Kategori: Psikoloji

  • ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    Türkiyede Erkeklerin %3’i Kadınların %1’i Psikopat (Antisosyal Kişilik Bozukluğu) Tanısıyla Yaşamaktadır.

    Bir kişi soğukkanlılıkla cinayet işleyebilir ve bunu birden fazla yapabiliyorsa ruh sağlığının yerinde olmadığı söylenebilir. Cinayeti işleyen Atalay Filiz’in profiline baktığımızda durumuna en uygun tanıyı ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU diyebiliriz. (Empati, vicdan, merhamet ve suçluluk duygusundan uzak, sosyal , etik ve hukuki kuralları kabule uymayan kişilik bozukluğu) Çevreye en fazla zarar verme potansiyeli olan kişilik bozuklukları arasında antisosyal kişilik bozukluğu olanlar görülür.

    Halk Diliyle Psikopat Dediğimiz Kişilik Tiplerinin Cezai Ehliyetleri Vardır

    Askerlik öncesi bu tanı konulduğunda kişi askerlikten muaf tutulur ancak işlediği suçlarda bu durum cezai ehliyetini azaltmaz

    Eğitimli Kişilerin Suçları Da Zekice Olur

    Bireyi suça iten psikososyal etkenler genel hatları ile: Çocukluk döneminde şiddet görme, cinsel taciz ve tecavüze uğrama, genellikle düşük eğitim seviyesi, sosyal yaşamda başarısızlık, işsizlik, ekonomik olanakların yetersizliği, olumsuz bir yaşam biçimi, aile içi sorunlar ve şiddet, yaşanılan çevre, öz denetim yetersizliği,alkol ve madde bağımlılığıdır.

    Akademik Başarı ve Cinayet İlişkisi

    Cinayet kişinin kişilik yapısından kaynaklanır. Antisosyal kişilik yapısı eğitime ve kariye engel olmaz. Zeka arttırkça kişiliklerini gizleme becerileri de gelişir.

    Katil Kendini Bu Güne Kadar Nasıl Gizledi?

    Atalay Filiz’ in kendini gizlemesi antisosyal kişilik özellikleri arasında başkalarıyla içli dışlı olmaması yanlız yaşamayı tercih etmesine bağlayabiliriz.

    Ailenin Şüphelenmesi Mümkün Müdür?

    Kariyer düzeyi yüksek bir aileden geldiği halde aile bunu nasıl farketmedi diye düşünülebilir. Anti sosyal kişilik bozukluklarına sahip olan kişilerin aile bağları zayıftır. Bu nedenle ailenin bunu fark etmesi mümkün olmayabilir.

    Kendilerini Haklı Göstermede Ustalaşmışlardır

    Karşısındaki insanın duyguları ve hakları olduğunu düşünmez. Kendilerini diğer insanlardan üstün görür. Bu nedenle yaptığı şeyleri vicdanen kabul edilebilir bulur ve bu da onları soğukkanlı yapar.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu Kişilerin Çocuklukları

    Daha ergenlik döneminde bu sorun tesbit edilebilir. Aşırı soğukkanlı olmaları, hayvanlara zarar verme hatta bundan zevk alma eğilimi vardır. Yaşıtları ile geçimsizlikleri sıkça görülür. Anne babayı kullanmada üstün yetenekleri vardır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite sıkça görülür.

    Toplumsal Değerlerden Uzak Yaşarlar

    Sık sık suç işleme, tutuklanma, anlık yaşama ,geleceği düşünmeme şeklindedir. Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişiler,diğer insanlarla olumlu ilişki kurmada zorluk çekerler; sosyal norm ve değerlere uymayan davranışlarda bulunma eğilimi gösterirler.Bunun dışında

    • Saldırganlık

    • Yasadışı hareketlere meyletme (cinayet-tecavüz)

    • toplumsal kurallara değer vermemek

    • Acımasızlık, bencillik ortak özellikleridir.

    • Özdenetim duygularında yoksundur.

    • Hayatta belirli bir amaçları yoktur,

    • İş performansları düşüktür. Bir işte uzun süre kalamazlar.

    • Hiç kimseye karşı bir sorumluluk ve bağlılık hissetmezler.

    • İyi bir anne ya da baba olmaları zordur.

    • Eşlerine ve çocuklarına şiddet uygulayabilirler.

    • Anlık karar verirler ve hayatlarında hiç düşünmeden ani değişiklikler yapabilirler.

    • Sonuçlarıyla ilgili herhangi bir kaygı taşımama ve olası tehlikeleri düşünmeden risk alma ve heyecan arama başlıca özelliklerindendir.

    Anti Sosyal Kişilik Bozukluğunda Erken Tedavi

    11 Yaşına kadar tespit edilmiş ve tedaviye başlananlarda kişinin kendisine ve başkasına zarar vermeyecek düzeyde kontrol altına alması mümkün. Bununla birlikte kesin tedaviyi sağlayan eğitim ve psikolojik destek dışında bir yöntem bilinmemektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

    PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

    Hastalığım Psikolojik Mi?

    Doktor doktor dolaşırsınız en sonunda bir doktor size “Senin sorunun psikolojik” der. İşte o anda sizin de kafanıza takılır “Şimdi benim psikolojim bozuldu mu?” Ya da “Ben deli miyim?”Diye merak edersiniz. Psikolojik kökenli rahatsızlıklar bizi dört şekilde etkiler;

    • Zihinsel (Örneğin;Rahatsız edici düşünceler)

    • Davranışsal (Örneğin;Öfke veya tahammülsüzlük)

    • Algısal Örneğin;Kendini bu dünyaya ait hissetmeme)

    • Fiziksel (Örneğin ağrılar, kaşıntı, kabızlık)

    Hiçbir sağlık uzmanı delilik kavramını kullanmaz. Ama içimize bir şüphe düştüğünde deli olmadığımıza ikna olmak için bir sürü psikolojik sorunumuzu görmezden gelebiliriz.

    Hangi rahatsızlık olursa olsun teşhis konulmadan tedaviye başlanmaz. Ancak diğer branşlardan farklı olarak hiçbir hasta da kendisine psikolojik bir hastalığın teşhisi konulmasından hoşlanmaz. Uluslararası düzeyde kullanılan ölçekler arasında yüzlerce psikolojik hastalıklar tanımı yapılmıştır ve bunlar arasında en yaygın görülenleri depresyon, bağımlılıklar, anksiyete, madde bağımlılıkları, korku halleri, cinsel problemlerdir.

    Kim Bağımlı Olduğunu Bilmek İster ki?

    Hasta hastalığı özdeşleştirilmekten hoşlanmaz. Alkol alana alkolik, madde kullanana madde bağımlısı derseniz kimse kendini alkolik veya madde bağımlısı olarak görmeyecektir. Biz de böyle bir ilişkilendirme yapmayız. Örneğin alkolden vazgeçemiyor, ihtiyacından fazla kalori alıyor deriz.

    250’den Fazla Psikolojik Rahatsızlık Vardır

    Bu rahatsızlıkları 10 katagoride topluyoruz. Her biri hakkında ayrı bir makale yazarak konuyla ilgili merak etteğiniz temel bilgileri öğrenebilirsiniz.

    1. Kaygı Bozukluğu ( Gelecek kaygısı, sürekli endişe hali, fobiler)

    2. Cinsel Sorunlar ((Erken boşalmak, orgazm olamamak, sertleşme sorunu, cinsel soğukluk)

    3. Uyku Bozuklukları ( Fazla uyuma, uyuyamama, uyurgezerlik, derin uyuyamamak)

    4. Madde Bağımlılıkları (Uyuşturucu, alkol, kafa bulucu ilaçlar)

    5. Çocuklarda Görülen Psikolojik Rahatsızlıklar (Aşırı öfke, dikkat dağınıklığı, uyumsuzluk)

    6. Kişilik Bozuklukları ve Psikolojik Rahatsızlıkları ( takıntılar, bağımlı kişilik, narsist, borderline)

    7. Psikotik (Hezeyan) Rahatsızlıklar ( Şizofrenler, paranoya)

    8. Nörobilişsel Psikolojik Rahatsızlıklar (Alzheimer, Parkinson)

    9. Yeme Bozuklukları ( Yediklerini kusma, aşırı yeme, belli şeyleri yiyememe)

    10. Duygu Durum Bozuklukları (Manik depresyon, bipolar bozukluk, depresyon, aşırı üzüntü)

    Psikolojik Rahatsızlıklar Neye Göre Teşhis Edilir?

    Hastanın şikayetleri dinlenerek uygun teşhis konulur. Bana gelen hastaların büyük bir kısmı önce başka branştan bir uzmana gitmiş ve pek çok tetkikini yaptırmış olarak gelir. Bir yandan bilmek ister, “Gerçekten bu rahatsızlıklarım psikolojik mi? Bunları yaşamaktan psikolojim bozuldu” der.

    Psikolojik hastalıkların sınıflandırılması Amerika ve Kanada’da kullanılan DSM Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından yapılmıştır. Bu güne kadar 250 hastalık sınıflandırılmış olup bu sınıflandırma güncellenerek geliştirilmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Yeni Yıl

    Yeni Yıl

    Yeni yıl bazen gerçekten en yeni güzellikleri getirebilir.
    Geçen yıl zorlukları yorgunlukları kadar çok özel güzellikleri de yaşattı. Bu aralık ayı benim için tüm aralık aylarından çok daha özel . 2015 bana yep yeni bir güzellikler getirdi. Bu bu yıl aralıktan ocağa yeni bir yıla kavuşurken içimdeki heyecanı sebebi olan duygu kelimelere sığar mı bilemiyorum. Yıllardır bebeklerle , hamile annelerle , çocuklarla çalışan bir uzmanım. Hep onları ailemin bir parçası gibi hissetim.Dayılar ,teyzeler kuzenlerler ve kuzenlerimin bebekleri ,çocukları derken kalabalık bir ailem var. Bu nedenlerle hep kendimi şanslı hissetmişimdir. Bu yıl ise hepsinden de özel bişi oldu. Bunu deneyimlemek hepsinden özel bir şans. Dört ay önce teyze oldum. Kaan bebeğe dört ay boyunca hikayeler anlattım. Onunla oyunlar oynadım . Annesi kadar vakit ayıramasam da onunla vakit geçirmek kendi olmasına katkı sağlamak harika bir şey. Ve içimde anne olmaya dair çok güçlü gerçek kıpırtılar var. Çünkü kendim olabilme mücadelesini vermiş ve ayrılmış bir birey olarak benden ayrılmasını kabullenebileceğim bir varlığın içinde başlayan serüvenine dahil olmak istiyorum. Çünkü bence bir bebeğe ,bir çocuğa hediye edilebilecek en önemli şey kendi olma fırsatı. Yeni yıl için duygularımı yazama fikri oluşunca size 2015’te bana verilmiş en güzel armağanı Kaan bebeği, anne olma isteğimi sizinle paylaşmak istedim. Ve bilgilerin çok konuşulduğu dünyamızda duygulara dair bir şey yaz yazmak istedim. Ve bu nedenle de önce kendi duygumdan başladım Yıl bitmeden terapist , gelişim psikoloğu ve aile danışmanı olarak sizinle paylaşmayı sevmeyi ve aile olmayı kolaylaştırcak bir kaç öneride bulunmak isterim Yeni yıla girerken genelde hediyeleşiriz, paylaşaırız, heyecanlarınırız. Doğru hediyeleri seçmek için özeniriz. Hediyeler seçerken sevdiklerinizi mutlu etmek ve güzel anılar bırakmak için uğraştığımız saatlerin sonunda istediğimiz şey sevdiklerimizin yüzünde oluşan mutluluk ifadeleridir. Bebeğin neşeli bir şekilde agulaması, çocuğun sevinçle yaşasın harika demesi, yetişkinin samimi bir şekilde hediyesini sahiplenmesi işte oldu dedirtir bize. Her gelen yeni yılda hediyeleşmeler, sofrada buşmalar ve diğer paylaşımlar sevdiğimizi mutlu etmenin hazzını yaşatır . Yaşamımızda sevdiklerimizinle mutlu anılar ve iyi duygular biriktirmek çok önemlidir.
    Psikolog, pedagog ,aile danışman ve psiko terapist olarak bebeklerin, çocukların,annelerin ,babanın duygusu ile ilgileniyorum. Mesleğimde 17. Yılı bitirip on sekizinci yıla girereken tecrübeler ve bilgilerim ışıgında bebeklerin daha anne karnında duygu belleklerini oluşturmaya başladığından çok emininim . Üç yaş öncesinde ne yaşadıklarını hatırlasamasalarda bebekler annelerinin babalarının ve çevrelerinde ki diğer kişilerin duygularından etkilemektediler. Böylece bebeklerin doğum anı dahil tüm anıları, yaşam boyu yaşa başa bakmazsızın mutlu başarılı ,özgüvenli ve sağlıklı kalmaya , kaliteli yaşam sürdürmeye etki etkilemektedir. Bugüne kadar duygularla ilgilenirken önce kendi duygularının mimarı olmayı ve kendimi değiştirmeyi kendime verilmiş en büyük hediye olarak gördüm. Kendime beğendiğim ürünleri alırken bir dakika kendi içime bakıp bana ne hissettirdiğini anlayıp sonra satın aldım. 31 Aralık 20015 akşamı içinde öyle yapıcağım. Sevdiklerime süpriz yapmayı çok çok seven bir insanım. Sevdiklerime , hayatıma değer katan güzel insanlara hediye seçerken onların beğenileri ile benim onlar için olan güzel duygularımı birleştirerek seçimler yaptım. Size bilindik gelecebilecek çok önemli bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Aynı zamanda kendim için sizin için ve sevdiklerimiz bir temenni de bulunacağım. Dilerim sevdiklerinize hazırladığınız tüm güzel süprilerin içine koşulsuz sevgi koyasınız. Ve dilerim sevdikleriniz için yaptığınız tüm yatırımları kendiniz istediğiniz için yaptığınızı hep hatırlarsınız. Bu farkındalıkla onlara ayrılma ve kendi olma şansını tanırsınız. Ve yaptığınız ve yepamadığınız şeyler için bir dakika içinize bakıp yapabildiklerinizi için kendizi taktir edersiniz Ve dilerim yapamadıklarınızı için kendi yolculuğunuzu başlatacak iç enerjiye ,inanca ve rehbere sahip olursunuz. 2016 ya kavuşa heyecanlarının ve 2016 daki duygu ve düşüncelerinizin isteklerinizi ve dileklerinizi kolayca getirmesi dileğiyle

  • PANİK BOZUKLUK

    PANİK BOZUKLUK

    Panik Atak; korku, endişe ve huzursuzluk belirtilerinin aniden başlayıp, rahatsızlığın 10 dakika içinde en üst düzeye ulaştığı, 13 adet vücutsal ve düşüncesel belirtiden en az 4’ünün yaşandığı bir ankisyete (kaygı) nöbetidir.
    Bu 13 belirti şunlardır. 
    Çarpıntı, kalp hızında artış, kalp seslerini duyuyor gibi hissetme
    Terleme
    Titreme ve ya sarsılma hissi
    Boğulma ya da nefes alamama, nefesinin yetmediği hisleri
    Tıkanma, soluğun kesilmesi hisleri
    Göğüste ağrı veya göğüste bir rahatsızlık hissi
    Bulantı ya da karında ağrı ya da karında bir rahatsızlık hissi
    Çevreyi olduğundan farklı, sanki gerçek değil gibi hissetme ya da kendini çevredekilerden ayrılmış, olağandışı, farklı bir şekilde algılama hali
    Baş dönmesi, dengesizlik, başta sersemlik hissi, bayılma hissi, yere düşecek gibi olma
    Kontrolünü kaybetme, delireceğini düşünme seklinde bir korku
    O anda, kalp krizi geçireceği ya da öleceği korkusu
    Uyuşma, hissizlik, yanma, karıncalanma hisleri
    Üşüme, ürperme, soğuk ya da sıcak basmaları, basından aşağı kaynar su dökülmüş veya hamama girmiş gibi olma
     Yukarıda da belirtildiği üzere panik atak belirtilerinin hepsi aynd agörülmek zorunda değil en az 4 tanesinin olması kişinin panik atak geçirdiğini söylemek için yeterlidir. Ayrıca panik atak sebepsiz olarak aniden başlayabileceği gibi, belli bazı durum ya da ortamlarla ilişkili de olabilir. Örnek olarak korkulan bir hayvan görme, kalabalık bir ortamda bir faaliyet (konuşma, yemek yeme gibi) bir durumu takiben de başlayabilir.
     PANİK BOZUKLUK ise;  panik ataklarının; beklenmedik zamanlarda ve tekrarlayarak oluşması atakların tekrarlayacağı yönünde sürekli bir kaygı yaşanması  atağın sonunda olabileceğini düşündüğü olumsuz şeyler (ölmek, delirmek, kalp krizi geçirmek seklinde) ile ilgili endişe duyulması ya da bu ataklarla ilgili olarak bazı davranışlarında değişiklikler yapılması şeklindeki bir rahatsızlıktır. Dolayısı ile panşk atak bir çok ruhsal hastalık sırasında ortay acıkabilen bir belirti iken PANİK BOZUKLUK tanısı konabilmesi için beklenmedik panik ataklar, beklenti anksiyetesi  ve/veya kaçınma davranışları da gerekmektedir.
    Agorafobi ise; kişinin yalnız kalmaktan, kaçmanın, o ortamdan uzaklaşmanın kolay olmayacağı ya da her hangi bir rahatsızlık hissetme anında yardım alamayacağı topluma açık yerlerde olmaktan korku duymaktadır. Panik Bozukluk ya da Agarafobi tek başlarına da görülebilir  birlikte de görülebilir.
    Bu kişilerde gördüğümüz bazı ortak özellikler arasında, tek başına dışarıya çıkamama ve yanlarına başka bir kişiyi alma, kalabalık caddelerden geçememe, kalabalık mağaza, marketlere girememe, kapalı ortamlar (tünel, köprü ve asansörler gibi) ve kapalı araçlardan (metro, otobüs, uçak gibi) kaçınma sayılabilir. İleri aşamalarda kişiler evlerinden çıkmayı reddedip çevrelerindekileri de kendileri gibi evde tutmaya zorlayabilirler. Sosyal ilişkiler bozulup boşanmalara yol açabilir.
    Panik Bozukluğun hayat boyu görülme yaygınlığı %1.5-3 arasında değişmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çocuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir. Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Panik atak krizi geldiğinde 5-20 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir. Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Hasta bazen bilinç altında biriktirdiği korkularını sanki gerçekmiş gibi görebilir. Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.
    Panik bozukluğu olan birçok insan; kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma şeklindedir. Başka bir rahatsızlığa bağlı olarak ortaya çıkmaz. Panik bozukluğu, beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı norotransmitterlerin anormal çalışması sonucu oluşmaktadır. Günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın  sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız”  olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi  bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi  ve bunun sonucunda da  “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “çıldırıyorum”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile tetiklenir.
    Hastaların çoğu %40-80’inde majör depresyon dediğimiz tablo hastalığa eklenip durumu ağırlaştırmaktadır. Kişilerin bahsetmemesine karsın intihar riski yüksektir. Hastaların %20-40’inda alkol ve madde bağımlılığı görülmektedir. Kişi ilerleyen dönemde eve bağımlı hale gelebilmekte ya da hastane, eczane gibi yerlere yakın olmayı yeğlemektedir. Hasta bu konuya yakın olmayan doktorları bir dolaşıp gereksiz ya da yanlış tedaviler almaktadır. Çevresi ile iletişimi bozulan kişinin mesleki, sosyal, ailesel işlevselliği azalmaktadır. Dolayısı ile mutlaka doğru ve zamanında teşhis ve tedavi edilmesi başka hastalıkların ortaya çıkmasının da önüne geçecektir.
    TEDAVİ
    İlaç ile birlikte özellikle bilişsel davranışçı psikoterapi uygulanır ise sonuçlar oldukça yüz güldürücüdür. Kişinin hastalığı hakkında bilgilendirmesi psikoeğitim bile bazen hastaların neredeyse yarısının rahatlamasına yol açmaktadır. Dolayısı ile Panik bozukluk psikiyatri uzmanı tarafından düzenli takip ve tedavi ile rahatlıkla düzelebilen bir rahatsızlıktır.

  • Takıntı hastalığı (Obsesif Kompulsif Bozukluk )

    Takıntı hastalığı (Obsesif Kompulsif Bozukluk )

    Hepimizin stresli dönemlerde zaman zaman yaşadığı takıntılı (ısrarcı, saçma ve tekrarlayan) düşünceler, hayatımızı , okulumuzu, işimizi, ilişikilerimizi etkiliyorsa bu duruma takıntı hastalığı diyoruz (obsesif-kompulsif bozukluk).

    Eve yada kişiye mikrop, sperm vb. bulaşması, ocağın, kilitlerin açık bırakılması, simetri, sayı, küfür edermiyim?, sarkıntılık edermiyim?, cinsel bölgelere bakarmıyım ? çocuğuma ya da sevdiklerime zarar verirmiyim? gibi, kişiye saçma, yabancı gelen düşünceler ısrarcı bir biçimde gelirler. Kişi bu takıntılardan kurtulmak için aşırı temizlik, belli bir harften kaçınma, sayma, dokunma benzeri kompulsyonlarla meşgul olmaya başlar.

    Genel bilgileri her yerde detaylı bir biçimde bulabilirsiniz ancak ben daha çok tedavi ile ilgili size farklı bilgiler sunmak istiyorum.

    Gestalt terapisi ve takıntı hastalığının tedavisi:

    Öncelikle ilaç tedavileri ya da bazı klasikleşmiş terapi biçimlerinin etkisinin az ve çoğunlukla geçici olduğunu vurgulamalıyım. Ayrıca aşağıda vereceğim bilgilerin bazı ağır vakalarda ya da farkındalığı çok düşük hastalarımızda zaman zaman beklediğimizden az etki gösterebileceğini de vurgulamalıyım.

    Tedavide vurgulamak istediğim en önemli nokta aslında bu takıntıların bir sonuç ya da savunma olduğunu farkedebilmek. Yani terapide amaç ; sivrisineklerle mücadele etmek değil bataklığı kurutmak olmalı. Yani kişinin kişilik yapısı, temas edemediği kutupları ve çocukluk döneminde ona yüklenmiş olanları bulmak veçalışmak. Örneğin birine karşı hissedilen öfkeyi ifade etmek ya da hayatını bu duruma göre ayarlamak yerine sürekli el yıkamak. Ya da kişiye aşırı yüklenmiş kontrol ve sorumluk duygularından bunalmış birinin daha sorumsuz ya da kontrolsüz yaşayabilmeyi ve bu durumdan suçluluk hissetmemeyi öğrenmesi yerine kontol takıntılarıyla uğraşması gibi.

    Yani kişi hayatı, kavramları, yargılayıp kutuplu bir dünyada yaşamaya zorlandığında, zaman zaman karşı kutbu ihtiyacına göre kullanamadığında takıntı hastalığına yakalanabilir. Uygun bir terapi ortamında bu konular çalışıldığında kişi 1-2 seansta bile hızla rahatlayıp, edindiği bu yeni bakış açısı sayesinde takıntılarından kurtulmaya başlar.

    Bu terapi yöntemine ek olarak bilişsel davranışçı terapi yöntemi prensiplerinden de faydalanılabilinir.

    Uygun vakalarda zaman zaman ilaç kullanımı tedaviye eklenebilmektedir.

  • Kendin Olma ve Koşulsuz Sevgi

    Kendin Olma ve Koşulsuz Sevgi

    Yeni yıl bazen gerçekten en yeni güzellikleri getirebilir. Geçen yıl zorlukları yorgunlukları kadar çok özel güzellikleri de yaşattı. Bu aralık ayı benim için tüm aralık aylarından çok daha özel . 2015 bana yep yeni bir güzellikler getirdi. Bu bu yıl aralıktan ocağa yeni bir yıla kavuşurken içimdeki heyecanı sebebi olan duygu kelimelere sığar mı bilemiyorum. Yıllardır bebeklerle , hamile annelerle , çocuklarla çalışan bir uzmanım. Hep onları ailemin bir parçası gibi hissetim.Dayılar ,teyzeler kuzenlerler ve kuzenlerimin bebekleri ,çocukları derken kalabalık bir ailem var. Bu nedenlerle hep kendimi şanslı hissetmişimdir. Bu yıl ise hepsinden de özel bişi oldu. Bunu deneyimlemek hepsinden özel bir şans. Dört ay önce teyze oldum. Kaan bebeğe dört ay boyunca hikayeler anlattım. Onunla oyunlar oynadım . Annesi kadar vakit ayıramasam da onunla vakit geçirmek kendi olmasına katkı sağlamak harika bir şey. Ve içimde anne olmaya dair çok güçlü gerçek kıpırtılar var. Çünkü kendim olabilme mücadelesini vermiş ve ayrılmış bir birey olarak benden ayrılmasını kabullenebileceğim bir varlığın içinde başlayan serivenine dahil olmak istiyorum. Çünkü bence bir bebeğe ,bir çocuğa hediye edilebilecek en önemli şey kendi olma fırsatı. Yeni yıl için duygularımı yazama fikri oluşunca size 2015’te bana verilmiş en güzel armağanı Kaan bebeği, anne olma isteğimi sizinle paylaşmak istedim. Ve bilgilerin çok konuşulduğu dünyamız duygulara dair bir şey yaz yazmak istedim. Ve bu nedenle de önce kendi duygumdan başladım Yıl bitmeden terapist , gelişim psikoloğu ve aile danışmanı olarak sizinle paylaşmayı sevmeyi ve aile olmayı kolaylaştırcak bir kaç öneride bulunmak isterim Yeni yıla girerken genelde hediyeleşiriz, paylaşaırız, heyecanlarınırız. Doğru hediyeleri seçmek için özeniriz. Hediyeler seçerken sevdiklerinizi mutlu etmek ve güzel anılar bırakmak için uğraştığımız saatlerin sonunda istediğimiz şey sevdiklerimizin yüzünde oluşan mutluluk ifadeleridir. Bebeğin neşeli bir şekilde agulaması, çocuğun sevinçle yaşasın harika demesi, yetişkinin samimi bir şekilde hediyesini sahiplenmesi işte oldu dedirtir bize. Her gelen yeni yılda hediyeleşmeler, sofrada buşmalar ve diğer paylaşımlar sevdiğimizi mutlu etmenin hazzını yaşatır . Yaşamımızda sevdiklerimizinle mutlu anılar ve iyi duygular biriktirmek çok önemlidir. Psikolog, pedagog ,aile danışman ve psiko terapist olarak bebeklerin, çocukların,annelerin ,babanın duygusu ile ilgileniyorum. Mesleğimde 17. Yılı bitirip on sekizinci yıla girereken tecrübeler ve bilgilerim ışıgında bebeklerin daha anne karnında duygu belleklerini oluşturmaya başladığından çok emininim . Üç yaş öncesinde ne yaşadıklarını hatırlasamasalarda bebekler annelerinin babalarının ve çevrelerinde ki diğer kişilerin duygularından etkilemektediler. Böylece bebeklerin doğum anı dahil tüm anıları, yaşam boyu yaşa başa bakmazsızın mutlu başarılı ,özgüvenli ve sağlıklı kalmaya , kaliteli yaşam sürdürmeye etki etkilemektedir. Bugüne kadar duygularla ilgilenirken önce kendi duygularının mimarı olmayı ve kendimi değiştirmeyi kendime verilmiş en büyük hediye olarak gördüm. Kendime beğendiğim ürünleri alırken bir dakika kendi içime bakıp bana ne hissettirdiğini anlayıp sonra satın aldım. 31 Aralık 20015 akşamı içinde öyle yapıcağım. Sevdiklerime süpriz yapmayı çok çok seven bir insanım. Sevdiklerime , hayatıma değer katan güzel insanlara hediye seçerken onların beğenileri ile benim onlar için olan güzel duygularımı birleştirerek seçimler yaptım. Size bilindik gelecebilecek çok önemli bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Aynı zamanda kendim piçin sizin için ve sevdiklerimiz bir temenni de bulunacağım. Dilerim sevdiklerinize hazırladığınız tüm güzel süprilerin içine koşulsuz sevgi koyasınız. Ve dilerim sevdikleriniz için yaptığınız tüm yatırımları kendiniz istediğiniz için yaptığınızı hep hatırlarsınız. Bu farkındalıkla onlara ayrılma ve kendi olma şansını tanırsınız. Ve yaptığınız ve yepamadığınız şeyler için bir dakika içinize bakıp yapabildiklerinizi için kendizi taktir edersiniz Ve dilerim yapamadıklarınızı için kendi yolculuğunuzu başlatacak iç enerjiye ,inanca ve rehbere sahip olursunuz. 2016 ya kavuşa heyecanlarının ve 2016 daki duygu ve düşüncelerinizin isteklerinizi ve dileklerinizi kolayca getirmesi dileğiyle
    Uzman Psikolog
    Burçin Demirkan Baytar
    www.burcindemirkan.com
    www.cocukailadanismanligi.com

  • ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    İnsan, doğal olarak çevresinde ve kendi iç dünyasında olan biten her şeyi anlamlandırmak ister. Kimse anlam veremediği, algılayamadığı bir durum içerisinde olmak istemez. Hele hele kafamızın içinde dönüp duran ‘saçma sapan’, hiç kimseye anlatamadığımız, bizi utandıran veya aşırı derecede kaygılandıran düşünceler varsa, hayat iyice zorlaşır. Kişi bu duruma bir anlam veremez. Daha da kötüsü derdini de kimseyle paylaşamaz. Obsesif-Kompulsif Bozukluk denilen, Tükçeye ise ‘Takıntı Zorlantı Bozukluğu’ olarak da geçen bu rahatsızlık aslında iç dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir. 
    Hemen hepimizde hafif şiddette bu tür düşünceler olabilir. Kimimiz merdiven sayarız, kimimiz yerdeki çizgilere basmayız, kimi hep belli bir basamağı atlarken kimi de kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi diye sürekli düşünür durur. 
    Bu durum, bir düşünce ya da duygunun mantıklı çabayla bilinçten uzaklaştırılamayarak ısrarlı biçimde var olmasıdır. Kişinin zihnine irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, egoya yabancı, kişinin bunların saçma olduğunu bildiği halde iradesiyle uzaklaştıramadığı, inatçı bir şekilde tekrarlayan, kişinin zihnine sakız gibi yapışan sembol veya dürtülerdir. Mantığa ve görüşlerine de aykırıdır.
    Bu tür takıntılı düşünceler zihinden kovmakla gitmez. Adeta gücünü sizin direncinizden alır. Yani siz bu düşüncelere ne kadar direnirseniz, bu düşünceler de o kadar kuvvetli bir şekilde karşılık verir. Dolayısıyla insan kendisini bir kıskaç altında hisseder. Ne yapsa bu düşüncelerden kurtulamaz. Bu düşünceleri nötralize etmek için, yani bu düşüncenin verdiği kaygıdan kurtulmak içinse bir takım davranışlar sergilemek zorunda hisseder kendini. Bu davranışlara da kompulsiyon denir. Örnek verecek olursak; kapıyı kilitlediği halde sürekli olarak zihninde kapıyı kilitledim mi, kilitlemedim mi gibi bir düşünce döner durur. Bu nedenle bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu vardır; gidip kapıyı kontrol etmek. Bu davranış, istenmeden de olsa, zorunlu olarak pek çok kez olabilir. Ancak kapıyı kontrol ettiğinde bu kaygıdan kurtulur, fakat yine aynı düşünce yanı başında belirir. 
    Bir başka örnek; temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    HER ŞEYİ KONTROL EDEMEZSİNİZ
    Bu tür düşüncelere sahip insanların büyük bir kısmında aşırı kontrolcü bir bakış bulunmaktadır. Bir işi yaparken aşırı ayrıntıcıdırlar ve her şeyin dört dörtlük olmasını isterler. Çok titiz ve düzenlidirler. Yapılan işlerde adeta kusursuzluk ararlar. Aşırı kuralcı ve kontrolcü olan bu kişiler için olayların ya da planlanan işlerin istedikleri mükemmellikte olması adeta felakettir. Kuralları son derece katı, ahlaki değerleri ise hiçbir esneklik göstermeksizin cezalandırıcı niteliktedir. 
    Bu takıntılı düşünceler de kişiyi işte tam on ikiden yani en ahlakçı ve kuralcı olduğu yerden vurur. Dindar kişiyi namazda yakalar, eşine sadakat konusunda en küçük bir tereddütü olmayan bir kişinin zihnine ise çeşitli kadınlarla ilgili cinsel fanteziler olarak belirir. Annesine olan düşkünlüğüyle bilinen bir kişide ise annesini öldürme korkusu şeklinde ortaya çıkabilir. Bütün bu düşünceler kişiye son derece büyük bir acı verir. Ve yine aynı kısır döngü; düşüncelere direnme, direndikçe düşüncelerin de kuvvetlenmesi. 
    Obsesif Kompulsif bozukluk kişinin yaşam kalitesini inanılmaz derecede düşüren bir rahatsızlıktır. Ne hazindir ki kimileri bu ‘saçma’ düşüncelerini birileriyle paylaşmaktan korkar. Çünkü ‘deli’ damgası yemekten korkarlar. 
    Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeye çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz. Çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez.
    BELİRTİLER
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    3.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    4.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir. Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    5.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    6.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    7.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşın kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozuklukiannda olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açt- iımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sannsal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    Beynin davetsiz misafiri: Takıntı[]
    Takıntı, insan zihninin düşman başına özelliklerinden biridir. Aklımıza bir düşünce veya hayal gelir, oturur, bir türlü oradan kalkmaz. Ne yaparsak yapalım, o düşünce veya hayal oradadır. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde. Frenkler takıntıya obsesyon derler. Obsesyon saplantı kelimesiyle de Türkçe’ye çevrilebilir. Net bir tarif yaparsak, obsesyon veya saplantı/takıntı:
    1-İstenmeden gelen,
    2-Sıkıntı verici,
    3-Tekrarlayıcı ve sürekli düşünce, dürtü veya hayaldir.
    Kimine kirlendiği hissi gelir, mutlaka gidip temizlenmek ihtiyacı duyar. Kiminin kafasına, çocuğuna zarar vereceği endişesi saplanır. Kimi aklında dolaşan günah düşüncelerden kurtulamaz. Örnekler çoğaltılabilir. Dikkat ederseniz bu düşünce, dürtü ve hayaller daima istenmeden gelir, sıkıntı vericidir, tekrarlayıcıdır.
    Kişinin takıntısı doğrultusunda yaptığı ve kendini alıkoyamadığı eylemlere ise kompülsiyon deriz. Kompülsiyon, ‘zorlantı’ kelimesiyle Türkçeleştirilirse de anadili Türkçe olan insanlara bu kelime herhalde pek mana ifade etmez. Yine de daha iyisi türetilene kadar kompülsiyon veya zorlantı kelimelerinden birini kullanmak dışında çaremiz yok.
    O halde, mesela insanın aklına kirlendiği düşüncesinin gelmesi takıntı, gidip ellerini yıkaması kompülsiyondur. Allah’a küfür etmeye mâni olamamak takıntı, tövbe etmek kompülsi- yondur. Çocuğunu kaldırıp camdan atacağını düşünmek takıntı, cam kenarlarından uzak durmak kompülsiyondur.
    Özetle kompülsiyonlar öyle davranışlardır (veya dua etmek vs. türünden zihinsel eylemlerdir) ki:
    1-Takıntıya cevap olarak gerçekleştirilir.
    2-Kişi kendisini bu davranışları yapmaktan alıkoyamaz.
    3-Tekrarlayıcıdır. (Defalarca el yıkanır, sürekli zemin veya priz kontrol edilir, yedi veya yedinin katları kadar estağfurullah denir.)
    4-Genellikle katı biçimde, hatta merasim katılığıyla uygulanır. (Belli şekilde belli sayıda el yıkanır, belli sayıda tövbe edilir, priz kontrol edilip deftere tarih ve saat düşülerek not alınır.)
    Yukarıdaki örneklere bakan pek çok okuyucu büyük ihtimalle “Aa, bende de bu takıntı var” demiştir. Evet, insanların büyük bölümünde irili ufaklı pek çok takıntı vardır. Ama bir kişinin ‘takıntı hastası’ olduğunu söyleyebilmek için, takıntıların rahatsız edici boyutta olması gereklidir. Mutlaka hepimizin çevresinde her şeyden pek çabuk iğrenen, sık el yıkayan bir anne, ağabey, komşu, arkadaş bulunur. Bu kişilerin hepsi hasta mıdır? Elbette değildir. Ama verdiğim örneklerde görüldüğü gibi takıntı kişiye acı veriyorsa veya işine, gücüne, okul başarısına, insan ilişkilerine zarar veriyorsa o zaman ortada ‘takıntı hastalığı’ var demektir. Takıntı hastalığına bilim dilinde obsesif kompülsif bozukluk denir.
    Takıntının Envai Çeşidi
    Sık gördüğümüz takıntıları şöyle özetleyebiliriz:
    1-Bulaşma takıntıları: Pislik, mikrop, meni, idrar… gibi maddelerin bulaşmasından korkma.
    2-Şüphe takıntıları: Kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.
    3-Bedenimizle ilgili hastalık takıntıları: Ölümcül hastalıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.
    4-Düzen ve simetri takıntıları: Eşyaların düzenli ve simetrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Pantolonun ütü çizgisi jilet gibi olmadığında huzursuzluk hissetme…
    5-Saldırganlık takıntıları: “Çocuğumu camdan atar mıyım? Kadınlara saldırır mıyım?” şeklinde çevredekilere zarar vermekten korkma.
    6-Cinsel takıntılar: Namazda akla erotik görüntülerin gelmesi, olmadık insanlarla erotik görüntüleri gözünün önünden uzaklaştıramama…
    7-Dini takıntılar: Allah’a küfür etme, Allah var mı yok mu sorusundan kurtulamama, günah şeyleri yapma arzusuna mâni olamama…
    8-Metafizik takıntılar: “Ben ben miyim? Ruh nerededir? Yıldızların ötesinde neler var? Bugün bugün mü yoksa yarın mı, dün mü? insanlar hayal mi gerçek mi?” gibi sorulardan kurtulamama.
    Sık karşılaştığımız kompülsiyonlar (zorlantı) ise şunlardır:
    1-Kontrol kompülsiyonları: Yoldan dönüp kapıyı kapatıp kapatmadığını kontrol etme, evden çıkmadan önce prizleri defalarca denetleme…
    2-Yıkama kompülsiyonları: Tekrar tekrar el yıkama, banyo yapma, evi temizleme, gıdaları yıkama…
    3-Sayma kompülsiyonları: Plaka numaralarını toplama, yoldan geçen arabaları sayma, gömleklerin düğmelerini sayma…
    4-Sorma-anlatma kompülsiyonları: “Ne dedin bir daha söyle? Sana para verdim mi söyle?” şeklinde sorular…
    5-Dua etme kompülsiyonları: Aynı duayı, besmeleyi, tövbeyi defalarca tekrarlama.
    6-Simetri ve düzen kompülsiyonlan: Yürürken çizgilere basmama. Paraları Atatürk resimleri üst üste gelecek şekilde istifleme. Kalkıp duvarda eğri duran tabloyu düzeltme….
    7-Biriktirme kompülsiyonlan: Hiçbir eski eşyayı atamama, dışarıda ne bulursa alıp eve getirme, evi çöp eve dönüştürme…
    Saptantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsessive-Compulsive Disorder)[]
    Saplantı (obsession) istenç (irade) dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı (ego-dystonic), bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşüncelerdir. Zorlantı (compulsion) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan, istenç dışı yinelenen hareketler’dir. Örneğin, temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi. Tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendim zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    Tarihçe
    Saplantılar ve zorlantılar insanlık tarihi kadar eskidir. Çok eski din kitaplarında düşünce saplantılarına ve hareket zorlantılanna işaret eden davranış örnekleri bulunmaktadır. Kaldı ki dinsel ve büyüsel törenlerin kaynağında büyük oranda obsesif-kompulsif nevrozdakine benzer savunma düzeneklerinin işlediği görülür. Buna ileride gene döneceğiz.
    Shakespeare’in Makbet’inde obsesif-kompulsif nevrozun klasik bir örneğim görürüz. Lady Makbet’in etkilemesi ile kocası Makbet, kral Duncan’ı öldürür. Bundan sonra Lady Makbet’de el yıkama hastalığı başlar. “Arabistan’ın bütün kokulu sabunlan getirilse bu elin kirleri temizlenemez” der ve sürekli ellerini yıkar.
    20. yüzyılın başlarında Fransız ruh hekimi Pierre Janet fobileri, saplantı ve zorlantıları bir başlık altında topladı ve buna “psikasteni” adını verdi. Janet’ye göre psikasteni bireyde istenç (irade) zayıflaması sonucu ortaya çıkıyordu. Freud, fobilerdeki ruhsal neden ve düzeneklerin obsesif-kompulsif bozukluklardaki ruhsal nedenlerden ve psikodinamik düzeneklerden farklı olduğunu görerek fobik nevrozla obsesif-kompulsif nevrozu ayrı rahatsızlıklar olarak inceledi. Obsesif-kompulsif nevrozun psikodinamiği ve ruhsal kökeni hakkındaki çağdaş görüşler Freud tarafından geliştirilmiştir. 20. yüzyılda öğrenme kuramları ile de obsesif-kompulsif nevroz etiyolojisine ve sağaltımına önemli katkılar sağlanmıştı. 20. yüzyılın sonlarına doğru bu hastalıkta önemli kalıtımsal-nörobiyolojik etkenlerin olabileceğine ilişkin veriler elde edilmeye başlanmıştır. Bunlar ileride açıklanacaktır.
    Tarihçe[] : Histeri, Mani ve Melankoli Eski Devirlerden beri gayet iyi tanımlanmışlardı. Yeni Devirlerde Edebiyat ve San’at, obsesyon ve kompülsiyonları, bizlere bilim adamlarından evvel tanımladı.
    Samuel Taylor Coleridge, 1798’de ‘Ancient Mariner’ (Eski Gemici) adlı şiirinde şöyle diyor:
    “… Since then at on uncertain hour, that agony returns:
    And ’til my ghostly tale is told,
    This heart within me burns..’
    Şair, ‘ghostly tale’ her ne acayip bir obsesyonel konu, söz, inanç idiyse, o icra edilinceye kadar içindeki kalbinin’ yandığından’ yakınıyor. Bu ‘tedirginlik’, genellikle bir süje’de hipnoz sonrası gözlenir.
    Esquirol (1838), obsesif şüphelenmeyi ‘monomanie resonnante’i (yankılanan tek-mani) olarak isimlendirdi. Falret, daha sonraları aynı rahatsızlığı ‘maladie du doute’ (şüphe hastalığı) olarak nitelendirdi.
    Fransız psikiyatrı Morel (1861), obsession terimini ilk kullanan kişidir.
    Nöro-psikiyartist Westphal (1878), obsesyon’u şöyle tarif etmişti: “..hastanın arzusuna karşı beliren ve giderilemeyen…duyumsal bakımdan anormal gibi görünen fikirler..”
    Freud, 1895’den itibaren ‘obsesif semptomlar’ ve onların dinamikleri hakkında konuşmaya başladı.
    Pierre Janet (1903), ‘psychastenia’ adını koyduğu klinik entite’de fobik ve obsesif-kompülsif semptomları aynı hastada tarif etti, bunda Histeri dışlanmıştı.
    DSM-I (1952), fobi ve obsesyon’ları ayrı klinikler halinde yeni bir klasifikasyon sistemine resmen kaydetti.
    Obsesif-kompülsif tip ‘savunma’lar, intra-psişik bir patern olarak genellikle kişilik yapısı içine girerler ve karakter savunmaları’nı teşkil ederler. Yani, doğuş ve dinamik noktalarından, Obsesif-kompülsif nörotik semptomlarına eşdeğerdirler (equivalents). Bu itibarla bunlara karakter nörozu denir ki, tedavileri çok zordur.
    Karakter Nöroz’u, karakter savunma mekanizmalarının ve karakter kişilik öğelerinin abartılmış bir şekilde sergilenmesidir. Birey bu sonuca eriştiğinde, Nöroz’un esas karakterlerinden biri olan ‘kendini bozguna uğratma’ (self- dejeat) görülür. Kişi şu soruyu kendine sorar durur, “bu semptomların bana faydası ne?’.
    Karakter Analizi, bir kişi’nin ‘kişilik savunma öğelerinin’ sistemli bir şekilde psikoterapötik araştırılmasıdır. Çalışma şekli, diğer nörozlarda olduğu gibidir. Klinik belirtiler, kişinin yapısıyla ego-syntonic bir şeklilde yinelenirler. Tedavide bunların analizi yapılır.
    Obsesif Kişilik (Obsessive Personality), kişinin yapısındaki patern ve savunmaların yaşam boyunca yeralmasıdır. Böyle bir kişilik, obsesif savunmaları kullanır.
    KÜLTÜREL FAKTÖRLER[]: Zamanımızın tempo’sunun ve kültürel faktörlerin, örneğin san’at performans’ı, rekor (not, dosya) tutma, maliye ve iş yöntemlerinin uygulanmalarında, bu nöroz’un gün geçtikçe artmakta olduğundan şüphe yoktur. Modern toplum, bir dereceye kadar düzenli, derli toplu, sözünde duran, işe zamanında gelen kimseleri daha takdir eder ve ödüller. Terapist’ler de, hekimliğin tüm diğer branşlarından daha dikkatli ve titiz olarak, başlama ve bitirme, zamanında olma öğeleri üzerinde duyarlıdırlar.
    Başlangıç Yaşı
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle genç yaşta başlar. Büyük çoğunlukla ortalama başlangıç 18-25 yaşları arasındadır. Küçük çocukluk yaşlarında bile görülebilir. Erkeklerde kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı görülür. Orta yaşlarda, hatta yaşlılıkta, ağır yaşam koşullan içinde, geç başlayan türleri vardır.
    Sıklık ve Yaygınlık
    Hastaların çoğunda belirtiler hafif olduğundan hekime gitmezler ve rahatsız oldukları belli olmaz. Bir kesimi hastalıklarını gizlerler; kimseye belli etmek istemezler; fakat kendi evleri içinde açıkça bellidir. Bir kesimi de yıllarca süren hastalığı artık benimsemişlerdir. Hastalık, kişi tarafından tanımlanmadıkça, bir yakınma olarak getirilmedikçe muayenelerle tanınması hemen hemen olanaksızdır. Bu nedenlerle bu bozukluğun sıklığını (incidence), yaygınlığını (prevalence) saptamak son derecede güçtür. Daha 1980’lere dek yapılan İngilizce yayınlarda bu hastalığın seyrek görüldüğü bildirilmekte ve tanınmış kitaplarda böyle yazılmakta idi. Oysa ki 20. yüzyılın başında Freııd ve Janet gibi araştırıcıların çok dikkatini çekmiş olan bu bozukluğun sık görüldüğü ve bu bilgilerin yanlış olması gerektiği yıllardan beri ülkemizde de gözleniyordu. Nitekim A.B.D. ve Kanada’da yapılandırılmış görüşme çizelgeleri ile yürütülen epidemiyolojik araştırmaların sonuçları 1980’lerin sonuna doğra yayınlandı ve bu hastalığın öyle nadir bir hastalık olmadığı anlaşıldı. Bu araştırmalara göre yaşam boyu yaygınlık oranı (life time prevalence rate) % 2.5-3 olarak bulunmuş ve bu ülkelerde, majör depresyonlar, fobiler, alkol/ilaç kötü kullanımından sonra dördüncü sıklıkta bir bozukluk olduğu görülmüştür. A.B.D. araştırmaları erkek ve kadın arasında görülme sıklığı bakımdan büyük bir ayrım olmadığını göstermektedir.
    Türkiye Ruh Sağlığı Profili araştırmasına göre 12 aylık bir sürede sağlık ocaklarına başvuran hastalar arasında toplam saplantı-zorlantı hastalığı oranı % 0.5; kadınlarda (%0.6) erkeklere (%0.2) göre üç kat yüksek bir oran bulunmuştur. Ülkemizde bunaltı bozuklukları kadınlarda daha yüksek oranda görülmektedir; bunun nedenlerini araştırmalarla aydınlatmak gerekir.
    Belirtiler ve Bulgular
    Genel Görünüm ve Davranış
    Bu tür nevrotik belirtilere yatkınlığı olan hastalar genellikle aşın titiz, düzenli ve kusursuzluk arayan kişilik yapısı gösterdiklerinden dışavuran davranışlarında düzenli, titiz, aşırı kontrollü ve kuralcıdırlar. Ancak hastalık oluştukça, yani saplantılı kişiliğin ötesinde saplantı-zorlantı belirtileri de ortaya çıkınca hastanın düzeni bozulabilir, hareketlerinde aşırı ikirciklilik, kararsızlık egemen olur.
    Konuşma ve İlişki Kurma
    Konuşma düzgün ve aşın derecede denetimlidir. Sözcükleri seçerek konuşur. En küçük bir eksik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılıcılık belirgindir. İlişkilerinde sıkıcı olacak denli saygılılık, kuralcılık vardır,
    Duygulanım
    Saplantı ve zorlantılar hastayı son derece tedirgin eder. Hasta saplantı ve zorlantılarının kendisine çok büyük bunaltı verdiğini anlatır. Fakat herhangi bir nedenle zorlantılarını yerine getiremeyince bunaltı daha da artar. Böylece hasta bunaltıyı yatıştırmak için zorlantılara başvurur, zorlantılar yineledikçe de bunaltısı artarak bir kısır döngü içine girer. Bunun yanısıra hastadan yaşam öyküsü alınırken, acı veren travmatik olayları duygudan yalıtılmış biçimde, sanki bir başkasının başından geçen olaylarmış gibi bir dille anlatır (yalıtma, isolation).
    Bilişsel Yetiler
    Bu hastalar genellikle zeki, bellekleri güçlü kişilerdir. Algı ve yönelim bozukluğu olmaz. Çok süreğenleşmiş ağır türlerde bazen algı bozukluğu izlenimi edinilebilir. Örneğin kediye dokunmaktan kaçınan ve uzaktaki kediye değdim mi değmedim mi saplantıları yüzünden elbiselerini temizlemeye veren hastalarda olduğu gibi. Böyle hastalar aslında kediye değmemiş olduklarını bilirler, fakat gene de saplantılı kuşkuları algılamalarını kesinlikten uzaklaştırır. Yineleyen saplantılar nedeni ile dikkat dağılabilir, verim düşebilir. Hastaların birçoğu yinelenen zorlantıları yaparken yaptım mı yapmadım mı kuşkusuna kapılarak yaptıklarını sanki hemen unutmuş gibi görünürler. Bunun gerçek bir bellek bozukluğu olduğu söylenemez.
    Düşünce Süreci ve içeriği
    Düşünce düzgün, eksiksiz, ayrıntıcı bir akış gösterir. Düşünce içeriğinde sık sık gelen, yineleyen, inatçı düşünce saplantıları (obsesyon) vardır. Hasta bunların saçma olduklarını fakat bir türlü engelleyemediğini söyler. Bir başka deyişle bu düşünceler benliğe yabancıdır (ego-dystonic), yabancı cisim gibidir. Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Düşüncede iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Sürekli ikirciklilik (tereddüt), kararsızlık dikkati çeker. Sanki her düşüncenin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Bir şeyi kuralına göre yaptım mı yapmadım nu, düşündüm mü düşünmedim mi, yapsam mı yapmasam mı kararsızlıkları ve obsesif kuşkuları içinde hasta ileri derecede bunalır ve çevresindekileri de sıkar. Kapılar, pencereler, havagazı musluğu, karyola altları tekrar tekrar kontrol edilir. Geçtiği yerden acaba bir köpek de geçmiş olabilir mi, köpek pisliği arabasının kapısına değmiş olabilir mi, elini sıktığı insanlar tuvalete gittiklerinde ellerini yıkamamış olabilirler mi, kapı tokmakları, para vb. dışkı ile meni ile kirlenmiş olabilir mi kuşkuları düşüncelerini kaplar. Çeşitli eşyalara dokunmaktan kaçınmaya çalışır; dokunduğu zaman da el yıkamalar başlar. Kimileri bir yerde bir süre oturup kalktığında, bir yere ziyarete gittiğinde oturduğu koltukta, bulunduğu yerde bir şeyler unutmuş olabilir mi kuşkusu yüzünden tekrar tekrar bakarak araştırır. Bunlara kuşku saplantıları (obsesyonları) denir.
    Kimi hastalarda evren nedir, uzayın ötesinde ne vardır? Tanrı var mıdır’.” Tanrı varsa Tanrıyı kim yaratmıştır? Tanrıyı yaratan bir şey varsa onu yaratan kimdir şeklinde uçsuz bucaksız metafizik saplantılar görülür. Kimilerinde kanser, kuduz, AIDS gibi hastalık saplantıları hastanın zihnini sarar ve bunlar fobi haline gelebilir. Kimi hastalarda sayma saplantıları bulunur ve bunlar, düşündükleri ya da gördükleri sayıları saymaktan kendilerini alamazlar. Otomobil plakaları, evlerin numaraları, apartmanların kaç kat olduğu sayılır. Kimilerinde de bu sayı sayma dışardan anlaşılmayan bir tutku halinde olur. Örneğin herhangi bir düşünceye ya da eyleme başlamadan önce kafasında bir sayıı tutar; bunu saydıktan sonra eyleme geçer, fakat saydıktan sonra sayıp saymadığı konusunda kuşkuya düşer; tekrar sayar, yapılacak hareketi de yineler. Sayılan sayıların sıra ve düzeni bozulunca sayma yeni baştan yapılır. Belli sayılar uğurlu, belli sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayıı akla gelince hemen uğurlusu ile uzaklaştırılmaya çalışılır.
    Kötü, çirkin, ayıp, saldırgan bir şey düşünmek ya da yapmakla ilgili saplantılar sık görülür. Örneğin, ağzımı açarsam ayıp bir şeyler ağzımdan çıkar mı, deli olup çocuğumu boğar mıyım, birine saldırır mıyım, birinin cinsel organına bakar mıyım gibi. En bunaltıcı saplantılardan biri de Tanrıya küfürlerdir. Tanrı korkusu ve dine bağlılığı aşırı olan kişilerde daha sık görülür. Kimi hastalar bu yüzden sık sık dualar okur, tövbeler eder, abdest alır, namaz kılarlar. Hastaların çoğu kuşkularını ve değişik saplantılarını yakınlarına, hekime tekrar tekrar sorarak çevrelerini yıldırırlar.
    Hareket
    Zorlantılar (kompulsiyon): Genel olarak saplantıları gidermek, onları yansızlaştırmak (nötralize etmek), etkisizleştirmek için yapılan zorunlu hareketlerdir. Belli yerlere dokunma ya da dokunmama; kapıları, pencereleri, havagazı musluklarını tekrar tekrar açıp kapayarak denetleme’, evdeki eşyaya birisi dokununca bu eşyanın temizlenmesi; saatlerce bulaşık ve çamaşır yıkama, yıkayıp durulama; saatlerce süren, belli bir düzen içinde yapılan ve düzeni bozulunca tekrar tekrar yapılan banyo ve en sık görülen bitmek bilmez el yıkama zorlantıları. Hasta bu hareketlerinin gereksiz ve saçma olduğunu bildiğini, fakat içinden gelen bir zorlantı ile bunları yapmak zorunda kaldığını anlatır. Bu hareketleri yapmazsa büyük bunaltısı olur; saçmalığını bildiği için bunları durdurmaya çalışır. Durduramayınca gene bunaltıya girer. Bu belirtiler öylesine ağırlaşabilir ki hasta günün büyük bir kısmını artık kalıplaşmış, törensel (ritual) nitelik kazanmış hareketleri yinelemekle geçirir. Başka bir işi yapamaz olur. Saplantı ve zorlantıların artması ile ağır bunaltı belirtileri içinde kalan hasta derin acı çeker; yaşamı felce uğrar, zaman zaman da belirgin çökkünlüğe girebilir.
    50 yaşlarında bir kasaba imamı camide abdest alırken, dua okurken, namaz kıldırırken aklına sık sık Allaha küfür takıntıları geliyor ve abdestini, dualarını yinelemek zorunda kalıyordu. Muayene için geldiğinde büyük sıkıntı ile yerlere kapanarak bu hastalıktan kurtarılmak için yalvarıyordu.
    Fizik ve Fizyolojik Belirtiler
    Bu hastalarda bunaltıya özgü fizyolojik belirtiler görülür. İleri derecede el yıkayanlarda ellerin derisinde bol miktarda sabun ve deterjan izleri, hatta yaralar görülebilir. Çocuklarda bazen tiklerle birlikte görülmesi dikkati çekmektedir.
    Oluş Nedenleri
    Biyolojik Etkenler
    20-30 yıl öncesine dek bu bozukluğun daha çok ruhsal kökenli olduğu kabul edilirdi. Hastalığın sık görüldüğü araştırmalarla saptanınca ve bazı ilaçların etkili olabileceği gösterilince, bu bozukluğa karşı ilgi sanki yeni keşfedilmiş bir hastalık gibi arttı. Son 20-30 yılda, psikiyatrideki genel akıma koşut olarak saplantı-zorlantı hastalığının genetiği ve nörobiyolojisi üzerinde araştırmalar başladı. Bu arada, çocukluk, ergenlik ve delikanlılık çağında görülen Gilles de la Tourette hastalarında saplantıların ve zorlantıların sık görülmesi ile bu hastalığın bir tik bozukluğu türü olabileceği ileri sürüldü.
    Toplumsal etkenler
    Saplantı-zorlantı nevrozunun oluşunda toplumsal etkenlerin yeri kesinlikle aydınlatılmamış olmakla birlikte saplantı-zorlantılı kişilik yapısının toplumsal tutumlarla bağlantısı olabileceğine ilişkin veriler vardır. Titiz, kuralcı, törenci, özellikle çocukluk çağında aşırı kuralcı ve disiplinci eğitim veren toplumlarda düzenli, temizliğe fazla değer veren, zaman ve düzen kavramı daha güçlü gelişmiş kişilikler yetiştiği kabul edilebilir. Böyle bir toplum için Japon toplumu örnek verilmektedir. Fakat Japon toplumunda saplantı-zorlantı nevrozunun başka toplumlara göre daha sık görüldüğüne ilişkin bir bulgu yoktur. Ancak, bu nevrozun üst sosyo-kültürel düzeydeki kesimlerde ve tuvalet eğitimine aşırı düşkün, utanç, suçluluk, günah duygularını fazla geliştiren ailelerde daha sık görüldüğü sanılmaktadır. Ancak, bu konuda iyi düzenlenmiş araştırmalar olduğunu söylemek güçtür.
    Freud dinlerin oluşunda obsesif-kompulsif düzeneklerin önemine işaret etmiş; hatta dini bir saplantı-zorlantı nevrozu olarak görmüştür. Ona göre dinsel törenler ve ibadet bireyin içindeki olumsuz, yasak dürtüleri bastırmak için kullanılan yineleyici, kalıplaşmış karşıt tepki kurma (reaction formation) ve yapma-bozma (undoing) düzeneklerinden başka bir şey değildir. Toplumumuzda çok sık görülen uğursuzluğa karşı birkaç kez tahtaya vurma, güzel bir çocuk görüldüğünde maşallah, tuh tuh gibi sözler söyleme aslında nevroz belirtisi olmasa bile; bunlar inanılan bir kötülüğü, uğursuzluğu kovmak için yapılan ve büyüsel düşünceyle dayalı zorlantılı devinimlerdir.
    Psikodinamik Etkenler
    Son yıllarda saplantı zorlantı hastalığında psikanalitik kuramın geçerli olmadığına ilişkin görüşler artmakta, nörobiyolojik çalışmalar ağırlık kazanmaktadır. Kuşkusuz zamanla bu yaygın ve çok acı verici hastalığın tümden bir beyin hastalığı olduğunun kanıtlanması ve ilaçlarla kökünden kazınabilmesi olasıdır. Ancak, bu hastalıkta psikanalitik sağaltımın başarısızlığı kanıtlanmış olsa bile psikanalitik kuramın getirdiği özgün açıklamaların ve düzeneklerin tümden geçersiz olduğunu söylemek kolay değildir.
    Psikodinamik etkenleri açıklayabilmek için önce obsesif-kompulsif kişilik yapısını psikanalitik açıdan özetlemek gerekir. Klasik psikanalitik kurama göre obsesif-kompulsif kişilik anal kişilik özellikleri taşır ve anal dönemde saplanma (fixation) belirtileri gösterir. Bu belirtiler: cimrilik, aşırı düzenlilik, aşırı titizlik, inatçılık, kararsızlıktır. Anal dönemde saplanmanın anlamı şöyle özetlenebilir: Anal dönemde çocuğun dürtülerinde iki yönlülük, iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Dışkının, sidiğin içerde ya da dışarı bırakılması birbirine karşı iki yönlü istek ve eylemdir. Yani iki yaşına giren çocuk, yaşamında ilk olarak dürtüsel yönden yüklü, fakat birbirine karşıt iki yetiyi (tutma ve boşaltma-retention, elimination) kullanabilme durumuna gelmiştir. Fakat bu yetinin kullanılması başlangıçta kendisinin değil, annenin isteğine ve onun eğitim biçimine bağlıdır. Çocuğun doğal yapısında oluşan bu birbirine karşıt iki eğilim toplumla, çevreyle, aileyle sürtüşmeye yol açar. Çocuğun anal bölge ve işlevlerinin aşırı denetlenmesi, annenin, ailenin istediği zamanda, istediği yerde dışkılama ve işeme büzgeç (sfenkter) kaslarının işletilmeye zorlanması ailede, toplumda bu işlevlere aşırı önem vermenin göstergesidir. Bu yüzden bu dönemdeki saplanma karşıt iki-değerli (ambivalent) tutum ve duyguların artmasına neden olur. Kişi her eylemin bir olumlu bir olumsuz yanı arasında bocalar. Saplantı-zorlantı nevrozunda da her istek, düşünce ve eylemin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Obsesif kişilikte anal döneme özgü kirlilik, karşıtçılık, saldırganlık, inatçılık eğilimlerine karşı belli savunma düzeneklerinin yerleştiğini görürüz. Bunların en önemlileri karşıt tepki kurma (reaction formation), yalıtma (isolation), yer değiştirme (displacement) savunma düzenekleridir. 
    Davranışçı Görüş
    Davranışçı görüşe göre, saplantılar ve zorlantılar örnek alınarak öğrenilmiş davranışlardır. Bir bakıma bunlar belli sorunları çözmek için bulunmuş, yavaş yavaş koşullandırılmış davranış örüntüleridir. Bunların altında bilinçdışı yasak dürtüler aramak gerekmez. Öğrenilmeyle kazanılmış yanlış davranışlardır. Ters öğrenmeyle bunlar bırakılabilir, söndürülebilir. Saplantı-zorlantı bozukluğunda öbür sağaltım türlerine göre daha etkili olduğu anlaşılan davranış terapisinin temeli bu noktaya dayanmaktadır. Ancak, davranışçılar şu noktayı tam anlamıyla açıklayamamaktadırlar: Uzun yıllar belirgin saplantı-zorlantı bozukluğu göstermeyen bir insan nasıl oluyor da yaşamının bir döneminde birdenbire ya da kısa bir süre içerisinde, ağır obsesif-kompulsif nevroz belirtileri göstermeğe başlıyor. Davranışçı okulun görüşlerinin geçerliği bir dereceye kadar kabul edilse bile saplantı-zorlantı nevrozunun psikodinamik açıklaması bu hastalığın anlaşılması bakımından son derecede önemlidir.
    Ayırıcı Tanı
    Şizofreninin, özellikle başlangıç döneminde, hastada saplantı-zorlantı bozukluğundakine benzer belirtiler olabilir. Dikkatli bir gözlem ve izleme ile şizofreninin başka belirtilerinin saptanması tanıya götürür. Şizofrenideki saplantılar ve zorlantılar genellikle acayiptir ve kalıplaşmış yinelemeler biçimindedir (stereotipiler).  Ayrıca hastada bunaltı azdır ya da künt duygulanım vardır. Saplantı-zorlantı bozukluğunda ise çok bunaltı vardır. Şizofrenik genellikle saplantı ve zorlantılarını önlemek için uğraşmaz, bunların kendisine çok sıkıntı verdiğini, yaşamını kısıtladığını belirtmez.
    Tipik fobik bozuklukta fobiye özgül korkular vardır. Zorlantılı yinelemeler yoktur. Saplantı-zorlantı hastalığı olanların bir çoğunda fobiler de bulunabilir. Nitekim. P. Janet bu iki bozukluğun tek bir hastalık olduğunu ileri sürmüş, buna “psikasteni” adım vermişti.
    Saplantı-zorlantı hastalarında hafif ya da ağır çökkünlük durumu sıklıkla görülür. Çökkünlüğün tanınması sağaltımda son derece önemlidir. Kimi çökkün hastalarda özellikle hastalıkla, sevdikleri, merak ettikleri kişi ve durumlarla ilgili saplantılı kuruntular olabilir. Klinikte her iki bozukluk sıklıkla birlikte görülebilir. Örneğin saplantı-zorlantı bozukluğu olan bir kişide ek tanı (komorbid) olarak çökkünlük tanısı da konur.
    Çocuklarda görüldüğünde Gilles de la Tourette ya da başka tik hastalıkları da düşünülmeli, Tik bozukluğu belirtileri araştırılmalıdır.
    Gidiş ve Sonlanış
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeğe çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz, çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez. Eskiden bu rahatsızlığa iyileşmez gözü ile bakılırdı. Son 20-30 yılda geliştirilmiş olan ilaçlarla ve davranış sağaltımı ile hastalıkta belirgin düzelme olabilir. Çok ağır derecede belirti gösterenlere saplantı-zorlantı psikozu tanısının konması önerilmiştir.
    Sağaltım
    1.Psikanaliz ya da psikanalitik yönelimli psikoterapi uzun yıllar en etkili sağaltım yöntemi olarak bilinmiştir. Fakat, uzun süren yoğun psikanalitik sağaltıma karşın sonuçlar çok yüz güldürücü sayılmaz. Bu hastalar özellikle geçmiş travmatik yaşantılarına karşı ağır duygusal yalıtım (isolation) yaptıklarından yaşam olayları bütün ayrıntıları ile fakat duygudan yalıtılmış biçimde anlatılır. Bu nedenle sağaltımda hastalarda büyük ve uzun süren direnç görülür. Ağır hastalarda yıllarca süren psikanaliz sonuçsuz kalabilir. Ayrıca, bu hastalarda değişmeye ve değişikliklere karşı direnen katı bir kişilik yapısı da sağaltımı zorlaştırır. 
    2.Bilişsel-Davranışcı Sağaltım: Değişik davranış sağaltımı arasında en etkin yöntemin yaşayarak alıştırma (in vivo exposure) olduğu anlaşılmaktadır. Bu yöntemde hasta bütün belirtilerini hafiften ağıra, kolaydan zora doğru bir liste içinde sıraya sokar. En hafif ve en kolay belirtilerden giderek ağırlaşan ve zorlayan belirtilere doğra üstüne giderek alıştırmalar yapılır. Örnek: Elleri kirlenecek diye bir yere dokunmayan bir kişiye önce kolay dokunabileceği şeylere dokunma; el yıkamayı artan sürelerle erteleme; el yıkama sürelerini ve yıkama sayılarını giderek azaltma alıştırmaları yaptırılır. Dokunma ile ortaya çıkan bunaltıya dayanma ya da bunaltının artmasını isteyerek daha çok dokunma; el yıkamayı azaltırken de bunaltıya katlanma ya da bunaltının gelmesini, artmasını isteme (paradoxical intention) öğretilir. Bu sırada hastanın bunaltısını yatıştırıcı gevşeme yolları öğretilir. Ayrıca, bilişsel egzersizlerle hastaların kendilerini başka konulara, başka düşüncelere, başka etkinliklere yönlendirmeleri öğretilir.
    3.İlaç ve başka fiziksel yöntemler: Hastada çökkünlük varsa antidepresan ilaç gereklidir. Üstüne giderek alıştırma sağaltımı ile birlikte klomipramin’in (günlük doz 75-150 mg) ve serotonin geri alım engelleyicilerinin oldukça iyi sonuçlar verdiği görülmüştür. Fluoksetin (20-60 mg), fluvoksamin (200-300 mg, paroksetin (20-60 mg), setindin (100- 200mg), sitalopranı (20-60 mg) dozlarda kullanılması önerilir. Benzodiazepinler, nöroleptikler, elektrokonvulsif sağaltım etkisizdir. Çok ağır, süreğen, sağaltıma dirençli hastalarda kimi ülkelerde seyrek olarak prefrontal lobotomi uygulanmaktadır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğunda hastaları uğraşılara yöneltmenin çok büyük yararları vardır. Hastanın zevk aldığı bir uğraş saplantıları, zorlantıları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı, denetim kurarlar; ev temizliği hastalığın kendisi olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür hastalarda evin dışında değişik uğraşıların bulunmasına çalışılmalıdır.
    En Sık Görülen Takıntı Türleri[]
    1.Temizlik Takıntıları
    2.Şüphe ve Kontrol Takıntıları
    3.Düzen Takıntıları
    4.Dua Etme, Sayma, Tekrarlama Takıntıları
    5.Hastalık Takıntıları
    6.Saldırganlık Takıntıları
    7.Cinsel Takıntılar
    8.Dini Takıntılar
    9.Metafizik Takıntılar
    10.Büyüsel Takıntılar
    11.Biriktirme Takıntıları
    12.Eli Ağır İnsanlar: Obsesif Yavaşlık

    DSM-5’e  baktığımızda Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar adı altında değerlendirildiğini görüyoruz. 
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) ve İlişkili Bozukluklar[]
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk)
    A.Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    2.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir.
    Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    B.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    C.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    D.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşırı kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozukluklarında olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açılımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sanrısal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    DSM-5’e göre Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar
    Beden Algısı Bozukluğu (Vücut Dismorfik Bozukluğu)
    Biriktiricilik Bozukluğu
    Trikotillomani (Saç Yolma Bozukluğu)
    Deri Yolma Bozukluğu
    Maddenin/İlacın Yol Açtığı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Başka Bir Sağlık Durumuna Bağlı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmış Diğer Bir Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmamış Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Son olarak da takıntıya akraba hastalıkların listesine göz atalım;

    Takıntıya Akraba Hastalıklar

    1.Tik Bozukluğu
    2.Çirkinlik Takıntıları
    3.Hastalık Hastalığı
    4.Kıl Koparma Hastalığı
    5.Zayıflama Hastalığı
    6.Kumarbazlık
    7.Hırsızlık Hastalığı
    8.Kundakçılık Hastalığı
    9.Alışveriş Hastalığı
    10.Seks Bağımlılığı

  • DEPRESYON: GÜNEŞİ OLMAYAN ÜLKE

    DEPRESYON: GÜNEŞİ OLMAYAN ÜLKE

    Hepimiz çoğu zaman kendimizle ve dış dünyayla ilgili olumsuzlukları ya görmezden geliriz ya da çok fazla dikkate almamaya çalışırız. Neşemizi kaçıracak, moralimizi bozacak türden olaylar, yaşantılar, kişiler ya da düşüncelerden kaçınma davranışı içinde oluruz. Daha çok kendimizle ilgili olumlu şeyleri dikkate almaya ve olumlu yönlerimize odaklanmaya çalışırız. Bu durum bir çeşit denge halidir. Ruh sağlığımızı korumak amacıyla farkında olarak ya da olmayarak sergilemiş olduğumuz bu tutum bizi aslında korumaya yöneliktir. Fakat öyle zamanlar vardır ki kimi insanlar hayatlarının belli dönemlerinde bu mekanizmayı ters yönde kullanmaya yönelirler. Hep kendileri ve çevreleri ile ilgili olumsuz düşüncelere kapılırlar. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye başlar, olumlu olan hiçbir şeyi dikkate almazlar. Zamanla bu düşünceler bir de bakmışsınız ki kendinizi olur olmaz her konuda suçlamaya, kendinizi değersiz görmeye kadar ilerlemiş.
    İşte depresyon dediğimiz şey de kişinin ruh dünyasının yavaş yavaş kararmasıdır. Ruh dünyamızda gün batımı başlamıştır ve güneş yavaş yavaş batmaya başlar. Gün batımından sonra da güneşin doğması için çok uzun süre beklemek gerekir. Aslında depresyonu yaşayan kişiler için güneş hiç doğmayacakmış gibidir. Depresyonda olan kişinin iç dünyasında, artık güneş hiç doğmayacakmış algısı oluşur. 
    Son derece çökkün bir duygu halinde olan kişi, kendisini aşırı değersiz hisseder, gelecekten beklentisi kalmamıştır, eskiden kendisine keyif veren etkinlikler anlamını ve değerini yitirmiştir. Dünyayı artık sürekli negatif kutuptan yorumlar. Her şey onun için bir acı kaynağına dönüşür. Yakın çevrenin desteği ise yeterli değildir. 
    Takma kafana,
    Zamanla geçer,
    Dert ettiğin şeye bak,
    Senden daha kötü durumda olan insanları düşün,
    Kur’an oku, namazlarını aksatma, dua et
    Git biraz gez dolaş, tatil yap
    Yakın çevrenin teselli adına yaptığı bu ve benzeri pek çok yorum depresyona girmiş kişinin dünyasında hiçbir karşılık bulmaz.
    Depresyonda olan kişinin konuşması, hareketleri ve düşüncesinde de yavaşlamalar söz konusudur. Kimi zaman da depresyonda olan (Kaygılı) kişiler aşırı hareketli olabilirler. Sürekli bir ileri bir geri gidip gelir, ellerini ovuşturur, yerlerinde duramaz ve ritmik bacak hareketleri sergilerler. 
    Depresyona girmiş olan kişiyle ilgili olarak yakın çevrenin yaptığı yorumlar da çok isabetli olmamaktadır. Genellikle depresyon öncesi yaşanan olumsuz bir olaya takılıp kalınmaktadır. Unutmayınız ki depresyonu tek bir sebebe bağlamak çok da isabetli değildir. Genellikle depresyonu hazırlayan bir düşünce sistematiği vardır ve bu düşünme şekli nedeniyle insanlardan bir kısmı depresyona daha fazla yatkınlık göstermektedirler. Depresyonun nedeniyle ilgili pek çok farklı görüş de bulunmaktadır. Fakat hepsini burada zikretmek olanaksızdır. 
    Şimdi kısaca maddeler halinde depresyonun ne gibi belirtileri olduğuna bakalım.
    DEPRESYONUN BELİRTİLERİ
    1.Çökkün duygu hali neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde vardır.
    2.Neredeyse bütün etkinliklere karşı ilgide belirgin bir azalma söz konusudur. Daha önce zevk aldığı etkinliklerden zevk alamaz durumdadır.
    3.Kilo vermek istemediği halde çok kilo verme ya da tam tersi, istemediği halde çok kilo alma söz konusudur. Bir ayda kendi kilosunun %5’inden az ya da çok olur.
    4.Neredeyse her gün uykusuzluk ya da aşırı uyuma söz konusudur.
    5.Hareketlerinde gözle görülür biçimde aşırı derecede yavaşlama ya da aşırı hareketlilik söz konusudur.
    6.Bitkinlik ya da içsel gücün kalmaması duygusu söz konusudur.
    7.Değersizlik ya da aşırı veya uygunsuz suçluluk duygularının eşlik etmesi söz konusudur.
    8.Neredeyse her gün düşünmekte ya da odaklanmakta güçlük çekme, kararsızlık yaşama söz konusudur.
    9.Ölüm düşünceleri ya da kendini öldürme düşünceleri söz konusudur.
    Hiç şüphesiz yukarıda sayılmış olan belirtiler bir uzman gözleminden sonra anlam ifade eder. Aksi takdirde okuyucu bu belirtileri okuyarak kendince tanı koymaya çalışmamalıdır. Kaldı ki depresyon günümüzde herkesin bildiği(ni sandığı) son derece istismara açık bir kavramdır. Sık sık ‘Yas’ ile karıştırılan depresyon, her üzüntülü olan kişinin kendi kendisine özensizce koyduğu bir teşhis haline gelmiştir. 
    Yeri gelmişken yas ile depresyon arasındaki önemli farkları da belirtelim.
    YAS İLE DEPRESYON ARASINDAKİ FARK
    Yas tutan kişide baskın olan duygu hali; boşluk duyguları ve yitirilen kişidir
    Depresyonda ise; neredeyse devamlı bir hal almış çökkün duygu hali söz konusudur. Ayrıca mutlu olmak ya da etkinliklerden zevk almak konusunda bir beklenti içerisinde olmama hali vardır. 
    Yas tutan kişide yaşanan üzüntü ve keder duygularının yoğunluğu günler ve haftalar içinde azalma eğilimi gösterir. Bu belirtiler bazen artabilir (kayıpla ilgili anıların canlanması durumunda)
    Depresyonda ise çökkün duygu hali (dolayısıyla keder ve üzüntü duyguları) daha sürekli bir haldedir. Herhangi bir düşünceye bağlı değildir. 
    Yas tutan kişide yaşanan duyguya kimi zaman olumlu duygular ve komiklikler eşlik edebilir. Örneğin gurbette yaşayan bir aile cenaze nedeniyle bir araya geldiklerinde akşam dertleşip sohbet edebilirler. Bu sohbet kimi zaman uygunsuz kaçsa da neşeli bir hal alabilir. Fakat aynı kişiler ertesi gün kederli bir şekilde defin işlemlerini yapabilmektedir. 
    Oysa ki depresyonda olan bir kişide bu durum söz konusu değildir. Genel bir mutsuzluk hali mevcuttur. 
    Yasa eşlik eden düşünceler daha çok ölen kişiyle ilgili düşünceleri ve anıları düşünüp durma şeklindedir. 
    Depresyonda ise düşünce, daha çok kişinin kötümser düşüncelere kapılması ya da kendini yoğun bir şekilde eleştirmesi şeklinde tezahür eder.
    Yasta benlik saygısı –kişinin kendine olan saygısı- genellikle korunmaktadır.
    Depresyonda ise kişi kendisine karşı olumsuz duygular besleme yoluna gider ve kendini yoğun değersizlik duyguları içerisine atar.
    Yasta kendini aşağılama yoktur. Varsa da daha çok ‘rahmetli’ ile ilgili yapılamayan düşünce ve davranışlarla bağlantılıdır.
    Yastaki kişi ölmeyi arzu ediyorsa bile bu durum daha çok ölen kişiye ‘kavuşma’ arzusundan kaynaklı geçici düşüncelerdir.
    Oysa ki depresyonda olan kişide bu düşünceler, değersizlik duygularından dolayı ya da yaşamayı hak etmediği veya acıyla başa çıkamadığı için ortaya çıkabilmektedir.
    Bütün bu verileri göz önünde bulundurduğumuzda her üzüntülü, kederli olan kişiye depresyonda demek imkansızdır. Genellikle gündelik dilde bir kişi bize ‘Depresyondayım’ dediğinde aslında çok mutsuz ve üzüntülü olduğunu ifade etmektedir. Fakat bir kişinin gerçekten de depresyonda olup olmadığı uzman görüşüne bağlıdır. Dolayısıyla her durumda yukarıda belirtmiş olduğumuz depresyon belirtilerini gösteren kişilerin mutlaka bir uzmana başvurmaları gerekmektedir. 
    Depresyonda olan kişinin yardım alma konusunda da isteksiz olabileceğini unutmamak gerekir. Bu nedenle yakın çevresinin, ailesinin bu konuda kişiyi teşvik etmesi ve desteklemesi son derece önemlidir.

    Sağlık, ve mutluluk dileklerimle…
    Yararlanılan kaynaklar:
    1.Orhan Öztürk, Ruh sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, 2004
    2.DSM 5
    Hakan TOKGÖZ
    Klinik Psikolog 
    Konya

  • PANİK BOZUKLUK

    PANİK BOZUKLUK

    Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan, yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir.

    Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

    Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

    PANİK ATAĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,

    Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması

    Terleme,

    Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,

    Soluğun kesilmesi

    Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma

    Uyuşma ya da karıncalanma

    Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,

    Bulantı ya da karın ağrısı

    Titreme ya da sarsılma

    Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme

    Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu

    Ölüm korkusu

    Bir Panik Atağında bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur.

    Dörtten daha az belirtinin görüldüğü ataklara ise kısmi belirtili panik atağı adı verilir.

    PANİK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Panik Bozukluğu,

    Tekrarlayıcı beklenmedik Panik Atakları ile

    Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik Ataklarının daha olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma, beklenti kaygısı da diyebiliriz.

    • Panik Ataklarının “kalp krizi geçirip ölme”, “kontrolünü yitirip çıldırma” ya da “felç geçirme” gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla, sürekli üzüntü duyma ya da buna vakit ayırma. Sanki hayatta başka bir şey yok gibi.

    Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma, hastanenin etrafında veya otoparkında yaşama gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü bir psikolojik buhran halidir.

    PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?

    Öncelikle panik bozukluğu olan insanlarda hep aynı tarz kişilik özellikleri vardır.

    İçe dönük, insanlara hayır diyemeyen, zor ailelerin evlatları olan, kendinden daha çok başkalarını düşünen, yeterince bencil olamayan, önce can, sonra canan diyemeyen, geleceği gereğinden fazla abartarak bu günü yaşayamayan, insanlara içini açamayan ama hep dinleyen ve suçluluk duyguları yoğun olan bir kişilik tarzları vardır.

    Hiçbir neden yokken, birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme ya da ürperme, bazen de bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik; düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma ya da karıncalanma gibi belirtiler, kişiyi dehşet içinde bırakır.

    O an “kalp krizi” geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir “ölüm korkusu” ya da “felç olma korkusu” yaşar.

    Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik, kendisini ya da çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, “kontrolünü kaybetmeye” ya da “çıldırmaya başladığını” düşünür.

    Büyük bir korku ve endişe ile yakınları tarafından en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan bir çok muayene, çekilen film, EKG, BT ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Hastanın nesi olduğu sorulduğunda doktorlar “hiçbir şeyi yok” ya da “stresten olmuş” derler.

    Tedavi;

    Panik bozukluk, hekimler tarafından iyi bilinen ve çok sık görülen bir rahatsızlıktır. İlaç ve psikoterapi ile tedavi olur.

    Sadece ilaçla tedavi yeterli olmayabilir, çünkü hastalığı ortaya çıkaran bir hikaye vardır ve kişi neden hasta olduğunu anladıktan sonra panik atakları üzerinde kontrol sağlayabilir.

    Kaygı, sıkıntı çok zor duygular olup kişiyi çaresiz bırakır.

    Burada önemli olan kaygıya neden olan çatışmanın kaynağını bulup, bunu tamir edip, böylece hayata farklı bir donanımla bakarak, yani hayatı yaşama tarzımızı değiştirip, hayatımıza devam etmektir.

    Yani bu hastalığı tedavi etmek için önce kişilik organizasyonumuzu değiştirmemiz gerekir.
     

    Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hasta, ataklar arasındaki dönemde; gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir Panik atağının geleceğini beklemeye başlar.

    Bu endişeli bekleyişe “beklenti anksiyetesi” adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok artırır.

    Toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4’ü bu hastalığı ya daha önce geçirmişlerdir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadırlar. Genellikle ilk kez 20-35 yaşları arasında başlar. 

  • FOBİLER

    FOBİLER

    FOBİ: Bir nesne ya da durumla ilgili, tehlikeyle orantılı olmayan ve onu yaşayan tarafından anlamsız olarak tanınan engelleyici, korkunun eşlik ettiği kaçınmadır.

    Ortada gerçek bir tehlikenin olmadığı ve hayat akışını bozmaya yeterli bir rahatsızlığın eşlik ettiği, yükseklik, kapalı yer, yılan, örümcek vs’den kaynaklanan aşırı korkulardır.

    BELİRTİLERİ:

    1. Kalp çarpıntısı,

    2. Ürperme (tüylerin diken diken olması gibi),

    3. Tansiyon değişiklikleri (kan fobisinde tansiyon düşer),

    4. Bayılacakmış gibi hissetme (gözlerde kararma hissi ile belirlidir),

    5. Ateş basması ve terleme (çoğunlukla soğuk terleme),

    6. Korku hissi veya irkilme,

    7. Bazen idrara çıkma isteği,

    8. Bazen bayılma

    9. Nefes darlığı

    10. Bulanık görme

    11. Ağız kuruluğu

    Fobiler iki başlık altında incelenmektedir:

    • Özgül fobiler

    • Sosyal fobiler

    ÖZGÜL FOBİLER:

    • Belirli bir nesne ya da bir durumla karşılaşınca ya da karşılaşma beklentisi olduğu zaman ortaya çıkan asılsız korkulardır.

    • Yaşam boyu görülme sıklığı erkeklerde %7, kadınlarda %16dır. Özgül fobiler sıklıkla hayatın ilk 20 yılında ortaya çıkarlar.

    • Korku yaratan nesne veya durumla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise bu duruma ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme bu bozukluğun en tipik özelliklerinden birisidir.

    • Özgül fobi tanısının konulabilmesi için, yaşanan korkunun belirgin düzeyde sıkıntı yaratması veya kişinin mesleki ve toplumsal işlevlerini bozacak kadar yoğun olması gereklidir.

    • Özgül fobinin çocuklardaki görünümü erişkinlerden çok farklı değildir.

    • Özgül fobilerin oluşumunda öğrenmenin önemi diğer fobi türlerine göre daha fazladır, yani çevreden görülen benzer davranış ve tepkiler yaşanarak öğrenilir ve fobi yaratan durum karşısında öğrenilen tepkiler gösterilir.

    SIK GÖRÜLEN ÖZGÜL FOBİLER:

    • Yılan

    • Örümcek

    • Yükseklik

    • Hayvanlar (köpek, böcek, fare)

    • Asansör, kapalı alanlar

    • Uçak

    • Rüzgar, fırtına

    • Yüksek ses

    • Araba kullanma

    • Enjeksiyon (iğne yapılması) ve kan

    SOSYAL FOBİ

    • Başkalarının varlığıyla ilgili, mantıklı olmayan, ısrarlı korkudur.

    • Sosyal fobiler, korkulan ya da kaçınılan durumların dağılımına bağlı olarak genellenmiş ya da özgül olabilir. Genellenmiş tipte olan kişilerde bunun başlangıcı ilk yaşlara kadar gider, ayrıca bu kişilerde depresyon ve alkol kullanımı daha çok görülür (Davison ve Neale, 2004).

    • Sosyal fobilerin yaşam boyu görülme sıklığı erkeklerde %11, kadınlarda %15’tir.

    • Sosyal fobinin başlangıcı, genellikle sosyal farkındalık ve başka kişilerle etkileşimin kişinin yaşamında çok daha önemli olduğunun düşünüldüğü ergenlik dönemidir.

    • Sosyal fobikler kendilerini birçok alanda eksik ve yetersiz hissetme durumu içinde olurlar.

    • Bu kişiler özgüvenleri eksik ya da özgüvenlerini kaybetmiş kişilerdir. Dışarıdan gelen ya da gelme ihtimali olan eleştirilere maruz kalmamak adına sosyal ortama girmedikleri gibi, bu eleştirileri daha çok kendilerine kendileri söylerler.

    • Fobik kişi genellikle başkalarının kendisini değerlendireceği durumlardan kaçınmaya çalışır ve kaygı belirtileri gösterir.

    • Topluluk karşısında konuşmak, performans göstermek, dışarıda yemek yemek, ortak tuvaletleri kullanmak ya da başkalarının olduğu yerde herhangi bir iş yapmak aşırı kaygı doğurur.

    • Sosyal bir ortama girdiklerinde ve ilgi onlara döndüğünde ise bir takım belirtiler gösterirler. Bunların başında yüz kızarması, el ve bacaklarının hareketlerini kontrol edememe, bir an önce oradan uzaklaşma isteği, sıkılmışlık ifadeleri sergilemeleri, etrafı inceliyormuş gibi boş boş etrafına bakınma, kimseyle göz göze gelmemek için başını önünde eğik tutma vs. gelmektedir.

        
    1.     Sosyal fobikler sosyal ilişkilere daha olumsuz yüklemeler yaparlar.

    2.     Sosyal fobiklerin kendi sosyal davranışlarını abartılı, olumsuz düzeyde aşağılama eğilimleri vardır.
    3.     Sosyal fobikler kendi davranışlarına aşırı bağlanmalar yaparlar, genellikle ise diğer kişilerin davranışlarına çok daha bağlıdırlar 

    4.     Kendileri için çok seçicidirler. Kendileri ile ilgili hoş, olumlu, durum yada olaylar önemsiz kabul edilip bir kenara konur, bunun yanı sıra yetersiz, doyumsuz olaylar anımsanır ve uzun süre üzerinde durulur.
    5.     Sosyal ilişkilerde hoş olan durumlarda kendileri dışında neden ararlar ancak hayal kırıklığı yaratan olayların nedenlerini kendilerinde ararlar.

    NEDENLERİ:

    • Fobilerin nedeni, çocukluktaki belirgin bir kişilerarası sorundur.

    TEDAVİ:

    • Fobilerde tedavi yolu arama genellikle, mesleki durumundaki bir değişikliğin kişinin yıllarca kaçındığı ya da küçümsediği bir durumla yüzleşmesi gerektiğinde ortaya çıkar.

    • Psikanalitik tedavinin genellikle aşırı korku ve kaçınmanın altında yatan bastırılmış çatışmaların ortaya çıkarılmasını amaçlar.

    • Psikanalitik psikoterapide, düzeltici duygusal deneyim kullanılır.

    FOBİ TÜRLERİ

    • Agorafobi: Açık yer ya da kalabalık korkusu

    • Akrofobi: Yüksek yerlerden korkma

    • Amnezifobi: Hafızasını kaybetmekten korkma

    • Antropofobi: Insanlardan korkma 

    • Araknofobi: Örümceklerden korkma 

    • Asimetrifobi: Simetrik olmayan şeylerden korkma

    • Atelofobi: Mükemmel ol(a)mamaktan korkma 

    • Belonefobi: Iğnelerden korkma 

    • Dentofobi: Dişçiden korkma 

    • Entomofobi: Böceklerden korkma 

    • Erotofobi: Cinsellik korkusu 

    • Gametofobi: Evlenmekten korkma 

    • Hematofobi: Kan korkusu 

    • Homofobi: Eşcinsellerden korkma 

    • Kinofobi: Köpeklerden korkma 

    • Klostrofobi: Kapalı yer korkusu 

    • Manyofobi: Delirmekten korkma 

    • Nozokomefobi: Hastanelerden korkma

    • Sosyofobi: Toplumdan, genel olarak insanlardan korkma

    • Tanatofobi: Ölümden korkma 

    • Tripanofobi: Aşı ya da iğne olmaktan korkma

    • Venüstrafobi: Güzel kadınlardan korkma 

    • Talassofobi: Deniz ya da okyanus korkusu