Kategori: Psikoloji

  • Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bir insanın kişilik gelişimi, ana rahmine düştüğü andan başlayarak, hayatının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Bireylerin kendilerine özgü psikolojik ve sosyal davranışlarının tamamı, o bireyin kişiliğini yansıtmaktadır. Freud’a göre kişiliği oluşturan üç temel bileşen bulunmaktadır (id-ego-süperego). İd; kişiliğin ilkel yönünü ve dürtülerini temsil etmekteyken, süperego; toplumsal ahlak yapısını temsil etmektedir. Ego ise bu iki farklı öge arasında bir denge sağlamaktadır. Kişilik gelişimi yaşamın farklı zamanlarında farklı özelliklerde gelişimini sürdürmektedir. Freud bu evreleri oral dönem (0-1 yaş), anal dönem (1-3 yaş), fallik dönem (3-6 yaş), latent (gizil dönem 6-11 yaş) ve genital dönem (11 yaş ve sonrası) olmak üzere 5 farklı şekilde incelemiştir.

    1) Oral Dönem
    Oral dönemde olan çocuk, anne ile iç içedir. Anneyi kendisinin bir parçası olarak algılar. Anne tarafından açlık ve susuzluk gibi fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını beklerken; sevgi ve ilgi görme ihtiyaçlarının da karşılanmasını beklemektedir. Bebeğin bu dönemde doyum noktası ağızdır. Bir annenin oral dönemdeki çocuğuna yetersiz bakması veya gereğinden fazla aşırı ilgi göstermesi, bebeğin ilerideki hayatında bu döneme bir yönelik saplantı yaşamasına sebebiyet vermektedir. Oral döneme saplantısı olan kişilerde sigara içme, tırnak yeme veya oburluk gibi bir takım problemler görülebilmektedir.

    2) Anal Dönem
    Anne ve baba tarafından çocuğa ahlak yapısının öğretilmesi ile süperegonun gelişmeye başladığı evredir. Çocuk bu evrede tuvalet eğitimini alır. Çocuğun haz ve doyum noktası anüstür. Çocuk tuvalet ihtiyacını kendi kararı ile yapıp yapmamayı öğrenerek haz almaya başlamaktadır. Bu döneme saplantı yaşayan bireylerde ise ileride aşırı düzen ve bağımlı kişilik yapısı gibi problemler görülebilmektedir.

    3) Fallik Dönem
    Çocuklukların cinsel farklılıkları algılamaya başladığı evredir. Çocuğun kendisinin ve karşı cinsindeki bireylerin cinsel organlarına ilgisi artmaktadır. Bu dönemde ödipus karmaşası devreye girmektedir. Ödipus karmaşasında, fallik evreye gelmiş kız çocukların babalarına, erkek çocukların ise annelerine karşı ilgileri artmaktadır. Bu yüzden bilinçdışı olarak erkek çocukları babalarını, kız çocukları ise annelerini kendilerine karşı bir rakip olarak görürler.

    4) Latent (Gizil) Dönem
    Çocukların bilişsel gelişimlerinin iyice hızlandığı evredir. Fallik dönemde karşı cinsine ilgi duyan çocuk, latent döneme gelince bu ilgisini kendi hemcinslerine yönelterek, kendine bir arkadaş ortamı oluşturmakla meşgul olmaktadır.

    5) Genital Dönem
    Çocuğun ergenlik dönemine yaklaşması sebebiyle bir takım dalgalanmalar meydana geldiği evredir. Bu dönemde karşılaşılan zorluklar ve engeller, çözümlenemediği taktirde ilerideki yaşantıda büyük problemlere ve kişilik bozukluklarına yol açabilmektedir.

  • Farkındalık

    Farkındalık

    Ne çok değişimler var yaşamlarımızda. Hiç birimizin “Dünyada olmaz, hayır kesinlikle” dediğimiz birçok durum ile karşılaşmışızdır. Sonuçlar her ne olursa olsun yine de istesek de istemesek de bir şeyler değişti hayatımızda. İyi ya da kötü peki bu değişimler nasıl başlar? Neden değişime ihtiyaç duyar insan? Bugün bu soruların cevabını sen ve ben bulup bunların kararına yine birlikte vereceğiz. Birçok insan yaşamında belirli problemler ile karşılaşır.

    Bu problemlerini aşması kimi zaman tek başına zor olabilir bu yüzden bir bilene sormak en iyisi diyenlerdenim. Bu bilenler kimler peki? Psikologlar bu konuda size yardımcı olabilecek en iyi danışmanlardan biri diyebilirim. Çünkü psikologlar kişisel gelişime ve kişisel değişimlere en açık insanlardır. Değişimleri gerçekleştirmek istediğinizde bir psikoloğun kapısını çalıp “Merhaba” demeniz yeterlidir. Emin olun değişim o an başlar ve sonsuza kadar devam eder. Değişimin başlaması için sadece hareket halinde olmak ve değişim getirdiği bu yeniliklerle olumlu/olumsuz açık olmak yeterlidir.

    Bir psikolog ilk seansınızda size yapacağı tetkiklerle zaten davranış biçimine göre ayarlar ve değişimin nasıl olması gerektiğini kafasında tasarlar. Psikologların amacı aslında sizin düşüncelerinizi değiştirmek değildir. Psikologlar size aslında içgörü kazandırmayı hedefler. İçgörü bir diğer anlamıyla farkındalık. Sizin göremediğiniz ya da kendinizde farkına varamadığınız davranışların değişimin tamamıdır. Farkındalık kelimesi 21. yüzyılın en fazla kullanılan kelimelerinin arasına çoktan girdi bile. Hatta şöyle de deriz kimi zaman “Ne kadar da farkındalığı yüksek biri”. İşte aslında tam da bu devreye psikolojik sıkıntılarımız giriyor.

  • Aile Boşanma ve Çocuk

    Aile Boşanma ve Çocuk

    Aile; toplumda en küçük sosyal yapı birimi olarak kabul edilir ve içerisinde iki kişinin hukuksal, dini veya kültürel olarak bir araya gelmesi ile oluşur. Çocuk için aile, etkileşime geçtiği ilk çevreyi oluşturur. Aile içerisinde ki sağlıklı ya da sağlıksız ortam koşulları, doğumdan itibaren bir çocuğun toplumsal geleceğine ve gelecekte ki duygu, düşünce ve davranış modellerine temel oluşturur.

    Aile yapısı içerisinde iyi-kötü ya da olumlu ve olumsuz çok fazla olgu taşır. Bu olgular ışığında çocuk, gelecek duygusal ve davranışsal yapısını oluştururken, aile bir çocuğun ilk sosyalleştiği ve çevreyi tanımaya başladığı yapı olarak ta kabul edilebilir. Bir çocuğun sağlıklı bir birey olabilmesi için ebeveynlerinin anne ve baba olarak üzerlerine düşen görevi yerine getirmesi, yani bağımsız birey olma yolunda sevgi ve güven ortamını aile içerisinde sağlamaları gerekir. Sağlıklı aile ortamı, aşırı serbest ya da aşırı otoriter olmayan, esnek aile yapısından geçer. Ebeveynler, çocuklarını bir birey olarak kabul ederek, ihtiyaçları doğrultusunda onları dinler ve şartsız sevgi, şartsız saygı gösterdiği takdirde sağlıklı aile olmak adına önemli bir rol oynamış olurlar.

    Aile kendi içerisinde birçok olguyu beraberinde taşır. Aile olmaya karar veren çiftler zamanla ekonomik, sosyal, psikolojik gibi faktörler sebebiyle, kurdukları bu yapıya son vermek isteyebilirler. Bu hukuksal veya dini aile olma durumunu sonlandırmaya boşanma denir. Boşanma oranları günümüz toplumlarında giderek artsa ve kolay gibi algılansa dahi, kişiler için bıraktığı psikolojik hasarlar inkâr edilemez. Boşanma olayı aile olmayı sonlandırma işlemi olarak kabul edilse dahi, boşanma eşler arasında gerçekleşir ve eğer çiftlerin bu evlilikten çocukları varsa anne ve baba olmak adına bir boşanma veya sona ermeden söz edilemez. Eşler hukuki olarak eş olma durumlarını sonlandırsalar da, anne ve babalık ömür boyu sürecek olan bir durumdur (Öngören, 2017).

    Boşanma olayının toplumsal sonuçları olduğu da düşünülmesi gereken bir durumdur. Bunun başlıca sebebi boşanma hadisesinin çocukları derinden etkilediğidir. Boşanma oranlarının yüksek bir hızla arttığı gerçeğini düşünecek olursak, aynı oranda boşanmış anne ve babanın çocuklarının toplumda ki oranı da artmaktadır. Birçok araştırmacıya göre bu durum toplumların temellerinin sarsılmasına sebep olabilecek bir olgudur (Akyüz, 1978). Boşanma olayının çocuklar üzerindeki etkisi, çocuğun yaşına, çocuğun yaşam standartlarındaki değişimlere, bu dönem ve öncesinde anne ve babanın tutumuna, boşanma kararının çocuğa söyleniş biçimine, bu dönemde eğer varsa çocuğun aldığı psikolojik desteğe göre farklılıklar gösterdiği düşünülebilir. Çocukların yaş dönemlerine göre ebeveynlerinin boşanma olayına verdikleri tepkileri genelleyecek olursak, okul öncesi çocuklarda uyku bozukluğu, alt ıslatma, korkma, inatçılık, öfke ve sebepsiz ağlama sayılabilir. Okul çağı çocukları anne ve babalarından en çok etkilenen yaş dönemi olarak düşünülebilir. Bunun sebebi çocuğun okul öncesi döneme nazaran algılarının daha açık olmasıdır. Çocuk bu dönemde, evde ki çatışmayı, huzursuzluğu, anne ve baba arasında eğer varsa öfke davranışlarını algılar ve içselleştirebilir. Bu yaş döneminde ki çocuk boşanmaya karşı, akademik başarısızlık, anne veya babaya karşı güvensizlik, yalan söyleme, korkma ve öfke duygu ve davranışlarını geliştirebilir. Ergenlik çağında ise çocuğun çok daha fazla etkilenebileceği düşüncesinin aksine, bu dönemde ki bireyin daha objektif yaklaşımla daha az etkileneceği düşüncesi de ileri sürülmektedir. Anne ve babasının boşanma durumuna karşı farklı davranış bozukluklarının gelişebileceği bu dönemde ergenlerde en yaygın görülebilen davranış öfkedir (Akyüz, 1978).

    Öfke, beklenmedik ya da istenmedik durum ve sonuçlar karşısında verilen duygusal tepkilerdir. Öfkeyi tetikleyen birçok farklı faktör olabilir. Bu durum kişiye ve kişinin durumlar karşısında ki duygu, düşünce ve davranışlarına göre değişkenlik gösterir. Öfke, bugün yaşamakta olduğumuz dünyanın zorlu koşulları düşünüldüğünde toplumlar için artarak devam eden bir olgudur. Öfke ile sinirli olma hali ya da kızgınlık hali birbirlerinden farklı olmasına rağmen, çoğu zaman karıştırılır ve birbirleri yerine kullanılır (Bilge,1996).

    Öfke kontrolü ya da bir başka değişle öfke yönetimi, öfke davranışının kişinin kendisine veya çevresine zarar vermeden engellenmesi, bastırılması halidir. Öfke her ne kadar insani bir duygu ve davranış olsa da, öfke kontrol edilemediği zaman yıkıcı ve geri dönülemez cezai şartlara sebep olabilir (Çiğdem, 2011).

    Bu çalışmada amaç, boşanmış ailelerin çocuklarındaki öfke davranışının ve kontrolünün, yaş dönemlerine göre üç ayrı kategoride incelenmesidir. Okul öncesi dönem, okul çağı ve ergenlik dönemi çocuklarında, aile içerisinde yaşanmış veya yaşanmak üzere olunan boşanma olayının, çocuklardaki öfke davranışına olan etkisi ve bu konu üzerine yapılmış çalışmaların derlemesi amaçlanmaktadır.

     

    Boşanmanın Okul Öncesi Çocuklar Üzerinde ki Etkileri.

    Okul öncesi çocuklarda (0-6 yaş) anneye ve babaya yani aileye olan ihtiyaç çok fazladır. Bu yaş döneminde ki çocuklar, ebeveynleri ayrıldıklarında derin bir kaygı ve yoksunluk yaşarlar. Boşanmaya karar veren çiftler eğer ki çocuk sahibi ise, bu ayrılıktan en çok zararı çocuklar görür (Kasım ve Nuri, 2016).    Okul öncesi döneminde çocuklar, gözleme ve bu gözlemlerini gelecek yaşlarında ki davranışlarına aktarmaya çok açık olurlar. Çocukların karakter ve mizacının şekil almaya başladığı bu yaşlar gelecek dönemler için bir temeldir (Sefa, 2012). Anne ve babası boşanmış olan çocukların, ayrılmış olmalarına rağmen çatışmalı bir ilişki sürdüren ebeveynlerinin çocuklarında stres ve kaygı düzeyi daha yüksek gözlenebilmektedir. Kaygının ve öfkenin bulaşıcı bir hastalık gibi bireyden bireye geçebildiği düşünülecek olursa, kaygılı veya öfkeli anne ve babaların çocuklarına da bunu aşılamış oldukları düşünülebilir (Alisinanoğlu, 2000).

    Araştırmacılar tam ailede büyümenin önemini vurgularken, tam ailenin sağlıklı çocuk geliştirmek adına karşılıklı sevgi, karşılıklı saygı, karşılıklı dayanışma içerisinde tam anlamı ile tam aile olunacağına vurgu yapmaktadırlar. Aile içerisinde uyum ve güven, sevgi ve saygıyı besler ve sağlıklı bireyler yetiştirmek adına önemli bir ortam sağlar. Anne ve babanın ayrı ayrı çocuğun psikolojik gelişiminde önemleri olsa dahi, özellikle okul öncesi dönemin ilk iki yılında anneye olan ihtiyaç çok daha fazladır. Bu dönemde anne çocuğu için en önemli sosyal çevreyi oluşturur (Akyüz, 1978).

    Doğumdan itibaren ilk altı yıl çocuk ile ailenin etkileşimi, çocuğun psikolojik gelişimi açısından büyük önem taşıdığı gibi, anne ve babanın arasında ki ilişki ve etkileşim de çocuğun psikolojik gelişimi için çok önemlidir. Alanında uzman birçok araştırmacının okul öncesi çocuk ve ebeveyn ilişkileri kuramları üzerine çalışmaları mevcuttur. Anne ve babanın çocuğun gelişiminde ve eğitiminde farklı tutumlar içerisinde bulunması ve ebeveynlerin bu sebeple çatışmaları çocukların düşünce ve davranışlarına olumsuz yansıdığı düşünülmektedir. Bu tutarsızlık ve çatışma durumunun boşanma hallerinde daha sık rastlana bilineceği düşünülürse, boşanmanın dolaylı yoldan çocuk üzerinde ki etkisinin olumsuz olacağını söyleyebiliriz. Bunun en önemli sebebi, evliliğinde sorunlar yaşayan ve çatışan anne ve babaların çocukları ile olan ilişkisi de bu yönde olumsuz etkilenmektedir.  Bu konu üzerine yapılmış olan araştırmalar incelendiğinde, karı-koca ilişkileri ile anne-baba olma işlevlerinin çocuğun davranışlarına doğrudan etki ettiği gözlenmiştir (Öngider, 2013).

    Boşanma kararının çocuğa kim tarafından, ne zaman ve ne şekilde söylendiği çocuğun durumu algılaması, geliştirebileceği duygu-düşünce ve davranışlar açısından önemlidir. Çocuk kaç yaşında olursa olsun durumun çocuğa söylenmesi anne ve baba tarafından beraberce yapılmalıdır. Eğer birden fazla çocuk var ise bu konuşma her bir çocukla ayrı ayrı da tekrarlanmalıdır. Bu açıklama sakin bir zamanda, sakin bir şekilde mümkünse ev ortamında sağlanmalıdır. Bu açıklama konuşması, bazı ebeveynler için okul öncesi çocuklarda gereksiz görülebilmekte ve atlanabilmektedir. Fakat çocuk yaş gözetmeksizin bu durumdan etkileneceği ve kafa karışıklığı içerisine girebileceği düşünülmeli ve ona göre yaklaşım sağlanmalıdır. Çocuğun hayatında olacak ya da olabilecek değişimler açıkça konuşulmalı ve çocuğa gerekli güven ortamı yaratılmalıdır. Aksi takdirde evden giden ebeveyn çocukta kafa karışıklığı yaratacak ve bu durum kaygı düzeyinin artmasına sebep olacaktır (Erdim ve Ergün, 2016).

    Okul öncesi çocuklarda boşanmanın olumsuz etkileri gözlemlendiğinde, sıklıkla terkedilme, yalnız kalma korkuları oluşmaktadır. Bunun yanı sıra sebepsiz ağlama krizleri, öfke davranışları, tuvalet eğitiminde zorlanma ya da gerileme ve regresif davranışlar boşanmış ebeveynlerin okul öncesi döneminde ki çocuklarında sıklıkla görünen olumsuz etkilerdir (Erdim ve Ergün, 2016).   

    Bakırcıoğlu (2011), çocuğun yaşı ne kadar küçükse, boşanma olayından etkilenme durumunun ve sonraki davranışlarına yön vermesi açısından öneminin arttığı kanısına varmıştır. Anne ve babası 3 ila 5 yaşındayken boşanmış erkek çocukların, ergenlik çağına geldiğinde öfke, saldırganlık ve tahammülsüzlük davranışlarının ortaya çıktığı gözlemlenmiştir. Aynı yaş grubunda ki kız çocuklarında ise öfke davranışının yanı sıra okul başarılarında da düşüş ortaya çıkmaktadır. Yapılmış olan çalışmalardan, 3-5 yaşında parçalanmış aileye sahip erkek çocuklarında, ergenliğe geldiklerinde okulu reddetme durumu da gözlenmiştir (Bakırcıoğlu, 2011).

    Boşanmanın Okul Çağı Çocuklar Üzerinde ki Etkileri.

    Okul çağı çocuğu dediğimizde, ilkokul ve ortaokula gidilen yaş dönemlerini kapsayan 6-12 yaş aralığı dikkate alınır. Doğumdan sonra ki bebeklik, oyun çağı çocukluğu ve ergenlik dönemi arasında ki bu döneme psikoloji alanında “gizil dönem” olarak ta isim verilebilmektedir. Okul öncesi çocukluktan farklı olarak, çocuktan belli bazı beceriler, akademik öğrenmeler ve bilgiyi biriktirmesi beklenir. Ayrıca bu dönem çocuğun çevresini genişlettiği, sosyalleştiği, hayatına okul, ders, öğretmen, arkadaşlar gibi yeni kavramları soktuğu ve içselleştirdiği dönemdir. Her ne kadar çocuk bu dönemde yeni kavramlar, yeni çevreler edinmeye başlasa, sosyalleşse dahi çocuk için halen en önemli çevre ailedir (Youell, 2015).

    İlkokul çağına gelen çocuk soyut kavramları anlamaya, genellemeler yapmaya, yeteneklerinin ve sınırlılıklarının farkına varmaya başlar. Bu değişim ve gelişimin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi, büyük ölçüde çocuğa hazırlanan aile içi koşullara, çocuğa tanınan fırsatlara, benlik değeri adına atılan olumlu adımlara, evde ve okulda sunulan sağlıklı ve doğru etkileşim ortamına bağlıdır (Yavuzer, 2000).

    Ebeveynleri boşanan ya da boşanmaya karar vermiş okul çağı çocuklarında görünen en yaygın duygulardan biri de suçluluk duygusudur. Çocuk, anne ve babasının kendisi sebebiyle boşandıklarına dair bir düşünce geliştirebilir. Bu duygu ve düşünce bağlamında, “ben olmasaydım ayrılmazlardı” gibi kendini suçlayıcı bir tavır gelişebilir. Eğer aile çocuk ile sağlıklı iletişim kurmaz, çocuğun bu ve buna benzer duygu ve düşüncelerini değiştirmez ise, ileride çocuk farklı duygusal problemlerde yaşayabilir. Bu durumun önüne geçebilmek adına, anne ve baba çocuklarıyla doğrudan iletişim kurmalıdırlar. Boşanmaya sebep onun olmadığı, onların halen onu sevdiği ve anne babası olarak her zaman yanında olacakları vurgulanmalıdır. Bu çocukta ki kendini suçlama eğilimini kıracağı gibi, çocukta ki güveni arttıracak ve kaygı düzeyini azaltacaktır (Öngören, 2017).

    Okul çağına gelen birçok çocuk ailesinden ayrılarak yeni bir ortama uyum sağlamak için kendini zorlu bir yarışın içinde bulur. Alıştığı ortamdan ayrılmak ve anne ya da babadan uzak kalmak çocuğu strese sokar ve kaygı düzeyini artırır. Bu dönemde öğrenmekte olduğu okuma-yazma, sosyal bilgiler, matematik gibi temel bilgiler gelecek eğitimi açısından önemli alt yapı oluşturur. Bu dönemde çocuğun yaşayacağı problemler gelecekte ki eğitim yaşantısına da büyük ölçüde yansıyabilir. Yapılan araştırmalara göre, ebeveynleri boşanmış çocuklarda okul başarısının düşme olasılığı artmaktadır (Ünal, 2006). Karakuş (2003), parçalanmış ve tam aile çocuklarının okul başarı puanları arasında yapmış olduğu araştırmada, anne ve babası boşanmamış çocukların başarısının daha yüksek olduğunu saptamıştır. Boşanmanın çocukların akademik başarısı üzerine yapılmış olan bir başka çalışmada ise, boşanmış ailelerin kız çocuklarının iler ki yaşlarında matematik becerilerinde olumsuz yönde etkiler olduğu sonucuna varılmıştır (Öngören,2017).

    İlkokul çağında anne ve babası boşanmış çocuklar üzerinde yapılmış bir dizi araştırmaya göre, çocuğun cinsiyeti, kardeş sayısı ve sırası boşanma durumuna uyum sağlamak açısından direk olarak bir etki göstermemektedir. Yine aynı araştırmaya göre çocuğun boşanma halini kimden öğrendiği, ebeveynlerin eğitim durumu ve mesleki çalışma durumu, çocuğun boşanma hadisesine uyumuna etki etmediği ifade edilebilmektedir (Aydın ve Baran, 2012).

    Boşanmanın Ergenlik Dönemi Çocuklar Üzerinde ki Etkileri.

    İnsan, doğumundan itibaren yaşlanıncaya ve ölünceye kadar birçok gelişim dönemlerinden geçer. Bu dönemlerin her biri kendi içerisinde farklı fizyolojik ve psikolojik olgular taşır. Bu gelişim dönemlerinden bir tanesi de ergenlik dönemidir. Her dönem için belli yaş aralıkları olduğu kabul edilse dahi, bu yaş aralıkları kesin sınırlar değildir. Bu yaş aralıkları kişiden kişiye değişkenlik gösterir ama bilimin ışığında yakın yaş sınırlandırmaları yapılmaktadır. Buna göre ergenlik dönemi genel olarak 13-22 yaş aralığında kabul edilmektedir (Koç, 2004).

    Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresi olarak kabul edilir. Latince “adolescere” kelimesinden dilimize ergenlik olarak uyarlanan bu dönem, kişinin büyümesi, olgunlaşması veya yetişkinliğe erişmesi anlamlarını taşır (Fiyakalı,2008). Çocukluk çağının bitmesiyle beraber, kızlarda adet görme ve göğüslerin belirginleşmesi, erkeklerde sakalların çıkmaya başlaması ve sesin kalınlaşması gibi belirgin özelliklerle ergenlik dönemi kendini fizyolojik olarak belli eder. Duygusal dalgalanmalar, tutarsız davranışlar ergenlik döneminin belirgin noktalarındandır. Ergenlikte kişi bağımsızlığını ararken bir yandan sosyal çevrede kimlik arayışı ve kendini kabul ettirme eğiliminde hareket eder. Bu bağlamda yapılan araştırmalara göre, ergenlik döneminde ki gençlerin duygusal sorunlarının, ergenin yaşına, bireysel zekâsına, okula gidip gitmediğine, bireysel olarak kabul görüp görmediğine, aile bütünlüğü ve en önemlisi anne babanın ergene yaklaşımına göre farklılık göstermektedir. Yine bu dönem ile ilgili olarak yapılmış olan araştırmalara göre, ergenlik döneminde ki gençlerin en fazla gelecek ile ilgili anksiyete geliştirdiği saptanmıştır. Ergenlerde ki gelecek kaygısı, ileride seçecekleri meslek, okul, eş ve aile üzerine yoğunlaşmaktadır (Koç, 2004).

    Ergenlik döneminde ki bireyler ailesinden uzaklaşarak özgürlüğünü ve bağımsızlığını ispat etmek isterler. Bu durum ergen bireyin ailesine olan bağlılığı ya da ihtiyacı gerçeğini değiştirmez. Bireyin kişilik ve davranışlarının gelişiminde, aile kurumu en önemli olgudur. Bireye en yakın sosyal çevre ailedir ve bu bağlamda aile kişilik gelişiminde ki en önemli faktördür. Ergenlik dönemine gelinceye kadar ki gelişim süreçlerini sağlıklı bir şekilde geçirmiş aileler bu dönemi de daha sakin ve sağlıklı geçirecekleri düşünülebilir. Her gelişim döneminin kendi içerisinde farklı gereksinimleri vardır. Ergenlik dönemi için de bu böyledir.  Ergen birey için,

    • Değerli olma duygusu,

    • Güven duygusu,

    • Dayanışma duygusu,

    • Sorumluluk duygusu,

    • Kendini ifade etme ve gerçekleştirme ortamı,

    temel gereksinimleri olarak sayılabilir (Smith, Perou, ve Lesesne, 2002).

    Anne ve babası boşanma kararı almış olan ergen bireyler, diğer gelişim çağında ki çocuklarla aynı tepki, düşünce ve davranışları gösterebildikleri gibi, farklı yaklaşımlarda gösterebilirler. Bunun başlıca sebebi, ergenlerin çocukluktan sonra yetişkinliğe geçiş evresi olduğu kabul edilse bile bireyin halen tam bir yetişkin bilişselinde olmamasıdır. Buna göre ebeveynleri boşanan ergen bireyler, evlerinden ayrılmanın kaygısı içerisine girebilirler. Alıştıkları ortam, oda, çevre gibi faktörlerin değişme fikri ya da olasılığı ergeni kaygılı olmaya itebilir. Diğer çocukluk çağlarında olabildiği gibi ergenlik çağında da birey boşanmaya sebep kendini görebilir ve suçlayabilir. Evden ayrılmakta olan anne veya babanın artık onu sevmeyecek olma düşüncesi de ergenlik çağında ki bireylerde sıklıkla deneyimlenir. Anne ve babasının ayrılması bir eksiklik veya utanç sebebi olarak algılanabilir. Bütün bu sebeplerle ergenlik döneminde birey, ebeveynleri hayatı karmaşıklaştırdığı düşüncesi ile öfke duygu ve davranışlarına yönelebilir  (Butler ve Scanlan, 2003).

    Boşanma olayının gerçekleştiği ailelerde ki ergen çocuklar diğer çağlarda ki çocuklara nazaran psikolojik açıdan daha tepkili olabilmektedirler. Ergen bireyin farkındalıkları, okul öncesi ve okul çağı çocuklarına nazaran daha fazla olarak kabul edilebilir. Buna dayanarak ergen çocuklarda, boşanmış ebeveyn tepkilerine benzer davranışlar gözlenebilir. Öfke davranışı, stres, depresyon, durumu inkâr etme, tekrar bir araya gelmek için çaba bu tepki ve davranışlara örnek olarak verilebilir (Fiyakalı, 2008).  

    Çocuklarda Öfke ve Öfke Kontrolü.

    Öfke sosyal hayatımızın içerisinde sıklıkla karşılaştığımız bir duygudur. Bu duygu hayatımızda önemli bir yer tutmaktadır. Bunun başlıca sebebi öfke duygusunun kendi yaşam kalitemize etki ettiği kadar, kurmuş olduğumuz sosyal ilişkilere de etki etmesidir.  Öfke için birçok bilim insanı ve araştırmacı farklı tanımlar geliştirmiş farklı bakış açıları sağlamıştır. Öfkenin tanımı Biagio (1989) için, var olan ya da olduğu düşünülen bir uyarana karşı duyulan, ortadan kaldırmaya yönelik güçlü ve yüksek bir duygudur. Törestad (1990) ise öfkeyi önceden hesaplanamayan, aniden duyulan, küçümsenme, yok sayılma ve engellenme durumları karşısında ortaya çıkan bir duygu olarak tanımlamaktadır. Spielberger ve arkadaşları (1991) öfkenin sinirli ve kızgın olma durumundan şiddetli bir hiddet haline basamak basamak geçilen güçlü duygu durumu olarak tanımlamaktadır. Robins ve Novaco (1999), öfke için bilişsel davranışçı terapi modeli ışığında, bilişsel olarak öfke olarak algılanan durumlara düşmanca ve saldırgan bilişlerin eşlik ettiği, yüksek fizyolojik uyarılma hali demektedir (Balkaya ve Şahin, 2003). Öfke duygusu psikolojik olduğu kadar fizyolojik olarak ayrıca ele alınmalıdır. Öfke, kaslarda spazm, dişlerde sıkmaya bağlı gıcırdatma ve mine kaybı, nefes alıp vermede sıklaşma, kalp atışı ve kan basıncında artış, terleme gibi fizyolojik belirtiler gösterir (Tavris, 1989). Uzun vadede kontrol altına alınmayan ve sürekli öfke duygusu hali ciddi sağlık problemlerine sebep olabilmektedir. Bunlardan başlıca olanları,

    • Sinir sistemi rahatsızlıkları

    • Sindirim sistemi rahatsızlıkları

    • Kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıkları

    • Psikolojik rahatsızlıklara dayalı intihar riski

    • Mide rahatsızlıkları

    • Cilt rahatsızlıkları

    • Solunum rahatsızlıkları

    Öfke kontrolü, öfke duygusunu bastırarak ve yükselmesini baskılayarak doğru şekilde ifade etmeye ve sağlıklı bir şekilde yansıtmaya denir. Öfkeyi kontrol altında tutabilmek bir beceri gerektirir. Bu beceri öfkeyi kişinin kendisine ve çevresindekilere duygusal veya fiziki zarar vermeden yansıtması şeklidir. Öfke kontrolü becerisini elde etmek adına birçok yöntem vardır. Bu yöntemlerden doğru olanı kişi, kişilik özelliklerine, davranış modellerine ve mizacına uygun bir şekilde kendisi seçmelidir. Bu yöntemi seçerken de uzman görüş ve yardımı almak daha sağlıklı karar vermek adına önemlidir (Kökdemir, 2004).

    Çocuklarda öfke duygu ve davranışını bastırmak, yönetmek ve kontrol altına almak, yetişkin bireylere göre daha zor hatta imkânsıza yakındır. Bunun sebebi ise çocukların bu dürtüyü uygun yolla nasıl yöneteceğini bilememesidir. Çocuklar içgüdüsel olarak öfke halini daha yıkıcı, daha saldırgan bir şekilde ifade edebilmektedir. Şiddet ve yıkıcı davranışlar içeren davranışlar, öfkeyi doğuran sebeplerle açıklanıp, davranışın sağlıksız ve yanlış olduğu vurgulanmaz ise çocuk bu yaklaşımı kabul edilebilir bir davranış olarak sosyal ilişkilerinde kalıplaştırabilir. Dolayısıyla çocuk içerisinde bulunduğu kültürün, ailenin ve çevrenin öfke duygusu dâhilinde saldırgan davranışlarına verdiği tepkilere göre davranışı sürekli hale getirebilir ya da ortadan kaldırabilir (Şahin, 2006).

  • Mobbing

    Mobbing

    Mobbing, İngilizce yıldırma anlamına gelmektedir ve kökü “mob” olan bir kelimedir. “Mob” sözcüğü, İngilizce’de yasal olmayan biçimde şiddet uygulayan kalabalık veya “çete” anlamındadır. Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir. En iyi ifade eden anlamıyla yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör anlamlarıdır.

    Yıldırma kavramı, ilk kez 1984’de İsveç’de “İş Hayatında Güvenlik ve Sağlık” konulu bir raporun kapsamında Heinz Leymann tarafından ortaya atılmış, 1993’te İsveç’te çıkarılan ‘İşyerinde Kişilerin Mağdur Edilmesi’ adlı kanunla da ilk kez yasal bir nitelik kazanmıştır. Çalışma yaşamında hep var olan fakat görmezden gelinen mobbing, birçok iş yerinde hâlâ çok sayıda çalışanın kâbusu olmaya devam etmektedir. Bazen hakaretle, aşağılamayla bazen de normalin üzerinde aşırı iş yükü yükleyerek kendini gösteren bu davranışa maruz kalmak çalışanın hem psikolojik hem de fizyolojik olarak etkilenmesine neden olabilmektedir.

    Mobbing 3 türde incelenir;

    1. Düşey Mobbing:Üst konumda yer alanların astlarına yönelik olarak gerçekleştirdikleri psikolojik taciz vakalarıdır. Üstler sahip oldukları kurumsal gücü, astlarını ezerek, onları kurumun dışına iterek kullanmasıdır.

    2. Yatay Mobbing: İşyerinde psikolojik tacizin fail veya failleri mağdur ile benzer görevlerde ve benzer olanaklara sahip, aynı konumdaki iş arkadaşlarıdırlar. Örneğin; eşit koşullar içinde bulunan çalışanların çekememezliği, rekabet, çıkar çatışması, kişisel hoşnutsuzluklar gibi.

    3. Dikey Mobbing: Çalışanın yöneticiye psikolojik şiddet uygulamasıdır. Nadir görülen bir durumdur. Örneğin, çalışanların yöneticiyi kabullenememesi, eski yöneticiye duyulan bağlılık, kıskançlık gibi.

    Mobbing’in uygulama biçimi süresi ve şiddeti ile bağlantılı olarak bir çok ruhsal ve fiziksel bozukluk ortaya çıkabilir.

    Mobbinge maruz kalan çalışanların zaman içerisinde karşılaştıkları en sık sorunlar;

    • Gerginlik,

    • Öfke,

    • Alınganlık,

    • Dikkatsizlik,

    • Özgüven kaybı,

    • Endişe,

    • Korku,

    • Yetersizlik hissi,

    • İştahsızlık ya da aşırı yeme,

    • Kilo kaybı ya da kilo alma,

    • Ağlama nöbetleri,

    • Uyku bozuklukları,

    • İşe geç kalma,

    • Konsantrasyon bozukluğu,

    • Mide sorunları,

    • Cilt sorunları,

    • Bağırsak sorunları,

    • Alkol ya da madde bağımlılığı,

    • Depresyon,

    • Paranoya,

    • Panik ataklar,

    • Ciddi psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklar,

    • Kalp krizi.

    Mobbing’in diğer çalışanlara ve işyerine de zararları söz konusudur. Bir işyerinde bir ya da birden çok çalışanın mobbing’e maruz kalması, o işyerinde hem mobbing’e maruz kalan hem de bu duruma şahit olan çalışanların performansında düşüşe sebep olacaktır. Mobbing’in işyerine ve diğer çalışanlara olan etkilerini;

    • Verimliliğin düşmesi,

    • Çalışan-çalışan ve çalışan-yönetici ilişkilerinin bozulması,

    • Güven duygusunun yitirilmesi,

    • Devamsızlıkların, izinlerin ve raporların artması,

    • İşyeri sadakatinin azalması,

    • İstifaların artması

    • Çalışan sirkülasyonunun artmasına bağlı olarak nitelikli ve tecrübeli çalışanların kaybedilmesi,

    • Şirket isminin ve marka değerinin zedelenmesi riski

    olarak sıralayabiliriz.

  • Sürekli Haklı Olan Biriyle İlişki Yaşamaya Çalışmak

    Sürekli Haklı Olan Biriyle İlişki Yaşamaya Çalışmak

    Bir ilişkide karşı tarafın size karşı sürekli eleştirel bir tavır takınması sizi standartlarında yaşamanız beklentisinde olduğunu söyleyebiliriz. Bir konu hakkında yaptığınız bir yorumu küçümsemesi veya gösterdiğiniz bir davranış ile dalga geçilmesi. Her ne kadar sizi sizin dünyanızı küçümsüyor gibi görünsede yaptığı küçümseme tavrı sizi değersizleştirerek kendi değerini üst mertebeye taşımakla ilintilidir. Karşı tarafın burada arzuladığı şey mükemmelliyete ulaşma arzusu olabilir. Yani istediği herşeyi elde etmekle de ilintilidir. Yaptığı herşeyi – küçümsemeyi dahi -öyle bir mantık çerçevesinde yaparki haklı olduğuna inandırır sizi. Yaşadığınız durum sizin dünyanızı, kendi yüksek standartlı dünyasına için aşağılamak. Ve bu sayede kendine değer atfetmek, mükemmele ulaşmak. Bu nedenle siz de sürekli bir kusur arayışında olduğunu söyleyebiliriz.

    Sizi değersizleştirerek kendi değerini üst mertebeye taşımaya çabalamak bir nevi kendini değersizleştirmek. Kendinde çok fazla kusur buluyor -keza her insan kusurlu ve eksiklidir- ancak o kişinin kendi kusurlarına eksikliklerine tahammül edememesinden geçer. Ve bu nedenle başka insanları o kadar eleştirir, kusurlarını o kadar ön plana koyar ki kişi kusurlu olduğuna gerçekten inanır, eleştiren kişi öyle bir haklılık ve mantı çerçevesinde yapar ki onun mükemmel olduğuna ikna olursunuz. Bu da sizde büyük bir özgüven problemine yol açar. Bu özgüvensizlik ile eleştiren kişinin kendine olan yüksek güveni, sizin ona karşı bağımlı kılar. Ve eleştirilere maruz kalmaya devam ederek arzuladığınız sağlıklı ilişkiye ulaşamaz ve bir türlü o kişiden de kopamazsınız.

    Yaşadığınız mutsuzluk içerisinde ve güçlü bir bağımlılığınız mevcut olması mutsuzluğunuzu pekiştirmeye devam eder. Kararsızlık içerisinde kendinizi kapatmaya devam ederek bir yaşamı sürdürmeye ve karşınızdakinin yüksek standartlarına kapılmaya devam ederek kendinizi üzmeye devam edersiniz ancak üzüldüğünüzün farkında bile olmadan..

  • Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilikte uyum, farklı kişilik özelliklerine sahip bireylerin değişen dünya koşullarına uyum sağlamaları, yaşadıkları sorunları uzlaşarak çözmeleri, birbirleriyle olumlu iletişim kurmaları, mutlu olmak ve ortak amaçlara ulaşmak için kurdukları birliktelik olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik süresi, evlilik uyumunu etkilemektedir. Evliliğin ilk birkaç yılında evlilik uyumunun düşük olduğunu araştıran çalışmalar vardır. Evlilik süresi ilerledikçe çocukların evden gitmesi, eşlerin emekli olması ve birbirlerine daha çok vakit ayırması evlilik uyumunun bu dönemde en yüksek seviyeye ulaştığını söyleyen çalışmalara ulaşılmıştır. Evlilikte eşlerin meslekleri de evlilik uyumunu etkilemektedir. Çalışan kadınların ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumları incelenmiş ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Mesleksel statü açısından eşinden yüksek konumda olan bireyler düşük statüye sahip eşe göre evlilikte daha mutlu bulunmuştur.

    Evlilik mutluluğunu belirleyen cinsiyet rol tutumlarına bakıldığında erkeklerin kadınlara göre daha yüksek düzeyde narsistik eğilimleri olduğu belirtilmektedir. Kadın pasif erkek narsistik özellik gösteriyorsa ve narsistik birey evlilikten tatminini alabiliyorsa bu evlilik uyumlu gözükmektedir. Cinsiyet ve karanlık kişilik özelliği arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmalarda, karanlık kişilik özelliklerine sahip bireylerin yüksek statü ve yüksek kendilik değeri gibi özellikler taşıması bakımından toplumumuzda daha çok iş hayatındaki konumu bakımından erkek cinsinde görülmesi beklenmektedir

           Kişilik özellikleri açısından eşler arası benzerliğin evlilik de uyumlu olduğu görülmüştür. Örneğin, her iki eş için de,  yalan söylememe benzerliği ile evlilik uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Başka bir çalışma da eşlerin empati eğilim düzeyleri araştırılmış ve evlilik uyumları yüksek olan çiftlerin her ikisinde de empati eğilim düzeyleri yüksek çıkmıştır. Karşılıklı iletişim kurabilen, evlilik ve aileyi ilgilendiren konularda fikir alışverişinde bulanabilen ve sorunlarını pozitif bir şekilde çözebilen çiftlerin evliliği uyumlu olarak tanımlanmış ve evlilik oldukça uzun bir zamandır daha birçok araştırmaya konu olmuş ve olmaya devam edecektir.

           Rusell (1983) evlilik uyumunu, eşlerin birbirlerinden farklı olmadıkları düşüncesi ile birlikte eşlerin evlilik ilişkisi içerisinde saygı, sevgi, cinsel doyum, düşünsel davranışlarda bulunma koşuluyla gerçekleştirdikleri bir birliktelik olarak niteler. Evlilikte uyumu etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır.

  • Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Kim Olduğumu Öğrenirken 2 Yaş

    Çıktığımız serüvende sıra geldi 2 yaşındaki çocuğumuza…

    Çocuğunuz iki yaşında ve artık bebeklikten çıkıp erken çocukluk dönemine girmiş bulunmaktadır. Bu da, çocukları daha özgür olma hissine sahip, daha benmerkezci olmalarını haklı kılıyordur. Çocuklar, iki yaşındayken yaşadıkları haklı özgürlüklerinin önüne geçilmesini çok fazla istemezler. Engellenmek, karışılmak, söz hakkı verilmemesi gibi durumlar 2 yaşındaki bir çocuk için oldukça stres oluşturan bir faktörlerdir.  Bu stres oluşturan faktörleri yapmanız 2 yaşında ki bir çocuğu strese sokar ve olaylar çözülmez bir hal alır. 2 yaşındaki çocuğun; anne ve babasıyla inatlaşması artar, hatta öfke nöbetleri bile yaşayabilir. Diğer taraftan, bu süreçte anne ve baba olarak çocuğunuza kurallar ve sınırlar koyarken, birlikte yol alan iki yol arkadaşı gibi davranırsanız herşey çok daha kolay ve olumlu olacaktır. Süreç sizin için de çocuğunuz için de keyifli geçecektir. Annelerimiz ve babalarımız bu hususlarda en çok yönelttiği soru; ”Bu çocuk daha 2 yaşında, bunların hepsini nasıl anlar?” sorusudur. Sizinde aklınızdan bu soru geçiyor mu? Sorunun cevabı ise, hala kendini her zaman akıcı bir şekilde ifade edemese de, 2 yaşında ki bir çocuk sizi çok iyi anlar, çok iyi hisseder ve kendisini de size anlatabilmek, sizinle iletişim kurabilmek için bastırılamaycak şekilde heyecanlı ve istekli tutum ve davranışlara girer. Bu sebeple, doğduğu andan itibaren özellikle konuşmaya başladıktan sonra çocuğunuzu bir birey gibi görüp çocuğunuzla sağlıklı bir iletişime geçmeniz çok önemli bir olgudur.

    İki yaşındaki çocuğunuzun dönemsel özellikleri olarak, duygu dalgalanmaların yaşandığı, ben merkezciliğin fazla olduğu bir dönemden geçmektedir. Herşeyi hem kendi yapmak ister hemde yanında sizi hissetmek ister. Bir yandan ağlayıp, bir yandan gülebilir. Bazen neden ağladığını anlamlandıramayabilirsiniz bile. Herkes bilir, iki yaşında ki bir çocuğun ebeveyninden bahsediyorsak anlamlandıramama süreci çok normaldir. Çünkü, çocuğunuz keşif döneminde ve her kaşif gibi kaygı, stres, heyecan, gibi bir sürü duygulanımı içinde barındırmaktadır. İki yaşındaki çocuğunuzu bir kaşif gibi görerek; keşfetmesine, deneyimlemesine izin verin. Bırakın, özgürlüğünü yaşasın. Bırakın, kişiliğini geliştirsin. Tabiki, bu süreçte dikkat edilmesi gereken ince çizgileri unutmamak gerekir:

    • En sevdiği kelime “HAYIR!” olan iki yaşındaki çocuğunuzla inatlaşmadan sonuca ulaşmak,

    • Sınırlarını çizmek,

    • Güvenli alan oluşturmak,

    • Hep destek olduğunuzu hissettirmek,

    • Kararlı ve tutarlı davranmak,

    • Duygularını kabul etmek,

    • Duygularını yansıtmak,

    • Anlayışlı olmak,

    • Tercih yapmasına izin vermek,

    • Takdir etmek, gerektiği kadar,

    • Ufak tefek olumsuz davranışları görmezden gelmek,  aklımızın köşesinde olması gereken ebeveyn tutumlarının başlıcalarıdır.

        Dil gelişimi ise; bir yaş öncesine göre kelime hazinesi genişlemiştir. Kendini daha iyi ifade eder ve karşısındakini daha iyi anlar. Bununla birlikte kelime hazinesinin daha çok genişletmek ister. Kaşifliğiyle birlikte daha çok sorgular. Bu neden ile, Sorduğu sorulara her zaman cevap vermeniz, doğru cevap vermeniz, çocuğunuz ile aranızdaki olumlu ilişkinin gelişmesi açısından önemli bir yapı taşıdır. Eğer, çocuğunuzu sorduğu sorunun cevabını bilmiyorsanız, araştırmanız gerektiğini ve cevabı öğrendikten sonra cevabı çocuğunuz ile paylaşacağınızı söylemeniz; çocuğunuzun bir ihtiyacı olduğunda size güvenebileceği ve her noktada sizinle paylaşımda bulunabileceği duygusunu destekleyecektir. Burada dikkat etmeniz gereken ise; cevabı araştırıp çocuğunuza en geç 2 gün içerisinde sorunun cevabını vermenizdir. Dil gelişimini daha eğlenceli ve kaliteli vakit geçirme dilimleri olarak da değerlendirebilirsiniz; birlikte kitap okuma, özel konuşma zamanları yapma, yaptığı hareketleri anlatma oyunu oynama, gibi aktiviteler eğlenceli olacaktır.

        Dil gelişimiyle birlikte çocuğunuzun zihinsel gelişiminde de ilerleme görülür. Herşeyi neden, niçin diye sorgulaması bunun en güzel örneklerindendir. Daha önce bahsettiğimiz gibi iletişim içerisinde olma zihinsel gelişimini en çok etkileyecek hususlardandır. Bununla birlikte, oyunlar oynamak faydalı olacaktır. Bu dönemde, her türlü oyuncağın, her türlü materyalin faydası vardır. Çocuğunuz, ne kadar fazla ve farklı uyarana (oyuncağa) maruz kalırsa, zihinsel gelişimi de o kadar sağlıklı ve olumlu bir şekilde gelişim göstermiş olacaktır. Oyunlarınızın içerisine her konuyu, her etkinliği ekleyebilirsiniz. Örnek ile;

    • Matematik etkinliği,

    • Yaratıcı düşünme,

    • Özgün düşünme,

    • Sorgulama,

    • Kavram öğrenme,

    • Kategorileştirme, konulardan bazılarıdır.

        Diğer bir gelişim evresi olan duygusal gelişimi, iki yaş çocuğu için en zor olan gelişim evresidir. Ben merkezci bir dönemde olduğu için ve duygu dalgalanmalarını çok fazla yaşadığı için; kendi duygularını anlamakta da, kendi duygularını yönetmekte de çok fazla zorluk yaşamaktadır. Bu sebeple;

    • İnatlaşmalardan kaçınmanız,

    • Çocuğunuz karmaşıklığın içine girdiğinde, anne ve baba olarak sizlerin sakin kalmanız,

    • Çocuğunuzun duygularını anlamlandırmanız,

    • Sakinleşmesi için zaman tanımanız,

    • İşbirliği kurmaya çalıştığında çabalarını övmeniz,

    • Birlikte hedefler belirlemeniz,

    • Yanında olmanız,

    • Çocuğunuza karşı hep dürüst olmanız, önemli hususlardandır.

        Yukarıda bahsettiğim maddelerden, inatlaşmalardan kaçınma kısmı en önemli ve en zor olanlardan biridir. Çünkü, iki yaşındaki bir çocuğun duygu dalgalanmaları, bağrmaları, tepinmeleri, belkide vurmaya çalışması, gibi karşısındakinin inatlaşmadan iletişime girmesini engelleyecek her türlü tutum ve davranışın karşısında inatlaşmamak çok zordur. Ancak, anne ve baba olarak sizler nasıl çocuğunuza yaklaşırsanız, çocuğunuzla nasıl konuşursanız, çocuğunuza nasıl davranırsanız; unutmayın ki onlarda size aynı şekilde davranacaklardır. Bu bağlamdan yola çıkarsak, önce çocuğunuza sarılıp çocuğunuzu sakinleştirmek, sonrasında bağırmasının altında yatan nedenleri, “Bağırmana sebep olan şeyler neler?” gibi yapıcı sorularla keşfetmek, sabırla çocuğunuzu dinlemek, sakin bir ses tonu ile konuşmak, göz teması gerekiyorsa ten teması kurarak konuşmak, kuralları sakin ve iyi olduğunuz anlarda konuşmak,kesin ve net olmak, agresif olduğunda ilgi göstermemek ancak sakinleştiğinde hemen iletişime geçmek, sergilediği tüm zorlayıcı tutumlara rağmen teslim olmamak,rutinler belirlemek ve işbirlikçi bir tavır sergilemek, gibi tutumlar inatlaşmaya girmeden ve olay ego savaşına girmeden çözümlenebilmesi için ufak ufak adımları atılmasına zemin oluşturacaktır.

            Son olarak, iki yaşındaki çocuğunuz kendini, bedenini ve cinsiyetini keşfetmeye başlar. Bu keşif ile birlikte, kendini kontrol etmeyi ve denetlemeyi öğrenir. Bu da, tuvalet eğitimine başlamak için sinyaller verdiğini düşündürmelidir. Çünkü, tuvalet eğitimine başlamaya karar vermek için; hazır olduğunu bize belirli bir yaşa gelmesinden ziyade, çocuğun bu olguya hazır olunuşluğuna dikkat edilmelidir. Tuvalet eğitimine hazır olduğunu anlamak için;

    • Tuvaletini belirli zamanlarda yapması,

    • Basit kıyafetlerini kendi çıkartabilmesi,

    • İşleri kendi kendine yapmaya istekli olması,

    • Tuvalet ile ilgili konularda ilgili olması,

    • Bezinden rahatsız olmaya başlaması,gibi hususlar belirleyicidir. Ancak, burada en çok dikkat edilmesi gereken husus, tuvalet eğitimini verecek olan kişinin bu sürece hazır olunuşudur.

            Unutulmamalıdır ki; her çocuğun gelişim süreci kendine özgüdür. Bu sebeple, çocuğunuzun kendi gelişim adımlarına göre, çocuğunuzu sabırlı bir şekilde desteklemeniz ve cesaretlendirmeniz keyifli bir serüven yaşamınızın anahtarıdır!

  • Çocuklarda Cinsel İstismar

    Çocuklarda Cinsel İstismar

    Geçmişten bugüne baktığımızda değişmeyen tek şeyin çocuklarda cinsel istismarın gün geçtikçe artmasıdır. Çocukların yaşamış olduğu istismar ve ihmalin genellikle bir yetişkin yada kendi yaşıtları tarafından suistimal edilme durumudur. Ebeveynlerin duygusal ihmali ve baskıcı yapısı da yaşanan istismarları ne yazık ki önleyememektedir. Çocuklarda cinsel istismar daha gelişim çağında başlamakta ve ergenliğe kadar devam etmektedir.

    Cinsel istismara uğramış çocuklarda hem duygusal hemde fizyolojik belirtilerle beraber buna eşlik eden davranışsal sorunlarda ortaya çıkmaktadır. Genellikle bir çocuğun istismar edildiği kolay bir şekilde anlaşılmaz. Bu durum cinsel istismarı yapacak kişiler tarafından rahatlıkla kullanılabilecek bir durum haline gelir. Aileler çocuklarını cinsel istismardan korumak için öncelikle gerekli duyurulara kulak asmalıdır.

    Cinsel İstismarın Çocuklar Üzerindeki Etkileri

    Cinsel istismarın çocuklar üzerinde oldukça yıkıcı etkileri vardır. Genellikle travmaların altında bulunan nedenler istismara dayanmaktadır. Aynı zamanda bir çok patolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. İstismar ve ihmali yaşayan çocuklar psikolojik sorunları yaşamaya daha yatkın olurlar. Bu durum çocukların başa çıkma yöntemlerinden, savunma mekanizmalarına kadar etkilemektedir. Bir çocuğun cinsel istismara ve ihmale uğramış olması onun tüm hayatını etkileyebilmektedir.

    Sosyal hayatında içe çekilme durumu yaşayabilir aynı zamanda çok aktif bir hayat döngüsüne de sahip olabilir. Yaşanılacak dengesiz tutumları da beraberinde getirmektedir. Cinsel istismar mağduru çocuklar yetişkinlik dönemlerinde cinsel sorunlarla da karşılaşabilmektedir. Çocuklar cinsel istismar ve ihmal sonucunda ruhsal anlamda sosyal içe çekilme ve travma sonrası stres bozukluğu gibi patolojik sorunlar yaşayabilmektedir. Cinsel istismar ve ihmal oldukça riskli bir durumdur. Bu yüzden her ailenin bu konuda oldukça hassas ve bilinçli olması gerekmektedir.

    Önlemek İçin Neler Yapılmalıdır?

    Öncelikle cinsel istismar ve ihmal konusu üzerinde bireyler bilinçlendirilmelidir. Bilinmelidir ki ilk eğitim ailede başlar. Bunun farkında olan bireyler çocuklarını daha sağlıklı yetiştirebilir. Fakındalık sahibi aileler sayesinde çocuklar cinsel istismarın ve ihmalin tespiti açısından oldukça önemli bir rol oynar. Bir durum hakkında bilgi sahibi olmak oluşacak tüm sorunların önlemi açısından değerlidir. Aileler çocuklarını bu konuda bilgilendirdiği noktada daha

    anlaşılabilir noktaya gelebilir. Sorunun tespiti açısından çocuklar bilgi sahibi olacağından yaşacakları bu durumu kolaylıkla dile getirebilirler. Bu da sürecin daha sağlıklı atlatılabilmesini sağlar.

    Cinsel istismarı ve ihmali sadece çocuklar için düşünmemek gerekir. Buna maruz kalan yetişkinlerde dünya genelinde oldukça fazladır. Bu noktada gerekli mercilere başvurmaları ve sessiz kalmamaları gerekmektedir. Cinsel istismar mağduru bireyler buna sessiz kaldığı aşamada bu sorun gün gittikçe daha da artmaktadır.

  • Kadına Yönelik Şiddet Olgusu

    Kadına Yönelik Şiddet Olgusu

    Toplumsal açıdan değerlendirmeye alındığında kadına yönelik şiddet olgusu tüm toplumlarda hemen hemen aynıdır. Değişmeyen tek şeyin bu yapı olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Dünya üzerinde önemi oldukça yüksek olan bu olgu; ne yazık ki şiddete meyilli kişilerin ruhsal anlamda yeterince sağlıklı olmadığını görmüş oluyoruz. Şiddetin olmadığı bir toplum tipinden bahsedemeyiz. Gündemde daha çok kadına yönelik şiddet ön planda olduğu için bu konu derinlemesine incelenmesi gerekmektedir.

    Şiddetin normal karşılanması gibi bir durum olamaz. Ancak Türkiye’deki kültürel yapı incelendiğinde bunun çoğunlukla normal karşılandığını görmüş oluruz. Şiddet psikolojik açıdan en riskli faktörlerden biridir. Kişinin şiddete meyilli olmasının birçok sebebi olabilir. Bu sebepler incelendiğinde altında yatan faktörlerin bulunması oluşacak şiddetinde önüne geçmiş olacaktır. Yaşanmış olan şiddet yapısı incelendiğinde toplumsal açıdan sağlıklı bireylerin yetişmesine olanak sağlanmış olur.

    Neden Şiddete Meyilliyiz?

    Kişilerin kültürel yaşantısından, eğitim düzeyine, aile yaşantısından yaşadığı çoğrafik yapıya kadar etkilidir. Çocukluk döneminde yaşadığı travmalardan, sosyal çevresine kadar; kişinin şiddete meyilli olmasına zemin hazırlar. Sağlıklı bir çocukluk dönemi yaşamayan bireyler yetişkinlikte üstesinden gelemediği durumları bastırmak için şiddete başvurur. Temel sebeplerden biride ailesinde şiddet olgusunun yaygın olması da yatmaktadır. Kişilerin şiddete meyilli olmasının sebeplerinden biri de çocukluk dönemlerinde istismar ve ihmale uğramış olmalarıdır.

    Yaşanan travmalar öfkemizin ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Şiddet olgusunun sebepleri öğrenilmiş olursa çözüm için ilerlemeler kaydetmek daha kolay olacaktır. Bilmeliyiz ki çocukluk dönemi yetişkinlik ve sağlıklı bir karakter için önemlidir. Bu sebeple çocukluk döneminde çocuğunuzun şiddet ortamında büyümemesi, istismar ve ihmale uğramaması gerekmektedir.

    Çözüm Önerileri

    Kadına yönelik şiddeti önlemenin temelinde iyi bireyler yetiştirmek yatar. Yetişen iyi bireyler şiddete başvurmak yerine çözüm için daha sağlıklı hareket ederler. Şiddete meyilli kişilerin psikolojik destek almaları oldukça önemlidir. Bir bireyin kendinin farkında olması çözüm için gerekli adımları atacağı anlamına gelir. Kadınlara uygulanan şiddetin önüne geçmek için de; öncelikle kadınların bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğidir. Ekonomik özgürlükleri olmayan kadınlar genelde geçim kaygısı ve çocukları için bu duruma katlanabilir görmektedir. Oysa ki bu olguyu yıkmak şiddeti ortadan kaldıracak en önemli noktadır.

    Bu duruma katlanan kadınlar beraberinde şiddetin bitmesine değil oluşmasına zemin hazırlarlar. Her kadın birey olduğunu ve şiddetin kabul edilebilir bir durum olmadığının farkında olmaları gerekmektedir. Çocuklarımızın mutluluğunu düşünerek şiddete katlanmamız; geleceği korumak değil ancak zarar vermek olacaktır. Kadının şiddete göz yumması şiddetin artmasına sebep olur. Unutmayın ki her birey özeldir ve özel kalmak durumundadır. Bunu etkileyecek 3.kişiler hayatınızda bulunmamalıdır.

  • Ruhsal İhtiyaçlar Nasıl Çözümlenir?

    Ruhsal İhtiyaçlar Nasıl Çözümlenir?

    Her insanın doğuştan getirdiği dürtü ve ihtiyaçları vardır. Bu dürtü ve ihtiyaçlar dünyaya gelen tüm insanda değişmez bir kaide olup, yaradılışımızın bir parçasıdır. Bir bebek, bedenin büyümesi için ihtiyaç duyduğu anne sütünü emme dürtüsü ile alırken, öte yandan ruhunun gelişimi için de beslenmeye ihtiyacı vardır. İnsanoğlu ruhsal anlamda adeta, temel ihtiyaçlar paketi ile doğar. Bu ihtiyaç paketinin içinde dört temel öge vardır. Bunlar; sevilmek, değer görmek, onaylanmak ve takdir edilmektir. Ruhumuzun bu ihtiyaçları, dünyaya geldiğimiz andan itibaren, tıpkı yaşamak için beslenme mecburiyetimiz kadar gereklidir. Çocukken sağlıklı ve iyi beslenmek nasıl beden sağlığının temellerini atıyorsa, ruhumuzun ihtiyaçlarının giderilmesi de ruh sağlığımızın nasıl olacağını ve yetişkin yaşamımızda kuracağımız ilişkileri, seçimlerimizi ve nasıl bir hayatın bizi beklediğini belirleyen en önemli unsurlardır.

    Peki, bu temel ruhsal ihtiyaçları kim karşılayacak? Elbette, bu görev bizi dünyaya getiren ebeveynlerimize ait ancak, ebeveynleri tarafından bir çocuğun beden sağlığı kadar ruh sağlığı da önemseniyor mu? Ya da bu ihtiyaçlar farkına varılıyor mu? diye sorarsanız ; maalesef bu sorunun cevabına, her zaman evet demek mümkün olmuyor. Eğer, ebeveynlerimizin de çocukken temel ruhsal ihtiyaçları karşılanmamış ise, onlar da kendi çocuklarının bu ihtiyaçlarını fark etme ve karşılama konusunda yetersiz kalabiliyorlar.

    Peki, ruhun temel ihtiyaçları karşılanmazsa ne olur derseniz, o zaman da bedeniniz büyüyüp bir yetişkin olsa bile, ne yazık ki, ruhunuz, bedeninizle uyumlu bir gelişim gösteremiyor ve ihtiyaçlarının giderilmesini bekleyen çocuk haliyle kalarak bu beklentisini, yaşamınız boyunca sürdürüyor. Elbette ruh sağlığı beden sağlığı gibi somut bir kavram değil. Yani, ruhumuzu bedenimiz gibi elimizle tutup, gözümüzle göremiyoruz. Bununla birlikte ruhumuz varlığını ve sağlık durumunu hissettirmek için çeşitli aracı yollar kullanıyor ve kendisini duygu, düşünce, davranış ve beden yoluyla ifade ediyor. Tanısı bir türlü konulamayan beden sağlığı problemleriniz varsa, bu durumda ruhunuz, bedeniniz yoluyla size ihtiyaçlarını anlatmaya çalışıyor, anlamına gelmektedir. Özel ilişkilerinizde partnerinizden, eşinizden ya da çocuklarınızdan değer görme, sevilme, onaylanma, takdir edilme konularında sürekli bir beklenti içindeyseniz ve yeterince karşılık göremediğiniz için yakınıyorsanız; bu çocukken ruhunuzun karşılanmamış temel ihtiyaçlarını, yetişkin yaşamınızdaki ilişkiler içinde karşılamaya çalıştığınız anlamına gelir.  Muhtemelen de partnerinizi, eşinizi ya da çocuklarınızı bilinçdışı olarak, ebeveynlerinizin yerine koyuyorsunuzdur. Ebeveynlerinizin gideremediği ihtiyaçları, siz yetişkin olsanız dahi, çocuk kalmış ruhunuz hala talep etmektedir ve bu durumu çözmediğiniz sürece arayışınız ömür boyu sürecektir. Hemen her zaman, bu beklentileriniz ikili ilişkilerinizi sıkıntıya sokar. Ruhunuz istediği ihtiyaçları alamadığı gibi, karşı tarafta, size bir türlü mutlu edemediğinden yakınır. Böyle durumlarda düşüncelerinizde sıklıkla, kendinizi değersiz, sevilmeyen, tercih edilmeyen biri olarak görürsünüz. Bu düşünceler sizi üzgün ve mutsuz bir duygu durumuna sokarken, yaşam aktivitelerinizi de olumsuz yönde etkiler, yaşamdan aldığınız keyfi azaltır.

    Peki, bu durumu nasıl aşabiliriz? Kendimizle ilgili her sorunun cevabı yine kendi iç dünyamızda mevcuttur. Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz durumun kendi iç dünyamızdaki anlamını, nedenlerini ve çözüm yollarını hemen bulup çıkartmamız mümkün değildir. Bu süreç; iç dünyamıza bir yolculuk yapmamızı, ruhumuzun ihtiyaçlarını belirlememizi ve bu ihtiyaçların karşılanması için bir yol haritası oluşturmamızı gerektirir.

    Ancak ruhsal yolculuklar tıpkı, açık denizlerde tekne kullanmak gibidir. Denizin ne zaman patlayacağını bilemezsiniz. Aniden fırtına çıkıp, dev dalgalarla boğuşmak zorunda kalabilir ve zarar görebilirsiniz. Zorlu deniz yolculuklarında kaptanların yanlarına, yolu iyi bilen, bir kılavuz kaptan aldıkları gibi, siz de ruhunuzun ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağınızı, kendi yaşam öykünüzde ve iç dünyanızda arayıp bulmak için, yapacağınız içsel yolculukta psikoterapistten yardım alabilirsiniz.