Kategori: Psikoloji

  • Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Kaderimiz Bilincimizin Ellerinde

    Elinizde olan zenginlik ve bolluğun kapısını açmanızı sağlayacak dinamik stratejiler ve gözünüzü açacak bilgilere ihtiyacınız var ve bu bilgiler evrenseldir. Aslında söylenmeyen bir şey yoktur. Her duyduğunuz, daha önce okuduklarınızın bir başka şekilde söylenmiş halidir.

    Başarılı olmanın, şansla veya aileyle ilgili bir şey olmadığını söylemeye gerek yoktur sizin için. Dünya mucizevi şeylerle doludur. Önemli olan bu mucizevi dünyada bize sunulanlara ulaşabilmenin yollarını bilmektir. Büyük, gizemli bir güç ve enerji dünyasında kendimizi nerede bulmak istediğimiz çok önemli. Tabi ki herkes gibi biz de kendimizi en iyi yerde konuşlandırmak isteriz ama bunun yasaları var. Bu yasaların ne kadar farkındaysak ve bu yasaların gereklerini ne kadar yerine getirirsek o kadar başarılı oluruz. 

    Oluşum, bu yasaların başında gelir. Robert Collier: “Birincil neden zihindir. Her şey bir fikirle başlamalıdır. Her olay, her koşul, her şey ilk önce zihinde bir fikirdir.” der. Öncelikle düşünce platformunda yaşanır her şey. Olumlu ve olumsuz her şey düşüncede başlar. Bunu kim bilir kaç kere duymuşsunuzdur. Ama iş bu yasadan yararlanma noktasına geldiğinde sorunlar baş gösterir. İşte burada insanlar ayrılır. Evrenin oluşumunu göz önünde bulundurduğumuzda çoğunluğun görüşünün, oluşumun büyük bir enerji açığıyla ortaya çıktığı üzerinedir.

    Şimdi de şunu sorgulayalım. Bilincimiz ne yaratıyor? “Bilincimiz kaderimizi yaratır.” anlayışıyla yola çıktığımızda her şeyi daha iyi görürüz. Bu sözü nasıl algıladığımız da çok önemlidir. Çoğumuz içinde bulunduğumuz şartları nasıl yazdığımızdan habersiziz. Aslında kendi koşullarımızı kendimiz oluşturuyoruz bir şekilde.

    Öyleyse oluşum yasasını göz önünde bulundurarak şu soruları sormalıyız kendimize?

    • Her gün neye öncelik verdiğimin ve neye odaklanmaya eğilimli olduğumun ne kadar farkındayım? Önem vermem gerekenlere yeterince odaklanıyor muyum?

    • Hayatımda taktir etmem gereken şeyler konusunda bilinçlenmem ne düzeyde?

    • Becerilerimin, yaratıcılığımın ve kaderimi kendimin yarattığının ne kadar farkındayım?

    • Bilincimin, gerçekliğimi yarattığını biliyorum. Her zaman iyimser yaklaşımlar sergileyebiliyor muyum?

    • Günlük hayatımda bilinçli olarak neşeyi, memnuniyeti ve huzuru seçebiliyor muyum?

    Başarının ikinci yasasını Ernest Holmes’in şu sözleriyle anlatmaya çalışayım: “Her birey bir düşünce atmosferiyle çevrilidir. Bu güç tarafından çekilir ya da itiliriz. Benzer benzeri çeker… biz de yalnızca zihnimizde olanı çekeriz. 

    Duygusal enerjimizin ya da duygularımızın titreşimlerinin farkına varmalıyız. Kavramsal enerjimizi ve düşüncelerimizin titreşimlerini gözlemlemeliyiz. Fiziksel enerjimiz ya da bedenimizin titreşimlerinin bilincinde olduğumuzda hayata daha sıkı sarılıp üretken, paylaşımcı bir insan olmamamız için hiçbir neden yoktur. 

    Gelecek korkusu, reddedilme korkusu, başarısızlık korkusu gibi korkulardan uzak durmak da elimizde. Kendimize nasıl telkinde bulunursak; o durumla karşı karşıya kalacağızdır. Düşünce ve duygularımızdan oluşturacağımız enerjiyle insanız. Düşünce ve duygularımızı doğru yönlendirdiğimizde doğru enerjiyi yakalarız. 

    Çekim yasasını dinamik ve olumlu hale getirebilmek için de şu soruları sorarız kendimize:

    • Arzu ettiğim her şeyi kendime çekebilme yeteneğine ve kaynaklarına sahip olduğuma ne kadar inanıyorum?

    • Kendi enerjimi kullanarak, hayatımı her konuda iyiye götürmeye gücüm var mı, daha sağlıklı ve olumlu düşünceler ve duygular oluşturmayı seçebiliyor muyum?

    • Ürettiğim enerji hakkında ne kadar bilinçliyim? Düşündüğüm ve yaptığım her şeyde olumlu enerjiyi seçiyor muyum?

    • Kendimle, hayatımla, geleceğimle ilgili iyimser tutumları tercih edebiliyor muyum? 

    • Her fırsatta olumlu düşünceler ve huzur verici duygularla kendimi besleyebiliyor muyum?

    “Saf (Temiz) arzu, olasılıkları aramanın ifadesidir.” diyor Ralp Waldo Emerson. Bir canlı olarak insan türü her zaman kolaya, hazıra, rahata, meyillidir. Bu meyil de insanları olumsuz, haksız, başkalarının hukukunu hiçe sayan yaklaşımlar sergilemeye yöneltebilir. İnsanın üst düzey ahlaki seviyesi ön plana çıkmışsa, bu tür durumlarda kolaya, hazıra ve rahata meyilli olan tarafını kontrol altında tutar. 

    Saf arzu için şu soruları sormalıyız kendimize:

    • Aynaya her baktığımda değerimin ve hak ettiklerimin farkına varıyor muyum?

    • İyi şeyleri ve harika deneyimleri hak ettiğimin biliyor muyum?

    Evren, uyum içindedir diye bir yaklaşım ortaya koysak da evren çelişkiler içindedir diye  bir yaklaşım da geliştirebiliriz. Evren, saf bilinç ya da saf olanak alanının bir başka yüzüdür. Evren,  niyetin ve arzunun etkisindedir. Mutlu olmak için ona ihtiyacınız olmadığını bilerek istediğiniz şeyi elde edebilirsiniz. Bu kural amacınızı umutsuz bir karardan huzur dolu bir arayışa kaydırmaya zorlar. Böyle bir durumda mutlu olmak için beklediğiniz enerjiyi muhafaza etmek gerek. Huzur ve mutluluk içinde yaşamadan önce, özel bir başarıya ihtiyaç duymak, başarı yansımasını tamamen zehirleyen umutsuz bir enerji yaratır. Amaçlarımız olmadan mutsuz ve perişan olacağımız için değil ; zaten umutla dolu hayatımızı desteklemesi için amaçlarımızın peşinde, es zamanlı olarak, çelişki yasasını lehimize çevirebiliriz.

    Çelişkileri lehimize nasıl çevirebiliriz? Bunun için şu soruları sormalıyız:

    • Tevekkülü gerçek anlamıyla kendi içimde hissedebiliyor muyum? Kendime güveniyor ve kendimi gerçekten özgür bırakabiliyor muyum?

    • Aceleci davranmadan, güven içinde yaşıyor muyum? İhtiyaç hissetmekten vazgeçtiğimde istediklerimi kendime çekeceğimin ne kadar farkındayım?

    • Yokluk düşüncesini bir kenara bırakabiliyor muyum? Hayatımdaki değerlerin ve nimetlerin ne kadar farkındayım?

    • Umutsuzluğu kendimden uzaklaştırabiliyor muyum? Relaks, sabırlı, ısrarlı ve zihin huzuruyla yaşayabiliyor muyum?

    • Evrenin sınırları bizim düşünce ve hayal sınırlarımızın çok ötesinde, arzu ettiğim her şeye ulaşabileceğimin ne kadar bilincindeyim?

    Beşinci olarak üzerinde duracağımız yasa, uyum. Dr. Wayne W. Dyer der ki: “Düşüncelerinizi ve duygularınızı hareketlerinizle uyum içinde tutun. Amacınızı gerçekleştirmenizin en emin yolu, ne düşündüğünüz, ne hissettiğiniz ve günlerinizi nasıl geçirdiğiniz arasındaki çelişki ve uyumsuzluğu saf dışı etmenizdir.” Uyum her şeyde olduğu gibi başarıda da vazgeçilmez bir unsurdur. Uyum içinde olup olmadığınızı anlamak için de şu soruları kendimize sorabiliriz:

    • Düşüncelerimin, duygularımın ve hayat kalitemin sorumluluğunu her zaman üstlenebiliyor muyum?

    • Dengeli ve mutlu bir yaşam sürdürüyor muyum? Uyum benim için ne kadar önemli?

    • Kendimle ne kadar uyum içindeyim? Çevremle, dostlarımla, arkadaşlarımla, ailemle, inançlarımla uyum içinde olmak için neler yapıyorum? 

    • Evrende her şey uyum içinde ve istediğim her şeyi elde etmeyi hak ettiğim görüşünde miyim?

    • Kendimi yaradılışın içinde mi görüyorum, dışında mı?

    Dünyada görmek istediğimiz değişim olmalıyız, derken Mohandas K. Gandhi, doğru zamanda doğru yerde doğru kişi olmaktan söz ediyordu. Eylemlerde, kişi-zaman-mekan uyumu çok önemlidir başarılı olmak için. 

    • Yaptığım ve düşündüğüm her şeyde kendime saygımı koruyabiliyor muyum?

    • Başkalarına saygılı olabiliyor muyum, ön yargılardan uzakta sevgi dolu bir tablo çizebiliyor muyum? 

    • Yaptığım her şeyin  sonucunun gene bana döndüğünün farkında mıyım?

    • Her insanın kendi içinde başka bir evren olduğunu, ve evrende olan her şeyin benim için verimli hale getirebileceğim değerler olduğunu biliyor muyum?

    • Başkalarının ortaya koymaya çalıştıklarının ne kadar farkındayım, onlara saygı duyuyor muyum?

    “Her şeyin özünün, Orijinal haliyle evrenin içine işleyen ve boşluklarını dolduran şeyin ne olduğuyla ilgili bir düşünme şekli vardır.”  Bu bakış açısıyla bakarsak, yaptığımız her eylemin yayılan etki yasasına göre olumlu ya da olumsuz bir şekilde arkadaşlarımızı, ailemizi, çevremizi, dünyamızı, evrenimizi ne kadar etkileyeceğinin farkına varırız. 

    Yayılan etki yasası, enerjimizin dünyaya yayıldığını ve hem kişisel alanda hem de dünya genelinde etkili olduğunu gösterir. Yaptığımız işlerin verimliliğinden, ailenizin uyumuna, dünya barışına kadar her şey üzerinde etkili olabiliriz ve oluyoruz da!  Bu kural sayesinde kişisel değerlerimizin gücü dünya çapında olabilir. Kalbimizde derin bir saygıyla yaşamayı ve bu saygıyı etrafımızdakilere yaymayı seçersek, ortaya çıkan olumlu enerji çevremize, toplumumuza, dünyaya ve evrene yayılacaktır.

     Bir fıkraya ne dersiniz? Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın. 

    Kim Akıllı

    Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
    Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl
    belirliyorsunuz?

    Doktor:
    Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey
    veriyoruz.
    Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl
    boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.

    Siz ne yapardınız?

    Adam:
    OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova
    kaşık ve fincandan büyük.

    Hayır, der doktor.

    Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

  • Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR…

    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var,

    Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

    Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

    Sen bitkin düşmelisin, koklamaktan bir çiçeği

    İnsan saatlerce bakabilmeli gökyüzüne,

    Denize saatlerce  bakabilir, bir  kuşa, bir çocuğa

    Yaşamak  yeryüzünde, onunla  karışmaktır,

    Kopmaz  kökler  salmaktır  oraya…

    Kucakladın mı, sımsıkı  kucaklayacaksın  arkadaşını

    Kavgaya  tüm  kaslarınla, gövdenle, tutkunla  gireceksin

    Ve  uzandın mı  bir  kez  sımsıcak  kumlara,

    Bir  kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

    İnsan  bütün  müzikleri  dinleyebilmeli  alabildiğine,

    Hem de  tüm  benliği  seslerle, ezgilerle  dolarcasına

    İnsan  balıklama  dalmalı  içine  hayatın,

    Bir kayadan zümrüt  bir denize dalarcasına.

    Uzak  ülkeler  çekmeli  seni, tanımadığın  insanlar

    Bütün  kitapları  okumak, bütün  hayatları

    Tanımak  arzusuyla  yanmalısın

    Değişmemelisin  hiçbir  şeye  

    Bir  bardak  su  içmenin  mutluluğunu

    Fakat  ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

    Ve  kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

    Çünkü acılarda, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

    Kanın  karışmalı  hayatın  bütün  dolaşımına

    Dolaşmalı  damarlarında  hayatın  sonsuz  taze  kanı..

    Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…

                                ATAOL   BEHRAMOĞLU

     “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen,
    cevizin hepsini kabuk zanneder.”

    İmam-ı Gazali

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEYLER VAR

    Ataol Behramoğlu’nun “YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR” Adlı Şiirinin İnsani Gelişim Açısından Hatırlattıkları

    Ataol Behramoğlu’nun  bu şiiri beni her zaman çok etkilemiştir. Kendi kendime de sormuşumdur: “Sen bu şiirde aktarılanlara ne kadar yakınsın?”  “Hah, işte!” diyerek kendimi çok özel hissederdim. İşte ben böyleyim, çevremdeki insanlar da keşke böyle olsa, diye de yakınırdım. Daha sonra fark ettim ki şiiri okuyan/dinleyen herkes kendini öyle sanıyor. “Ben de, Ben de, Ben de!…” sesleri yükseliyor. 

    İlkokul üçüncü sınıftayken hocamız oran-orantı konusunu anlatıyordu, farkında olmadan sormuştum: “Hocam, bunu ben buldum, siz nerden biliyorsunuz?” 

    Çok fakirdik, babam elime kısıtlı bir miktarda para verirdi ve zeytin, peynir, şeker, yumurta… almamı isterdi. Matematiği kıt bir Bakkal Amca’mız vardı. Yarım saat hesap yapardı ve ben de sıkılırdım. Sonra da 5 liraya 1 kilo olursa 2 liraya kaç gram olur diye kendi kendime oran orantı kurar ve bakkala varıncaya kadar hesabımı yapardım.  Bakkal Amca’ya şu kadar vereceksin derdim, Bakkal Amca o kadar verirdi ama bu sefer de parayı aldıktan sonra hesaplamaya başlardı uzun uzadıya, sıkılırdım. Gerçi zaman içinde benim hesabıma güvenmeye başladı ve bu bakkala gidip gelme işi daha kısa ve sıkıntısız oldu. 

    İşte böyle bir dönemde hocamız, oran-orantıyı anlatması şaşırtmıştı beni ve ağzımdan böyle bir soru çıkıvermişti: “Hocam siz, bunu nerden biliyorsunuz?”  Hocamız gülümsedi: “Oğlum, bu milattan önce bilmem ne kadar zamandan beri bilinen bir şey.” dedi. Tabi ben bozuldum. (Hocamızın yaklaşımı, çocuk gelişimi açısından başka bir zamanda ve yerde değerlendirilebilir ama şu anda anlatmak istediklerimle pek ilgisi olmadığı için bu konuya hiç değinmeyeceğim.)

    İşte bu şiirde de işte tam beni anlatan bir şiir, derken bir de fark ettim ki bu şiir aslında herkesin olmak istediği, yapmak istediği şeyi anlatıyor. Soruyorum, şiirdeki yaşam tarzını istemeyecek, bu yaşam tarzından rahatsız olacak bir kişi gösterebilir misiniz? 

    Evet, hepimiz kendimizi çok özel sanırız. Aslına baktığımızda ise hiç de özel olmadığımızı, birbirimizden ayrılan yönlerimizin öyle fazla da olmadığını görürüz. Bu açıdan bakıldığında bile kendimize özgü yönlerimizi bilmenin bizim için ne kadar önemli olduğunun farkına varırız. 

    İnsan dolu dolu yaşamak ister, bu nasıl olacak? Aslında dört kelimeyi eyleme geçirmemiz işimizi çok kolaylaştıracaktır.

    • Odaklanma,

    • Gözlem,

    • İletişim,

    • Kontrol.

    Odaklanma: Dikkati belli bir noktada toplayabilmek

    Gözlem: Bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve 

    planlı olarak ele alınıp incelenmesi

    İletişim:  Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bir anlamda aldığımız iletiler ve bunun sonucu ortaya koyduğumuz tepkiler

    Kontrol:  Amaçladığımız değişikliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek

    Yapmak istediğimiz şeye odaklandığımızda, iyi bir gözlemci olduğumuzda, kurmamız gereken iletişimleri sağlıklı kurup kontrol konusunda gereken özeni gösterdiğimizde şiirdeki gibi yaşamak,  ya da şiir gibi yaşamak işten bile değildir.

    İnsanların yaşamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, dört temel eylemde bulunduklarını görürüz. Önce yaşadığı ortamdan bazı verileri alırlar. Buna algılama diyoruz. Sonrada kendilerine ait birikimler ışığında değerlendirirler. Yeni veri üzerinde duygularını ortaya koyarlar ve bu veri ile ilgili harekete geçerler.

    Yani: 

    • Algılama – duyular düzeyinde

    • Bilişsel – düşünme düzeyinde

    • Duygusal – duygular düzeyinde 

    • Fiziksel – eylem düzeyinde

    Bütün bu davranışlar kişinin birikimine göre değişir. Çevre ve nesne herkes için vardır, bunlar algılama, bilişsel, duygusal ve eylem düzeyinde anlam kazanır. Bu anlam ise tabi ki aynı olmayacaktır. Bir şair için sehl-i mümteni (söylenmesi kolay gibi görünen ama hiç de öyle olmayan sözler) olarak ortaya çıkacak.  Bir heykeltıraşta fazlalıkları alınmış bir taş olarak ortaya çıkacak. Bir müzisyende kulağımızdan başka her duyumuzla duyabileceğimiz bir ezgi olacak ya da bir bilim insanı için çaresiz gibi görünen bir hastalığa deva olacaktır. Peki ot gibi yaşayanlar için ne olacak? (Özür dilerim ot, çevrenin ve nesnenin senin için de çok özel bir anlamı olduğunu biliyorum ama insanoğluna özgü bir alışkanlık işte, idare et.)

    İlkokuldayken bir metin okumuştuk. Bu metinde bir şairle bir çobanın diyaloğuna yer veriliyordu. 

    Büyük bir şairin koca bir heykeli dikilmiş şehrin ortasına daha yaşarken ve bir çoban da bunu görmüş şehri dolaşırken. Garibine gitmiş, içine dert olmuş… Bir gün şairimiz dağlarda dolaşırken bu çobanla karşılaşır. Muhabbet başlar, şehrin ortasına heykeli dikilen şairle çoban arasında. Çoban bilmemektedir, o şairin şu anda konuştuğu şair olduğunu. Çoban der ki:

    Benimle onun arasında ne fark var ki benim heykelim dikilmiyor da onun heykeli dikiliyor şehrin ortasına?

    Şair:

    • (Gökyüzünü göstererek) Şimdi Ay’a bak diyor. Çoban baktığını söylediğinde:

    Şimdi gözünü kapat ve Ay’ı öyle görmeye çalış diyor.

    Çoban:

    • Gözüm kapalı nasıl görürüm ki, diyor.

    Şair:

    • İşte, o sözünü ettiğin şair, gözü kapalı Ay’ı daha net ve daha güzel görebiliyor, diyor.

    İşte, Ataol Behramoğlu’nu Ataol Behramoğlu yapan, onu okutan bu özelliktir. İnsanları etkileyebilmesi, bizim söylemek istediklerimizi bir çırpıda dile getirişi yukarıda sözünü ettiğimiz algılama, düşünme, duygularını ortaya koyma ve eylem düzeyinde göstermiş olduğu yaklaşımlarla doğru orantılıdır.

    Şimdi şiiri okurken, son bölüme kadar geldik. 

    “Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…”

    Son bölümde, “büyük yaşamak” , “ırmaklara,  göğe, bütün evrene karışırcasına yaşamak üzerinde duralım. Ömür, hayata sunulmuş bir armağan, hayat ise insana sunulmuş bir armağan…

    Son zamanlarda tekrar herkesin dilinde olan “Quantum Fiziği”,  “Evrenin yasası” “Çekim Yasası”, “Sır” gibi sözcükleri hatırlayarak tekrar bakalım bu dizelere. Evrende her şeyin bir bütün olduğunu, her parçanın bu bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunu, düşünce gücüyle yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını, evrendeki boşluğun her zaman için maddeden çok daha fazla olduğunu, bir atomun nötronunu bir basket topu olarak düşündüğümüzde ona en yakın elektronunun yaklaşık yirmi mil uzaklıkta olabileceğini hayal ettiğimizde ne demek istediğimiz daha net ortaya çıkacaktır.

    Peki böyle yaşamak nasıl mümkün olur? Kendimizi ve bize ait olan her şeyi (ya da bizim ait olduğumuz her şeyi)  doğru algılamakla mümkündür.

    İnsanların genel özelliklerini kısmen aşağıda sıralamaya çalıştım. Bunlar kuşbakışı bakıldığında genel olarak görülen özellikler. Şimdi bu özelliklere sahip bir insanın şiirdeki gibi yaşaması ya da şiir gibi yaşaması ne kadar mümkündür?

    • İnsanlar genellikle soru sormayı bilmez.

    • Deneyimlerini, davranışlarının yönlendirdiğinin farkında değildir.

    • Hayal etme konusunda yardıma ihtiyacı olduklarını kestiremezler.

    • Ne istediğinden çok ne istemediklerinin farkındadırlar.

    • Zamanın ne kadar önemli olduğunu anladıklarında iş işten geçer.

    • Nedenlerden çok sonuç üzerinde yoğunlaşırlar.

    • Olayları yeterince sorgulamazlar.

    • İnsanların içsel göstergelerini fazla dikkate almazlar.

    • Birbirlerine bir eşya gibi davranırlar

    • Zamanlarını boşa harcarlar

    • Her şeyi sadece kendilerinin hak ettiğini düşünürler

    • Gerçekliğin sadece algılardan ibaret olduğunu bilmezler.

    • Tembel olduklarını anladıklarında ihtiyarlık gelmiştir.

    • Zevk almak için değil acıdan kaçmak için yaşarlar.

    • Görev-süre ilişkisini bir türlü dengeleyemezler.

    • Dinlemeyi bilmezler sadece konuşma sıralarını beklerler.

    • Gülmeyi de ağlamayı da pek bilmezler, ikisinden de utanırlar

    • Olumsuzluklarını çevrelerine de bulaştırırlar.

    • Kısıtlı kelime hazineleriyle yaşamlarını da kısıtlarlar

    • Daha fazlasını yapmaya söz verirler ellerinden gelenin her zaman daha azını yaparlar

    • Çevresinin baskısından ölünceye kadar kurtulamazlar

    • Yeterince tutkulu değildirler ama kendilerine bu konuda toz kondurmazlar

    • Varsayımlarda bulunmak yerine hemen tepki gösterirler

    • Öncelikle olumsuzlukları görürler.

    • Okumazlar.

    Yukarıdaki özellikleri gözden geçirin. Siz yukarıdakilerden biri ya da birkaçını kendinizde görüyorsanız bir revizyona ihtiyacınız var demektir. Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak istiyorsanız bir isteğimiz daha olacak. Mevlananın aşağıdak sözlerini kalbin en kıymetli yerine kazıyınız lütfen.

     “Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz.
    Suyu başına döksen, başı kırılmaz.
    Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan,
    toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.” der, Mevlana.

    Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak için suyla topraktan kerpiç, bu kerpiçleri bir araya getirerek de bir ev yaparız ve su evi başını yarmayı düşündüğümüz insanların sığınağı haline getirebiliriz. 

    Yukarıda sözünü ettiğimiz konularda eyleme geçmeyi düşünüyorsanız Bektaşi ile Mevlana arasında geçen şu diyaloğu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Çünkü “İnsan, insanın acısını alır.”

    Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.

    Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmışolmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu HacıBektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli

    Helal değildir,diye bu kurbanı geri çevirir.

    Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır.Mevlana ise; bu hediyeyi kabul eder.

    Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabuletmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

    Mevlana şöyle der:

    Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

    Adam üşenmez, kalkar, Hacı Bektaş dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli’ye,

    Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

    Hacı Bektaş da şöyle der:

    Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir.Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

    Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen insanlar olmamız ve şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamamız dileğiyle.

  • Çocuklarda Dil ve Konuşmada Gerilik

    Çocuklarda Dil ve Konuşmada Gerilik

    Çocuklarda Konuşma Süreci

    Dil ve konuşma kavramları her ne kadar benzer olsa da birbirinde ayrı anlamlara gelmektedir. Dil, iletişim kurmak adına kullanılan kurallı bir sistem bütünü olarak tanımlanabilir. Konuşma ise bu sistemde iletilecek olan duygu ve düşüncenin gerekli organlar ile fiziksel olarak ifade edilmesini içerir. Çocuklarda konuşma üretimi; agulamak, babıldamak (ba-ba-ba vb.), gülmek, farklı sesler çıkarmak gibi davranışlar ile başlar. Ardından 12 ay civarında anlamlı olan kelimeler dökülmeye başlar. 18 ay civarında ortaya çıkan süreçte çocuğun konuşma gelişiminde kısa süreler içerisinde büyük farklar gözlemek mümkün olmaktadır. Bu dönemde yaşanan süreç ise sözcük patlaması olarak adlandırılabilmektedir. Bu süreci takiben 2,5 yaş civarında 2-3 kelimelik cümleler oluşmaya başlar. Konuşma gelişimi hızla sürmeye devam eder. Bu basamaklardan bir ya da birden fazlasında ortaya çıkan sapmalar uzmanlarca değerlendirilmektedir. Bu sapmalar sonucunda konuşma gelişiminde gerilikler gözlenebilmektedir. Konuşmanın gelişimindeki gecikme nörolojik, genetik, duyusal, nöropsikiyatrik sebeplerle görülebildiği gibi bazen de nedeni tam anlamıyla bilinmeyen bir biçimde ortaya çıkabilmektedir. 

    Çocuğun Yaşına Uygun Uyaran Alması

    Dil ve konuşma edinimi esnasında önemli bir diğer faktör ise çocuğun yaşına uygun uyaran ile karşılaşmasıdır. 3 yaşından önce çocukların yaşlarına uygun olmayan uyaranlar olarak tablet, telefon, televizyon üçlüsüne yoğun biçimde maruz kalmaları da dil ve konuşma gelişimi üzerinde olumsuz nitelikte etkilere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra bazı çocuklar yetersiz uyarana (oyuncak, etkinlik, sosyal etkileşim vb.) maruz kalarak gelişimsel olarak sekteye uğrayabilmektedir. Çünkü ekran içeren araçlar çocukların bir tepki vermesine gerek kalmadan onların oyalanmasına ve tek taraflı uyarana maruz kalmalarına neden olmaktadır. Dolayısıyla iletişim sağlanmamakta tek taraflı bir akış olmakta. Çocuk ise herhangi bir tepki ya da davranış ortaya koyma ihtiyacı duymamaktadır. Dolayısıyla yaşına uygun olarak sergilemesi beklenen davranışların ortaya çıkması gecikmektedir. Bu nedenlerle çocuğun gelişimi olumsuz etkilenmektedir. Aile içi iletişim ve etkileşimin güçlendirilmesi, çocuğun yaşına uygun somut materyaller (oyuncaklar, hikayeler vb.) ve sosyal ilişkiler ile karşılaşması gelişimsel anlamda destekleyici işlev görmektedir. 

    Aileler Nelere Dikkat Etmeli?

    Konuşma gelişiminde ailenin rolü tüm gelişim alanlarında karşılaşıldığı üzere elzemdir. Konuşma başlarken taklit yolu ile çocuğun tekrar etmesi ve onun tekrar edilmesi sonucu ortaya çıkan karşılıklı bir etkileşim gözlenir. Bu nedenle konuşma gelişimi esnasında çocukların, ekranlara (tablet, telefon, bilgisayar vb.) maruz kalma sıklığının düşük tutulması ve birebir karşılıklı insan etkileşimi ile desteklenmesi önemlidir. Dolayısıyla konuşma ediniminde çocukla iletişim; göz teması, duygusal ve fiziksel yakınlık, gösterilen ilgi önemli olmaktadır. Çocukların konuşmalarını tamamlamak ya da kelimeleri düşünmek için onlara

    zaman tanımak ailenin göstermesi gereken bir sabırdır. Bazı zamanlarda aceleci davranıp çocuğun cümlesini bitirmeden ya da gerekli kelimeyi ağzından çıkarmasını beklemeden beden dilinden ne istediğini anlayarak harekete geçen aileler olabilmektedir. Ancak konuşmayı desteklemek istiyorsak, çocuğa zaman ve rahat hissedeceği bir alan sağlamak önemlidir. Hızlıca isteklerine konuşmasını beklemeksizin yanıt vermek, konuşma ihtiyacını azaltarak ilerlemenin yavaşlamasına hatta engellenmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle çocuğu sabırla dinleme, hataları için hızlıca eleştirmek yerine konuşması için cesaretlendirme ve gergin ruh halinden uzaklaşma davranışları aileler için benimsenecek davranışlardır. 

    Çocuğunuzda dil ve konuşma gelişiminde bir gerilik söz konusu ise bu konu ile ilgili endişeleriniz var ise gelişim değerlendirmesi adına çocuklarla çalışan psikologlardan değerlendirme talep edebilirsiniz. Konuşma ve dil konusu ile ilgili çalışma gerektiren durumlarda bireye özgü çalışmalar; dil terapistleri, dil ve konuşma bozuklukları uzmanları tarafından gerçekleştirilmektedir.

  • Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Aile çocuğun hayatında en başta gelen ve ilk deneyimlerini yaşadığı en küçük sosyal birimdir. Çocuğa karşı geliştirilen ve sürdürülen tutumlar ilerleyen dönemlerde çocuğun benlik gelişiminde, edineceği davranışlar konusunda etkili olmaktadır. Aile tutumlarının yanı sıra anne ve babanın kişilik yapıları, yaşanan ortam, çevresel koşullar ve kültürel yapılar da çocuğun gelişimi üzerinde önemli katkılara sahiptir. Ancak unutulmamalıdır ki çocuğun doğumundan itibaren ilk yaşantılarının öncelikli muhatabı ve zihninde gelişen şemaların, düşüncelerin temelinin atılmaya başlanmasında en öncelikli etken aile yaşantıları olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu tutumları ve yaklaşımları özetleyen temelde 6 farklı ebeveyn tutumundan

    bahsetmek mümkündür.

    1. Otoriter olarak adlandırdığımız baskıcı ve otoriter yaklaşım, katı kuralları olan ve

    kuralları açıklamadan uyulmasını bekleme, çocukların üstünde tam hakimiyet kurma duygusu, çocukları dinlemek yerine gözlemeyi tercih etme, çocukların soru sormasından hoşlanmama, çocukların özgürlük arayışlarına izin vermeme gibi ebeveyn yaklaşımlarına sahip ortamlarda yetişen çocukların ilerleyen zamanlarda; saldırgan, öfkeli, sinirli, otoriteye baş kaldıran, saygısız, kurallara uymakta güçlük çeken çocuklar olmalarını pekiştirir. 2. İlgisiz olarak adlandırdığımız bir diğer tutumda ise ebeveynin çocuğa sevgi ve şefkat göstermeyen yaklaşımlara sahip olduğu, kuralları öğretmediğini, çocukları disiplin altına almadığını ve sabırsız davrandığı söz konusudur. Aynı zamanda bu tutuma sahip ebeveynler kolay sinirlenen yapıda olmakla beraber kendi ilgi ve zevkleri için saatler harcayan ancak çocuklarla ilgilenmesi gereken durumlarda aşırı tepkiler göstererek zaman bulamadığından şikayetçi olmaktadırlar. Çocukların bunlara benzer ortamlarda yetişmeleri ise hayatının ilerleyen dönemlerinde, kendine güveni olmayan, isyankar, dikkat çekmek ve çevreye varlığını kanıtlamak amacıyla uyumsuz davranışlar sergileyen, iletişim sorunları yaşayan, daha iyi olabilmek adına çaba sarf etmeyen bireyler olmalarını muhtemel kılar. 3. Bir diğer ebeveyn tutumu ise aşırı koruyucu tutumlara sahip ebeveynlerdir. 

    Ebeveynlerin kuralları öğretme çabasının olduğu ancak öğretme ve uygulatma konusunda yetersiz olması, aşırı koruyucu davranışlar sergilemesi, çocuğun sorumluluklarını kendi üstlenmesi, çocuğun doğru ve yanlışı bulma konusundaki denemelerini engellemesi gibi davranışları söz konusudur. Hatta yanlış bir hareket sergilemiş olsa dahi çocuğu uyarmama gibi durumları normal olarak görme mevcuttur. Bu tavır ve tutumlar arasında büyüyen çocuklar ise karar verme becerisi ve kendini savunma yetisinde zayıf olan, bağımlı, toplumsal kurallara uyma konusunda güçlük çeken bireyler olarak ilerleyen dönemlerde karşımıza çıkabilmektedir. 4. Sınır koyamayan, tutarsız sınırlara sahip ebeveyn tutumlarını içinde barındıran aşırı hoşgörülü olarak adlandırdığımız dördüncü kategoride ise çocuğun her istediğine hemen ulaşmasında isteklerinin yerine gelmesinde çok aceleci davranan, çocuğun ailede söz sahibi ve karar verici kişi olarak gören aile tutumlarını içerisinde barındırır. 

    Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise hayatlarının ilerleyen aşamalarında, doyumsuz, kendi sınırlarını bilmeyen ve başkalarının sınırlarına saygı göstermeyen, uyumsuz, hükmedici, sorumluluk sahibi olmayan ve öz denetim konusunda problemli bireyler olarak toplumda yer almaları muhtemeldir.

    5. Mükemmeliyetçi olarak adlandırdığımız, kendi gerçekleştiremediği ideallerini çocuğun isteklerini göz önünde bulundurmadan ve potansiyel gözetmeden doğrudan çocuğun sorumluluğu gibi ona yükleyen, çocuklarının hata yapmasını kabullenemeyen ve beklentileri çok yüksek olan tutumları içinde barındırır. Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise kendini yetersiz ve değersiz hisseden, ailenin beklentileri altında ezilen bu nedenle sağlıklı gelişimini sürdürmekte güçlük çeken, başarı için çabalayan ancak istediği seviyeye gelemediğinde başarılı olmasına rağmen yoğun hayal kırıklığı yaşayan bireyler olarak hayatlarına devam etmeleri söz konusu olmaktadır.

    6. Sonuncu ve sağlıklı gelişimi destekleyen tutum olan demokratik anne baba tutumu olarak adlandırdığımız grupta ise ebeveynler çocuklarına doğru ve yanlış ayrımını öğrenirken destek veren açıklama sunan, denemelerinde destekleyen, sevgisini çocuktan esirgemeyen, çocuğun ihtiyaçlarına yönelik ilgi sahibi olan, soru sorma ve düşüncelerini ifade etme konusunda çocuğu teşvik eden, sağlıklı iletişim kuran, yeni deneyimler için çocuğunu cesaretlendiren davranışlar sergileyen bireylerdir. Bu tutumlara sahip bireylerin çocuklarının ise, özgüveni yüksek, sevildiğini bilen ve sevmenin farkında olan, mutlu, yaratıcı, iyi aile ilişkilerine sahip, uyumlu, sosyal ilişkileri kuvvetli, sorumluluk bilincinde olan ve yeni deneyimlere açık bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

    Tutumların çocukların sağlıklı bir gelişime sahip olması adına etkisi yadsınamaz. Bu nedenle de çocuklarımızla iletişim kurarken daha özverili ve dikkatli olmak, onların temeldeki rol modelinin ebeveynler olduğunu unutmamak önemlidir. Her zaman tam anlamıyla demokratik olmak güç olsa da bu tutumların sonuçları ile ilgili ebeveynlerin kendilerine küçük hatırlatmalar yapmaları, kendi davranışları üzerinde kontrol sahibi olmaları konusunda destek sağlayacaktır.

    Değerli ebeveynler paylaşımı bir rehber olarak kullanabilir, çocuklarınızda gözlediğiniz ve kendinizde fark ettiğiniz davranışları, tutumları değerlendirmek adına faydalanabilirsiniz. Üstesinden gelmekte zorlandığınız durumlar için ise uzmanlara başvurabilirsiniz.

  • Çocuk ve Gençlerin Artan Teknoloji Kullanımı ve Etkileri

    Çocuk ve Gençlerin Artan Teknoloji Kullanımı ve Etkileri

    Son zamanlarda ailelerin kontrol altına almakta zorlandıkları önemli konulardan biri de teknolojik aletlerin kullanımıdır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre son zamanlarda yaklaşık olarak 10 aileden 8’inin internete ulaşımı olduğunu göstermektedir. İnternete erişimin kolaylaşması ve çeşitli teknolojik aletlerden ulaşılabilir olması ile kontrol altına alınması güçleşmektedir. İnternet kullanımı güvenliği sağlandığı takdirde pek çok bilgiye rahat ve hızlı bir biçimde ulaşım sağlanmasına olanak tanımaktadır. Ancak kontrolsüz kullanımı ise duygusal yaralanmalara, bilişsel zorlanmalara neden olurken yanında fizyolojik problemlere de sebep olmaktadır.

    Duygusal anlamda kaygı ve korku içeriklerine fazla maruz kalmak özellikle somut dönemde olan, soyut düşünceye henüz geçmemiş çocuklarda ki bu grubu ilkokul öğrencileri olarak belirtecek olursak, hayat olaylarına yönelik aşırı duyarlılık ve yoğun korku şeklinde kendini dışarı vurabilmekte. Çocuklar ise bu durumlarla nasıl baş edecekleri konusunda yetersizlik yaşamaktadırlar. Önceden var olmayan ancak yeni ortaya çıkmaya başlayan sizlerin de dikkatinizi çeken bazı yakınmalar söz konusu olabilmekte. Bunlara bakacak olursak, *Odada tek başına kalmamak için çeşitli bahaneler sıralayan,

    *Aydınlık ya da gündüz olmasına rağmen odalar arasında geçiş yapmaktan endişe duyan,

     

    Bilişsel anlamda ise dikkat ve odaklanma süreleri, bu sürelerin niteliği ekran kullanımı dolayısıyla etkilenmektedir. Oyunlara ve videolara bakıldığında oradaki amacın 

    dikkatin orada kalması ve videonun izlenmesine ya da oyunun oynanmasına devam edilmesi şeklinde olacağını fark etmek mümkündür. Videolar söz konusu ise bir sonrakine tıklamak için bir ipucu ve merak uyandırma söz konusuyken, oyunlarda ise çoğunlukla bir sonraki seviyeye geçme, maddi ya da teknolojik değeri olan bazı nesneleri toplamak yolu ile sürekli yeni bir uyaranın verildiğini görmek mümkündür. Sıklıkla gelen yeni, renkli, merak uyandırıcı ve canlı uyaranlar ne var ki hayat akışında oyun ya da videolarda olduğu kadar yoğun olmamaktadır. Dolayısıyla çocuk ve gençlerde sıklıkla karşılaşılan bazı durumlar gözlenmekte. Bunlar: 

    *Günlük yaşamdan sıkılan, adapte olamayan, 

    *Boş zamanlarını geçirecek aktivite yaratma ve bulma güçlük çeken, 

    *Hayat etkinliklerinden keyif almayan, 

    *Buna bağlı olarak alacakları keyfi tamamen teknolojik aletlerden edinmeye yönelik bir tutumun geliştiği kısır döngü ile yaşayan bireyler haline gelmeleridir. 

    Fizyolojik anlamda ise bazı çocukların ve gençlerin bağımlılık düzeyinde teknoloji kullanımı onları yürüyüş, fiziksel oyunlar oynama, akranları ile grup halinde koordinasyon gerektiren etkinliklerden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Sürekli oturmak, sabit bir biçimde tek bir uyarana odaklanmak hareket alanını kısıtlamaktadır. Erken yaşlarda maruz kalmaya başlamak ve TV-Tablet-Telefon üçgeninde yoğun zaman harcamak; 

    *Bedensel gelişimi, 

    *Dil gelişimi, 

    *Bedensel koordinasyon becerisinin gelişimi ile ilgili güçlükler söz konusu olabilmekte. 

    Ne yazık ki bazı tehdit içerikli uyarıcılar, kendilerine zarar vermeyi öğütleyerek ciddi fizyolojik ve psikolojik zararlara yol açmaktadır. 

    Sosyolojik anlamda ise tüm bunlara ek olarak yoğun bir biçimde maruz kalınan şiddet içerikli oyun ve videolarda aşina olunan davranış biçimine bürünmek ve bunu normal olarak algılamak söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla sergilenen davranışlar sosyal ilişkileri etkilemekte, yalnızlaşmaya neden olabilmektedir. 

    *Arkadaşları ile geçinemeyen 

    *Sıklıkla şiddet içerikli oyunlar oynayan bunları günlük hayata da taşıyan çocuklar sosyal uyum açısından güçlük yaşayabilmektedir. 

    DİKKAT! 

    Unutulmamalıdır ki ekran ve internet barındıran tüm aletlerin (tablet, bilgisayar, telefon ve TV) kullanımı söz konusu olduğunda tedbirli davranmak önemli olmaktadır. Çünkü renkli ve sürekli yeni uyaranların geldiği teknolojik dünyada internet kullanımının kontrolünü doğrudan çocuklara bırakmak uygun değildir. Aileler bu konuda gerekli adımları atmalı; izlenen videoları ve oyunları takip etmeli, güvenli internet kullanımına çocukları sevk etmelidir. Tüm bu aletlerle geçirilen zaman önceden belirlenmeli ve çocuğa bir yasak olarak tanıtılmamalıdır. Sağlıkları ve güvenlikleri ile ilgili yaşlarına uygun olacak biçimde açıklama yaparak kullanım sağlanmalıdır.

  • Arzulanan Kadın ve Erkek

    Arzulanan Kadın ve Erkek

    Yine bir Pazar sabahı acil telaş laptopumu açıp siz değerli okuyucularıma bir tespitimi söylemek istiyorum. Bugün yine bildiklerinizi değiştirecek kendinizi ve karşı tarafı defalarca sorgulayacağınız yazımla birlikteyim.

    İnsanların çoğu sofrasının, özelinin ve eşyalarının bilinmesini ister,oysa akıl ve zeka geliştikçe insanda BİLİNME ARZUSU azalır. Gelişmemiş zekalar mal,mülk gösterişle başkalarını kıskandırarak kendilerini yüceltirken, gelişmiş zekalar yüceltilmeyi bilgiye, hakikate yöneltir

    Peki bu BİLİNME ARZUSU, Çoğumuz ünlü kişilerin daha çekici geldiklerini söyleriz . Bu konuda onlara ilgi duyar hatta hatta onların giyim kuşam ve yaşam tarzlarını birebir uygularız. Yapılan araştırmalara göre ilişkide kadınlar/erkekler daha çok esrarengiz kişilerin yani bilinme arzusu olmayan insanların daha çok çekici bulduklarını söylerler. Bilinme arzusu olmayan insanlar günümüz tabiriyle daha cool ve daha sakindir. Bu tür kişiler maddeye önem vermez, daha çok detaylarda görür kişileri.

    Genellikle partnerleri her dateinde(Buluşma) ona şapkadan tavşan çıkaracakmış gibi bakarlar. Aynı zamanda kafalarında büyük planlar kurar ve bunu uygulamak için sabıra ve zamana itaat ederler. İşlerini zora sokmamak için kimseye bilgi vermez , adımlarını çok sağlam ve dikkatli atarlar. Bu onların heyecanlarından dolayı değildir aksine rahat davrandığındandır.Heyecan duygusu onların en büyük kartıdır.

    HEYECAN duygusunun kaybolması ilişkide zamanla kişiler arası monotonluğa yol açmaktadır. Bi tür hissizlik ve sadelik ile devam edilen ilişkilerin bitmesi ani ve hızlıdır. Aslında yine tamda burada bilinme arzusu devreye giriyor. Eğer ilişkilerimizde bilinme arzusunu saklarsak monotonluktan ve sadelikten uzak olur daima partnerimizi ilişkiye bağlı tutarız. Zaten hepimizin istediği de aslında budur daima ilk günki gibi bizi sevmesi, sarılması, öpmesidir. Bunu yapmak başlangıçda partnerinize garip gelebilir ya da ona sıkıcı gelebilir. Ama ilişkinin her anlamda  uzun ve tutkulu olması açısından büyük bir faydası vardır. Kimileri için her ne kadar zor ve uğraştırıcı gelse de Bilinme arzusu yaşadıkca ve tattıkça aslında sizi daha değerli ve benlik seviyesi yüksek bir insan haline getireceğinden emin olabilirsiniz. Partnerinizin sizin olan ilgisi gün ve gün arttıkça size bunu hissettirecek hatta hatta bozulan ya da evliyken devam eden ilişkiniz daha da alevlenecektir. Bilinme arzusu bir karakter değil bir davranış biçimidir aslında. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise karşımızdakine şu mesaj verilmemeli: Her sürprizi ben yapıyorum ya da ilişkinin gövdesi, kolu bacağı benim ben olmazsam olmaz türünde davranışlar bizi partnerimiz tarafından bir yanılgıya uğratabilir. Bu yüzden olabildiğince hassas davranmanız sizin faydanıza olacaktır.

  • Othello Sendromu

    Othello Sendromu

    Hepimiz hayatımızın bir döneminde hayatımızdaki insanları (aile bireyleri, eş, sevgili, arkadaş vs.) kıskanmış ya da onların hayatındaki bir olguya gıpta etmişizdir. Bu bir karakter özelliği, kariyer, maddiyat gibi kendi hayatımızda olmasını istediğimiz şeylerle ilgili gıpta olabilir.

    Tüm bunların yanı sıra kıskançlık denilince akla genelde ilk olarak partnere karşı duyulan kıskançlık duygusu gelir. İlişkilerde kıskançlık dozunda oldukça normal hatta heyecanı yüksek tutmak için biraz gereklidir. Ancak kıskançlığın dozu artıp patolojik bir rahatsızlığa dönüşünce hayat sizin hem de partneriniz için kabus olabilir.

    Patolojik kıskançlık olarak da bilinen Othello Sendromu (OS) özgüven eksikliği ve yoğun kaybetme korkusuna bağlı ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. OS olan kişilerde partneri aşırı kıskanmanın yanında, partneri kısıtlama, sözlü hatta fiziksel şiddete başvurmaya kadar giden davranışlar görülür.

    Othello Sendromu’nu diğer kıskançlık türlerinden ayıran özellik kişinin bu kıskançlığı sadece partnerine karşı duymasıdır. Kişi partnerinin dışındaki sosyal hayatında herhangi bir kıskançlık belirtisi göstermez hatta çevresine de son derece uyumludur. Ancak partnerinin de bulunduğu ortamlarda hem partnerini gözlemlemekten hem de partnerini kısıtlamaktan dolayı hiçbir keyif alamaz. 

    Kıskançlığın şiddeti zamanla ‘nereye gittin? nerede kaldın? kimlerleydin?’ gibi sorulardan, bu sorulara verilen cevaplara inanmamaya doğru artar ve akabinde öfke nöbetleri belirmeye başlar. Bir süre sonra partnerini eve kapatır, teknoloji ile bağlantısını keser, takip edemediği zamanlarda gizli kamera ya da kayıt cihazı bile kullanmaktan çekinmez. OS ilişki bittikten sonra da devam eder. OS olan kişiler genelde partnerleri tarafından terk edildiği için bunu bir çatışma haline getirir. Ayrıldıktan sonra bile partneri takip eder, çeşitli yollardan rahatsız eder ve maalesef şiddet gösterir hatta cinayeti bile düşünür. 

    OS olan kişilere bakıldığında özgüven eksikliği, yetersizlik duygusu, kaybetme korkusu, çocukluk çağında yaşanmış terk edilme travması veya yine çocukluk çağında ebeveynler tarafından aşağılanma gibi birçok özellik görülmektedir. 

    OS bazı durumlarda ilaç tedavisiyle ancak mutlaka psikoterapi desteği ile tedavi edilmelidir. Tedavinin en önemli yanı kişinin kendinde olan bu rahatsızlığın farkında olmasıdır. Nitekim patolojik kıskançlığı olan kişiler çoğunlukla sorunun kendinde olmadığını, kıskançlığının partnerinin davranışlarından ötürü olduğunu söylerler. 

    İkili ilişkideki en önemli şey tarafların karşılıklı olarak birbirlerine güvenmesi ve birbirlerini özgür bırakmasıdır. Partnere bağımlı değil bağlı olmaya çalışılmalı ve eğer ilişkiyi zedeleyen kıskançlık durumu varsa mutlaka yardım alınmalıdır.

  • Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !

    Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !

    Narsist kişi kendisindeki her türlü özelliğin ve yahut yaptığı hemen hemen her şeyde üstün olduğuna ikna olmuş kişidir. Narsist kişi bir nevi eksikliğe tahammül edemeyen özelliğe sahiptir. Ve başkalarının üstün olmasını hoş karşılamaz. Kendinin özel olduğuna inanmıştır. Bu özellik, karşısındaki kişileri değersizleştirmeyle sonuçlanır. Bu özelliğe sahip kişiler karşısındaki kişiyi değersizleştirir çünkü bu durum üstün gelip kendi değerini arttırmak içindir. Aksi takdirde çocukluk çağında bilinçdışına attığı yani çocukluk çağında baş edemediği ve bastırdığı utanç duygusunu anımsayacaktır. Utanç insanın en zor tolere ettiği duygulardan biridir. Utanç yaşayan çocuk bunu basit bir kusur, hata şeklinde değil, benliği sarsan bir duygu olarak deneyimler. Yani narsisizm aslında çocukta yaşadığınız çok kuvvetli bir utanç duygusunu örtbas etmek için ortaya çıkar.

    Çocuklukta utanç duymanızın nedeni, onu yetiştiren, yani ona bakım veren kişi gözünde yaşadığı utançtır. Yaklaşık bir – iki yaşlarında büyük bir sevinçle annesi ile heyecanının paylaşmak isteyen çocuk oradan gelen beklenmedik bir hayır sözcüğü yada belirsiz bir mimik, çocuğun annesi tarafından reddedilmiş gibi hissettirir. İşte bu etkilerden dolayı çocukluk çağında sürekli doğru veya iyi olamadığında bu duygudan uzaklaşmak için çocuk kendisinin çok güçlü, özel, önemli ve değerli olduğu fantezi dünyasına sığınır. Bu reddedilme hissinden kaçarak hayal dünyasına sığınan çocuk, yetişkinlik çağına narsist bir kişi olarak yansır. İşte bu yüzden kendilerinden emin görünürler ama kendisinden daha değerli gördüğü bir kişiye veya bir küçük olaya dahi kolayca öfkelenebilir ve karşı suçlamaya geçer. Esasında yaşadığı büyük bir reddedilme, utanç duygusudur..

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu’nun DSM V Tanı Ölçütlerine göre temel özellikler;

    1. Büyüklenir (Başarılarını ve yeteneklerini abartır, gösterdiği başarılarla orantısız bir biçimde, üstün bir biçimde görülme beklentisi içindedir).

    2. Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da yüce bir sevgi düşlemleriyle uğraşır durur.

    3. “Özel” ve eşi benzeri bulunmaz biri olduğuna ve ancak özel ya da üstün diğer kişilerce (ya da kurumlarca) anlaşılabileceğine ve ancak onlarla ilişki kurması gerektiğine inanır.

    4. Çok beğenilmek ister.

    5. Hak ettiği duygusu içindedir (özellikle kayırılacak bir tedavi göreceğine ya da her ne istiyorsa yapılacağına ilişkin anlamsız beklentiler içerisinde olma).

    6. Kendi çıkarı için başkalarını kullanır (kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarını 
kullanır).

    7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini anlamak 
istemez.

    8. Sıklıkla başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.

    9. Başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş̧ davranışlar ya da tutumlar sergiler.

  • Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi

    Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi

    Kaygı nedir?

    Kaygı, bedenin stresli durumlarda verdiği normal fiziksel tepkidir. Bazı durumlarda bu tepki normal ve yararlıdır. Tehlikelere karşı bizi uyarabilir, dikkatimizi hazırlamamıza ve düzenlememize yardımcı olabilir. Bu gibi durumlarda da vücudunuz kendisini tehlike esnasında koruma altına alır. Örneğin savaşmaya veya kaçmaya hazırlanırken kalp atışlarınız ve solunumunuz artar, oksijenli kan kaslarınıza pompalanır. Sağlıklı bir endişe dolgusu sizi zorlanacağınız sınavlara zamanında ve daha çok çalışmaya başlamanıza zorlar veya sizi karanlık sokaklarda dolaşmaktan caydırabilir.

    ANKSİYETE BOZUKLUĞU NEDİR?

    Anksiyete bozuklukları, normal gerginlik veya endişe duygularından farklıdır ve aşırı korku veya aşırı endişe içerir. Anksiyete gelecekteki bir endişenin öngörülmesi anlamına gelir ve daha çok kas gerginliği ve kaçınma davranışı ile ilişkilidir. Anksiyete bozukluğu, bireyin yaşamını ciddi şekilde etkilemeye başladığında ortaya çıkar.  Ulusal araştırmalar , 18 yaşın üzerindeki her beş Amerikalıdan birinin ve 13-18 yaş arasındaki üç gençten birinin son bir yıl içinde anksiyete bozukluğu yaşadığını belirtiyor. Endişelenme aynı zamanda şiddetli ve bireye karşı mücadelecidir , birey günlük işlerinde konsantre olmakta zorlanır ve tamamlamakta güçlük çeker. 

    NE TÜR BİR ENDİŞE BOZUKLUĞUNUZ VAR ?

    Yaygın anksiyete bozukluğu: Hızlı bir kalp atışı, terleme ve ağız kuruluğu sık görülen anksiyete belirtileridir.Yaygın anksiyete bozukluğu olan kişiler, uzun süre bu tür bir uyarılma yaşayabilir. Huzursuzluk, özellikle çocuklarda ve gençlerde sık görülen bir diğer endişe belirtisidir. Kolayca yorulmak, genelleşmiş anksiyete bozukluğunun bir başka belirtisidir.  Bu belirti bazılarına şaşırtıcı gelebilir, çünkü endişe genellikle hiperaktivite veya uyarılma ile ilişkilendirilir. Bazıları için yorgunluk, endişe krizini izleyebilir ya da kronik olabilir.

    Sosyal anksiyete bozukluğu: Sosyal durumlarda veya toplum içinde konuşma gibi başkalarının önünde performans göstermeye çağrıldığında kaygı duyarlar.

    Fobiler: Genellikle zararlı olmayan belirli bir nesne, durum veya faaliyetten aşırı ve sürekli bir şekilde korku hissetmektir.Hastalar korkularının aşırı olduğunu bilirler fakat üstesinden gelemezler.Bu korkular, bazı kişilerin korktukları şeylerden kaçınmak için aşırı uzunluklara gittikleri sıkıntılara neden oluyor. Örnekler uçak korkusu veya örümcek korkusu olabilir.

    Panik atak Bir diğer anksiyete bozukluğunu çağıran etken panik atakları çağrıştıran panik rahatsızlıklarıdır. Panik atak aşırı yoğun korkuların hissedilmesiyle rahatsızlık duyulan fiziksel semptomdur. Bunun yanı sıra tekrarlanan panik ataklar, panik bozukluğunun bir işareti de olabilir.

    Teşhis ve Tedavi

    Anksiyete bozukluğunun teşhisi günlük yaşama müdahale edebilecek kadar şiddetliyse ve en az altı ay boyunca her gün devam ederse konulur. Her anksiyete bozukluğu kendine has özelliklere sahip olsa da, çoğu iki tedaviye iyi yanıt verir: psikoterapi veya “konuşma terapisi” ve ilaçlar. Bu tedaviler tek başlarına veya kombinasyon halinde verilebilir. Bilişsel davranış terapisi, bir tür konuşma terapisidir, kişinin daha az endişeli hissetmesine yardımcı olmak için farklı düşünme, tepki ve davranış biçimlerini öğrenmesine yardımcı olabilir.İlaçlar anksiyete bozukluklarını tamamen tedavi etmez, ancak semptomlardan belirgin bir rahatlama sağlayabilir. Derin nefes, meditasyon, farkındalık ve kas gerginliğini hafifletmek ve sakinleşmek için kullanılan teknikler yani zihin-beden yaklaşımları etkili yöntemlerdendir.

  • Stres ve Başa Çıkma

    Stres ve Başa Çıkma

    Son dönemlerin en fazla rastlanan psikolojik problemlerinden biri olan stres kimi zaman sizi baskı altına alır, kimi zaman en iyi şekilde motive eder, kimi zaman ise en tehlikeli anlarda güvende olmanızı sağlar. Stres ezici hale gelmeden stres nedir bilmek gerekir. Stresi tanımlamak gerekirse; Bireyin kendisini huzursuz veya baskı altında hissettiğindeverdiği fiziksel, zihinsel, duygusal ve davranışsal tepkiler bütünüdür. Stres, sanayi toplumuyla beraber anlam kazanmış ve çağımızın hastalığı olarak literatürdeki yerini almıştır. Özellikle yoğun kent hayatı ve iş hayatı karşısında insanlar gerek fizyolojik gerekse psikolojik olarak etkilenmekte, birçok sorunlar yaşamaktadırlar

    Stressiz insan yoktur denilebilir. İnsanların tamamı çevresinde olanlara karşı tepki verir. İnsanda stres olmadığında, etrafına karşı tepki vermesi mümkün olmaz. Bunun sebebi enerjisinin olmamasıdır. Bunun neticesi de, ölüm olarak nitelendirilebilir. Bu sebeple stresin yaşamın bir parçası olduğu kabul edilmelidir. Strese tepki seviyemiz olması gereken ortalama bir seviyede olmalıdır. 

    Her stres bireye zararlı değildir. Stresin azı organizmayı uyardığı için bazı durumlarda faydalıdır. Olumlu stres öğrenciyi derse hazırlar, atleti yarışa hazırlar, sporcuya müsabakayı kazandırır, memura işini dikkatli yaptırır. Stresin olumlu olması halinde, doyumu hissetmek, amaca ulaşmak için potansiyelin tamamını kullanmak mümkün olur. Bunun için yoğun ve uzun olmayan stres, herkesin ihtiyacını giderir Olumsuz stres, aşırı enerji anlamına gelir ve bu da sıkıntı vermeye başlar. Zihnimizi ve fiziksel gücümüzü çok zorlayacağı için bizi yorar. Hayata negatif bakmaya, karamsar bir ruh haline bürünmeye sebep olur. Bu stresin gerekenden fazla yaşanan istenmeyen halidir, olumsuz yönüdür.

    Stresle karşılaştığımızda neler yaşarız?

    Üç aşamada stresle baş etmeye çalışırız. İlk olarak stres başladığında bize alarm verir. Savaşma ya da kaçma dönemidir. Bu dönemde beklenilen davranışların dışında davranmaya başlarız. Yani stresin ilk etkisi ortaya çıkar. Daha sonra stresli duruma direnmeye çalışırız. Bu dönemde strese uyum sağlarsak yani baş edebilirsek, her şey normale döner. Bazı olumsuz davranışlarımız olsa da, sonrasında durum normalleşir. Eğer direnemezsek tükenme aşaması başlar. Kişinin gayreti kırılır, mücadeleyi kaybeder. Artık bu duruma neden olan stres dışındaki tüm olaylardan da etkilenir duruma gelinir.

    Stresin Etkileri Nelerdir?

    Hem psikolojik hem fiziksel sağlığımızı korumak için stresten uzak kalmaya çalışmalıyız.Stresin yol açtığı veya tetiklediği psikolojik ve fizyolojik hastalıklardan bazıları şunlardır;depresyon, anksiyete, kalp krizi, yüksek tansiyon, kısmi/tam felç, kanser, obezite diyabet, cinsel işlev bozuklukları, uyku bozuklukları vs. 

    Stres alarmı veren psikolojik ve fizyolojik belirtiler ise şunlardır; baş ağrıları, kaslarda gerginlik, tutulmalar, nefes darlığı, kalp atışlarında düzensizlikler, sıcak basması, cinsel istek bozuklukları, kilo değişimleri, yorgunluk, uykuya dalmada güçlük, uyku kalitesinde bozulmalar, ruhsal gerginlik, dikkat dağınıklığı, dalgınlık, kaçış isteği, motivasyon güçlüğü, karamsarlık, öfke patlamaları vs.

    Genel ruh halinize ve ilişkilerinize zarar vermeden veya bir takım zihinsel ve fiziksel sağlık sorunlarına neden olmadan stresin belirtilerini anlamak çok önemlidir. Nedeni ne olursa olsun, stresin nedenlerini tanıyarak zararlı etkilerini azaltmak ve yaşam kalitenizi arttırmak sizin elinizde olabilir.

    Ne yapabilirsiniz? 

    1. Normal stres ile sizi aşırı gergin hale getiren stres arasında ayrım yapın.

    2. Kronik stresin farkında olmayı öğrenin.

    3. Stres toleransınızı etkileyebilecek faktörleri keşfedin.

    4. Vücudunuzun strese bağlı zihinsel ve fiziksel tepkilerini gözleyin.

    5. Stresi azaltan yaşam tarzı etkinliklerini öğrenin.  

    Stresle Başa Çıkma Kabiliyetinizi Geliştirin

    Stres ve belirtilerine karşı baş etmeye çalışırsanız, sadece düşünüp durmaktan daha fazla fayda edinirsiniz. Ne yazık ki çoğumuz problemi stresten ayırmaya çalışıyoruz. Stresli bir günün sonunda gevşemek amacıyla, rahatlamak için yemek yemek, televizyonun önünde saatlerce oturmak, dinlenmek için haplar kullanmak gibi davranışlara yöneliriz. Bunların dışında, stres ve belirtileri ile baş etmek için daha sağlıklı ve etkili yollar vardır.

    Hareket edin: Kendinizi daha iyi hissetmeye başlamanıza yardımcı olmak için şu anda yapabileceğiniz bir şeydir: egzersiz yapın. Hem kollarınızı hem bacaklarınızı hareket ettirmeyi gerektiren aktiviteler stres yönetimi konusunda özellikle etkilidir. Yürüyüş, koşu, yüzme, dans ve aerobik hareketler gibi ritmik egzersizler, özellikle dikkatle uyguladığınızda (hareket ettikçe yaşadığınız fiziksel duyumlara odaklanmanız) iyi seçeneklerdir. Travma geçirmişseniz veya immobilizasyon stres tepkisi yaşadıysanız, bu şekilde dikkatli bir şekilde egzersiz yapmanız, takılıp kalmamanıza ve devam etmenize yardımcı olabilir.

    Başkalarıyla iletişim kurun: Rahatsız edici, huzursuz veya güvensiz hissettiğinizde biriyle yüz yüze sohbet etmek, stres yaratan hormonları olumlu yönde etkileyebilir. Küçük bir hoş sohbet ve bir insanla samimi bir konuşma, sinir sisteminizi yatıştırmaya yardımcı olabilir. Başkalarına yardımcı olmak ve arkadaşça olmak, stres azaltma zevkini sunmanın yanı sıra sosyal ağınızı genişletmek için de mükemmel fırsatlar sunar.

    Duyularınızı harekete geçirin: Streste rahatlamanın bir diğer hızlı yolu, görme, ses, zevk, koku, dokunma veya hareket gibi duyularınızı bir defa veya daha fazla etkilemektir. Anahtar, sizin için etkili olan duyusal organı bulmaktır. Bir şarkıyı yüksek sesle dinlemek sizi sakinleştiriyor mu? Yoksa mis gibi kokan Türk kahvesi mi sizi rahatlatan? Veya bir hayvanı sevmek sizi hızlı bir şekilde relax konuma getiriyor mu? Bu duyu şekillerinden hangisi sizin için uygunsa o yolu tercih edebilirsiniz. Örneğin kadınların çikolata yediklerinde verdikleri tepkiye hatırlayın!

    Kendinize gevşeme zamanı ayırın: Yoga, meditasyon ve derin nefes alma gibi rahatlama teknikleri, vücudun gevşeme tepkisini harekete geçirir; savaş ya da kaç stres tepkisinin tam tersi bir dinlenme halidir. Kendi kültürümüz için ise manevi yönü gelişmiş insanlar namaz kılarak rahatladıklarını söylemektedirler.

    Dinlenin: Yorgun hissetmek, mantıksız düşünmenizi sağlayarak stres yaratabilir. Aynı zamanda, kronik stres, uykunuzu bozabilir. Uykuya dalarken veya geceleri uyurken sorun yaşıyorsanız, uykunuzu iyileştirmenin birçok yolu vardır.

    Tüm bu stresle başa çıkma yöntemleriyle yeterli sonucu alamadığınızı düşünürseniz, mutlaka bir uzmandan destek almanızda fayda bulunmaktadır. Stresten uzak nice günlere…

    Sevgilerimle…