Kategori: Psikoloji

  • Ergenlik Dönemi ve Aileler

    Ergenlik Dönemi ve Aileler

    Ergenlik, gençler için olduğu kadar hayatlarına katılan herkes için de büyük bir değişim zamanıdır. Genç kimliğini ve bağımsızlığını geliştirmek zorundadır. Aynı zamanda, cinsellik, uyuşturucu kullanımı ve akran ilişkileri gibi konularla uğraşırken bile sorumlu ve güvenilir olma konusunda artan baskıyla karşı karşıya kalıyorlar. Çocukluktan yetişkinliğe kadar gelişim karmaşık bir süreçtir. Bu sadece bilgi eklemek ve anlamakla ilgili değil. Bu geçiş sürecinden geçen gençler, çocuk veya yetişkin olarak yaptıklarından farklı düşünür, hisseder ve davranırlar. Bu farklılıklar tüm gelişim alanlarında görülebilir.
    Fiziksel / Cinsel Gelişim
    Ergenliğin fiziksel belirtileri açıktır. Bu süre zarfında kız ve erkek kasık kılları büyümeye başlar. Uzun boyluyken, kızları 16’ya kadar yükselir ve erkekler de 18’e kadar büyürler. 18 yaşına girmeye başlarlar. Erkeklerde gece emisyonları olur. Kızların göğüsleri gelişir. Erkeklerin sesleri derinleşiyor.
    Tüm bu fiziksel değişiklikler, ergenlerin düşünce ve davranış biçimlerinde değişiklikler getiriyor. Cinsel farkındalık ve çekicilik geliştirir ve cinsel olarak aktif hale gelebilir. Sağlıklı oldukları sürece, vücutları her zamankinden daha güçlü ve koordine olur ve sporda başarılı olmalarını sağlar.
    Bilişsel Gelişim
    Bu bilişsel gelişim bir anda gerçekleşmez. Erken ergenlik döneminde, çocuklar çoğunlukla yeni temel soyut akıl yürütmelerini okul ve ev için kullanırlar. Hangi faaliyetlerde bulunmak istediklerini kendi fikirlerini ifade etmeye başlarlar ve kendi hedeflerini seçerler. Kısa vadeli sonuçlar görürler, ancak her zaman uzun vadeli değildirler.
    Duygusal gelişme
    Ergenlik döneminde, gençler duygusal destek için akranlarına bakarlar. Ebeveynleriyle geç ergenlik dönemine kadar, kendilerine daha yakın hale gelebilecekleri zaman daha fazla çatışmalar yaşamaya başlarlar. Aynı cinsiyetten arkadaşlarla daha da yakınlaşırlar, birçok farklı duygu yaşarlar ve ebeveynlerinden daha bağımsız hale gelirler.
    Ergenlerin mahremiyete ihtiyacı var. Nasıl göründüğü konusunda endişe duyuyorlar ve vücut imajı sorunlarını geliştirebilecekler. Geç ergenliğe ulaşırken, kendilerine ve inançlarına daha fazla güvenir hale gelirler. Duyusal deneyimler arayabilir ve cinsel olarak kolayca uyandırılabilir. Ergenlik çağında, duyguları üzerinde daha iyi kontrol sahibi olmaya başlarlar. Ergen psikolojisinin çoğu, gençlere duygularını nasıl yöneteceklerini öğretme ile ilgilidir.
    Çocuğunuz Mücadele Ederken Ne Yapmalı
    Gençlerle Konuşmak
    Ergenlerle, yaşadıkları değişimler hakkında açıkça konuşmak, özellikle bu dönemde ortaya çıkabilecek ebeveyn-çocuk ilişkisindeki değişim göz önüne alındığında, herhangi bir ebeveyn için zor olabilir. Bu yaşta gençlerin ne gibi değişiklikler ve engeller beklediğinin daha net bir şekilde anlaşılması, ebeveynlerin daha verimli konuşmalar için donatılmasına yardımcı olabilir . Gençler yetişkin benzeri kapasiteler geliştirme sürecindedirler ancak henüz orada değiller ve düşünceli rehberlik uzun bir yol kat edebilir.

    Gençler her ergen için zor. Ancak, bazı gençler diğerlerinden daha fazla sorun yaşıyor. Çocuğunuz aşırı duygusal sıkıntı içinde olduğu noktaya karşı mücadele ediyor gibi görünüyorsa veya günlük işlevleri bozuluyorsa, en kısa zamanda yardım almaları gerekir.
    Bir ebeveyn olarak, çocuklarınız da mücadele ettiğinde acı çekersiniz. Çocuğunuza ihtiyaç duydukları desteği ve rehberliği sağlayacak kadar duygusal olarak güçlü olmak istiyorsanız zihinsel sağlığınıza dikkat etmeniz gerekir. Eviniz sürekli bir karışıklık durumundaysa, kendiniz için de yardım almanız gerekir.

  • Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Bir duruma karşı verilen aşırı tepkiler -düşünce veya eylem şeklinde olabilir- karşılaştığı zorlu durumların üstesinden gelmek için kendini yetersiz veya karasız hissettiği durumlarda belirir. Yetersizlik veya kararsızlık durumlarının dinamikleri çocukluk döneminde anne babanın kısıtlayıcı (bazen cezalandırıcı) etkileri nedeniyle ortaya çıkar. Yani çocukluk çağındaki çatışmalardan kaynaklıdır.

    Çocuk ilk doğduğunda ailesinin bakımına ve sevgisine muhtaçtır. Ve çocuk bakım verenden bağımsız düşünülemez. Aşırı bağımlı olan çocuk yaşadığı olumsuz durumlar karşısında bakım verenleriyle ilgili olarak negatif bir duygu içerisine girme ihtimali yoktur. Yetersizlik hissinin üstesinden gelemeyen çocuk olumsuz baş edemediği duygulardan kaçınmak için kişi, aşırı düşünce veya aşırı eyleme geçer.

    Aşırı düşüncelerden kasıt; gerçek düşünceyi ortadan kaldırmak amacıyla yerine geçen (yer değiştiren) düşüncelerdir. Kararsızlık öyle yoğundur ki kişi belleğindeki gerçekliği oturtamaz. Örneğin, kişi evden çıktığında içi rahat etmez, ocağı kapatıp kapatmadığını, kilidi kilitleyip kilitlemediğini veya dışarı çıktığında hangi yolu kullanması gerektiğini veya bir kişiye atacağı mesaj veya maili gidip gitmediğini, kişi eve geldiğinde kirli olduğu ve durumdan rahatsız olduğu gibi düşünceler oluşabilir. Bu gibi oluşan düşüncelere ‘obsesif düşünce’ olarak tanımlayabiliriz. Bu düşünceleri rahatlatmak için kullanılan davranışlar örneğin, mesajın veya mailin gidip gitmediğini kontrol etme, eve geldiğinde hızlıca yıkanmak ve belki de evdeki üyeleri de yıkanması için söylenmek, hangi yoldan gideceğini seçsen dahi rahat etmeyip tekrar dönüp diğer yolu kullanmak veya ocağı, kapı kilidini sürekli kontrol etmek gibi durumlara da ‘kompulsif davranışlar‘ olduğunu söyleyebiliriz. Yani bilince takılan bir durumun kişinin çabalarına karşın engelleyemediği düşünce obsesyon, bazı insanlarda düşünce eylemini rahatlatmak için kompulsiyona dönüşür. Ancak ne kadar aklına takılanı rahatlatmak için yapıldığı söylense de esasında kişi bir türlü rahatlayamaz. İşte bu gibi obsesif- kompulsif durumlara karşı verilen aşırı tepkiler kişinin bir durumun üstesinden gelebilmede yetersiz kaldığı durumlarda geliştirir. Oluşan duygular dışa vurularak kişide yarattığı olumsuz durumları azaltacağı yerde, kişiye zarar verebilecek yeni durumlar yaratır.

    Bu gibi engellenemeyen durumların kökenleri; yeterli olgunluğa erişmeden beklenti içerisine giren ebeveynlerin, çocuğun olgunluğundan daha büyük sorumluluklar istemesiyle başlar. Yeterli olgunluğa erişememiş çocuk, ebeveyn ve çocuk arasında zorlu bir durumu başlatır. Ebeveynlerinden anlayış göremeyen çocuk yetersizliğine karşı koymaya çalışsa da bakım verenlerin bu haksız tutumuna boyun eğer. Ebeveyn çok keskin bir tutum takınarak çocuğu sürekli suçlar, cezalandırır (bu illa katı olmak zorunda değildir keskin bir hayır cevabı da olabilir) ise çocuktaki cezalandırılma korkusu suçluluk duygusuna sebep olur. Çocuk yaşadığı ‘suçluluk korkusu’ ile ‘öfke ve karşı koyma isteği’ arasında bocalamaya başlar. İşte bu çatışmanın ağırlık derecesi obsesif-kompulsif davranışların belirleyicisi olur. Yani düşünceleri yer değiştirerek asıl sorundan kaçıp başka sorunlar ile uğraşır. Ancak bu gerilim, yer değiştirerek de dinmez, sadece yer değiştirir ve gerilim kalır!

  • Aldatmak

    Aldatmak

    Günümüz standartlarında ülkemizde bir kadın ve bir erkeğin evlenmesi ile başlayan kavramdır, aile. İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta; ölüm onları ayırana kadar birbirlerine sadık bir şekilde hayatlarını birleştirmeleri ile başlar. Pek tabi bunun öncesinde görüşür ve birbirlerini tanırlar. Bunun yanı sıra insan doğası gereği hatalar yapar. Ve yine insan toplumsal bir varlıktır. Bu toplumsallık beraberinde kuralları da getirir. Birey bu kurallara her zaman uymaz. Haberlerde gördüğümüz dolandırıcılar, hırsızlık yapanlar; kulaktan kulağa yayılan veya gözümüzle gördüğümüz eşini, sevgilisini aldatanlar da bunun bir örneğidir. Bunların hepsi aldatmaya girer. 

    Peki insan neden aldatır veya aldatılır?

        Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Yapılan bir araştırmada soruları söylendiğinde daha yüksek doğru yanıtlarsa ödül  alacakları söylendiğinde daha yüksek doğru cevap oranı bulunmuştur. Ve bu durumda hile yapma oranlarının azaldığı görülmüştür. Sosyal psikolojide yapılan çalışma aldatma faktörünün aldatmanın farkında olmak ve yaşanan durumda diğer bireylerinin ne yaptığından etkilendiğini göstermektedir. Yani ; aldatmanın bir seçenek olduğu ve/veya bu seçeneğin uygulanabilirliğinin onaylanması durumunda aldatma faktörü artabilir olduğu görülmüştür . Yapılan bir başka araştırmada ise kişisel davranışların bireyin dışında bir faktörden etkilendiği düşüncesinin d aldatmayı arttıran bir faktör olduğunu göstermektedir. Böyle bir inanca sahip olan bireye bireysel sorumluluk duygusunu yeniden hatırlatmak ve aldatma davranışı durumunda bu durumun kendi hayatını ve karşı tarafın hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatma yöntemi seçilebilir.  Bu durumun yanında aldatılma korkusu olan insanların aldatılmak istediğini gösteren çalışmalar da vardır. Yapılan bu çalışmalarda aldatılmaktan korkan bir insanın, bağlanıp terk edilmekten korktuğu için ilişkiye kendisini bırakmadığı ve haliyle partnerini soğuttuğu; ilişkiye sabote ettiği sonuç olarak aldatılmaya davetiye çıkardığını gözlemlemekteyiz.

    Peki insanın kendisine verdiği değer aldatılmayı etkiliyor desem ne dersiniz?

    Öz güven sorunu ve/veya yetersizlik duyguları taşıyan biri sıkça kendisini başkalarıyla kıyaslar. Maalesef ki bu genellikle yetersiz ve/veya kötü olduğunu düşündüğü yönlerde yaparlar. Ve yine bu şekilde yetersizlik hissi yaşayan birey kendi özellikleri ve kimliği ile toplum arasındaki uyumada dikkat eder. Tam anlamıyla toplumun onaylayacağı ve takdir edeceği bir birey olmayı hedeflerler. Çünkü; bu durumda toplumda daha iyi bir yer sağlarlar, haliyle yaşadıkları hayatın refah düzeyi daha yüksek olur. Bu durumda çare arayan birey için en kolay çare diğerlerinin iyi olmadığını deneyimlemek ve/veya kendisinden kötü durumdakileri fark etmenin yanı sıra ön plana çıkarmaktır. Bu sayede onların yapmış olduğu hata veya bulundurdukları eksikliklerin kendisinde olmadığını ima etmiş olur. 

    Günümüz standartlarında takdir edilen ve onaylanan ilişki türü “tek eşli, uzun ömürlü ve birbirine sadık olunan” ilişkilerdir. Zira kısa süreli ilişkiler yaşayan ve eşine sadık olmayan bir kişi, diğer ilişkiler için de bir tehlike unsuru olduğu için böyle bireyler “kötü” biri olarak görülür. Bu nedenledir ki kınama, utandırma gibi yöntemlerle baskı oluşturularak toplumsal beklentilere uygun olmasına uğraşılır. Ama birçok kişi sevebilmek, aşık olmak ve uzun soluklu ilişkiler kurabilmek konusunda önemli engellere sahiptir. Peki neden herkes sevip aşık olamaz? Uzun süreli, yakın ve yoğun bir aşk ilişkisi yaşayamamanın çeşitli nedenleri vardır.

    • Terk edileceğinden ya da yeterince sevilemeyeceğinden korkan biri aşık olamaz. Çünkü; birey bu durumda daha iyi biri çıktığında kolaylıkla vazgeçileceğinden korktuğu için kendini aşkın kollarına bırakmamakta ve sürekli temkinli davranmaktadır. Bunun yanında da küçük şeylerden bile sevilmedikleri kanaatine varırlar. 

    • Beğenilme ve hayran olunma ihtiyacı fazla olan biri de hayranlık ve aşk geliştirmekte zorlanacaktır. Bu durum çok susamış birinin suyunu paylaşmakta zorlanması gibidir. Kendi ihtiyacı olduğu için başkasına hayranlık ve ilgi duymakta zorlanır. Buna ek olarak başkalarına güvenmeyen, duygularının esiri olmaktan korkan kişiler de ilişkiye kendilerini tam anlamıyla bırakamadıkları için ya da kısıtlı, kontrollü bir ilişki yaşadıkları için partnerlerini soğutabilir, kendileri de gerekli doyuma ulaşamayacaklardır.

    • Bencil, empati yeteneği sınırlı olan veya merhamet ve vicdanı çok gelişmemiş bireyler gerçekten sevemezler. Bu tip insanlar genel olarak çocukluklarında şiddete ve/veya kötü muameleye çok maruz kalmış sevilip kollanmamış kişilerdir. Yaşamış oldukları bu durumlardan dolayı kurdukları ilişkilerde kendi gereksinimlerini ön planda tutarlar. Karşı tarafın duygu ve ihtiyaçları ile ilgilenmezler, empati kurmazlar.

    Aldatmak; ilişki sürerken partnere karşı sadakatin ortadan kalkması, partnerin güvenini sarsacak ve ilişkiyi tehlikeye atacak bir davranış sergilemek ve/veya bu durumu gizlemek olarak tanımlanabilir.

  • 24-36 Ay Arası Çocukların Sosyal-Duygusal Gelişimi ve Psikolojik Sağlığı

    24-36 Ay Arası Çocukların Sosyal-Duygusal Gelişimi ve Psikolojik Sağlığı

    Her çocuğun-doğal ve farklı bir gelişim süreci olduğunu unutmamak kaydıyla- gelişim basamakları içerisinde gerçekleştirebileceği becerileri yakından tanımak siz ebeveynlere yardımcı olacaktır. Okul öncesi dönemde çocuğunuzun bireysel özelliklerini(ilgi,ihtiyaç,yetenek,içinde bulunduğu çevre şartları) yakından tanımanız, ‘sosyal-duygusal gelişimi’hakkında yeterli bilgi sahibi olmanız ve buna göre yaklaşım sergilemeniz onunpsikolojik sağlığının yapı taşlarını güçlendirecektir.

    0-24 ay arası bebekliğini tamamlamış ve 24-36 ay arası yavaş yavaş sosyal bir varlığa dönüşmeye başlayan ve çocukluk döneminin başladığı bu aylarda anne babaların anksiyete (kaygı) düzeylerinin arttığını gözlemlemekteyim. Mesela Bumin’e(2006) göre aşağıda sıralanan 24-36 ay arası sosyal- duygusal gelişim basamakları içinde yer alan üç ve yedinci maddeleri(inatçılık,hayali arkadaş) çocuğunda bir sorun varmış gibi algılayıp uzmana başvuran çok sayıda anne ve babaya rastlamaktayız. Oysaki bu durum gelişim döneminin doğal bir parçasıdır.

    Bu gelişim basamağı sürecinde çocuğunuza nasıl davranacağınızı bilemiyorsanız o zaman uzman görüşü almanız daha uygun olacaktır.

    • 24-36 Ay Sosyal Duygusal Gelişim

    1. Basit ev işlerinde anneme yardım edebilirim (Oyuncakları toplamak gibi) 
    2. Arkadaşlarımın yanında fakat tek başıma oyunlar oynayabilirim 
    3. İnatçılık yapabilirim (Bu yaş dönemindeki çocukların gelişim dönemi özelliğidir)
    4. Adımı, soyadımı söyleyebilirim 
    5. Kendi kendime oyunlar oynayabilirim 
    6. Cinsiyetimi (kız mı, erkek mi) bilirim 
    7. Hayali oyunlar kurup, oynayabilirim (Bu yaş dönemindeki çocukların hayali varlıklarla konuşmaları ve hayali oyun oynamaları gelişim dönemi özelliğidir.)
    8. Eşyalarımı tanıyabilirim 
    9. Kendimi bazı tehlikelere karşı koruyabilirim (Düşme,ev kazaları gibi)
  • Ruh Sağlığı ve Bozukluğu

    Ruh Sağlığı ve Bozukluğu

    Ruh sağlığı alanında çalışanların sıkça karşılaştığı sorulardan bir tanesidir ‘’ben normal miyim?’’. Bu makalede bu zor soruya beraberce yanıt arayacağız. Öncelikle sağlık kavramından bahsetmeliyiz. Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı ‘’bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali’’ olarak tanımlıyor. Bedensel iyilik halini günümüzde birçok tahlil, tetkik vs. ile tespit edebiliyoruz. Hatta bu işin bir adı bile konmuş: ’check-up’. Peki ruhsal ve sosyal olarak check-up yapılabilir mi? Kimlere normal, kimlere anormal diyeceğiz ve bunu nasıl yapacağız?

    ‘Normal’ terimi istatistiksel olarak çoğunluğa uyan ve aşırı uçlarda kalmayan demektir. Hekimlikte istatistiksel yöntem sık kullanılır ve bulgulara göre normalin alt ve üst sınırları belirlenir. O halde; ruh sağlığı açısından çoğunluğa uyum sağlamak normalliğin kriteri olabilir mi? Örneğin bir toplumda çoğunluk akıllı telefon kullanıyor, telefonu elinden düşürmüyor, ailesine ve çocuğuna vakit ayırmıyorken; az sayıda kişi telefonu sadece işte kullanıyor, ailesiyle ve çocuğuyla kaliteli vakit geçiriyorsa bu toplumda çoğunluğa mı, yoksa azınlığa mı normal diyeceğiz? Tarihsel süreci incelediğimizde de iz bırakan büyük şahsiyetler çoğunluğa uymayan ve onları değiştirmeye çalışanlar olmuşlardır. Öyleyse istatistiksel tanım ruh sağlığında hem göreceli, hem de bazen geçersiz kalabilmektedir.

    Klinik olarak bireyde aşırı anksiyetenin ya da belirgin psikopatolojinin olmayışı, aynı zamanda kendisinden memnun, sosyal ilişkilerinde rahat ve mutlu oluşu normal olarak değerlendirilebilir. Fakat ileri derecede bencil, başkalarına kolayca yalan söyleyen, toplumun sorunlarına duyarsız birisi halinden memnunsa, sosyal ilişkileri iyiyse ve mutluysa bu kişi ‘normal’ midir? Öte yandan herkese yardım etmeye çalışan, doğru sözlü, toplum yararına çalışan ama tedirgin ve kaygılı olan kişiye anormal diyebilir miyiz? İnsanın hayatında kaygı, üzüntü, acı çekme bir psikolojik rahatsızlığın belirtisi olabileceği gibi; duruma göre anormal sayılmayacak doğal tepkiler olabilir. Hatta bazı durumlarda üzülmemek, ağlamamak, kaygı duymamak anormal olabilir.

    Psikoanalize göre ise normallik ölçütü id, ego, superego arasındaki dengedir. Ruh sağlığı yerinde olan kişinin alt benlik(id) dürtülerine doyum sağlayan, aynı zamanda çevresine uyum sağlayabilen(ego) ve üstbenliğin(superego) de sesine kulak verebilen birisi olduğu kabul edilir. Fakat bu tanımlamada da dürtülerin doyumu, çevreye uyum, üstbenliğin beklentileri görecelidir ve her zaman tartışmaya açıktır. Psikoanalizin kurucusu Freud’a normalin koşulları sorulunca ‘’çalışmak ve sevmek’’ diye cevap vermiş. Bu iki sözcük üzerinde ise yüzlerce kitaplar yazılmış ve yazılacaktır.

    En başta söylediğimiz gibi ‘normal’ i tanımlamak oldukça güçtür. Milattan önce yaşayan ünlü filozof Aristo ‘’Bir miktar delilik karışımının bulunmadığı mükemmel bir ruh yoktur.’’ demiş.  19.yüzyılda İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler, öğrencisi Gustav Bychowski’ye şöyle bir öğüt vermiş: ‘’Hiç kimseye normaldir belgesi verme, ben karıma bile vermem’’. Günümüzde de Prof.Dr.Orhan Öztürk’e göre normalliğin ve aşırı olmayan anormalliğin sınırları net değildir, ölçütleri görecelidir. İstatistiksel ve klinik görüşlerin, çevreye uyum varsayımının hepsinde az ya da çok gerçek payı vardır; fakat çağdan çağa, toplumdan topluma, hatta kişiden kişiye görecelidir, değişebilir. 

    Sonuç olarak; her kişide tutarsız, uygunsuz, aşırı, yetersiz davranışlar görülebilir. Fakat bu davranışlar sürekli ya da tekrar eder tarzda ise, işlevselliğini ve/veya kişilerarası ilişkilerini bozuyorsa; ruh sağlığı alanında çalışan hekim, psikiyatr veya klinik psikologlara başvurması gerekir.

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…

  • Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Öncelikle şizofreni beyinde birden fazla semptomun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan klinik bir hastalıktır. Şizofreni; kişide birtakım düşünce değişiklikleri, davranış bozuklukları, kişiler arası iletişim, sosyal çevre gibi alanları olumsuz etkileyen, normal yaşantının giderek bozulmasına neden olan kronik belirtileri işaret eden genellikle şiddetli ve uzun süre seyrini gösteren klinik bir hastalık olarak adlandırabiliriz. (Köroğlu, Güleç 2007). Şizofreni hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkiler. Kişinin gündelik yapmış olduğu işleri aksatmasına ve bu durum sonucunda yaşam kalitesini ve yaşam doyumunu düşürmesine neden olur. (Kaplan, Sadock 2005; Köroğlu, Güleç 2007; Öztürk, Uluşahin 2015). Şizofreni beyinde olanların yanı sıra birçok psikolojik hastalıkta olduğu gibi kişinin öyküsü de büyük önem gösterir. Genetik yatkınlık, çevresel ve sosyal faktörler bu hastalığın seyrinde çok büyük rol oynar. (Köroğlu, Güleç. 2007). Şizofreni tüm dünyada tanınmış ve en ağır ruhsal hastalık olarak kabul edilir. Şizofrenin görülme olasılığı dünya genelinde bir farklılık göstermez. (Buchanan ve Carpenter, 2005). Her hastalıkta olduğu gibi şizofreninin de görülme sıklığı kadın ve erkeklerde değişiklik göstermektedir. Erkeklerde kadınlara nispeten yaklaşık 1,5 kat daha fazla görülür. (Lauriello ve ark. , 2005). Alptekin, Ulaş, Akdede ve ark. (2009) tarafından derlenen çalışmada, ‘Türkiye’de şizofreninin yaşam boyu yaygınlığı 1000 kişide 8.9 olarak belirtmiştir’.

    Genel olarak bakıldığında yaşam boyu aktivitelerini karmaşık hale getiren büyük bir tablo ortaya çıkarmış olur. Ortaya çıkan bu tabloda beyni karmaşık hale getiren birtakım sorunlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında genetiğin ve sosyal yaşamın birlikte etkileşimi, beyinde ki sinir ağlarında ve belli bölgelerde nörogelişimsel bir bozukluk meydana getirir. (Alptekin ve ark. 2005). Şizofreninin beyinde ki bozukluğu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmalara kısaca değinmek gerekirse; şizofreni MRI çalışmaları sonucu prefrontal ve temporal kortekslerde gri maddenin azalması; çeşitli nöronların oluşturduğu amigdala, hipokampüs, limbik sistemin yapılarında ki hacim azalması ve bazal gangliyon çekirdeklerindeki hacmin artmış olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. (Yavuz, 2008). Başka bir çalışmaya baktığımızda; şizofreni hastalarında bellek kısmı ile yakından ilişkili olan medial temporal yapılarda değişiklik olduğu bulunmuştur. (Aksaray ve ark. , 2001).

    Bazı hastalara mikroskobik incelemeler yapılmıştır ve bunun sonucunda nöron adı verdiğimiz sinir hücrelerinde yoğunluklarıyla alakalı bozukluklar bulunmuştur. Fakat buna rağmen tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Frontal lobta nörotransmitler dediğimiz; serotonin, gaba, glutamat reseptörleri bunları içeren akson uçlarına ait bozukluklar bildiren çalışmalarda mevcuttur. (Goldman, Rakic ve Selemon 1997). Konu ile alakalı çok farklı çalışmalar yapılmış ve bunlardan bir tanesi; Yıllar boyu dopamin hipotezine yoğunlaşırmıştır. Ortaya attıkları bu hipoteze göre dopamin nörotransmitterinde ki bir takım düzensizlikler şizofreni hastalığının en birincil temellerinden biri olmuştur. Bundan sonuçla dopaminerjik, kişide psikotik semptomları daha çok güçlendirdiği ikinci olaraktan bu semptonların D2 dopamin reseptörleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan çok sayıda araştırma dopaminin üzerinde dursa da dopamin hipotezi şizofreni hastalığında görülen semptomları tek başına açıklamada yeterli değildir. (Gargiula ve Landa De Gargiulo 2014, Frohlich ve Van Horn 2014, Howes ve ark. 2015).

    Bu değişimler sonucu şizofreni de beyinde ortaya çıkan patolojik değişimler kişide bir takım belirtilere ve bulgulara sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri dil de ve kişinin düşüncelerinde meydana gelen bozukluklardır. (Liddle ve ark. , 2002). Görünüm ve davranışsal bir takım belirtiler de gösterir. Zihin karmaşık bir haldedir. Zihnin karmaşıklığı kişide davranışsal sorunlar yaratır. Ani beklenmedik bir harekette bulunmaları hiç olmadık bir yerde ani çıkışları olabilir. Davranışta gözlenen sonuçlar duygu durumlarında da farklılık gösterir. Keyifsizlik, isteksizlik, donukluk, alınganlık, şüphe hissettiği duygular arasında yer alır. Hastalarda soyut düşünce değil somut düşünce baskın olur.

    Düşünceler arası bağlantılar tamamen kopar ve konuşma şekline yansır. İlk hastalık zamanlarında konuşma üzerinde zorluklar olabilir. İlerleyen zamanlarda konuşması normale girer. Fakat bu konuşma sağlıklı insanların kurduğu iletişim gibi olmaz düşünce akışında bozulmalar meydana geldiğini için konuşmasına da yansır. Konuşurken birden durur ve art arda çok fazla kelime sıralayabilir. Sanrılar bu hastalıkta en önemli belirtileridir. Hayali sesler, başka birinin görmediği şeyleri gördüğünü iddia ederler. Hayali varlıklarla konuşurlar. Ve bununla birlikte hastaların inançları zayıflar ve doğru olmayan inançlara sahip olurlar. Şizofreni hastalığının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkar ve siz bu süreci yakalayana kadar belli bir noktaya gelmiş olur.

    Son olarak değinmek istediğim şizofreni hastalarında ortaya çıkan içgörü bozukluğu. Bu durum tedavi alan şizofreni hastasına engel oluşturmaktadır. Çoğu hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta ve belirtilerinin farkında olmadığı ve kabullenemediği belirtilmektedir. İçgörü eksikliği tedavi sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastanın hastalığı hakkında bilgisiz olma durumunun yüksek olduğu belirtilmiştir. (Beck et. al. , 2011). Şizofreni hastalarında içgörü çalışmaları da mevcuttur. Yapılan bir araştırmaya göre hastaların %40 ‘nın iç görülerinin zayıf olduğu bulunmuştur. (Mhala et. al. , 2014). Yapılan başka araştırmalarda iç görüsü düşük olan hastaların tedaviye uyumunun da düşük olduğu belirtiliştir. (Dilbaz ve ark. , 2006).

  • Psikolojiniz Kanseri Yenebilir

    Psikolojiniz Kanseri Yenebilir

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde farklı şehirlerde olsa da aynı kaderi paylaşan milyonlarca kadının hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine şahit oluyoruz. Öncelikle şiddet toplum sağlığının en büyük sorunlarından birisidir. Şiddet ülkemizde ve dünyada git gide artan ve ölüme neden olan ciddi bir kavramdır. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının nedenleri arasında: birinci sebep cinsiyet ayrımı, erkeğin kadın üzerinde kendi egemenliğini kurmak istemesi, güç gösterisi, kontrol ve denetim altında tutmak, ekonomi… Hepsi kadına yönelik şiddetin başlığı altında toplanabilir. Şiddete maruz bırakılan kadınlar çaresiz ve güvensizlik içinde yaşamaya devam ederler. Belki de erkek şiddetin boyutunu arttırarak kadının ölüme neden olur.

    Bir candan bahsettiğimizi unutmamalı ve şiddetin o yaygın ‘cinnet’ hali diye adlandırılmamalıdır. Şiddetin kimi durumların haricinde ( alkol ve madde kullanımı ) kontrol kaybı olduğunu düşünmüyorum. Bir seçim, zor kalma durumunda erkeklerin kendini net bir şekilde ifade edemediği durumlarda kaldırılan bir yumruk olarak adlandırıyorum. Peki, bu şiddet türlerini ne kadar iyi biliyoruz. Hangi şiddet türüne maruz kaldığınızı biliyor musunuz?

    ŞİDDET TÜRLERİ

    1)FİZİKSEL ŞİDDET: Doğrudan temasla bedene zarar vermedir. Tehdit edici beden hareketleri, jest ve mimikler, yüksek ses her türlü tutum ve davranış fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddetin en sık rastlanan tutumları;

    • Yumruk atmak, tokat atmak, bağırmak, tekmelemek

    • Sert bir cisim fırlatmak, boğazını sıkmak, bağlamak

    • İntihar etmeye zorlamak

    • Kasten öldürmek

    • Bir yerlere kitleme

    2)PSİKOLOJİK ŞİDDET: Kızgınlık, öfke ve nefret göstermek, kendini yetersiz hissettirmek, suçluluk duygusu oluşturmak, aşağılamak, alay edip sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, zayıf noktalarından devamlı vurmaya çalışmak psikolojik şiddetin en temel unsurlarıdır. Psikolojik şiddet gözle görülmese de kişinin içinde büyük ve kapanması zor yaralar açmaktadır. En sık rastlanan tutumları;

    • Duygusal ihtiyaçlarını (aşk, sevgi, destek, değer) karşılamamak

    • Yaralayıcı ve küçük düşürücü davranışlara maruz bırakmak

    • Fiziksel görüntüsü, kişiliği, ailesi hakkında hakaret etmek ve onurunu kırmak

    • Başkalarının yanında hakaret etmek, küfür etmek

    • Hastalıklı, zayıf, muhtaç ve bağımlı hissettirmek

    3)EKONOMİK ŞİDDET: Günümüzde öyle bir zamana geldik ki sevgiden, ahlaki değerlerden, saygıdan daha değerli olan para tehdit ve kontrol edici bir unsur haline gelmiştir. Yaşamın devam etmesi, ihtiyaçların karşılanması için para cezalandırmak için kullanılırsa ekonomik şiddet söz konusu olur. Ekonomik şiddetin başlıca örnekleri;

    • Kişinin çalışmasına izin vermemek, çalıştığında ise yükselmesine izin vermemek

    • Kişiyi parasız bırakmak veya küçük miktarlarda para bırakarak gündelik işlerini halletmesini beklemek

    • Para biriktirmesine, hesap açmasına kendi ayakları üstünde durmasına engel olmak

    • Para için yalvartma veya maddi gelirini sömürmek

    • Zorla borç almak, kredi çektirmek

    Türkiye gelişiyor derken gerileyen bir unsur var ki oda şiddet. Tüm dünyada kadınlar şiddet kurbanı olmaya devam ediyor! Hangi şiddet türü olursa olsun, şiddetin her türlüsü fiziksel ve ruhsal açıdan kalıcı hasarlar bırakır. Kadına uygulanan şiddetin ortaya çıkması çok sayıda faktörlere bağlıdır.

    Toplumsal rol faktörleri; kadın ve erkeğe yüklenen roller ve modeller. Şöyle bir örnek verecek olursam; Kadına ve erkeğe rol vermeye anne karnında başlamıyor muyuz? Aman oğlum olacak, her şeyi mavi olsun! Evimizin oğlu! Ah kızım sana şimdi pembe bir oda takımı alırız, anasının kızı işte! Büyüdüğünde annene ev işlerine yardım edersin! Erkeğe araba, silah almayı, kız çocuğuna da bebek almayı aman ihmal etmeyin! Küçüklükten aşılamış olduğumuz bu roller küçücük bedenlere zorla ebeveynler tarafından aşılanır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 48 ülkede yürütülen bir araştırmada kadına yönelik şiddetin yerleşik kadın-erkek rolleriyle haklı gösterilmeye çalışıldığını göstermektedir. Peki ya atasözlerimiz? ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.’ Şiddeti meşrulaştıran faktörler arasında sayabiliriz. Maalesef çocuk yetişmeyi bilmeyen bir toplumuz. Toplumumuz ilerlese de hala ‘sen söyle erkeksin’ hâkim… Görev bölümü çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda erkek kendi egemenliğini ortaya çıkarıyor. Aslında bunları biz yaratıyoruz. Ebeveynlerin üzerine düşen çok fazla görev var. Çocuk ailede ne görürse onu rol model alarak ileriye taşır.

    Değinmek istediğim şiddete dur demeye küçük yaşlarda engellemek, geleceğe sevgi ve ahlaki değerlerin şiddetle değil saygı ile var olacağını aşılamak gerekir. Şiddetin her geçen gün artması faktörleri arasında şiddet döngüsü dediğimiz durumun gerçekleşmesi söz konusudur. Beni seviyor da dövüyor! Evimi bırakıp gidemem! Bir gün dövmekten vazgeçer umudu! Diye diye kadınlarımız maalesef ki canice şiddete ve ölüme maruz kalıyor. Yapılan araştırmalar sonucu; her 2 kadından birisi şiddete maruz kalıyor. Her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Diğer araştırmalara göre, şiddete maruz kalan kadınların 44%’ü maruz kaldığı şiddeti, en yakınlarına dahi anlatmıyor. Kadınların 89% ‘u destek almak için hiçbir kuruma başvurmuyor.

     Peki, bunun için neler yapılmalı? Cumartesi sabahı elinize çayınızı alıp dikkatle okumanızı ve çevrenizdekilerle paylaşmanızı diliyorum. 

    • Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için çözüm odaklı kuvvetli bir devlet politikası ve şiddeti önleyici tutumun geliştirilmesi gerekir. Emniyette ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele’ etme gibi ayrı bir birimin açılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Hukuki hakların zayıf olduğu, politikaların yetersiz ve uygulama bakımından eksik olduğu gözler önünde. Verilen cezaların yüksek cezai yaptırımlar olmasını sağlayacak şekilde tekrar düzenlenmelidir. 

    • Kadın ve erkeklerin toplum içinde eşit konumda olması için toplumsal cinsiyet rol modellerin adaletini sağlamaya özen gösterilmeli. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapmalı. 

    • Kadın odaklı çalışmaların yanı sıra ben erkeklere de eğitim verilmesinden yanayım. Tabi kültürel örf ve adet, ataerkillik buna ne kadar müsaade eder tartışılır…

    • Özellikle medyaya baktığımda şiddet ile alakalı gerektiği kadar haber yapmıyor. Hele ki günümüz çağında sosyal medya 70 milyon insana hitap ederken… Şiddet nedir? Faktörleri nelerdir yeteri kadar bilinçli miyiz? Yalnızca kayıpları konuşmak yerine metodları tartışmak nerede eksik kaldığımızı akıl birliği ile gündeme getirmeliyiz. 

    Ülkeyi olumsuz yönde etkileyen şiddet bir sosyal problemdir. Son olarak kadınlar, kadınlarımız güçlü yarınlar için ayakları üzerinde durup eminim ki çok daha başarılı ve omuz omuza vererek mücadele etmeye devam edecektir. Kadın, hem anne hem ev kadını, hem eş… Birden fazla kimliği olan emekçi kadınlarımıza hak ettiği değeri verelim.

  • Toplumun Kanayan Yarası Şiddet

    Toplumun Kanayan Yarası Şiddet

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde farklı şehirlerde olsa da aynı kaderi paylaşan milyonlarca kadının hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine şahit oluyoruz. Öncelikle şiddet toplum sağlığının en büyük sorunlarından birisidir. Şiddet ülkemizde ve dünyada git gide artan ve ölüme neden olan ciddi bir kavramdır. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının nedenleri arasında: birinci sebep cinsiyet ayrımı, erkeğin kadın üzerinde kendi egemenliğini kurmak istemesi, güç gösterisi, kontrol ve denetim altında tutmak, ekonomi… Hepsi kadına yönelik şiddetin başlığı altında toplanabilir. Şiddete maruz bırakılan kadınlar çaresiz ve güvensizlik içinde yaşamaya devam ederler. Belki de erkek şiddetin boyutunu arttırarak kadının ölüme neden olur.

    Bir candan bahsettiğimizi unutmamalı ve şiddetin o yaygın ‘cinnet’ hali diye adlandırılmamalıdır. Şiddetin kimi durumların haricinde ( alkol ve madde kullanımı ) kontrol kaybı olduğunu düşünmüyorum. Bir seçim, zor kalma durumunda erkeklerin kendini net bir şekilde ifade edemediği durumlarda kaldırılan bir yumruk olarak adlandırıyorum. Peki, bu şiddet türlerini ne kadar iyi biliyoruz. Hangi şiddet türüne maruz kaldığınızı biliyor musunuz?

    ŞİDDET TÜRLERİ

    1)FİZİKSEL ŞİDDET: Doğrudan temasla bedene zarar vermedir. Tehdit edici beden hareketleri, jest ve mimikler, yüksek ses her türlü tutum ve davranış fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddetin en sık rastlanan tutumları;

    • Yumruk atmak, tokat atmak, bağırmak, tekmelemek

    • Sert bir cisim fırlatmak, boğazını sıkmak, bağlamak

    • İntihar etmeye zorlamak

    • Kasten öldürmek

    • Bir yerlere kitleme

    2)PSİKOLOJİK ŞİDDET: Kızgınlık, öfke ve nefret göstermek, kendini yetersiz hissettirmek, suçluluk duygusu oluşturmak, aşağılamak, alay edip sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, zayıf noktalarından devamlı vurmaya çalışmak psikolojik şiddetin en temel unsurlarıdır. Psikolojik şiddet gözle görülmese de kişinin içinde büyük ve kapanması zor yaralar açmaktadır. En sık rastlanan tutumları;

    • Duygusal ihtiyaçlarını (aşk, sevgi, destek, değer) karşılamamak

    • Yaralayıcı ve küçük düşürücü davranışlara maruz bırakmak

    • Fiziksel görüntüsü, kişiliği, ailesi hakkında hakaret etmek ve onurunu kırmak

    • Başkalarının yanında hakaret etmek, küfür etmek

    • Hastalıklı, zayıf, muhtaç ve bağımlı hissettirmek

    3)EKONOMİK ŞİDDET: Günümüzde öyle bir zamana geldik ki sevgiden, ahlaki değerlerden, saygıdan daha değerli olan para tehdit ve kontrol edici bir unsur haline gelmiştir. Yaşamın devam etmesi, ihtiyaçların karşılanması için para cezalandırmak için kullanılırsa ekonomik şiddet söz konusu olur. Ekonomik şiddetin başlıca örnekleri;

    • Kişinin çalışmasına izin vermemek, çalıştığında ise yükselmesine izin vermemek

    • Kişiyi parasız bırakmak veya küçük miktarlarda para bırakarak gündelik işlerini halletmesini beklemek

    • Para biriktirmesine, hesap açmasına kendi ayakları üstünde durmasına engel olmak

    • Para için yalvartma veya maddi gelirini sömürmek

    • Zorla borç almak, kredi çektirmek

    Türkiye gelişiyor derken gerileyen bir unsur var ki oda şiddet. Tüm dünyada kadınlar şiddet kurbanı olmaya devam ediyor! Hangi şiddet türü olursa olsun, şiddetin her türlüsü fiziksel ve ruhsal açıdan kalıcı hasarlar bırakır. Kadına uygulanan şiddetin ortaya çıkması çok sayıda faktörlere bağlıdır.

    Toplumsal rol faktörleri; kadın ve erkeğe yüklenen roller ve modeller. Şöyle bir örnek verecek olursam; Kadına ve erkeğe rol vermeye anne karnında başlamıyor muyuz? Aman oğlum olacak, her şeyi mavi olsun! Evimizin oğlu! Ah kızım sana şimdi pembe bir oda takımı alırız, anasının kızı işte! Büyüdüğünde annene ev işlerine yardım edersin! Erkeğe araba, silah almayı, kız çocuğuna da bebek almayı aman ihmal etmeyin! Küçüklükten aşılamış olduğumuz bu roller küçücük bedenlere zorla ebeveynler tarafından aşılanır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 48 ülkede yürütülen bir araştırmada kadına yönelik şiddetin yerleşik kadın-erkek rolleriyle haklı gösterilmeye çalışıldığını göstermektedir. Peki ya atasözlerimiz? ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.’ Şiddeti meşrulaştıran faktörler arasında sayabiliriz. Maalesef çocuk yetişmeyi bilmeyen bir toplumuz. Toplumumuz ilerlese de hala ‘sen söyle erkeksin’ hâkim… Görev bölümü çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda erkek kendi egemenliğini ortaya çıkarıyor. Aslında bunları biz yaratıyoruz. Ebeveynlerin üzerine düşen çok fazla görev var. Çocuk ailede ne görürse onu rol model alarak ileriye taşır.

    Değinmek istediğim şiddete dur demeye küçük yaşlarda engellemek, geleceğe sevgi ve ahlaki değerlerin şiddetle değil saygı ile var olacağını aşılamak gerekir. Şiddetin her geçen gün artması faktörleri arasında şiddet döngüsü dediğimiz durumun gerçekleşmesi söz konusudur. Beni seviyor da dövüyor! Evimi bırakıp gidemem! Bir gün dövmekten vazgeçer umudu! Diye diye kadınlarımız maalesef ki canice şiddete ve ölüme maruz kalıyor. Yapılan araştırmalar sonucu; her 2 kadından birisi şiddete maruz kalıyor. Her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Diğer araştırmalara göre, şiddete maruz kalan kadınların 44%’ü maruz kaldığı şiddeti, en yakınlarına dahi anlatmıyor. Kadınların 89% ‘u destek almak için hiçbir kuruma başvurmuyor.

    Peki, bunun için neler yapılmalı? Cumartesi sabahı elinize çayınızı alıp dikkatle okumanızı ve çevrenizdekilerle paylaşmanızı diliyorum. 

    • Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için çözüm odaklı kuvvetli bir devlet politikası ve şiddeti önleyici tutumun geliştirilmesi gerekir. Emniyette ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele’ etme gibi ayrı bir birimin açılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Hukuki hakların zayıf olduğu, politikaların yetersiz ve uygulama bakımından eksik olduğu gözler önünde. Verilen cezaların yüksek cezai yaptırımlar olmasını sağlayacak şekilde tekrar düzenlenmelidir. 

    • Kadın ve erkeklerin toplum içinde eşit konumda olması için toplumsal cinsiyet rol modellerin adaletini sağlamaya özen gösterilmeli. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapmalı. 

    • Kadın odaklı çalışmaların yanı sıra ben erkeklere de eğitim verilmesinden yanayım. Tabi kültürel örf ve adet, ataerkillik buna ne kadar müsaade eder tartışılır…

    • Özellikle medyaya baktığımda şiddet ile alakalı gerektiği kadar haber yapmıyor. Hele ki günümüz çağında sosyal medya 70 milyon insana hitap ederken… Şiddet nedir? Faktörleri nelerdir yeteri kadar bilinçli miyiz? Yalnızca kayıpları konuşmak yerine metodları tartışmak nerede eksik kaldığımızı akıl birliği ile gündeme getirmeliyiz. 

    Ülkeyi olumsuz yönde etkileyen şiddet bir sosyal problemdir. Son olarak kadınlar, kadınlarımız güçlü yarınlar için ayakları üzerinde durup eminim ki çok daha başarılı ve omuz omuza vererek mücadele etmeye devam edecektir. Kadın, hem anne hem ev kadını, hem eş… Birden fazla kimliği olan emekçi kadınlarımıza hak ettiği değeri verelim.

  • Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Günlerimizi öyle hızlı yaşıyoruz ki sanki her an bir yere yetişecekmiş gibi. Bu durum konuşmamıza dahi yansımadı mı? Sanki biri kovalarcasına hızlı hızlı konuşmak, kendimizi ifade edememek, konuşmak yerine acele ederek el mimiklerini kullanmak, iletişimimiz de git gide hızlıca yok oluyor… Her gün başlı başına ayrı koşturma. Hafta sonları, tatil günleri, bir bayram tatili izni nefes almak için bile hızlı hareket ediyoruz hemen gidip gelelim de aradan çıksın diyoruz. Değerlerimizde hızlıca bizden uzaklaşıyor… Kısacası her şeyi koşarak yapmaya o kadar alışmışız ki değerlerimizden tutunda iletişimize kadar bu durum dört bir yanımızı sarmış. Gündüz işe yetişme temposu, evrakları yetiştirme, çocuğu okula bıraktın koştur koştur eve gelince de çocuk telaşı, yemek yetiştirme, yapılacak işler, uyku saati diyorsunuz oh derken kendinize vakit ayırırken sizde yorgunluktan uyuyup kalmışsınız… Yavaşlayın! Hayatı vitese takmış bir şekilde ilerliyoruz, devamlı aynı şeyler, vücudunuz yoruluyor, hem fiziksel yorgunluk yaşıyorsunuz hem de beyin yorgunluğu! Çoğu kez duyduğum şeylerden biri fiziksel yorgunluk bir şekilde geçiyor da beyin yorgunluğu nasıl geçecek.

    Evet, sevgili okurlarım nasıl geçecek? Büyük bir şehirde yaşadığımız için hayatın zorluklarına rağmen devamlı mücadele etmek zorundayız. Hayat bazısına doğuştan fırsat vermemiştir. İnsanlar fırsatları kendi oluşturmak için çalışır. Kendilerini çok fazla çalışmak zorunda hissederler. Durup soluklanmaya vakit yoktur sürekli bir yerlere yetişme çabası içindedir. Hatta hayatın güzelliklerini kaçırdıklarının farkında olurlar. Dünyaya bir kez geldiklerinin de bilincindedirler. Ama zorunlulukları hayallerinin önüne geçer ve koşmaya kaldıkları yerden devam ederler. Ve zamanla ruhumuz yaşlanır… Durup dinlenemiyoruz. Hayal olarak kalıyor. Ödenmesi gereken faturalar, banka işleri, evin düzeni, ev alışverişi, okul, sosyal hayat… Yapılması gereken şeyler evet ama bunu koşturarak değil kendinizi dinleyerek yapmalısınız. Elbette bunlar yapılacak şeyler biz koşsak da koşmasak da illa ki yapılması gerekenler bir şekilde yapılıyor. 

    Önemli olan sindirerek koşturmak… Bir de üstüne bu kadar şeyi yapıp vicdan azabı çekenler yok mu? Her şeyi yapmalarına rağmen çocuğumun şuyu eksik ona yetişemedim, onu haftanın 5 günü aradım şimdi 3 günü arıyorum vicdan azabı çekiyor üstüne koşmaya devam ediyor. Yahu en son ne zaman sinemaya gittin? Hayatın neresinde kalmıştın? Yaş geldi geçiyor eskisi gibi olabilir mi her şey? Ya da istediğin halde olmuyor mu? Eski sağlığın yok mu? En önemlisi ruh sağlığı yaşamış olduğun bu koşturma seni psikolojik olarak yıpratır ve hastalıklar ortaya çıkar; depresyon, panik atak, kaygı, memnuniyetsizlik… Çaresi var mı elbette var ama iş işten geçmesin. Eskisi gibi olabilir mi kırılan bir vazoyu tamir etseniz ne kadar birbirine bağlanır ki…  Her birimizin hikâyesi, yaşam deneyimi ayrı ama hemen hemen dikkat edin herkesin yaşadığı şeyler benzer. Ta ki bir gün bir şekilde düzende bir yanlışlık olduğunu anlayıncaya kadar… Belki fırsat yaratıyorsunuz ama alışık olmadığınız için anı nasıl değerlendireceğinizi bilmiyorsunuz içinde bulunduğunuz anı unutup sanki maratondaymışsınız gibi koşmaya devam ediyorsunuz. E bu hız fazla olunca etrafınızdakileri göremiyor sağlığınızda ihmal ediyorsunuz. Sevgiden geçmeyen her gün bana kalırsa kayıp gündür. İş bu illa ki yapılır önemli olan severek sindirerek yapmak. 

    Hayatta kendiniz için bir iyilik yapın; 

    Doğanın kusursuz huzurundan faydalanın, işlerinizin koşuşturmasına bir ara verin yavaşlayın! 1 günde olsa kendinizi doğanın yeşiline bırakın. Kafanıza gereğinden fazla bir şey takmayın. Söylemesinin kolay olduğunu biliyorum fakat zaman sihirli bir ilaçtır. Zamanla kafanıza bir şey takmamayı öğreniyorsunuz. Kişilere veya eşyalara bağımlı olmayın! Yeniliklere açık olun, dışarıdan izlemek yerine içerisine girin o tadı alın ve kendiniz alışkanlıklar yaratın. Üşendiğiniz ve ya yorulduğunuzda hep aynı hep aynı şeyler diye isyan ettiğinizde durun ve derin bir nefes alın. Belki sizin isyan ettiğinize başkaları sahip olmak istiyordur. Kıymetini bilmediğiniz şeyleri elinizden çıkıp gittikten sonra kıymete binmesi hiçbir şey ifade etmez. Bir gün ölecekmiş gibi yaşadığınıza inandığınız gibi uygulamasında yaparsanız hem yoğun temponuz sırasında acı çekmemiş olursunuzHerkes kalbinin renginde yaşar hayatı ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakiler . Demem o ki siz yavaşlayın etrafınızdakilerde yavaşlasın siz sevin etrafınızdakilerde sevsin… En önemlisi siz kendinize değer verin etrafınızdakilerde size değer versin. Şimdi derin bir nefes alın! Hayatınıza geri baktığınız kendiniz için bir şeyler yapmış olun. Gücünüz ruhunuzda gizli…