Kategori: Psikoloji

  • Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlik büyümektir, değişimdir, dönüşümdür, başkalaşımdır diyen Talat Parman, Ergenlik ya da Merhaba Hüzün kitabında ergenliğin melankoli ve hüzün dönemi olduğunu, çünkü çocuğun ergenlikle beraber geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesinden uzaklaştığını söyler ve ekler; ergenlik bundan dolayı onurlu bir hüzündür.

    Ergenlikle beraber uzaklaşılan kişi, yaşantı ve çevrenin yerini başka kişiler, yaşantılar ve çevreler alır. Elbette bu durum bir anda gerçekleş(e)mez. Çocuğun yaşadığı bu kayıp artık ergen birey için hayatı boyunca cevap arayacağı soruyu doğurur: Ben Kimim? Talat Parman’a göre bu soru çocukluktan (dün) ergenliğe geçmiş bir ergen için kolay yanıtlanabilir bir soru değildir. Ergen ‘‘Ben Kimim?’’ sorusuna ‘‘Ben nerden geldim?’’ sorusuyla yanıt aramaya başlar. Bu yüzdendir ki çocuk 9 yaş(soyut işlem dönemi başlangıcı) itibariyle ebeveynlerine ‘‘Ben küçükken nasıl bir bebektim? Ben anasınıfında ne yapıyordum? Küçükken nasıl davranıyordum?’’ gibi sorular sorar. Burada çocuğun amacı uzaklaştığı geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesiyle bağ kurmak, bu bağ üzerinden ‘‘Ben kimim?’’ sorusunu yanıtlamaktır. Bu arayışa Parman, ‘‘Kendini Tarihlendirme Süreci’’ diyecektir ve bu süreç içerisinde iki evreden bahsedecektir: Unutkanlığa karşı koruma / Kişisel Tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Kendini tarihlendirme sürecine giren ergen artık tarihçi çırağıdır. Çıraklığını yaptığı tarihçiler ise elbette ebeveynlerdir. Ebeveynlerinden aldıkları tarihle kendilerini tanımaya, tanımlamaya ve anlamaya çalışırlar. Bununla ilgili bir Afrika atasözü der ki; Nereye gideceğini bilmiyorsan, nereden geldiğini hatırla. Çocukluktan ergenliğe geçen bir birey için yaşanan durum tam da budur. 

    Parman, D.W. Winnicott’ın ‘‘Ergenlik bireysel bir keşiftir’’ sözünden hareketle ergenliği Amerika Kıtası’nın keşfi olarak tanımlar. Bu tanımlamadan hareketle 12-15 yaş arası kaotik ergenliğe Cristof Colomb, süregelen 15-18 yaş arası ergenliğe ise Amerigo Vespucci metaforu yapılabilir. Bu metafor içerisinde Colomb dönemi; ergenin ilk defa ana karadan ayrıldığı, bilmediği sularda fırtınalar yaşadığı, ayrıldığı yerdeki yakınlarını özlediği ve nereye gideceğini tam olarak bilmediği bir dönem olarak tariflenebilir. Vespucci dönemi ise; yeni bir ben’in varlığını fark ettiği, tanımladığı ve bu benlik ile ilgili fikirlerinin ve gelecek planlarının oluştuğu dönemdir. 

    Ergenlikle başlayan üstte değindiğim olgulardan uzaklaşma davranışı akran ilişkilerinde bir başka davranış olan yakınlaşma davranışını beraberinde getirir. Akran ilişkilerinde “yakınlık” kavramı önemlidir. Ergenlerin akranlarıyla ilgili görüş ve ilişkilerin temelini bu kavram oluşturmaktadır. Yakınlık kavramının cinsel ya da fiziksel bir temas içermesi gerekmez. Yakınlık iki kişi arasındaki duygusal bağı ifade etmektedir. Bu konudaki en önemli yaklaşım Harry Stack Sullivan’ın (1953) ve Erik Erikson’ın (1968) çalışmalarıdır (Akt; Steinberg, 2005). 

            Ergenlerdeki yakınlık kavramı ergenler için söylenen, ‘‘Sosyalleşme ihtiyacının karşılanmasında sanal ortamın kullanılması anormal bir tutumdur.’’ hipotezini yanlışlamış olur. Yetişkinler için ifade edilen yakınlık fiziksel bir temasa ihtiyaç duyarken, ergenler için bu söz konusu olmayabilir. O halde ergenler için gerçeklik, ‘‘Sanal iletişim ergenler için bir sosyalleşme araçlarından bir tanesidir’’. Elbette yetişkinlerin ergenler için bu hipotezi kurmalarının da bir nedeni vardır. Bu neden; insan beyninin bir özelliği olarak ifade edilen ‘‘plastisite’’dir. Oxford Üniversitesi’nden nöropsikolog Susan Greenfield, beynin önemli bir özelliğinin çevresel değişikliklere uyum göstermesi olduğunu, bu özellik sebebiyle beynin bu dijital değişime de uyum sağlayacağını vurgulamaktadır. İnsan beyni ile çevre arasındaki etkileşim tek yönlü değildir. Beyin teknolojiyi yaratırken aynı zamanda belirli insan tutumlarını da şekillendirmektedir. Plastisite adı verilen bu özellik 23 yaş itibariyle etkisini kaybetmektedir. Bu yüzden jenerasyonlar arasında teknolojinin kullanımının pratik ölçüde sağlanması ve kullanım sıklığı yeni kuşakların lehine değişkenlik göstermektedir. 

            O halde yeni nesil çevrimiçi olmayı sosyalleşmenin bir türü, bileşeni olarak algılamaktadır. Sosyal ağları kullanmanın psikolojik zemininde ne olabilir diye bakıldığında ait olma ve kendini sunma etkisinden bahsetmek mümkün. Ait olma ihtiyacı sosyal ilişkiler kurma ve sürdürmenin, dolayısıyla da sosyal medya kullanmanın bir gerekçesi olarak görülmektedir. Peki ergenlerde anormal durum olarak ifadelendirilen ‘‘Sosyal Medya Bağımlılığı’’ hangi koşullarda aranmalıdır? Anormal durum değerlendirilirken birbiriyle ilişkili bir kaç alan öne çıkmaktadır. Bu alanlar: Özgüven, Mahremiyet ve Empati’dir. 

            Özgüven ile narsizm arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin aşımı ergene sunulan değerin miktarına göre değişkenlik gösterir. Çocuk ve ergenlere verilen aşırı değer narsizme yol açabilir. Çocuk ve/veya ergen sunulan aşırı değer üzerinden kendisini ve yeterliliklerini tanıdıkça hak etmediği bir değere maruz kaldığını düşünecek ve bu suçluluktan kurtulmak adına saldırgan, eleştiriye kapalı, nevrotik bir kişilik yapısına bürünecektir. 21.yy itibariyle ergenlerin sosyalleşme ihtiyaçlarını karşıladıkları sosyal medya bu tip bir bozukluğa alan açmaktadır. 

        Sosyal medyanın narsist ve nevrotik bir kişilik yapısına alan açtığı hipotezini bir metaforla açıklamak gerekirse; sosyal medya hesapları derebeyliklere benzetilebilir. Kullanıcı (yani ergen) ise bu derebeyliğin kralıdır. Kullanıcılar sosyal medya hesapları içerisinde gelişen olaylara karşı yargılarını, tıpkı beyliğin kralları gibi tek bir cümle veya davranışla uygulayabilirler. 

    Kralların güç ve şehvetlerinin sınırı yoktur. Bu güç ve şehveti korumak adına sayısız insan öldürebilirler. Sosyal medya kullanıcıları ise yargıladıkları herhangi bir kişiyi yakınlık derecesi ne olursa olsun tek bir tuşla hesaplarından çıkarabilir, yani onları (sanal) yaşamlarından afaroz veya infaz edebilirler. Narsizmi dış dünyadan soyutlanan benlik olarak tanımlarsak, dış dünya ‘ben’ olmadığı için narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Kral gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olur. Kişi narsizmin bir tezahürü olarak ne kadar saygıdeğer olduğu inancında ise bir o kadar anti-sosyal davranışlar sergileyecek, hak ettiğinden daha fazla sosyal destek arayışına girerek durum güncellemesi yaptığında “like” almazsa veya yorum yapılmazsa sinirlenir, olumsuz yorum yapanlardan ise intikam alma peşinde olurlar. Bu bir paradoks halinde başka davranışları beraberinde getirerek; yabancıların arkadaşlık tekliflerini kolayca kabul etmeyi, ilgi için sürekli profil güncellemeyi, her fırsatta kendiçekim fotoğraflarını paylaşmayı doğurur. 

           Paradoksun yıkıcı etkilerini gösterdiği alan mahremiyettir. Mahremiyetin ergenlik içerisinde önemi büyüktür. Ruhsal yapının oluşumu ve bireyselleşme mahremiyetin gelişimiyle oluşacaktır. Birbiriyle ilişkili iki tür mahremiyetten söz etmek mümkün: Bedensel Mahremiyet – Ruhsal Mahremiyet.

           Beden ve beden mahremiyeti çocukluktan ergenliğe geçişte hızlı ve algılanamaz şekilde değişime uğrar. Artık ergen olan birey için bu değişimi kabullenmek oldukça zordur. Çocukluk dönemi itibariyle birey bir kendilik imgesine sahiptir. Ancak kendilik imgesi ergenlikle gelen bedensel değişimi algılayamaz, sahiplenemez. Böylece kendilik ile beden arasında bireyin psikolojisini negatif yönde etkileyen bir fark oluşur. Talat Parman ergenin bu değişimi aynadan takip ettiğini ifade eder. Parman’a göre bu süre zarfında kişi bedeniyle kavgaya tutuşur ve ayna karşısında sürekli kendi bedenini gözlemleyerek zorunlu değişimlere karşı kendi eliyle değişiklikler yapmaya çalışır. Bunun nedeni çocuksu bedeninden vazgeçmek istememesinden kaynaklanır. Çocuksu beden; ailevi imgeler ve zorunluluklarla kurulan bağımlılık ilişkisi ve koşulsuz kabulün yıllar boyu garantisidir. Teknolojinin içinde bulunduğu dönem insanına sunduğu imkan ile bu takip aynadan özçekime(selfie) aktarılır. Teknoloji kullanımı bununla da sınırlı kalmaz. Hali hazırda bedeniyle kavgaya tutuşan ergen, artık ayna karşısında geçireceği vakti daha sınırsız ve hızlı olan photoshop programlarında geçirmeye başlar. 

    Ayna yerine kullanılmaya başlayan özçekim ve photoshop programları ergene bedeniyle tutuştuğu kavgada üstünlük sağlayarak beden imgesini tekrar kazanmasını zorlaştırır. 

           Ruhsal mahremiyeti oluşturan temel faktör, sır edinimi ve sırların saklanmasıdır. Ergen gün içerisinde yaşadığı olayları ve anları anılaştırarak sır edinimi sağlar. Bu olayların sır pozisyonunda değerlendirilmesinde bir başka insan için önem arz etmesi gerekmez. Anılaştırmanın sır niteliği kazanmasında ergenin olayı yaşarken hissettiği duygu durumu etkendir. Bu duygu durum ergenin ilgi ve tercihine göre bir sırdaşa veya kağıda aktarılır. Kişilerarası tercihler ve sınırlar bunun üzerinden oluşacaktır. Bununla birlikte ruhsal mahremiyetin en önemli kazanımı kendi kendine olmanın değeridir. Sosyal medya kullanımında paylaşım içeriği ve sıklığı ters orantılı olarak kendi kendine olmanın değerini etkileyecektir. Özgüven ve mahremiyet parametreleri birbirleriyle korelasyon halindedir. Sağlıklı gelişen mahremiyet ergenin özgüveni ve bağımsız birey olma süreci adına pozitif yönlü etkiye sahiptir.

           Sosyal medya kullanımında dikkat edilmesi gereken bir diğer alan empatidir. İlkel insanlardan bu yana iletişim ve bu iletişime bağlı sosyalliğin temel ihtiyaçlarından biri olan empati, sözlük anlamıyla duygu sezgisi, duygudaşlık (TDK) olarak tanımlanmakla birlikte Rogers empatiyi, ‘‘bireyin kendisini karşısındaki insanın yerine koyup, onun duygu, düşünce, algı ve hissettiklerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona iletmesi süreci’’ olarak ifadelendirmiştir. 

           Yüzyüze sağlanan sosyal iletişimde tarafların duygu ifadesi belirten mimik ve davranışları sergilemesi, karşılıklı hisleri, dile getirdiklerini, dile getirileni anlamayı etkilemektedir. Bu noktada sanal ortamda kişilerin saldırgan ve tahammülsüz davranışlarının nedenleri arasında kişilerin yüzlerini görememek, dolayısıyla duygu sürecini anlamada referans oluşturan mimik ve davranışların fark edilememesinden kaynaklanan empati düşüklüğü gelmektedir. 

    İletişimdeki empati durumunun önemli parametrelerinden biri olan yüzyüzelik, sosyal medyanın insan hayatına girmesinden çok daha önce insan ilişkilerinde önem kazanmaya başlamıştır. Cep telefonlarının çıkışıyla beraber iletişim araçlarına katılan mesajlaşma bu değişimin ilk gözlendikleri yerdir. Bu gözleme karşılık insanlar empati ihtiyaçlarını karşılamak adına bir yöntem geliştirmişlerdir. Klavyede bulunan noktalama işaretlerini belirli bir mimik oluşturmak adına bilinçli olarak bir araya getirerek mesajlaşma içerisinde ilkel bir empati süreci başlatmışlardır ( örn. ^.^ : ) : / 😮 *.* ). Mesaj içerisinde agresif bir tutum olarak algılanabilecek bir cümlenin sonuna konan iki nokta ve bir sağ parantez, cümlenin aslında agresif veya ciddi bir tutum olmadığını ilkel bir şekilde belli etme olanağı sağlamıştır. 

    Daha teknolojik (akıllı)telefonların çıkmasıyla bu ilkel metod telefon yazılımcıları tarafından ihtiyacı karşılamak adına profesyonel olarak ele alınarak ‘‘Emoji’’ adı verilen semboller oluşturulmuştur. Emoji kelimesinin de oluşturulmasında bu ihtiyaca cevap niteliğinde bir kelime türetimi söz konusudur. Kelime kökeni ‘‘emotion’’, türkçe karşılığıyla duygudur. Bu değişimi internet kullanımının yaygınlaşması takip ederek 21.yy’ın iletişim araçlarına facebook gibi arkadaşlık siteleri eklenmiştir. Kişilerarası iletişimde yeni bir akım oluşturan bu siteler zamanla kendi kullanım normlarını oluşturmuşlardır. Giderek benzer araçların sayısı artmış ve etki alanları genişlemiştir. Günümüzde yalnızca kişisel iletişim aracı rolünden ekstra roller üstlenen bu siteler, 21.yy’ın kitlesel iletişim araçlarıdır. Artık hayata dair önemli olaylar, dünya gündemi, haberler buradan takip edilmektedir. Haberlerin ve önemli olayların sosyal medya platformlarından takip edilmesi, içerik adına bir çok etik ve ahlaki istismarı da beraberinde getirmektedir. Bu istismarlardan bir tanesi de topluma karşı duyduğumuz empatinin istismarıdır. Bunu bir örnekle açıklayalım: Birey sosyal medya hesabının ana sayfasında gezinirken(gezinmek gibi dış dünya ile bağı hedefleyen bir eylemin internet sitesi içerisinde yapılan tıklamalar için kullanılması da tesadüf değildir) gördüğü bir terör haberini ele alalım. Bu haberin başlığı ve başlığı tarifleyen tek bir fotoğraf dahi kişinin olay karşısında topluma ve olayı yaşayan insanlara duyduğu empati sürecini başlatır. Fakat başlatılan bu empati süreci tam olarak gerçekleşmeden sönümlenecektir. Bu sönümlenme; kişi bir tık aşağı indiğinde maruz kalacağı bir başka kullanıcının komik, rahat, mutlu, seksi ve benzeri paylaşım içeriklerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum bir nevi bireyin sosyal medya üzerinden kendi kendine yaptığı sistematik duyarsızlaştırmadır. Bireyin bir çok kişinin yaşamını olumsuz etkileyen olaylar karşısındaki kanıksama eyleminin altında yatan nedenlerden biri de sosyal medyanın bu yönde etkisidir. Narsistik K.B. ve Anti-Sosyal K.B. gibi psikopatolojileri değerlendirirken, DSM Tanı Ölçütleri kitabında empati sürecinin yoksunluğuna dair maddeler bulunmaktadır. Empati düşüklüğü veya yoksunluğu başta narsistik ve anti-sosyal olmak üzere çeşitli psikopatolojilerin sebeplerindendir. 

  • Ailede Kayıp ve Yas

    Ailede Kayıp ve Yas

    Çocukta Yas Süreci

    Çocuklar gelişim dönemi itibariyle ölüm kavramını bir yetişkin kadar olmasa da anlayabilecek ve bunun üzerinden yas tutabilecek bir yaşta. Bu yüzden öncelikle bu süreçte onun da yas tutacağını unutmamamız lazım. İnsanlarda ortak olan yas tepkilerinden bir kaçını (durağanlık ve sessizleşme, belirli davranışları yapmada isteksizlik, genel hüzün hali..) Bu durumda (çocuk olduğu için) endişe veya kaygıya kapılmayıp, yas sürecine ortak olmak, empatik tepkiler vermek ve özellikle onu dinlemek önemlidir. Bununla birlikte çocuk sizi dinlemek de isteyecektir. Duygularınızı ifade etmekten korkmayın, fakat bu kolay olmasa da kayıp yaşayan çocuk karşısında duygularınızı ifade ederken sakinliğinizi sürdürün. Bu karşılıklı durum çocuk için; ‘‘Annem de – babam da benzer duyguları yaşıyor ve sakin olabiliyorlar’’ diyerek yas sürecinin rol modelliğini üstlenir. Çocuklar beklediğimizden çok daha güçlüdürler ve empatik – samimi konuşmalar eşliğinde sağlıklı bir yas süreci geçirirler. En önemlisi tekrar söylemek önemli: Çocuklar da yas süreci geçirir, bu normal ve sağlıklı bir durumdur.

    Buraya maddeler halinde (bir kaç maddede net bilgiler vererek) yas sürecinde çocuk ile iletişimin omurgasını çıkarabiliriz. Bu maddeleri dikkate alarak ölümün açıklanması ve yas süreci içerisinde vereceğiniz destek şu şekilde olabilir:

    ‘‘Seninle konuşmamız lazım, konu babaannenle ilgili. Biliyorsun ki babaannen yaklaşık bir haftadır hastanedeydi ve babanda onun yanında kalıyordu. Bu sabah da ben babanın yanına gitmiştim. Bugün babaannenin öldüğünü öğrendik.. (kendi duygularınızı sakinliğinizi koruyarak belirtebilirsiniz, açık olun.)’’ (bu kadarlık bir konuşma bilgilendirme konuşması için yeterli, bu konuşma elbette devam edecektir fakat çocuğun soruları veya tepkileri bu konuşma bulutlarını belirleyecek. Önemli olan aşağıdaki maddelere olabildiğince uymak.)’’

    • Çocukların bu konuda konuşmaya istekli ve hazır oldukları zamanlara duyarlı olun.

    • Konuşma girişimlerine açık ve sakin bir yaklaşımla karşılık verin.

    • Söylediklerinin alt metnindeki duyguları (merak, korku, endişe vb.) okuyun ve kabul edin.

    • Kendi zihninizde sorulan sorulara yönelik basit, kısa ve yaşlarına uygun bir cevap hazırlayın.

    • Kendi duygularınızla ilgili dürüst olun.

    • Çocuklar anne-babalarının herşeyi bildiklerini düşünürler ancak siz cevaplayamayacağınız bir soru ile karşılaşırsanız dürüstçe ‘ben bu sorunun cevabını bilmiyorum ama senin için bunu öğrenebilirim’ deyin.

    • Her çocuğun duygularını ifade edişi ve duyguları ile nasıl başa çıktığı biriciktir, kendisine özgüdür, ona ihtiyacı olan zamanı verin, her seferinde saygıyla ve dikkatlice dinleyin.

    • Bazen çocukların gerçekten ne sorduklarını “duymak” kolay olmayabilir. Bazen ne sorduğunu anlamak için sorusuna soruyla karşılık vermek gerekebilir. Örneğin ‘anne biz tekrar mutlu olacak mıyız?’ sorusuna ‘sence tekrar mutlu olacak mıyız?’ diye sorarak onu biraz daha konuşmaya teşvik ederek, yaşadığı duygunun derinliğini ve içeriğini daha iyi anlayabilirsiniz.

    • Çocuklar tekrarla öğrenirler. O tekrar tekrar sorarken siz de tekrar tekrar aynı şekilde cevaplayın.

    • Ölüm kelimesini kullanın. Ölen bir kişi için gitti, uyuyor gibi ifadeler kullanmayın, öldü deyin.

    • Ölümü hastalık ya da yaşlılıkla ilişkilendirmeyin. ‘Dünyadaki tüm canlıların bir yaşam süresi olduğunu, yaşam süresi bitince ölündüğünü’ söyleyin.

    • Ölen bir kişinin nereye gittiğini sorarsa “o öldü, ölen kişileri bir daha göremiyoruz ama onlara olan sevgimizi hep hissederiz, istersen birlikte resimlerine bakabiliriz, onunla ilgili konuşabiliriz” diyebilirsiniz (kendi duygularınızla ilgili dürüst olacağınız, özleminizi anlatacağınız önemli anlardan biri)

    • Çocuklar yakın bir aile üyesi öldüğünde suçluluk ve öfke duyguları hissedebilirler. Anne-babaların çocuğa sevgi ve ilgilerinin devam edeceğine dair yeniden güven vermeleri gerekir.

     

    Ebeveynde Yas Süreci

    Çocuğu ölen bir yetişkinde kayıp sonrası süreç, diğer yas durumlarına nazaran çok daha yıkım verici hissedilebilir. Bu süreçte Kübler-Ross modelindeki inkar ve öfke dönemi çok daha yoğun ve uzun yaşanır. Bu döneme suçluluk, yalnızlık ve hayata güvensizlik duyguları eşlik edebilir. Çocuk kaybında yetişkin bir bireyin diğer ölümlere verdiği tepkilerden daha zorlu, daha karmaşık tepkiler verilir. Çevresinde kayıp üzerine konuşacak yakınlarının ve profesyonellerin dikkat etmesi gereken en önemli konu, bu kayıbın diğer kayıplardan çok daha yoğun duygu durumu oluşturduğudur. Bu yüzden yas döneminin sonu için acele ettirilmemelidir.

    Yaslı anne – babalar tarafından yaşanan ortak duygular:

    Suçluluk ve pişmanlık ortak ve yoğun yaşanan iki duygudur. Bir çok yaslı ebeveyn, bu dönemde Kübler – Ross’un pazarlık dönemini de yoğun yaşar. Özellikle suçluluk duygusu onları ölüm anı veya öncesindeki davranışlarını yargılamaya, değiştirme isteğine yoğunlaştırır. 

    Umutsuzluk ve yalnızlık yine bu dönemde ortak yaşanan duygular arasındadır. Ebeveynler bu süreçte kendilerine destek veren çevreleri içinde dahi kendilerini yalnız hissedebilirler. Burda dikkat edilmesi gereken konu yine zamandır. Bu dönemde çevredeki kişilerin desteğinin zorlayıcı veya şart koşucu bir yönü olmamalıdır. Benzer bir çocuk kaybı yaşamış aileyle kurulan temas, bu dönemde daha destekleyici olabilir. 

    Öfke durumu, genellikle kendilerine, Tanrı’ya ve hatta kimi zaman ölen çocuğa dahi oluşabilir. Öfke her zaman olumsuz şekillerde ifade edilmez. Diğer duygu durumlarından ayrı olarak öfke, çok daha ağır ve çevre desteğinin etkili olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni yalnızca duygusal değil, nöro-psikolojik bir takım nedenlerin de var olmasıdır. Bu yüzden öfke dönemi yoğun yaşanıyor ise mutlaka bir profesyonele(psikiyatrist, klinik psikolog) yönlendirilmelidir. 

  • 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü

    10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü

    Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu’nun girişimi ile 1992 yılından bu yana her yıl 10 Ekim günü “Dünya Ruh Sağlığı Günü” olarak kutlanmaktadır. Öncelikli hedefi ruh sağlığı konusunda kamu bilinci oluşturmak ve bu süreçte ruhsal bozukluklara karşı koruyucu çalışmaların ve tedavi hizmetlerinin tanıtılmasını ön plana çıkarmaktır. Bu yazıyı iki bölüm halinde yazacağım. İlk bölüm ruh sağlığının tanımı ve sağlıklı olmayan insan davranışlarının açıklanması üzerine olacak. İkinci bölümde ise ruh sağlığı ile ilgili toplum tarafından bilinen yanlış inanışlara değineceğim.

    RUH SAĞLIĞI NEDİR?

    Ruh sağlığı duygusal, psikolojik ve sosyal sağlığımızı kapsayan bir kavramdır. Düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı etkiler. Stresle baş etme şeklimizi, başkaları ile olan ilişkilerimizi ve hayatımızla ilgili yaptığımız seçimleri etkiler. Ruh sağlığı hayatın her evresinde önemlidir. Ruh sağlığı sorunları kişilerin gündelik yaşamlarını ciddi boyutlarda etkiler ve kişilerin kendinden beklenen iş, okul, ev, toplumsal roller ve kendine bakabilme işlevlerini giderek yitirip üretici niteliğini ve sosyalliğini kaybetmesi ve görevlerini aksatmasına sebep olur. Ruhsal hastalıklar tedavi edilemediği zaman daha çok işlev ve işgücü kaybına, ailesel sorunlara yol açmakta, hastalığının yaygınlığının ve tedavi maliyetlerinin artmasına neden olabilmektedir. Ruhsal sağlık problemlerine sebep olan faktörler şu şekilde sıralanabilir:

    • Biyolojik faktörler; genetik yatkınlık ve beyin kimyasının değişmesi

    • Yaşanan hayat tecrübeleri; travmalar ya da istismarlar

    • Ailede ruhsal bir hastalığın olması

    Ruhsal hastalıklar sanılanın aksine toplumun bütününü ilgilendiren bir sorundur ve sanılandan daha sık görülürler. Sıklığı ve yaygınlığı giderek artmakta, toplumun her kesimini etkilemektedir. Ruhsal hastalıklar tedavi edilmediklerinde sonuçları hem bireyi hem de toplumu etkiler ve çeşitli kayıplara yol açabilir. Günümüzde insanların % 25’i- her dört kişiden biri- yaşamlarının bir döneminde ruhsal hastalıklardan etkilenmektedir. 75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanların oranı %50,8 i bulmaktadır. Ülkemizde ruh sağlığı sorunlarına yönelik damgalama nedeniyle halen psikolojik destek alma konusunda çekinceler yaşanabilmektedir. Yardım almaktan çekinmeyin ve ruhsal problemlerin doğru tedavi yöntemleri ile tedavi edilebildiğini unutmayın.

    ERKEN BELİRTİLER

    Kendinizde ya da sevdiklerinizde ruhsal bir hastalık olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sıralayacağım belirtilerden bir ya da daha fazlasını yaşıyorsanız ruhsal bir sağlık probleminiz olabilir. 

    • Çok fazla ya da çok az yemek ve uyumak 

    • Gündelik hayatınızdaki insanlardan ve işlerden uzaklaşmak ve odaklanamamak

    • Enerjinizin olmaması, sürekli bir yorgunluk hali 

    • Duygusuzlaşma ya da hiçbir şeyin umurunuzda olmaması durumu 

    • Sebepsiz fiziksel ağrılar 

    • Çaresizlik ve umutsuzluk duyguları

    • Bağımlılıkların artması 

    • Normalde olduğundan daha fazla şaşkınlık, unutkanlık, öfke, endişe veya korku durumu

    • Duygu durumundaki ani değişiklikler

    • Sürekli aynı olayı ya da düşünceyi düşünüp durmak

    • Gerçekte olmayan sesler duymak, görüntüler görmek

    • Paranoya ve kurgular

    • Kendine veya bir başkasına zarar verme düşünceleri

  • Panik Atak Nedir? Panik Atak Tedavisi Var mıdır?

    Panik Atak Nedir? Panik Atak Tedavisi Var mıdır?

    Panik Atak Nedir?

    Beklenmedik durumlarda ortaya çıkan, panik ataklarla seyreden bir kaygı bozukluğudur. Ataklar sırasında yoğun bir şekilde korku, kaygı ve sıkıntı yaşanır. Panik atak çok ani bir şekilde ortaya çıkar yaklaşık 10 dakika içerisinde en üst seviyeye ulaşır ve yaklaşık 20-30 dakika devam eder.

    Panik Atak Nasıl Oluşur?

    Kişinin dış dünyası veya iç dünyasını etkileyen önemli bir olay yaşanır. Bu olay ölüm, felaket, kayıp, gibi ağır bir yaşamsal olay da olabilir iş yerinde ağır bir sorumluluk da olabilir, okul yaşamında kaygısını arttıran bir sınav da olabilir. Yoğun kaygı oluşturan olay kişinin bedenine odaklanmasına sebep olur. Dikkatin bedene odaklanması bedenin verdiği normal tepkilerin, felaketlişrirlerek yorumlanmasına neden olur. Mesela göğsün normal ağrısı, kalp krizi, kollarda uyuşma felç geçirme, baş dönmesi bayılma olarak yorumlanır. Felaketleştirici yorumlar kaygının artmasına, kaygının artması, bedensel belirtilerin daha yoğun yaşanmasını sağlar. Bu şekilde ilk panik atak yaşanmış olur. İlk panik atak krizi genelde hastanenin acil bölümüyle sonuçlanır.

    Panik Atak Belirtileri

    Panik atağın 13 tane belirtisi vardır, panik atak tanısı için aşağıda yazılı olan belirtilerden 4 tanesini yaşıyor olmanız gerekiyor.

    Çarpıntı                                       Göğüste Sıkışma

    Terleme                                       Yabancılaşma                                                

    Titreme                                        Deride yanma, Karıncalanma                   

    Boğulma Hissi                             Çıldırma Korkusu                                         

    Uyuşma                                       Ateş Basması

    Ölüm korkusu                              Baş Dönmesi

    Mide Bulantısı                                      

    Panik Bozukluk Mu Panik Atak Mı?

    Bir defa panik atak geçirdiyseniz yani boğulma hissi, nefessiz kalma, terleme, baş dönmesi, ölüm korkusu bayılma korkusunu nöbet şeklinde bir defa yaşadıysanız bunun adı panik atak. Panik atak nöbetinden sonra sürekli atak beklentisi içindeyseniz, zihninizde sürekli atak geleceği kaygısıyla yaşıyorsanız, sürekli vücudunuza odaklanıyor ve kaçınma davranışları gösteriyorsanız artık siz panik bozukluk yaşıyorsunuz demektir.

    Panik Atağın Tedavisi Var mıdır?

    Evet panik atak tedavi edilen bir rahatsızlıktır.

    İlaçsız tedavi edilmesi mümkün müdür? Panik atak ilaçsız da gayet başarılı bir şekilde tedavi edilen bir rahatsızlıktır. Özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi panik atak tedavisinde oldukça iyi sonuçlar elde etmektedir.

    Panik Atak Nasıl Tedavi Edilir?

    Kaçınma ve güvenlik sağlayıcı davranışlar, panik atak sırasında kısa süreli bir rahatlama sağlar fakat panik bozukluğun kişinin hayatını daraltmasına, hastalığın daha uzun süreli yaşanmasına neden olur.

    Hastalığın yıllar geçtikçe etkisini arttırmaya, hastalığın çözümü yokmuş gibi yaşanmasına neden olur.

    Kaçınma ve güvenlik sağlama davranışını yapmamak örneğin asansöre binmesini sağlamak, tek başına sokağa çıkabilmek, atak anında hastaneye koşmamak panik bozukluğu yenmek için önemli bir adım olur.

    Panik atak anında 2 tane önemli yöntemi öğrenmek önemli. Birincisi danışanlar panik atak anında genelde hızlı ve ağızdan nefes alırlar ki bu yanlış bir nefes alma yöntemidir. Doğru nefes alma egzersizi ile panik atağın kontrol altına alınması daha kolay olur.

    Doğru nefes egzersizi nasıl yapılır?

    1 Burundan yavaş yavaş ve derin nefes al.

    2 Nefesi içinde bir süre tut.

    3 Sonra yavaş yavaş ağızdan nefesi geri ver.

    Bu nefes alma egzersizi, panik atak anında “nefesim yetmiyor, nefes alamıyorum” hissiyle baş etmenizi, hızlı nefes alma nedeniyle yaşadığınız baş dönmesini yaşamamanızı ve çarpıntınızın normal olduğunu görmenizi sağlar.

    İkinci önemli yöntem; panik atak anında ‘’çıldırıyorum, ölüyorum, felç geçiriyorum” düşünceleri sıklıkla zihinde olur. Ve bu düşüncelere atak anında çok inanır ve bundan dolayı ortamdan kaçmak ilaç almak ya da doktora gitmek çözümlere başvurursunuz. Panik atak anında bu düşüncelerin gerçek olmayabileceğini fark etmek, ortamdan kaçmadan da panik atağın geçeceğini görmek önemlidir. Bulunduğunuz ortamı terk etmeden kaygının azaldığını görmenizi sağlamak terapideki önemli aşamalardan biridir. Bu egzersiz terapist yardımı ve planıyla aşama aşama yapılmalıdır. Terapistin planı ve yardımı olmadan yapılırsa kaygının daha çok artmasına neden olabilir.

  • Dikkat Dağınıklığı ve Hiperaktivite

    Dikkat Dağınıklığı ve Hiperaktivite

    Dikkat dağınıklığı, öğrenme mekanizmasının gerçekleşmesi için gerekli olan konsantre olma ile yakından ilgilidir. Kişinin bir konu ya da bir duruma tam anlamıyla odaklanamaması demektir. Nörolojik bir temeli olup hem çocuklar hem de yetişkinler de dahi görülebilen bir hastalık özelliği olarak görülür.

    Çocukların dikkat süresi, odaklanmaları yetişkinlere göre oldukça kısa sürelidir. Bir de bu sürece dikkat dağınıklığı eklenince yaşanılan sorunlar daha ciddi bir hal almaya başlamaktadır.

    Dikkat dağınıklığı, kişinin kendini kontrol etmesindeki zayıflığından kaynaklanır. Ve zayıflığın utangaçlıkla, sıkılganlıkla ya da tembellikle bir ilişkisi olmayıp hastalık şeklinde düşünülmesi gerekir.

    Dikkat dağınıklığı ile hiperaktivite çoğunlukla birlikte ifade edilmektedir. Ancak bu yanlış algıyı düzeltmek önemlidir. Her dikkati dağınık olan çocuk hiperaktif değildir. Sadece dikkat dağınıklığı, sadece hiperaktivite ya da her ikisi de birlikte bulunabilir.

    Çoğunlukla ebeveynler dikkat dağınıklığı yaşadığını düşündükleri çocukları için şunları söylerler:

    • Aklı hep başka yerde.

    • Ödev zamanı tam bir karmaşa.

    • Bir kulağından giriyor diğer kulağından çıkıyor.

    • Bir dakika önce söylememişim gibi…

    • Bir duvarla konuşuyorum.

    • Dağınık.

    • Dikkatsiz.

    • Düzensiz.

    • Sürekli rüyada gibi hep hayal kuruyor.

    • Yapabileceği soruları bile yapmıyor.

    • En ufak bir ses bile yetiyor dağılması için.

    • Sürekli eşyalarını kaybediyor.

    • Odasını toplamayı öğrenemiyor.

    • Başladığı hiçbir işi bitiremiyor.

    • Kalem, silgi almaktan bıktık.

    • Bazen zekasından ciddi anlamda şüphe ediyorum.

    • Saatlerce çizgi film izleyebiliyor .

    • Okuldaki sürekli problem çıkarıyor.

    • Öğretmeni başka şeylerle uğraştığını söylüyor.

    • Ödevlerini almayı unutuyor sürekli başkalarından öğreniyoruz.

     

    Genelde okul yıllarının ilk yıllarında fark edilen dikkat dağınıklığı, çocukların okul yıllarının çok sancılı geçmesine neden olabiliyor.

    Dikkat dağınıklığı ve hiperaktivite sorunu olan çocuğunuza yaklaşımınızın farkındalıklı olması, tedavide yol alabilmeniz için gereklidir.

    Ebeveynlere Tavsiyeler

    Dikkat dağınıklığı ve hiperaktivite problemi yaşayan bir çocuğa sahip olmak çok kolay bir durum değildir. Ebeveynlerin bu konuda çok bilinçli olması tedavi sürecinin yolunda gidebilmesi için en önemli gerekliliktir. Çocuğun yaşadığı zorlukları anlamalı, takip etmeli ve uzmanlarla birlikte çalışılmalı. Dikkat dağınıklığı ve hiperakitivitesi olan çocuğunuza yaklaşımınızın hastalığa uygun olarak gerçekleşmesi çok önemlidir. 

    Dikkat edilecek unsurlar:

    • Dikkat dağınıklığının beyin fonksiyonlarını ilgilendiren bir hastalık olduğunu ve çocuğun sizi kızdırmak veya inatlaşmak adına yapmadığını bilmeniz gerekir.

    • Bu problemler zeka düzeyi ile ilgili değildir. Çocuğun geri zekalı ya da üstün zekalı olması ile alakalı değildir.

    • Ebeveynlerin birbirini suçlamasını gerektirecek doğrudan aile yapıları ile bir bağlantı görülmemektedir ve  bu nedenle tedavide doktor, aile, öğretmen işbirliği içerisinde çalışılmaktadır.

    • Çocuğunuz grip olduğunda onu nasıl azarlamıyorsanız bu rahatsızlıklar yüzünden de kızgın ya da kaygılı davranmayın.

    • En fazla rastlanılan bir diğer durum takma isimler kullanılması ve alay edilmesidir. (aklı bir karış havada, leyla, yarım akıllı, hayalci…)

    • Ona saygı duyun.

    • Aile bireyleri arasında olumlu ilişkilerin yaşanmasına dikkat edin.

    • Çocuk başarısız olduğunda tembel, gerizekalı gibi ifadeler kullanmayın. 

    • Uzun ve dolaylı yönergeler yerine kısa kısa cümlelerle anlatın.

    Sonuç olarak; dikkat süreçleri ile problem yaşayan çocukların durumunu ciddiye almak çok önemlidir. Çünkü bunun bir nevi hastalık olarak düşündüğümüzde tedavi edilmeyen hastalığın ilerledikçe ağırlaşacağını bilmeliyiz. 

    • Öncelikle bu konu ile ilgili bir uzmana başvurun ve dikkat süreçlerinin değerlendirilmesi için güvenirliği ve geçerliliği yapılmış testler uygulansın. Bazı merkezlerin internette bulunan basit dikkat oyunları ile değerlendirdiğini gördüğüm için bu konuda bilinçli olmak çok önemli.

    • Sonuca göre destek almanız gerekiyorsa destek alın.

    • Ancak bu desteğin aile kanadının çok önemli olduğunu ifade etmem gerekiyor. Evde de bir yaşam biçimi oluşturulması gerekiyor ve bu işbirliği içerisinde olması gerekiyor. Nasılsa uzmanla çalışıyor diyerek evde hiçbir katkı sağlanmazsa ilerleme katetmek hiç de kolay olmayacaktır. Ki ben aile destek olmadığı sürece çalışmalara devam etmiyorum. Kimsenin maddi-manevi kaybına sebep olmak istemiyorum ve kendimin de zamanını korumaya çalışıyorum. İŞBİRLİĞİ ŞART!!!

    • Bir konuda daha uyarmak istiyorum: Dikkat egzersizleri yaptıklarını söyleyen merkezlerde neler yapıldığını takip edin lütfen. Evet aşağıdaki kaynaklardan faydalanılabilir. Ancak tek bir kaynak üzerinden gidiyorlarsa bu iyiye işaret değildir.(Tek seansı sadece akıl oyunları oynatarak geçirmesi gibi)  Bilinen bir gerçek var ki evde yapılan çalışmalar uzmanlarla yapılanlar kadar etkili ve disiplinli olamıyor. Siz destek aldığınız kişinin çalışma sürecini anlayın.

    • Her evde olmasını önereceğim kaynaklar:

    • Miniyup Eğitim Setleri

    • Osman Abalı Dikkat Güçlendirme Setleri 

    • Akıl Oyunları

    • Dikkat Oyunları

    • Ritim Oyunları

    • Morpa Kültür Yayınları

  • Kıskançlık Psikolojisi

    Kıskançlık Psikolojisi

    Aranızda hayatının belli döneminde birisini delicesine kıskanmamış olan var mı?
    Sadece belli bir dönem değil, ömrü boyunca kıskananlar var. Kıskançlık doğal bir duygu olmakla birlikte kişinin hayatını etkiliyorsa ve kişinin yakın ilişkilerindeki işlevselliğini bozuyorsa nedenini anlamak ve detaylı değerlendirmek faydalı olabilir.
    Peki neden kıskanırız?
    •Ödipal dönemdeki (3-6 yaş) bir erkek çocuğu anneyi, bir kız çocuğu da babayı kendine sevgili yapabilir ve ona karşı yoğun yakın duygular hissedebilir. Bu normal bir süreçtir ve zamanla geçer. Fakat anne ve baba da çocuğuna sevgilisiymiş gibi davranırsa, çocuğu dudağından öperse, çocukla beraber aynı yatakta uyursa, çocuğa aşkım,sevgilim vs. derse bu davranışlar çocuğa iyi gelmeyebilir.
    Anneyi sevgili yapan erkek çocuk babasına karşı, babayı sevgili yapan kız çocuğu da anneye karşı bilinçdışı bir düşmanlık geliştirir. (bkz;ödipus/elektra kompleksi)
    Çünkü sevgili yaptığı adam/kadın başkasıyla beraberdir ve başkasına aittir.
    •Bu çocuk büyüyüp yetişkin olduğu zamanda zihni aynı üçlü ilişkiyi tekrar eder.
    Kendi karısını herhangi başka bir erkekten aşırı derecede kıskanabilir. Veya kadın, kocası başka kadınla çok az konuşsa bile kafasında hemen aldatılma senaryoları yazabilir.
    •Aslında senaryoları yazan ve partnerini kıskanan yetişkin parçası değil, küçükken bir ebeveynini diğerinden kıskanan parçasıdır.
    •Ailede kıskanç kişiler varsa ve bizler küçükken kıskançlık ile ilgili olaylara çok fazla şahit olmuşsak kıskançlık duygusunu başkalarından modellemiş de olabiliriz.
    •Bir diğer neden ise, özel hissetme ihtiyacı. Her insanın özel hissetme ihtiyacı vardır. Fakat bu ihtiyacın karşılanmasını engelleyen kişiler bizde yoğun öfke ile beraber kıskançlık duygusu yaratabilir.

    Peki bu durumdan nasıl kurtulacağız?

    Partnerimizi anne/baba yapıyorsak bunu ayrıştırma cümleleriyle zihnimize yeniden öğretmeliyiz. Modelleme yaptığımız kişiler için de aynı ayrıştırma geçerli. (Annem başka biri, eşim başka biri, Annem eşim değil. / Babam başka biri, eşim başka biri. Babam benim eşim değil)
    • Kişi özel hissetme ihtiyacını da kendisi giderirse, yani kendisine ‘’ bugün ne yapsam özel hissetmiş olurum?’’ derse ve aklına ilk geleni sık sık yaparsa, özel hissetme ihtiyacını onarmak için başkasına ihtiyaç duymayacaktır.

  • Yas Psikolojisi

    Yas Psikolojisi

    Hayatında hiç kaybı olmayan var mı? Doğduğunuz an, anne karnındaki konforlu ortamı kaybettiniz. Emzik kullanmaya başladığınızda annenizin memesini kaybettiniz. Yürümeye başladığınızda emeklemeyi kaybettiniz. Büyüdüğünüzde çocuk olmayı, evlendiğinizde bekarlığı, çalışmaya başladığınızda boş durmayı kaybettiniz. Bir gün arkadaşınızla kavga edip küstünüz ve artık onunla arkadaş olmayı kaybettiniz veya sevdiğiniz kişi vefat etti artık onunla beraber yaşamayı kaybettiniz. Ölüm kayıptır, büyümek kayıptır… Seçmediğiniz bir diğer seçenek olacağından, yapılan her seçim bir kayıptır. Yani kayıp hayatınızın her anında vardır…

    Kayıp varsa acı çekmek, yas tutmak, üzüntü duymak çok normaldir. Esas soru çekilen üzüntü ve acı gerçekliğe ne kadar yakın? Kişinin sabır kapasitesi ne kadar? Kişinin geçmişinde kendi başına gelen veya bir başkasının başına gelmiş, kendisinin şahit olduğu ayrılık, yas travmaları var mıdır ve bu travmalar onarılmış mıdır?

    Şok, inkar,üzüntü ve yeniden yapılanma… Bunlar yas sürecinin evreleridir. Kişinin bir kayıp sonrası bu aşamaları yaşaması normaldir. Bazen sıralama kişiden kişiye göre değişiklik gösterebilir. Sıralamayla beraber bu basamakların hangisinde, ne kadar süre kalacağımızda kişiden kişiye göre değişiklik gösterir çünkü hepimiz aynı hayatı yaşamadık. Olaylara vereceğimiz tepkiler genetiğimizden doğduğumuz aileye, sosyal çevremizden eğitimimize göre hep değişiklik gösterir. 

    Temelde bakılacak olan, kaybettiğiniz şeyin sizin için ne anlam ifade ettiğidir. Anlamlı bir kayıp ile önemsiz bir kayıp aynı duyguları yaratmayacaktır. Her olumsuz duyguda olduğu gibi kişinin kendi duygusunu fark etmesi çok önemlidir. Bunu bastırmamak ve yaşamak gerekir. Bastırılan her duygu hiç beklenmedik bir anda alakasız bir noktadan patlak verebilir. Olumsuz duyguyu yaşıyorum fakat çok uzun süre geçmesine rağmen ne azaltabiliyorum ne de bitirebiliyorum diyebilirsiniz. Bu noktada ise bakacağınız şey geçmiş anılarınızdır. Çocukluğunuzda yaşadığınız veya şahit olduğunuz bir kayıp sağlıklı bir şekilde onarılmadıysa yetişkin halinizle yaşadığınız kayıplara eski travmalarınızın yüküyle yoğun tepkiler veriyor olabilirsiniz. 

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Çocukların her hangi bir şeye odaklanmalarını istiyorsanız öncelikle onların ilgilerini çekmeniz gerekir. Yazılarımda hangi yaş aralığındaki çocuklarla hangi ilginç oyunlarla ve eğlenceli bir şekilde dikkatlerini nasıl çekebileceğinizi gösterecğim. Yaşam boyun kendilerine fayda sağlayacak dikkat ve odaklanma becerilerini nasıl geliştirebileceğiz aktaracağım.

    Hepimiz bir şeylere dikkat ederiz ve önemseriz ancak bu şeylerin ne olduğu ve dikkatimizi ne kadar cezbettiği herkese göre değişir.

    İki dikkat türü vardır: Birincisi kendiliğinden ve genel dikkattir.Çevrenizdeki uyaranlara kısa bir süreliğine gözleriniz takılır, size kendinizle ilgili izlenim verir.Bir eğlence mekanında olduğunuzu düşünün. İnsanların vücut dillerinin yanı sıra, çeşitli ses, koku ve görüntülerini de algılayarak eğlencenin ruhu ve duygusunu hissedebilirsiniz. Ya da bisiklete binmeyi ele alalım. Bisiklet kullanırken bir yandan bisikleti idare etmeye, pedalları çevirmeye , bir yandan da trafiğe odaklanırsınız hafif rüzgarın saçlarınızı okşamasına izin vererek.

    Diğer bir dikkat türü ise odaklanılmış dikkattir. Bu dikkat türünde sadece tek bir şeye uzun süre dikkatinizi verirsiniz. Bilinçli dikkat büyük miktardaki bilgiyi aktif olarak süzgeçten geçirmeyi gerektirir ve ayrıntıların hepsini tek seferde algılamak yerine sırayla algılarsınız. Kendiliğinden dikkat başınızın üstündeki tepe ışığı iken, iradeli dikkat bir fenerden çıkan dar açılı ışıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış çocuktaki tipik davranış herşeyi fark etmesi ancak hiçbir şey algılayamamasıdır.Başka bir çocuk öğretmeninin anlattıklarına odaklanırken, DEHB’li çocuk sınıfta vızıldayarak uçan sineği, arkadaşının kırmızı tokasını, duvar boyasındaki çatlakları farkeder. Seanslarımdan birinde DEHB’li bir çocuğun annesi şöyle demişti: “Çocuğum çok iyi gözlemcidir, kimsenin fark etmediklerini farkeder, bağlantı kurar. Örneğin ben konuşurken, söylediklerime odaklanmak yerine saç rengimi, giydiğim kıyafetin rengini fark eder.”

  • Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yas sevilen birinin kaybından sonra hissedilen ve oluşan doğal ve evrensel bir tepkidir. Yas her dilde, her kültürde aynı yoğunlukta ve aynı derinlikte hissedilir. Yas süreci çoğunlukla sevilen bir kişinin ölümünden sonra oluşur fakat sevilen her türlü nesne ya da kişinin hayatımızdan ölüm olmayan sebeplerle bile çıkması yas sürecini doğurabilir.
    Sevdiğimiz insanın kaybı, özellikle ebeveyn ya da evlat kaybı ciddi boyutlarda yas yaşamımıza sebep olur. Patolojik yas dediğimiz süreç de bu tür kayıpların akabinde yaşanır. Normal yas ve patolojik yas arasındaki farkı bilmek, sağlıklı bir yas süreci atlatıp, yasın başka psikolojik problemlere gebe olmasının önüne geçmemize yardımcı olur.

    Normal Yas İle Patolojik Yas Nasıl Ayrılır?
    Patolojik yası anlamak için normal yası da anlamak gerekir. Genel olarak normal yas tepkisi şu şekilde gözlenir;
    1) Şok ve inkar: Kaybın hemen arkasından yaşanan şok ve hissizlik dönemidir. Bu dönemde inkar ve inanmama gözlenir.
    2) Kızgınlık ve isyan: Bu dönemde kaybeden kişiye özlem kızgınlıkla kendini gösterir, kişi her yerde kaybettiğini arar.
    3) Pazarlık: Bu dönemde kişi inançları doğrultusunda pazarlık etme girişimlerinde bulunur. Bu aşamada temel düşünce “başıma gelenleri kabul edeceğim fakat bazı şartlarım var” şeklindedir. Artık kayıp kabul edilmeye, kayıp sonrası hayatın koşulları gözden geçirilmeye başlanmıştır.
    4) Depresyon: Kişi kendini büyük bir boşlukta gibi hissedebilir. Ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu, sosyal çevreden uzaklaşma görülebilir. Bununla birlikte ağlama, iştah bozuklukları, kayıptan önceki gibi iş yapamama görülebilir.
    5) Kabullenme: Kişi yaşanılan kaybı kabullenir ve eski yaşamına geri döner.

    Yas Tutma Süreci Tamamlanması Gereken Normal Bir Süreçtir

    Normal yas sürecini yaşayamayan kişilerde ikincil ruhsal ve bedensel sorunlar gelişebilir. Kaybın sosyal olarak inkarı, ölen kişinin son hastalığına ait bedensel şikayetlerin ortaya çıkması ve bu nedenlerle psikiyatri dışı hekimlere başvuru, sosyal çevre ilişkilerinde bozukluk, duygusal olarak donuk tepkiler verme, iş yaşamı ve sosyal hayatıyla ilgili kararsızlık veya yanlış kararlar, ölenin eşyalarının saklanması, sık sık mezara gitme, ölenle ilgili konular konuşulurken ağlama ve 6 ay süre ile bu sıkıntıların devam etmesi “patolojik (normal olmayan /hastalıklı) yas”ı düşündürür.
    Genel olarak bakıldığında, normal yastan patolojik yası ayıran durum, kişinin beklenenden uzun süre yas yaşaması ve bu yas tepkilerinin, içinde yaşanılan kültürde normal karşılanmayacak derecede olmasıdır. Patolojik yas; aşırı suçluluk hissi ve kendini suçlama, değersizlik hissi, yaşamın gereklerini uzun süre sürdürememe, ve hatta intihar düşüncelerinin de varlığıdır. Bunlar normal bir yas sürecinin bulguları değildir ve genellikle tedavi gerektirirler.

    Yas Sürecini Nasıl Sağlıklı Atlatabiliriz?

    –    Yalnızlık, kızgınlık ve üzüntü gibi duyguları açıkça ve dürüstçe arkadaşlarınızla, ailenizle ve yakınlarınızla tartışın.
    –    Umudunuzu koruyun.
    –    Eğer dinsel inançlarınız sizin için önemliyse, bir din insanıyla inançlarınız ve duygularınızla ilgili konuşun.
    –     Kaybınızla ilgili yaşantılarınızı paylaşabileceğiniz bir destek grubuna katılın.
    –     Kendinize iyi bakın, bedeninize özen gösterin, dengeli beslenin ve iyi dinlenin.
    –    Kendinize sabırlı davranın, iyileşmek zaman alır, bazı günler kötü, bazıları ise iyi olacaktır.

  • Uykusuzluk/İmsomnia

    Uykusuzluk/İmsomnia

    Güzel ve deliksiz bir gece uykusundan daha dinlendirici, iyileştirici ve yatıştırıcı bir şey düşünemiyorum. Uyku esnasında vücut kendini onarırken beynimiz de bir yandan düşünce ve duygularımızı düzenlemekle meşguldür. Maalesef çeşitli sebeplerden dolayı bazılarımız uykunun muhteşem iyileştirici özelliklerinden faydalanamayız. Uykusuzluk yetişkin popülasyonun üçte birini etkileyen, ciddi ruhsal ve fiziksel sağlık problemlerine neden olan yaygın bir rahatsızlıktır. Uykusuzluk deyince aklımıza genellikle hiç uyuyamamak gelir. Fakat uykuya dalamama, normalden erken uyanma ve bölünen uyku da insomnia kategorisine girmektedir.

    Nedenleri
    Anksiyete bozuklukları, madde bağımlılıkları, depresyon ve kronik stres uykusuzluğun ruhsal sebeplerinden bir kaçıdır. Fiziksel ağrılar, uyku apnesi, sinir sistemindeki bozukluklar, hormonel bozukluklar ve vücut saatindeki değişiklikler de uykusuzluğun bilinen bazı fiziksel sebepleridir. Bazı ilaçların yan etkileri de uyku düzenimizi olumsuz etkilemektedir. Uzun saat farkları olan kıtalararası seyahatlerde de vücut saatimiz değişir ve kişiler uyku problemleri yaşarlar. Fakat bu durumlarda uykusuzluk geçicidir ve zamanla kişilerin uykuları düzene girer. Kalp rahatsızlıkları, şeker hastalığı, kronik ağrılar ve solunum yolu problemleri gündüzleri aşırı uyku hali, geceleri ise uykusuzluğa sebep olur. Uykusuzluk genç ve sağlıklı bireylere oranla yaşlıları ve hastaları daha fazla etkilemektedir. Bunun sebepleri ise depresif ruh hali, kronik anksiyete, Alzheimer hastalığı ya da sinir dokusunun bozulumu ile ilgili rahatsızlıklar olarak sıralanabilir. Yaşlılarda uykusuzluk zamanla hafıza ve beyin fonksiyonlarında gerilemelere sebep olur. Alkol, sigara ve diğer bağımlılık yapan maddeler de uykusuzluğa sebep olmaktadır.

    Ne Yapmalı?
    1.Uyuyamıyorsanız kendinizi yatağa mahkum etmeyin. Yatakta öylece yatıp uyumak için kendinizi zorlamak sizi daha da strese sokar. Kalkıp uykunuz gelene kadar yorucu olmayan bir aktivite ile ilgilenmeniz (örneğin kitap okumak) ve sonra tekrar uyumayı denemeniz gerekir. 
    2.Her gün aynı saatte kalkın. Hafta sonları da dahil. Böylece içsel saatinizin düzene girmesine yardımcı olursunuz.
    3.Alkol, nikotin ve diğer uyarıcı maddelerden uzak durunuz. Özellikle yatma saatinize yakın bu maddeleri tüketmeyin.
    4.Kestirmeleri azaltın. Gün içerisinde kestirme yapmak uykusuz geçen bir geceden sonra çok cazip gelse de gece uykusunun kalitesini ve süresini kısaltmaktadır. 
    5.    Yatak sadece uyumak içindir. Yatakta uzun telefon görüşmeleri yapmak, günü planlamak, televizyon seyretmek, ders çalışmak yatakta uyarıcı etkiye sebep olur ve uykuya dalmanızı geciktirir.
    6.    Yatmadan hemen önce yiyecek ve içecek tüketmeyin. Sindirim sisteminizi harekete geçiren bu davranışlar uykunuzu kaçırabilir. 
    7.    Yatak odanızın rahat olmasını sağlayın. Çok sıcak ya da çok soğuk ortamlar uyku kalitesini olumsuz etkiler. Karanlık ve sessiz bir ortam uyku için idealdir. 
    8.    Yatmadan önce bütün kaygılarınızdan uzaklaşın. Bir sonraki gün için yapacaklarınızı gün içerisinde planlamanız kafanız rahat bir şekilde uykuya dalmanızı sağlar. Sizi düşündüren ya da kaygılandıran durumlar varsa bunları yatmadan önce çözmenizde fayda var.
    9.    Stresinizi azaltın. Yatmadan önce yapacağınız rahatlatıcı nefes ve kas egzersizleri, imajeri, meditasyon ve biyolojik geribildirim gibi teknikler stresi azaltır.
    10.    Uzman bir psikologla görüşüp uykusuzluğunuzun psikolojik sebepleri tespit edilip çözümlenmelidir.