Kategori: Psikoloji

  • Bahar Yorgunluğundan Kendi Terapistiniz Olarak Çıkın

    Bahar Yorgunluğundan Kendi Terapistiniz Olarak Çıkın

    Yavaş yavaş doğanın deri değiştirmeye başlaması ile bir çok kişide bahar yorgunluğu diye tabir edilen somatik (bedensel) yakınmalar ve psikolojik değişimler görülmektedir.

    Aslında olan şey insanın değişime gösterdiği dirençtir. Hava değişimi, mevsim değişimi, bitki örtüsü değişimi, beden ısısı değişimi gibi birçok farklı alanda kendini gösteren değişime uyum için gereken zaman geçene kadar değişimin getirdiği strese bağlı kişide yorgunluk, isteksizlik, iştah değişimi, sinirlilik, ani duygu değişimi gibi semptomlar görülebilir.

    Bu etkilerin kimde ne kadar görüleceği, kimi ne kadar etkileyeceği kişinin mizacı ve genel ruh haline bağlıdır.

    Geçiş dönemlerini zor atlatmak kişiyle ilgili bir ipucu verebilir ve kişinin güçlendirmesi gereken yönleri olduğunu fark etmesini sağlayabilir.

    Bahar yorgunluğundan muzdarip kişilere verebileceğim tavsiyelerden ilki; bunun geçici bir dönem olduğunu hatırlamaları. Çünkü bazen kişiler bu yorgunluğun geçmeyeceğine inanarak daha derin bir stres yaşayabiliyorlar.

    DOĞRU NEFES ALMAYI ÖNEMSEYİN

    Vücudumuzun benzini oksijendir. Oksijen ise suda ve havada vardır. Su içmenin önemini hepimiz biliyoruz. Doğru nefes de aslında bedenin su kadar ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Bu yüzden doğru nefesle bedeni köşe bucak oksijenle doldurmak bedene ihtiyacı olan enerjiyi verebilmek için mühimdir. Bunun için doğru nefes tekniklerini araştırabilir ve uygulayabilirsiniz. 

    Nefesin üç aşaması vardır. Almak, tutmak ve vermek.  Genelde nefesi tutma evresi gerçekleştirilmediği için tam ve doğru nefes alışı gerçekleşmemektedir. Yapılan bir başka hata da havayı göğüs kafesine doldurmaktır. Doğru olan ise nefesi  diyaframa doldurmaktır. Diyafram bedenin ikinci kalbi sayılabilir. Havayı diyaframa doldurup dolmadığınızı anlamak için nefes alırken karnınızın şişip şişmediğini kontrol edebilirsiniz. Elinizi karnınıza koyduğunuzda nefes alınca elinizin ileri gittiğini, verdiğinizde ise indiğini fark etmeniz gerekmektedir. Bu şekilde nefes alırken 5’e kadar sayıp yavaşça derin bir nefes alıp, 5’e kadar sayıp nefesi tutmanız ve 5’e kadar sayarak yavaşça vermeniz gerekmektedir. 5’e kadar saymak başlangıçta çok gelirse 3’e kadar sayarak başlayabilirsiniz.

    Diyafram nefesi ve nefese odaklanarak dikkati nefese vererek  diğer düşüncelerden uzaklaşmak stresle baş etmek, sınav kaygısı, uyku bozukluğu gibi bir çok sorun için iyileştirici ve kolaylaştırıcı güçtedir.

    Dikkatinizi nefese odaklamakta zorlanıyorsanız; gözlerinizi kapatın. Beyaz bir odada olduğunuzu hayal edin, nefes alırken içi soğuk hava dolu mavi balonların odada belirmeye başladığını, mavi balonları içinize çektiğinizi ve burun duvarlarınıza soğuk havanın çarptığını hayal edin. Nefesi verirken mavi balonların içi sıcak hava ile dolu kırmızı balonlara dönüştüğünü hayal edin. Böylece hem doğru nefesle dolan bedeniniz hem stresli düşüncelerden uzaklaşan zihninizi hafifleyecek ve sizi şifalandıracak.

    BAHAR TEMİZLİĞİ MÜHİM

    Kültürümüze yerleşmiş ve baharla özdeşleşmiş bir başka şey de bahar temizliğidir. Bahar temizliğinde amaç fazlalıklardan kurtulmak, mevsime uygun olmayanları temizleyip kaldırmak, yaşam alanını işlevsel hale getirmektir. Aynı amaçla psikolojik süreçleri derleyip toplamakta mümkündür.

    Geçmiş bugüne yükse onunla selamlaştığımız gibi vedalaşmamız da gerekir. Kırgınlıklarınızı, kaybettiklerinizi, hatalarınızı önce kabul edin; sonra da olumsuz deneyimlerden alacağınız her şeyi aldığınızı düşünüp geçmişle ayrışın. Zihinsel olarak bunu yapabilmek zorsa yazının gücünü kullanın. Geçmiş deneyimlerinizle ilgili bir yazı kaleme alın. Sizin için bir örnek paylaşıyorum.

    “Gelecek kaygımla olan işim bitti, senden öğreneceğimi öğrendim. Geleceğimin sürprizlerle dolu olmaması için elimden gelen önlemi almayı öğrendim. Artık kaygılarımı bırakıyorum, benden ayrılabilirsin. İnsanlara güvenmeyen yanımla işim bitti. Sayende insanları daha iyi analiz edebiliyorum ama artık ilişkilerimde güvene ihtiyaç duyuyorum. Güvensizliğimi bırakıyorum ve ondan ayrılıyorum. Aldatılma korkumu da bırakıyorum, yeterince benimleydin, artık gidebilirsin. …”

    BATIK BEDEL ÖDEMEYE DEVAM ETMEME KARARI ALIN

    Hayatınızdaki ilişkilerle ilgili de bir bahar temizliği yapabilirsiniz. Hepimizin hayatında yıllarca emek verdiği kişiler vardır, bunlar partner, anne-baba ya da arkadaş olabilir. Bir süre sonra sırf verilen emeğin hatırına ilişkinin bize zarar verdiğini görsek bile kopamayız. Bu duruma “batık bedel ödemek” diyoruz. Hayatınızda sırf çok emek verdiniz diye ayrılıp önünüze bakamadığınız için batık bedel ödeyerek kendinize haksızlık yaptığınız kişilerle olan ilişkilerinize gerçekçi bir gözle bakın.

    BİTMEMİŞ MESELELERİ BİTİRİN

    Geçmişte nasıl ve neden ayrıldığınızı bilmediğiniz bir ilişkiniz, kırıldığınız ama bir türlü anlatmadığınız bir arkadaşınız varsa psikolojik yükleriniz vardır demek. O kişilere ulaşmak zor ve gereksiz olsa da onlara okumayacakları bir mektup kaleme alın ya da karşınızdaymış gibi düşünüp bir koltuğa oturup içinizi dökün. Sizden çıksın duygular, düşünceler ve bitirebilmenize olanak sağlasın.

    KENDİNİZE SARILIN

    EMDR terapisinde uygulanan şey aslında bedenin sağ ve sol tarafını sırayla uyararak travmayı temizlemek ve olumlu düşünceleri yerleştirmektir. En basit haliyle bunu kendinize sarılarak yapabilirsiniz. Sağ elinizle sol göğsünüze, sol elinizle sağ göğsünüzü(kendinizi kucaklar gibi eller çapraz olacak şekilde) küçük küçük dokunarak kendinize olumlu mesajlar verin, güçlü yanlarınızı hatırlayın. 

    Bunu kendinizi stresli, yorgun ya da kaygılı hissettiğinizde yapabilirsiniz.

    DOĞADAN İLHAM ALIN…

    Doğa iyileşme, yenileme ve büyüme konusunda harika metaforlarla doludur. Ayrıca kokusuyla, renkleriyle, enerjisiyle de şifa kaynağıdır. Bol bol toprağa basın, yapamıyorsanız evde saksıda çiçek yetiştirin ve toprağına elinizle dokunun, yürüyüş yapın, doğayı seyredin…

    Doğayla baş başa kalmak da, doğanın iyileştirici gücünü sevdiklerinizle paylaşmak da ayrı ayrı şifalıdır.

    Hepinize ılık, dengeli, huzurlu mevsimler diliyorum…

    Şifa olsun.

    B

  • İyi Hissetmek Bir Seçimdir

    İyi Hissetmek Bir Seçimdir

    Kariyer, başarılı evlilik, eğitim, bir şeyler satın almak, tatile çıkmak ve daha bir çok şey kendimizi “iyi hissetmek” için hayalini kurduğumuz şeyler. İyi bir kariyere sahip olursanız, kendi standartlarınıza göre dört dörtlük bir eş bulur ve yine ondan dört dörtlük çocuklara sahip olursanız, o harika arabayı satın alırsanız ve üstüne bir de işyerinde düzenli terfi aldığınızda…. HAYIR! Maalesef ne yapılan araştırmalar, ne de yaşamsal deneyimler bunu doğruluyor! Satın aldıklarınızla ya da mükemmele ulaşma hayallerinizin gerçekleşmesi ile iyi hissedebileceğinizi düşünüyorsanız; mutsuzluğunuzun sebebi sizin yarattığınız bu illüzyon.

    <

    Yapılan araştırmalar insana iyi hissettiren yani insanı mutlu eden şeylerin başında “seks” i sıralıyor. Tabi ki doğanın devamı için gerekli olan üreme davranışı tam ve gerçek anlamda ve insana uyarlanmış hali ile yaşanırsa, yani içerisinde romantizm, fantezi, samimiyet, kendi bedenini olduğu gibi kabullenme ve partnerinle uyumlu olma gibi gereklilikleri yerine getirirse kişiyi gerçekten mutlu edebilir. Bunları yerine getirmeyen seks ise insanı mutsuz edebilir ki iyi haber bu noktadaki çiftlerin sahip olduğu cinsel fonksiyon bozukluklarını cinsel terapiyle tedavi edebiliyoruz.

    İnsanları iyi hissettiren davranışlarda kinci sırada ise; insanlarla sohbet etmek geliyor, yani iletişim kurmak. Anlatmak, dinlenmek, dinlemek, fikir almak ve en önemlisi onay almak. Doğduğumuz andan itibaren “onaylanmak” psikolojimiz ve nasıl hissettiğimiz üzerinde önemli bir söz sahibi. Çocukken etrafımızda olan ve bizi onaylaması gereken kişiler yakın çevremizdedir ; yani kontrolümüz ve seçimimiz dışındaki ailemiz, öğretmenlerimiz ve arkadaşlarımızdır. Bu çevrede sürekli eleştiren ve onaylamakla ilgili meselesi olan insanlara sahipsek o çocukluktan epey yaralı çıkabiliyoruz. Ama her çocukluğun bir çıkışı var neyse ki. Yetişkin olmaya başladığınız noktada sizi çocukken eleştiren ve bizi beğenmeyen insanlardan dolayı hissettiğiniz değersizlik duygularına tekrar bir göz atıp kendinizle barışırken, çevrenizdeki yetişkinlerin onay vermeme halinin onların kendileriyle ilgili bir mesele olduğunu fark ederek hafiflemeyi seçmeliyiz.

    İYİ HİSSETTİREN İNSANLAR BİRİKTİRİN!

    Herkesin çevresinde olumlu ve olumsuz insanlar vardır. Yani her duruma karşı olumsuz yaklaşan insanlar olduğu gibi olaylara pozitif bakarak insana kendini iyi hissettiren, felaketleştirme yerine çözüm odaklı yorumlar yapan kişiler de vardır. Kendinizi kötü hissettiğiniz anlarda size iyi gelen bir kişiyle konuşun. Tercihen yüz yüze gerçekleşecek bu konuşmada kontrolünüz dışında gelişen olumsuz bir gidişat olursa ise konuşmayı kısa kesip bitirin ve şansınızı başka biriyle deneyin.

    ESNEME HAREKETLERİ İLE HAYATINIZI ESNETİN.

    İnsanın zihinsel süreçlerine bedeni, bedensel süreçlerine zihni eşlik eder. Yani zihin olarak gergin ve stresliyken bedenimizde gergin ve streslidir. Bu yüzden bu döngüyü bedenle kırmak yine iyi hissetme önerilerim arasında.

    Uzun süre masa başı bir işte çalışmak, ya da sınıfta hareketsiz ders dinlemek uykunuzun gelmesi, kendinizi mutsuz hissetmeniz gibi zihinsel semptomlara sebep olabilir. Böyle durumlarda ellerinizi havaya kaldırıp avuçlarınızı açıp kapattığınızda bile serotonin yani mutluluk hormonu salgılama oranınız epey artar. Mümkünse yerinizde ayağa kalkıp esnerseniz sonuç daha iyi olacaktır.

    MEDİTASYON EN GÜZEL TERAPİ

    Meditasyon bilinenin aksine hiçbir şey düşünmemeye çalışmak değil, zihni izlemeye, kendini gözlemlemeye çalışmaktır. Özel ritüelleri hiç önemli değildir. Oturarak, yatarak, öğlen arasında kısacası her zaman yapabileceğiniz kendinizi gözlemlemek adına bir moladır. Birkaç dakikalığına zihninizi yönlendirmeden akışına bırakmak ve bu durumda neye ne tepki verdiğini izlemektir. Böylece kendinizi, duyularınızı, tolerans geliştirdiğiniz ve geliştiremediğiniz şeyleri tanırsınız. 

    Ve güzel haber bunu 5 yaşında da 85 yaşında da yapabilirsiniz. Yapılan araştırmalarla, düzenli meditasyon yapan kişilerin zihinlerinin daha iyi çalıştığı, zorluklarla daha iyi mücadele ettiği, daha sağlıklı olduğu gibi bir çok sonuca ulaşılmıştır.

    Meditasyon+Esneme=Yoga

    Meditasyonla zihninizi izlerken bir yandan belli esneme hareketleri yapmanız durumunda yaptığınız şeye “yoga” deniyor. Bedeninizin kapasitesine uygun esneme adımlarıyla bir süre zihninizi akışına bırakmak hem bedeniniz hem de zihniniz tarafından şükranla karşılanacaktır.

    HEDİYE VERİN, SÜRPRİZ YAPIN…

    İnsan diğer canlılarla birlikte anlamlı ve tamdır. İnsanı mutlu eden şeylerin başında ise yine diğerleriyle sağlıklı sosyalleşme hali gelmektedir. Bir insanın elindeki parayla kendine bir şey alması ile bir başkasına bir şey alması arasındaki mutluluk düellosunda ise başkasına bir şey vermealma davranışının açık ara önde olduğu görülmüştür. Yani insanlar birine yardım ettiğinde, ya da sevdiği birine hediye aldığında daha çok mutlu olmaktadır. Bu sebeple küçük büyük farketmez, hediyeleşmek mutlu eder diyebiliriz.

    SAĞLIKLI BİR EVLİLİK MUTLULUK SEBEBİ

    Onay almanın insan hayatındaki öneminde uzun uzun bahsettik. Evlendiğimizde en azından bir kişi bizi onaylamış oluyor. Bu onayın her gün düzenli gelmesi de insanın stabil mutluluğuna katkıda bulunuyor. Ancak burada altını çizmek gerekir ki mutlu bir evlilik insan hayatını ne kadar olumlu etkiliyorsa mutsuz bir evlilik de o kadar olumsuz etkileme gücüne sahip. Bu yüzden evli çiftlerin evlilik problemlerini önemsemeleri, gerekirse destek almaktan çekinmemeleri çok önemlidir.

    Hepinize mutlu olmak için bahaneler yarattığınız güzel günler diliyorum.

  • Karne Kaygıya Dönüşmesin

    Karne Kaygıya Dönüşmesin

    Sevgili anne ve babalar; karnelerin hazırlandığı ve yaz tatilinin yaklaştığı bu günlerde karnesini sevinçle bekleyen öğrenciler olduğu gibi karne nedeniyle stres yapan hatta depresif semptomlar sergileyen öğrencilerin varlığı aslında bu dönemde yapılması gerekenler konusunda bilinçlenmenin önemini gösteriyor.

    KOŞULSUZ SEVGİ TEMEL BİR İHTİYAÇ VE HAKTIR.

    Çocuklar aileleri tarafından koşulsuz sevilmeye dair çok temel bir ihtiyaca ve hakka sahiplerdir. Bu ihtiyaçla beraber karne gibi değerlendirme sonuçlarına karşı aileleri tarafında başarılı oldukları sürece sevilecekleri, başarılı olamadıklarında ise ailelerinin beklentilerini karşılayamadıkları için onların sevgisini kaybedeceklerini düşünerek kaygılanırlar. Öncelikle çocuğunuzun karnesini görmeden ona, onu çok sevdiğinizi ve karne sonuçlarının durumu asla değiştiremeyeceğini ifade edin.

    KARNE SONUÇ ODAKLI BİR ÖLÇÜMLEMEDİR.

    Karne ile öğrencinin bir dönemlik çalışma performansı ve başarısı değerlendirilmeye çalışılsa da sonuç odaklı bir eğitim sistemimizin olduğunu unutmamak gereklidir. Yani sistem çocuğun ders dinleme çabasını, dersi öğrenme gayretini, öğrendiklerini hayatına katma ve içselleştirme yeteneğini kapsamlı bir şekilde ölçmemektedir. Sistem, sınavlarla çocuğa yönetilmiş soruların o anlık cevaplanma oranı üzerine bir başarı tespiti yapabilmektedir. Yani sınavlarla ölçümlenemeyen bir öğrenme gayreti, sınavlarla ölçülen bilgiyi olumsuz etkileyen stres ve performans kaygısı gibi değişkenlerin varlığı öğrenciyi ve karne notlarını değerlendirirken hep göz önünde tutulmalıdır.

    ANNE BABALARIN SÜREÇ ODAKLI OLMASI GEREK…

    Eğitim sisteminin sonuç odaklılığına karşın anne ve babaların süreç odaklı olup, çocuklarını tüm süreç boyunca takip etmeleri, motive etmeleri ve sonucu buna göre okumalarını öneriyorum. Yani yıl içerisinde “Şimdi çalışma sen, karne günü görüşeceğiz.” demek çok büyük bir hatadır. Çünkü çocuklar uzun vadeli sonuçları planlayamazlar. Bu sebeple yetişkinlerin anlık davranışlarına ilişkin uzun vadeli sonuçlar hakkında bilgi verici ve rehber konumunda olmaları çocukların başarısını arttıracaktır.

    BAŞARISIZLIK BİR DENEYİMDİR.

    Karne notları ile hedeflediği başarıyı tutturamayan öğrencilerin bu başarısızlık duygusundan deneyimle ayrılarak neyi yapmamaları gerektiğini öğrenmesi için yine ailelerin rehberliği çok önemlidir. Aile başarısızlığa değil nedenlerine odaklanarak çocuğu sorgulamaya yönlendirmelidir. 

    ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİĞE DİKKAT!

    Eğer öğrenci gerçekten çaba göstermiş ve sınav kaygısı, stres, hastalık gibi sebeplerden süreci iyi yönetemediği için çabasını karne notlarına yansıtamamışsa öğrencinin “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz ne yaparsam yapayım başarılı olamıyorum duygusuna kapılmaması olasıdır. Bu çok tehlikeli bir çıkarımdır. Öğrencinin çalışmaya karşı motivasyonunu ileriye dönük ortadan kaldırabilir. Bu yüzden böyle bir durumun yaşandığını düşünüyorsanız, çocuğunuza notlarıyla ilgili tabloya gerçekçi bir yerden bakmasını sağlayın, olumlu ve güçlü yanlarına dikkat çekin, çabasıyla gurur duyun.. Sınav kaygısı gibi psikolojik bir sebebe bağlı başarı düşüklüğü için de profesyonel destek almaya yönlendirin.

    KIYASLAMA YAPMAYIN!

    Karnelerin alınmasıyla birlikte notları iyi çocuklar da notları kötü çocuklar da olacaktır. Çocuğunuzu bireysel değerlendirin. Arkadaşlarıyla, kardeşleriyle, kısacası diğerleriyle karşılaştırmayın. Karşılaştırma, çocuğunuza kendini değersiz ve yetersiz hissettirir. Bu değersizlik hissi uzun vadede motivasyonunu olumsuz etkileyecektir. Çocuğunuz kendini başkalarıyla kıyaslarsa kendini değerlendirmeye yönlendirin, kendine odaklanmasını sağlayın. Başarı kişisel bir yerde kalırsa sağlıklı ve geliştirici olur.

    HER ÖĞRENCİ TATİLİ HAK EDER.

    Çocuğunuz hiçbir gayret göstermemiş olsa bile her sabah okula gitmek ve tam bir mesai süresi içinde orada belirli kurallara uygun yaşamak bir disiplin işidir. Sırf bu sebepten ötürü dinlenmeyi hak etmiştir. Sonuç ne olursa olsun çocuğunuza iyi ve verimli bir tatil imkanı sunmaya çalışın. Teknolojiden uzak, yaratıcılığını geliştiren etkinliklerle dolu bir program yapmaya gayret edin. Yaz tatili için her yaştaki öğrenciye verilebilecek en yararlı öneri ise kendi ilgisine uygun kitap okumaktır. Değerlendirilmeden, sadece keyif için kitap okumayı başaran öğrenci hayatı boyunca onu geliştirecek bir alışkanlığın tohumlarını atmış olacaktır.

  • EMDR Terapisi

    EMDR Terapisi

    EMDR terapisi, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme,1987 yılında Francine Shapiro tarafından göz hareketlerinin travmatik olaylar üzerindeki etkisini azalttığı tesadüfen bulunan etkili bir psikoterapi yöntemidir. O günden sonra Shapiro travmaya maruz kalmış kişilerle yapmış olduğu araştırmalarında terapi modelini geliştirmiş ve etkinliğini test etmiştir.

    EMDR yaklaşımına göre insanlar travmatik olaylar yaşadıklarında bu anılar beyinlerinin sağ tarafında işlenmemiş anı ağları olarak depolanır. İşlenmemiş anılar doğal afetler,büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar şeklinde sıralanabilir.

    EMDR, bu tür izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapidir. Beynin zamanında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar. Kilitli kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin sağlanarak bilginin adaptif bir şekilde depolanması mümkün olur. Danışan artık rahatsız olmaz ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görür.

    Basitçe ifade edecek olursak beynimizin sağ tarafı duyguların sol tarafı ise mantık ve dil becerisinin bulunduğu kısımlardır. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre EMDR terapisindeki göz hareketi yöntemiyle sağ beyin ve sol beyin arasında bir bağlantı kurulur ve bu sayede bir iyileşme meydana gelir. Sonraki araştırmalar ise bu etkiyi sadece göz hareketleriyle değil aynı zamanda bedenimizin sağ ve sol taraflarını uyararak da elde edebileceğimizi göstermiştir.

    EMDR terapisi başlangıçta, geçmiş ya da yakın gelecekte yaşanılan travmalarda etkili olduğu düşünülen bir yöntem olmasına karşın yeni araştırmalar artık her türlü olumsuz durum için kullanılabileceğini göstermektedir. Diğer bir değişle trafik kazası gibi travmatik bir olay için de, sınav kaygısı için de bir yakınınızla yaşadığınız olumsuz bir olayın etkilerinden kurtulmak için de rahatlıkla kullanılabilen bir model olduğunu söylemek mümkün.

    EMDR terapisi ile sadece semptomlar ortadan kalkmaz. Yeni bakış açısının kazandırdığı pozitif inançlar ve olumlu duygular kişinin kendisine, ilişkilerine, dünyaya bakışını da olumlu yönde değiştirip kişisel gelişim sağlar.

    EMDR nasıl uygulanır?

    EMDR terapisi sırasında EMDR terapisinde 8 aşamalı, üç yönlü (geçmiş, şimdi, gelecek) bir protokol uygulanır. Hedef, geçmişte yaşanan anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, bugünkü semptomların tedavisi, danışanın gelecekte karşılaşacağı benzer sorunlar karşısında, kazandığı olumlu inanç ve duyguların geliştirdiği yeni bakış açısının yönlendirdiği davranışları gösterebilmesidir. 

    EMDR uygulayacak olan kişinin EMDR terapisi eğitiminin 1. Ve 2. Düzey eğitim ve süpervizonlarını tamamlamış deneyimli uzman psikolog olması oldukça önemlidir. Aksi taktirde EMDR yeterli olmayan kişiler tarafından uygulandığında riskli durumlar ortaya çıkabiliyor, kişi kendine yabancılaşabiliyor. Uluslararası www.emdr.com adresinde dünyanın her yerinde uygulama yapabilen uzmanların listesi yer alıyor. Türkiye’de de EMDR Derneği yakın zamanda kuruldu.

    Çocuklarla EMDR

    Çocuklarla EMDR uygulaması sırasında çocukların anı ağları yaşlarına bağlı olarak kısa olduğundan dolayı yetişkinlere göre çok daha hızlı olumlu gelişmeler gözlemlenebiliyor. Çocuklarla EMDR terapisinde dil gelişimleri yeterli düzeyde olmadığından resim tekniği kullanılıyor. 

  • Evlilikte Sınırlar ve Sınırların Önemi

    Evlilikte Sınırlar ve Sınırların Önemi

    Sınır’dan kastımın ne olduğunu detaylı anlatacağım fakat öncelikle şunu belirtmek isterim ki “sınır” sadece karı koca arasında değil, hayatın her alanında kurduğumuz ilişkilerde kıymetli bir öneme sahip. Sınır kelimesini belki en çok “Çocuklara koyulan sınırlar” konusunda okuyor ve kullanıyoruz. Fakat “sınır” doğan her canlı için ölene kadar geçerli ve önemli bir kavramdır.

    Sınır aslında uzay boşluğu ile bizi ayıran sınırla, yani bedenimizle başlıyor. Sonrasında duygusal sınır, ilişkisel sınır, psikolojik sınır, ülke sınırları gibi birçok alanda kendini gösteriyor.Varlığı konfor ve denge getirirken, yokluğu durumunda ise, karmaşa, kaygı ve sağlıksız bir biçimde iç içe geçmiş ilişkiler yaşıyoruz.

    MUTLULUK NEDİR?

    Bana mutluluk ne diye sorsanız, kişinin kendini tanıması ve bu tanımlamadan tatmin olması ve ilişkilerinde bu tanımla kabul görmesi diyebilirim. Bu üçlü sac ayağındaki dengeden başka bir şey değildir mutluluk.

    Mutluluk sınırdır, sınır mutluluktur yani…

    Evlilikte ise sınır, çok ince bir çizgide kendini gösterir. Yani sınırsızlık kadar sınır’ı yanlış yorumlamak da hatalı bir iletişime sebep olur.

    Kişiler birinin karısı, kocası ya da anne babası olmadan önce birer bireydir. Kendilerine dair hassasiyetleri, beklentileri, ihtiyaçları ve istekleri vardır. Tüm bunlar kişinin kendi sınırlarını belirleyen detaylardır.

    BANA SINIRINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM!

    Bu konuda eşlere ilk önerim birbirlerinin sınırlarını tanımaları. Bu da ancak karşılıklı samimiyet ve dürüstlükle mümkündür. Özellikle evlilik öncesi dönemde kendi sınırları konusunda dürüst davranan eşlerin evlilikte kendilerini daha güvende hissettiklerini söylemek mümkün. Örneğin, vejetaryan bir insan için evde pişecek yemekler bir sınırdır. Kişinin bu sınırı bilmesi, tanıması ve koruması önce kendisi için sonra da ilişkisi için çok önemlidir.Sınırı koruması gereken kişi öncelikle kişinin kendisidir.

    Maalesef çoğu ilişki rasyonel bir zeminde başlamıyor. Eşler birbirlerine karşı açık konuşmuyor ve ilişkinin en başında sınırlarını korumaya dair bir tutum izlemiyorlar. Bu da haliyle kişilerin birbirlerinin hassasiyetlerini bilmeden yani sınırlarını tanımadan evlenmelerine sebep oluyor. En önemli şeyi erteleyerek başlayan bir ilişkinin çıktısı ise çoğu durumda hayal kırıklığı oluyor.

    “Evlenmeden önce maç izlemezdi.” ; “Evlenmeden önce özel günleri önemsemediğinden bahsetmemişti ve o zamanlar önemserdi.” Bu örnekler uzayıp gidebilir. Eğer maç izleyerek deşarj oluyorsanız, bunu partnerinize en baştan söylemek sizin stresle baş etme kaynağınızı bilmesi, tanıması ve bunu kabullenmesi noktasında ona yardımcı olacaktır. Ya da özel günler sizin için işkence ise, uzun vadede her yıl tanışma yıl dönümünde hediye verecek biri değilseniz, bunu en başta söylemek yine olası tüm sıkıntıların yaşanmaması için ön koşuldur. “Ben özel günlerde hediyeleşmekten hoşlanmıyorum. Bunun yerine hiç beklemediğin zamanlarda seni şaşırtabilirim. Bunun senin için bir sakıncası var mı?” diyen birinin en başta alacağı tepki, eşinin ilk evlilik yıl dönümünü unuttuğu birinin vereceği tepkiden çok daha olumlu ve samimi olacaktır.

    EVLİLİKLE ORTAYA ÇIKAN SINIRLAR!

    Eğer evlenene kadar her şeye “Evet” diyen, her fikre uyum sağlayan biriyseniz ve “Evlendikten sonra nasıl olsa gerçek özelliklerimi zamanla benimser.” Gibi bir düşünceniz varsa üzülerek söyleyebilirim ki bu işin çıktısı hayal kırıklığı olacaktır.

    Sınırlar dünyası çok ilginçtir ki,bir kere çiğnenen sınırın geri dönüşü sınırsızlık ya da çatışmadır.Yani eşinize de kendinize de dürüst olmanız yolun en başında çok önemlidir.

    SINIR İHLALİ!

    Farklılıklar hayatın baharatıdır. Dolayısıyla birçok durumda sınırlarınız çatışabilir. Bu sizden iyi bir çift olmuyor anlamına gelmez. Önemli olan ise “sınırlarınızı koruma biçiminiz.” Partneriniz sizden sınır ihlali gerektiren taleplerde de bulunabilir. Özellikle evliliğin ilk yıllarında çiftler birbirini tam tanımadığı için bu daha mümkündür. Ancak, eğer partnerinizi kırmamak için “Hayır!” demeniz gereken yeri iyi bilmezseniz partnerinizi de ilişkinizi de kendinizi de uzun vadede daha çok yıpratacağınızdan emin olabilirsiniz.

    EVLİLİK BAŞLI BAŞINA BİR SINIRDIR!

    Fakat, burada önemli bir nokta var. Ben sınır meselesini anlattığımda, bazen eşlerden biri “Ben ailece tatile gitmekten hoşlanmıyorum. Eşim tek başına gitsin, ben tek başıma giderim. Bu da benim sınırım.” Diyebiliyor. Bu durumda ise verdiğim cevap şu oluyor. “Evlilik başlı başına bir sınırdır. Eğer bu sınırın gereklerini yerine getirmekte zorlanıyorsanız sistemde kalma fikrini gözden geçirmelisiniz.”

    Evli olma hali, bazı genel kurallara uymayı ve eşlerin birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını karşılamayı yasal olarak taahhüt etme sınırıdır.

    Yani evliliğin getirdiği bir takım gerekliliklerle çelişen sınırlarınız varsa ya da karşı tarafın ihtiyaçlarını karşılamak sizin için ancak sınırlarınızı ihlal etmekle mümkün ise o halde siz bu sisteme uygun bir dizayna sahip değilsiniz. Bu sizi daha kötü veya daha iyi bir insan yapmaz. Fakat bu sınırı toplumun ya da kendi öz ailenizin evlenmenize dair beklentilerine karşı da korumalısınız.

    Bu sebeple kişilerin kendi sınırlarını doğru belirlemeleri evlenmek ya da evlenmemek noktasında da doğru karar almak için çok kıymetli.

    Hepinize sınırlarınıza kıymet verdiğiniz huzurlu günler diliyorum.

    Sevgiyle kalın.

  • İlişkilerin Korkulu Rüyası Aldatma

    İlişkilerin Korkulu Rüyası Aldatma

    İlişki, iki kişi arasında varlığını sürdüren o kişilere bağlı gelişen ama o kişilerden de bağımsız varlığını sürdüren bir üçüncü kişi gibi ele alınmalıdır. İlişki kişilerden beslenir ve yine o kişileri besler. Aldatma ise bu ilişki içinde yaşananların sebebi değil çoğu durumda sonucudur. Yani aldatma davranışı buz dağının görünen kısmıdır.

    Aldatma semptomuyla bize başvuran kişilerde aldatan tarafın zaman zaman hissettiği mahcubiyet ve utanç zaman zamansa onu bu sonuca iten davranışsal sebeplere dair duyduğu öfkedir. Öte taraftan aldatılan eş de kafasında sorulmayı bekleyen bir sürü soru ve hesap sorma duygusuyla eşinin karşısında yer alır. Bu durumla tüm bu yoğun duygular sebebiyle tek başlarına baş etmeleri çok mümkün değildir. Bu yüzden bu aşamada doğru bir destek kolaylaştırıcı olacaktır.

    Kişilerin duygularını ifade etmeleri, rahatlamaları aşamalarından sonra ilişkinin ihmal edilmiş taraflarına göz atarız. Buralarda karşımıza çıkan çiftlerin giderilmemiş ihtiyaçları, savunma mekanizmaları ve eşi dışına yönelen çıkış kapılarını buluruz. Ve terapide bugüne kadar ihmal edilmiş ihtiyaçlar, talepler konuşulur.

    Çiftin uzun zamandır dikkatini vermediği ilişki yeniden varlığını çifte hissettirir ve böylece eşler olup bitenleri anlamlandırmaya çalışırken birbirlerine yakınlaşmaya başlar.

    Çift terapisiyle aşılan aldatma problemlerinde çözümler kalıcı hale getirilir. Çünkü ilişkinin tüm dinamikleri ele alınır. Ve aslında aldatma davranışı çifte ilişkilerini ciddiye alma, önemseme ve bazı ilişkisel yeteneklerini geliştirmeye fırsat sunar. Terapi desteği almadan baş edilmeye çalışılan süreçlerde ise sadece aldatan eşin mahcubiyetiyle bir takım sözler vermesi, eşine geçici bazı maddi veya manevi jestler yapmasıyla yine geçici olarak evliliğin devamı sağlanırken, semptoma sebep olan davranışlar konuşulup iyileştirilmediği için problemler şekil ve semptom değiştirerek devam eder.

    Aldatmaya sebep olan genel bir karakter yapısı yoktur, aldatılma davranışının ortaya çıktığı ilişki biçimi vardır. Herkes aldatabilir ve aldatılabilir. Önemli olan sebepleri bulmak, tamir etmek ve ilişkiyi tatmin etmektir.

  • Sevgi Dili

    Sevgi Dili

    Sevgi Dilinizi Öğrenerek Aile İçinde Daha Başarılı Bir İletişim Kurabileceğinizi Biliyor muydunuz?

    Aile olmak, anlamı, değeri, hayatımızdaki yeri ve hissettirdikleri ile özel ve kutsal bir kavramdır. Fakat bazı sebeplerden dolayı, zaman zaman aile içinde yaşanan sorunlar kişileri yıpratabilmektedir. Ve aile içinde yaşanan, çözülemeyen sıkıntılar hayatın o kadar içindedir ki, bu durumdan kaçmak da pek mümkün değildir.

    Bu sebeple aile içindeki dengeleri iyi kurmak, yaşanan sıkıntıları doğru çözümleyebilmek çok önemlidir.

    Sihirli Kavram! İLETİŞİM

    Aile içinde yaşanan sıkıntıların temelinde her zaman karşımıza çıkan problemlerden biri, iletişim bozukluğu olarak nitelendirdiğimiz konuşamamak, dinleyememek ya da yanlış konuşma ve dinleme şekilleridir.

    Doğru iletişim olarak nitelendirdiğimiz konuşma ve dinleme biçimi ise karşılıklı bir ilişkiyi ifade eder. Yani kişi kendini ifade ederken, karşısındaki onu gerçekten anlamak üzerine odaklanarak dinlemelidir. Gözlerine bakmalı, sözünü kesmeden, anladığını ifade eden mimikler kullanmalıdır. Başka bir şeyle-cep telefonu, bilgisayar gibi- kesinlikle ilgilenmemelidir. Anlamadığı bir durum olduğunda ise sorular yönelterek cevap almalıdır. Kendini anlatan kişi ise açıklıkla isteklerini, beklentilerini ve duygularını karşısındakini suçlamadan anlatmayı başarmalıdır. Karşımızdaki kişinin duymaktan hoşlanacağı şeyleri söylemek değil, gönlünüzden geçenleri söylemek karşılıklı ve kalıcı bir mutluluk yaratabilir. Unutmayın, eşiniz, çocuğunuz, anne-babanız sizi söylediklerinizle, ifadelerinizle tanır ve anlar.

    Eşle İletişim…

    Eşimiz, bir çok durumda güç aldığımız, her zaman yanında olmasını beklediğimiz, davranışları, sözleri bizim için en önemli kişilerdendir. Fakat, gene onun davranışlarına, sözcüklerine şekil veren bizim kendimizi ifade biçimimizdir. Bu yüzden kendinizi doğru anlatmanız eşinizle iletişimde de önemli bir rol oynar.

    Ben söyledikten sonra ne anlamı var demeyin!

    Unutmayın, insanlar kullanım klavuzuyla hayatımıza girmiyor. Bu yüzden ifade etmeden beklenti içine girmek ve karşılığında üzülmek bir çok durumda anlamsız olacaktır. Sizin için özel günlerin anlamlı olup olmadığını, hediye bekleyip beklemediğinizi, size nasıl hitap edilmesinden hoşlandığınızı açıkça söylemelisiniz. Eşinizin de beklentilerini öğrenmek için ona sorular sorabilir, onu daha iyi tanımaya çalışabilirsiniz. Ve işe birbirinizin “Sevgi Dili”ni öğrenerek başlayabilirsiniz.

    Sizin sevgi diliniz hangisi?

    Kişilerin beklentileri birbirinden farklıdır. Sevgiyi anlama ve hissetme biçimleri de… Kişilerin sevildiğini hissetmek için karşılarından duymayı bekledikleri davranış biçimini “sevgi dili” olarak ifade edebiliriz. Sevgi dilini beş farklı kategoride inceleyebiliriz.
    -Onaylayıcı kelimeler
    -Hizmet eylemleri
    -Hediye alma
    -Fiziksel temas
    -Kaliteli zaman

    Onaylayıcı kelimeler sevgi diline sahip kişi yaptıklarının takdir görmesini bekler. Eğer eşinizin sevgi dili “Onaylayıcı Kelimeler” ise ona çöpü attığı için teşekkür etmeniz, çocukları çok iyi idare ettiği için mutlu olduğunuzu söylemeniz kendini değerli ve sevilir hissettirecektir.

    Sevgi dili “Hizmet Eylemleri” olan kişi ise karşısındaki kişiden sorumluluğunu hafifleten eylemler bekler. “Hizmet Eylemleri” sevgi diline sahip kişi için arabayı yıkamanız, akşam yemeğini hazırlamanız mutlu edici davranışlar olacaktır.

    Sadece “Seni Seviyorum.” diyerek sevginizi ifade ederseniz bu sevgi diline sahip kişi “Madem beni seviyorsun, o zaman neden bir kere de evi toplama işini üstlenmiyorsun” diyecektir. Bu kişiler için sözcükler değil, davranışlar(eylemler) önemlidir.
    “Hediye Alma” sevgi diline sahip kişi ise kendisi düşünülerek alınmış küçük sürprizler bekler. Üzerine not yazılarak bırakılmış bir paket çikolata bile bu grupta yer alan kişileri mutlu edecektir. Eğer eşinizin sevgi dili “Hediye Alma” ise özel günlerde de mutlaka hatırlanmak isteyecektir. Örneğin doğum gününde ona bir hediye vermediyseniz sevginize inanması da güçleşecektir.

    Fiziksel Temas sevgi dilinde ise sevginizi dokunarak, sarılarak ifade etmeniz gerekecektir. Bu kişilerden “Madem beni seviyor, o zaman neden sarılıp öpmüyor?” gibi bir cümle duymanız olasıdır.

    Kaliteli Zaman sevgi diline sahip kişi ise, karşısındakinden ona zaman ayırmasını ister. Bu zamanın içinde karşısındakinin ilgisinin tamamen kendinde olmasını bekler. Bu sevgi diline sahip kişi ile akşam yemeğine çıkmanız değil, yemek boyunca sohbet etmeniz, telefonunuzu kapalı tutmanız, tüm ilginizi o kişiye yönlendirmeniz anlamlı olacaktır. Aksi durumda birlikte yemek yemek fiziksel bir ihtiyacı karşılamaktan başka bir anlam kazanmayacaktır.

    Şimdi siz de sevgi dilinizi bulun, ve ailenize bunu ifade edin. Bunun için kendinizi gözlemleyin ve hangi durumun sevildiğinizi hissettirdiğini keşfetmeye çalışın. Aynı soruları ailedeki diğer üyelerin de sorgulamasını ve cevap bulmasını sağlamak için onları cesaretlendirin. Göreceksiniz ki birbirinizin sevgi dilini bulduktan sonra daha kolay iletişim kurmayı başaracaksınız.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Çok küçük yaşlardan bu yana bir çok değerlendirme ve ölçümlemeye maruz kalarak yetişiyoruz. Lunaparkta bir alete binmek için belirli bir boy uzunluğuna aşmak zorunda kalarak başladığımız hayat yolculuğu istediğimiz mesleği yapabilmek için belirli doğru soru puanına ulaşmak olarak devam ediyor. Terfi alabilmek için belirli bir satış hedefini tutturmak, istediğiniz evi alabilmek için belirli bir maaşa ulaşmak diye ömür boyu sürüp giden bir döngü içindeyiz.

    İlk başaran olmak, birinci olmak, en olmak; ve bunları yapmak için uğraşırken yapamamaktan kaygılanmak hemen herkesin ortak sıkıntılarındandır. Bu sıkıntıların tavan yaptığı dönemlerse lise ve üniversite gibi önemli okulların kazanılacağı sınav dönemlerdir, kuşkusuz. Gençliğin başta duman olduğu, dışarıda kişiyi hedefine odaklanmaktan alıkoyan teknoloji, iletişim kanalları, gençlik istekleri gibi gerçeklerin olduğu bu dönem kişinin önündeki sınavın tüm hayatı etkileyeceği düşüncesiyle çelişerek yüksek bir kaygı yaratır. Bu kaygı kişi hedefinden uzaklaştıkça da hedefine odaklandıkça da artabilir.

    OPTİMUM KAYGI İYİDİR… DOST KAYGI!

    Artan kaygı kontrol edilmesi gereken bir psikolojik yapı olmakla beraber optimum düzey korunduğunda işlevsel bir tarafı da vardır. Kişiye hedefine bağlar, çalışması için gerekli ortamı ve yöntemleri gösterir, dış uyarıcılardan uzak tutar. Nitekim, sınav kaygısını hiç hissetmeyen biri o sınavın olumsuz sonucundan hiç çekinmezse iyi bir sonuç için de çaba harcamayabilir. Bu kaygıya dost kaygı da diyebiliriz. Çünkü bu seviyede tutulan kaygı bir dost gibi kişinin başarısına hizmet eder.

    KAYGININ KONTROLDEN ÇIKTIĞINI NASIL ANLARIZ? DÜŞMAN KAYGI!

    Eğer kaygı optimum düzeyin üzerine çıkmaya başlarsa kişinin performansını olumsuz etkiler. Düşman kaygı olarak nitelendirebilecek bu kaygı çeşidi kişiye zarar verir. Kişi bildiklerini hatırlamakta, aktarmakta, zamanı doğru kullanmakta yani kendini gerçekleştirmekte zorlanır. Kaygının kontrolden çıktığını anlamak için kişinin kendisini dinlemesi gerekir. Aşırı kaygılı kişide fiziksel bir takım değişiklikler oluşur. Kaygı başladığında kişi ajite olabilir. Sınavın gerçekleşeceği sınıfın kapısının önünde sürekli adımlayan, yerinde duramayan kişi bu duruma örnektir. Sınav esnasında kişinin kalp atımı hızlanabilir, elleri terleyebilir, midesi bulanabilir, gözlerini odaklamakta güçlük çekebilir, ağzı kuruyabilir, aklına olumsuz sonuçlar gelebilir, gürültü ve ışık gibi dış uyarıcılardan çok fazla etkilenebilir. Bu belirtilerin hepsi ciddi kaygı göstergesidir. Bunları yaşayan kişi odaklanma güçlüğü yaşar. Bu da kişiyi korktuğu sonuca yaklaştırır. Kişi hak ettiğinden daha az başarılı olur.

    KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET!!!

    Kişi bazen olumsuz senaryolara odaklanır. Sınava giderken yolda kaza olacağı, sınav yerine geç kalacağı, kodlamaya yönelik hata yapacağı, iyi bildiği konuları hatırlamakta zorlanacağı yönünde endişe dolu senaryolar üretir. Bu senaryolar kişinin kaygısını arttıracağı için korktuğu senaryoyu gerçek kılmaya yönelik kişiyi istemsiz bir çabaya sokar. Ve kişi kaygısı ve telaşıyla korktuğu şeyleri gerçekleştirmek için bilinç dışı bir çaba harcar. Buna kendini doğrulayan kehanet diyoruz. Bu yüzden kişilerin mümkün olduğunca pozitif senaryolar kurgulaması, olumsuzluklar aklına geldiğinde bununla mücadele etmesi önemlidir.

    KAYGIYI AZALTMAK İÇİN DESTEK!

    Çoğu durumda kaygı kişileri bir döngüye sokar. Kişi elindeki becerilerle bununla mücadele edemeyebilir. Bu çok normaldir. Çünkü kişi kendine özgü mücadele yöntemlerini ancak bir uzmanla keşfedebilir. Kaygının geleceğini fark etmek, yönetmek ve kontrol altına almak, kaygı yaratan duruma verilen anlamlar, kişinin kendinden beklentileri, rahatlama becerilerini geliştirmesi, hedefine dair doğru bir planlama içinde olması gibi bir çok alan çalışılarak kaygı terapide başarıyla ele alınabilir. Ve kişinin yönettiği sınav kaygısı kişiyi başarıya ulaştıran bir kavram haline gelebilir.

  • Çocuklarda ve Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Çocuklarda ve Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Halk arasında takıntı hastalığı olarak adlandırılan Obsesif Kompulsif Bozukluk, klinik psikologların oldukça sık karşılaştıkları kaygı bozuklukları kategorisinde sınıflandırılan psikolojik bir rahatsızlıktır. Zaman içerisinde kişinin hayatında ciddi sorunlara yol açabilen OKB yetişkinlikte ortaya çıkabildiği gibi çocukluk çağında da ilk olarak ortaya çıkabilir.

    Takıntılı düşünceleri ve bu düşüncelerin yarattığı sıkıntıyı gidermek amacıyla tekrar eden davranışlar geliştirmiş olan birey, bir psikiyatrist ya da uzman klinik psikolog tarafından değerlendirilmelidir. Sağlıklı bireyler de zaman zaman takıntılı düşünceler ya da davranışlar sergileyebilmektedir ve her obsesyon (takıntılı düşünce) ya da kompulsiyon (takıntılı davranış) varlığı bu hastalık için tanı koymayı gerektirmeyebilir. Bu nedenle internet ya da bu konuyla ilgili broşürlerden edinilen bilgilerle kendi kendine tanı konulması yerine bir uzman ile görüşülmelidir.

    OKB Nedir?

    Obsesyon (Düşünce): kişinin baskılamaya, önlemeye çalıştığı belirgin bir sıkıntıya yol açan tekrarlayıcı, ısrarlı düşünceler ya da imajlardır.

    Kompulsiyon (Davranış): Rahatsız edici düşüncelerin ortaya çıkardığı sıkıntıyı azaltmak amacıyla yapılan, kişinin engelleyemediğini düşündüğü, tekrarlayıcı davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir.

    OKB tanı ölçütlerinde çocukların yetişkinlerden farklılaşan durumu, yetişkinin obsesyon ya da kompulsiyonlarının aşırı ya anlamsız olduğunu kabul etmesiyken, değerlendirme sürecinde çocukların bunu kabul etmesi beklenmez.

    OKB’de Sık Görülen Obsesyon Ve Kompulsiyonlar Nelerdir?

    Obsesyonlar

    • Bulaşma (Kir, Mikrop, Hastalık)
    • Kuşku
    • Sevdiği insanların güvenliğine ilişkin kaygılar
    • Cinsel ya da saldırgan bir eyleme yönelik yineleyici düşünceler
    • Başkalarına zarar verme düşüncesi
    • Simetri
    • Dini obsesyonlar

    Kompulsiyonlar

    • El yıkama
    • Yıkanma,
    • Temizleme,
    • Bulaşmış olduğunu düşündüğü nesneden kaçınma
    • Sayma
    • Kontrol etme
    • Düzenleme
    • Biriktirme

    Çocuk Ve Ergenlerde OKB’nin Yaygınlığı

    Çocukluk çağı başlangıçlı olan Obsesif Kompulsif Bozukluk, çocuk ve ergenlerin %1-2 kadarında görülmektedir. Çocukluk çağında görülen OKB’nin başlangıç yaşı 7-12 arasındadır. Çocukluk dönemimde erkeklerde görülme oranı kızlara göre 1,5 kat daha fazla olmasına karşın bu oran ergenlik döneminde eşittir.

    Çocukluk Çağındaki Tekrarlanan Davranışlarla OKB Belirtileri Karıştırılmamalıdır. Çocukluk Dönemi, hayal dünyasının zengin olduğu bir dönemdir ve bu döneme ait çocuğun gelişimine katkı sağlayan bazı davranışlar vardır Bunlar OKB’deki tekrar eden davranışlardan farklıdır. Örneğin; çizgilere basmamaya dikkat etme, şanslı numaraların olması, işleri belirli bir düzende yapma gibi davranışlar çocukların günlük işlevlerinin içinde yer alan, sosyalleşmeyi arttıran ve kaygıyı azaltan normal davranışlardır.

    OKB’deki Davranışlar

    İçerik olarak; temizlik, istifleme, kontrol etme, tekrarlama biçimindedir. Çocuğun/ergenin çok fazla zamanını alarak işlev bozukluğu yaratır. Sosyal izolasyona neden olacak biçimdedir ve çok fazla rahatsızlık arz eder.

    OKB, Çocuklarda Gelişim Dönemlerine Göre Farklılıklar Gösteren bir Sorundur

    Çocukluk döneminde sıklıkla obsesyonların eşlik etmediği kompulsiyonlar görülebilir. Erken yaşlarda OKB tanısı almış çocuklarda motor sistemle ilgili kompulsif belirtiler (parmak yalama, daireler çizerek yürüme) daha sık görülür. Ergenlerde ise bu durum obsesyonların fazlalığı niteliğinde yani çocuklara göre daha çok sıkıntı veren ve daha az kontrol edilebilir niteliktedir.

    Çocuk ve Ergenlerde OKB’nin Nedenleri

    OKB’nin nedeni tam olarak bilinememekle birlikte bu alanda yapılan araştırmalar; genetik faktörler, kaygıya yatkın olmak, beyin yapılarındaki işlev bozuklukları ve çevresel faktörlerin etkilerini araştırmaktadır.

    OKB’de Sık Yapılan Düşünce Hataları

    Abartılı Sorumluluk Algısı: Sadece yaptıklarından değil yapmadıklarından da sorumlu hissederler.

    Düşüncenin Aşırı Önemsenmesi: Düşüncelerine aşırı önem verirler. Akıllarına gelen bir düşünceyi hemen dikkate alır, sorgularlar. Sadece düşünmekle o şeyin gerçekleşebileceğine inanırlar.

    Düşüncenin Kontrolü: bir şeyi düşünmek, düşünülen şeyin olmasını istemek anlamına gelir diye düşünebilirler ya da kişinin kendi düşüncelerini kontrol etmesi gerektiğine inanabilirler.

    Abartılı Tehdit Algısı: Olumsuz olayların olması bu durumu arttırabilir.

    Belirsizlik ve Bilinmezliğe Tahammülsüzlük: belirsizliklere ve bilinmezliklere tahammül edemez, kesin sonuçlar bulmaya çalışırlar. Bu sebeple de karar vermekte güçlük yaşarlar.

    Mükemmeliyetçilik: yapılan şeyin hatasız olması gerektiğine inanırlar. Yeterince iyi olduğundan emin olmak için tekrar tekrar yapabilirler. Ailenin mükemmeliyetçi tavırları çocuğun sıkıntısını arttırır.

    OKB Çocuk/Ergenin Hayatını Nasıl Etkiler?

    OKB çocuk/ergenin okul hayatında yarattığı sıkıntı nedeniyle dikkatte azalmalara yol açar. Çocuk/ergen tekrar eden davranışlarla uğraşmaktan derslere vakit ayıramadığı için ders başarısında düşüş yaşayabilir. Ayrıca takıntılı düşünceler gelmesin diye okula gitmekten kaçınabilir.

    Çocuk/ergenin tekrar eden davranışları arkadaşları arasında da alay konusu olabilir. Bunun yanı sıra çocuk takıntılı düşüncelerin getirdiği sıkıntının etkisiyle arkadaşları ile iletişimi kesebilir.

    OKB sorunu olan çocuklar, sürekli onay alma ihtiyacıyla, tekrar tekrar aynı soruları sorarak aile üyelerinde öfke oluşmasına sebep olabilirler. Tekrarlayan davranışların getirdiği yoğunluktan dolayı evdeki sorumluluklarını yerine getirmeyebilirler. Çocuk/ergenin sürekli takıntılı düşünce ve davranışlar ile uğraş halinde olması aile ile çatışma yaşamasına sebep olabilir.

    Bedensel Şikayetler

    • Kalp çarpıntısı
    • Terleme
    • Sık nefes alma
    • Sık idrara çıkma

    Duygusal Şikayetler

    • Endişe
    • Sıkıntı
    • Sinirlilik
    • Kontrolünü kaybetme korkusu
    • Suçluluk
    • Kolay irkilme

    Ebeveynlere Düşen Görevler

    Bu psikolojik sorunla karşılaşmak çocuğun hatası değildir. Çocuğunuzu yapmak zorunda hissettiği davranışları nedeniyle eleştirmeyin, ona öfkelenmeyin. Onun için yapabileceğiniz en iyi yardım tedaviye devam etmesi için onu motive etmektir. Tedavi sürecinde terapistinizden hastalıkla ilgili sizi bilgilendirmesini isteyin. Çocuğunuz problemlerini paylaştığında yargılamadan, ilgiyle dinleyin. Böylece içine kapanmasını engellemiş, onunla ilişki kurmuş olursunuz. Ancak bunu yaparken onsesyon ve kompulsiyonlarını desteklemeyin. Son olarak hastalığın getirdiği belirtiler çocuğunuzun eğitim hayatında problemlere yol açabilir. Bu durumu öfkeyle karşılamak yerine problemi çözmesine yardım edecek yollar sunmak önemlidir.

  • Sınav Başarısızlığı

    Sınav Başarısızlığı

    Ailelerin tutum ve davranışları çocukların eğitim hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilir. Ülkemizde iyi bir eğitim için zorlu sınav süreçleri yaşanmaktadır. Bu sınav süreçlerinde, özellikle ailelerin, çocuklarına destek olmaları gerekmektedir.  Çocukların davranış ve duygularında sağlıklı bir gelişim süreci sağlamak için ailelere büyük görev düşmektedir. Özellikle sınav dönemleri sadece çocuklar için değil aileler için de zorlu bir süreçtir. Sınav kaygısının yarattığı sınav başarısızlığı ile aile tutumları arasında ilişkilendirme yapılabilinir. Aileler, çocuklarına sevgi ve saygılı tutumlar gösterdiklerinde çocuklarının gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilirler. Bu durum sonucunda ise çocuklar sorumluluk almakta zorluk çekmedikleri gibi amaç ve hedeflerini kendileri yönetebilirler. Ailelerin bu tutumu çocukların özgüven kazanımı ve ifade becerisini geliştirmekte, yaşanabilecek çatışmaları azaltmaktadır.   Aileler çocuklarına kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri özgür ortamlar sağlamalılardır. Özellikle ders çalışmasını olumlu yönde etkileyecek faktörlerden biri olan çalışma odası, çocuğun dikkatini dağıtmayacak şekilde olmalıdır. Ayrıca aileler, çocuklarının okul ortamlarında yaşadığı sorunlara çözüm odaklı yöntemler bulmalılardır. Bu durumun daha etkili ve yeterli olması için aileler Danışma Merkezlerinden veya Rehberlik Merkezlerinden yardım alabilirler. 

    Aileler çocuklarının çalışma isteklerini arttırıp onları cesaretlendirererek kaygılarını giderebilirler. Ailelere düşen en büyük görevlerden biri, çocuklarından beklenti içine girerken onlara olan güven duygularını kaybetmemeleridir. Bununla birlikte çocuklarının kapasitelerini farkında olup beklentilerini bu kapasiteye göre oluşturmalılardır. Çünkü birçok aile kendi amaç ve isteklerini çocuklarına yükleyerek onlardan beklenti içine girebilir ve bu durum çocukların kaygılarını arttırabilir. Aileler,  bir uzman yardımıyla çocuklarının kapasitelerini anlayabilirler. Bir başka deyişle bu durum beklentileri kontrol altına alarak çocuklarını zorlamamakla ilişkilendirilebilir. Aile tutumları olumsuz olduğunda, sınav kaygılarında artış görülebilmektedir. Aynı zamanda, çocukların sınavlardan başarısız olma korkuları, bireysel ve ruhsal sorunlar sonucunda da ortaya çıkabilir. Bu psikolojik gelişim döneminin olumlu geçebilmesi için ailelerin çocuklarına psikolojik destek sağlamaları oldukça önemlidir. Özellikle ailelerin çocuklarını olumlu yönlendirmeleri ve onlara inanıp teşvik etmeleri, çocukların kaygı ve stres düzeylerini azaltabilir. Her çocukta belli bir düzeye kadar olması gereken kaygı durumu bulunmaktadır. Olması gerekenden yüksek kaygı durumunun nedeni aslında çocukların kendilerine olan özgüvensizlikleriyle ilişkilendirilebilir. Bu özgüvensiz durum ailelerin tutumları sonucu oluşabilir. Bu yüzden diyebiliriz ki, yüksek kaygı durumu başarıyı olumsuz yönde etkilediği gibi sınav başarısızlığına da sebep olabilir. Çocuklar ailelerinin beklentilerini karşılayamamaktan ve eleştirilmekten korkabilirler. Bu gibi durumlar çocuklarda özgüvensizliğin artışına sebep olabilir. 

    Bununla birlikte, ailelerin çocuklarını başka çocuklarla karşılaştırmamaları gerekir. Karşılaştırma sadece çocuğun kendisiyle yapılmalıdır. Çocukların suçlanarak eleştirilmesi de sınav başarısızlığına sebep olabilir. Özellikle, aşırı koruyucu, mükemmeliyetçi, baskıcı tutarsız ve ilgisiz aileler çocukların sınavda başarısız olmasına sebep olabilir. Bu yüzden,  Demokratik aile tipi çocukların psikolojik gelişimi için en önerilen aile tipidir. Bu aileler, çocuklarından beklentilerini yüksek tutmalarına rağmen çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı davranış sergilerler. Hem çocuklarına kurallar koyar hem de çocuklarının fikirlerine değer vererek onlarla fikir alışverişi yapabilirler. Demokratik aileler, çocuklarına destekleyici tutum gösterirler ve yakın ilişkiler kurarlar. Bu sayede çocukların öz yeterliliği ve özgüveninde artış gözlemlenebilir. Çocukların sınav sürecinde başarısızlık kaygısını azaltmak için temel gereklilik mutluluklarıdır.  Bu yüzden aileler çocuklarıyla ilgilenerek onları sorgulamaktan kaçınmalıdır. Çocukların zamanı etkin kullanmaları, konsantrasyon sağlamaları, doğru planlamalar yapmaları, rekabet kontrolü sağlamaları ve dikkat eksikliğini engellemeleri sınav başarısızlıklarını azaltabilir. Kaygının dengeli hale getirilmesi durumunda da başarıda artış gözlemlenebilir. Çocukların motivasyonunu arttıracak bir diğer etken ise sınavda başarısız olmaları durumunda da ailelerinden herhangi bir sevgi eksikliği görmeyeceklerini biliyor olmalarıdır. Çocuklara, aileleri tarafından gösterilen empati ve inanç, sınav kaygı durumunu engelleyebilen başka bir sebep olarak gösterilebilir. Bu yüzden diyebiliriz ki, çocukları dinleyerek onlara anlayış göstermek sınav kaygısını azaltabilir.  Son olarak ailelerin çocuklarına olan yapıcı konuşma tarzları ve sınavların bir ‘’son’’ olmadığını belirtmeleri de sınavda başarıyı yükseltebilecek bir faktör olarak gösterilebilir. Özetle, ailelerin çocuklarına bu zorlu sınav süreçlerinde uyguladıkları her türlü psikolojik destek, güven, sevgi, saygı ve anlayış tutumları çocukların sınavda daha büyük başarı göstermesini sağladığı gibi sınav kaygı durumlarını da azaltabilir.