Kategori: Psikoloji

  • HİPNOZ NEDİR?

    HİPNOZ NEDİR?

    Beni Kimse Uyutamaz”!

    Hipnoz sanıldığının aksine uyku değil, belli ve hedeflenen bir amaca odaklanmış bir uyanıklık halidir. Buna rağmen birinin çıkıp -sanki çok meraklısıymışım gibi gözümün içine bakarak- “Beni kimse uyutamaz” iddiaları oldukça sık rastladığım bir durum. Hipnoz ile uykunun yakın ilişkili kavramlar oldukları yanılgısına belki siz de düşüyorsunuz. Sanırım hipnoz sözcüğünün yakın tarihine baktığınızda hipnoz ve uykuyu niye birbirine yakıştırıldığını anlayabiliriz. İlk defa İngiliz cerrah James Braid (1795-1860) tarafından kullanılan “hipnotizma” terimi, Yunanca ‘uyku’ anlamına gelen ‘hypnos’ kelimesinden gelir. Bu isim benzerliği dışında hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur ve kesinlikle bir uyku hali değildir.

    Hipnoz’un Tanımı

    Hipnozun doğasını anlamak mevcut bilgi kaynaklarımızla imkansız. Bu nedenle ancak hipnozun nasıl bir deneyim olduğundan bahsedebiliriz. Hipnoz; bilinçli zihin bir anlamda devre dışı bırakılarak yani zihni es geçerek bilinçaltı zihninize telkinler yerleştirmektir. Amaçlarımız açısından hipnoz, kişinin, o andaki gerçeğin farkında olmasına rağmen ondan ayrı olduğu hissine sahip yoğun bir fiziksel ve zihinsel rahatlama durumu olarak görülebilir. Ben bunu rüya içinde rüya görmeye benzetiyorum. Gerçeğin farkında bir yandan dışındasınız.

    Hipnoz’un Tarihi

    Hipnoz terimi yaklaşık 150 yıl öncesinde kullanılmaya başlansa da Eski Mısır, Persler, Yunanlılar ve Romalıları içeren dünyanın eski uygarlıklarının çoğu telkinin gücünü ve hipnotik durumun kullanışlılığının farkına varmışlardır. Özel bir terapi olarak hipnozun kullanımı 18. yüzyıla kadar dayanır. 1950’li yıllarda bilimselliği tartışılan ve bu nedenle sahne hipnozcularının keşfedip yaygınlaştırdığı hipnoz ancak 1953 yılında İngiliz Tıp Cemiyeti tarafından resmen bir tedavi aracı olarak tescil edilmiştir. Türkiye de ise 2016 yılının başında bakanlığın yaptığı “Tamamlayıcı Tıp” tanım alanının içine alınarak kabul edilmiştir. Şimdilik üniversitelerde eğitimi verilmemektedir.

    Hipnozun Pratikte Kimlere, Nasıl Faydası Olabilir?

    Alternatif Tıp çalışmaları içerisinde hipnoz kendine sağlam bir yer edinmiş görünüyor. Kişiler hangi meslekten olurlarsa olsunlar hipnoz öğrenilebilir ve bu durum mesleki etkinliği arttırmak için kullanılabilir. Bunlardan bir kısmını, kalanını hayal gücünüze bırakarak, örneklendirmek isterim;

    Hipnoz’un çözüm olarak kullanıldığı bazı özel durumlar

    1

    Zayıflama

    Diyet ve egzersizler belirli bir ölçüye gelmenizi sağlıyor. Ancak sıkıntıya gelince tekrar yemenizi engellemiyor. Hipnoz burada bilinçaltında yeni yeme alışkanlığını benimsemeyi sağlıyor.

    2

    Fobiler

    Size mantıksız gelen ama başına geleni aciz bırakan karanlık, kapalı yer, uçağa binme vb korkular akıl mantık dinlemiyor. İlaçlarsa yatıştırıcı etkiden öteye gitmiyor. Hipnoz bu sorunlara bire bir geliyor.

    3

    Öğrenme İsteksizliği

    Ailelerin “Çocuğum niye ders çalışmıyor” sorusuna cevap verebilmeleri pek de kolay değil. Özel ders veya özel ilgi de gençleri bunaltabiliyor. Hipnozla sağlanan derslerini sevme ve disiplinli çalışma alışkanlığı gencin hayatının dönüm noktasını oluşturuyor.

    4

    Sigarayı Bırakma

    Daha önce hiç sigarayı bırakmaya teşebbüs etmeyenlere önermem. Bu konuda onlarca defa bırakıp ancak tekrar başladıysanız bir de hipnozu deneyin derim

    5

    Özgüven Eksikliği

    Toplum önünde konuşma, kararlılık, başladığı işi bitirme, çekingenlik, utangaçlık, kendisi hakkında olumsuz düşünme gibi durumlar birçok sorunumuzun başını çekmiyor mu? Hipnoz bu konuda ilaç gibi.

    6

    Cinsel Problemler

    Erkeklerde ereksiyon, kadınlarda orgazm veya birleşme sorunu olarak tanımlayabileceğimiz soruna Viagra gibi ilaçlara bağımlı olmak istemeyenler veya Hafsa Sultan Macunu dışında çözüm arayanlar için önerilebilecek bir yöntem.

    7

    İstemsiz alışkanlıklar

    Tırnak yeme, saç koparma gibi tik olmuş alışkanlıklar da insanı toplum içinde zor durumda bırakıyor. Özellikle yetişkinlerde. Doktora gidip de sormaya bile utanıyor insan. hipnoz bu tarz sorunları aşmada da işe yarıyor

    8

    Altını ıslatma

    Yakında geçer diye ya sabır çekilen bu illet de Türk toplumunda son derece yaygın. Çocuk ilkokula başladığında psikolojisini ciddi anlamda kötü etkileyebilen bu rahatsızlığın kaynağı çoğu zaman ürolojik değil psikolojik. Evlenmek üzere olan veya askere bu sorunla giden kişiler bile olabiliyor. Son çare olmasa bile burada da hipnozun etkili olduğundan bahsedebiliriz.

    9

    Uykusuzluk, sinirlilik, duygusal sorunlar

    Bu durumlarda hipnozun neredeyse %100 etkili olduğu söylenebilir. Karakter bozukluğu olmadığı sürece kesin cevap alabileceğiniz durumlar

    10

    Dil Öğrenme

    Yabancı dil öğreten kurumlarda en yaygın sorun öğrenememek. Burada hatayı kuruma yüklemek haksızlık olur. Öğrenilen bilgilerin çok hızlı unutulması, öğrenenin yeterince tekrar etmemesi ve dili özümseyememesi durumunda bilinçaltında güçlü bir iz bırakan hipnoz yöntemi uygulanmaktadır.

    Hipnoz ve Bilinçaltı İlişkisi

    Bilinçli zihniniz hipnozun etkisi altına girdiğinde, düşüncelerin (telkinlerin) artan etkileri doğrudan bilinçaltına ulaşarak harekete geçer. Üstelik zihninizin bilinçaltı aşaması gerçek benliğinizin yakın müttefikidir. Çünkü geçmiş yaşamlarınızdaki deneyimlerinizin tüm anıları bilinçaltınıza gömülüdür ve bilinçaltınız neyin gerçek olduğunu bilmekten çok da uzak değildir. Mantık yürütememesi nedeniyle, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemez. Fakat içgüdüsel olarak gerçeğe doğru çekilir.

    Şimdi bu kadar laftan bir şey anlamadığınızı düşünebilirsiniz. Sanırım bir örnek verirsek daha iyi anlaşılır. Şöyle ifade edelim;

    Yaşadığımız bir deprem anı korku ve heyecan gibi duygularımızı o kadar keskinleştirir ki, her an tekrar deprem olabileceği ve ölebileceğimiz fikri düşüncelerimizde tekrar ede ede bilinçaltına kayıt olur. Bu korku ve heyecan uyku düzenimizi bozmaktan kalbimizde ritim bozukluğuna yol açmaya dek farklı ve son derece ciddi sorunlar zemin hazırlayabilir.

    Örneğimizde de görüldüğü üzere, düşüncelerimiz sadece zihinsel durumumuzu, hislerimizi ve duygularımızı değil, fiziksel bedenimizin hassas hareketlerini ve düzenlemelerini de etkiler. Bu değişimler gönüllü ve bilinçli olarak ortaya çıkmazlar. Bilinçaltı zihnimize aktarılan yoğunluğun etkinliği oranında belirlenir ve genellikle beklenmedik bir anda bize sürpriz yaparlar.

    Kimler Hipnoz Yapabilir?

    Yasalarımızda bunun tanımı net olarak yapılmamıştır. Yine de konunun suistimale açık yönlerini göz önünde bulundurarak Tıp doktorları, psikologlar ve bu konuda eğitim almış muhtelif mesleklerden herkesin hipnoz uygulayabileceği söylenebilir.

    Hipnoz bu yönüyle kulağa sanki birine kontrolü veriyor, denetimimizi kaybediyormuş gibi gelse de aslında bu ilişkilerimizde karşılıklı güvene dayalı olarak her gün yaşadığımız bir durum. Gün içinde farkına varmadan da kişi birini hipnoz edebilmekte veya birileri hipnotik etki altına girip çıkabilmektedir.

    Hipnoz Gücünü Telkinlerden Alır

    “Bir insana kırk gün delisin dersen delirir” atasözümüz telkinin gücünü açıklaması yönüyle ilginçtir. Şimdi beğendiğiniz bir insanın olumsuz özelliklerine odaklanıp ne kadar çirkin olduğunu düşünmeye başlayın (tabi güçlü bir inançla). Birkaç gün içinde o kişiden soğumaya başlayacağınızı garanti edebilirim. Bu örneği kasıtlı olarak verdim. Çünkü insanlar olumsuz şartlanmalara odaklama konusunda daha beceriklidirler. Sevmediğiniz bir kişiye ısınmak ya da alışmak için ise daha güçlü bir telkin uygulamak gerekebilir

    Günlük Hipnotik Durumlar

    Aşk bir hipnozdur. Kişi etkisi altında kaldığı bu duruma mantıksal kılıflar bulsa da aslında bu etkinin gücüne teslim olmuştur. Yoğun bir dikkatle kitap okurken veya televizyon seyrederken ya da biriyle konuşurken bize seslenen diğer kişiyi duyamamamız yine hipnotik bir etkiden kaynaklanır. Akşam yatarken sabah 04.00’de kalkmamız gerektiğini düşünerek yatmamız sonra da gözümüzü açtığımızda saatin tam 04.00 olduğuna şahit olduğunuz durumlar olmuştur. Aslında bu durum da kendi kendimize yaptığımız hipnotik telkinlerin ürünüdür. Uzun süre tiryakisi olduğu sigarayı bırakanlardan dinlediğim “Şöyle bir olay oldu sonra müthiş bir tiksinti geldi işte o gün bu gündür sigarayı bir daha ağzıma almadım” ifadeleri de aslında hipnotik etkinin sağlandığını gösterir. Bazen saatlerce sürecek bir işi çok kısa süre içinde yapıp sonra da bunu nasıl yetiştirdiğimizi hayretle düşündüğümüz durumlar da hipnotik etkiyle açıklanır.

    Hayatımız Hipnoz

    Pek çok insanın fark etmediği şey; telkin almak için hipnotik durumda olmak gerekmediğidir. Telkine yatkınlığın hipnoz esnasında arttığı doğrudur; ancak tam uyanıkken de telkine açık hale gelebilirsiniz.

    Hayatınızı sürdürürken hiç durmadan kendi kendinize telkinler veriyorsunuz. Bilinçli zihindeki malumatın doğrudan bilinçaltı zihne kaydığı ileri sürülmektedir. Bu yüzden her bilinçli düşünce zihninizin daha derin kısmının inşasına katkıda bulunur. Bu demektir ki, hipnoterapi ve kendi kendine hipnozun zaman içindeki etkileri, büyük ölçüde inanç sisteminizi etkileyen düşünceleriniz vasıtasıyla bilinçaltınıza geçirdiğiniz gündelik telkinlerinizin türüne bağlıdır. Belki de kader olarak tanımladığınız hayatınızı şekillendiren düşüncelerinizdir.

    Son olarak şunu unutmayın ki; “İçinizdeki güçle ne kadar çok ilişki kurarsanız hayatınızın her alanında o kadar özgür olursunuz.”

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Doğum Sonrası Depresyon

    Doğum Sonrası Depresyon

    Doğum Sonrası Depresyon / Postpartum PPD

    Doğumdan sonra her 10 anneden biri doğum sonrası depresyon denilen durumlar karşı karşıya kalabilir. Bebek sahibi olan annenin vücudundaki kimyasalların sosyal ve psikolojik değişikliklerin etkisiyle majör depresyon belirtilerinin yaşanacağı biçimde işlemesine Postpartum depresyon (PPD) denir.

    Postpartum Depresyon Belirtileri

    Uyku eksikliği, cinsel istekte azalma, iştah eksikliği, ruh halindeki değişimler ilk belirtileridir. Doğum sonrası depresyonu geçiren kişiler değersizlik, ümitsizlik, yetersizlik duygularını abartılı şekilde yaşayabilir, depresyonun şiddetine göre ilerleyen aşamalarda intihar düşünceleri geliştirebilirler.

    Kimler Postpartum Depresyon Riski Taşır

    Doğuma psikolojik ve bedensel anlamda hazır olmayanlar, ileri yaşlarda doğum yapanlar, istemeyerek doğum yapanlar ve mutsuz veya stresli bir evlilik dönemi geçiren annelerde postpartum depresyonu görülme ihtimali diğer annelere göre daha yüksektir.

    POSTPARTUM DEPRESYON TEDAVİSİ SÜRECİ

    Postpartum depresyon tedavisi konusunda atılacak ilk adım gerekli duygusal desteğin sağlanmasıdır. Tedavi çerçevesinde annenin eşi ve birinci derece yakınlarına durum karşısında nasıl davranmaları gerektiği öğretilir. Bu bilgilendirme ve destek çalışmalarının yeterli olmadığı daha ileri düzeydeki rahatsızlıklarda ilaçlı tedavi düşünülür ve emziren annelerin bebeklerinin ilaç tedavisinden minimum düzeyde etkilenmesini sağlayacak ilaç seçenekleri değerlendirilir.

    Ne Zaman Uzman Desteği Alınmalıdır?

    Kendini olumsuz etkilerden koruyamayan anne maalesef çocuğunu korumaktan da aciz kalabilir. Tedavi edilmemiş doğum sonrası depresyon yeni anneye zarar verirken bebeğe karşı de çeşitli risk faktörleri barındırır. Postpartum depresyon belirtileri 15 günden fazla sürüyorsa, günlük yaşam akışını olumsuz etkiliyorsa, anne aşırı endişe içindeyse ve kendine veya bebeğe zarar vermeyi aklından dahi geçiriyorsa hiç vakit kaybetmeden, kesinlikle belirtilerin kendiliğinden hafiflemesini beklemeden bir uzmandan yardım alması gerekir.

    Tedavi Sürecinde Annenin Yapabilecekleri

    Hormonal değişikliklerin düzenlenmesi amacıyla alınması gereken doktor onaylı ilaç ve takviyelerin aksatılmaması, iyi beslenme, iyi bir uyku düzeninin kurulması, bebeğin bakımında yakın bir aile bireyinden yardım alınması ve mümkünse bu kişinin evin içinde ya da yakınında ikamet etmesi, annenin mümkün olduğu kadar gün ışığından yararlanması, kendini eve kapatmaması, yürüyüş yapmak ve müzik dinlemek gibi zihni rahatlatacak aktivitelerde bulunması doğum sonrası depresyon tedavisi konusunda anneye düşen görevlerden bir kaçıdır. Eğer imkan varsa psikolojik destek alınması bu sürecin en az zararla atlatılmasını ve anne ile yeni doğan bebek arasında kurulması gereken sağlıklı bağın oluşmasını sağlayacaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Depresyon …

    Depresyon …

    Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Depresyon sözcüğünün Latince kökü “depresus” dur; aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin gamlı-kederli olmak anlamına gelir. Tıbbi terminolojide “çökkünlük” olarak ifade edilir. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır.

    Depresyon hem ülkemizde, hem de dünyada önemli bir toplum sağlığı sorunu konumundadır. Halk sağlığını dünya ölçeğinde en çok tehdit eden sorunların başında gelmektedir. Yüksek yaygınlık dışında; tanı güçlükleri içermesi, kronikleşme riskinin artması, kişide yarattığı yıkım ve ekonomik sonuçlar depresyon önemini giderek arttırmaktadır. Depresyon için başlangıç yaşı ortalama 40’tır. Depresyon vakalarının en az yarısı tanı konamadığından dolayı tedavi edilemez. Depresyon hastaları zamanla yaşam içindeki aktivitelerini sürdüremezler ve iş, aile ve sosyal yaşamları bu durumdan olumsuz etkilenir. Depresyon tedavi edilemediğinde şiddeti artabilir ya da kolaylıkla intihar ile sonuçlanabilir.

    Depresyon belirtileri şunlardır: 

    • Üzüntü ve mutsuzluk hissi
    • Ufak meseleler karşısında bile alınganlık veya hayal kırıklığı 
    • Normal aktivitelere karşı ilgi veya istek kaybı
    • Cinsel dürtüde azalma hali
    • Uykusuzluk veya aşırı uyuma
    • İştahta değişiklikler; depresyon, çoğu kez iştahta azalma ve kilo kaybına, bazı kişilerdeyse aşırı iştah ve kilo alımına sebep olur.
    • Gerginlik veya huzursuzluk; örneğin, hızlı yürüme, ellerde terleme veya yerinde oturmada güçlük
    • Düşünme, konuşma veya vücut hareketlerinde yavaşlama
    • Kararsızlık, dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon eksikliği
    • Yorgunluk, bitkinlik ve enerji eksikliği; en ufak görevler bile çok çaba gerektiriyor gibi görünebilir. 
    • Değersizlik veya suçluluk hissi, başarısızlıklar üzerine yoğunlaşma veya işler yolunda gitmediğinde kendini suçlama
    • Düşünmede, konsantre olmada, karar vermede ve bilgileri hatırlamada sorunlar
    • Sık olarak ölüm, ölme veya intiharla ilgili düşünceler
    • Belirli bir nedene bağlı olmayan ağlama nöbetleri
    • Bel ağrısı veya baş ağrısı gibi açıklanamayan fiziksel sorunlar

    Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini yukarıda verilen belirtiler gibi ya da moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin sadece;

    • duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi, bunun yanı sıra düşünce olarak mevcut durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması,
    • kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,
    • davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

    Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylar morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır.

    Depresyonun nedeni tam bilinmese de araştırmacılar, depresyon riskini artırabilecek veya depresyonu tetikleyebilecek bazı faktörleri saptamıştır. Bunlar:

    • Madde ve alkol kullanımı
    • Anksiyete bozuklukları
    • Kadın olmak
    • Erken ebeveyn kaybı
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Ayrı yaşama, boşanmış olma
    • İşsizlik: İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında işte verimliliğin azalmasının önemli nedenlerindendir.
    • Daha önce depresyon geçirmiş olma
    • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri
    • Kişilik yapısı
    • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
    • Bazı ilaçlar
    • Tıbbi hastalıklar
    • Hormonal değişiklikler.

    Beynimiz yaşanan yaşam deneyimleri ile birlikte gelişen olumsuz düşünceleri zamanla hatalı ve tek yanlı işleyen bir mantık sistemine dönüştürür. Bu durum yukarıda yazılı olan risk faktörü oluşturan durumlar ile bir araya geldiğinde değişen mantık sistemi ile ne yorumlarsa yorumlasın sonuç mutlaka karamsarlık veya umut kırıcı yorumlar olmaktadır. Depresyonda söz konusu sistem çok sayıda mantık hatasının birikmesine ve değişimine dayansa da bunlardan en sık rastlanan mantık hatalarından örnekler aşağıda açıklanmıştır.

    1.) Keyfi çıkarımlar: Yeterince kanıt olmamasına karşın, yaşanan olaylar ve içinde bulunulan koşullar hakkında olumsuz sonuçlar çıkarılır. Örneğin, sınava hazırlanmakta olan bir kişi, ortada bir neden yokken, başarılı olamayacağı kararına varabilir ya da depresyona giren bir işadamı, iflasının kaçınılmaz olduğu inancına saplanabilir.

    2.) Seçici odaklanma: İçinde bulunulan durum ya da yaşanan deneyimlerin kötü yanları üzerinde odaklanılır. Dolayısıyla, gün boyunca bir çok olumlu ve olumsuz olaylarla karşılaşan kişi, akşam olduğunda yalnızca yaşadığı olumsuzlukları anımsar ve berbat bir gün geçirdiği kararına varır.

    3.) Kişiselleştirme: Kişi, kendisiyle ilgili olmayan ya da çok az ilgili olan olayları üzerine alınır. Örneğin, yolda karşılaştığı ve muhtemelen onu görmemiş olan bir arkadaşının selam vermemesini, “Mutlaka onu kıracak bir şeyler yapmış olmalıyım” biçiminde yorumlayabilir.

    4.) Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarılır. Kişi, otobüs zamanında gelmediği için, hiç bir işinin yolunda gitmediği yargısına varabilir. Ya da arkadaşı zamanında telefon etmediği için, artık hiç kimsenin onunla ilgilenmek istemediği sonucunu çıkarabilir.

    5.) Ya hep ya hiç biçiminde düşünme: Her türlü olay “ya hep ya hiç” kuralına göre değerlendirilir. Mükemmel olmayan her şeyin berbat olduğu yargısına varılır. Kişi, yalnızca siyah beyazdan oluşan, diğer tonları olmayan bir yargılama sistemine sahiptir.

    6.) Küçümseme veya büyütme: Kişi başarılı olduğu işleri küçümserken, hatalarını abartır.

    Depresyonun tedavisinde Antidepresan tedavilerin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedavilerden en sık kullanılanları “psikanaliz” denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile “bilişsel-davranışçı terapi” denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir.

    Depresyon olgularının %85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. %5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır. %10-15 olgu ise süreğen seyir gösterir. Başlama yaşı yönünden aynı aile bireyleri arasında ilişki vardır. Erken başlayanlarda yineleme olasılığı daha yüksektir. Stres etkenleri ile başlaması arasında bir ilişki olabilmekle birlikte bu zorunlu değildir. Depresyon yaşam boyu ataklar ve yinelemelerle sürer.

    Hastanın yakını olarak ne gibi yardımda bulunabilirsiniz ?

    • Hastayı doktora gitmeye ve ona rahatsızlığını ayrıntılı bir şekilde anlatmaya ikna edin.

    • Tedavisi zaman ister. Onun için sabırlı ve anlayışlı olun. Depresyonlu kişiler umutsuz olduklarından ve bu hastalığın hakikaten iyileşip yok olacağını hiç göz önüne getiremediklerinden, daima hastaya ümit veren sözlerle yaklaşın.

    • Hastaya büyük aktiviteler teklif ederek ona fazlaca yüklenmeyen (örneğin kalabalık olan şenliklere veya seyahate gitmek gibi) bundan ziyade, fazla yük oluşturmayacak bir şekilde, onu üzüntüsünden çevirebilecek olan küçük gezilere (örneğin kısa gezintilere) çıkmayı teklif edin.

    • Hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği konsantrasyon ve hafıza bozukluğunu göz önünde bulundurun ve hastanın ilacını muntazam bir şekilde alıp almadığını kontrol edin.

    • Tedavinin ilk haftalarında belirgin bir iyileşme görülmese dahi hastayı ilacını almaya devam etmeye ikna edin.

    • Tüm bunlara rağmen hiçbir zaman hastanın öz sorumluluğunu unutmayın. Bu demektir ki, antidepresan ilacın olumlu etkisinin mi yoksa yan tesirlerinin mi daha ön planda olduğuna hastanın kendisi karar verir.

  • HİPNOTERAPİ HAKKINDA MERAK EDİLENLER

    HİPNOTERAPİ HAKKINDA MERAK EDİLENLER

    Günümüzde en çok merak edilen psikolojik tedavi yöntemlerinden biri olan hipnoterapi sırasında yapılan hipnoz uygulaması uyku ile kıyaslamak istersek, bunun uykudan daha derin bir uyanıklık hali olduğunu söyleyebiliriz. Hipnoz hali süresince bilinç kaybolmaz, aksine farkındalık yükselir. Hipnozda dikkatin en üst seviyeye yükseldiği duruma ise trans denir.

    Hipnozda en yaygın rastlanan duygu bedenin oldukça gevşemesi, zihinsel ve duygusal bir özgürlük hissetmesidir. Hipnoz esnasında söylenen şeyler unutulmaz. Bilinçaltı günlük yaşamda pasif haldeyken trans haline geçtiğinde aktif olur. Söylenen sözler bilincin filtrelerine takılmadan bilinçaltı onları gerçekleştirme isteği duyar.

    Hipnoz Halindeyken Kontrolümü Kaybeder miyim?

    Kontrolün tamamen kaybedilmesi söz konusu değildir. Hipnozun hissiz bir uyku ve kendinden geçme halinden ziyade farklı ve daha keyifli bir ruh hali olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Sahne sanatları ile uğraşanların hipnozun gizemini gösterilerinde kullanmaları ve hipnoz halindeyken kişinin şuursuzca davranışlar içerisine girdiği fikrinin yayılması bu konuda çeşitli güvensizlikler doğurmaktadır. Kişinin hipnozdaki halinden yararlanarak onu kimi telkinlere açık hale getirmek mümkündür. Ancak psikoloji ve psikiyatride danışanın bu şekilde yönlendirilmesi etik dışı kabul edilir. Bunu gösteri amaçlı uygulayan kişilerin ise tıbbi hipnoterapi ile herhangi bir ilgileri yoktur.

    Hipnoz Etkisi İle Oluşan Değişimler Kalıcı Mıdır?

    Hipnoz sonrası kişiyi doğal ayarlarına döndürme süreci de doğal yöntemlerle olmalıdır. Hipnoterapi insanın doğasına uygun olduğu, zorlama olmadığı veya kimyasal maddelerle tetiklenmediği için değişim kalıcı olur.

    Örneğin bir diyetisyene gittiğinizde aldığınız reçeteyi uygulayabilmek için arzularınızla mücadele eder, bu kısıtlamaları istemeye istemeye uygular ve sonuçta belli bir miktar zayıflayabilirsiniz. Ancak zorlama ile meydana gelen bu değişim bir süre sonra tekrar eski halinize dönmenize sebep olur. Oysa hipnozda zorlama söz konusu değildir. Değişim oluşturulan telkinlerle içten gelir. Kişi yerleşik tutum ve davranışlarını değiştirir ve bunları alışkanlığa dönüştürmesi de kolaylaşır.

    Biri kontrolsüz bir şekilde yemek yiyor ve yedikleriyle tatmin olamıyorsa duygusal açlık ve ruhsal dengesizlik gibi sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Diyet yapmak ise bu tarz ciddi sorunlarla başa çıkmak için kesinlikle etkili bir yöntem değildir. Diyetin getirdiği bastırılmışlık ve kısıtlanmışlık hissi sonucu kişi kendini eskisinden daha gergin, stresli, öfkeli ve mutsuz hissedecektir.

    Bilimsel araştırmalar hipnozun kişinin doğasında var olan potansiyeli aktif hale getirdiği için her türlü tedavi ve iyileşmede etkili bir yöntem olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur.

    Hipnoterapi İle Kaç Seansta İyileşme Sağlanır?

    • Hipnozdan yararlanmak isteyen kişilerle bir hipnoz uyum testi yapılır. Kişide hipnoza yatkınlık olduğu ve söz konusu terapi şeklinin katkı sağlayacağı yönünde geribildirimler alınırsa ilk seans yapılır ve durum değerlendirilir. Bundan sonra kaç seans devam edileceği uzman tarafından öngörülür. Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak hipnoz seans sayısı olarak 6 ila 10’un pek çok sorun için yeterli geldiğini söyleyebilirim. Kişi görüşmeye geldiğinde aşağıdaki değerlendirmeleri yaparak bir öngörüde bulunabiliriz:

    • Sorunun ne kadar içselleştirildiği

    • Kişinin telkinlere yatkınlığı

    • Danışanla psikoloğun uyuma girmesi ve güven ilişkisinin kurulması

    Hipnozun Tercih Edilmediği Durumlar Olabilir Mi?

    Zihni çok geveze olan, aşırı takıntılı, mükemmeliyetçi kişiler bu hipnoz uygulamalarına karşı direnç geliştirdikleri için terapi süresi beklenenden uzun sürebilmektedir.

    Seans Aralıkları Ne Kadar Olur ve Bir Seans Ne Kadar Sürer?

    İlk birkaç seanstan sonraki görüşmeler daha uzun aralıklarla yapılabilir. Örneğin haftada 2 veya 3 kez ile başlanıp haftada bir görüşme yapılarak devam edebilir. Seans süreleri 60 ila 90 dakika arasındadır.

    Kişi Kendi Kendini Hipnoz Edebilir Mi?

    Her türlü hipnoz aslında kişinin kendi kendini hipnoz edebilme, bir başka deyişle otohipnoz yeteneği ile ilişkilidir. Hipnozu uygulayan kişinin sihirli güçleri olamayacağına göre; her seansta aslında kişide var olan potansiyelin harekete geçirildiğini söyleyebiliriz. Hal böyle olunca yeterli eğitimi alan ve iç disiplini sağlayan bir kişinin ihtiyaç duyduğunda kendi kendine hipnoz uygulaması yapamaması için hiçbir sebep yoktur.

    Kendi kendine çalışma yapacak kişi başlangıç aşamasında bir uzmanın rehberliğine ihtiyaç duyar. Bunu araba kullanmayı öğrenmek gibi düşünün. Sürekli yanınızda biri varken araba sürmek zorunda değilsiniz. Bir süre sonra ustalaşıp kendinize olan güveninizi geliştirebilir ve kendi başınıza trafiğe çıkabilirsiniz.

    Her Yaş Grubu ve Rahatsızlıkta Hipnozdan Yararlanılabilir Mi?

    Hipnoz tedaviyi yapan değil, tedaviyi destekleyen bir araçtır. Tedavinin tam olması için rehberin, yani görüşülen uzmanın bilgi ve deneyimine ihtiyaç duyulur. Ancak istisnasız her yaş grubu ve rahatsızlıkta hipnozdan yararlanılamayabilir. Uyum sorunu, zeka geriliği, ağır psikiyatrik rahatsızlıklar gibi sorunlar yaşayanlarla uzmanla uyuma giremeyecek kadar küçük çocuklarda hipnozun uygulanması mümkün olamayabilir. Hipnozdan yararlanmak için derin hipnoz haline geçmek şart değildir gerek yoktur.

    Hipnozun Yan Etkileri Var Mı?

    Hipnoterapi bugün bilinen en güvenli ve tehlikesiz terapi yöntemidir. Kişinin ayarlarını bozmanın aksine onu en doğal ayarlarıyla amacıyla hipnozdan yararlanılır.

    Hipnoz Sırasında Uyuyakalmak veya Hipnozdan Çıkamamak Gibi Riskler Söz Konusu Mu?

    Hipnozun bir uyku hali olmadığını yazımızın başlangıcında da vurgulamıştık. Bununla birlikte kişi kimi zaman hipnozdayken aşırı derecede rahatlayarak uykuya geçebilir. Bu durumda bir süre sonra normal uykusundan nasıl uyanıyorsa aynı şeklide kendi kendine uyanır veya uyarılmak suretiyle uyandırılır. Hipnozda dalınan uykudan uyanamamak ya da hipnozdan çıkamamak gibi durumlar yalnızca şehir efsanesi olup gerçekleşmeleri mümkün değildir.

    Hipnozun En Yaygın Kullanım Alanları Nelerdir?

    Pek çok alan hipnozdan yararlanabilir. Bunların en yaygınları;

    • Kronik ağrılar

    • Ağrısız doğum

    • Alt ıslatma

    • Ders çalışma isteksizliği

    • Kaygı bozuklukları

    • Strese bağlı somatik rahatsızlıklar

    • Yeme bozuklukları

    • Uyku bozuklukları

    • Motivasyon eksikliği

    • Öğrenilmiş çaresizlik

    • Korkular

    • Takıntılar

    • Yabancı dil öğrenimi

    • Sigarayı bırakma

    • Madde bağımlılığı

    • Duygusal bağımlılıklar

    • Psikolojik kökenli bayılmalar,

    • Vajinismus

    • Cinsel sorunlar (ereksiyon olamama, erken boşalma , orgazm olamama)

    • Öfke nöbetleri

    • Dikkat eksikliği

    • Öğrenme güçlüğü

    • Sporculuk ve performans geliştirme

    • Kişisel gelişim

    • Sosyal fobi

    • Kekemelik

    • İletişim problemleri

    • Özgüven eksikliği

    • Panik atak

    • Alerjik rahatsızlıklar

    • Diş tedavisi

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Mutlu Eden Bir Diyet Biliyor Musunuz?
     

    Aşırı kilo ve obezitenin oluşmasında modern yaşamın gerekleriyle birlikte genetik yatkınlık, metabolik sebepler, ilaç kullanımı gibi sosyal ya da psikolojik birçok sebepler sıralanabilir. Tüm bunların yanı sıra “diyet yapmak veya diyete dayalı bir anlayış neden işe yaramıyor” bunun irdelenmesi gerekir.

    Diyet yapmak çoğu kişiyi hissettirdiği mahrumiyet duygusundan dolayı mutsuz eder. Diyet yapmaktan vazgeçip durumlarını kabul edenler de mutsuzluklarıyla mutlu olmayı öğrenmişlerdir.

    Yemekten Vazgeçme İradesi Göstermek Neden Bu Kadar Zor?

    Kısıtlamaya dayalı bir yemek anlayışı bir süre sonra kendinizi hapishanede hissetmenize neden olur. Bu fasit daireden çıkamayan kişi bedensel hazda takılı kalır. Karbonhidrat kısıtlaması ve şekeri kesmek bir süre sonra kişiyi yüksek ölçüde rahatsız etmeye başlayabilir. Bu gıda türlerinin her ikisi de ölçülü olarak alınmalı, ancak rafine edilmiş gıdaların bağımlılık yapıcı etkisi göz ardı edilmeden.

    Bedensel İhtiyaçlarla Duygusal İhtiyaçlar Birbirine Karıştırılıyor

    Tüm hızlı, kontrolsüz ve aşırı yeme eylemlerinin fiziksel sebeplerden çok bilinçaltında yatan sebepleri var: Öfke, aşrı kıskançlık, ruhsal ve bedensel tatminsizlik, öz değer ve özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, kızgınlık, aşırı kıskançlık, ilişkisel ve cinsel problemler, kişinin çözmeye gücü yetmediği ya da gücü olmadığı için bastırdığı durumlar, yalnızlık duygusu gibi bilinçaltı düzeydeki olumsuz duygular, kilo almanın sebepleri arasında önemli yer tutuyor.

    Dengeli Beslenmek Ne Demek?

    Ortalama bir insan için ideal olan sağlıklı beslenme düzeninde toplam besinlerin yüzde 50’si karbonhidratlardan, yüzde 15’i proteinlerden, 20- 30’u da yağdan gelmelidir. Diyetisyenlerin kilo verme veya form koruma amacıyla ürettikleri formüllerin temelinde bu 3 kaynağın dengelenmesi yatar.
     

    Mideyi Değil Beyni Kontrol Etmek

    Birçok insanın farkına varamadığı şey açlık hissi ve enerji kullanımın beyin tarafından kontrol edildiğidir. Beyniniz siz bunları fark etmeden, düşünmeden bir yazılım gibi görevini yerine getirir. Bu açıdan bakılırsa iştah, motivasyon, duyguları yönetmek gibi dürtüsel davranışlarda değişiklik yapabilmekte ve dolayısıyla sağlıklı kilo kaybetme sürecinde iradenin çok az etkisi vardır.

    Vücudun Referans Değeri Değişmeden Asla Kalıcı Kilo Veremezsiniz

    Kaç kilo olması gerektiği konusunda vücudun kendine ait bir algısı vardır. Buna referans değeri denir. Vücut bu referans değer üzerinden 5-7 kilo arasında iniş çıkışları normal kabul eder. Bu aralığın dışına çıkmayı ise bir tehdit olarak algılar ve daha fazla kilo kaybı yaşadığında bütün sistemleri buna engel olmak için çalışır. “İşte su bile içsem yarıyor”, “kilo verme çabalarıma vücudum direniyor” gibi şikayetleri olanların esas gerçeği budur. Sistem tıpkı bir termostatın yaptığı gibi onlarca kimyasal aktiviteyi, sinyali, açlığı ve metabolizmayı aynı anda düzenleyen kompleks bir prensiple çalışır. Örneğin kışın termostat ayarı 24 dereceye ayarlıysa ve oda size sıcak geliyorsa, pencereyi açsanız bile kombi sisteminiz oda sıcaklığını 24 derecede tutacak şekilde çalışır ve pencereyi açmak o anda yarattığı serinlik dışında bir işe yaramaz. Vücudunuzun referans sistemi yıllar içinde oluşmuş ve pekişmiştir. Referans değeriniz 73-78 kilo, ideal kilonuz 58 kiloysa kişisel çabalarınızla diyet yaparak 58 kiloya gelmiş olsanız bile termostatınız devreye girip kısa süre içinde sizi referans aralığına geri çekecektir (73-78 kg). Yani kişisel çabalarınız referans ayarlarınız değişmediği sürece verdiğiniz kiloları tehlike olarak algılayacak kalıcı kilo kaybı imkansız hale gelecektir.

    İşte beyniniz de aynen bu şekilde çalışır. Şimdi zayıflama hapları, atlanan öğünler ve kardiyo egzersizlerinin neden kalıcı bir etki yapmadığını daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer referans aralığınızın dışına çıktıysanız vücut hızlı kilo verme durumunu bir tehdit olarak algılar, kilo verdikçe aç hissetmeye başlamanız ve gittikçe halsizleşmeniz bundan kaynaklanır. Kısaca vücudunuz istemediğiniz kiloları normal değerler olarak algılamış; siz ise çaba göstererek bu değerleri değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu çabayla bir süre sonra vücudun kilo verme direnci kırılıyor.

    Kolombiya Üniversitesi’nden Dr. Rudy Leibel vücut ağırlığının yüzde 10’unu kaybeden kişilerin uzun süredir aynı kiloda olanlara kıyasla 250-400 kalori daha az yaktığını tespit etmiştir. Bu nedenle kalıcı kilo vermek için metabolizmanın yeni duruma adapte edilip bir anlamda termostat ayarlarının revize edilerek bilinçaltının metabolizma hızı konusunda uyarılması gerekir.

    Bedeniniz Mi, Duygularınız Mı Aç?

    Biz psikologlar yeme alışkanlıkları konusunda insanları iki gruba ayırıyoruz; bedensel açlık çekenler ve duygusal açlık çekip bunu yemek yemeyi kısıtlayarak yani irade yoluyla kontrol etmeye çalışanlar. Birinci gruba içgüdüsel yiyenler, ikincisine ise kontrollü yiyenler yani diyet yapma yoluna gidenler diyebiliriz.

    Sezgisel olarak yiyenlerin kişisel özelliklerine baktığımızda kendileriyle daha barışık, duygularını daha kolay ifade edebilen ve ilişki ve iletişimlerinde daha dengeli davranan bireyler olduklarını söyleyebiliriz. Kontrollü yiyenlerin ise sağlıklı beslenme rutinlerini etkilendikleri bir görüntü ya da duygunun uyarımı ile bozarak ayaklarını frenden çekip gaza basmaları ve kaza yapma riskleri fazladır. Bir dilim baklava birden bir veya iki porsiyon tatlıya dönüşür. Suçluluk, güvensizlik, mutsuzluk da işin içine girdiğinde aşırı yeme arzusu kontrolü tekrar ele alır ve kilo verme konusunda içinden çıkılmaz bir kısır döngü meydana gelir.

    Diyete Ne Kadar Erken Yaşta Başlanılırsa Kilo Almaya Yatkınlık O Kadar Fazla Olur

    Bilimsel araştırmalara göre ergenlik çağında diyet yapan bayanlar; ideal kilolarını belli bir süreç içinde korumuş olsalar dahi kontrolle öğrenilen diyet yapma alışkanlığı nedeniyle beş yıl içinde kontrolsüz yeme alışkanlıkları geliştirmeye ve fazla kilo sorunu yaşamaya üç kat daha yatkın olmaktadır. Tüm bu çalışmalar göstermektedir ki; kilo alımını tetikleyen faktörler aynı zamanda yeme bozuklukları ve bunlarla bağlantılı kimi başka rahatsızlıkların gelişimine de zemin hazırlamaktadır.

    Diyet yapan her kişi kaybedilen kilolar sonrası ulaşılan vücut ağırlığını korumak için “kısıtlanmış bilinç” ile yani alışkanlıklarını kontrol etme güdüsüyle yaşar. Kişinin zihnen zayıf oldu bir anda bu dürtü mekanizması zarar görür ve kilo alma süreci yeniden başlar. Diyet yaptıktan beş yıl sonra birçok kişi vermiş olduğu kiloları geri alır. Hatta bu kişilerin yüzde 40’ı kaybettiğinden daha fazla kilo alabilmektedir. Bu verilerden hareketle diyet yapmanın uzun vadede kilo alma olasılığını arttırdığını söyleyebiliriz.

    Mutsuzsanız Daha Çok Acıkır ve Doyuma Daha Uzun Sürede Ulaşırsınız

    İçgüdüleri baskılanmış ve doğalarından kopartılmış canlılar mutsuz olurlar. Doğada kendi halinde yaşayan hiçbir canlı obez değildir, ancak evcilleştirilen hayvanlar mutsuzluk ve kıstırılmışlık duygusu sonucu obez olabilirler. Mutsuzluk; duygu durum bozukluğu ve yeme bozukluklarını beraberinde getirir. Acıkmadığı halde yemek yiyen ve tatmin duygusunu oral yolla doyuma ulaştıran bir kişi bedeninin verdiği sinyalleri duyamaz hale gelir. Sinyal sistemi ve daha sonra termostat bozulur. Sadece ve sadece dikkatinizi yediklerinize ve hissettiklerinize verip yeme kontrolünüzü içgüdülerinizle işbirliği yaptırabilir ve ne zaman durmanız gerektiğini yeniden öğrenmeye başlayabilirsiniz. Bu öğrenilen şey, aslında bilinçaltınızın bildiği ancak zamanla baskılanarak unuttuğu bir davranıştır.

    Psikologlarla İşbirliği Yapan Diyetisyenler Çözüm Üretme Daha Başarılı Olur

    Diyetisyenler kişilerin psikolojik durumlarının etkisi ve süregelen alışkanlıklarla oluşturdukları yeme bozukluklarıyla ilgilenmeyi genelde atlar, ne yapması ve yapmaması gerektiğini doğrudan söyleyip kişileri iradeleriyle başbaşa bırakırlar. Doktorlar kişiye ancak kilo vermesi gerektiğini söylüyor, kilo vermediği takdirde sağlık parametrelerindeki iniş çıkışların ilaçlarla kontrol edilemeyeceğine dikkat çekiyorlar.

    Haydi şu gerçekle yüzleşelim: Diyetler işe yaramıyor. Sağlıklı beslenme algısı da bilinçli bir çabayla oluşmuyor. Peki, neden sürekli aynı şeyi yaparken farklı sonuçlar elde etmeyi bekliyoruz? Bir araba çamura saplandıysa daha fazla gaza basarak çıkmaya çalışmak motoru da riske atmaz mı?

    Diyet yapmak en iyi ihtimal ve sonuçlar düşünüldüğünde bile zaman ve enerji kaybıdır. Motivasyona dayalı diyet er ya da geç motivasyon yetersizliğinden dolayı bozulacaktır. O halde neden diyete sadık kalmak için harcadığımız enerjiyi diyet dışı çözümlere ayırmıyor ve istemediğimiz sonuçların bize kendimizi güvensiz, suçlu, ve ümitsiz hissettirmelerine izin veriyoruz?

    Kendisiyle Barışık Olan Diyete İhtiyaç Duymaz

    Diyet yapanlara aç hissettiklerinde yiyebileceklerini söyleseydik ne olurdu? İştahlarından korkmak yerine iştahı yönetebilmeyi öğretseydik ve öğrendiklerini kısıtlama bilinciyle değil içgüdüleriyle ilişkilendirerek sistemin doğal akışından yararlanabilselerdi nasıl olurdu?

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Uyku Psikolojisi

    Uyku Psikolojisi

    Hiçbir canlı yoktur ki uykuya ihtiyaç duymasın. İhtiyacından az uyuyanlarda veya uyku alamama sorunu yaşayanlarda en yaygın görülen uykusuzluk belirtileri; sinirlilik, unutkanlık, dikkat dağınıklığı ve gerginliktir. Peki, gereğinden fazla uyku uyuyorsanız ne olur? Bu durumda da depresyon ve türevlerinin oluşturduğu kimi rahatsızlıklar söz konusu olabilir veya ortaya çıkabilir. Yaradılışımız bir ömrün yaklaşık üçte birini uykuda geçirmeye programlanmıştır. Bu kadar uzun bir süre kesinlikle boş geçen bir zaman olarak algılanmamalı ve uyku süreci gün içindeki yaşananların düzenlenmesinin ve yeni güne hazırlanmanın bir parçası olarak kabul edilmeli.

    İşte uyku hakkında bilinmesi gereken bazı bilimsel gerçekler;

    1. 15 dakikalık bir süreç içinde uykuya dalmanız normal kabul edilir. Bundan daha kısa süre içinde uyumanız ne kadar uykusuz kaldığınızı gösterirken, daha uzun sürede uykuya dalmak aşırı stresin belirtisidir ve kaliteli bir uykuya geçiş için henüz hazır olmadığınız anlamını taşır.

    2. Psikolojik destek isteyen bir kişiye ilk iş uyku düzeni hakkında sorular yöneltirim. Sorunlu uyku uyuyan bir kişinin psikolojik sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. Bir anlamda uyku düzene girerse; pek çok sorun uykuda kalibre edildiği için kişinin yaşadığı sorunlarda daha kolay halledilebilir hale gelir.

    3. Uyumak için yatak yorgana gerek yok. Bazen gün içinde, gözlerimiz açıkken bile birkaç dakika şekerleme yaptığımız olur. Bir trans hali olan bu kısa uyku bile bedenimizin ve zihnimizin o anki ihtiyaçlarını karşılamada yeterlidir. Bu durum şarjı biten bir cep telefonunu hızlı şarj etmeye benzer. Nitekim böyle bir şekerleme sonunda kendimizi çok zinde hissederek günün kalan saatlerini daha verimli geçirebiliriz.

    4. Rüyalarımız; algılarımız içinde önemli bir yer tutar. Düşler dünyası günlük hayattaki algılarımızın entegrasyonunun gerçekleştiği ve bilinçdışı yapılanmalarının kodlarının oluştuğu yerdir. Bilimsel rüya tabirleri kadim zamanlardan günümüze kadar gelen oldukça önemli kaynaklardır. Bu kaynaktan yararlanarak pek çok sorun bilinçaltı düzeyde iyileştirilebilir.

    5. Bilinçaltımız günlük gerçekler ile rüyalarımızdaki gerçeklikleri ayırt edemez. Bu nedenle rüyalarımızdan da en az uyanıkken gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimiz kadar etkilenebiliriz. Bu etkilerin yarattığı sorunları temizlemek için biz psikologlar Hipnoz, EMDR, EFT, hipnoterapi gibi araçlardan yararlanıyoruz.

    7. Uyku; uyanıklığın bir parçası ve bir anlamda devamıdır. Aynı zamanda insanın gerçeğinin sadece bu bedende deneyimlediklerinden ibaret olmadığının en önemli kanıtıdır. Önsezilerimiz, olacakları daha önceden görebilmemiz, farklı boyutlarla bağlantımız uykudayken daha kolay gerçekleşir.

    8. Tüm rüyaların bir amacı ve belirgin bir anlamı olmak zorunda değildir. Kimi rüyalar yalnızca yaşadıklarımızın ya da yaşamak istediklerimizin dışavurumunun bir aracıdır.

    9. Gün bittiğinde, gece uykusu aşamasına geçerken gözlerin kapanması ile birlikte tamamen ışıktan soyutlanmamız gerekir. Bu iş için uykuya yardımcı göz bantları gibi aparatlardan da faydalanılabilir. Çok az bir ışık bile uyku düzenimizi ve uykumuzun kalitesini bozar. Kapalı dahi olsa göze ulaşan ışık beyindeki ‘nöral anahtarı’ kapatır ve sağlıklı uyku için gereken vücut kimyasallarının salgılanmasının bloke edilmesine neden olur.

    10. Uyku düzenini bozan en kötü alışkanlıklardan biri yatmadan önce internette geçirilen kontrolsüz zamandır.

    Uykuya Daha Kolay Geçmek İçin Öneriler

    • Her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkın. Bioritminiz ne kadar uykuya ihtiyacınız olduğunu bilir. Herhangi bir sebepten dolayı geç yattığınız günlerde bile aynı saatte kalkmaya devam edin. İhtiyacınıza göre gün içinde 1 saat uyuyabilir veya çok yorulduğunuzda o gün daha erken yatabilirsiniz.

    • Yatmadan yarım saat önce zihinsel aktivitelerinizi yavaşlatın. Cep telefonu, bilgisayar ekranı gibi uyku kaçıran şeyler sizden uzak olsun. Kendinizi hafifçe uykuya hazırlık sürecinin içine bırakın.

    • İnternette kolaylıkla bulabileceğiniz çeşitli meditasyon müzikleri uykuya dalmanıza yardımcı olabilir.

    • Yatağa girdiğinizde zihninizin çok konuştuğuna şahit oluyorsanız bir süre nefes egzersizleri uygulayın. Aşağıdaki egzersizi her yatağa girdiğinizde yaparsanız kısa süre içinde uykuya geçebilirsiniz;

    Gözlerinizi kapatıp 4 saniyede burundan nefes alın. Nefes alırken bir gülü ya da sevdiğiniz başka bir aromayı kokladığınızı düşünün. Aldığınız nefesi 7 saniye ciğerlerinizde tutun. İçinizde tuttuğunuz nefesin vücudunuz ve zihninizdeki bütün negatiflikleri toplandığını hayal edin. 8 saniyede nefesinizi ağızdan vermeye başlayın. Nefesinizi verirken 20 santim uzağınızdaki bir mumu üflediğinizi düşünün. Bütün bunları gülümseyerek yapın ve birkaç kez tekrar edin. Aldığınız oksijen parasempatik sinir sisteminizi harekete geçirecek ve kısa süre içinde uykuya dalacaksınız. Yatmadan önce fazla soğuk ya da aşırı sıcak olmayan bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getirin.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Ciddi Depresyon Hastalığı

    Ciddi Depresyon Hastalığı

    Depresyonda Oluşan Duygu Değişiklikleri

    İnsan duyguları doğaları gereği inişli çıkışlıdır. Deneyimlemek istediğimiz duygulara olumlu duygular derken, bizi rahatsız eden duygulara olumsuz duygular deriz. Olumsuz duyguların fazlalığı yağmurun normalden fazla yağıp sele dönüşmesi ve bize, evimize ve çevremize zarar vermesine benzer. Duygularımızın bize söz konusu zararı vermeye başladığındaki tutum ve tavırlarımız aynı zamanda depresyonu nasıl geçireceğimizin (veya geçiremeyeceğimizin) en önemli belirleyicisi ve depresyon tedavisi konusundaki çözüm ortaklarımız olacaktır.

    Duygu Durumundaki Değişiklikler

    Depresyondaki bir kişide görülen en yaygın duygu durum değişiklikleri aşağıdadır.

    • Keder, elem, üzüntü, sıkıntı, karamsarlık,

    • Olağan faaliyetlere ve günlük uğraşlara karşı ilgisizlik,

    • Hiç bir şeyin zevk vermemesi, hayatın anlamsız gelmesi,

    • Ağlama isteği veya ağlama,

    • Konuşmaya dahi isteksiz olma ve aile çevresi ile sosyal çevreden uzaklaşma,

    • Düşüncelerin içeriğinde olumludan olumsuza, pozitiften karamsara doğru olan değişiklikler.

    Hafızamız Depresyondan Nasıl Etkilenir?

    • Dikkat gerektiren işlerde hatalar yapmaya başlanır.

    • Konsantrasyon eksikliği ve basit unutkanlıklar başlar.

    • Çok iyi bilinen, alışılan, rutin haline gelmiş işlemlerde dahi hatalar yapılabilir.

    • Yeni konular öğrenmekte güçlük çekilir.

    • İş performansı ciddi şekilde düşer.

    Depresyonun Biyolojik ve Hayati Fonksiyonlara Etkisi

    • Uykuya dalmada ve kesintisiz, sağlıklı bir uykuyu sürdürmede sorunlar baş gösterir.

    • Sık sık uyanma, sabahları erken uyanma veya kötü rüyalar görme durumları yaşanır.

    • İştahsızlık ve aşırı kilo veya aşırı iştah ve normalin üstünde kilo alımı görülebilir. Bu tarz belirgin yeme rejimi ve vücut ağırlığı değişimleri depresyon belirtileri arasında önemli yer tutar.

    • Cinsel istekte azalma görülür.

    • Aşırı düşünceli davranışlara, hareketlerde yavaşlama ve enerjinin düşmesine, gün içinde yorgunluk ve halsizliğe rastlanır.

    İstisnasız tüm depresyon türleri kişiyi en zayıf noktasından vurur. Olumlu düşünme becerileri zayıflayan kişinin en başta umutsuzluk, karamsarlık düşünceleri (kendisini değersiz, günahkar, suçlu hissetme gibi) yükselişe geçer. Öyle ki ciddi ve majör depresyon durumunda kişi bu düşüncelerini kontrol edemez ve acısına son verme amacıyla intihar eğilimi geliştirebilir.

    En Tehlikeli Depresyon

    Ağır depresyonlarda kimi zaman var olan gerçeği değerlendirme ve muhakemede yeteneklerinde kısmi bozukluklar meydana gelebilir. Şahıs organlarının tam veya yerinde olmadığını, çürüdüğünü, bu nedenle yeme-içmesinin anlamsız olduğunu söyleyerek yeme içmeden kesilebilir ve çevresinden kötülük göreceği şeklinde hezeyanları olabilir. Bu tarz belirtiler depresyonun oldukça ileri bir aşamasında olunduğuna işarettir ve henüz yapılmadıysa acilen depresyon tedavisi için bir uzmanla görüşülmesi gerekir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • MESLEK SEÇİMİ

    MESLEK SEÇİMİ

    HANGİ MESLEĞİ SEÇMELİYİM !!

    Benim hikayem şöyle idi;12 yıllık eğitim hayatımda kişisel yapıma giydirilen kimlik hukuk alanı oldu. Bunun için sayısal alana yerleşmişken eşit ağırlık ile değiştirdim, ve bu bölümü kazanacak puanı başarıyla elde ettim.Herkes mutlu artık bir hukukçu geliyor der iken; Adliyede olmak istemeyişim ve hala nedenini anlayamadığım radikal bir karar ile Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünü seçtim. Psikoterapist olmanın mutluluğunu ve gururunu 10 yıldır yaşıyorum. Hayatımın %50 mutluluğunu garantilediğimi görüyorum . Tabii 5 yıl Adalet Bakanlığında görev yapmam da kaderin esprisi oldu bana.

    Şu an ülkemizde %84 işinden memnun olmayan meslek elemanları için üstteki yazım çok anlamlı iken; meslek tercihi henüz yapacak öğrenciler için de çalışma hayatında anlam kazanacaktır.

    Çünkü;Hayatımızın en önemli seçimleridir iş ve eş seçimi. Herhangi bir mesleğin olması yeterli gibi dursa da , mesleği içerisinde mutsuz olan onlarca insan var ülkemizde. Her sabah isteksiz uyanan, hafta sonu tatillerini kutsal gören,aile hayatını olumsuz etkileyen, depresif ruh halinin kapıdan ayrılmadığı yaşamlarla dolu etrafımız. İşe duyulan isteksizlik, üretkenliği ve motivasyonu olumsuz etkiliyor ve bu anlamda kalite düşüyor. Her şey bir zincir aslında. Kişiye uygun olmayan meslek seçim isteksizlik verimsizlik tepkisel davranışlar gerginlik çatışmalar mutsuzluk BAŞARISIZLIK

    Bunun en temel nedeni ise yanlış yönlendirmeler veya hiç yönlendirilmemeler.

    Yanlış meslek seçimini öğrenci için etkileyen unsurlar ise;

    1.Ebeveynlere karşı sorumluluk düşünceleri

    2.Yaşıtlarına göre üstünlük kurma çabası

    3.Takdir edilme isteği

    4.Yaşamak istediği üniversite hayatı

    5.Neresi olursa olsun yeter ki üniversite okuyayım düşüncesi

    6.Ebeveynlerin başkaları ile karşılaştırması gibi unsurlar yanlış tercihleri pekiştiriyor.

    Başarı sadece akademik olarak algılanıyor.Oysa ki yaşam ,sadece akademik başarıdan değil , hayat başarısından da oluşuyor.

    Meslek sürecinde artık okul birincileri değil , potansiyeli işe uygun kişiler tercih ediliyor.Kendisini ifade edebilen, sosyal zekası yüksek kişiler. Aksi halde akademik başarı yeterli olsaydı , tavsiye edilme süreci olmazdı. İnsana dokunamayan kişiler başarılı olamazlar , kişiliğine uygun olmayan meslek de emanet kıyafet gibi durur ve irrite eder. Kilolu bir diyetisyen, saldırgan bir psikiyatr , uçak fobisi olan bir pilot,düşüncelerini ifade edemeyen bir avukat düşünün.

    Öncelikle sormalısınız kendinize ‘Ben her gün uyandığımda hangi işe koşarak giderim, hangi meslek beni yansıtır?’

    Bunun yanıtını hala veremiyorsanız acil olarak bir uzmana başvurmalı ve sizi değerlendirmesine izin vermelisiniz. Bizler ilk görüşme ve gözlemden sonra gerekli test ve envanterler ile sizin yeteneklerinize, ilgilerinize uygun meslekleri belirleyebiliyoruz.

    Ailenizin istediği meslek ile kendi istediğiniz arasında kaldıysanız düşünmelisiniz ‘Bunu istemelerinin mantıklı nedeni nedir?’ size uygun mesleklerden biri değilse zaten düşünmenize bile gerek yok. Size uygun olabileceğini düşündüğünüz diğer mesleklerin ise maddi ve manevi getiri ve götürülerine bakın. Belki de siz bir yarıştasınız onlar objektif bakıyor?

    Gerçekçi olun. Size uygun meslekleri biliyor , ancak sıralamada daha popüler bir yere gitmek için size uygun olmayan bir bölümü tercih ederseniz, yanılırsınız. Faydası olan tek yer eğitim kurumunuzun akademik başarınıza katkısı olur. Sizin alkışlanmanız bir yaz sürer ama mesleğiniz bir ömür.

    Piyon olarak görülmek istemiyor vezir olmak istiyorsanız; ne olursanız olun sadece popüler olanı değil sizin için uygun olan mesleği tercih edin.

    Sevgiler ,sağlıklı seçimler.

  • SEZGİLERİNİZİ NASIL GELİŞTİREBİLİRSİNİZ?

    SEZGİLERİNİZİ NASIL GELİŞTİREBİLİRSİNİZ?

    Önce şunu bilmelisiniz herhangi bir konuda sezginizi geliştirmek istiyorsanız bu konuda az da olsa bir sezginizin olması gerekir. Daha sonra uzun uzadıya çalışmalara gerek yok sade dikkatinizi düzenli olarak geliştirmek istediğiniz sezgilere yönlendirmelisiniz.

    Mesela saatin kaç olduğunu saate bakmadan tahmin edin. Bunu günde birkaç defa yapın. Bir süre sonra dakika farkıyla doğru tahminlerde bulunacak daha sonra da dakikası dakikası tahminleriniz doğru çıkacaktır. İyi de bu benim ne işime yarar demeyin. Bunu bir oyun gibi görün yaptığınız bu pratikler arzu ettiğiniz alanda gelişim gösterebilmenizin ön alıştırmaları olarak kabul edin.

    Bunun gibi çalan kapı veya telefon zilinden kimin geldiğini. Sizi arayan kişinin maksadını tahmin etmeye çalışın.

    Samimi olabileceğiniz insanların eline bakarak onunla ilgili tahminlerde bulunun. Zamanla isabet oranınız artacak tabi bu durumda size elinin kirini göstermek isteyenlerin sıraya girmesine neden olabilecektir!

    Sorunların Çözümünde Önsezilerimiz

    Sezgiler bilinçli halimizle çalışmaz. Yani mantık ilişkileri kurup çözüm aramayla ilgisi yoktur. Mesela önemli bir kararı vermeden önce gerekli bütün verileri toplar. Olabilecek mantıklı çıkarımları yapar ancak karar vermeden önce (mesela yatmadan önce, uykuya dalmadan önce önsezilerinizi harekete geçirecek bir konsantrasyonla yatışa geçersiniz) Burada rüya görme olasılığınız var ancak hiç rüya görmeden veya bunları hatırlamadan ertesi gün duygularınızın tepkilerine kulak vermeniz gerekir.

    Sürekli rahatsız edici sorular sorarak, kendinizi zorlayarak ya da canınızı sıkan durumu düşünerek sorunları çözemez. Hatta yaşadığınız gerilimi arttırarak çöküntü duygularına sürüklenebilirsiniz.

    Kendinizi Zorlamayın

    Biliyorsunuz insan zihni hiçbir şey düşünmeden duramaz. Ancak sizi sürükleyen düşünceler de her zaman işinize yaramaz. Bilinçaltı güçlerini harekete geçirmek için bu düşünceyi belirli bir odakla oyalamanız gerekir. Bunu yapabileceğiniz güzel bir alıştırma Mum ışığıdır.

    Bir süre (gece veya gündüz mum ışığına bakarak dikkatinizi nefesiniz üzerine yoğunlaşın. Bir şeyi düşünmek veya düşünmemek için zorlamayın. Zaman zaman dalacak ve zihniniz gezinmeye başlayacaktır. Sonra asıl odaklandığınız sorunun cevabı ile ilgili çağrışımlar gelecektir. Bu çağrışımlar bazen bombardıman gibi gelebilir ve hızla unutulabilir. Bu nedenle yanınızda kağıt kalem bulundurmayı ihmal etmeyin.

    Bir çok kişi başına gelen bir olumsuzlukla ilgili şöyle hayıflanır. “Bunların başıma geleceğini sezmiştim, işte aklıma gelen başıma geldi..” Bu durumdan niye yakınırlar bilmem. Keşke hep bu sezgilerimiz böyle imdadımıza yetişse. Başımızdan önce sezgi sensörlerimize gelse. Yok yok biz önce sezeceğiz bununla yetinmeyip sezgilerimizin başımıza gelmesini bekleyip ne kadar önsezili biri olduğumuzu ispatlayıp övüneceğiz!

    Sezgilerinizden Korkmayın

    Sezgilerimiz bize hazır olmadığımız şeyleri hissettirdiğinde endişelerimiz de devreye girebilir. Sezgilerimiz bir haberci, müjde veya hediye olabilir. Sezgilerinizle dost olabilirseniz ondan daha çok yararlanabilirsiniz. Kontrol edemediğiniz ve olacaklarla ilgili gördüğünüz şeyler sizi çok fazla meşgul ediyorsa. Bilinçaltınızın ayarlarında bir düzenleme yapılabilir. Bunun için bazen tek bir seans yeterlidir.

     

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ATATÜRK’ÜN PSİKOLOĞU

    ATATÜRK’ÜN PSİKOLOĞU

    Devleti Aliyye yıkılacak. Batıdan uzun boylu, mavi gözlü bir adam gelecek.
    Baktığı zaman karşısındaki insanı eritecek. Serbest Fırka kuracak.
    Adına da Serbest Cumhuriyet denilecek.
    Dünyaya milletini tanıtacak ve 15 sene hükümdarlık sürecek” 

    MuhiddiniARABİ (1165-1240).

    O yaklaşık 700 yıl önce gelecekle ilgili kitabında önsezilerini böyle dile getirdi. Ayrıntılardan bütüne gittiğimizde ise sanki Mustafa Kemal Atatürk’ü tarif ediyordu. Kimilerinin önsezi, altıncı his, duru görü, üçüncü göz, hissi kablel vuku, olarak değerlendirdiği güçlerden yararlanmak çok özel kişilere verilmişti. Belki de hepimizde az çok vardı da biz bunları değerlendiremiyorduk.

    Bilim adamları bu güçlerin kaynağını araştırıyor. Bazı bilim adamlarına göre geleceği görme yeteneğinin merkezi, diansefal dediğimiz ve sempatik sinir sisteminin birleştiği beyin merkezidir. Bu sinir sistemi, Merkezi Sinir Sistemi denilen ve vücut hareketleri yani bilinçli hareketleri kontrol eden sinir sisteminden büsbütün başkadır. Bir diğer görüş Colorada Üniversitesi nöroloji uzmanlarından Steven F. Maier’den geliyor; ‘Bağışıklık sistemini önemli bir duyu organı olarak kabul ediyoruz’ diyor. Bağışıklık sisteminin sadece vücudu mikroplardan korumadığını ayrıca beyini harekete geçirerek gerekli tepkileri vermesi konusunda uyardığını düşünülüyor.

    İçime doğdu ben bunu biliyordum..!

    Muhyiddin-i Arabi veya Nostradamus gibi bu işin kitabını yazacak olağandışı güçlerimiz olmasa bile, halk arasında “içime doğdu”, “sezdim” olarak ifade edilen öngörü ya da altıncı his hemen hemen bütün insanlarda mevcuttur. Günlük hayatın içinde hayatın içinde gözlemlemeniz mümkündür. Ancak, insanlar tam bir koşuşturma içinde bulundukları için bu olağandışılığın farkına varamazlar. Fark etseler bile tesadüf deyip geçer ve büyük bir hızla unuturlar.

    Hayatınızda iyi veya kötü şeylerin başınıza gelmeden önce hisleriniz tarafından algılanabileceğini iddia ediyoruz. Kendi yaşamınızda karşılaştığınız bu gibi olağandışılıklar 5 duyunuzdan öte bir algılama kanalınızın olduğunun en belirgin delilidir. Ancak çoğu kişi açıklayacak mantıklı bir sebep bulamadıkları için genellikle üzerinde düşünmezler.

    Babamın Ölümünü Gördüm

    1978’de babamı bir trafik kazasında kaybettiğimde daha 12 yaşındaydım. Kazadan 2 hafta önce 3 gece üst üste onu tabutta taşınırken görüyordum. Babama çok kızdığım anların etkisiyle herhalde böyle şeyler görüyorum diye yorumlamıştım ki bir yolculuk dönüşü ölüm haberi geldi. Çocuklarda buna benzer önsezileri sıkça görebiliriz. Bunun dışında anne çocuk arasında, yaşlılarda kendisiyle barışık içinde olanlarda daha sık görülür. Tarihteki dehaların ise en yetenekleri yanı sıra güçlü bir önsezi geliştirdikleri söylenebilir.

    ATATÜRKÜN ÖNSEZİLERİ

    Bir gün gelecek, ben, hayal olarak kabul ettiğiniz bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum Türk Milleti bana inanacaktır. Düşündüklerim demogoji mahsulü değildir. Bu millet gerçeği görünce arkasından yürür. Saltanat ortadan kalkacaktır. Devlet mütecanis(tek çeşit) bir unsura dayanamayacaktır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılacaktır. Batı medeniyetine döneceğiz. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden alfabe seçilecektir. Kadın ve erkek arasındaki farklar kalkacaktır. Emin olunuz ki hepsi bir bir olacaktır…” 

    (Atatürk bu konuşmayı yaptığı sırada Abdülhamit ülkenin tek hakimiydi. Ve padişahlık kuvvetli ve kutsal bir kurumdu.)

    Rusya’nın Geleceği 
    Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği Rusya’dan alan Mustafa Kemal,savaş sonrasında ise ilişkileri belli bir düzeyde sürdürüyordu. Çünkü Lenin’den sonra iktidarı ele geçiren Stalin Rusya’yı keyfi bir şekilde yönetiyordu… 1936 yılında Atatürk her zamanki gibi Çankaya’daki akşam yemeklerinde ülkenin sorunlarını konuşurken, masadakiler sık sık Paşam, Ruslar şöyle ileri adımlar atıyor, ekonomide, sanayide, askeri alanda şöyle başarılı oluyorlar diye anlatıyordu. Atatürk’ün bunun üzerine yemeği bırakıp masanın üzerindeki içinde meyvelerin bulunduğu tabağı alıyor ve yere atacakmış gibi yapıyor. Masadakilere : 

    Eğer bunu yere bıraksam kaç parça olur?” diye soruyor. “40 parça olurdu Paşam” diyorlar. “Hayır..” diyor Atatürk, soruyu yine tekrar ediyorlar, aynı cevabı alıyor. Bunun üzerine “Bilemediniz…” diyor. Ve devam ediyor: 

    Biraz sabredin…Yurtta Sulh, Cihan’da Sulha sarılın. Çünkü 60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak. Bu nesil Bolşevik ihtilali yaptı. Kan kussa, kızılcık yedim der. Oğulları da babalarının istikametinde gider. Ama ondan sonraki nesil Rusya’yı 60 parçadan böler…

    (Yıl 1936 ..Henüz daha II.Dünya Savaşı çıkmamış ve Rusya büyük bir güç olmamış) Atatürk devam etmiştir: –
    (“Rusya bir gün dağılacaktır.O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.” diyen Atatürk’ün önsezisi 64 yıl sonra gerçekleşmiştir.)

    Annesinin Ölümüyle İlgili Gördüğü Rüya…
    Zübeyde Hanım rahatsızlığı artığından Uşşakizadeler ‘in evinde oğluna hasret vefat eder. Ancak bu haber Paşa’ya nasıl haber vereceklerini düşünüyorlardı. Annesinin ölümünden habersiz olan Mustafa kompartımanındaki hizmetine bakan Ali Çavuş’u çağırıp: -“Gördüğüm rüya canımı sıktı…”der. Ali Çavuş :

    Hayırdır Paşam” deyince Atatürk de rüyasını anlatır: -“Pek hayır olacağa benzemiyor. Kırlık bir yerdeymişiz. Her taraf yeşillik. Birden bire sel geliyor, annemi alıp götürüyor. Endişe ediyorum. Yaverlere söyle, İzmir’e telgraf çekip annemin sağlık durumunu sorsunlar…”
    Acı haber tez gelir derler. Kısa bir süre sonra Yaver Salih’in yolladığı şifreli telgraf le gelir. Atatürk telgrafın şifreli olduğunu derhal anlayarak: -“Annem öldü mü?” Ali Çavuş üzgün bir şekilde telgrafı uzatır:

    Sonuç;

    Bu yazının başlığını neden “Atatürk’ün Psikoloğu” olarak koyduğumuzu merak ediyor olabilirsiniz. Diyebileceğim şudur; İlk ve en değerli rehberiniz iç psikoloğunuzdur. Zamanla onlarla diyaloğunuzu kaybetmiş veya küstürmüş olabilirsiniz. Eğer onlardan yararlanmayı öğrenebilirseniz Atatürk’ün psikoloğu size de gönülden hizmet etmeye hazır olduğunu göreceksiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.