Kategori: Psikoloji

  • Çağımızda Depresyon

    Çağımızda Depresyon

    Günümüzde hemen hemen herkesin depresyondayım! Dediği depresyon kavramı gerçekte nedir?

    Depresyon kavramı, günümüzde kendini en üst sıralara yerleştirmiş olan bir kavramdır. Aslında depresyon temel olarak kişinin yaşamdan, yaşadıklarından zevk almama durumudur. Hayata dair içinde bulundurduğu yaşama sevinci, umut gibi duyguların yerine üzüntü, karamsarlık gibi olumsuz duyguları barındırmasıdır. Bazı insanlar bu duyguları gün geçtikçe daha yoğun ve uzun süre yaşarlar. Fiziksel ve zihinsel sağlığı etkileyen ve hayatı her geçen gün daha zor hale getiren yaygın ve ciddi bir tıbbı hastalıktır. Bunun yanı sıra her hastalıkta olduğu gibi depresyonunda genetik yatkınlığı vardır. Depresyon ruhsal bozukluğun, fizyolojik nedenlerin yanında aile bireylerinde depresyon öyküsü olanlarda depresyonun görülme olasılığını arttırıyor.

    Başlıca nedenlerini nelerdir?

    • Doğum, lohusalık dönemi

    • Genetik yatkınlık

    • Evlilik, aile içi sorunlar

    • Kayıplar,

    • Benlik saygısının azalması

    • Değersizlik, suçluluk

    Başlıca belirtileri nelerdir?

    • İsteksizlik, aşırı halsizlik

    • Sosyal İlişkilerden kaçma, içine kapanma

    • Yemek yiyememe/aşırı yemek tüketimi

    • Aşırı uyuma hali/uykuya dalamama/uykusuzluk

    • Umutsuzluk, hayattan zevk almama

    • Günlük aktivelerde yavaşlama

    Halk sağlığı olarak günümüze gelen depresyon hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü yapmış olduğu araştırma sonucu dünya nüfusunun yüzde 4,3’ünün yani dünya çapında 300 milyondan fazla kişinin depresyonda olduğunu belirtiyor.

    Depresyonun cinsiyet ile ilişkisini gösteren çalışmalarda ise erkeklerde depresyon oranı kadınlara göre daha az olduğu görülmüştür (Tarhan, 2013,97). Kadınların yüzde 12’sinin, erkeklerinse yüzde 6’sının depresyonla mücadele ettiği belirlendi. Depresyonla ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarla ilgili sorumlulukların ve beklentilerin artmasıyla birlikte kadınlar, dramatik olarak değişmeye başlarlar ve bazı dönemlerde depresyonun açığa çıkma durumu yüksek düzeyde artar. Bireyin bu dönemle birlikte; yaşadıklarını yordama, kişilik kazanma, cinsiyeti ön plana çıkarma, birey olarak kendi başına karar verme, diğer fiziksel, sosyal değişiklikler ortaya çıkar. Açığa çıkan bu değişiklikler, erkeklerde ve kadınlarda farklılık gösterir ve kadınlar depresyon ile daha sıkı ilişkilidir. Günümüzün sorunlardan biri olma özelliğini taşıyan depresyon tedavi süreci gerektiren bir hastalıktır. Unutmamak lazım ki depresyon tedavi edilebilir ve etkili birçok tedavi yöntemleri mevcuttur. Kişinin iki haftadan daha uzun süren depresif bir dönem geçirmiş olması gerekir. Hafif depresyon belirtileri mevcutsa birincil tedavi yöntem (sosyal çevresi ve ailesi) varsa tedavisiz bir şekilde bir süre sonra iyileşebilir. Fakat ağır depresyon (iştahsızlık, intihar düşüncesi, fiziksel durumun kötüye gitmesi) mutlaka bir psikiyatriden yardım almalıdır.            Tedavi yöntemi olarak size tavsiyem;

    • Sosyal olma ve egzersiz yapma, çok sık duyduğunuz egzersiz yapın sözünden sıkılmış olabilirsiniz fakat egzersiz endorfin seviyelerini yükseltir hafif depresyona karşı yardımcı olabilir. Fırsatınız varken hareketlenin! 

    • Sevdiklerinizle zaman geçirmeyi ihmal etmeyin!

    • Kendinize hobiler edinebilirsiniz.

    • Bol bol temiz hava alın. Nerede nasıl dediğinizi duyar gibiyim ama eminim kaçamak yapabileceğiniz bol yeşillikli alanlar vardır. Oksijen serotonin düzeyini yükselten etkenlerden biridir.

    • Yeni yerler keşfedip, doğanın sesine kulak verin

    • Pozitif düşünen insanlarla ilişki kurun. Moralinizi yerine gelmesini sağlayıp keyif almanıza yardımcı olur.

    • İyi şeyler düşünüp iyi şeylere odaklanın. Hayatta kötülük, kötü düşünce yok diyemem var, hem de çok fazla var ama yaşamak içinde pek çok sebep var bir sürü iyilik, güzellik de var. Güzellikleri görmeniz dileğiyle.

    En önemlisi hastalığınızı önce siz sonrasında yakın çevrenizin kabul etmesi doğru yardım almak için gereklidir. Bu hastalık sadece sizin değil dünyada ki birçok insanın başına gelmektedir. Kendinizi bu hastalığı sadece ben yaşıyorum düşüncesine kaptırmayın. Psikoloji ilmine güvenin, seçmiş olduğunuz tedavinin yolu ne olursa olsun, profesyonel destek almak kendiniz gibi hissetmeye başlamanın ilk adımıdır. Kendinize bu iyiliği yapın. Unutmayın 

    İlk adımınızı ben atıyorum bir kahve alın ve izlenmesi gereken filmlerden birisini seçin! 

    Ordinary People-Sıradan İnsanlar- 1980-Imdb; 7,8

    The Hours – Saatler-2002-Imbd; 7,6 

    Interiors-İç Dünyalar-1978- Imbd; 7,5

    Girl Interrupted – Aklım Karıştı – 1999 – IMDb: 7,3

    Side Effects – Acı Reçete – 2013 – IMDb; 7,1

  • Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle kişinin kendisine ve çevreye zarar veren, tedavi edilmediği takdirde intihar yoluyla ölüme yol açabilen, kişinin duygu durumunda aşırı ve zıt yönlü değişiklikler gösteren zihinsel bir hastalıktır. Bipolar bozukluk çeşitli dönemlere ayrılır. Hastalık dönemlerini ele almak gerekirse, mani dönemi duygu durumun çok yükseldiği, hastanın aşırı coşkulu olduğu dönemdir. Bu dönemde hastada abartılı düşünceler veya projeler, kendini olduğundan çok daha yüksekte hissetme, büyüklük düşünceleri, kendini aşırı enerjik hissetme, uyku gereksiniminde azalma, sonuçlarını düşünmeden heyecanlı veya eğlenceli faaliyetlere kalkışmak (çok fazla para harcama, aşırı hızlı araba kullanma) görülen belirtilere örnektir. Yükselen duygu durumunun şiddet seviyesine ya da psikoz belirtilerine bağlı olarak, mani veya hipomani olarak isimlendirilir. Diğer yandan depresyon dönemi veya çökkünlük dönemi ise yukarıda yazılan durumun tam tersidir. Depresyonda ise hastada mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk, özgüvende azalma, değersizlik hissetme, abartılı suçluluk veya pişmanlık duyguları, eskiden zevk aldığı faaliyetlerden zevk alamama, iştahsızlık veya uykusuzluk gibi değişiklikler, ölüm ve intihar düşünceleri, bedeninde nedeni açıklanamayan ağrılı tablolar ortaya çıkabilir. Karma döngü dediğimiz dönem ise gün içinde değişen duygu durum mani ve depresyon belirtilerinin aynı anda yaşanmasıdır.

    MANİ DÖNEM:

    • Benlik saygısında abartılı bir artış.

    • Uyku gereksiniminde azalma.

    • Her zamankinden daha konuşkan.

    • Dikkat dağınıklığı.

    • Düşüncelerde hızlanma.

    DEPRESYON (MAJÖR) DÖNEMİ:

    • Çökkün duygu durumu.

    • Etkinliklere karşı ilgide azalma.

    • Yeme istediğinde artma veya azalma.

    • İçsel gücün kalmaması (enerji düşüklüğü).

    • Düşünmede ve odaklanmada güçlük çekme.

    Bipolar bozukluğun kesin bir nedeni henüz belirlenememiş; fakat, çevresel ve genetik etmenlerin rol aldığı düşünülmektedir. Bir diğeri ise beynimizde ki sayısız hücreler arası iletiyi sağlayan kimyasal maddelerin taşınmasında ortaya çıkan değişikliklerdir.

    Beyinde iletiyi bozarak düşünce, bellek, öğrenme ve duygu durumun düzenlenmesini etkiler. Stresli veya travmatik olaylar da bipoların ilk hastalık döneminin ortaya çıkmasına neden olabilir veya ilerleyen nedenleri tetikleyebilir. Yapılan araştırmalara göre bipolar bozukluk genellikle 20’li yaşların başında görülmeye başlar. Kadın ve erkek de eşit oranda görünür. Fakat depresyon dönemi kadınlarda daha fazlayken mani döneminin sıklığı da erkeklerde daha fazla görülür.  Her hastalığın olduğu gibi bipolar hastalığın tedavi yöntemi vardır. Bu hastalıkta kişinin kendi kendine tedavisinin yanı sıra sosyal destek (aile) tedaviye yardımcı olması gerekmektedir.

    Bipolar bozukluk görülen kişilerde günlük yaşamında yardımcı olabilecek öneriler;

    • Hastalığınızı içinizde yaşamaktansa güvendiğiniz, eşiniz ve dostunuzla mutlaka paylaşmayı deneyin.

    • Mümkün olduğunca uyku düzeninizi oturtturun. Düzenli uykuya önem verin.

    • Sosyal yaşantınızda stresi azaltın. Size stres oluşturabilecek ortamlardan ve kişilerden uzak durun. Öyle bir imkanınız olmasa dahi kendinizi olumsuzluklara kapatın. Olumsuz düşünceler içinizde büyüdükçe çığ gibi olur. Beyninizde sizi kemirip durur. Buna müsaade etmeyin.

    • Düzenli egzersizler yapmaya çalışın. Mesela; Kulaklığınızı takıp keyifli bir yürüyüş için güzel bir aydayız.

    • Rutin işlerinizi azaltmayın. Her gün yapmanız gereken işleri ertelemeyin. Meşgul olacağınız etkinlikler her zaman sizin için avantajdır.

    Yakınlarına öneriler;

    • Bipolar bozuklukta aile ve çevre desteği büyük önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalara göre; çevresinden sevgi ve destek gören bipolar bozukluğa sahip kişiler daha hızlı iyileşme gösterirler, manik ve depresif dönemlere daha az girerler ve hastalık belirtilerini daha az yaşarlar.

    • Bipolar bozukluk ailede çeşitli stres ve gerginliğe sebep olabilir. Aile bireyleri hastalığı ve yaşanabilecek zorlukları en başta kabullenerek bu problemlerle başa çıkabilirler. Unutmamak lazım ki, ruhsal hastalıklar hiç kimsenin suçu değildir. 

    • Tedavinin sonuncunda yaşanan sıkıntıların büyük oranda geçmesine rağmen, bazı belirtilerin uzun süre devam ettiği görülmektedir. Bu sebeple her zaman gerçekçi olmak ve çok büyük beklentiler içerisine girmemekte fayda var.

    • Duygusal, sosyal destek vermenin yanı sıra, bipolar tanısı almış olan hastaya yardım etmenin en iyi yolu onu doktora gitmesi ve tedavisine düzenli devam etmesi konusunda desteklemektir.

    • Bipolar bozukluk yaşayan kişinin durumunu tam olarak anlayabilmesi mümkün olmayabilir. Bu konuda yakın çevrelere büyük iş düşüyor. 

    DİKKAT !!!

    Mani dönemindeyken kişiler kendilerini aşırı derecede iyi hissederler ve problemleri olduğunu düşünmezler. Depresyonda ise bir şeylerin ters gittiğini fark ederler fakat yardım çağrısında bulunabilecek enerjileri olmaz. Eğer yakınınız bipolar bozukluğu kabullenmek istemiyorsa, bu konuda onunla zıtlaşmayın. Bu fikir ona ürkütücü geliyor olabilir. Bu durumda kendisine destekleyici sözler ile yanında olduğunuzu hissettirerek terapiste gitme önerisini sunabilirsiniz. Bipolar bozukluk gerçek bir hastalıktır. Tıpkı günümüzde ki şeker ve tansiyon hastalığı gibi. Bu yüzden düzenli bir tedavi gerektirir. Psikoterapiler, kişinin ruh halini değiştirmede etkilidir. Hasta yakınlarının bu süreçte yaşanacak krizlerin üstesinden gelebilmeleri için sakin ve dikkatli olmaları gerekir. Hastaya destek olurken hasta ile sınır koyma dengesini korumak oldukça önemlidir. Kendinize iyi davranın.

    Bipolar bozukluğa yakalanan ünlüler;

    Marilyn Monroe;Doktoru Hyman Engelberg, “Marilyn, manik depresifti… Ruh halindeki büyük dalgalanmalar yüzünden çok zor günler geçirdi” diyor.

    Vincent Van Gogh; Yaşam öyküsü incelenerek bipolar bozukluk tanısı konan dünyaca ünlü ressam.

    Britney Spears; ‘Tutarsız davranışları, ani duygusal patlamaları, karar vermekte zorlanması onun bipolar olduğunu gösteriyor.’

    Amy Winehouse;  ‘Bunun adı bipolar bozukluk; bildiğiniz manik depresif hastalık.’

    Nurseli İdiz;  ‘Bu hastalığı alkolizm ile karıştırıyorlar, beni yıllarca alkolik ilan ettiler; oysaki ben bu hastalığın pençesindeyim.’

  • Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Hemen hemen herkesin dilinde olan bu hastalık hakkında pek çok kulaktan kulağa dolaşan bilgiler mevcut. Hadi gelin Alzheimer nedir? Alzheimer’ın görülme sıklığı nedir? Doğru bilinen yanlışları nelerdir? Hep birlikte bakalım.

    Gün içerisinde unutkanlık ile başlayan ilerleyen zamanlarda bu unutkanlığın sık oluşu bir hastalık habercisidir. Bu hastalıklardan biride Alzheimerdır. İlerleyen yaş ile birlikte beyindeki hücrelerin sayısında azalma meydana gelir ve devamında beyindeki sinir hücrelerinin ölmesi beyin sinyallerinin çalışmamasına neden olur. Buda zaman içerisinde hafıza, bellek, davranış, mantıklı düşünme ve iletişim gibi problemler ortaya çıkarır. Bunun yanında kişiliğin değişmesi ve bazı psikolojik sorunlara sebep olur. Bu hastalığın belirtileri siz farkına varmadan yavaş yavaş gelişir ve erken fark edilip tanı konmazsa zaman içerisinde daha kötüye gidebilecek ciddi bir hastalık haline gelir. Hastalığın nedenleri arasında; kafa sarsıntıları, ağır depresyon, şeker ve tansiyon, kolesterol yüksekliği gösterilmektedir. Tabi genetik yatkınlıkta bu nedenler arasında yer alıyor. Tekrarlayıcı kafa sarsıntısı beyindeki kılcal düzeyde ki damarlarda kanamaya neden olduğu için oldukça risk teşkil etmekte. Profesör boksörlerin ve futbolcuların Parkinson hastalığının yanında Alzheimer hastalığının görülme olasılığı artırıyor. Ağır depresyondaki kişinin de bu hastalığa yakalanma riski iki kat artıyor. Belirtilerine geçmeden önce Alzheimer 3 ana döneme ayrıldığını ve bu dönem içerisinde belirtilerinin katlanarak devam ettiğini vurgulamak isterim;

    Erken Evre;

    • Tanıştığı kişilerin adlarını hatırlamakta zorluk çekerler.

    • Sosyal yaşantılarında rutin olarak yapmış oldukları işleri yerine getiremezler.

    • Eşyalarını koyduğu yeri hatırlamama ve kaybetme gibi zorluklar ortaya çıkar.

    Orta Evre; En uzun evre ve yıllarca sürebilir.

    • Kafa karıştırıcı sözler, aşırı sinirlilik ve kızgınlık hali mevcuttur.

    • Ev adreslerini hatırlamada ciddi zorluk çekerler ve telefon numaralarını dahi hatırlayamazlar.

    • Hangi ay ve günde olduklarını hatırlamazlar.

    • Uykuları aşırı düzensizdir. Genellikle gün boyunca uyuyup geceleri uyumazlar.

    Geç Evre;

    • Kontrol etme yeteneği tamamen yok olur.

    • Günlük bakımlarını yapamaz hale gelirler. Bu evrede 24 saat bakıma ihtiyaçları vardır.

    • Konuşma, ağzındakini yutma gibi fonksiyonunu kaybederler. Konuşmak istemezler ve göz kontağı kuramazlar.

    • Ev içerisinde amaçsız gezintiler ortaya çıkar.

    • Halüsinasyon görmeye başlarlar. Yakınındaki kişilere zarar verme olasılığı maalesef ki artar.

    Tahmin ettiğiniz üzere Alzheimer ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Uzmanlar; yaşlılarda (65+) Alzheimer riskinin daha fazla olduğunu söylüyorlar. Yapılan araştırmalara göre de ülkemizde 600 bin dünya genelinde ise 47 milyon kişi bu hastalığın pençesinde… Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; Türkiye 2050 yılında dünya da en fazla Alzheimer hastası olacak 4 ülkeden biri olabileceğini ifade ediyor. Şöyle düşünelim 80 yaşında olduğumuzu hayal edelim ve karşınızda birisinin oturduğu düşünün. Kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım ama ikinizde birisinin Alzheimer hastası olma olasılığı çok yüksek. Belki ben değilimdir diye düşünmüşsünüzdür. Fakat o zamanda siz hastaya bakan kişisiniz. Bu nedenle Alzheimer hastalığı geniş bir kitleyi kapsayan ciddiyeti oldukça fazla halk sağlığı sorunudur. 

    DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

    YANLIŞ: Alzheimer’ın kesin iyileştirici ilaç tedavisi vardır?

    DOĞRU: Alzheimer’ın ilaç tedavisi vardır fakat kesin iyileştirme söz konusu değildir. İlaçlar sadece evrelerin gecikmesine yardımcı olur. İlerlemeyi önleyen ilaçlar mevcuttur.

    YANLIŞ: Alzheimer ve bunama (demans) aynı şeydir?

    DOĞRU: Alzheimer bunama hastalığıdır. Alzheimer olan kişi bunama hastasıdır fakat her bunama hastası Alzheimer değildir.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastaları hastalığın farkında değildir?

    DOĞRU: İlk evrelerinin farkındadırlar. İlk evrelerinden sonra zaman geçtikçe farkına varmazlar.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastalığı önlenemez?

    DOĞRU: Önleminizi aldığınız sürece her hastalığını yenme oranınız mutlaka artacaktır. 

    Öncelikle diğer yazılarımda ifade ettiğim gibi hastalığınızı tanıyın. Eminim ki tedavi yolları olacaktır. Ama unutmayın ki en büyük tedavi kişinin kendisindedir. Kendinize değer verin her koşulda kendinizi sevin. Kendiniz için hobiler edinebilirsiniz bu her zaman için zihninizi canlı tutar. Alzheimer hastalığı için beyni her zaman aktif tutmak gerekir. Kolesterol şekerinizi kontrol ettirin özellikle belli bir yaştan sonra kilonuza dikkat edip düzenli beslenmeye özen gösterin. Beslenme demişken size tavsiyem GDO gıdalar, trans yağlar nerede nasıl yapıldığını bilmediğiniz yerlerde yemek yerine mutfağınızı keyifli hale getirip sağlıklı beslenebilirsiniz. Her şeyinizi kendiniz yapabilirsiniz örneğin bakkaldan yoğurt almak için çocuğunuzu boşuna göndermeyin evde kendinizin yapması hem meşguliyet açısından hem de sağlık açısından oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. Aynı zamanda müziğin size eşlik etmesini sağlayın (müzik dinlemek beyninizin sağ lobunu faaliyete geçirir. Sağ lob ise duygularla alakalıdır.) Bunun yanında da eş ve dostlar ile sohbet sizi seven insanlarla birlikte olmak stresinizi azaltır ve sizi canlı tutar. Günlerinizi planlayın beyniniz için avantajdır. Çünkü beyni aktif tutar ve aynı zamanda heyecanlandırır! Ve son olarak günlük tutmaya tutamazsanız bile haftanın 3-4 günü yazmaya özen gösterin harika bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Hem motor hareketlerinizi hem de zihinsel olarak kelimelerden uzaklaşmamış olursunuz güzel bir yatırım!  Yaşınız ilerleyebilir ama içinizde hep çocuk kalın. Aman yaşım geçti demeyin ruhunuzu dinç tutmak için elinizden geleni yapın. Her yaşın ayrı güzelliği olduğunu unutmayın.

  • Takıntılı Mısın?

    Takıntılı Mısın?

    Yıllık izinlerini kullanmak üzere tatile çıkan bir aile düşünün. Her şey iyi güzel giderken yolun belli bir mesafesini gitmişken aile bireylerinden birinin aklına “Acaba ben prizleri kontrol ettim mi? ” Düşüncesi beynini kemirmeye başlamıştır. Bir türlü bu düşüncenin üstesinden gelemiyor. Bu sefer etrafındakileri huzursuz etmeye ve şüphelendirmeye başlıyor. Diyor ki hadi geri dönelim. Benim için rahat etmeyecek kontrol etmem lazım. Oysa evden çıkarken her şeyi tek tek kontrol etmişti. Fakat bu düşünce istemsizce aklına geliyor evet belki kontrol etmiş olabilir ama bu sefer unutmuşta olabilirim diyerekten yolu geri dönüyorlar. Eve döndüklerin evde her şey normal prizler çekilmiş hiçbir sorun yok fakat aile bireyi ikna olmakta zorlanıyor…

    İşte bu örnekte olduğu gibi biz buna takıntılık tıbbi adı ile Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) diyoruz. Bu örnekleri istediğiniz gibi türetebilirsiniz. Markete çıkıp acaba kapıyı kapattım mı? Veya selamlaştığınız birisiyle tokalaştığınız elleri temiz miydi? Bazı kişiler; Her gün evini siler süpürür tek tek ocakların düğmelerine kadar siler, lavaboyu 10 dan fazla yıkar ertesi gün yine aynı şekilde temizliğe devam eder. Misafir geldiğini düşünürsek, misafirler gittikten sonra sabaha kadar koltukları siler durur…

    Evet, ne kadar zor ve yorucu görünüyor dimi günümüzde en yaygın olanı da temizlik takıntısıdır. Bunu yani davranış odaklı ise kompülsif olarak adlandırırken başka bir çeşidi ise düşünce takıntılığıdır. Bunun adı da obsesif takıntılıktır. Kişi düşüncelerine sahip çıkamaz her an herkese karşı rezil olma korkusu, kişinin zihninde uzaklaştıramadığı fikirler ve düşünceler. Bazen saçma olduğunu düşünseler bile bunu çok yoğun yaşarlar ve huzursuzluğa doğru giderler bunun sonucunda da anksiyete başlar. Örneğin; Evde ailesiyle birlikte oturan adamın anlık “kontrolümü kaybeder eşime karşı öfke kontrolümü sağlayamazsam zarar verir miyim? ” şeklinde düşünüp huzursuz olabilir. Ve ya çocuğu emzirirken kontrolü kaybedip onu boğabilirim düşüncesi… Bu örnekleri de arttırabilirsiniz. Takıntılık kişilere önemli ölçüde sıkıntı ve zarar verir bunun yanı sıra zamanının tümünü çalar. Günlük işlerini aksatır, kişiler ilişkilerinde sıkıntı yaşarlar. Temizlik, düşünce takıntılığın yanı sıra başka takıntılarda mevcuttur bunlardan bazılar;

    Dini içerikli Takıntılar; Dini inançları yoğun yaşayan kesimlerde sık görülen bir takıntılıktır. Daha önce gözlemleme şansı bulduğum bu takıntılık kişi inançlarının tam tersi bir düşünce içerisine giriyor olmasıdır. Örneğin; Dini ibadetlerinin yerine getiren kişinin namaz sırasında “Allah’ın varlığından şüphe duyma” şeklinde düşüncelerden kendini alıkoyamıyor.

    Simetri, düzen Takıntısı; Kişinin tüm yaşantısı simetri ve düzen içerisinde olmalıdır. Buna örnek verecek olursam; evdeki tabloların aynı hizada olması ve bibloların aynı yöne bakıyor olması gerekir. Halının püskülleri ters değil birbirinden ayrılmış şekilde dümdüz olmalıdır.

    Dokunma Takıntısı; Bir eşyaya dokunma gereksinimi hissederler. Örneğin; Evden çıkmadan önce anahtarlığın üzerinde asılı duran aile tablosuna dokunmadan çıkarsa ailesinin başına olumsuz bir olay gelecekmiş gibi hisseder.

    Sayma Takıntısı; Günlük işlerini belli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işlerinin rast gitmeyeceğini düşünür. Örneğin; Kızını okula yollayan anne dört kez “Allah zihin açıklığı versin” demezse başına bir şey geleceğinden endişelenir.

    Evet, bu takıntılıkların çeşidi oldukça fazla. Peki, sizde takıntılık var mı? Ve ya hangi takıntılık ile baş ediyorsunuz? Görülme sıklığı ve tedavi çeşitleri nelerdir? Buyurun hep birlikte bakalım…

    Yapılan araştırmalara göre takıntılık en sık görülen, dördüncü sırada yer alan ruhsal bir hastalıktır. Türkiye’de 2 milyon, dünyada 180 milyon kişide görülmektedir. Ve genellikle ergenlik döneminde 20 ile 30 yaş aralığında başlar. Erkeklerde kontrol kompülsiyonlar kadınlarda ise temizlik kompülsiyonlar sık görülmektedir. Genelinde ise kadınlarda daha sık rastlanır. Bu hastalık genelde yavaş yavaş ortaya çıkar. Nedenleri arasında birçok faktör vardır. Daha önceki yazılarımda belirtmiş olduğum gibi genetiklik söz konusudur. Aile de daha önce OKB tanısı konulmuş biri varsa kişide görülme olasılığı çok yüksektir. Doğum, lohusalık, kayıp, cinsel istismar, aile ve ya toplum baskısı bu hastalığı ortalığa çıkarır. Baskıların fazla olduğu yerler olabiliyor, “sakın onu yapma baban görür, sakın ha günahtır! ” gibi ergenlikte söylenen baskın sözler çocuğun bilincinde suçluluk psikolojisini ortaya çıkarıyor. Bu yüzdendir ki 20 li yaşların başında ortaya çıkması. 

    Pek çoğumuz batıl inançlara inanır ama bilmezler ki nelere sorun açar… Siyah kedi gördün üç kere saçını çek, kötü bir şeyden bahsedildiğin de üç kere tık tık tık tahtaya vurup aman şeytan kulağına kurşun denmesi, korktuğunuzda baş parmağınızı dişlerinizin arasına koyup üç kere kafanızı yukarı kaldırmak… Evet, bunlarda nedenleri arasında yer alıyor. 

     Peki, hastalığın tedavisi var mıdır? Diyenler için, her hastalığın olduğu bu hastalığında tedavi mümkündür. Yavaş yavaş ortaya çıkan bir hastalığın tedavi süreci uzun olur. Sabırla başlarsanız sonucunu alacağınız bir tedavi süreci ortaya çıkacaktır. Takıntılığı olan kişilerin kendi hastalıkları konusunda iç görüleri yoktur. Bu yüzden aile ve sosyal çevrelerine çok iş düşmektedir. Örneğin çöpün yanından geçtiğinizde üstüne kir bulaştığını düşünerek kıyafetlerini ve ellerini saatlerce yıkayan bir hastaya “hayır kir bulaşmamıştır” demek yerine kirin bulaştığını elini ve kıyafetlerini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin düşüncesini aşılamak ve hastadan çok büyük beklenti içine girmeden bunu başarması istenir. Yine söylemek gerekir ki zor bir süreç fakat imkânsız değil. Önce kendinize sonra psikoloji bilimine güvenin.

  • Bağımlı Olma Özgür Ol

    Bağımlı Olma Özgür Ol

    Çağımızın en önemli sorunları haline gelen madde bağımlılığı… Nice genç beyinlerimiz ölüyor. Oysaki bizim o genç beyinlere ihtiyacımız var! Geleceğe ışık tutan gençlerimiz gözümüzün önünde can çekişiyor. Türkiye’de hızla yayılan madde satış oranları artmakta, daha kötüsü de maddeye başlama yaşı ise gittikçe düşmektedir. Kişinin bedeninin yanı sıra ruhsal ve sosyal hayatını yok eden insanı insanlıktan çıkaran, hiçbir ahlaki yapıya uymayan uyuşturucu maddeler ile mücadele etmek, bizlerin geleceği olan çocuklarımızı korumak için daha çok çaba sarf etmeliyiz. Bu yüzden de madde bağımlılığı hakkında bilgi sahibi olmak ve bu durumu önlemek tedavi açısından çok önemlidir. Madde bağımlılığı toplum için sosyal, ekonomik, psikolojik gibi birçok problemi de beraberinde getirir. Bu konu tüm toplumu ilgilendirir. Ülkemizin genç nesillere sahip çıkması tüm toplumun görevidir. Gençlerimizi bilgilendirelim, yardımcı olalım vakit kaybetmeden bu işin üstesinden hep birlikte gelelim.

    Hemen hemen herkesin gözü ile şahit olduğu köprü altları, otobüs durakları, metrobüs geçişleri, ara sokaklar ve yığılıp kalan çocuklar… Televizyon kanallarında da şahit olduğumuz bu durum çocukları yürüyemeyecek hale getiriyor. Peki, bu nasıl oluyor beyni nasıl mı etkiliyor hep birlikte okuyalım ve paylaşalım. Sevgili okurlarım madde bağımlılığı aşağıda görmüş olduğunuz gibi bir döngü içerisindedir.

    Şimdi size adım adım nasıl oluştuğunu yazacağım. İlk olarak merak ve akran arası özentilik ile başlar. Daha sonrasında zevk almak için ara sıra kullanımlar başlar. Zamanla vaktinin büyük bir kısmını madde ile geçirir. Bırakmak ister fakat beyin buna izin vermez. Her ne kadar ben bırakayım dese de beyin, bu bırakılmaz der ve savaş içerisine girer. Hayatında yaşadığı her türlü olumsuz olayda maddeye başvurur. Onu iyileştireceğine inanır, kısa süreliğine rahatlamasına, gevşemesine neden olur fakat kısa süre bir ömrüne bedel olur farkında olmaz… Zaman geçer madde almaz o zamanda o yoksunluk belirtisi ortaya çıkar tekrar kullanmaya başlar. Bağımlı olduğunda da zevk için değil, yaşadıkları için değil normal hissetmek için kullanırlar. Beynimiz neden dur demez biliyor musunuz? Yemek yerken, çikolata yerken, eşinizle veya dostunuzla sevgi dolu bir anı paylaşırken güzel şeyler yaşarken beynimiz dopamin salgılıyor. Kendinizi mutlu ve huzurlu hissediyorsunuz sonrasında dopamin düzeyi eski haline dönüyor ve hayatınıza kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Madde kullanan kişilerde ise bu dopamin seviyesi çok yüksek miktarda ortaya çıkıyor. Zaman içerisinde maalesef ki dürtü eylemini kontrol edemeyecek duruma geliyor, beynin karar verme fonksiyonunu etkileyerek kişinin yanlış kararlar almasına sebep oluyor.

    Bunun yanı sıra beynin yeni edindiği bilgileri öğrenme, hatırlama gibi fonksiyonlarını bozuyor. Ve tekrarlayıcı yüksek miktarda ki dopamin artışı keyif veren şeylerden (çikolata, yemek, müzik dinlemek…) zevk alma duyusunu azaltıp kişinin kendisini depresif, cansız hissetmesine neden oluyor. Daha önceden zevk aldığı şeylerden zevk alamaz hale geliyor. Ve madde alma ihtiyacı şiddetli bir şekilde ortaya çıkıyor. Maalesef kişi değil madde kişiyi yönetmeye başlıyor. Üstüne bu da yetmezmiş gibi zombi hapı ortaya çıkıyor. Kimyasal sentetik uyuşturucu olan bu hap insanlarda duygu durumun aniden değişmesine ve hareketlerini kontrol edememesine neden oluyor. Saldırgan hareketlerinin farkında olmayan bu kişi haberlerde duyduğumuz ve gördüğümüz gibi kendisinden geçiyor, kalp atışları hızlanıyor, halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Hatta kalp krizi geçiriyor.

    Şimdi sizlere daha önceden madde bağımlılığı olan kişilerle aynı hastane ortamında edinmiş olduğum bilgileri tüm samimiyetimle paylaşacağım;

    İlk olarak maddeye başlama sürecinin nedenleri neler olabilir diye düşünürken aslında şahit olduğum en büyük nedenlerden birisi aile. Yetersiz veya aşırı ilgi, düzenli veya düzensiz ciddi disiplin ve otorite, ebeveyn ve çocuk arasında ki iletişim, karşılıklı anlayış eksikliği, aile içi şiddet. Özellikle ergenlik döneminde çocuğa huzurlu bir aile ortamı oluşturmak gerekir. Çocuk ailede bulamadığını dışarda ararsa eğer kendisine en büyük kötülüğü yapmış olur ve buna sebep olan sizler olursunuz. Ve bunun sonuçları sizleri üzebilir. Kişilik sorunları; kendisine olan güven eksikliği, depresif, içe dönük, asosyal kişilerde madde bozukluğu görülme oranı fazladır. Hatta şu bilgiyi de bilmenizi isterim; maddeye bağımlı olan kişilerde kişilik bozukluğu ortaya çıkar. Bunun yanı sıra sosyal ortama değinmek istiyorum. Çevresel etkenler;  madde bağımlılığın yaygın olması akranlar arası özentilik şeklinde kişiyi bağımlılığa doğru sürükler. Arkadaş ortamında bağımlılığa yatkın olan kişilerin bir kereden bir şey olmaz demesiyle başlayan bu serüven olumsuz sonuçlara neden olur. Madde bağımlılığın genel sebepleri bu şekildedir

    Peki, bunun tedavisi nasıl olur derseniz buyurun;

    Madde bağımlılığı olan kişilerin yakınları genelde bu durumdan utanç duyar ve saklar. EL ALEM ne der toplumumuzun kültürü haline gelmiş maalesef ki… Bırakın bu sözü hayatınızın bir parçası haline getirmeyin. Siz kaçtıkça çocuğunuz daha çok maddeye bağımlı olacak. Öncelikle bunun bir hastalık olduğunu kabul edin ve çocuğunuzdan utanmak yerine onu sarıp sarmalayıp ona yardımcı olun. En önemli tedavi sosyal destektir. Destek olayım derken aman dikkat! Köstek olmayın. Eve geldiğinde yine içtin yine gittin gibi sözlerle üstüne düşmek kişiyi daha çok tetikler. Anne ve babalar çocuğunuzu sağlıklı bir şekilde takip edin. Tedavi süreci uzun bir dönemdir ve tekrarlanma olasılığı çok yüksektir. Eğer kişi maddeden uzak duramıyorsa, hastane yatışı gerekebilir. Maddi olarak özel bir hastane tercihiniz olmazsa AMATEM birimlerine ücretsiz başvuru yapabilirsiniz. 

    Gençlerimizi korumak için onlara sorumluluk verin, özgüven aşılayın, çocuklarınıza karşı özellikle ergenlik döneminde aşırı korumacı veya aşırı sorumsuz davranışlar sergilemeyin. Tedavi inancı kişide başlar kişi ne kadar kararlı ve iradeli olursa tedavi de başarılı olma şansı yükselir. Kişiyi yeniden hayata ve topluma kazandırmak hepimizin esas amacı olsun. Unutmayın iyi bir gözlemci olmak bir hayatı kurtarmak demektir.

    İlginizi çekecek film önerilerim;

    City of God (2002) | IMDb: 8,7

    Requiem for a Dream (2000) | IMDb: 8,4

    Scarface (1983) | IMDb: 8,3

    Trainspotting (1996) | IMDb: 8,2

    The Wolf of Wall Street (2013) | IMDb: 8,2

  • Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Son zamanlarda sizde dikkat ettiniz mi kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. Yediden yetmişe herkeste memnuniyetsizlik var. Peki, ne zaman nasıl bu hale geldik? Ne ara sohbetlerimizin konusu değişti, günlük hayat ile yakınmalar, hayal kırıklığı, mutsuzluklar… İpin ucu ne zaman kaçtı bilen yok. Hayatından kaç kişi memnun? Şöyle etrafıma baktığımda trafikteki sürücülerin yüz ifadeleri, sokakta yürüyen kişilerin çatık kaşları, çalışanların asık yüzleri, selamlaşma kültürünün yavaş yavaş son bulduğu, çoğu zaman selam verdiğinizde karşılık alamamanız. Teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi unutmak evet memnuniyetsizlik kendi içimizde bir hastalık gibi yayılmaya başlıyor.

    “Eskiden daha mutluyduk” sözlerini çok sık duyuyorum. Eskiden insanlar daha sıcakkanlıymış, örf ve adetlerine daha uygun yaşarlarmış. Komşuluk kavramını eskilerden öğrenmedik mi? Boşuna söylememişler “Ev alma komşu al” diye. O zamanları özleyen kaç kişi var. Ve ya şuan kapı komşusunu tanıyan selam veren samimiyet duygusu içeren, toplumsal kültür kavramını yaşayan kaç kişi var. Sabahları asık suratla açılan bir kapı merdivenlerden koşarak inen komşun…

    Çoğu zaman tanık oluyorum; İstediğim hiçbir şey yolunda gitmiyor diye yakınanlara. Şöyle örnek verelim; sürpriz yapmayı çok seviyorsunuz. Çok sevdiğiniz aile bireyi, eşiniz ve ya dostunuza küçük küçük hediyeler aldığınızı ve her defasında aldığınız hediyeye olumsuz tepki vererek memnuniyetsizlik gösterdiği bu tavır karşısında bu hareketinize devam edebilir misiniz? Bence hayır hevesiniz kırılır. Hatta düşünürsünüz ilk zamanlarda çok beğenirdi şimdi ne oldu diye. Şimdi ne mi oldu istekler arttı,  küçük şeylerden mutlu olamıyoruz. Hayat tam olarak böyle. Hayatın size sunmuş olduğu hediyeyi olumsuz karşılarsanız hayatta size güzelliklerini sunmaktan vazgeçer. Önce küçük bir ev yeter dersiniz. Sonrasında arabada olsun, sonra daha büyük bir ev son model bir araba bu isteklerin sonu hiçbir zaman bitmeyecek. Yaşam döngüsü dediğimiz şeyde tam olarak bu. Her şeyin tüketim sınırı var ama bizim gözümüz hep daha da olsun da olacak. Evet, oldukça can sıkıcı olmalı o zaman hep birlikte bir düşünelim. Giderek yabancılaşmadan bu duruma nasıl engel olabiliriz.

    İlk adımımız duygular olsun mu? Evet, samimiyetini yitirmemiş duygular. Değinmek istediğim tam olarak bu; duygularımız, ne hissettiğimiz. Gerçekten ne hissettiğinizi bilmek sizi bir adım ileriye taşıyacaktır. Şimdi diyeceksiniz çok şey değişti diye. Katılıyorum hayat koşulları değişti, sosyal-ekonomik düzen farklılaştı, yaşam mücadelesi ortaya çıktı fakat memnuniyetsizliğin temel kaynağı hayatın getirmiş olduğu olumsuzluklardan öte bizlerin yaşama karşı sergilediği tutumdur. Dünya biz insanların yansımalarından oluşur. Siz nasılsanız, sizin düşünceleriniz nasılsa çevrenizde gördüğünüz her durum siz öyle olduğunuz için öyledir. Siz değişmedikçe hayat aynı olayları farklı kişilerle tekrar önünüze serecektir. Ta ki siz kendinizden memnun olup, hayat beklentilerini en aza indirip kendinize gülümseyip adım atana kadar. Bizi biz yapan duygularımızın bizden kopup gitmesine müsaade etmeyelim. Çünkü duygu insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden biridir. 

    Sorunsuz bir hayat yok evet. Bu dünyada yanlış giden yeterince çok şey var. Ama kendinizi buna şartlayarak yaşamayın. Düşünce biçimine baktığımızda sorunun temelinin aslında biz olduğunu fark edebiliriz. En büyük sorunumuz duygularımızı tanımlayamıyoruz. Kendinizi olduğunuzdan daha farklı göstererek mücadele edemeyeceğinizi bilin. Hayatın aksiliklerine inat pozitif düşüncelerinizi hayata sunun. Eminim bir gün hayat savaşmaktan yorulacaktır. Duygular karın doyurmuyor olabilir fakat ruhunuzu doyuruyor ve buda başarının en büyük sırrıdır.  Yapılan araştırmalara göre; mutlu insanlar daha çok para kazanıyor, işlerinde sosyal çevrelerinde daha başarılı oluyor. Mutlu olmayı, tebessüm etmeyi zorlaştırmayalım. 

    Haber bültenlerinde öfke patlaması yaşayan insanlardan tutunda, gözünün üstünde neden kaş var diye kargaşa ortamı oluşturan bir topluluk haline geldik. Buna dur demenin vakti geldi. Duygularımız elden gidiyor. Hadi bana yardımcı olun birlikte bir şeyleri aşalım. Bunun için öneriler benden uygulamak hepimizden.

    • Duygularımızı ifade etmenin ilk adımı duygularınızı iyi tanımaktan başlar. Mesela olumsuz bir durum yaşadığınızda öfkenizi nasıl hissediyorsunuz. Kimisi midesinin kasıldığını hisseder, kimisi yüzünün kızardığı. Bunları bilmek o an ki durum içerisinde size yol gösterir. Olumsuz duygu yaşadığınızda öfkelendiğiniz zaman kendinize sorun. Öfkenin altında yatan başka ne duygu olabilir. Belki sadece üzgün olabilir misiniz, belki geçmişinizde yaşadığınız olayın bir benzerini yaşadınız adı korku mu öfke mi önce ona karar verelim.

    • Karşınızdaki kişiye iletmek istediğiniz mesajı net ifadelerle ve karşınızdaki kişinin anlayabileceği ona uygun bir ifade biçimi seçmeliyiz.

    • Karşınızdaki kişi sakinliğini koruyamıyorsa size düşen görev ortam sakinleşince konuşmak olacaktır. Çünkü öfkeli birisine bir şeyler anlatmak sizi fazlasıyla yorabilir.

    • Soğukkanlı ve sakin bir iletişim yolunu tercih edin.

    • Memnun kalmadığınız noktada durup düşünün neden memnun değilim? Kişiden mi yoksa kendi içinizde yaratmış olduğunuz memnuniyetsiz durumdan mı? 

    • Sorun yaratmaktansa sorun çözmeye odaklanın. Ve bunu KONUŞARAK sağlayın.

    • Hiç kimse toplu taşıma araçlarında saldırgan hareketler içerisine girip, arkadaki araba çok yakınımdan geliyor diye veya iş yerinde eleştirildi diye dövmeye veya öldürmeye kalkışamaz. 

    Yaşamın elde tutulur taraflarından bakmaya çalışmak size zor gelse de hayat böyle deseniz de önce ruhunuzu doyurun. Sizin şekillenmenize göre hayat şekillenir. Öfke kontrolü, memnuniyetsizlik, tahammül edememe, mutsuzluk gibi olumsuzlukları olumlu hale getirmek sizin elinizde. Kendinize bu iyiliği yapın. Toplum olarak hassas bir yapıda olabiliriz bu hassasiyeti insan ilişkilerinde de korumak gerekir. Unutmadan şunu da eklemek istiyorum; sevgi, saygı ve şefkat konularında daha cömert olun. Karşılığınızı alamadığınız zamanlar elbet olacak fakat şunu unutmayın ki siz kendinizi arınmış olarak hissedeceksiniz huzuru kendi içinizde yaşayacaksınız. Tabularınızı yıkın!

  • Fobilerimizle Nasıl Baş Edebiliriz?

    Fobilerimizle Nasıl Baş Edebiliriz?

    Fobi, kişilerin farklı nesne, varlık ve durumlara karşı duyulan yoğun korku halidir. Mesela; yükseklik, karanlık, uçak, kedi, köpek gibi olgulara yönelik çok çeşitli bir fobi yelpazesi bulunmaktadır. Fobilerin gelişim hikayesine baktığımızda genellikle çocukluk çağında yaşanan olumsuz yaşantının bulunduğunu görürüz. Fakat bunun da istisnaları bulunmaktadır. Belirli bir fobiye sahip olan bir kişiyi gördükten sonrasında bile fobi gelişmesi mümkün olabiliyor. Çünkü davranışlarımız gibi korkularımızda öğrenilen birşeydir. Buna başka bir örnekte televizyon, bilgisayar gibi medya araçları da olabilir. Örneğin; bir dönem Jaws isimli köpek balığını konu alan bir korku filmi çok meşhurdu. Bu filmi izleyen insanların bazıları, hayatlarında hiç köpekbalığı görmemiş ve görme ihtimali de çok düşük olsa bile fobi ortaya çıktığı görülmüştür. Kişiler denize girmekten kaçınmış, girseler bile o kaygı halini yaşamışlardır. İşte, travmatik bir anı ve fobinin öğrenilmesi gibi durumlarda fobinin gelişmesi mümkündür.

    Peki, fobimizle nasıl baş edebiliriz?

    1. Fobinizi gerçekçi bir biçimde değerlendirin.

    Kişilerin aslında en çok zorlandıkları bölümdür burası. Çarpıtılmış bilişleri çalışmak gerekir ve farkındalık gerektiren bir bölümdür. Bu yazıyı yazarken belirli bir fobi örneği üzerinden ilerleyeceğim ki daha anlaşılır olsun. Örneğin kedi fobisini ele aldığımızı düşünelim. Bu aşamada öncelikle kendimize bazı sorular sormamız ve bunlara cevap vermemiz gerekir.

    • Yolun karşısında bile bir kedi gördüğümde çok korkuyorum ve koşarak uzaklaşıyorum.

    • Peki, kediye biraz yaklaşsaydım ne olurdu?

    • Bana saldırabilir beni tırmalayabilir.

    • Eğer kedi bana saldırsaydı ne yapardım?

    • Yardım isterdim, hastaneye giderdim

    Bu bölümde aslında fobinizin gerçekliği ile yüzleşirsiniz. Yıllarca hayatınızı etkileyen bu durumla karşılaştığınız zaman ne yapmanız gerektiğini bilmek sizi rahatlatacaktır.

    1. Korkunuzun boyutlarına ve şekline ilişkin hiyerarşisini oluşturun.

    Yine kedi fobisi örneğinden gidecek olursak, fobinizin durumlarına ilişkin puanlama yapmanız gerekmektedir. Öncelikle kedi fobisine ilişkin korktuğunuz ve kaçındığınız durumların listesini çıkarın. Size yardımcı olması adına örnek bir liste çıkaracağım.

    • Kedi resmine bakmak

    • Kedinin olduğu yolda durmak

    • Kedinin yakınından geçmek

    • Kedinin hemen yanında durmak

    • Kedinin yanına oturmak

    • Kedinin başını sevmek

    • Kediyi kucağına almak

    Bu durumları daha da arttırabilir ve kendinize uyarlayabilirsiniz. Oluşturduğunuz hiyerarşiye 100 üzerinden puan verin. Sonrasında yapmakta en az zorlanacağınız durumdan başlayarak yapın. Peki, fobilerimizle yüzleşirken kendimizi nasıl sakinleştireceğiz?

    1. Gevşeme egzersizleri öğrenin.

    Gevşeme egzersizi yazdığınızda internette çok içeriğe ulaşabilmeniz mümkün. Bunları uygulayıp hoşunuza gidenleri ya da size en çok iyi geleni seçip uygulayabilirsiniz. Fakat en basit egzersizler nefes egzersizine ve imajinasyona dayalıdır. Nefes egzersizinde herkes farklı bir yöntem uygular, benim en çok kullandığım yöntem ise, 4-2-4 kuralıdır. 4 saniye süresince nefes alıp 2 saniye tuttuktan sonra 4 saniye süresi boyunca nefesi verin ve bunu sakinleşinceye kadar devam ettirin. Bunun yanı sıra gözlerinizi kapatıp kendinizi huzurlu bir ortamda hayal etmeye çalışırsanız, gevşemenize yardımcı olacaktır.

  • Beklenti Etkisi

    Beklenti Etkisi

    Bu yazımda beklenti etkisinin çeşitlerinden ve ne kadar etkili olduğunu görebilmemiz adına yapılmış olan bir çalışmadan bahsedeceğim. Beklenti etkisinin iki çeşidi vardır. 

    1. Yüksek Beklenti Etkisi (Pygmalion Etkisi)

    Literatürde adı Pygmalion etkisi olarak geçer ve insan ilişkisinin olduğu her alanda etkilerini görebileceğimiz bir durumdur. Aslında çok basit, bir kişiye ya da gruba yönelik yüksek bir beklenti olduğunda o kişinin ya da grubun beklentiyi karşılamasına denir.

    1. Düşük Beklenti Etkisi (Golem Etkisi)

    Golem etkisine, pygmalion etkisinin tam zıttı diyebiliriz. Bir kişiye ya da gruba yönelik düşük bir beklenti olduğunda o kişi ya da grubun düşük beklentiyi karşılamasına denir.

    Bu konuyla ilgili yapılmış olan çok ilginç bir deney bulunmakta. Bir grup araştırmacı bir ilkokulun 1. ve 2. Sınıflarına zeka testi uyguluyor. Sonrasında aslında orta seviyede bir zekaya sahip olan öğrenciler hakkında öğretmenlere o çocukların üstün zeka olduklarını söylüyorlar ve öğretmenleri manipüle ediyorlar. 1 sene sonra aynı araştırmacılar okula gelip aynı testi aynı çocuklara tekrar uyguluyorlar ve öğretmenlere üstün zekalı olduğunu söyledikleri ama aslında ortalama zekaya sahip çocukların test sonuçlarında gözlemleniyor ki, zeka puanları artmış. 

    Buna neyin sebep olduğunu anlamaya çalışan araştırmacılar, üstün zekalı zannettikleri öğrencilere diğer öğrencilerden daha farklı davrandıklarını gözlemlemişler. O öğrenciler hata yaptıklarında yanlış yaptın demek yerine neden nerede yanlış yaptıklarını onlara açıklamışlar. Onlara daha çok söz hakkı vermiş, soru sormalarına daha çok izin vermişler. Bu yaklaşımı farkeden öğrencilerde öğretmenlerinin kendilerine olan yaklaşımlarından öğrenmeye daha açık bir hale gelmişler ve soru sormaktan korkmamışlardır.  Aynı zamanda çevresindeki insanların onlara yaklaşımları dolayısıyla kendilerinden yüksek bir beklenti olduğunu fark etmiş bu beklentiyi karşılamak için daha fazla çalışmışlardır.

    Bu etkinin bu kadar ilginç olmasında ki en büyük sebep şüphesiz ki; bu davranışlarda bulunan öğrencilerde, öğretmenlerde bunu bilinçli bir şekilde yapmamalarıdır. 

    Beklenti etkisinden çıkarılabilecek bir çok ders bulunmakta. Bunlardan biri; çevremizde değer verdiğimiz insanlara en iyi destek onların başarabileceklerine GERÇEKTEN inanmak. Beklenti etkisini sadece çevremizdekilerde değil kendi üzerimizde de denemeliyiz ve buradaki istenilen değişim, başarı IQ seviyemizi arttırmak değil, değiştirmek istediğimiz duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız ve aynı zamanda edinmek istediğimiz duygu, düşünce ve davranışlarımızdır. 

    Bu öğretiden yola çıkarak şunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum; şu anki biz, diğer insanların ve bizim kendimizden olan beklentisi ne ise oyuz. Ama kendimizin kendimizden ne beklediği daha önemli…

  • Öfke

    Öfke

    Öfke, sağlıklı ve doğal bir duygudur. İnsanlar öfkelerini kontrol edemezlerse okul-iş hayatında, sosyal ilişkilerde ve yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Birçok kişisel ve sosyal problemlerin (çocuk istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet vb.) kökeninde öfke vardır. Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; tehdit edilme, engellenme, görmezden gelinme, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, eleştirilme hisleri sayılabilir. Buna ek olarak, insanlar çoğu zaman haksızlığa uğradıklarını düşündüklerinde öfke ortaya çıkar. Öfke hissini çoğunlukla başkalarına karşı, bazen de kendimize karşı yaşarız. Başkalarına karşı hissettiğimiz öfke, onların bize karşı haksız davranışlarının ve kırıcı sözlerinin bir sonucudur. Bu durum karşısında kendimizi küçük ve değersiz hisseder, ona öfke besleriz.  

    Öfke bedensel sistemimize zarar verir. Birçok ağrı belirtisine ve sağlık problemlerinin oluşmasına yol açar. Kalp krizlerinin en büyük faktörlerinden biri öfkedir. Öfke özellikle kadınlarda depresyon, panik atak gibi psikolojik sorunların oluşmasında rol oynar. 

    İş hayatımızın istediğimiz düzende gitmemesi, canımızın yanması veya zarar görmüş olmak, başkaları tarafından kullanılıyor olma düşüncesi, haset ve kıskançlık gibi bazı durumlar öfkeyi tetikler. 

    Öfke kontrolü

    Öfkeyi kontrol etmenin basit yöntemleri vardır. Bunlardan bir tanesi derin derin on defa nefes alırsak, öfkemiz yatışmaya başlamış olacaktır. İkili ilişkilerde veya evliliklerde karşı tarafı suçlayıcı cümlelerin “sen”le başladığı görülür. Oysa asıl olan ilişkilerde “ben dili”yle ifade edilmiş cümleler kurmaktır. “Sen beni anlamıyorsun” yerine “Ben yeterince anlaşılamadığımı hissettim” gibi cümleler kullanmalıyız. “Ben” ile başlayan cümleler kurarsak, karşımızdaki insanın bizi anlamasına şans vermiş oluruz. Çoğu öfke, buna benzer iletişim hatalarından kaynaklanır. 

    Öfkeyi kontrol etmenin diğer bir stratejisi de mizahtır. Olaylarla, durumlarla veya kendimizle dalga geçmeyi öğrenebilirsek, yaşamın keyifsiz olmadığını fark edebiliriz. Çevremizdeki insanların bize karşı sergiledikleri tutumu bir tehdit olarak algılamayıp, onların kendi kusurluklarından ve eksikliklerinden kaynaklanan davranışlar veya tutumlar olarak algılarsak, hayatın biraz daha hafiflediğini görürüz.    

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli derecede sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik döneminde veya erişkinlik yıllarında ortaya çıkar. Kalıcı olabilir ve işlevsel olarak bozulmaya sebep olur. İnsanlarda çeşitli türlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için bunların uyum bozucu olması ve işlevsellikte bir bozulmaya veya kişisel sıkıntıya yol açması gerekmektedir. Değişiklik göstermeyen bu tutum ve davranış kalıpları, düşünce farklılıklarında, duygulanım farklılıklarında, insanlar arası ilişkilerde ve itkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda kendini gösterir. DSM-IV, kişilik bozukluklarını üç grupta sınıflandırmıştır. A kümesi, paranoid, şizoid ve şizotipal; B kümesi, antisosyal, borderline, histrionik ve narsistik; C kümesi ise çekingen, bağımlı ve obsesif- kompülsif kişilik bozukluklarını içerir (Barlow & Durand, 2005).

    Freud, obsesif ve kompülsif kişileri aşırı duyarlı olmakla özdeşleştirmiş ve bu kişilik bozukluğunun anal dönemde ortaya çıktığını savunmuştur. Freud yaptığı araştırmalar ile ilk önce, bu tip kişilik gösteren bireylerde, tipik olarak gözlemlediği özellikler arasında temizlik, inatçılık, tuvalet eğitimi yer alır. İkinci olarak, bu tip hastaların konuşmalarında, fantezilerinde, hatıralarında ve rüyalarında anal simgeler tespit etmiştir. Üçüncü ve son olarak Freud, tedavi ettiği kişilerin anne baba tarafından tuvalet kontrolüne zorlandıklarını rapor etmiştir (McWilliams, 2010).

    Obsesif kompülsif kişilerde görülen hınç ve korku temel duygulanımsal çatışmayı oluşturur. Bir diğer duygulanımsızlık hal ise utanç duygusudur. Kişi yüksek beklentilerinin olduğunu terapiste yansıtır ve terapist tarafından gözlemlenen düşünce ve eylem standartlarına uyamadıkları zaman utanç hissederler. Obsesif olan kişiler yalıtma savunmasını, kompülsif kişiler ise yapıp-bozma savunmasını kullanırlar. Obsesif ve kompülsif kişiler ise her iki savunmayı kullanırlar. Obsesif karaktere sahip olan kişiler sevgiye dayalı bağlanma ilişkilerini kurmakta zorluk çekseler de kaygı ve utanç yaşamadan kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Kompülsif kişilerin genel özellikleri arasında alkol alma, aşırı yemek yeme, kumar oynama, doymuşken tabağımızdaki yemekleri bitirmeye çalışmak gibi örnekler verebiliriz. Bu davranışları kompülsif kılan şey, tahripkar olması değil, kişinin bunlara yapılmaya zorlanmış ve itilmiş olmasıdır (McWilliams, 2010).

    Çocuk herhangi bir çatışma ile karşılaştığında bir savunma mekanizması olarak kullandığı obsesyonu, bir çeşit ritüele dönüştürerek, psikolojik yaşamında bir yere koymuş olur. Her çocuğun kendine ait bir törensel saplantısı vardır. Onlar, oluşturdukları bu ritüel saplantılarla korku ve tehdit içeren davranışları veya olayları yendikleri kanısına varıp, yanılgıya düşerler. En tipik örnek karanlıktır. Gece yatmadan önce karanlık korkusunu yenmek için yapılan bazı davranışlar vardır. Bu davranışlar süreklilik ve devamlılık gösterdiği için ritüel hale gelmiştir. Oda kapısının açık olduğundan emin olmak, oyuncak ayının üzerini örtmek ya da komodin üzerinde duran bardağa su koymak gibi tutumlar, çocuğun anneden ayrı kaldığını işaret ederek karanlığın sebep olduğu korkuyu yenmek amacıyla yapılan ve yinelenen hareketlerdir. Önemli olan nokta ise bütün çocuklar arasında yaygın bir şekilde gözlemlenebilecek bu rahatlatıcı hareketlerin saplantı haline gelmesiyle sorun oluşur. Örneğin ellerini on kez yıkamadan masaya oturan ya da yatmadan önce ısrarla bebeğine sarılmak isteyen bir çocukta bu ritüel davranışların saplantı halini aldığı söylenebilir (Medicana, 1993). 

    Bu tip kişilik bozukluğu genellikle yedi yaş civarında ilk belirtilerini verir ama genel olarak saplantıdan söz edilebilmesi için 12 yaşından küçük olunmamalıdır. İlk ayrılıklar kardeş doğumu gibi çocuğun yaşamındaki zor anlarda obsesif davranış başlangıcının belirtileri ortaya çıkar. Yeni bir kardeşin gelmesi ile birlikte çocuk annesini kaybettiğini düşünerek saldırgan, korku, endişe gibi tepkileri harekete geçirir. Bu duygular içindeki çocuk yarattığı korkuyu yenmek için savunma mekanizmalarını kullanır. Çocuk isteklerini ve ihtiyaçlarını tatmin etmek için bilinçsiz bir şekilde ritüel hareketlere başvurur (Medicana, 1993).

    Obsesif ve kompülsif kişilik bozukluğunda genetik geçiş önemli olmakla birlikte tek belirleyici etken değildir. Obsesif ve kompülsif bozuklukta genetik araştırmalar; aile çalışmalarına, ikiz çalışmaları ve epidemiyolojik çalışmalarına göre farklı alanlardaki incelemelere dayanır. Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu ile ilgili birçok aile çalışması bulunmaktadır ama 90lı yıllardan önce yapılan aile çalışmaları tanı ölçütlerinin yetersizliği, aile üyeleri ile dolaylı olarak görüşülmesi, kontrol gruplarının oluşturulmaması, obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun birince derece yakınlarda görüldüğünü bildirmektedir ve güvenirliliği zayıftır. Aile çalışmaları ile birlikte 1987-1995 yılları arasında yapılan 10 çalışmada bu tip hastaların birinci derece yakınlarında bu tür bozukluğun semptomlarının bulunma oranı %0.7 ile %10.3, anne ve babalarında ise %3.4 ile %30 arasında oranlanmıştır. İkiz çalışmalara bakacak olursak, sınırlı sayıda bir araştırmaya sahiptir. Tek yumurta ikizleri genetik yapılarından dolayı özdeştirler. Çift yumurta ikizleri ise kardeşlerde olduğu gibi genetik yapıları birbirlerine benzerdir. İkiz çalışmaların önemli noktası, tek ve çift yumurta ikizlerinin eş hastalanma oranlarının farklılık göstermesidir. Tek yumurta ikizlerinde eş hastalanma oranı %67 iken bu oran çift yumurta ikizlerinde %31 olarak gözlemlenmiştir. Farklı toplum ve kültürlerde yapılan epidemiyolojik çalışmalarda obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun sıklığının ergenlik öncesinde erkek çocuklarda daha yüksek oranda iken ergenlikte erkek ve kızlarda sıklığın eşitlendiği, ergenlik sonrasında ise kızlarda daha fazla olduğu saptanmıştır (Nicolini, Cruz, Camerena, Paez & Fuente, 1999).

    Obsesif ve kompülsif kişilerde terapiyi ilk kurallardan biri olan nezaket çerçevesi içinde sürdürmektir. Bu tip kişilerde utanç duygusunun eğilimlerini fark edip yorumlamak önemli ölçüde değer taşır. Terapistin, danışanla talepkar ve kontrol edici olmaktan uzaklaşıp, sıcak bir ilişki kurması gerekir. İyi bir terapi süreci geçirilmesinin ikinci önemli özelliği ise düşünselleştirme savunmasının önlenmesidir. Bu tanı grubundaki kişilerle yapılması beklenen en iyi üçüncü tedavi türü ise terapistin, bu kişilerin terapi veya kendisiyle ilgili öfkelerini veya eleştirilerini açığa çıkarmakta yardımcı olmalıdır (McWilliams, 2010).