öfkenizi taktik amaçlı canlı tutmayın. Bu yazıyı okuyan beyler sizde uyanın artık!

    Özet: Yok öyle basıp gitmek, adama KÖK söktürürler!

    *Tamamen gözlem sonucu oluşturulmuş bir yazı.

  • Psikolojik Mide Bulantısı

    Psikolojik Mide Bulantısı

    Oturmuş vahşi doğada hayatta kalma ile ilgili belgeselimi güzel güzel izliyordum. Hayatta kalma uzmanımız zor şartlar altında yiyecek bulmayı anlatıyor, bir yandan anlatıyor bir yandan da fil dışkısını eşeliyordu. Neymiş efendim, filler yedikleri besinin yarısını sindiriyormuş, pisliklerinde sindirilmemiş bir sürü meyve bulunabilirmiş ( hala eşeliyor). Fil dışkısının içinden çıkardığı birkaç meyve çekirdeğini yıkadıktan sonra kırıp içlerini yedi. Bildiğiniz klasik belgesel işte, ta ki uzmanımız şu cümleyi kurana kadar: ‘’ Gayet faydalı bir besin tabi psikolojik mide bulantısı sonucu kusmazsanız!’’ ve ampul yanar!

    Kusmanın bir sürü nedeni var hem de bir sürü. Ben burada psikolojik kaynaklı olanları ifade etmeye çalışacağım. Önce eskilere çok eskilere gidelim.Evrimcilere kusma bir reflekstir ve zararlı besinlerin vücuttan hızlıca atılmasını sağlar ki iğrenme duygusu bu zararlı besinlere karşı geliştirilmiş bir davranıştır derler. Haklılar mı haksızlar mı bilmem ama bildiğim bir şey varsa beyinde bulunan Medulla Oblangata’nın bu işte epey rol oynadığıdır.

    Kusma,beynin ‘medulla oblongata’ bölümünün arka kısmında bulunan ‘kusma merkezi’ tarafından düzenlenir. Bu merkez, beynin duygusal, görsel ve işitsel bölgelerinden, iç kulak ve sindirim sisteminden gelen uyarıları alır ve bunlara kusma/bulantı şeklinde cevap verir.

    Örneklerle açıklamak daha kolay olacak. Kusma merkezi beynin duygusal uyarıları sonucu harekete geçebilir:

    Sevgilisinden ayrılan kızımız ağzına bir lokma yemek koyunca hemen kusuyor.

    Sınava giren gencimiz stresten (duygusal uyarım) dolayı midesi bulanıyor.

    Görsel/Kokusal uyarıcılar:             

    Bir insan cesedi görmek.                     

    Bozulmuş yemek/et görmek ve koklamak.

    İşitsel uyarıcılar:                                                                           

    İltifatlar karşısında midede kelebeklerin uçuşması              

    Tehditler karşısında sindirim sorunları yaşanması.

    İç kulak uyarılarına bağlı bulantı dengeyle ilgili. Örneğin çok dönünce başın dönmesi ve midenin bulanması. Sindirim sistemi uyarıları ise medulla oblangatayı genelde zehirli gıdalarla ilgili uyarır.

    Elimden geldiğince ayrı ayrı vermeye çalıştım örnekleri ama çoğu kez hepsi el ele verir öyle bulandırırlar midemizi. Bir insan cesedi gördüğümüzde hem koklamış hem görmüş hem de duygusal olarak uyarılmışız demektir.Çoğu kez doğal olarak kabul edebileceğimiz  bu durum bazen zorlayıcı olabiliyor. Örneğin: sınavlara hazırlanırken, sevgiliden ayrılmışken, hayatta kalmak için idrarımızı içmemiz, fare yememiz , fil dışkısından çekirdek ayıklamamız gerekirken. Abarttığımı düşünenlere Suriye ve Yemen de açlıktan ölen insanları  hatırlatmam yeterli olacaktır galiba. Çoğu ölmeden önce yukarıda saydığım şeyleri denemişlerdir. Allah hiç kimseyi böyle zor durumlara düşürmesin.

    Bu zor durumlar bir yana her şeyden tiksinen midesi hemen bulanan ve kusan insanlarda var. Bu arkadaşlarımız nasıl bu kadar hassas olabiliyor?

    Medulla oblangatanın çok çalışması mı desem çalıştırılması mı desem bilemedim. Gözlemlerim çok çalıştırıldığını fısıldıyor bana. İnce bir hanım efendi, beyefendi olabilmek için bol bol tiksinmekten gerektiğini düşünen arkadaşlar maalesef medulla oblangatalarını istemeden geliştiriyor gibiler. Ben bu yemeği hayatta yiyemem ıyyy, bu elbise iğrenç, adamın tipi mide bulandırıcı … ifadelerini çokça kullanan gençlerin stres( ayrılık, sınav vb.) karşısında epey mide sorunları yaşayacaklarını tahmin edebiliyorum.

    Çözüm: Medulla oblangatamızı terbiye edeceğiz. Beğenmediğimiz bir yiyeceği yiyen insanları izlemek ve onların çok sağlıklı olduğunu ( yerken de gayet mutlular) gözlemlemek tiksinmeye ciddi bir darbe vuruyor.Ondan sonra ufak ufak yeme denemeleri yapıp bu duygumuzu daha kontrol edilebilir bir seviyeye getirmemiz gerekiyor. Bence en önemlisi de konu gözetmeksizin ( yiyecek, giyim ,hal ve hareket, renk vb.) duygularımızı ifade ederken iğrenç , mide bulandırıcı, tiksinç… gibi ifadeleri kullanmamak. Bunun yerine tadını beğenmedim, rengini sevmedim çok kapalı, tadı çok ekşi deyin. Bu tarz ifadeler psikolojik stresleri artık mide ağrısı/bulantısı yerine kendimizi konuşarak ifade etmemize ve daha sağlıklı bir bedene sahip olmamıza yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

  • Yiğidi Gam Öldürür

    Yiğidi Gam Öldürür

    İşte yiğidimiz MİRKET. Kendileri aslen Afrikalıdır. Belgesellerde iki ayağının üstünde durup etrafa bakmasıyla ün salmıştır. Boyu 20-30 cm. civarında, kilosu ise olsa olsa 3-4 kg. Böyle yiğit mi olur demeyin sakın, bizim bu mirketimiz sevdiceğini/eşini başka kabileden bir erkekle gördü mü kahrından ölen (mecaz değil ciddiyim) koca yürekli bir yiğit. Bizim topraklarda yaşasaydı ‘’ya seninim ya kara toprağın’’ anlayışı yerine ‘’ya benimsin ya kara toprağın’’ der karşı tarafa dalardı. Sevdikleri için dağ delen, çöllere düşenler nam saldı gel gelelim bizim yiğidin hakkı yendi. YEDİRMEM !

    Peki nasıl oluyor bu?

    Baş rolde stres var tabiki. Yoğun stres böbrek üstünde bulunan ufak sarı bir yağ parçasını böbrek üstü bezi olarak adlandırılan yeri sürekli uyarır dürter durur. Bunun sonucunda böbrek üstü bezi kortizol adlı bir hormon salgılar. Her şeyin fazlası zarar demişler, kortizolün fazlası ise bir hayli zarar. Yüksek miktarda ve sürekli kortizol beyinde limbik sistemde bulunan hipokampüse ( limbik sistem ne hipokampüs ne diyenler LİMBİK FERHAT adlı yazıma göz atabilir) ciddi zarar verir tahrip eder. Hipokampüs anılarımızı hatırlamakta ve öğrendiğimiz yeni şeyleri hafızamıza kaydetmekte önemli bir depolama yeri. Burası zarar görünce haliyle unutkanlık ve aptallığı andıran bir durum oluşuyor.

    Çok bilimsel gidip sizi sıktıysam şöyle günlük hayattan bir örnek vereyim : Ayşe teyze oğlunu trafik kazasında kaybettikten sonra çok değişmiş unutkan birisi olup çıkmıştır. Eskisi kadar kafası hızlı çalışmıyor bazen aynı şeyi iki üç defa tekrarlamak gerekiyor. Sık sık hastalanmaya başlamış ve rahatsızlıkları artık ciddi boyutlara varmakta, teyzemiz bir türlü iyileşememektedir. Onu eskiden tanıyan arkadaşları, akrabaları ise ‘’vah vah kadıncağız dayanamadı tabi oğlunun ölümüne çöktü iki günde . Eskiden öyle miydi ? Gencecik, şakacı, hayat doluydu yazık oldu çok yazık…’’

    Eminim şimdi kafanızda bir şeyler oluştu. İşte bizim yiğit MİRKET’imiz de yoğun stresten dolayı hastalanıyor ve  yüksek stresten/kortizoldan dolayı bir türlü iyileşemiyor ve ölüyor.

    Sizi aldatıp gidenlere artık diyebileceğiniz güzel bir lafınız var : BİR MİRKET KADAR OLAMADIN. Mirket kadar güzel ve koca yürekli insanlara denk gelmeniz dileğiyle….