Kategori: Psikoloji

  • Adil Maviş İle Psikolojik Röportaj

    Adil Maviş İle Psikolojik Röportaj

    Yaşamın hızlı temposu değil can sıkıntısı öldürür. İnsanları hasta ve mutsuz yapan, hiçbir şeyin değer olmadığı hissidir.”

    ~Dr.Harold Dodds~

    Hasta Değil Mutsuzsunuz.

    Bir yeriniz ağrıyor, sinirlisiniz, ihtiyacınızdan çok yemek yiyorsunuz, sürekli bir şeyler ters gidecekmiş gibi hissediyor sabahları yorgun kalkıyorsunuz. Daha çok geçmişle ilgileniyor gelecekle ilgili olumlu düşünceler besleyemiyorsunuz. İyi haber siz hasta değilsiniz ama MUTSUZSUNUZ.

    1. Sabit inançları hayatın çok zor olduğu yönündedir.

    2. Dünyadaki birçok insanın ‘güvenilmez’ olduğunu düşünürler.

    3. Dünyada neyin ‘doğru/iyi’ olduğundan ziyade, neyin ‘yanlış/kötü’ olduğuna odaklanırlar.

    4. Kendilerini diğer insanlarla kıyaslayarak kıskançlık duyarlar.

    5. Hayatlarını tamamen kontrol etmeye çalışırlar ve bu yüzden sürekli didinirler.

    6. Gelecekleri hakkında büyük endişe ve korkulara sahiptirler.

    7. Konuşmaları dedikodu ve ağlayıp sızlanma doludur.

    İnsanlar Neden Bir Psikoloğa İhtiyaç Duyar?

    Düşüncelerinde, duygularında, davranışlarında, ilişkilerinde bir şeyler yolunda gitmiyor. Mutsuz, acı çekiyor, huzursuz ve sıkıntıları bedensel sağlığını tehdit ediyorsa bir psikoloğa ihtiyaç duyabilir. Bununla birlikte ilaç kullanmak istemeyen, bağımlılıklarından kurtulmak isteyen, hayatının bir geçiş döneminde içindeki kaynaklardan daha verimli yararlanmak isteyenler de bir psikolog iyi gelebilir.

    Psikolojimizin Bozulduğunu Kendi Kendimize Anlayabilir Miyiz?

    Sizde normal olmayan davranışları kendi kendinize fark edebilirsiniz. Siz etmeseniz yakınlarınız fark eder.

    Ruh halinizde ani değişiklikler, aşırı kızgınlık, vücut enerjisinin düşmesi veya artması, uyku ihtiyacının artması veya uyuyamamak, suçluluk duygusu, değersizlik, aşırı dikkat dağınıklığı, unutkanlık, kaygının artması, sekse isteksizlik veya aşırı istek duymak, huzursuzluğun yanında eşlik eden bedensen rahatsızlıklar, baş ağrısı, sırt ağrısı, kabızlık, çarpıntı, deri döküntüleri, tikler, yeme bozuklukları vb. belirtiler.

    Bir Sabah Uyanıp “Bir Psikoloğa Gideyim” Demiyor Herhalde?

    Evet karar vermesi için başından geçen olayların ona önce zarar vermesini bekliyor. Aşırı unutkan, kaygılı, öfkeli bedensel ağrıları, uyku-yemek bozuklukları artık ona hasar vermeye başlıyor kullandığı ilaçlar fayda etmiyor veya bu ilaçları kullanmak istemiyorsa önce düşünüyor ama yine de internetten bir psikolog araştırmak yerine bu konuda çevresinde tanıdığı birinin referansıyla veya bir yakınının teşviki ile bir psikolog arıyor.

    Konuşarak Bir İşi Çözemeyeceğine İnanan Ve Akıl İstemeyenlere Ne Yapıyorsunuz?

    İlk adım harekete geçmektir. Çevrenin baskısı ve dürtülmesiyle hareket edenlerde değişim arzusu eksik oluyor. Kalıpları kırıp bir psikoloğa gittiyse samimi bir şekilde yardım istediğini kabul ediyorum. Ancak kimsenin onun benzersiz sorununa çözüm üretemeyeceğine ve haklılığını ispatlamak için de gelenler olabiliyor. Bir kişiyle elektiriğinizin tutup tutmadığını çok kısa süre içinde anlarsınız. Bizim için uyum her şeydir. Eğer uyuma giriyorsak güven, inanç ve iyileşme arzusu arzu ettiğimiz sonucu kolaylaştırıyor. Bilinçaltı ile çalışmak mükemmel bir uyum gerektiriyor ve bu olmazsa zaten ben işimi yapamam.

    Yani Bir Tür Beynine Girip Beynini Mi Okuyorsunuz?

    Kişi izin verdiği sürece evet bunu da yapıyorum. İnsan beyni bir bilgisayarın çalışma mantığı ile aynı çalışıyor bir anlamda hayatta yaşadığı problemler o problemi doğuran yazılımlardan kaynaklanıyor. Bu yazılımları değiştirdiğinizde algı da ve sorunlar da değişiyor. Başarılı seansların sonunda yıllardır uçağa binemeyenler uçuyor. Sınav kaygısı yüzünde hak ettiği puanı alamayan öğrencinin puanları hızla yükseliyor. İlaç, madde veya duygusal bağımlılıkları olanlar özgürleşiyorlar. Öğrenilmiş çaresizlik diye bir şey var.

    En Çok Bilinçaltı Temizleme Ve Zihinsel Detoks Uygulamalırınla Biliniyorsunuz. Bu Nasıl Bir Şey

    Kirlenmek Güzeldir” sloganını kullanan bir reklam var. Hayatımız boyunca yaşamak ve öğrenmek istiyorsak kirlenmeyi de göze almalıyız. Kirlenmekten korkan kaybeder. Kirlendiğinde nasıl detokfikasyon yapacağını bilmeyen hastalanır. Bunlara inanmayan kalıplarına takıntılı yaşar. İlk yardımda nasıl önce nefes alması ve kalbi çalıştırmak önemliyse kişinin içinde bulunduğu çıkmazlar üzerinde çalışabilmek için ilk önce zihinsel ve duygusal rahatlamayı yaşaması gerekir. Bu nedenle ilk dokunuşum bilinçaltını temizlemek ve kişiyi gerçek ihtiyaçlarıyla yüzleştirip değişime hazırlamaktır.

    Bunun için zamanla geliştirdiğim ve özünde şartlanma ve nörobilimsel yöntemlere dayalı uygulamalardan yararlanıyorum. Kendi farkındalığını arttırarak mizacını tanıması ona göre beslenmesi, yaşam enerjisindeki blokajları çözmesi ve altın nefes ile tanışmasını sağlıyorum.

    Her Sorun Bir Fırsattır” Derler Gerçekten Öyle Mi?

    Sorunların amacı kozmik dünyada sizinle uğraşmak değildir. Sorunlar hayat amacınıza uygun bir şeyler öğrenmeniz için hayatınıza “Sorun” kimliği ile girer. Ona bir elçi gibi bakmazsanız ve kendinizi ilaçla avutmaya veya uyutmaya çalışırsanız savaş çıkar. Hasta olur mutsuz olursunuz. Her sorun tekamülünüzün ( kişisel gelişiminizin) bir parçası olarak görürseniz. Sorunlarınızı sevmekle çözümlerine daha keyifli ulaşırsınız ve sorunlarınızın KALİTESİ’ni arttırırsınız.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • İYİ EBEVEYN…

    İYİ EBEVEYN…

    İlişkiler pinpon oyununa benzer. Karşı taraf hızlandığında, ya hızlanır ya da topu yavaşlatırsınız. Var olan bu karşılıklı tempo, hiç durmadan devam eder, ta ki iki taraftan biri oyunu bırakana kadar. Ebeveyn çocuk iletişiminde oyunu bırakan taraf genellikle ebeveyn olur. Olması gereken budur, ancak yanlış olan çoğunlukla oyunun yavaşlatılmadan bırakılmasıdır. Tempoyu yavaşlatmak, çocukla kurulan iletişimin sağlıklı olmasıyla sağlanır. Gerçekten anlaşıldığını hisseden çocuk, kendini ebeveyne teslim eder ve sınırlarını bilir.

    Aile ortamında çocuğa kendini anlatma özgürlüğü vermek, aileyi ilgilendiren kararlarda çocuğa fikrini sormak, seçenekler sıralamak ne kadar önemliyse, ailede, evde ve toplumdaki kuralların sınırlarının aile tarafından belirlenmesi de bir o kadar önemlidir. Neyi nerede yapacağını veya yapmayacağını bilen çocukla oynanan pinponun temposunu belirleyen ailedir. Ebeveyn gün boyu pek çok durumla ilgili farkındalık yorgunluğu hissederken, çocuk tüm enerjisini isteklerine yöneltebilir ve hiç durmadan oyunu hızlandırabilir. Çatışma kaçınılmaza doğru yol alırken, pes etmek ve ertelemek ise ebeveynin rutini olmaya yüz tutar. Anne ve baba günlük enerji değişimine bağlı olarak çocuğa verdiği cevaplarda tutarsızlaşabilir. Bunu farkeden çocuk ise, oyunun kurallarını değiştirmeye başlar..Oysaki onun istediği zorlanmaktır..

    Günümüz koşullarında ebeveynlerin çocuk gelişimi ile ilgili verilere ulaşması çok basit. Onlarca kitap, makale, psikolog, pedagog, psikiyatr ve danışmanın olduğu, internetin çocukla ilgili her türlü bilgiye erişimimizi kolaylaştırdığı bir dönemdeyiz. Ne gariptir ki gün geçtikçe ebeveyn olarak etkili olmak, yönlendirici olmak, yeterli olabilmek ve hiçbir basamağın atlanmadığını hissedebilmenin de bir o kadar zorlaştığı bir dönemdeyiz. Oysaki arketipsel olarak ebeveyn davranışı özde yatmakta.. İç ses tüm yazılanlardan tüm söylenenlerden çok daha önemli. Psikoloji de özünde her bireyi yek olarak değerlendirmeyle başlar. Davranışların, tanı ve kriterlerin kategorileştirilmesi sadece işi kolaylaştırmak içindir. Her ebeveyn ve her çocuk özeldir. İlişkiler özeldir.  Akışa bırakıldığında, anne ve baba ne zaman çocukla beraber yatıp ne zaman yatmaması gerektiğini, ne zaman hayır demesi gerektiğini, ne zaman kural koyması gerektiğini, hangi durumlarda çocuğun kendisini kullandığını, hangi ağlamanın içten olup hangisinin olmadığını bilir. Zaman yönetimi zorlaştıkça, çocukla geçirilen zaman azaldıkça kaçınılmaz olarak yaşayarak öğrenmenin yerini bilgiye hızla koşmak almıştır. Günümüz bilgisi, çocuğun özgürlüğüne odaklanırken, ebeveynleri kendi rollerinden uzaklaştırmaya başlamıştır.

    Ebeveyn rolünü üstlenen ve kendi sınırlarını çizen çocuk ise yolunu kaybeder.. 

    • Her koşulda kabul gören ve oyunun kuralını kendi belirleyen çocuğun gerginliği gün geçtikçe artar.
    • Beklentileri gerçekçi olmaktan çıkar. 
    • İstekleri tercihlerine göre özelleşmekten çıkar, neyi ne zaman neden istediğini bilmemeye başlayan çocuk, isteklerinin anında yapılmasını bekler ve zorlanmaya başlar.
    • Çoğunlukla karar vermekte güçlük çeker.
    • Yapabilecekleri konusunda kendini yetersiz hisseder ve hiç durmadan başkalarının kendisine hizmet etmesini bekler.
    • Ev ortamı içerisinde ebeveynlerinden  hangisinin, onun kurallarına göre hareket edeceğini bilir ve iletişimini onunla sürdürmeyi tercih eder. Çoğunlukla o kişiye saygısını azaltır.
    • Ev içerisinde kurallarla ilgili kendi yönergelerini benimseten çocuklar, sosyal bir ortamdaki, örneğin okuldaki kurallarla karşı karşıya kaldıklarında çok yoğun hayal kırıklığı yaşarlar ki bu durum okul isteksizliğinin en belirgin sebebidir.
    • Etrafındaki her bireyin dikkatini çekmek için çok yoğun mesai harcayarak enerjilerini tüketirler.
    • Hedefledikleri istekleri, emir niteliği taşımaya başlar. Bu durum bencilleşmelerine sebep olurken, empati gelişimlerini sekteye uğratır..
    • İsyankar ve kaygılı bir kişilik geliştirirler.

    Ebeveyn kontrollü çocuk yetiştirmek, ebeveyn kontrollü çocuk bisikleti edinmek olmamalı… Merdivenleri kendi başına çıkan çocukların ellerinden tuttukça, yemeklerini kendi sipariş edebilecekken sözlerini kestikçe, ayakkabılarını kendi bağlayacakken zamandan tasarruf ettikçe, yapabileceklerini bilmemize rağmen onlara yardım ettikçe onları zayıflaştırdığımız bir gerçek.. Ama özgürlük tanımanın ne kadar ince bir çizgide olduğunu bilmek ve sınırları belirlemek verebileceğimiz en büyük zenginliktir.

  • Selamlaşmak …

    Selamlaşmak …

    Bazen bir selam, bir günaydın, bir merhaba insanı yaşama bağlar, yaşam sevincini geliştirir. İnsanlar arasındaki soğukluğu, kopukluğu, küskünlüğü giderir. İnsanlar arasındaki samimi ilişkilerin oluşmasına neden olur. Yolda, işte, gerçek ve sanal dünyada, telefonda, karşımızdaki insana önce “Merhaba” veya “Selam” deriz. Ben daha çok Merhaba’yı kullanırım. Bunca yıl “Merhaba” kelimesinin gerçek anlamının ne olduğunu da hiç düşünmemiştim. Gerçekte neyi ifade ediyordu acaba? Geçenlerde şöyle bir araştırdığımda neler buldum neler…

    Merhaba: Günaydın ya da Hoşgeldiniz anlamında bir esenleşme sözüymüş. Kelimenin kökeni Farsça. Kelimeyi ikiye ayırdığımızda “mar” ve “heba” kelimelerinde oluşuyor. “Mar” Farsça’da yılan demek, “Heba” ise heba etmek, yok etmek. Yani asıl anlamı “aramızdaki yılanı öldürelim, düşmanlığımızı yok edelim”, demek. Farsça’da genel kullanım anlamı ise “Benden size zarar gelmez” Böylece her merhaba diyen kişi size iyi niyetini göstermektedir.

    “Merhaba” …yani “benden size zarar gelmez”. Merhaba kelimesinin içinde bir rıza, bir güven, itimat ve sadakat var. İçtenliği, samimiyeti, güveni karşındakine hisseterebilmek var ..

    Peki Selam ne demek ?

    Selam, huzur, selamet, sağlık, barış, rahatlık, kurtuluş gibi anlamlara geliyor. Selam vermek, bir kimseye yapılacak en güzel hürmet. Selam, bir insanın, karşılaştığı kimseye iyilik, sağlık ve afiyet dilemesi, iyi dileklerde bulunmasıdır. İnsanlardaki güzel huylardan biri de, birbirlerine selam vermeleri ve almalarıdır. Selamlaşmak, insanlar arasında düşmanlığa sebep olan kızgınlık ve dargınlık, nefret ve kin gütmek vs. gibi kötü huyları yok eder. Karşılıklı sevgi ve saygının doğmasını sağlar. Her dinde ve her toplumda selamlaşmaya ait sözler ve hareketler ayrı ayrıdır. Her toplumun dini inancı ve ahlaki yapısına göre selam vermek ve almak için kullandıkları sözler ve yaptıkları el, baş ve diğer beden hareketleri ayrı ayrı olmaktadır.

    Herhangi bir insana verdiğimiz selam, ona değer verdiğimizin, onu sevdiğimizin göstergesidir. O insana selam vermekle aslında onu sevdiğimizin ve değer verdiğimizin mesajını vermiş oluruz. Bundan dolayıdır ki o kişide de bize karşı güzel duygular beslemeye başlar ve arada karşılıklı bir sevgi, saygı durumu oluşur.

    Maalesef günümüzde öyle bir durum oluşmuştur ki aynı apartmanda yaşayıp belki yıllarca her gün selamlaşıp da iki çift laf etmeyen, birbirinin halini hatırını sormayan insanlar bulunmaktadır. Böyle bir selam, samimiyetsiz, kuru bir selamdan başka bir şey değildir. Selamlaşmanın bir amacı da insanların durumlarını sormak, varsa sıkıntılarını öğrenmek ve imkanlar dahilinde onlara yardımcı olmaya çalışmaktır. Yoksa insanlar birbirinin adını bile bilmeden her gün selamlaşsalar ne olur?

    Merhaba deyince aklıma hep bu toprakların balıkçısı Cevat Şakir gelir, Halikarnas Balıkçısı her söze “Merhaba” diyerek başlar. Çünkü o, bu dünyadan göçerken bile, Hatay’daki Merhaba Apartmanı’nda, yattığı odanın penceresine dönüp, “Sanırım ki yolcuyum. Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim. Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın, açın pencereleri. Son defa görmek istiyorum güneşi. Son defa görmek istiyorum özgürlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…” diyecek kadar aşıktır bir merhabaya… Sabahattin Eyüboğlu onun için ”Ve belki de bu yüzden Dünyanın sisini, pusunu ne temizler? Poyraz bir, Balıkçı’nın merhabası iki…” der. Balıkçıya neden Merhaba dendiğinde şöyle açıklamış: “Her şeyden önce erkekçe bir söylenişi var merhabanın…Üstelik anlamı da güzel. ‘Rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Sabah şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Akşam şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yok. Bunların yerine basarım merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…” Sonra bir başka kaynakta, Balıkçı’nın anlattığı minik bir öykü var merhaba ile ilgili: “Çok eski zamanlarda, uzun yolda karşılaşan iki seyyah,  yekdiğerine zarar vermeyi düşünmediğini, düşmanca bir niyeti olmadığını anlatmak için, yaylarını gerip oklarını uzaklara atar ve ‘Mir heba’ yani ‘Okum boşa gitsin’ derlermiş. Zaman içinde bu söz, ‘Merhaba’ olarak girmiş konuşma dilimize…”

    Çevremizdeki insanlarla güzel bir iletişim içinde olmak, onlarla dost veya arkadaş olmak, onlara duyduğumuz sevgiyi belli etmek istiyorsak selamlaşmayı asla kesmemeliyiz. Birine karşı küskün veya öfkeli de olsak, onun verdiği selama mutlaka karşılık vermeli; bize atılan her adım için, biz onlara karşı on adım yürümeliyiz. Selamlaşmanın, insanlar arasındaki muhabbeti, sevgiyi ve saygıyı artırdığını unutmamalıyız.

    Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi yazımın da sonuna geldik. Şairin de dediği gibi ben bunu bir ayrılık saymıyorum bir buluşma sonrası, yeni bir buluşma için, MERHABA demek için hoşçakalın…

  • Ana BabaTutumları

    Ana BabaTutumları

    Baskılı Otoriter Tutum

    Geleneksel Türk Aile yapısında sık rastlanan bir tutumdur. Aşırı baskılı otoriter tutum; çocuğun kişiliğine önem vermeyen bir tutumdur. Anne babanın uyguladığı katı disiplin yüzünden çocuk her kurala uymak zorunda bırakılmaktadır.

    Bu tutumu benimseyen anne babalar, çocuklarının kendilerinden farklı bir birey olduğu düşüncesinde değildir. Bu tutumun temel niteliği çocuğa karşı gösterilen baskıdır. Anne baba çocuklarına kesin olarak hâkim olduklarına inanırlar. Hiçbir açıklama yapmaksızın konulan kurallar vardır. Çocuklar anne babalarının koydukları bu kurallara koşulsuz uymalı ve itaat etmelidir.

    Otoriter ana-baba, sevgisini, çocukta istenilen davranışların oluşması için bir pekiştireç olarak kullanır. Eğer çocuk ana-babanın istediği şekilde davranırsa sevgilerini gösterirler. Kendilerini toplumsal otoritenin temsilcisi olarak görürler ve çocuktan mutlak uyum beklerler. Aile içinde otoriteyi elinde tutan kişi bağımsız benlik geliştirilmesine karşıdır; herkesin boyun eğmesi, itaatkâr olması istenir.

    Bu tür baskıcı ve otoriter eşler arasında da problemler mevcuttur. Anne ve baba iyi ve sağlıklı biçimde iletişime geçmezler ve aralarında sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar anne ve baba iletişimini ve etkileşimini olduğu kadar çocuk ile olan ilişkilerini de etkilemektedir.

    Otoriter davranan ana ve baba için esas olan çocuklarının onlara itaat etmesidir. Burada çocuğun isteklerinin bir önemi yoktur. Anne ve baba çocuğu dinlemezler ve onu anlamaya çalışmazlar; bunun yerine ise onu eleştirir ve baskı yolu ile kontrole çalışırlar. Önemli olan anne ve babanın isteklerinin yerine getirilmesidir. Çeşitli emir ve katı kurallar yolu ile çocuğa istediklerini yaptırmaya ve ona istedikleri biçimi vermeye çalışırlar. Bu tür anne ve babalar sıcaklıktan yoksundurlar. Onlar için esas olan kendi istekleridir. Ceza gibi disiplin yöntemleri çok sık olarak kullanılır. Bu tür anne ve babaya göre çocuk için en önemli meziyet anne ve babaya itaat ve onların dediklerinin yapılmasıdır

    Bu tür anne ve babalar çocuklarını baskı altında tutmak ve onları itaat ettirmek için çocuğa karşı utandırma, ayıplama, aşağılama ve dalga geçme gibi yöntemleri sık olarak kullanırlar

    Aşırı Koruyucu Tutum

    Koruyucu tutum ülkemizde baskılı ve otoriter tutum kadar sık rastlanan bir yaklaşım biçimidir. Anne babanın aşırı koruması, çocuğa gereğinden fazla kontrol ve özen göstermesi anlamına gelir. Bunun sonucu olarak çocuk, diğer kimselere aşırı bağımlı, kendine güveni olmayan ve duygusal kırıklıkları olan bir kişi olabilir. Bu bağımlılık, çocuğun yaşamı boyunca sürebilir ve aynı koruma duygusunu eşinden de bekleyebilir.

    Koruma güdüsü ana babanın çocukları için taşıdıkları önemli güdülerden biridir. Anne ve babanın temel görevlerinden biri öncelikle çocuklarının temek ihtiyaçlarını karşılamak ve daha sonra da onları çevreden gelecek olan tehlikelerden korumaktır. Ancak bazı anne ve babalar bu durumu biraz abartmaktadırlar ve çocuklarına sürekli himayeye muhtaçmış gibi davranırlar. Çocukları ergenlik çapına gelmiş olsa dahi bu tür anne ve babalar müdahaleci ve korumacı tutumlarından vazgeçmezler. Bu tip aileler çocukları hep düşman bir çevre içindeymiş gibi davranırlar ya da çocuklarının kendi başına bişey beceremeyeceklerinden endişe ederler ve bu sebepten dolayı da çocuklarına karşı aşırı düşkünlük gösterirler.

    Anne babanın aşırı koruyucu yaklaşımı çocuğun kendi kendine güven duymasını engelleyerek psikososyal gelişiminide etkilemektedir. Çocuğun sosyal gelişiminde büyük rolü olan anne ve babanın yanlış ve aşırı koruyucu tutumuyla çocuk kendine güvenini sağlayamamakta, birey olarak girişimci ve sosyal bir kişi olmasına fırsat verilmemektedir.

    Gevşek Tutum

    Çoğunlukla orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan aileler ile çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içerisinde tek çocuk olarak yetiştiren ailelerde çocuk merkezci tutuma rastlanmaktadır. Böyle bir ortamda çocuğun isteklerine diğer tüm aile bireyleri kayıtsız kalmaktadır. Çünkü çocuk aile ortamında tek söz sahibi kişi durumuna gelmiştir. Ebeveyn ile çocuk arasında sağlıklı bir iletişimin olmaması, çocuğun abartılan bir sevgi ortamında büyümesi ve şımartılması, onun doyumsuz bir kişi haline gelmesine neden olmaktadır. Böyle çocuklar hayatları boyunca her isteklerinin karşılanacağını zannederken, yetişkin olduklarında toplumun kendilerine vermediği hakları tanımaya kalkışmaktadırlar. Aile bireylerinin rollerine uygun davranmaları gerekirken çocuğun tüm egemenliği eline alması, anne babasına hükmetmesine ve çok az saygı göstermesine sebep olmaktadır.

    Serbest tutumda çocuğa sayısız haklar tanınmıştır. Çocuğa davranışlarında sınır çekilmez, çocuk da o kurallara uymaz ve kurallara yalan, yanlış gözü ile bakar. Çocuk anne ve babadan çekineceği yerde anne ve baba çocuktan çekinir. Bu tutumun çocuk merkezli olduğu görülür. Bu tutumla yetişen çocuklar itaatkâr değildir, sorumsuz, bencil ve şımarıktırlar.

    Tutarsız  (Dengesiz ve Kararsız) Tutum

    Bu tür tutumun en önemli özelliği ebeveynlerin çocuğun yaptıklarına hiç karışmamalarıdır. Çocuğun her yaptığı hoş karşılanır. Bu tür ailelerin çocukları ile olan ilişkileri zayıftır. Çocuğa karşı bazen ilgisizdirler ve duygusal bağları zayıftır ve bazen de sıcak ve yakındırlar. Çocuk hiçbir şekilde denetim altında değildir. Bu bakımdan çocuklar bir çeşit aile otoritesi eksikliği çekmektedirler. Çocuk evde ne isterse onu yapmaktadır. Ne zaman isterse o zaman yemek yer, ne zaman isterse o zaman ders çalışır ve ne zaman isterse o zaman uyur. Çocuğun her davranışı tamamı ile kendi isteklerine göredir. Bu tür çocuklar kendi arzu ve isteklerini denetlenmesini pek öğrenemezler ve bu bakımdan dış dünyada çeşitli problemlerle karşılaşırlar. Yani bu tür çocuklar evlerinden ayrıldıklarında ya da sosyal yaşama katıldıklarında çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. En büyük sorun evdeki izin verici tutumun dış dünyada bulunamayışıdır. Bu bakımdan bu şekilde izin verici bir tutum ile yetişmiş olan bu çocuklar dış dünyada hayal kırıklığına uğrarlar. Bu tip çocuklar kendi arzularını ve isteklerini denetleme yeteneğinden yoksundurlar ve bu bakımdan özellikle sebat ve konsantrasyon gerektiren işlerde başarılı olamazlar. Onlar hep kendi isteklerine göre yaşamaya alışmışlardır ve bu bakımdan da okul hayatında ya da iş hayatında başarılı olamazlar.

    Çocuğun eğitim ve gelişimini olumsuz yönde etkileyen dengesiz ve kararsız tutum birçok şekilde çocuğun karşısına çıkmaktadır. Dengesizlik ve tutarsızlık, anne baba arasındaki fikir ayrılığından kaynaklanacağı gibi, anne babanın gösterdiği değişken davranış biçimlerinden de kaynaklanabilmektedir. 

    Mükemmeliyetçi Tutum

    Bu tutumdaki anne babaların çocuklarından çok başarılı olmaları ve etrafta parmakla gösterilmeleri gibi beklentileri vardır. Bu anne babalar genellikle kendi çocukluk dönemlerinde zor şartlar altında büyümüş veya sonradan iyi bir statü veya ekonomik düzeye gelmiş ya da rekabetçi ve kıyaslayıcı bir çevresi bulunan ebeveynlerdir. Bazıları kendileri isteyip de bazı engeller nedeniyle ulaşamadıkları hedeflere çocuklarının ulaşmasını isterler. Çocuklarını ihtiyaçları doğrultusunda değil, kendi istek ve beklentileri doğrultusunda yetiştirirler. Bu anne babaları memnun etmek zordur. Sıklıkla çocuklarını başka çocuklarla kıyaslarlar. Kendi önerdikleri faaliyetlere çocukları ilgi göstermeyince demoralize olurlar. Yiyeceği şeylere hatta kimlerle arkadaşlık edeceklerine eleştirel bir tarzda yaklaşırlar.

    Missildine (1963), çocuğun memnuniyet duygusunu hissetmeme ve davranışlarının ailelerinin onayı için yeterince iyi olmaması ile sonuçlanan, mükemmeliyetçi ailelerin, çocuklarının davranışlarını onaylamayıp, en iyisini yapmaları için onları zorlamalarını dile getirmiştir. Böylece çocuk asla memnuniyet duygusu hissetmemekte, davranışı ailelerinin onayı için asla yeterince iyi olmamaktadır. Mükemmeliyetçiliğin sınırlı ailesel kabul ve ısrarcı ailesel isteklere dayandığına inanır. Mükemmeliyetçi ailelerin sadece kendi başarısızlıklarını küçümsemekle kalmayıp aynı zamanda çocuklarının çabalarını kabul etme ve ödüllendirmeyi de zor bulduklarını belirtmiştir

    Bu tutumla yetişen çocuklar koşullu sevgiye odaklanırlar. İyi olduklarında anne babaları onları sevecek, başarısız olduklarında ise sevmeyecek sanırlar. Onlar da bu sevgi türünü benimserler. İnsanlara koşullu sevgiyle yaklaşırlar. Genellikle bu çocuklar da mükemmeliyetçi olurlar ve hata kabul etmezler. Okul ve iş hayatlarında başarıyı yakalasalar da insan ilişkilerinde zorlanırlar. Hayatın mükemmel olmasını isterler ama hayatın farklı yüzüyle karşılaştıklarında mutsuz olurlar

    Demokratik Tutum

    Demokratik tutumda, ailenin tutumu sevgi ve bağımsızlık temelleri üzerine oturmuştur. Anne- babalar çocuğa söz hakkı tanır, kararlarına saygı duyar, onunla işbirliğine girer, çocuklarını desteklerler ve bu çocukların daha bağımsız, dışa dönük, yaratıcı oldukları gözlenir. Demokratik anne ve babaların çocukların davranışlarını daha akıllıca yönlendirdikleri söylenmektedir. Demokratik anne ve babalar çocuklarını ayrı bir kişi olarak kabul etmektedirler. Çocuklarına değer verirler ve onların özerk ve bağımsız olarak kişilik geliştirmesine destek olurlar. Bu tip aileler çocuklarına karşı hoşgörü sahibidirler, ona insan olarak saygı gösterirler. Çocuklarını çok az kısıtlarlar. Çocukların arzularını diledikleri gibi gerçekleştirmelerine izin verirler. Çocuğun kabul edilme ve onaylanma isteklerini göz ardı etmezler. Çocuğun kendine has gelişimine destek olurlar. Bu tür aileler çocuklarının kendilerini gerçekleştirmesine izin verirler. Bunu yaparken her bireyin kendine has ve biricik olduğunu unutmaz ve göz ardı etmezler. Bu bakımdan çocuk anne babasından yeterince hoşgörü görmektedir. Bu da çocuğun kendine güvenen ve toplumsal bir birey olmasına büyük oranda yardım eder

    Çocuk belli sınırlar içinde özgürdür. Söz hakkı vardır ve duygu ve görüşlerine saygı duyulur. Çocuk ailesinden sevgi ve saygı görmektedir. Söyledikleri yetişkinler tarafından dinlenmektedir. İçinde yaşadığı bu ortamdan faydalanan çocuk girişimci özellikler sergiler, özgüveni tam olur ve kendi kararlarını kendi verip bu kararların sorumluluklarını almasını öğrenir.

    Reddedici Tutum

    Bu tip bir tutum daha çok çocuğun istenmediği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu ise evlilik dışı bir ilişkide, istenmeyen bir gebelikte ortaya çıkmaktadır. Bundan başka anne ve baba kaynaklı başka sorunlarda bu tür reddedici bir tavrın ortaya çıkmasına sebebiyet verebilmektedir. Bu tür bir tutumla yetiştirilen çocuklar herhangi bir sevgi ve ilgiden yoksundurlar. Ana ve baba tarafından çocuğa sıklıkla istenmediği duygusu verilmektedir. Bu tür tavırlar çok farklı biçimlerde ortaya konabilmektedir. Çocuk hakarete maruz bırakılabilir ya da terk edilir. Bu durumda çocuk çok yoğun bir güvensizlik hisseder insanlara karşı güvensiz olur. Çocuk anne ve babasından herhangi bir şekilde sevgi görmediği için kendisi de sevemez. Bu tür çocuklar insanlarla ilişki kurarken güçlük çekerler ve çoğunlukla da iyi ilişkiler kuramazlar. Sürekli bir şeyi ya da sahip olduklarını kaybetme korkusu yaşarlar.

    Reddedilmiş çocuklar ilgi çekmek için olumlu davranışlarda bulunabilir ancak gerektiği ilgiyi bulamadığında bu davranışlarından vazgeçerek başka tepkiler de gösterebilir. Kendi içine kapanarak, ailesi ile olan iletişimini zayıflatır ya da ailesinin ilgisini çekebilmek için olumsuz ve saldırgan davranışlarda bulunmaya çalışabilir..

  • Takıntı Hastalığı Olarak Bilinen Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir?

    Takıntı Hastalığı Olarak Bilinen Obsesif Kompulsif Bozukluk Nedir?

    Bir kaygı türü olan takıntı hastalığı (Obsesif-Kompulsif Bozukluk), kişilerin kendilerini yapmaktan alıkoyamadığı ve yapmayınca da kendilerini rahatsız hissettikleri düşünceler ve bunlara bağlı olarak uyguladıkları davranışlar bütünü olarak adlandırılmaktadır. Bireyleri strese sokan, işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen, kontrol edilemediği sanılan bu durum huzursuzluk yaratmaktadır.

    Obsesif-Kompulsif belirtiler taşıyan bireyler, düşüncelerini engelleme yönünde belirli ritüelleşen davranışlar sergilemekte ve bu düşünceler her akla geldiğinde kısır döngü olarak bu davranış ritüelleri tekrarlanmaktadır. İnsanlar bazen bu düşüncelerin mantıksız, anlamsız ve saçma olduğunun farkına varabilirler ama yine de engellemeye yönelik bir şey yapmazlar. Bu durum günlük işlerin engellenmesine kadar uç boyutlarda olabilir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun belirtileri;

    • Kirlenmekten korkmaya yönelik; elleri sık sık yıkama, günde birden fazla duş alma,
    • Ocak, tüp, ütü gibi aletleri kapalı olduğu halde sık sık kontrol etme,
    • Düzene saplanma, simetriye gereğinden fazla önem verme (örn: eşyaları belirli bir düzene koyma..)
    • Yapılan bir işi belirli sayıda tamamlamak için uğraşma (örn: Bulaşığı 3 kere yıkamalıyım.)
    • Kendisi için önem taşıyan sözcükleri, cümleleri sürekli tekrar etme,
    • Aldığı şeyleri işe yaramasa dahi atamama, biriktirme,
    • Kapı kolu gibi herkesin elinin değdiği şeylere dokunmaktan çekinme,
    • Çevresindekilere zarar vermeye yönelik korku,
    • Dinsel düşüncelere yönelik; günah olan şeyleri düşünmeye yönelik kaygı duyma,

    Stres, travmatik bir olay yaşamak, kişilerin yaşadıkları çeşitli sıkıntılar, obsesif kompulsif oluşumunu sağlayabilmektedir. Bu bozukluğun sebepleri kişiden kişiye göre farklılık göstermekte, tedavi sırasında obsesyona nelerin sebep üzerine durmak ve tedavi planını ona uygun biçimde ayarlamak önem arz etmektedir.

    Oldukça yaygın olan bu rahatsızlık, genel olarak çocukluk çağlarında meydana gelmekte, yaş ilerledikçe şiddeti artmaktadır. Tedavi yöntemi olarak Bilişsel Davranışçı Terapi uygulayan uzmanlardan destek alınması, insanların yaşadığı bu sıkıntıların azalmasını sağlayabilmektedir.

  • Tanrı’nın Kadın Sorunsalı ..

    Tanrı’nın Kadın Sorunsalı ..

    Dünya tarihi çağlar boyunca cinsiyet ayrımcılıklarıyla ile dolu. Yüzyıllar öncesine baktığımızda, döneminin en ilerici insanları olarak tanınan filozofların bile cinsiyet konusuna gelindiğinde düşüncelerinden koptuğunu, kadını “öteki” olarak tanımladığını görüyoruz. Aristoteles’e göre ruh beden üzerinde, akıl duygu üzerinde, erkek ise kadın üzerinde egemendir. Fakat o zamanlardan günümüze geçen yüzyıllarda hiç mi değişim hiç mi ilerleme olmadı? Güçlü olanın zayıfı ezmeye meyilli olması, büyük kardeşin küçük kardeşi ezmesi, patronun işçiyi ezmesi, erkeğin kadını ezmesi…

    Şüphesiz ki eğer kadın erkekten daha güçlü olsaydı eminim kadınlar da erkekleri döver, baskı altında tutardı. Az da olsa bunun örneklerini yazılı ve görsel basında görüyoruz. Bence bu sadece erkek kadın değil insan olmanın getirdiği bir sorun. Peki, bu sorunun çaresi var mı? Bugüne kadar yapılanlar bu eşitsizliğin sonunu getirdi mi? Tabi ki hayır!

    Toplumlara baktığımızda özellikle kadınlara yapılan istismarın kaynağının “din” olarak gösterildiğini görüyoruz. Tek tanrılı dinler dışında çok tanrılı dinlerde de kadın dışlanıyor. Kadın öyle yürümez kadın böyle giyinmez, konuşmaz, vs.. Tanrı gerçekten kadını böyle mi istiyor? Tanrı güçlünün zayıfı ezdiği, hor gördüğü bir dünya mı istiyor? Kadınların Tanrı’nın gözünde değeri var mı? Nedir bu Tanrı’nın kadın sorunsalı?

    İnsanların yaptıklarıyla Tanrı’yı değerlendirmek yanlış tabi ki. Tanrı bizi seviyor. Kutsal kitaplara baktığımda cümlelerinden çıkarıyorum bizi sevdiğini. Gerek Tevrat’ta gerek Incil’de ve gerekse Kur’an’da Tanrı biz kadınları önemsiyor. İncil’de Tanrı “İnsan bir bütünün iki parçasıdır. İnsan sadece kadın ya da erkek değerlidir. İnsan eşittir, erkek ve kadındır. Kadın erkekten yaratıldı ve erkek de kadından doğdu.” yazıyor. İncil’de kadın Tanrı’nın gözünde değerlidir. Kadının değeri kendi yaratanının değerinden gelmektedir.

    İslam dinine baktığımızda Kuran’ın kadın anlayışında; kadın ve erkek farklı özelliklere sahip olsalar da insan olma vasfı itibariyle “eşit görülmesi ” önemli rol oynamaktadır. Yaratılış itibariyle kadın, erkeğe eşit olmakla beraber, kendisine özgü bazı hak ve sorumluluklara da sahiptir. Emir ve yasaklar konusunda erkek ile kadın arasında fark yoktur. Tanrı katında kadın ve erkek eşittir; birinin diğerine üstünlüğü yaptıkları işlerle, kendilerine verilen imkânların yerinde değerlendirilmesine ve özet olarak “Takva” ile ilişkilidir. Tin Suresi’nde bunu çok güzel anlatır: “İnsanı ayrım yapmadan en güzel bir biçimde yarattık” buyuran Tanrı insanları bir erkekle bir kadından yarattığını, onları soy ve sop yaptığını milletin de onlardan oluştuğunu vurgulamaktadır. (Bkz.Kur’an Hucurat Suresi) Bu ayetlerin dışında surelerin başında yer alan “Ey İnsanlar!, Ey İman Edenler, İnananlar” hitapları bile kadın ve erkek arasında bir ayırım olmadığının delilidir. İslam dininin ayrıcalıklı insanları, çalışmada, bilimde, iyi işler islemekte, kul hakkını gözetmede ve kötülüklerden kaçınmada hassasiyet gösteren kimselerdir. Örneğin “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer Suresi, 9) ayetiyle bilmenin önemine vurgu yapılmıştır. Bilmenin de okumakla ile ilgisi bulunduğu ilk inen ayetin “Oku!” ile başlamasında ortaya konulmuştur. Bu emirde kadın ve erkek herhangi bir ayırım yapılmamıştır. Muhatap insandır. Bunları destekleyen çok sayıda hadis bulunmakta. “İlim, kadın erkek her Müslümana farzdır.” Bu vurgu nettir.. Çalışma konusunda ki “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (NecimSuresi,39) ayetinin kapsamına hem kadın hem de erkek girmektedir.

    Kısacası İslâm’ın kadın anlayışı şöyle ortaya konulmaktadır: “…İslâm’a göre kadın; nafakası sağlanan, iş yapmak zorunda olmayan, gönlüne göre çocuklarını eğitmek, dilerse çalışmak, malını istediği gibi tasarruf edebilmek, kendi soyadını kullanabilmek, ilim yapmak gibi birçok hakka sahip bulunan, bütün bu haklar karşısında sadece meşru isteklerinde kocasına itaatle sorumlu olan, hakları ve sorumlulukları hukukun garantisi altında bulunan, kocasının hayat arkadaşı-sırdaşı- gönüldaşı, yuvanın bekçisi, yavrularının ‘cennetin ayakları altına serildiği’ aziz annesidir…”( A.Ünal, sayfa,201). Tanrı’nın kadınla bir alıp veremediği yoktur. Olsa olsa bizim birbirimizle alıp veremediğimiz vardır. Oysa o hep “Birbirinizi sevin” der. Madem ki hepimiz tek tanrılı dinlerin varlığını kabul ediyoruz. O halde bir tek O’na inanıyoruz. İster Hıristiyan ister Musevi isterse Müslüman her kim olursak olalım önce kendi kutsal kitabımızı okumalıyız. Dışarıdan hurafelere değil kendi gördüğümüze, kendi duyduğumuza ve kendi anladığımıza inanalım. Aklın yolu birdir! 

    Sözlerimi büyük ozan Ruhi Su’nun dizeleriyle bitiriyorum:

    Yaratan bizleri insan yarattı

    Muhabbet insana, cana muhabbet

    Cümle mahlukatın üstünde tuttu,

    Muhabbet insana, cana muhabbet.

    Ne mutlu ki bize insan olmuşuz,

    İnsan sevgisini gerçek bilmişiz,

    İnsanın dalında açıp gülmüşüz,

    Muhabbet insana, insan olana.

    İnsan olan insan gelsin beriye

    Kimi kara, kimi çalar sarıya,

    Aslolan hayattır bakma deriye,

    Muhabbet insana, cana muhabbet…..

  • Sigarayı ve Alkol-Madde Bağımlılığı

    Sigarayı ve Alkol-Madde Bağımlılığı

    Sigarayı ve Alkol-madde bağımlılığından kolayca kolayca kurtulmak için…
    Biorezonans kısaca maddelerin çevresine yaydığı frekansları kullanılarak vücudun o maddeye karşı enerjetik bir yolla uyarılması işlemidir. Quitt terapisi ise Almanya kökenli olup biorezonans teknolojisinin bağımlılıklar ve kilo vermeye odaklı özel şeklidir. Bu işlemi aşılamaya da benzetmek mümkün olabilir. Amaç alerjen ya da bağımlılık yapan maddeye karşı vücutta bir “silkelenme” ve “temizlenme” hali yaratabilmektir. Biorezonans tekniği birbirinin ayna görüntüsü iki frekansın birbirini yok edeceği bilgisinden yola çıkar. İçilen sigaradan alınan frekans (elektromanyetik yayılım), elektronik olarak ters çevrilerek (ayna görüntüsü olarak) çok küçük elektromanyetik sinyaller şeklinde vücuda verilir. Yapılan işlem vücuda düşük frekanslarda (radyo sinyalleri gibi) yayın yapmak gibidir. Bağımlılık yaratan maddeden alınan frekans paterninin ayna görüntüsünün vücuda verilmesi ve iki ters frekans paterninin birbirini ortadan kaldıracağı bilgisi…
    Yani kısaca Quitt biorezonans seansı bağımlılık yapan madenin çevresine yaydığı frekansların vücuttan silinmesi işlemidir. Bunun için 40 ya da 50 dakikalık tek seans genellikle yeterli olmaktadır.. İşlem sırasında kişi sakinleşme-rahatlama dışında bir şey hissetmez Sigara ve ilgili maddeyi bırakma konusunda yaptığımız terapilerin bir seansı çoğu zaman yeterlidir. İkinci seans ya da destek seansı ancak sigara isteğinin devam ettiği ya da ruhsal durumun desteklenmesi gerektiği zamanlarda kullanılır. İlk 48 saat vücudun yeni enerjetik duruma adaptasyonu için gerekli süredir ve kişinin sigara isteğine karşı az ya da çok direnmesi gereken zamandır. Bu sırada şiddetli bir sigara isteğinin olması beklenmez ancak yine de ilk 48 saat en riskli zamandır. 48 saat bitiminde sigara isteğinin artık sadece bazı zamanlarda ve sadece hafifçe gelmesi beklenir. 48 saat geçtiği halde, sadece zaman zaman da olsa; Net, keskin bir sigara içme isteği duyuyorsanız size destek seansı kesinlikle önerilir.

  • GEÇMİŞTE YAŞANAN KÖTÜ ANILARLA BAŞ ETME; GEÇMİŞİNİZ BUGÜNÜ  ENGELLEMESİN

    GEÇMİŞTE YAŞANAN KÖTÜ ANILARLA BAŞ ETME; GEÇMİŞİNİZ BUGÜNÜ ENGELLEMESİN

    “Geçmişte yaşadığım olayları unutamıyorum”

    “En mutlu olduğum zamanlarda aklıma geçmişim geliyor, keyfim kaçıyor”

    “Geçmişime takılıp kaldım, olanları affedemiyorum” diyenlerdenseniz, bu yazı tam size göre…

    Geçmişte yaşadığımız kötü olaylar öyle kolayca aklımızdan silinip gitmez. Hatta bu olayları “unutmaya çalışmak” onları daha fazla hatırlamamıza neden olur. Bu olaylar geceleri uykumuzu kaçırıyor, günlük işlevselliğimizi bozuyor veya “an”a odaklanmamızı zorlaştırıyorsa bir “takıntı hastalığı”ndan bahsetmek bile mümkündür.

    Geçmişte yaşanılan kötü olayları hatırlamak aynı zamanda öfke, kin, suçluluk, pişmanlık, üzüntü gibi pek çok olumsuz duygunun bizi ziyaret etmesine neden olur.

    Kabul etmek gerekir ki, hayatın her anında muhakkak bizde negatif duygular oluşturacak kötü sürprizler ve olaylarla karşılaşacağız. Kötü durumların olmasını engelleyemiyorsak ne yapabiliriz? Öncelikle söylemeliyim ki önemli olan olayın “kendisi” değil, onu nasıl “algıladığımız”dır. Sonuçta her türlü kötü yaşanmışlık bizde derin ve acı izler bıraktığı gibi aynı zamanda bizi güçlendirir de. Depremde yıkılan bir binanın yerine, yıkılmış evden çok daha sağlam bir ev dikilir. İnşa edilmiş bu yeni ev, artık gelecek olan depremlere karşı hazırdır. İşte hayat da böyledir, yaşadığımız acılar bize ders verir, aynı hataları tekrar yapmamamızı sağlar. Daha olgun, daha dik ve tecrübeli olmamıza zemin hazırlar.

    Bu acılara takılmadan nasıl atlatır da günlük hayatımıza devam ederiz?

    -İlk aşama yaşadığımız olayı kabul etmek ile başlar. Kabul etmek, onaylamak anlamına gelmez. Kabul etmek; hatalar için sorumluluğu almak, hayatla barışmak, olgunlaşmak, kötü sürprizlere hazırlıklı olmaktır aynı zamanda. Geriye dönmek, olayı tekrar değiştirmek mümkün olmadığından; kabullenmek bizi daha iyi hissettirir ve gerçekle bağdaştırır.

    -İkinci olarak yapacağımız şey olayla ilgili algılarımızı düzenlemektir. Olayı, olayın olduğu zamandaki halimiz, yaşımız, ortamımız, yaşadıklarımız ile değerlendirmemiz gerekir. “O zamanda yapılacak en iyi şey boşanmaktı” şeklinde düşünmek; hem durumu daha gerçekçi yorumlamanıza hem kendinize haksızlık etmemenize neden olur.

    -Bir sonraki adım “kontrol” kavramı üzerine düşünmektir. Eğer kontrol edemediğiniz bir durumdan dolayı acı çektiyseniz (kaldırımda yürürken araba çarpması gibi), sorumluluğun ve hatanın sizde olmadığı, yaşam üzerinde kontrol sağlamanın zor olduğu üzerine düşünebilirsiniz.

    Bütün bu adımları yapmakta zorlanıyor ya da kendinizi yapamayacak güçte hissediyorsanız, derhal bir uzmandan yardım alın ve geçmişteki acılarınızla yüzleşin..

  • TATİLİ ÇOCUĞUMUZ İÇİN NASIL PLANLAYALIM ?..

    TATİLİ ÇOCUĞUMUZ İÇİN NASIL PLANLAYALIM ?..

    Dört gözle beklenen yaz tatili sonunda geldi. Bu yazım da çocuğumuz yaz tatilini nasıl geçirsin sorusuna cevap vereyim istedim.

    Yaz tatili konusunda plan yapın.

    Anne, baba ve çocuğun yaz tatili konusunda beklentileri birbirinden farklı olabilir bu nedenle başta bir plan yapmak tatil döneminde yaşanacak hayal kırıklıkları ve çatışmaların önüne geçebilir.

    Önce çocukların düşünceleri.

    Bu planlama da öncelik çocuğun tatilde yapmak istediklerini öğrenmek olmalıdır. Televizyon izlemek, bilgisayar oynamak ya da arkadaşları ile geçireceği süreler konusunda fikirlerini almak onu değerli hissettirecektir. Bu eğlenceli şeyler dışında kendini geliştirmek istediği sportif etkinlikler, müzik aletleri ya da sanat dalları konusunda düşünceleri alınabilir.

    Sonra ailenin beklentileri.

    Çocuğun yaz konusunda düşünceleri, hayalleri konuşulduktan sonra ailenin yaz konusunda beklentileri sunulmalıdır. Beraber izlenmek istenilen filmler, gezilmek ve görülmek istenilen yerler (müzeler-oyuncak müzesi, bilim merkezi)  konuşulabilir. Eğer öğretmenlerin yaz dönemi için de yapılmasını istediği testler ve ödevler var ise çocuğun bu konudaki planlaması ve fikirleri alınabilir. Tatil dönemi önce görevler sonra eğlence şeklinde yapılacak programlar çocuk için daha kolay uygulanabilir.

    Bekletilerini anlamak tüm sınırları kaldırmak değildir..

    Çocuğumuzun bekletilerini konuşmak saatlerce televizyon izlemesine, bilgisayar oynamasına izin vermek anlamına gelmez. Okul dönemine göre daha esnek ve artmış saatler verilebilir ama sınırlar olmalıdır.

    Eğlence ve eğitim dengesi iyi kurulmalıdır..

    Yaz tatili çocuk için keyifli ve eğlenceli bir zaman dilimi olmalıdır. Eğitim verirken de eğlenceli bir şekilde sunabilmek, deneyimleyerek, yaşayarak öğrenmesini teşvik etmek önemlidir. Bu konuda programında hem eğitimi ve hem de eğlenceyi bulunduran yaz okulları iyi bir alternatif olabilir.

    Beceri alanları keşfedilebilir.

    İlgi duydukları ya da becerikli olduğu hissedilen alanlarda kendilerini geliştirecek ev etkinleri ya da kurslar düşünülebilir. Burada kazandıkları güven ve beceriler kendilerini daha iyi tanımalarını sağlayabilir.

    Okuma zamanı düşünülebilir.

    Keyifli buldukları, okumak istedikleri kitaplar seçilerek ailecek okuma saatleri uygulanabilir. Hayal güçlerini geliştirecek faaliyetlere, ailecek oynanacak oyunlara zaman ayırılabilir.

    Aileden uzak bir tatil sayesinde sorumluluk kazanabilirler..

    Çocuklar ailelerinin uygun görecekleri yakın bir akraba veya arkadaşının yanına kısa süreli de olsa tatile gidebilirler. Burada alacakları sorumluluklarla (yatak toplamak, sofra kurulması-kaldırılmasına yardımcı olmak, verilen saatte eve gelmek vs.) kendisine ve ailesine ne kadar büyüdüğünü kanıtlayabilir.

    Herkese iyi mutlu ve güzel bir tatil diliyorum. Kalın sağlıcakla…

  • Ailenin Birey Üzerindeki Etkileri

    Ailenin Birey Üzerindeki Etkileri

    Toplumu oluşturan en küçük sosyal kurum aile olduğuna göre sağlıklı toplumların oluşması açısından çocuğun eğitimi ile ilgili olarak ailenin izlediği yol çok önemlidir. Ailenin eğitime ilişkin tutumu ve eylemleri, içinde yaşanılan kültürün değerlerine ve normlarına göre şekillenmektedir. Gerek kırsal gerek kentsel kültüre ait olsun her ailenin toplum içinde bir konumu vardır. Bu sosyal konum doğal olarak ailenin eğitsel ortamını da etkilemektedir. Çocuğun hızlı gelişiminin olduğu ve kişilik özelliklerini yerleştirdiği temel eğitim döneminde aile ortamı eğitim açısından  oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Aile kişinin içine doğduğu, ilk sosyal deneyimlerini kazandığı ve daha sonraki yıllar için gerekli ilk adımları attığı yerdir. Çocukların ya da bireylerin kişiliklerinin temelleri bu ailede atılır. Ailenin sağladığı öğrenme yaşantıları ve sunmakta olduğu modellerin, çocuktaki olumlu sosyal davranış  ve değerlerin gelişmesinde önemli bir yeri vardır.

    Bu bakımdan ailenin çocuk ve yaşamı üzerinde etkisi büyüktür. Bu etkileşim daha anne karnında başlar. Bu evrede annenin duygusal dünyası, çocuğu isteyip istememesi ve benzeri faktörler karnındaki çocuk üzerinde son derece etkili olurlar. Bu evrede annenin mutsuzluğu, kızgınlığı, ruhsal durumu karnındaki çocuk üzerinde etkiye sahiptir. Annenin duyguları vücudundaki hormonlar yolu ile karnındaki çocuğa geçerler. Bu bakımdan anne çocuğu daha karnında iken etkilemeye başlar. Çocuk doğduktan sonra ise bu etkileşim artarak devam eder. Karşılıklı anne baba çocuk etkileşimi çocuk gelişiminin kilit özelliklerindendir. Anne babanın katılması, anne babanın kendine yardım edebilme yetenekleri ve çocuk yetiştirme stilleri, anne baba ve çocuk etkileşimlerini etkileyen ve erken dönemdeki gelişmeye, okula geçişe ve çocuğun gelecekteki verimine katkıda bulunan faktörlerdir.

    Sağlıksız ailenin temelinde birbirleriyle anlaşamayan, aralarında iyi bir iletişim ve etkileşim kuramamış olan eşler bulunur. Bu doyumsuzluklar çesitli patolojik davranışlara dönüşerek gerek eşler arasında gerekse çocuklarda bazı bozulmalara yol açabilmektedir. Ancak ailenin sağlıklı ve sağlıksız olmasında, dış uyaranların etkisi de göz önüne alınmalıdır. Aile içinde veya dışında, hastalık, ölüm, işsizlik gibi meydana gelen bazı olayların geçici de olsa, aile fonksiyonlarında birtakım bozulmalara sebebiyet verdiği kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Aile grubu içinde rol alan kişilerin eksilmesi ve ilavesi, kişilerin yaşamlarında esas olan rollerde değişiklik olması veya kendilerine uygun olmayan bir role geçmek zorunda kalmaları bazı sorun odakları yaratarak, sağlıksız davranışları arttırabilir. 

    Sağlıklı anne çocuk ilişkisinin oluşumunda annenin ruh sağlığı büyük önem taşımaktadır. Mutsuz bir evlilik sonucu, annenin eşinden yeterli ilgi görememesi, ailenin ekonomik sıkıntıları, babanın, çocuğun doğumunu isteksiz bir sekilde karşılaması, annenin gerginliğini artıran, dolayısıyla anne çocuk ilişkisini zedeleyen etmenlerdir..

    Baba – Çocuk ilişkisi: 

    Baba olma kavramını değişime uğratan ve babanın çocuğun eğitimindeki rolüne ilginin artmasına yol açan pek çok etken vardır. Bunlar; politik, sosyal, ekonomik alandaki değişimlerin kadın-erkek rollerini etkilemesi, çalısan anne sayısının artması, kadının tam gün dışarıda çalışması bu etkenler arasında gösterilebilir.

    Babalık, eşin gebe olduğunun anlaşıldığı anda başlar. Erkekler baba kimliğini, hamilelik ile başlayıp doğum sonrası devam eden üç yıllık süreçte edinerek geliştirirler. Babanın çocuğuyla hemen bağ kurması önemlidir. Çünkü çocuğun ilk beş yıllık yaşantısı, ömrünün en önemli yıllarıdır.

    Anne – Çocuk İlişkisi:

    Çocuğun doğumundan önce bütün yükün annede olması ve doğumdan sonra da ağırlıklı olarak annenin sorumluluk taşıması nedeniyle çocuğun yetiştirilmesinde annenin görevi büyük önem arz etmektedir.

    Hayatın ilk yılında bebeğin psiko-sosyal görevi, güvenmeyi öğrenmektir. Bebek ile annesi arasındaki iliskiden doğan güven duygusu, insanın ileride kuracağı kisiler arası iliskilerin temelini oluşturur. Bebeğin ihtiyaçlarına annenin yerinde ve zamanında yönelebilmesi, onun sıkıntılarını giderebilmesi, sözsüz dilini anlayabilmesi anneyle bebek arasında kurulan karsılıklı anlayış ve güvenin temelini  olusturur.

    Annenin çocukla ilişkisinin en önemli evresi, doğumdan hemen önce başlayıp, doğumdan sonraki aylarda süregelen ilişkidir. Burada annenin başta eşinin desteği olmak üzere toplumca destek ve yardıma ihtiyacı vardır. Anne çocuk ilişkisinde fiziksel temas büyük önem taşır. Annenin beden kokusu, ısısı, çocuğu alış biçimi bu iletişimde çok önemlidir. Özellikle 0-3 yaş arasında olması gereken bu yakın ilişkinin gerçekleşmemesi, gelecekte görülebilen birtakım davranış bozukluklarının sebebi olarak gösterilmektedir. Yine bu dönemde annenin yokluğundan kaynaklanan “duygusal yoksunluk”, gerek zihinsel gerek duygusal ve sosyal gelişim gerilemesine ve gecikmesine neden olabilmektedir…