Kategori: Psikoloji

  • PANİK BOZUKLUĞU

    PANİK BOZUKLUĞU

    Panik atak oldum cümlesini toplum da çok fazla duymaktayız. Burada kastedilen çoğunlukla çabuk

    heyecanlanma yada olaylara verilen kaygılı tepkilerdir. Gerçek panik atak bu durumdan farklı olarak

    ani başlayan çok yoğun yaşanan korku ve endişe hali ve bedensel belirtilerle kendini gösterir.

    İnsanların bir çoğu hayatlarının bir döneminde bir kez panik atak geçirmiş olabilir ve bu durum

    tekrarlamaz, eğer panik ataklar tekrarlıyorsa ,kaçma kaçınma davranışları ekleniyorsa panik bozukluk

    tanısı alır. Panik atakları ile başvuran hastalar korkularını genellikle yoğun olarak tanımlarlar ve

    kontrolü kaybedeceklerini, öleceklerini, kalp krizi geçireceklerini yada delireceklerini düşünmüş

    olduklarını söylerler.Son yıllarda tehlike ile algıların çevremizde fazla olması ,savaşlar, hastalıklar,

    ölümler panik bozukluğu olasılığını artırmaktadır. Genel yaygınlık anlamında baktığımızda 100 kişiden

    2-3 ünde bu rahatsızlık görülmektedir.

    Panik bozukluğu yaşam kalitesini azaltan bir rahatsızlıktır. Evde yalnız kalamama, tek başına dışarı

    çıkamama , metro, otobüs gibi toplu taşım araçlarına binememe, kapalı alanlarda duramama gibi bir

    çok kaçma ve kaçınma davranışları gelişebilmektedir. Hastalar ataklar esnasında ve sonrasında çok

    sık olarak hastanelere başvurmaları nedeniyle ve kendilerine gereksiz tedaviler ve tetkikler

    uygulanabilmektedir.

    Tanı konulduğunda kolaylıkla tedavi edilen bir rahatsızlıktır. Psikiyatriste başvurmak ve ilaç

    kullanımıyla ilgili ön yargılar ,hastaların psikiyatrik tedavi dışı alanlarda çare aramaları tedavinin

    gecikmesine , bazı hastalarda kendi kendini rahatlatmak amacıyla alkol bağımlılığı gelişmesine neden

    olmaktadır. Güvensizlik oluşturan hastalıkta hastanın hekimine güvenmesi, ilaç tedavisinin yanında

    tedavinin kognitif davranışçı tedavilerle desteklenmesi önemlidir.

    Psikiyatri Uzmanı Hayriye Pervin Karakaş

    www.psikiyatri-terapi.com

  • Panik Bozukluğu / Panik Atak

    Panik Bozukluğu / Panik Atak

    Panik Bozukluğu Nedir?

    Panik bozukluk ruhsal bir rahatsızlıktır ilaç ve veya psikoterapi ile tedavisi mümkündür. Panik bozukluğu olan kişiler panik atak denen yoğun ruhsal sıkıntı nöbeti geçirirler. Panik atak çarpıntı, terleme, nefes alamama, boğulma hissi, göğüste sıkışma, bulantı, baş dönmesi, yüz, el ve ayaklarda uyuşma, titreme, bedensel duyumlarda aşırı algılama, aklını kaybedecekmiş hissi ve ölüm korkusu ile kendini gösterir. Panik atak aniden hiç bir sebep olmaksızın ve genellikle hızlı bir şekilde gelişir, kısa bir sürede doruk noktasına ulaşır. Panik atak nöbeti ortalama yaklaşık olarak 15-20 dakika sürer. Ancak bazen kısa bir an yada yalnızca bir kaç dakika bazen de bir kaç saatten fazla sürebilir. Atak sonrasında kişide yeni bir atak daha oluşabileceği yada atak sırasında ortaya çıkan bedensel belirtilerle ilgili yoğun kaygılar gelişmektedir. Hastalar kalp krizi veya beyin kanaması geçirecekleri, felç olabilecekleri korkularıyla acil servislere başvururlar. Panik atak geçirecekleri endişesiyle evde yalnız kalma dışarıya yalnız başlarına çıkamama korkuları yaşarlar. Zamanla uçak, metro, gemi ve uzun otobüs yolculuğu korkuları gibi fobiler geliştirirler. Diğer taraftan ikamet adreslerini sağlık kuruluşuna yakın bir yere taşırlar. Bu durum tek başlarına kalamama durumlarına kadar gidebilmektedir ve kişilerin meslek ve sosyal yaşantılarını ciddi manada kısıtlamaktadır. 

    Panik Bozukluğunun Nedenleri?

    Panik atağın belirtilerinin ortaya çıkma nedeni beyinde iletişimi sağlayan biyokimyasalların salınımında düzensizlikler olduğu düşünülmektedir. Panik atak bozukluğunun ailesel nedenlere bağlı olabileceğine dair güçlü kanıtlar mevcuttur. Panik bozukluğu olan kişilerin birinci derece yakınlarında panik bozukluğu olma oranı normal kişilere oranla 4-7 misli daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Panik bozukluğu olan kişilerin geçmişlerine bakıldığında pek çoğunda uzun süreli psikososyal stresin varlığından söz edilebilir. Bu kişilerin strese karşı aşırı duyarlılıkları olduğu da ileri sürülen diğer bir görüştür. Bütün bunlar panik atağın fiziksel belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olan biyokimyasal ve nörofizyolojik nedenlerdir. Bunları tetikleyen ve süreci başlatan nedenler ise psikososyal etkenlerdir. Bunlardan en önemlisi erken çocukluk dönemlerinde anne babanın ve ya bakıcıların kaygı düzeylerinin yüksek olması ve bu durumun gelişmekte olan çocuğa bir şekilde yansıtılmasıdır. Çocuk endişe ve kaygıyı çevresinden sürekli olarak aldığında gergin ve kaygılı bir kişilik örüntüsü geliştirmektedir. Sonraki yıllarda da bu durum devam ettiği takdirde kişi yetişkin bir birey olarak stres ve sıkıntılara karşı daha duyarlı hale gelmektedir.

    Panik Atakta belirtiler neden ortaya çıkar?

    Panik atak vücudun stres, korku ve heyecana verdiği normal tepkinin aşırı halidir. Potansiyel tehdit  olarak görülen olaylarla karşılaştığında vücut “savaş veya kaç” refleksi için adrenalin üreterek kendini tehlikeye hazırlar. Salgılanan adrenalin sayesinde, kalp atışları hızlanır, kan bazı bölgelerden çekilerek kaslara pompalanır bu nedenle derinin rengi solar, sempatik sinir sistemi aktivitesi artığı için göz bebekleri büyür ve terleme artar. Sindirim sistemi aktivitesi düştüğü için salya salgısı azalır, ağız kuruluğu ve kabızlık gelişir. Metabolizmanın ani yükselişiyle nefes alış verişleri hızlanır bu sebeple ellerde ve yüzde uyuşma hissi gelişir uzun süren ataklarda ise kaslarda istemsiz seğirmeler ve kasılmalar gelişebilmektedir. Bütün bunları tetikleyen ise bilinçdışı ani ve sebepsiz görünen duygu durum değişiklikleri, olumsuz düşünce döngüleri ve tüm bedene yayılan yüksek oranda hormonal aktivitelerdir. Bunlara bağlı olarak yaşadığımız kontrol dışı zihinsel ve bedensel tepkimeler ise panik atağın görünen yüzünü oluşturmaktadır.

    Panik Atak sırasında ne yapılmalı?

    Panik atak çok ciddi bir durum gibi hissedilmesine rağmen ciddi bir sağlık sorunu oluşturmadığı bilinmelidir. Panik atak geçirildiğinin farkına olmak nefese odaklanmak durumun kontrolüne sahip olunduğu hissini yaratacak ve endişeli düşüncelerden uzaklaştıracaktır. O anda panik atağı tetiklemiş olabilecek duygu, düşünce veya yaşanmışlıklara odaklanılması iç görüyü artırıp farkındalığı geliştirecek ve rahatsızlığın terapisinde etkili olacaktır. Bulunduğu ortamda birileriyle konuşmak bir şeylerle ilgilenmek veya basitçe hareket edip etrafı gözlemlemek bile dikkatini dağıtıp atağın geçmesinde faydası olabilecektir. Panik atağı yenmeyi birkaç kez başardığında kişi bunun üstesinden gelebileceği hususunda inancı artacak ve daha nadir atak geçirecektir.

    Panik Bozukluğun tedavisi mümkün müdür?

    Panik Bozukluğu tedavisi mümkün olan bir rahatsızlıktır. Panik bozukluğu olan kişilerin etkili bir tedaviyle panik atak geçirmeleri %80 azaldığı görülmektedir. İlaçlar ve psikoterapi yöntemleri ayrı ayrı seçilebileceği gibi her iki yöntemin birlikte uygulanması da mümkündür. İlaçlar kaygı düzeyini düşürürken psikoterapi duygu düşünce, davranış ve belirti ilişkisini anlaşılmasına ve panik atağın üstesinden gelinmesinde yardımcı olmaktadır. Panik bozukluğu müzmin bir rahatsızlık olduğundan tedavisi devamlılık ve sebat arz etmektedir. Özellikle psikoterapi desteğinin bu konuda bilgi, birikim ve tecrübe sahibi psikiyatri uzmanlarından ve alanlarının uzmanı olan klinik psikologlardan alınması önemlidir.

  • Bebeğime kim baksın ?

    Bebeğime kim baksın ?

    İşim, Kariyerim, Bebeğim, Ailemin Geleceği…

    Gelişim Psikolojisi Uzmanı Burçin DEMİRKAN BAYTAR ile bakıcı seçimi hakkında anne-babaların en çok üzerinde durdukları konuları konuştuk. Çalışsın çalışmasın birçok anne çocuk bakımında desteğe ihtiyaç duyar. Üstelik özellikle büyük şehirlerde, hala, teyzeler gibi yakın akrabalar da eskisi kadar sosyal destek veremiyorlar. Bebeği olan anne, bebeği ile ilgilenmek için uğraşırken var olan diğer sorumlukları ile ilgili de düzenlemelere ihtiyaç duymaktadır. Üstelik yeni gelen bebekten önce dünyaya gelmiş büyümeye çalışan çocuklar varsa onların ruh sağlığını düşünmek de önemli. Bu dönemde bebek bakımında anne-babaların destek arayışları olmakta ve farklı çözümler devreye girmektedir. 14 yıllık meslek yaşantımda hep aynı soru ile karşılaştım.
    Bebeğime kim baksın?
    Yıllarca çok sayıda çocukta, bakan kişilerin etkilerini gözlemledim. Gelişim Psikolojisi Yüksek Lisans tez konumu bakıcı tutumlarının gecikmiş konuşmaya etkisi üzerine çalıştım. Konu seçiminde deneyimlerin çok etkisi var. Tabii hocamın da katkısı büyük… Anne, baba, bakıcı, büyükanne, büyükbaba, kreş bebeğin bakımında rol alıyor. Bakım verenler bazen birden fazla kişi de oluyor. Bakım veren kişilerde sorun varsa, çocuğun sorunlar yaşama ihtimali yüksek. Üstelik bakım veren kişilerin arasında yaşanacak tutum birliği olması da çok önemlidir. Anne-baba ve diğer kişiler bebeğe ve çocuğa benzer yaklaşım sergilemeli. Bebek ve çocuğun duygusal, bilişsel gelişiminde bakım veren kişinin önemi, o kadar geniş kapsamlı bir konu ki üzerine bir kitap yazmak mümkün.
    Bakım veren kişilerde sorun olunca çocuklar ne gibi sorun yaşıyor? 
    Bu sorun bazen takıntılar oluyor. Bazen aşırı hareketlilik, bezen kekemelik, konuşmada gecikme. Uzun bir liste sayabilirim ama her zaman bu tarz sorun yaşayan çocuğa bakım veren sorunludur diyemem . Sonuçta her çocuk kendine özgü öyküsü var.
    Bebekliklerin duygusal gelişimi etkileyen faktörler nelerdir?
    Bebeklik döneminde duygusal gelişimin sağlıklı olabilmesinde en önemli rol anne babaya düşmektedir. Günümüz koşullarında annelerin ve babaların çoğunun yoğun çalışıyor olması nedeniyle büyük anneler, büyükbabalar, profesyonel bakıcılar, kreşler de bebek bakımında rol almaktadır ama hiç biri anne babalık yapmaz. Bebeklikteki bağlanma kavramı, çok önemlidir. Bağlanma süreci, anne-baba ve bebeğe bakım veren diğer kişilerin olumlu tepkilerin verilmesi ile olumlu yönde gelişir. Bebekte güven duygusunun yerleşmesinde, bakım veren kişililerin tutumlarının güven verici ve rahatlatıcı olması çok önemlidir. O nedenle bebeğe kimin baktığı kadar, nasıl baktığı da çok önemlidir. Bakan kişilerin duygu ve davranışlarının tümü sağlıklı bir bebek ve sağlıklı bir çocuk yetiştirmeyi de önemli rol oynar. Bu duygu ve davranışlar çocuğun zihinsel gelişimini ve bedensel gelişimi de etkiler. Bu nedenle bakan kişinin ruh sağlığı da en önemli detaylardan biridir. Bu konuda uzun uzun konuşulabilecek bağlantılı birçok konu var. Depresyonda bir anne çocuğuna iyi bakım verebilir mi sizce? Tabi ki veremez. Bir bebeği ne kadarken bakıcıya bırakmak onun psikolojik gelişimi açısından tehlikeli? Şu kadarlıkken çocuğunuzu bırakmayın gibi bir öneriniz var mı? Neden? Bebekle, bebeğe bakım veren arasında gelişen ve bebekte güven duygusunu yerleştiren güçlü bir bağ vardır. İlk yılın ikinci yarısına kadar diye de anlatabileceğimiz 6 aydan sonraki dönemde bebek kendi ihtiyaçlarını karşılayan bakıcıya bağlanmaya başlar. Bu bağlanma süreci çocuğun, çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıkan birçok psikopatolojinin kaynaklı sorun bebeğin birincil bakıcısı ile olan ilişkisinin niteliği ile yakından ilgilidir. Literatürdeki bilgilerle deneyimlerimi birleştirerek düşündüğümde, net yaş söylemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Ailenin dinamiklerine göre değişir. Bence, bu konu “aile çocuk danışmanlığı” konusudur. Profesyonel destek bu aşmada süreci kolaylaştırır. Bebeğin gelecekteki ruh sağlığı için sağlam bir yatırım yapılmış olur. Ama en az bir yaşına kadar mümkünse 2 yaşına kadar anne bakımı iyi olur. 2 yaşta kreşe başlanabilir. Çocuklar okul öncesinde anaokulu eğitimine 3-3,5 yaş aralığında başlayabiliyor. Bu yaşa gelen çocuk, temel bakım ihtiyaçları açısından daha bağımsız oluyor. Bu yaş daha da uygun.
    Ama anne çocuğuyla tüm gün birlikte olmaktan keyif almazsa, iş hayatını özlerse depresyona giriyor. Önemli olan çocuğa bakan kişilerin sağlıklı olmasıdır. İşte bu gibi deneyimlerim nedeniyle ayrılma yaşı anneden anneye, aileden aileye değişir diyorum. Okul fobisi, özgüven sorunları gibi sorularla danışmanlık merkezimize gelen çocuklarla yaptığım aile çalışmalarında, çocuklarıyla oyun oynamayı sevmeyen ya da vakit bulamadığını söyleyen birçok anne babayla karşılaşmaktayım. Üstelik bu anneler çalışmıyor. Sözün özü bebeğimizin, çocuğumuzun oyun, beslenme gibi ihtiyaçlarına hayatımızda yer açmak ve bu yaşantılardan keyif almak önemli.
    Anneye kendini ve çocuğunu/bebeğini bu sürece hazırlaması için tavsiyeleriniz var mı?
    Küçük ayrılık süreçleri ile başlamak uygun olur. Bebek yarım saat başkasının bakımında olduktan sonra annesinin geldiğini deneyimler. Sonra bu saat dilim aşamalı olarak açılır. Tabii bu hazırlıkta hangi yaştaki bir çocuktan bahsettiğimize göre değişir. Dediğim gibi bu konu da yapılacak şeyleri yaşa ve aileye göre yapılandırmak gerekiyor.
    Anneye bakıcı bulması konusunda tavsiyeleriniz var mı? Nelere dikkat edilmeli? Bakıcının eğitimli olması en önemli kriter olmalıdır. Bakıcının seçimi ve eğitimini uzman desteğiyle yapmayı şiddetle öneriyorum. Ayrıca gelişim takibi çok önemli. Bakıcılar, büyükanneler geleneksel bilgilerle bebeğin gelişiminin yolunda olduğunu söyleyebiliyor. Ama maalesef bazen gerçek öyle olmuyor. Üç ayında konuşamayan bir çocuğa, erkek çocuktur konuşur diyerek her şey yolundaymış gibi davranıyorlar mesela… Ama yanlış! Uzman tarafından çocuğun gelişimi takip edilse bakım veren kişiler de anne babayı yanlış yönlendirmeyecek. Bebekler de sağlıklı gelişecektir. Anneanne/Babaanne gibi akrabaların bakma imkanı varken bebeği/çocuğu bir bakıcıya bırakmak doğru mu? Hangisini önerirsiniz?
    Büyükanneler denetiminde, 25 yaşlarda ve üstü bir bakıcı öneririm. Büyükanneler çocuğun enerjisine yetişemiyor bence. Ama istisnalar da var.
    Anne ve bakıcı arasındaki iletişim nasıl olmalı?
    Hep aynı soru. Asıl soru ”Bu profesyonel bakıcı nasıl biri olmalı” Evinizde çalışan biri gibi değil ailenizin bir üyesi gibi saygı çerçevesinde iletişim kurmak gerektiğini söyleyebilirim.
    Bebeğin/çocuğun bir süre sonra kendisinden uzaklaştığını bakıcısına daha fazla yakın olduğunu hisseden anne ne yapmalı? Tavsiyeleriniz neler? Anne eve geldiğinde düzenli olarak çocuğuyla kaliteli vakit geçirmeye özen göstermeli. Çocuğuna daha çok vakit ayırmalı. 3-5 aylıkken bakıcıya ya da anneanneye/babaanneye bırakılan bir bebeğin ileri ki yaşlarda anneyle ilişkisi etkileniyor mu? Böyle olması gerekiyorsa annenin suçluluk duymaması önemli, çocuğun yanında olabildiği zamanların kaliteli geçmesidir. Ve tabi ki bakım veren kişinin davranış ve tutumları da en önemli detaylardan biridir.

  • Aile Kucaklaşma Terapisi

    Aile Kucaklaşma Terapisi

    Dokunma yalnızca güzel değildir aynı zamanda bir ihtiyaçtır. Araştırmalar dokunma sonucunda oluşan uyarıların hem fiziksel hemde duygusal sağlığımız için kesinlikle gerekli olduğu kuramını desteklemektedirler. İyileşme için son derece gerekli bir araç olarak kabul edilen dokunma artık dünyanın bazı ülkelerinde pek çok tıp merkezinde hemşire eğitiminin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Dokunma acıyı depresyonu ve endişeyi azaltmak için hastanın yaşama duyduğu inancı sevgiyi ve arzuyu güçlendirmek için ve kuvözde geçirdikleri dönemde dokunulma eksikliği yaşayan prematüre bebeklerin gelişim ve büyümelerine yardımcı olmak için kullanılmaktadır. Pek çok araştırma dokunmanın şunları başarabileceğini kanıtlamaktadır. Kendimiz ve çevremiz hakkında daha iyi duygular geliştirmemize yardımcı olur. Çocukların dil gelişimleri ve zeka düzeylerinin (IQ) gelişiminde dokunmanın son derece olumlu etkileri vardır. Hem dokuna  hem de dokunulan insanda pek çok ölçülebilir fizyolojik değişimlere neden olur. Dokunmanın gücünü keşfetmeliyiz. Dokunmanın pek çok türü olmasına karşın bizler, kucaklaşmanın, iyileşmeye ve sağlıklı kalmaya büyük katkıları olan çok özel bir dokunma türü olduğunu kabul etmeliyiz.
    Kucaklaşmanın Yararları
    ▪ Size kendinizi iyi hissettirir.
    ▪ Yalnızlık duygusunu ortadan kaldırır.
    ▪ Korkuları yok eder
    ▪ Duygulara kapı aralar
    ▪ Kendinize  duyduğunuz  saygıyı  güçlendirir.(‘’Vay  be   Gerçektende  bana  sarılmak istiyor ’’)
    ▪ Fedakarlığı  destekler  (‘’İnanamıyorum   Ama  gerçekten  de  bu  serseriyi kucaklamak istiyorum ’’)
    ▪ Yaşlanmayı yavaşlatır; sık sık kucaklaşanlar daha uzun süre genç kalırlar.
    ▪ Oburluğu  dizginler;  kucaklaşmalara  doyduğumuzda  daha  az  yeriz  ;  zaten 
    kollarımız da diğer insanı kucaklamakla meşguldür.

    Kucaklaşma Aynı Zamanda;
    ▪ Gerilimi  azaltır.
    ▪ Uykusuzluğu yenmenize yardımcı olur.
    ▪ Kol ve omuz adalelerin gücünü korur.
    ▪ Eğer kısa boyluysak daha fazla uzamamamıza yardımcı olur.
    ▪ Alkolizme  ve  uyuşturucu  kullanımına  karşı  güvenli  ve  sağlıklı  bir 
    alternatif sunar (kucaklaşma uyuşturuculardan daha iyidir )
    ▪ Fiziksel varoluşu onaylar.
    ▪ Demokratiktir; herkes kucaklaşmaya uygundur.
    Kucaklaşma Ayrıca;
    ▪ Son derece ekolojiktir .Çevreye zarar vermez .
    ▪ Mutlu günleri daha da mutlu hale getirir.
    ▪ Her şeyin olanaksızmış gibi göründüğü günleri olanaklı hale getirir.
    ▪ Ait olma duygusunu destekler.
    ▪ Hayatınızdaki boş alanları doldurur.
    ▪ Kucaklaşma sona erdikten sonra bile olumlu etkileri devam eder.
    ▪ Kucaklaşmak, göğsünüzle sevdiğinizin bedeni göğsünü içten bir kabulle kendi 
    göğsünüze  alıp  farklı  kucaklaşmalar  denemek sağlık ve  mutluluk kaynağınız olabilir. 
    Mutlu kucaklaşmalar yapabilmek için sabah ve akşam kendinize, eşinize ve bebeğinize  olumlayan telkinler söylemek sizi güçlendirir.
    Aynı zamanda daha dikkatli çocuklar yetiştirmenizi sağlar. Çünkü doğal yolla doğumda dünyaya gelmek için yapılan yolculuktaki sıkışma ve rahatlama hissi çocuğun nörolojik gelişimi için yaralıdır. Kucaklaşmakta bu durumun hayattaki başka başka deneyimlerinden sayılabilir. Duyularımızı uyarır ve rahatlatır. Kendimizi ifade edebilmek için yeni fırsatlar sunar.

  • ERKEN BOŞALMA

    ERKEN BOŞALMA

    Erkeğin boşalmasında tıbbi açıdan standartlara bağlanmış bir süre yoktur. Boşalmanın erken olup olmadığını belirleyen ölçüt iki tarafın beklentilerinin gerçekleşme düzeyidir. Bu düzeyi belirlemek için şu iki kriter dikkate alınabilir;

    • Partnerinizle uyumlu musunuz? Örneğin partneriniz 4, siz ise 5 dakikada doyuma ulaşıyorsanız süre ne kadar olursa olsun bir erken boşalma probleminden bahsedilemez.

    • Erken boşalma tedavisi söz konusu olduğunda en çok gözden kaçan nokta boşalmanın kontrollü mü, yoksa kontrolsüz mü gerçekleştiğidir. Kontrolsüz boşalma tıp literatüründe erken boşalmanın diğer bir ismi olarak bilinmektedir.

    Erken Boşalıyorum, Ne Yapmalıyım?

    Damlayan bir musluğu tamir etmek için yapılabilecek iki şey vardır; suyun basıncını düşürmek ve musluğun contasını sağlamlaştırmak. “Bunun erken boşalma ile ne ilgisi var?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu örnek üzerinden ilerlersek basıncı düşürmek kişinin duygularını kontrol altına almasını, contayı değiştirmek ise erken boşalmanın çözümü için kendini fiziksel anlamda hazırlamasını ve güçlendirmesini ifade eder.

    Terapilerde izlediğimiz yöntemler;

    • Bilgilendirme ve bilinçlendirme

    • Bilinçaltını geçmişte yaşanmış olumsuz deneyimlerden arındırma

    • Egzersizler

    • Telkin

    Söz konusu uygulamaların doğru zamanlamayla, ertelemeden takip edilmesi erken boşalmayı sorun olmaktan çıkaracaktır.

    İlaçların Erken Boşalma Sorunlarının Çözümüne Katkısı Nedir?

    Özellikle erken boşalma gibi genellikle psikolojik bir temele sahip olan sorunların bu boyut atlanarak yalnızca kimyasal çözümlerle baskılanması konuyu geçici olarak gündeminizden çıkarmaya yarasa da tekrar etmesinin önüne geçemeyecek ya da sorunu tam anlamıyla çözüme kavuşturamayacaktır. Eğer üroloğunuz sizde biyolojik olarak bir sorun saptamamışsa bu erken boşalmanın en azından sizin açınızdan bir hastalık olmadığı anlamına gelir. Bu durumda vücudun ve bilinçaltının kendini tedavi etme sürecinde ilaçların desteğini inkar etmesek de ilaç kullanımının erken boşalmanın tedavisi noktasında kesinlikle psikolojik destekle birlikte tercih edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Tedavi aşamasında önemli olan bir diğer unsur ise sizin de sorununuzu bir hastalık gibi değil, vücudunuzun sistemin sabote edilmesi sonucu edindiği istenmeyen bir alışkanlık olarak yorumlayabilmenizdir.

    Erken Boşalma Tedavi Edildikten Sonra Tekrar Yaşanabilir Mi?

    Kişide kronik hale gelen erken boşalma gibi bir sorunun tedaviden sonra nadir aralıklarla yaşanması normal karşılanır. Bu durum genellikle partner değişimi ve kendini güvende hissetmeme (farklı bir ortam, basılma korkusu, kısıtlı zaman vb) sonucu ortaya çıkar. Rahatsızlığın bu sebeplerle kısa süreli hatta tek seferlik olarak tekrar etmesi mümkün olsa da durum kalıcı hale gelmeyecek, kişi partnerine alıştığında ya da mevcut güvensizliğinden arındığında ortadan kalkacaktır.

    Erken Boşalma Çözülmezse İleride Nasıl Bir Sıkıntı Olur?

    Ölmez ya da kısır kalmazsınız, ancak erkekliğinize laf olur . Erken boşalmanın tedavisi tıbbi ve psikolojik destek alınarak uygun zamanda tamamlanmadığı takdirde ileride sertleşme problemi ve cinsel isteksizlik meydana gelebilir.

    Erken Boşalmanın En Sık Görüldüğü Durumlar

    Aile baskısı, tecrübesizlik, güvensizlik, aşırı heyecan, endişe ve kaygıların olması, düzenli bir cinsel ilişkinin olmaması ve geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler erken boşalma öykülerinde sıkça rastladığımız durumlar arasında sayılabilir. Erken ya da denetimsiz boşalma oldukça sık görülen yaygın bir problem olduğu halde bu sorunu yaşayan on kişiden yalnızca biri durumuyla yüzleşip çözüm arayışına gitmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • MORBİT OBEZİTE

    MORBİT OBEZİTE

    Obezitenin dünyada hızla yaygınlaşması ve bunu önleyebilmek adına şişmanlık ameliyatlarının ülkemizde Sağlık Bakanlığı’nca sigorta kapsamına alınması; morbit obezite ve ona bağlı rahatsızlıkların çağımızın en önemli sorunlarından olduğuna dair yeterli bir kanıttır.

    Diyet ve Çabaların İşe Yaramadığı Durumlar

    Fazla kiloların vücuda yapışıkmış gibi kronik bir hale gelmesi ve sağlığı tehdit eden boyutlara varması sorununa“morbit obezite” diyoruz. Normal bir birey beyinden gelen uyarıcı sinyallerle karşısında yiyerek açlık duygusunu kesmeye çalışır. Morbit obezite tedavisi gerektirecek düzeye varan rahatsızlıklarda ise birey zamanla yeme dürtüsünü kontrolsüz bir alışkanlığa dönüştürür. Diyetler veya yemeği kısarak yaşamını sürdürme çabası kişinin beden bütünlüğünü tehdit ettiği gibi psikolojisini de olumsuz yönde oldukça yıpratır.

    Morbit Obezitenin Temel Nedeni

    Diyet, egzersiz, besin takviyesi kullanımı ve diğer kilo verme yöntemlerinin işe yaramadığı ya da sınırlı fayda sağladığı durumlarda cerrahi çözümlere başvuran ve dengeli beslenme reçeteleriyle iyileştirilmeye çalışılan hastaların tedavi sürecinde uygun psikolojik destek almamaları, süreç içinde aşırı mutsuzluğa ve artan dengesiz duygu durumu gibi farklı sıkıntılara yol açabilmektedir.

    Obezite ve psikoloji ilişkisini kurmak ilk bakışta size zor görünmüş olabilir. Ancak obez bireyler üzerinde yapılan araştırmalarda bu kişilerinçocukluk ve bebeklik dönemlerinde daha az kilo problemi olanlara kıyasla daha fazla olumsuz deneyim yaşadıkları saptanmıştır.

    Doymanın verdiği rahatlamahenüz bebekken öğrenilir. Bebekler “ilk rahatlama duygularını” açlığın yarattığı fiziksel huzursuzluğun giderilmesiyle yaşarlar.Bu huzursuzluğun bitişiyle bebek, iyi ve güvende olduğu hissiyle tanışmış olur. Özetlemek gerekirse açlık bebek için en erken “acı çekme” iken, tokluk en erken “rahatlamadır”. Kontrolsüz yeme, hızlı kilo alma, kilo verememe gibi günümüzde oldukça yaygın görülen problemlerin ve obezitenin psikolojik nedeni de özünde bu şartlanmaya dayalıdır. Yaşamın ilk yıllarında bebeğin açlık duygusunun az giderilmesi ya da gereğinden fazla giderilmesi yetişkin yaşamında yemek yeme davranışı üzerinde etkili olmaktadır.  

    Kişinin kendi bedenini nasıl algıladığı, sorunlarla baş edemediğinde hangi yemeklere yöneldiği ya da yemek yemeyi hangi durumlarda normal ihtiyaç düzeyinin ötesine taşıdığı gibi konular da morbit obezitenin tedavisi sürecinde mutlaka üzerinde durulması gereken psikolojik verilerdir.

    Morbit Obezite, Diyetler, Cerrahi Müdahale Ve Psikoloji

    Kilo sorunu genetik, fizyolojik, nörolojik, çevresel ve duygusal faktörlerden, hatta bu faktörlerin çeşitli yönleriyle bir araya gelmelerinden doğabilir. Bu nedenle bütünü görmeden, yalnızca detaylar üzerinde yapılacak iyileştirmelerinistenen sonuçları vermemesi mümkündür. Günümüzde obezite cerrahisi ve kalori kısıtlamaya dayalı diyetler bu bütünü tam anlamıyla kapsayamadığından yapılan müdahaleler doğru olsa dahi eksik kalabilmekte, morbit obezite sorunu yaşayan bireyin mutsuz ve çaresiz hissetmesinin önüne geçememektedir.

    Kilo Vermek İsteyenlere Psikolog Desteği Şart

    • İştahımı Nasıl Kesebilirim?

    • Neden Gözüm Doymuyor?

    • Beni Daha Fazla Yemeğe İten İçgüdü Ne?

    • Korkularım ve Sınırlarım Nelerdir?

    • Mutsuz Eden Duygusal Bağımlılıklarım Nelerdir?

    Gibi sağlıklı kilo verme konusunda zihninizde oluşabilecek sorulara cevap bulunması, bilinçaltı düzeyde negatif kalıplarınızın yıkılıp zihninizin yeniden yapılandırılması, dengeli kilo kaybının sağlanması ve ideal kilonun korunması konusunda psikolojik destek; hedefinize kendinizi kötü hissetmeden, bütün dikkatinizi vererek ulaşabilmeniz açısından son derece kritiktir.

    Psikolog Ne Yapar?

    Yemek yemenin açlık dışında hangi ihtiyacımızı ya da çözemediğimiz sorunu (öfke, heyecan bozukluğu, kendini değersiz hissetme, sorunlarla baş edememe, yalnızlık, güvensizlik, cinsel tatminsizlik vb.) tatmin ettiğini tespit eder.Kilo vermeye karşı geliştirdiğiniz direncintemeline iner. Unutmayın ki sorunu doğru tespit etmek, onu çözmenin yarısıdır.

    Bilinçaltı düzeyde yer alan ve kilo vermeyi zorlaştıran yerleşik kalıpları kişinin bilincinin onayını alarak psikoteknik yöntemlerle(Hipnoz, EFT, bilişsel terapi gibi) yıkar, sağlıklı olan yapıyı bilinçaltınayeniden kodlar.

    Psikiyatrik desteğin yanında beslenme ve egzersiz konularında da güvenilir uzman tavsiyelerinde bulunur. Cerrahi müdahaleninzorunlu olması ve istenmesi halinde bu konuda yönlendirme yapar.

    Son Söz

    Morbit obezite ve diğer kilo sorunları söz konusu olduğunda herterapi kişinin ihtiyacına göre şekillenir. Çünkü yemek her birey için farklı ihtiyaçlara hizmet eder. Benzer sorunlar yaşayan kişilerin hepsinde görülen ortak özellikler ise yaşanan duygusal patlamalar ve kendini sınırlama konusunda çekilen sıkıntılardır. Tam da bu nedenle obezite tedavisi kapsamında uzmanından psikolojik destek alınması son derece önemlidir. Zamanında alınan bu destek yalnızca ameliyat ya da tedavi sürecinde değil, geri kalan süreçte de verilen kiloların hızla geri alınması, mutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik hissi yaşanması gibi durumlarda da kişinin en yakın dostu olacaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi

    TLDP (Time-Limited Dynamic Psychotherapy)

    Freud’ la başlayan psikoterapi tarihi, günümüzde tanımlanmış, netleştirilmiş,

    çerçevesi çizilmiş 400’ e yakın psikoterapi tekniğine ulaşmıştır. Neredeyse sınırsız sayıda

    psikoterapi yöntemi olsa da esasında tüm teknikleri dört ana grupta toplayabiliriz.

    En eski psikoterapi yöntemi hiçbir teknik ve kuramın bulunmadığı dönemlerde

    gelişmeye başlayan, halen de birçok psikolojik sorunda yararlandığımız, insan davranışlarını

    gözlemleyerek bunlardan anlam çıkarma ve oradan sonuca gitmeye yönelik davranışçı

    İlerleyen dönemlerde algı süreci, zihnin çalışma prensipleri, algıyı değerlendirme,

    hafıza ile ilgili laboratuvar çalışmaları sırasında ulaşılan bilgiler neticesinde bilişsel terapiler

    Bilinçdışı kavramını ve savunma düzeneklerini ortaya koyan Freud’la ise ödipal

    dönemi odağına alan dinamik psikoterapi ve psikoanalitik psikoterapi doğmuştur. Bu ekole,

    anne çocuk arasındaki bağlanmaya dikkat çeken nesne ilişkileri kuramıyla Melanie Klein farklı

    bir perspektif kazandırmış, ego psikolojisi, farklı bağlanma stilleri ve bunların nörobiyolojik

    açılımlarının anlaşılmasıyla çok zengin bir dinamik bakış açısı yakalanmıştır. Bu dinamik

    döngü, davranışsal ve bilişsel çarpıtma ve şemalarla birlikte işlemektedir.

    Bu bağlamda günümüzde yıllar alan psikoterapi süreçlerinin yerini, olabilecek en

    büyük değişimi değil, mevcut kaynaklarla en hızlı ve kısa sürede ulaşılabilecek en büyük

    değişimi gerçekleştirmeye yönelik kısa süreli ya da süresi sınırlı psikoterapiler almaya

    başlamıştır. Kısa Süreli dinamik psikoterapiler çok iyi neticeler verebilmektedir.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi, genel çerçevesi psikodinamik olmakla birlikte nesne

    ilişkileri ve kendilik psikolojisi kuramlarını içine alan, güncel kişilerarası ilişkileri bilişsel

    davranışçı yaklaşımda harmanlayan esnek bir psikoterapi yöntemidir.

    Psikiyatrik araştırmalarda ayaktan tedavi gören hastaların büyük çoğunluğunun

    tedavileri için kısa süreli tedavileri seçtiklerini saptanmıştır. Bu danışanlarımız çoğu kez

    duygusal acılarının bir an önce bitmesi ihtiyacındadır.

    Kısa süreli terapiler bu danışanlar için idealdir. Süresi sınırlı dinamik psikoterapilerde

    terapinin başlangıç, orta ve son yapılandırması bulunduğundan danışanlar tedaviyi

    sonlandırmaya daha istekli olmaktadırlar. Terapiyi sonlandırmak için belli bir zaman verilmesi

    hastaların terapiye bağımlı olurum korkularını azaltmakta, terapiyle ilgili endişelerini

    Kısa süreli dinamik psikoterapide sınırlı odak ve sınırlı hedef vardır. Bu süresi sınırlı

    dinamik psikoterapileri açık uçlu psikoterapi veya psikoanalizlerden ayıran en önemli

    Odak çatışmalı çekirdek ilişkiler teması, rol-ilişki modelleri, çözülmemiş ödipal

    çatışmalar plan formülasyon metodu, döngüsel maladaptif örüntü gibi çeşitli

    formülasyonlarla saptanır.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapilerin diğer özellikleri zaman konulması, terapötik

    anlaşma, hemen müdahale, planlanmış bitiş zamanı, iyimserlik ve sözleşmedir. Kısa süreli

    terapilerde maksimum seans sayısı 20’dir.

    Kısa süreli terapiler süreye duyarlı, etkin zamanlı, uygun maliyetli yönleriyle öne

    çıkarlar. Ego gücü, motivasyonu ve nesne ilişkileri yüksek düzeyde olan danışanlar kısa

    terapilerden daha iyi yararlanırlar. Kısa süreli dinamik psikoterapi çocukluk anıları, davranışın

    bilinçdışı belirleyicileri, çelişkiler, aktarım gibi temel psikanalitik kavramlar üzerine kurulmuş

    olsa da, metapsikolojik modellere ya da Odipus kompleksi gibi çıkarımsal kavramlara girmez.

    Hastanın güçlü yönleri vurgulanarak terapötik süreç gerçeğe dayalı tutulur.

    Şimdi ve burada ilişkisine konsantre olunur.

    Kısa süreli terapilerde terapistler en az radikal müdahaleyi tercih eder, gelişimsel

    yetişkin bakış açısına sahiptir, bazı terapi modellerindeki sonsuzluk kavramını kabul etmez,

    yaşam gerçekliğini ve günlük hayatı her zaman terapide olmaktan daha önemli görür.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapinin temel prensibi terapist ile danışan arasında gelişen

    ilişkiyi kullanarak, danışanın kendisiyle ve diğerleriyle olan etkileşiminde değişiklik

    Kısa süreli terapilerde esnek bir yaklaşım sağlayan Kısa Süreli dinamik psikoterapi zor

    hastaların tedavisinde rahatlıkla tercih edilebilir.

    Kişilik bozukluklarında ve kronik kişiler arası ilişki ve iletişim problemlerinde

    oldukça etkili bir psikoterapi yöntemidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapide semptomlar üzerinde durulmaz.

    Amaç kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişki kurma şeklini değiştirmek yani kişinin

    karakter yapısında değişikliğe gitmektir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapi uygulamaları psikolojik farkındalığa sahip, yeni fikirlere

    açık, iç gözlem yapabilen, şikayetlerini sınırlayabilen, değişim için motivasyon sahibi, kendine

    karşı dürüst, tedavinin sonuçlarına dair gerçekçi beklentileri olan danışanlarda yeterli olur.

    Kısa Süreli dinamik psikoterapi modernist görüşe sahip olup olaylara kişilerarası

    perspektiften bakar.

    Kişiler arası problemlerde de, doğumdan sonra yaşayabilmek için belli bir süre

    başkalarına bağlı olduğumuz gerçekliğinin rolü büyüktür. Kendimize bakış açımız ve kendimizi

    nasıl hissettiğimizin, başkalarına nasıl davrandığımız ve dünyayla olan ilişkimizin altında bu

    Bireyin çocukluk çağında, ebeveynlerine güvenli bağlanması anksiyetenin olumsuz

    etkilerini değiştirmekte, sağlıklı gelişimi güçlendirmektedir.

    Bu dönemde kodlanan deneyimsel ve bilişsel şemalar binanın temelini oluşturmakta,

    bu alt yapı kişinin ileri dönemlerindeki kişiler arası ilişkilerinde duygusal bağı koruma ve

    sürdürmekte birincil rolü almaktadır.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapide ise bu sürecin belli bir noktada bitmediği,

    bireylerin diğerleriyle etkileşimi sırasında dinamik olarak değiştiğine inanılır.

    Kişinin ilişkisel özellikleri yaşamın ilk yıllarında şekillense de, kişinin bu tarzı

    sürdürüyor olması onun güncel yetişkin yaşamıyla pekişmektedir.

    Örneğin, çocukluğunda sakin ve yumuşak başlı, boyun eğici bir yaklaşım geliştiren bir

    danışan, yetişkinlik döneminde de hayatına yanlış, otoriter, dogmatik, cezalandırıcı kişileri

    sokmakta, “vur ensesine al ağzından lokmayı” ilişki tarzını terk edememektedir.

    Bu tarz, karşısındaki insanları daha baskın ve zorbaca davranmaya davet

    etmekte, bir kısır döngüye girilmektedir. Bu tepkilerle karşılaşan danışan kendini

    alıştığı ortamda hissetmekte, ancak psikolojik dengesi için için bozulmakta, içindeki

    huzursuzluk büyümektedir.

    Kısa Süreli Dinamik Psikoterapi bu temelde çalışır ve bugüne vurgu yapar.

    Erken dönemde yerleşen bozuk etkileşimler bugün de korunuyorsa, kişi bunu bugün

    Geçmişteki çelişki ve acı gerçeklerin ortaya çıkarılmasına zaman harcamak yerine

    bugün üzerinde çalışılmalı ve hızla sonuca gidilmelidir.

    Kısa süreli dinamik psikoterapiler bu yönleriyle, psikolojik sorunların tedavisinde hızlı

    ve ekonomik çözümler sunmakta ve sıklıkla tercih edilir hale gelmektedir.

  • İlişkiler uzak mesafeden yürür mü?

    İlişkiler uzak mesafeden yürür mü?

    Artık yüzde ondan fazla Türk ilişkilerini uzak mesafeden yürütmektedirler. Her geçen 

    gün daha fazla çift, çalışma koşulları nedeniyle ayrı yaşamak ve ilişkilerini ayrı 

    şehirlerde yürütmek zorunda kalıyor. Bazen mesafeler fazla uzak olmamakta, bazen 

    de çiftler birbirini görebilmek için uçak yolculuğu yapmak zorunda kalmaktadırlar. 

    Ve birçok kişi uzak mesafeden bir ilişkinin yürüyüp yürümeyeceğini merak 

    etmektedir. Uzmanlara göre sağlıklı bir uzun mesafe ilişkisi için gerekli olan en 

    önemli şey “istek. Uzaktan sevmek iki taraf için de kolay olmuyor ve ihtiyaçları 

    doyurmuyor. Buna rağmen böyle bir ilişki yürürmü???

    Evet, böyle bir ilişki yürüyebilir.

    Bu tür bir ilişkinin yürüyüp yürümeyeceği birçok faktöre bağlıdır. Bu ilişki zaten en 

    başından itibaren uzak mesafeden mi başladı? Yani –birinin İzmir’de diğerinin ise 

    Antalya’da yaşadığı- bu çift birbirleriyle internette mi tanıştılar? Yada çiftler, belki de 

    uzun yıllardır, mutlu bir ilişki yaşamaktadırlar ve eşlerden biri aniden iş nedeniyle 

    uzağa gitmek zorunda mı?  

    İkinci durumun daha zor olduğu bir gerçektir, zira çiftler arasında aniden ortaya çıkan 

    mesafeye önce bir alışmak lazımdır. Fakat yapılan güncel bir ankete göre on hayat 

    arkadaşından dokuzu şahsi özgürlüklerinin kıymetini bilmektedirler ve bu da 

    sevindirici bir sonuçtur. İnsan bütün gün kumsalda uzanmak yada maç izlemek yada 

    durmadan fazla mesai yapmak ister- neden olmasın, ne de olsa ilişkinin bu 

    konseptinden dolayı yeterli zaman var ve tekrar birlikte geçirilecek zamana kadar bu 

    aynı zamanda iyi bir oyalamaca olabilir.  

    Bazı kişiler uzak mesafeden yürütülen ilişkilerin büyük avantajlar sağladığı sonucunu 

    çıkarmaktadırlar. Zira çiftler bir tür engel aşmakta ve birlikte geçirilecek zamana 

    sevinmektedirler ve ilişkide diğer çiftlerin sadece hayal edebileceği çok büyük bir 

    güven temeli oluşmaktadır. Örneğin aşk her dem taze kalıyor! Birlikte paylaşılan her 

    şey değerleniyor. Bir yemek veya bir tatil her zamankinden daha tatlı olabiliyor. 

    Ayrıca cinsellik rutin olmaktan çıkıp çok özel bir duyguya dönüşebiliyor.

    Yine de uzak mesafe ilişkilerinin dezavantajları da vardır, zira normal bir çiftin bir 

    hafta boyunca doğal olarak paylaştıkları şeyler, birbirinden uzak mesafede bulunan 

    çiftler için olağanüstü bir durum teşkil etmektedir. Böylece her bir etkinlik bir hafta 

    sonuna yada daha uzun bir zaman dilimine konsantre edilmektedir. Eşler birbirine 

    kavuşmadan çok şey beklediklerinden ve buluşma umulduğu kadar güzel 

    geçemeyebileceğinden dolayı, hayal kırıklığına uğrama tehlikesi oldukça büyüktür. 

    Bu yüzden küçük şeyler için sevinmeli ve herhangi bir sohbet için kendini 

    zorlamamalı ve yan yana uyanmanın mutluluğunu yaşamalıdır.  Bazen acaba değer mi 

    bu kadar çabaya dedirten ama doğru insanla her buluşmada ,her 500 km yolu kat 

    ettiğinizde değdiğini gördüğünüz ilişki için yapılması gerekenler şunlar olabilir:

    Mutlu bir uzak ilişki için yapılması gereken 4 şey

    • Eşinizle olabildiğince sık iletişim kurun. Telefon, cep telefonu, Skype, e-posta ya da 

    posta yoluyla. O sizin günlük yaşamınızın bir parçası olsun.

    • “Ben” değil, “biz” deyin. Fazla bireysellik ilişki için, özellikle de uzun mesafe 

    ilişkileri için iyi değildir. Ayrı da olsanız ritüellerinizden ve ortak yaşam 

    alışkanlıklarınızdan vazgeçmeyin.

    • Tartışma kokan konuşmalardan kaçının. Değerli zamanlarınızı anlaşmazlıklarla 

    geçirmeyin. Yapıcı olun ve sorun büyükse hemen çözümüne ulaşmaya çalışın.

    • Eşinizle ortak geleceğiniz hakkında çok şey konuşun. Bu tür ilişkiler vizyon gerektirir.

    Bu tür ilişkilerdeki en önemli şey, çiftin herşeye rağmen ortak bir hedefe sahip 

    olmasıdır, yani birliktelik isteklerinin olması ve bu mesafeye belli bir zaman için 

    katlandıklarını bilmeleridir. Eşler belirli bir zaman sonra beraber, aynı şehirde 

    yaşayacakları ve birlikte olacakları düşüncesine tutunmalıdırlar. Uzak mesafeli 

    ilişkilerde de plan olmadan ilişkinin dayanağı olmaz, bu yüzden en başından itibaren 

    insanın böyle bir ilişkiye girmek isteyip istemeyeceği iyi tartılmalıdır.      

    Avantajları ve dezavantajları

     “Seni çok özledim”. Kulağa çok hoş geliyor olabilir. Fakat kilometrelerce 

    uzakta olan sevgilinizin işini hiç de kolaylaştırmıyor bu söz.  Sürekli özlem 

    çektiğini söylemek iki tarafın da yaşam kalitesini düşürüyor.

     Başka bir sorun günlük yaşamdaki gerçekler. Çiftler ayrı şehirlerde kendi 

    gerçeklerini yaşıyor ve bu maalesef bazen paylaşılamıyor.

     Aldatılma korkusu ve “ilişkimiz nereye gidiyor?” gibi kuruntular da diğer 

    sorunlar arasında… Kıskançlıklar kaçınılmaz oluyor ve ilişki normal bir 

    ilişkiden daha fazla özen istiyor.

     Hayatında birisinin olduğunu bilmenin yarattığı güvenle, kimse yokmuş gibi 

    özgür yaşamanın yarattığı konfor uzun mesafe ilişkisinin en önemli avantajı.

  • İNGİLİZCEYİ HİPNOZLA ÖĞRENMEK

    İNGİLİZCEYİ HİPNOZLA ÖĞRENMEK

    Hipnozla İngilizce bir hayal ürünü mü? Herkes hipnoz olur mu? Hipnoza girince yabancı dil beynimize mi sokuluyor? 7 Günde hipnoz öğrenilir mi? Öğrenciler hipnoz edilerek mi İngilizce öğreniyor? Vb. sorular bana en çok sorulan sorulardan biri.

    Çünkü ben hem İngilizce öğretmeniyim, hem psikoloğum hem Türkiye’de hipnoz eğitiminde ilk akla gelen eğitmenlerdenim. Bu formasyonu tamamlayan kaç kişi var acaba ben de merak ediyorum.

    Hipnoz Algıları Açar Öğrenci Öğrenebileceğini Öğrenir

    Hipnozu artık mucizeymiş gibi sunanlara şaşırıyorum. Yer çekimi nasıl görevini görüyorsa hipnotik şuur her keste algıları açık ve telkin almaya müsait bir durum yaratıyor. Bu durum meydana geldiğinde ister kişiye tokluk duygusunu aşılar ve diyetine uymasını sağlarsınız. İsterseniz içinden gelerek ders çalışmasını veya memleket faydalı bir birey olabilmek için inançları uğuruna canlı bomba olmasına şartlandırabilirsiniz. Tüm bunlar olabiliyorsa İngilizce öğrenme becerisini de arttırabilirsiniz o zaman değil mi?

    Eğitimlerde Neler Oluyor?

    İngilizce sınıfta öğrenilmez ama öğrenebileceğinizi öğrenmek için başlangıç düzeyinde bir sınıfa ihtiyaç duyarsınız. Daha önce pek çok sınıfta çaba göstermiş ve bu güne kadar arzu ettiğiniz durumu yaratamamış olabilirsiniz. Bütün bu olumsuz etkilerden korunmak için sınıftan ziyade eviniz kadar rahat edeceğiniz bir öğrenme ortamı yaratılır. Bir günün en verimli saatleri bu öğrenme ortamında geçer böylece kişinin dikkatini bölecek dış etkenlerden korunur. Bu bir hafta süreyle kesintisiz, yüksek bir motivasyonla ve bilinçaltını etkileyen unsurlardan yararlanarak gerçekleştiğinde. Öğrenmek şaşırtıcı olmaz belki öğrenememek daha çok şaşırtıcı olmalıydı diye düşünüyorum.

    Herkes Bu Tekniklerden Yararlanabilir Mi?

    Okullarda veya kurslarda öğrenemeyen öğrenci zamanla direnç ve kompleks geliştirir. 30 yaşın üzerinde ve param var ama zamanım yok diyenlerin çoğu aslında bu dirençlerini kıramadıkları ve kendine güvenemedikleri için alternatif bir yol arıyorlar. İşte hipnozla İngilizce tam bu noktada yabancı dil öğrenmek isteyen adayların dikkatini çekiyor. Talep eden adaylarla telefonda veya yüzyüze bir mülaakaat gerçakleştiriliyor. Uyum ve seviye testine tabi tutuluyor. Sonra 2 veya 4 kişilik öğrenme odalarında güle oynaya bir eğitime başlıyorlar. Tabi bunu 7 gün sürdürse öğrenmemesi mümkün değil.

    Hipnozla Öğrenmedeki Sistem 3 boyutta Ele Alınıyor

    1)GÖRSEL BOYUT

    Bilinçaltının gücünden yararlanılacak imajinasyonlar aktivite edilerek gerçekleşir. Burada telkinler ve kişinin iç dinamiklerinden yararlanılır.

    2)İŞİTSEL BOYUT

    Yeterince duymadığınız bir dili içselleştirmeniz de zordur. Bardağı doldurmadan nasıl boşaltabilirsiniz ki. Yeterince veri girişi olabilmesi için çok sık bu dilin argümanları dinleme yoluyla kişiye aktarılır. Bu dinlemeler gece yatarken de devam eder. Zamanla öğrenmenin kendi sesiyle de entegre olarak sistemin işleyiş mekanizması içerisine dahil olur. Hatta İngilizce rüyalar görmeye başlar.

    3)İÇSELLEŞTİRME BOYUTU

    Düşünmeden konuşabiliyorsanız artık eğitimi içselleştirmişsiniz demektir. Bunun için yeterince tekrar ve uygulamanın içine girmeniz lazım ki bir eğitim ne kadar kullanılırsa o kadar içselleştirilir.

    Sadece 7 Günde İngilizce Öğreniliyor Mu?

    Sadece 7 Günde temel kavramlar ve dilin matematiksel yapısı öğretilir. Bu durum normal kurslarda 2 veya 2.5 ayda verilir. Bu eğitim 3 modülden oluşuyor. Temel kavramlardan sonra bunları geliştirmek için 2. Modüle katılması şiddetle önerilir. 3 Modül artık kendi alanında teknik terimleri de kullanabileceği düzeye getirmeyi hedefler. Tabi artık ders dışında da bütün algıları bu dili entegre etmek üzere çalışır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • AŞK ACISI VE HİPNOZ

    AŞK ACISI VE HİPNOZ

    Hipnozu en çok unutabilmek için tercih ediyorlar. Çünkü hatırlamak acı veriyor ve kişi bu acıyla yaşamak istemiyor. Her güzel şey bir gün biter ve genelde bunu kabul etmek acı verir.

    Bu acı sadece duygusal değil bedeninizi de etkilemeye başlar. Omuzlarınıza bir ağrı çöker, mideniz yanmaya başlar ve kalbiniz sıkışır sanki kötü bir şey olacakmış gibi…

    Ayrılık acısı beynin fiziksel acıyı hissettiği bölgede yaşanıyor. Bedenin en zayıf organlarını etki altına alarak bu acı somatikleşiyor.

    Aşk Acısı Zamanla Geçer Mi?

    Her şeyin çözümü zaman derler. Aşk acısı da tabi zamanla etkisini kaybeder. Bu süre 6 ay ile 2 yıl arasında değişebilir. Ancak gecen süre içinde bitirilmesi gereken duygular beslenmeye devam ederse, gelecekte yaşayabileceğiniz bütün güzel olayları olumsuz etkileyebilir. Ayrılık elbette istenmeyen bir durum ve aşırı sevgiyle bağlandığınız bir ilişkide ayrılık elbette acı verir ve sadece zamanla geçmez destek de almanız gerekebilir. Böylece aşk acısının yarattığı hasarı daha kısa süre içinde tamir edilebilir hale gelirsiniz.

    Aşk Acısından Kurtulmak İçin Ne Yapabilirim?

    Çivi çiviyi söker hesabı bir başka birine aşık olmak o kadar da kolay değil. Zihin mevcut duruma o kadar güçlü bağlanıyor ki alternatifleri reddediyor.

    İlişki içinde olduğunuz kişinin bütün olumsuz yönlerini ilişki sırasında göz ardı eder ve çoğunlukla sizin özverili çabalarınızla bu ilişkinin yürüdüğünü görmeniz zor olmaz. Şimdi onun olumsuz yönlerini mümkünse yazarak belirleyin ve her gün buna dikkatinizi vererek zihniniz bu ilişkiyi tekrar arzu etme kanallarının önüne koyun.

    Bunun yanında ilişki konusunda uzman bir terapist veya hipnoterapist’ den yardım alabilirsiniz. Kendinize söz geçiremediğiniz durumlarda bilinçaltınız ile çalışan bir terapist mevcut durumun olumsuz bulgularını temizleyecek kendine güvenen geçmişindeki yaşadıklarıyla geleceğini ipotek altına almayan yeni versiyonunuzla sizi buluşturacaktır.

    Dersinizi Almadan Acıları Unutursanız Aynı Döngüyü Tekrar Yaşarsınız

    Hayatta yaşadığınız her olayın size getirdiği bir mesaj vardır. Bazen bu dersler pahalı olabilir ancak içeriğini değerlendirirseniz her zaman kıymetlidir. Hayat sadece geçmişten ibaret değildir gelecek de bu yaşamın yaşanmamış bir parçasıdır. Bu nedenle yaşayabileceklerinize değer katmak için yaşadıklarınızı tamamen unutmamak da önemlidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.