Kategori: Psikoloji

  • Sınavlara Hazırlanan Gençlere Tavsiyeler

    Sınavlara Hazırlanan Gençlere Tavsiyeler

    SINAVDAN ÖNCE

    Sınavı düşünmemek diye bir şey olamayacağına göre kimi uzmanlarca sarf edilen “kaygılanmayı bırakın, heyecanlanmayın” gibi önerilerin de gerçekçi olduğu söylenemez. Bunun yerine kendi kendinize algısal oyunlara başvurabilirsiniz.

    Sınav sözcüğünü hem dilinizden hem de zihinsel algınızdan uzaklaştırın. “Sınav” kelimesi yerine “oyun” kelimesini yerleştirin. Konuşmalarınızda ve düşüncelerinizde ”Harika bir oyun çıkartacağım, ben iyi bir oyuncuyum.” ifadesini kullanabilirsiniz.

    Deneme sınavlarında ne yapıyorsanız o gün geldiğinde de aynısını yapacaksınız. Bilinçaltınızı oyun vakti (!) geldiğinde önceki denemelerinizden farklı bir şey yapmayacağınıza şartlandırın.

    Bazı deneme sınavlarınızı gürültülü ortamlarda çözün. Hatta dikkat dağıtıcı bir TV kanalı ya da müzik açın ve dikkatinizi çözdüğünüz teste vererek bu seslere duyarsızlaşmayı öğrenin.

    (Sesten etkilenen öğrenciler böylece dikkat kaslarını geliştirmiş olurlar)

    Her dersten normal şartlarda yapabileceğiniz doğru sayısı ve netlerinizi belirleyin ve bunu çalışma odasına asarak sanki sınav sonuçları yayınlanmış ve doğrularınızı buradaki doğrularla örtüşüyormuşçasına bir kurgu yapın. Bu kurguyu her gün yüksek sesle tekrar edin.

    (Bilinçaltınıza doğru hedefi gösterdiğinizde ayrıntıları kendisi halleder)

    Sınava gireceğiniz bina, sınıf ve sırayı görerek birden fazla fotoğraflarını çekin. Bu fotoğrafları odanıza asın. Sırada otururken selfie çekin. Böylece bu mekanları aslında her zaman girip çıktığınız mekanlarmış gibi algılamaya başlayacak ve o ortama girdiğinizde zaten burayı çok iyi tanıyormuş hissine kapılacaksınız. Bu da sınavın daha rahat geçmesini sağlayacak.

    Uykuya kendinizi iyi hissettiğiniz bir ruh halindeyken geçmeniz hem gece uykusunun verimli geçmesini hem de sabah aynı iyi ruh haliyle kalkmanızı sağlar. Bunun için özel hazırlanmış bir ses kaydını ninni dinler gibi dinleyerek uyumanızın büyük faydası olur.

    Sınav için yapacaklarınızı sadece sınav sabahı yapmak; bu düzene önceden alışmadığınız için olumsuz etki yapabilir. Sınav sabahına kadar artık denemelerle zaman geçireceğinize göre her gün önerdiğimiz hazırlıkları bir an önce yapmaya başlamanız iyi olur.

    SINAVDAN BİR GÜN ÖNCE

    Sınavdan bir gün önce telefonu kapatın. Birilerinin arayıp size başarılar dilemesi kaygılarınızı tetikleyebilir. İsterseniz telefona yönlendirme yapın. Ailenizden biri o gün sekreteriniz olmayı mutlulukla kabul edecektir.

    Alıştığınız saatten daha erken yatmanız ritminizi bozabilir. Bu nedenle sınavdan bir hafta önce makul bir saatte yatmayı alışkanlık haline getirin. (22.00-23.00 arası olabilir.)

    SINAV SABAHI

    Sabah kalkar kalkmaz bir tatlı kaşığı balı bir bardak ılık suyla karıştırarak için ve bir adet yeşil elmayı kabuklarıyla tüketin.

    Sabahları yürüyüş yapmak beynin oksijenle dopinglenmesini ve bedensel zindeliği sağlar. Böyle bir alışkanlığınız yoksa bile en azından sınava kadar sabahları 40 dakikalık tempolu yürüyüş yapma alışkanlığı edinin. Yürüyüş alışkanlığı kan dolaşımınızı hızlandırır ve sinirlerinizin daha verimli çalışmasını sağlar. Sonra duşunuzu alıp kahvaltınızı yapabilirsiniz.

    Kahvaltıdan sonra 20-30 dakika kadar o gün gireceğiniz derslerle ilgili soru çözün. Zihniniz çözdüğünüz soruları spor öncesi ısınma hareketleri gibi algılayıp kendini hazırlayacak, sınav başladığında daha kolay adapte olacaktır. (Bu aşamada çözdüğünüz soruların cevaplarını hemen kontrol etmeyin, bu yalnızca ısınmak için yapığımız bir şey)

    Sınav Sabahı En İdeal Kahvaltı

    Stres ve heyecan insanın enerji tüketimini ve besinlere olan ihtiyacını arttırır. Özellikle yüksek beyin gücü harcanan aktivitelerde bu ihtiyaç çok daha yükselir. İşte size ideal bir kahvaltı;

    • 1-2 dilim tam buğday ekmeği

    • 1 dilim peynir

    • 1 yumurta (haşlanmış veya yağsız tavada omlet)

    • 5-6 adet zeytin

    • 1 tatlı kaşığı pekmez

    • Domates, salatalık

    • 1 adet haşlanmış patates

    • 6-7 kaşık yulaf

    • 1 bardak kefir

    • 3-4 adet ceviz

    Kahvaltınızı sınavdan 2 saat önce yapmış olun ve yanınızda 3-4 adet hurma ve bir adet muz götürün. Sınav başlamadan önce bunları yiyebilirsiniz.

    SINAV SIRASINDA

    Oturma pozisyonunuzda kuyruk sokumunuz ne kadar dik kalırsa dikkatinizi ve enerjinizi o kadar etkili kullanırsınız.

    Her 20 dakikada bir kağıt kalemi bırakın ve “sufi nefesi” alın. Bu sadece 30 saniyenizi alacak, stresinizi dengeleyecek ve kalan soruları daha yoğun bir dikkatle çözmenizi sağlayacak. Bunun için ellerinizi gevşek yukarı bakacak şekilde dizlerinizde bırakın. Belinizi ve başınızı dik konuma getirin. Dilinizin ucunu üst damağınıza değdirerek çenenizin açık kalmasını sağlayın. Gözlerinizi kapatıp karanlıkta yanan bir mumu hayal edin. Burnunuzdan 4 saniyede aldığınız nefesi ciğerlerinizde 4 saniye tutun ve bir mumu üfler gibi yavaşça, 8 saniyede verin. Sufi nefesini deneme sınavı çözerken uygularsanız ne kadar yararlı olduğunu keşfedebilirsiniz.

    Aşırı dikkat ve hızlı anlama-okuma çalışması gözlerinizin ve zihninizin yorulmasına sebep olur. Sufi nefesinin yanında göz kaslarınızı çalıştıran hareketler yapmak göz yorgunluğunuzu azaltır. Her iki gözünüzle burun ucunu görüp 3 saniye tutup bırakın ve bunu 5 kez tekrar edin. Bunu da 30-40 dakikada bir yapabilirsiniz.

    SINAV İÇİN PRATİK İPUÇLARI

    Bir soruda doğru olabilecek cevap seçeneklerini ikiye indirdiğinizde; ilk aklınıza gelen seçenek %75 ihtimalle doğrudur. Bu durumda bu seçeneği işaretlemekte fazla tereddüt etmeyin.

    Bazı soruları daha kısa sürede çözerken bazıları üzerinde daha fazla zaman harcamanız gerekebilir. Süre uzadıkça stres düzeyiniz artacağından, gerginleşmeye başladığınızı hissettiğinizde soruya tekrar göz atmak üzere bir işaret koyup başka bir soruya geçin.

    Sınav kitapçığınızda bir sayfayı çevirdiğinizde önce o sayfadaki bütün sorulara (7-8 soru) hızlı bir şekilde göz attın (20 saniye kadar ), ardından soruları çözmeye başlayın. Bilinçaltınız gönderdiğiniz görüntülerle ihtiyaç duyduğunuz hazırlığı siz farkına bile varmadan yapacak ve sıra farklı sorulara geldikçe sizde tanıdık bir soru gördüğünüz izlenimini yaratacaktır.

    Her 10 soruda bir cevaplarınızı cevap kağıdına kodlayın. Bu sistem hem zihninizin dinlenmesi için yeterli zamanı size sağlayacak, hem de dikkat dağılmalarınızı azaltacaktır.

    Her sorunun tek bir doğru cevabı vardır. Soruya ilk bakışta asla doğru olamayacak cevapları elemek doğru cevabı görmenizi kolaylaştıracaktır.

    Anne Babalara Özel:

    Çocuğunuza her ne kadar samimi olarak “Biz sana güveniyoruz, sonuç ne olursa olsun seni seviyoruz” demiş olsa da varlığınız onun üzerinde kaygı ve baskı yaratabilir. Bu nedenle sınava hazırlık sürecinde onun etrafında olun, ancak onu ilginizle bunaltmamaya ve kontrol altında olduğu hissini yaratmamaya özen gösterin derim.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE ALKOL MADDE BAĞIMLILIĞI

    ÇOCUK ve ERGENLERDE ALKOL MADDE BAĞIMLILIĞI

    Bağımlığın tanımı nedir?

    Bağımlılık sendromu tanımı ilk kez alkol için yapılmış ve Alkol Bağımlılığı Sendromu (ABS) olarak tanımlanmıştır. Sendromun tanımı yapılmış 6 ayrı elemanı vardır. Bunların her birinin bağımlılık süreci içinde ayrı bir önem ve etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. Sendromu oluşturan elemanlardan her birinin bireysel ve kültürel etmenlerle değişik bir görünüme bürünebileceği gerçeği de akılda tutulmalıdır.

    Bağımlılığın ana yapıları nelerdir?

    1. Maddeye Toleransın Artması :Toleransın görünümü ya maddenin tekrarlayan dozlarla kullanımına rağmen ortaya çıkan etkinin beklenenden / her zamankinden daha az olması ya da her zamanki “aynı etki”nin sağlanabilmesi için maddenin daha yüksek miktarda tüketilmesi gereği biçiminde olur.

    2. Tekrarlayan Kesilme Belirtileri : Bu olgu bir öncekiyle yakından bağlantılıdır. Genellikle maddenin yokluğunu ve/ veya her zamanki dozun altında bir dozun alındığı dönemi izleyerek ve ona bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Kesilme belirtilerinin ortaya çıkışındaki zamanlama ve belirtilerin şiddeti, kullanılan maddeye / bağımlılık tipine bağlıdır.

    3. Maddenin Dürtüsel Alımı Ve Öznel Farkında Oluşluk : Zihinsel olarak birey, kullandığı madde ile yoğun bir meşguliyet halinde olup, maddenin onun ruhsallığında yol açtığı değişiklikleri düşünmekte giderek hızlanan bir şekilde maddenin teminine yönelmektedir.

    4. Madde Arama Davranışının Yoğunluğu: Bağımlılığın gelişmesini takiben, birey için sadece ilgili maddenin temin edilmesi/edilebilmesi bile tek başına özgül ve önemli bir anlam ifade etmektedir. Günlük davranış repertuarı giderek azalmış ve ilk planda “madde kullanma” davranışı olmak üzere birkaç davranışa indirgenmiştir. Bu daralma ve sınırlanmaya bağlı olarak bireysel ve toplumsal sorumluluklar, roller, ödevler vb. ikinci, üçüncü vs. plana itilmek zorunda kalmıştır.

    5. Kesilme Belirtilerinin Iyilettirilmesi/Önlenmesi : Kesilme belirtileri ile bir kez “tanışan” birey, sonraki adımda bunların maddeyi kullanmak suretiyle nasıl değiştiğini ve etkilendiğini öğrenmektedir. Bu öğrenmeye bağlı olarak, kesilmeyi etkileyen/değiştiren davranış yerleşik hale gelerek, bir davranış kalıbı olarak kesilmenin denetlenmesinde kullanılır olmaktadır. Örneğin ileri alkol bağımlıları, biraz az içmek pahasına da olsa ertesi sabah için uygun bir miktarı ayırmaktadırlar.

    6. Madde Kullanım Repertuarının Daralması : Bağımlılığının ilerlemesiyle madde kullanma davranışı günlük davranış repertuarı içinde giderek daha da “stereotipik” hale gelmektedir. Bunun en bilinen örneği alkol tipi bağımlılıkta gözlenmektedir. Sosyal içici için alkol kullanma davranışının zaman açısından bir düzensizliği vardır. Bazan bir kokteylden diğerine, bazan birkaç gün üstüste içme biçiminde, bazan da kendiliğinden oluşan uzun aralar ile içmektedir. Oysa bağımlılığa doğru gelişen içme biçiminde, içme davranışı haftalık / günlük tekrarlara dönüşmek suretiyle stereotipik bir hal alarak adeta belirli, ille de tekrarlanan “günlük aktivite” görünümündedir. İçme davranışı gün içinde zamanla sınırlı ve şaşmayan bir rutin halindedir.

    7. Ülkemizde çocuk ve ergenlerde en çok kullanılan uyuşturucu maddeler nelerdir?

    Ülkemizde yapılan bütün çalışmalar en sık olarak kullanılan uyuşturucu maddenin esrar olduğunu göstermektedir. Esrar özellikle ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir. Ancak bağımlılık potansiyeli diğer maddeler ile karşılaştırıldığı zaman daha düşüktür. Ülkemizde çeşitli bölgelerde geleneksel olarak esrar kullanımı olduğu .bilinmektedir. Öte yandan esrar hakkında bağımlılık yapmadığına ilişkin yaygın bir kanı vardır. Oluşturduğu fiziksel etkiler diğerlerine göre daha geç ortaya çıkmakta ve daha düşük oranda zarar vermektedir. Bu nedenle esrarın gençler arasında daha korkusuzca kullanıldığı düşünülebilir. Halbuki yukarıda belirtildiği gibi esrar fiziksel değil ancak ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir. Son yıllarda özellikle bölgemizde sentetik esrar (bonzai, jameka) kullanımı artış göstermektedir. Bu maddeler esrarın bağımlılık özellikleri gösterdiği gibi sentetik yapılarından dolayı hayati tehlikeye varacak noktada vücuda zarar vermektedir.

    İkinci sırada en sık olarak kullanılan uyuşturucu madde, uçucular adı altında toplayabileceğimiz maddelerdir. Bunlar arasında Bally, UHU gibi yapıştırıcılar, Tiner gibi çözücüler ve benzin, gaz gibi uçucu maddeleri sayabiliriz. Uçucu maddeler içinde özellikle Tiner ve Bally en sık kullanılanlardır. Bunlar çok kolaylıkla her yerde bulunabilmekte ve isteyen herkes tarafından satın alınabilmektedir. Bu maddeler küçük yaşlarda kullanılmaya başlanılan maddelerdir. Beyin üstüne doğrudan toksik etkileri olması nedeni ile, küçük yaşlarda kullanılması sonucu çok ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir.

    Sentetik uyuşturucular adı altında toplanan maddelerden ecstasy (metamfetamin) kullanımı ülkemizde giderek yaygınlaşmaktadır. Ecstasy özellikle ekonomik durumu daha iyi olan toplumsal kesimlerde, eğlence amacı ile kullanılmaktadır. Bu madde oldukça yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Tüm dünyada uzun yıllardır kullanılan bir madde olan LSD kullanımı ülkemizde çok yaygın değildir. Ancak belli bazı kesimlerde özellikle deneme amacı ile kullanılmaktadır. Temin edilmesi oldukça zordur.

    Sıklıkla kullanılan diğer uyuşturucu maddeler sırası ile eroin ve kokaindir. Yaşamları boyunca en az bir kez eroin kullanan öğrencilerin oranı %0.8 olarak saptanmıştır (?). Eroin ülkemizde en yaygın kullanılan “hard drug” özelliğini taşımaktadır. Diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında yaygınlık oranı çok daha düşük olmakla birlikte eroin kullanımı kişi ve toplum için oldukça ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Çünkü eroinin bağımlılık yapıcı etkisi çok yüksektir. Kısa süre içinde kişi bağımlı hale gelebilmektedir. Bu nedenle bir kez denemek için kullanımı bile tehlikeler yaratabilmektedir. Eroin bağımlılığının tedavisi oldukça güçtür. Bağımlılarının topluma getirdiği yük yüksektir. Diğer bağımlılık potansiyeli yüksek olan maddeler ile karşılaştırıldığında eroinin fiyatı ülkemizde oldukça düşüktür.

    Madde bağımlılığına yol açan risk faktörleri nelerdir?

    Cinsiyet: Yapılan tüm çalışmalarda erkeklerin daha çok madde kullandıkları görülmektedir

    Sosyoekonomik durum:Dünyada yapılan çalışmalar uyuşturucu madde bağımlılığının daha çok yoksul kesimlerde olduğunu göstermektedir. Daha yüksek sosyoekonomik düzeyde kullanım oranlarının düştüğü belirtilmiştir. Ancak özellikle uyarıcı olarak nitelenen maddeler ve eğlence amaçlı kullanılan sentetik maddeler yüksek sosyoekonomik sınıf tarafından kullanılmaktadır. Ülkemizde yapılan çalışmaların çoğunluğu toplumun çeşitli kesimlerini yansıtmaktan uzaktır.

    Aile:Ailenin ve aile özelliklerinin uyuşturucu kullanımdaki önemi küçümsenemez. Özellikle ayrı yaşayan, boşanmış aile çocuklarında, aile içi iletişimin bozuk olduğu ortamlarda madde kullanımının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Madde kullanan kişilerin babalarında daha sıklıkla yoğun alkol ya da madde kullanımı saptanmıştır.

    Psikiyatrik hastalık: Madde kullanımı öncesinde özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranış Bozuklukları, Depresyon ve Özgüven sorunları madde kullanımı ve bağımlılığa zemin hazırlamaktadır.

    Okul başarısı: Madde kullanan öğrencilerin okul başarılan daha düşük olarak bulunmuştur. Aynı şekilde okul devamsızlıkları da daha fazladır. Ancak burada iki türlü yorum yapılabilir. Birincisi, madde kullanımının okul başarısını düşürdüğü, ikincisi ise okula devamı ve okul başarısı düşük öğrencilerde madde kullanımının yüksek olduğu biçiminde yorumlanabilir. Her ikisi de bu durumu etkiliyor gibi görülmektedir.

    Madde Kullanımından Uzak Tutacak Faktörler Nelerdir?

    Güçlü ve pozitif aile bağları, Ebeveynlerin çocuklarının arkadaşları ve neler yaptıklarından haberdar olması, Aile içi kuralların açık olması ve herkesin bunlara uyması, Ebeveynlerin çocuklarının yaşamlarına ilgili olmaları, Okulda başarılı olma, Okul, kulüpler gibi kurumlarla kurulmuş güçlü bir bağ, Uyuşturucu kullanımı ile ilgili doğru bilgilenme yapılması gelir.

    Aileler hangi durumlarda çocuklarından şüphelenmelidir?

    Uyuşturucu madde kullanmaya başlayan gençlerde ilk gözlenen değişiklik çevrelerinde yapmış oldukları değişikliklerdir. Eski arkadaşlıkların yerini yeni arkadaşlar alır. Genellikle okul içerisinde maddeyi rahatlıkla bulabileceği kişilerle arkadaşlık etmeye başlar. Duygusal olarak değişkendir. Kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli ve huzursuz olabilir. Daha önce okulda çok iyi başarı gösteren bir öğrenci iken başarısı düşük bir öğrenci haline gelmiş olabilir. . Evde iken tek başına kalmaya başlamıştır. Odasının kapısını kilitleyip hiç dışarı çıkmak istemez. Aile ile olan ilişkilerini mümkün olduğunca kısıtlı tutmaya başlar, evde daha az zaman geçirmek ister. Her zamankinden fazla para harcamaya başlar. Kendine olan bakımı azalmıştır. Sinirlilik, gerginlik ve kişiler arası ilişkilerde sorunlar yaşanmaya başlar. Dalgınlık ve dikkatsizlik artar.

    Madde kullanımında ailelerin genel tutumları neler olmalıdır?

    1. Çevreyi Değiştirin: Yakınlarınızın madde, alkol kullanılan ortamlardabulunması tekrar kullanma isteğinin ortaya çıkmasına ve kaymaya sebep olabilir. Ortam değişikliği, hatırlatıcılardan uzak kalmak adına yararlı olabilir.

    2. Olumlu Yanlarını Destekleyin: Ödüllendirilen, takdir edilen davranışların gelecekte tekrar edilme olasılığı daha yüksektir. Onları motive etmek adına olumlu yanlarını takdir edin.

    3. Sınırlarınızı Belirleyin: Aile içi ilişkilerde ve ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkilerde sınırların net olması belirsizliği azaltır ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırmamıza yardımcı olur

    4. Onların Seçimlerine İzin Verin: Konulan kuralların devamlılığını sağlamanın bir diğer yolu da seçenek sunmaktır.

    5. Sorumluluk Verin.

    6. Sağlıklı İletişim Kurun.

    7. Çocuğunuzla Tartışmaktan Kaçınmayın: Tartışma ve çatışma genellikle kaçınılması gereken bir durum olarak görülür. Çatışma bir hatanın değil, üstesinden gelinmesi gereken bir durumun habercisidir. Yeni öğrenmelere ve ilişkiyi geliştirmeye imkan sağlar. Belki de ailede gerekli olan değişim için fırsat sunar.

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE DEPRESYON

    ÇOCUK ve ERGENLERDE DEPRESYON

    Depresyon çocuk ve ergenlerde görülen bir hastalık mıdır?

    Maalesef bu sorunun cevabı evet. Çok uzun zamanlar psikiyatri çevreleri çocuklarda depresyonun görülmediğini öne sürse de son 30 yıllık çalışmalar bu konuda hem fikirdir. “Çocuk” ve “Depresyon” sözcükleri yan yana gelmesi hiç yakışmıyor. Bilimsel çalışmalar çocuk ve ergenlik dönemlerinde bu hastalığın görülebildiği kesin olarak gösterilmiştir.

    Her mutsuz çocuk depresyonda mıdır?

    Tabi böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Mutsuzlukta diğer duygular gibi çocuğun hayatında yaşadığı normal bir duygudur. Depresyon ya da psikiyatride ki ismiyle “Major Depresyon” ise kişinin hayatını derinden etkileyen mutsuzluğun yanında bir çok fiziksel ve psikolojik sorunu beraberinde getiren ciddi bir hastalıktır.

    Çocuk ve ergenlerde depresyon ne sıklıkta görülür?

    Yapılan toplumsal çalışmalar çocuklarda %1-3 arasında, ergenlerde % 7-8 oranında görüldüğü bildirilmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülürken çocuklarda bu oran her iki cinsiyette eşittir. Ancak depresyonda ki çocuk ve ergenlerin yaklaşık %60’ı tedavi almamaktadır.

    Çocuk ve ergenlerde depresyon belirtileri nelerdir?

    Çocuklar ile ergenlerin yaşam deneyimleri erişkinlerde daha az oldukları için ve duygularını sözel olarak anlatmakta güçlük çektiklerinden depresyonu ifade etmekten ziyade davranışları ile gösterirler. 8 Yaşında bir çocuğun “kendimi çok mutsuz hissediyorum artık eski neşem kalmadı” biçiminde sözleri pek kullandıkları görülmez. Bu nedenledir ki çocuklarda depresyon erişkinlerden farklılıklar gösterir. Şimdi belirtilere kısaca bakalım

    Mutsuzluk ve kendini boşlukta hissetme: Depresyonun en temel belirtisi mutsuzluktur. Erişkinlerde mutsuzluk hissetmeden depresyon tanısı konulmaz. Ancak biraz önce anlattığım gibi çocuklarda mutsuzluk ifadeden çok davranışlarla ilgilidir. Hiçbir şeyden memnun olmama, sürekli mızmızlık ve yakınma, az gülüp çok ağlama, oyunlara ve oyuncağa ilgisizlik gibi yakınmalar bize çocukta ki mutsuzluğu gösterebilir. Ergenlik döneminde ise sözel ifadeler öne çıkar. “keşke doğmasaydım, ölsem daha iyi, her şeyden nefret ediyorum” gibi söylemler sıklıkla gözlenir. Bazen de özellikle ergenlik döneminde mutsuzluğun yerini boşluk duygusu alır. “içim bomboş, kendimi bir hiç gibi hissediyorum, yaşam çok boş” gibi yakınmalar kulağımıza gelir.

    Değersizlik, kendine güvende azalma ve suçluluk duyguları: Depresyonda ki ergenlerde sıklıkla kötümserlik, sevilip sevilmediğinden kuşku, gelecekten yana umutsuzluk sık görülür. Bu değersizlik hisleri zamanla kendine güvende azalmaya neden olur.

    Anne baba ile tartışma ve aile içi ilişkilerin bozulması: Tutturma iyi kötü her çocukta gözlemlenir ancak depresyonu olan çocuk amaçsızca tutturur. İstediği nesne önemli değildir. Burda amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Bir diğer husus ise eskiden olmadığı halde kurallara uyumsuzluk gelişmesidir.

    Öfke patlamaları ve sinirlilik: Sinirlilik ve öfke patlamaları sağlıklı ruh sağlığına sahip çocuk ve ergenlerde genellikle görülmez. Depresyonda olan çocuk ve ergenler ise eskisinde daha sinirli olduklarını farkına varabilir. Bu durum anne baba ile tartışmaya hatta etrafa zarar vermeye kadar gidebilir. Özellikle ergenlik döneminde öfke patlamaları sırasında cama veya duvara yumruk atıp acil servise bile gidebilirler.

    Bedensel yakınmalar: Sık baş ağrısı, karın ağrıları, ve yorgunluk gibi fiziksel belirtiler çokça gözlenir.

    İştah ve yeme sorunları: Tıpkı erişkinlerde olduğu için çocuk ve ergenlerde de yeme ve iştah bozulur. Kilo kaybı sık olmasa da beklenene kilonun alınamaması da sorunu gösterebilir. Ancak bazı çocuk ve ergenlerde de garip bir şekilde iştah artışı gözlenir. Ergenlik döneminde ki özellikle kızlarda tatlıya aşırı düşkünlük görülebilir.

    Uyku Sorunları: Nasıl ki beden sağlığı ile alakalı bir sorun olduğunda ateş çıkarsa, ruh sağlığımızda bir sorun olduğunda uyku düzenimiz bozulur. Depresyonda ki ergenlerde de ilk belirtilerden biri uyku sorunlarıdır. Çoğu ergende uykuya dalmakta güçlük, sık sık uyanma, sabah çok erken saatte uyuma, yalnız yatamama ve normalden fazla uyku görülebilir.

    Ölüm veya intihar düşünceler: Bu nokta gerçekten alarmların çalmasına neden olabilecek düzeyde mühimdir. Çoğu çocuk intihardan bahsetmese de ölmek istediğini belirtir veya keşke “hiç doğmasaydım, ölsem de kurtulsam” şeklinde ifadelerle karşımıza gelebilir. Aileler şunu çok iyi bilmelidir ki ölümden veya intihardan bahseden çocuk ve ergeni asla hafife almamalı mutlaka bu düşüncesi sorgulanmalıdır.

    Alınganlıkta artış: Özellikle ergenlik çağında görülen depresyonda alınganlık hat safhadadır. Annenin her söylediğine karşı agresif davranışlar, etrafla ilgili kavgalar bu dönemde sık gözlenir.

    Sosyal ilişkilerde bozulma: Depresyonda ki çocukların mutsuzluk sinirlilik ve alınganlık durumu arkadaş ilişkilerine yansır. Arkadaş ortamında kaçınma, sıklıkla yalnız başına vakit geçirme, arkadaş ortamına girememe gibi sorunlar gözlenir.

    Dikkat ve konsantrasyon güçlükleri: Çocukluk çağı depresyonunda en mühim sorunlardan biri de dikkati toplamak ve sürdürmekte ki problemlerdir. Hatta çoğu aile çocuğunun derslerinde ki düşme ile doktora başvurur. Bazen de Dikkat eksikliği hiperaktivite (DEHB) yanlış tanısı konarak bu çocuklara dikkat artırıcı ilaçlar başlanır. Ne yazık ki bu ilaçlar durumu daha kötü hale getirirler.

    Depresyonun nedenleri nelerdir?

    Pek çok psikiyatrik hastalık gibi depresyonunda tam nedeni bilinmemektedir. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar biyolojik faktörlerle birlikte yaşanılan olumsuz yaşam olaylarının birleşimidir. Tek bir neden bulmak olası olmasa da genetik olarak depresyona yatkınlık nedenlerin en önde geleni gibi durmaktadır.

    Depresyonda aileler neler yapmalıdır?

    Ailelerimizin bu hastalık karşısında neler yapması gerektiğini kısaca özetlemek gerekirse;

    -Öncelikle çocuğunuzun depresyonda olduğunu düşünüyorsanız mutlaka vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatri uzmanına başvurun.

    -Çocuğunuz depresyonda iken eskisinden daha anlayışlı olun

    -Mümkün olduğunca tartışmaya girmekten ya da onu ikna etmekten kaçının

    -Nasihatı azaltın

    -Çocuğunuzun öğretmenini bu konuda bilgilendirin ve öğretmenle daha sık görüşün

    -Çocuğunuzu ve kendinizi asla suçlamayın çözüm odaklı olun

    Çocuk ve ergenlerde depresyon tedavisi nasıl yapılır?

    Öncelikle hem ailenin hem çocuğun hastalık konusunda bilgilenmesi çok önemlidir. Ardından tetikleyici faktörler göz önüne alınarak yapılabilecekler değerlendirilmelidir. Çeşitli terapi yöntemleri ve ilaç tedavisi hastanın ve hastalığın durumuna göre seçilebilir.

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE (OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK) TAKINTI HASTALIĞI

    ÇOCUK ve ERGENLERDE (OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK) TAKINTI HASTALIĞI

    Obsesyon ve kompulsiyon tanımları nelerdir?

    Çeşitli Türkçe kaynaklarda obsesyona “takıntı” kompulsiyona ise “zorlantı” tanımlaması getirilse de artık çoğu kaynak obsesyon ve kompulsiyon terimleri kullanılmaktadır. Tanımlayacak olursak obsesyon kişinin kontrolü dışında ortaya çıkan tekrarlayıcı düşüncelerdir. Ortaya çıktıklarında kişilerde rahatsızlık hissi meydana getirirler. Bu rahatsızlık hissinin kaybolması için kompulsiyon denilen bir takım davranışlar sergilenmektedir. Hastalar bu türden düşünce ve eşlik eden davranışların mantıksız olduğunu çoğu defa bilirler ve bunlardan kurtulamadıklarından şikayet ederler.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanımı nedir?

    OKB çeşitli obsesyonlar ve kompulsiyonlarla birlikte seyreden ve kişinin bu düşünce davranış ikilisi nedeni ile günlük hayatını olumsuz etkileyen kronik seyirli ciddi bir psikiyatrik hastalıktır. Kişiler genellikle bu düşüncelerin doğurduğu sıkıntı hissini bastırmak için sergiledikleri davranışlar, ve düşüncelerin tekrarlamaması amacıyla kaçındıkları belirli durumlar nedeniyle bir çok günlük aktivite sırasında çeşitli sınırları aşmazlar ki buna ritüel (adet) denilmektedir. Örneğin kirlilik takıntıları nedeniyle sürekli ellerini yıkayan bir hasta, elleri kirlenmesin düşüncesiyle belirli nesnelere dokunmak istemeyebilir. Bu da gün içerisinde sürekli belirli aktivitelerden kaçınmayı, planlanan işlerin hep benzer yollar izlenerek yapılması durumuna yol açar. Hastalık çoğunlukla 15-40 yaşları arasında başlayarak dalgalı bir seyir izler.

    Çocuk ve Ergenlerde OKB görülür mü?

    Evet görülür. Günümüzde OKB’nin çocuklukta ve erişkinlikte benzer belirtilerle ortaya çıktıkları ve olguların yarısına yakınında çocuk-ergen döneminde başladığı anlaşılmıştır.

    OKB Çocuk ve Ergenlerde sık gözlenen bir hastalık mıdır?

    Kısmen sık olarak görülmektedir. Yapılan çalışmalar %1-3 oranında olduğunu söylemektedir. Türkiye’de yapılan bir örneklemde 200 çocukta birinde görülmekte olduğunu söylemektedir. Çocukluk döneminde erkeklerde daha fazla görülürken ergenlikle birlikte kızlar ve erkeklerde eşit oranda görülür.

    Gelişimin bir parçası sayılan normal olarak görülen takıntılar ve ritüel davranışlar var mıdır?

    Evet gelişimin bir parçası olarak bir takım ritüel haline gelen davranışlar görülebilir. Bunlar hastalık belirtisi değildir. Normal olarak görülen törensi davranışları ve görülme yaşlarını aşağıda ki tabloda özetlemeye çalıştım. Bu ritüeller genellikle günlük hayatın bir parçasıdır ve çocuğun yaşam kalitesini etkilemezler. Yaşamlarının süre olarak önemsiz bir parçasını oluştururlar. Genellikle sıkıntı vermezler. Aksine endişe ve kaygı ile baş etme becerilerini artırırlar.

    Normal olarak görülen takıntı ve ritüeller ne zaman hastalık olmaya başlar?

    Öncelikle şunu belirtmem gerekir. Bu davranışlar çoğu zaman bir hastalık belirtisi değildir. Ancak obsesyonlar ve kompulsiyonlar çocuğun günlük hayatını zora sokacak duruma gelirse, 2 haftadan uzun sürerse, çocuk bunların saçma düşünce olduğunu kabul etse bile bu durumdan sıkıntı duyarsa bu durum OKB’yi düşündürebilir ve bir çocuk ve ergen psikiyatrisine başvurulması gerekir.

    OKB nedenleri nelerdir?

    Günümüzde yapılan çalışmalar OKB’nin artık bir beyin hastalığı olduğunu göstermektedir. Özellikle orbitofrontal korteks, singulat korteks ve nuc. Kaudatus gibi beyin bölgelerindeki bozulmaların bu hastalığın gelişmesinde önemli yer tutar. Ayrıca serotonin adı verilen bir beyin kimyasalında ki bozukluk yapılan çalışmalarda gözlemlenmiştir. Bir kısım OKB hastalarında ise hastalığın başlangıcından hemen önce streptekok adı verilen bir mikrobun enfeksiyonunun gözlemlenmesi bu mikrobun hastalığın gelişmesinde etkili olabileceği akla getirmektedir. Ancak bu tür enfeksiyonların sonrasında başlayan hastalık genellikle çok nadirdir.

    OKB ebeveyn tutumları sonucu gelişir mi?

    Hayır, yapılan çalışmalar aile tutum ve davranışlarının, okul sorunlarının ve çevresel faktörlerin hastalığın gelişiminde etken olmadığı belirtilmektedir.

    OKB hangi psikiyatrik hastalıklarla birliktelik gösterir?

    Özellikle çocuk ve ergenlerde OKB bir takım psikiyatrik durumlarla birlikte gözlenir. En sık birlikteliği Tik Bozukluğudur. Tikler ani ortaya çıkan sıçrayıcı kas hareketleridir. Bazı vakalarda garip sesler şeklinde de meydana gelebilir. Yapılan beyin görüntüleme çalışmaları tiklerin ve obsesyonların aynı beyin bölgelerinden kaynaklandığını göstermektedir. Ayrıca yukarıda belirtiğim enfeksiyöz olaylar neticesinde gelişen OKB’ye genellikler tiklerde eşlik eder. İkinci eşlik eden durum ise Dikkat eksikliğidir. Dikkat sorunları obsesyonların bir neticesi olabileceği gibi ayrı bir antite olarak da görülebilir. Özellikle ergenlerde OKB ile birlikte Depresyon sıklıkla görülür.

    OKB nasıl tedavi edilir?

    OKB hastalığı tedavisinde 2 temel yöntem vardır. İlaç tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi. En uygun olan her iki yöntemin bir arada kullanılmasıdır. Bazı hafif vakalarda tek başına terapi yeterli iken çoğu vakada ilaç tedavisi mutlak gereklidir. İlaç tedavilerinde başlıca silahlar antidepresanlardır. Ancak depresyondaki dozlarından daha yüksek dozlarda ve daha uzun müddette kullanılmalıdır. Genellikle ilk atakta iki yıl tedaviye devam etmek gerekir. İlaç tedavisine yanıt genel olarak 8-12 haftada yanıt alınır. Çocuk ve ergenlerde onay almış ve güvenle kullanabileceğimiz bir çok OKB ilacı mevcuttur. Bu ilaçlar kesinlikle bağımlılık yapmaz. Yan etkileri genelde ılımlıdır. Tedavi sırasında beklenmedik bir etki gördüğünüzde mutlaka hekiminize başvurunuz.

    OKB olan çocuk ve ergenlerin aileleri çocuklarına nasıl davranmalılar?

    Öncelikle ailelerimiz bu hastalıkla alakalı bilgilenmeleri çok önemli. Şunu akıldan çıkarmamak lazım sürekli el yıkayan ya da garip sorular soran çocuğunuz aslında bu davranışları kesinlikle yapmak istemiyor ve bu durumdan en müzdarip olan da yine çocuğumuz. O yüzden kesinlikle suçlayıcı tavırlara girilmemelidir. Obsesyonlara karşı uzun ikna edici konuşmalar aksine çocuğun kafasını karıştırmak ve hastalık yüzünden kendisini kötü hissetmesine neden olmaktan öteye gitmez. Kızmak, bağırmak, cezalandırıcı tutumlar sergilemek hastalığın gidişatını daha kötüye götürdüğü gibi depresyon gibi pek çok hastalığa zemin hazırlayacaktır. Aile içi iletişimini artırmak, sosyal ya da sportif faaliyetlere yönlendirmek ve hastalığın belirtilerini gündemde tutmamak en önemli yapılacak tavırlardır. OKB’ye sanki grip nezle yada kronik bir bedensel hastalıkmış gibi tepki göstermek ve çocuğumuza hep birlikte bu hastalığın üstesinden geleceğimiz güvencesini vermek onu rahatlatacak ve tedaviye karşı motivasyon sağlayacaktır.

  • HER YAŞ ÇOCUK İÇİN AİLE MEDYA REHBERİ

    HER YAŞ ÇOCUK İÇİN AİLE MEDYA REHBERİ

    Amerikan Pediatri Derneği (APD) 2016 yılı itibari ile ailelere çocuklarının tüm medya araçlarını nasıl kullanacağına dair bir rehber hazırladı. Bu noktada ailelerimize bu rehberi sunmayı hedefledik. Aslında ilk kez duyacağınız öneriler değil ancak yaş yaş sınıflamaları bence ailelerimizin daha kolay anlaması açısından yararlı olmuş. Şimdi kısaca yaş aralıkları ile inceleyelim:

    Erken Çocukluk Dönemi (0-4 yaş): Amerkan Pediatri Derneği 2 yaş altında televizyon ve diğer medya araçları ile son derece kısıtlı maruziyeti önermektedir. Bu günde 15 dakikadan az olmalıdır. Çünkü bu yaşlar beyin gelişminin en hızlı olduğu dönemdir. Bu yaşta ki çocukların ekranlardan daha fazla insanlarla ilişkiye girmelidir. Bu yaşlarda aile bireylerinin örnek olması davranış gelişimi için çok önemlidir. Ebeveynler çocuklarıyla ilgilenirken diğer medya organlarını mutlaka etkileşim alanı dışında tutmalıdırlar. Örneğin yemek masasında telefon kullanmamak ve onunla oyun oynarken televizyonun kapalı olması gibi. Ayrıca özelikle bu yaşlarda sık kullanılan bir yöntemi Amerkan Pediatri Derneği kesinlikle önermemektedir. Araba yolculuğu sırasında tabletlerin evde bırakılması. Çünkü özellikle gündüz seyehatlerinde dış dünyayı izleme ve öğrenme fırsatını bu yöntemle çocuklarımız kaybetmektedir. Ayrıca bu dönemde fazla miktarda televizyon ve benzeri medya araçlarına maruziyet çocuklarda zihinsel gelişimin en önemli tetikleyicilerinden biri olan yapılandırılmamış serbest oyunları sekteye uğratmaktadır. Özellikle diğer yaşıtları ile birlikte oynanan yapılandırılmamış serbest oyunlar çocuklarda bellek, dikkat, sorun çözme becerileri ve muhakeme yeteneklerinin gelişiminde son derece etkilidir.

    Okul Çağı Çocukluk Dönemi (5-11 yaş): APD bu yaş grubunda televizyon ve benzeri medya araçlarının (bilgisayar, tablet, akıllı telefon gibi) kullanımını günlük 2 saatin üzerinde olmaması gerektiğini belirtmektedir. Ailelere bu dönemde ki önerileri şu şekilde özetlenebilir;

    • Özellikle televizyon izlerken beraber olunması ve izlediği programların denetim altında tutulması önemli bir faktör.

    • İzlenecek programın veya video oyununun beraberce seçilmesi. Bu noktada program seçimi yaparken yaşa ve gelişimine uygun, öğretici ve şiddet ve cinsellik içermeyen programlar seçilmeli

    • Eğer çocuğunuz uygun olmayan bir program veya oyun seçerse bu noktada neden bunun uygun olmadığını kısaca açıklamak gerekir. Sadece bu “kötü” demek sadece merak uyandırır.

    • Diğer aktiviteler için çocuğa önayak olunmalıdır. Sportif kurslar veya sosyal aktivitelere yönlendirmek çok önemli.

    • Ödül ve ceza sistemi çocukların gelişiminde önemli birer araç. Ancak APD özellikle ödüllendirme için televizyon ve diğer medya araçlarını kullanmanızı önermemekte. Ödevini zamanında bitirirsen yarım saat fazla bilgisayar oynayabilirsin cümlesi tehlikeli olabilir.

    • Özellikle internet erişimi olan araçların kullanımında mutlaka aile filtresi kullanılmalıdır. Eğer çocuğunuz cinsellik içeren yayınlara denk gelirse aşırı tepkiden kaçınılması gerekir. Bu noktada kısa ve net bir açıklama yapıp farklı konulara yönlendirilme yapılmalıdır.

    Ergenlik Dönemi (12 yaş ve üzeri): Bu dönemde televizyon ve diğer medya araçlarının tehlikesi sadece beyin gelişimine olan negatif etkisinden kaynaklanmamaktadır. Dönem gereği özellikle üçüncü şahıslarla etkileşimler sonucu çok vahim olayların başlangıcı olabiliyor. APD bu dönem için önerilerini şu şekilde sıralamakta;

    • Her yaşta olduğu gibi aileler bu yaşta da davranışlar açısından örnek olmaya devam etmeli. Ev içi iletişim ön planda olmalı. Unutmayın çocuğunuz arkadaşlarını daha fazla önemsese de hala size ihtiyaç duymaktadır.

    • Bu dönem de işin içine sosyal medya araçları girmekte ve özellikle aileler bu noktada çocuklarının sosyal medya hesaplarını kontrol etmelidir. Bu kulağa hoş gelmese de onu takip etmek arkadaşlarını incelemek ve sosyal medyada görüştüğü kişilerin kim olduklarını bilmek çok önemli. Ancak özelikle çocuğunuzun uygun bulmadığınız bir paylaşım fark ederseniz uyarıda bulunmak için sosyal medyayı kullanmayın, paylaşımlarına yorum yapmayın sadece iyi birer gözlemci olun!!

    • Son dönemlerde sıklıkla artan sosyal medya gruplarında (What’s Up gibi) kendi fotoğraflarını veya videolarını paylaşmamasının son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceği ve bu görüntülerin kötü amaçlı kişilerin eline geçebileceği sıklıkla gençle konuşulmalıdır. İnternet ortamının aslında ne kadar sanal ve güvensiz bir yer olduğu üzerinde durulmalıdır.

    • 12 yaş ve sonrası için akıllı telefon kullanımı için uygundur. Daha küçük yaşlarda bireysel olarak telefon edinilmesi risk içermektedir. Mutlaka telefon alırken belli sınırlar ve kurallar (ders saatlerinde ve yatarken kullanılmamalı, beli saatler içinde internete bağlanılmalı gibi) konulmalıdır. Telefonlar soygun ve gasp riskine veya akran zorbalığına karşı çok pahalı ve üst modeller seçilmemelidir. Akıllı telefonlardaki uygulanalar ve oyunlar aileler tarafından seçilmeli ve kontrol altında tutulmalıdır.

  • CİNSELLİK VE CİNSELLİĞİN KONUŞULMASI

    CİNSELLİK VE CİNSELLİĞİN KONUŞULMASI

    Cinsellik, toplum olarak kullanılan belki de en tehlikeli kelimelerden birisidir. Konuşmaktan utanırız, imasından çekiniriz; çoğu zaman da cinsellik kelimesine toplumsal ve kültürel normlarımız engel olur. Farklı yapılardaki toplumlara uygun hareket etmek gerekir. Ancak cinsellik her ne kadar kaçınılacak, geri durulacak bir kavram gibi görünse de, insanoğlunun içinde var olan dayanılmaz güçlü ve durdurulamayacak kadar önemli bir konudur.

    Bir bebek 3-4 yaşından itibaren kendi cinsel organıyla, karşı cinsteki cinsel organın farklılığını fark eder. Merak ve keşif duygusuyla çeşitli soruları ebeveynlerine sorar. Ebeveynler çocuklarının bu sorularına ve merak duygularına karşı kaygılı, panik ve utanç duyguları ile yaklaşırsa; çocuk bu sorularına cevap alamaz ve merak duyguları daha da artar. Ancak ebeveynler çocuklarının sorularına yerinde ve yeterince cevap verebilirlerse, çocuk “soruma cevap alabildim” duygusuyla içindeki merak yatıştırabilir. 

    Özellikle çocukluk döneminde ebeveyn tutumlarının, çocuğun ilerleyen yaşlarında cinselliğe bakış açısını, algılayışını ve tutumunu oluşturduğunu unutmamak gerekir. Çocukların cinselliği algılayış biçimi yetişkinlerdeki gibi gerçeklik olarak değil, hayal ve fantezi dünyasında olduğundan; yetişkin gibi algıladığını düşünmemek gerekir. Cinselliğin günah, ayıp ve utanç verici olduğuna dair tutum ve söylemlere çocuk maruz bırakıldığında, içinden gelen dürtü ve fantezilerin çocukta bastırılması bir çok cinsel ve psikolojik soruna da yol açabilmektedir.

    Ebeveynlerinden cinsellik konusunda bilgi alamayan çocuk,  bilgiyi dışarıda aramaya başlar. Arkadaşlarından ve internetten edindiği yanlış ve kulaktan dolma bilgileri zihnine yerleştirir. Cinselliğe karşı düşünceleri de bu doğrultuda oluşturacağından sağlıklı ve doğru cinsel bilgiye ulaşamayacaktır.

    Ebeveynlerin, cinsellik ve cinsel eğitim konusunda ne kadar doğru ve net bilgilere sahip olduğu da şüphe konusudur. Aslında her ebeveynin hem kendi cinsel yaşamları için hem de çocuklarına vereceği cinsel eğitimin doğruluğu içinCİNSEL EĞİTİM alması önem arz etmektedir. Psikologlara başvuru yapan vajinismuserken boşalma, sertleşme, ağrılı cinsel ilişki ve hiperseksüalite sorunu yaşayan danışanların çoğunda doğru bildikleri yanlış cinsel bilgiler bulunmaktadır. Vajinismus tedavisi, erken boşalma tedavisi, erkeklerde sertleşme problemi tedavisi, ağrılı cinsel ilişki sorunu tedavisi ve hiperseksüalite problemi tedavilerinde cinsel eğitim verilerek, kişilere cinsellikle ile ilgili yeni bir bakış açısı kazandırılmaktadır.

    Cinsellik ve seks kavramları da genellikle birbiriyle karıştırılmaktadır. Cinsellik denildiğinde çoğumuzun aklına seks gelir ama bu doğru bir tanım değildir. Cinsellik, psikolojik, fizyolojik ve sosyolojik yönleri olan, farklı boyutları olan bir kavramdır. İnsanın doğuştan getirdiği cinsiyetine ait özelliklerin bütünüdür. Ses tonu, giyimi, saç şekli, yürüyüşü, oturuşu, beden algısı, cinsel kimliği aslında cinselliğin bir parçasıdır. Cinsellik, değerlerimiz, tutumlarımız, inanışlarımız, duygularımız, kişiliğimiz, sevdiklerimiz ve sevmediklerimizle şekillenir. İnsana sevilmeye değer olduğu duygusunu yaşatan aslında kadınlık ve erkekliğin onaylanmasıdır. Cinsel yakınlıkbilişsel, duygusal ve davranışsal boyutlarıyla iki insan arasındaki bir etkileşimdirBilişsel olarak, kendini bir başkasına açma kararını vermektedir.  Duygusal olarak, bir başkasına sevgi duyma, ona güvenme, merak etme ve keşfetme arzusudur. Davranışsal olarak da fiziksel yakınlaşma, öpüşme, dokunma, gülümseme, sarılma ve sevişme isteği öne çıkar. İşte burada seks dediğimiz, iki insan arasında yaşanan bir eylem ortaya çıkmaktadır. Sevginin, bedenin ve ruhun paylaşılmasına imkan veren dokunma, öpüşme ve sevişme gibi eylemleri içerir.

    Cinselliğin çeşitli fonksiyonlarının boyutlarından bahsetmek gerekebilir. Üç boyutta değerlendirebilirizİlişki boyutu, ilişkiyi güçlendirici boyut olarak en kapsamlı olanıdır. Bağlılıkları derinleştirerek, temel ihtiyaçların ifade edilmesini sağlar. Üreme boyutu, cinselliğin bir sanat eseri olarak ortaya konması olarak ifade edilebilir. Arzulama boyutu ise, cinsel yaşantı yoluyla arzulama kazancının bütün olanaklarını kapsamaktadır.

    Kadın tek başına kadınerkek de tek başına erkek olamıyor. Yaşamın her anında birbirlerine ihtiyaç duyan ve birbirini tamamlayan iki varlık olarak ele alabiliriz. Bu varlıklar çoğu cinselliği konuşmaz, cinselliğin sadece bir eylemden itibaren olduğunu düşünürler. Bir kadının fantezilerini, isteklerini, taleplerini partneriyle paylaşması; bir erkeğin heyecanını, isteğini ve fantezilerini partnerine belirtmesi cinselliğin tam yaşanabilmesine ve partnerlerin birbirlerinden beklentilerini ortaya koymasına yardımcı olur. Gurur, utanç ve suçluluk duyguları ile bu duruma yaklaşarak belki de kurulabilecek sağlıklı bir cinsel birlikteliğe engel olunmaktadır.  Cinsellik, mutluluk ve haz yaratan ruhsal gereksinimlerdir. Cinselliği sadece seks olarak değilşehvet ve haz duygularıyla yoğrulmuş bir bütünsel yaklaşım olarak değerlendirip, partnerlerin birbiriyle bu durumu konuşmaları ve duygularını ifade etmeleri temel görevler olarak ortaya çıkmaktadır.

  • ÇOCUKLARDA DEPRESYON

    ÇOCUKLARDA DEPRESYON

    Depresyon genellikle yalnızca yetişkinlerde görülen bir bozukluk gibi algılansa da çocuklar da depresyona girebilir. Depresyon belirtileri çocuklarda yetişkinlere göre kimi farklılıklar gösterir. Çocuk depresyonu durumunda davranış ve tutum değişiklikleri sıklıkla görülür. Aşırı ağlama, hırçınlık, çabuk sinirlenme gibi davranışların birden ortaya çıkmasının temelinde depresyon olabilir.

    Her 10 Çocuktan 1’i Depresyona Girer

    Ailesel yatkınlıklar başta olmak üzere, aşırı stres yaşayan, yakınlarından birini kaybeden, anksiyete bozukluğu olan çocuklarda depresyon görülme olasılığı artabilir.

    Çocuklarda Depresyon Belirtileri;

    • Hırçınlık, nöbet şeklinde ağlama

    • Suçlama

    • Aşırı isteksizlik, can sıkıntısı, enerji eksikliği

    • Aile ortamından ve sosyal ortamdan soyutlama

    • Aşırı öfke ve/veya alınganlık

    • Sık sık baş ağrısı, karın ağrısı gibi şikayetler

    • Konsantrasyon bozukluğu

    • Korkutma (“Böyle yaparsanız evden kaçarım” gibi tehdit sözleri)

    • Şiddet kullanma

    Depresyondaki Çocuklarda Yaygın Davranış Değişiklikleri

    Eskiden severek yaptığı şeyleri şimdi severek yapmıyorsa, kendini ve çevresindekileri suçlayan sözleri sık sık kullanıyorsa, aşırı çekingen olduysa ve özgüveninde düşüşler varsa, ölmekten veya evden kaçmaktan bahsediyorsa bu davranışlar depresyon belirtileri olarak kabul edilebilir. Ergenlerde öfkeyi sağlıklı bir şekilde dışa vuramamak, kendini ifade edememek, aileyi baskıcı ve anlayışsız görmek gibi sebeplerle sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddelerin kullanımı genci depresyona sürükleyen sebep ve belirtiler arasında sayılabilir. Bunların yanında her yaştan çocuğun okula gitmek istememesi, sınıfta sessiz kalması ve aktivitelere katılmaması, baş ve mide ağrısı gibi fiziksel şikayetlerin sık sık tekrarlanması depresyon konusunda bir uzmanla değerlendirme yapılması gerektiğinin göstergelerindendir.

    Depresyonda İlaç Kullanımı

    Bir doktorun ilaç kullanılmasına başlanması gerektiğine dair görüşü pek çok aile tarafından olumlu karşılanmaz. Erken yaşta ilaç kullanmanın olumsuz etkileri ve ilacın bağımlılık yapabileceği korkusuyla pek çok ebeveyn “ilaçlı çözümü” görmezden gelmeye meyillidir. İlaçlara çocuğun bünyesinin vereceği yanıt ve idame dozunun ayarlanması 15 günlük sürecin sonunda belirlenir. İlaçlara en az 6 ila 12 hafta devam edilir. Bu sürenin sonunda olumlu değişimlerin kalıcı hale getirilmesi psikotertapi desteği alınmasıyla sağlanır. Depresyon tedavisi bırakılırsa ya da ilaçla tedavi tümüyle reddedilirse depresyon 1 veya 2 yıl içinde tekrar edebilir.

    İlaçlar Bağımlılık Yapar Mı?

    Kimyasal ilaçlar elbette gerekmedikçe kullanılmamalı, ancak güvenilir bir doktor durumun ilerlediğini ve ilaçla tedavinin zorunlu olduğunu söylüyorsa bunu dikkate almanızda yarar var. İlaçlara tamamıyla karşı çıkmak yerine endişelerinizi doktorla paylaşabilir ve bağımlılık yapmayan ilaçlar reçete etmesi konusundaki hassasiyetinizi belirtebilirsiniz. Çocuk ve ergen psikiyatrisinde depresyon tedavisi açısından güvenirliliği en yüksek ilaçlar SSRI (Serotonin Gerialım İnhibitörleri) grubunda olanlardır. Bunlar;

    • Paroksetin

    • Sertralin

    • Fluoksetin

    • Sitalopram

    • Fluvoksamin

    • Essitalopram

    olarak sayılabilir.

    Ergen ve Çocuk Depresyon Terapilerinde Ne Yapılır?

    Zihnimizin yaraları ilaçla ortadan kaldırılamaz. Depresyon tedavisinde bilincin yönlendirilmeye açık olabilecek kadar rahatlaması için bir süre ilaç tedavisi uygulanır ve ardından bilişsel terapilere yönelinir.

    Bilişsel terapi psikiyatride en yaygın kullanılan terapi biçimlerindendir. Bu yöntem hafif ve uzun süreli depresyonun tedavisinde tek başına kullanılabilir.

    Çocuğun karşı karşıya olduğu algısal çarpıtma problemi bu terapilerde iyileştirilmeye çalışılır. Bir anlamda bilincine format atılır. En yaygın sorunlar;

    • Olayları kişiselleştirerek aşırı alınganlık göstermesi

    • Genel bir olayın içinden bir ayrıntıya takılması

    • Olayları aşırı abartarak tepki vermesi veya yok sayması

    • Çevresinde olanlardan kendini sorumlu tutması ve suçlamasıdır.

    İhtiyaca ve çocukla uyum sürecine göre bu çalışmalar haftada bir programlanacak şekilde 6-8 hafta devam edebilir ve zamanla seyrekleşerek kesilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • EMDR TERAPİSİ

    EMDR TERAPİSİ

    EMDR TERAPİSİ NEDİR?

    Karşınızdaki kişi konuşurken göz hareketlerini hiç izlediniz mi? Gözler iletişim sırasında yukarı aşağı, sağa ve sola hareket ederler, sanki “gözlerin konuştuğu” varsayımını onaylar gibi. Yaşanılan her şey ileride hatırlanacak kayıtlar olarak beynin hafıza merkezinde saklanırken bu kayıtları çıkartmak ve kayıtlar üzerinde değişiklikler yapmak kişinin güçlü negatif duygularını sağaltır ve onların yeniden çerçevelenerek daha sağlıklı hatırlanmasını sağlar. Bunun için göz hareketlerinden yararlanırız. Bu tekniğe EMDR, yani Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden Programlama denir. Kuramı 1987 yılında adlandıran Dr. Francine Shapiro; göz hareketleri ile rahatsız edici düşünceler arasında bir ilişki bulmuş, bu travmaların bozulması ve yeniden yapılanması için EMDR tedavi yöntemini geliştirmiştir.

    Bir şeyin çok fazla etkisi altındaysanız; bunun beyninizin bu duyguyu güçlü bir şekilde kaydetmiş olmasından ve bu duyguyla olan bağınızın bilinç düzeyinde olmasa da devam etmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

    EMDR Nasıl İşe Yarar?

    Günde ortalama 20 000 anı kaydederiz. Bunların pek çoğu önemsizken bazıları ise unutmak istediğimiz halde sisteme kaydedilen viral düşüncelerden oluşur. Terapi sırasında, beynin sağ ve sol yarımküreleri uyarılarak, zamanında yapamadığı işlemin yapılmasını sağlar. Bir anlamda EMDR terapisi çerçevesinde enerji akışını bozan istenmeyen anılar deşarj edilerek yeniden yapılandırılır.

    Kişi travmatik bir olay ya da yoğun olumsuz duygular uyandıran deneyimler yaşadığında o anda hissettiği duygular, duyusal bilgiler (görsel, işitsel, dokunsal ve kokusal olarak algılanan şeyler) ve düşünceler beyin tarafından olması gerektiği gibi işlenmeyebilir. Kişi ileriki bir zamanda bu anıyla ilgili tanıdık şeyler (imgeler, kokular, duygular, görsel şeyler vs.) deneyimlediğinde bu anı yeniden tetiklenebilir ve benzer duygular uyandırabilir.

    EMDR ile hangi sorunlar tedavi edilir?

    Psikologlar EMDR’ı tek başına kullanabileceği gibi başka disiplinlerle birleştirerek de etkili sonuçlarından yararlanabilmektedirler. Bunlar arasında en yaygın olanlar;

    • Kişilik bozuklukları

    • Panik bozukluğu

    • Kaygı bozuklukları

    • Davranış bozuklukları

    • Özgüven sorunları

    • Kronik ağrılar

    • Yeme bozuklukları

    • Performans kaygısı

    • Stres kontrolü

    • Bağımlılıklar

    • Rahatsız edici anılar

    • Fobiler

    • Depresyon

    • Yas

    • Cinsel ve/veya fiziksel taciz

    • Beden algısı bozuklukları

    • Cinsel işlev bozuklukları

    şeklinde sıralanabilir.

    EMDR Tedavisinin Aşamaları

    Tedavi sekiz aşamadan oluşur:

    1. Öyküyü dinleme,

    2. Sürecin planlanması,

    3. Kişinin hazırlanması ve uyum,

    4. Travmanın değerlendirilmesi,

    5. Duyarsızlaştırma ve proses etme,

    6. Olumlu düşünceyi pekiştirme,

    7. Bedendeki duyuların gözden geçirilmesi,

    8. Sonuçlandırma ve kontrol seansı.

    EMDR ile Kaç Seansta İyileşirim?

    Bunun cevabını çalışmaya başlamadan kestirmek zordur. 2-3 seans yeterli olabilir. Çalışma sırasında sorunun altında yatan başka virüsler tespit edilirse EMDR tedavi süresi 5-8 seansa kadar çıkabilir.

    EMDR Terapisi Nasıl Çalışıyor?

    Bilinçaltında zaman kavramı yoktur. Zaman ve mekana bağlı istenmeyen anıların bu dizin içindeki yapısını EMDR terapisinde 8 aşamalı, üç yönlü (geçmiş, şimdi, gelecek) bir protokol uygulayarak bozarız. Zihin yaşadığı bir deneyimi referans kabul edip gelecekte de benzer deneyimleri yaşayacağına olan inancı içselleştirerek bir anlamda kişinin yaşanmamış, bakir geleceğini ipotek altına alır. EMDR’de amaç bu ipoteği kaldırmak ve zihni geçmişin yarattığı olumsuz etkilere karşı duyarsızlaşarak geleceği yeni bir bilinçle tekrar yapılandırmaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Depresyon Türleri

    Depresyon Türleri

    DEPRESYON ÇEŞİTLERİ

    Herkes zaman zaman depresyona girebilir. Depresyon her sağlıklı kişinin deneyimleyebileceği geçici bir durumken kişinin depresyona yatkınlık ve kişisel yapısından kaynaklanan nedenler bu sürecin ağır geçirilmesine sebep olabilir. Geçici sorunların kalıcı olmasını istemiyorsanız sağlıklı depresyon ile sağlıksız depresyonu ayırt edebilmelisiniz.

    Depresyonun kendi içinde pek çok çeşidi bulunmaktadır. Hafif olanlar grip gibi atlatılabilirken, ağır depresyon türleri yaşamı çekilmez hale getirir ve çoğunlukla yardım almayı gerektirir. Aradaki farkı anlayabilmek için depresyon çeşitlerine bir göz atalım.

    Maskeli Depresyon

    Kişi ve yakın çevresi depresyonda olduğunu anlayamaz çünkü başka belirtileri depresyonu maskelemektedir. Mesela, bedenin değişik yerlerinde ağrılar oluşmuştur. Vücudunda uyuşma, karıncalanma, beslenmede bozukluklar vardır. Alkol veya madde bağımlılığı gibi sorunlar kişiyi etkisi altına almışken gerçekte depresyonun dışa vurumunun sonuçlarıdır.

    A tipik depresyon

    Kişi mevcut sorunları abartılı şekilde algılar. Grup içinde uyumsuz davranışları artar. Takıntılı ve aşırı kontrolcü olmaya başlar. Güvensizlik ve korkular rutin yaşamı zorlaştırmaya başlamıştır. Bu mutsuzluğu gidermek için kişi daha fazla uyumaya başlar. Aşırı kilo alabilir. Güçsüzlük ve hareket etme isteğinde azalma başlar. Cinsel uyumsuzluklar baş gösterir.

    Kronik Depresyon

    Yüksek tansiyonda olduğu gibi kişi depresyonu hafif yaşar ve zamanla bu depresyona alışır. Depresyon kişiliğin bir parçası gibi olur. Kişi olumlu düşünmez ve kendisini olumlu düşünmeye teşvik eden kişileri kendinden uzaklaştırma eğilimi gösterir

    Kronik depresif kişiler bir anlamda mutsuzluğu ile mutlu olmayı öğrenmiş, depresif yaşamı kabullenmişlerdir.

    Klinik Depresyon

    Kişi otokontrolünü kaybetmeye başlamış, duygu ve düşüncelerini kontrol edemez hale gelmiştir. Kendisine veya başkalarına zarar verme eğiliminde veya düşüncesindedir. Bu durumdaki kişilerin yakından gözlemlenmeleri ve ilaçlarının düzenlenebilmesi için yatılı tedavi altına alınmaları gerekir.

    Manik (Bipolar) Depresyon

    İki uçlu depresyon olarak da bilinen bu depresyon türünün önce kontrol altına alınması ve ardından kişinin psikiyatrist kontrolünde gerekli ilaçları (lityum karbonat, valproat vb.) kullanması gerekir. Dönem dönem durulan ve sonra tekrar yinelenen depresif durumun özellikle atak dönemlerinde kontrol altına alınması gerekir. Mani döneminde;

    • Aşırı sevinç, aşırı coşku

    • Ani saldırganlık ve paranoya

    • Yeni fikirler, hızlı düşünme

    • Her zamankinden fazla konuşma isteği

    • Artan aktivite ve enerji

    • Azalan uyku ihtiyacı

    • Artan ilişki isteği

    • Artan alkol ve uyuşturucu kullanımı

    • Artan kendine güven, yapmaya karar verdiği her işi başaracağı duygusu

    • Aşırı duyarlılık, gerginlik, sabırsızlık

    • Artan cinsel ilgi

    • Artan para harcama

    • Konsantrasyon güçlüğü, dikkatin kolay dağılması

    • Huzursuzluk, karmaşa

    • Kavgaya ve tartışmalara her zamankinden daha meyilli olma

    gibi belirtiler görülebilir.

    Mevsimsel Depresyon

    Havaya duyarlı kişilerde mevsim geçişleri sırasında çeşitli depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Bu belirtiler etkilerini bir süre devam ettirdikten sonra azalarak ve kendiliklerinden kaybolurlar. Bu durumlarda kişinin içe dönmesi ve depresyon yaratan tetikleyicilerden uzak durması önerilir.

    Psikotik Depresyon

    Hezeyan, halüsinasyon gibi psikotik belirtiler depresyona eşlik eder. Antipsikotik ilaçlarla tedavi gerekebilir. Yeterince dikkatli tetkik edilmezse şizofreniyle kolaylıkla karıştırılabilir. Hekimin iki hastalığı birbirinden ayırt etmesi ve tedaviye doğru ilaca başlaması önemlidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • İnme sonrası oluşan konuşma bozukluğu

    İnme sonrası oluşan konuşma bozukluğu

    Beynimizin dil ve konuşma işlevlerinden sorumlu alanı, sol beyin lobunda bulunur.  Bazen beyin kanaması/tıkanması veya kazalarla oluşan kafa travmaları sonrası dil ve konuşmadan sorumlu beyin bölgesi hasarlanır.  Böyle durumlarda “afazi” adı verilen konuşma bozukluğu/kaybı oluşur.
    Daha önce konuşmakla ilgili hiçbir sorunu olmayan kişi konuşamaz olur.  Ya da konuşur ama dediği şeyler anlaşılmazdır, kişiyle sözlü olarak iletişim kurulamaz olur.  Çoğu zaman  “konuşma” ile birlikte “yazı yazma”, “hesap yapma”, “anlama” becerileri de bozulabilir.  
    Bazen afazi kendiliğinden geçer. Bazı durumlarda ise afazisin tedavi edilmesi gerekir.  Afaziler “konuşma terapisi” ile tedavi edilir.  Konuşma terapisi tedavisi işleyiş açısından fizik tedaviye benzemektedir.  Afazisi olan hasta konuşma terapisti tarafından muayne edilir ve kendisine özel bir egzersiz programı  hazırlanır.   Hastaya belli periyodlar ile konuşma terapisi uygulanır.  Aynı zamanda hastanın kendisi için hazırlanan egzersiz programını hergün bir aile yakını ile çalışması gerekir.  Egzersizlerin nasıl çalışılması  gerektiği hasta yakınına uygulamalı olarak öğretilir.    Hazırlanan egzersiz programını düzenli olarak uygulamak tedavi için çok önemlidir.  Afazi tedavisi zaman alır, sabırlı olunması gerekir.  Hastanın konuşma bölgesinde oluşan hasarın telafi edilmesi yavaş bir şekilde olur.  
    Konuşma terapisi sonrası bazı hastalar aynı eskisi gibi konuşabilir hale gelir.  Bazen ise hasta ne kadar konuşma terapisi alırsa alsın konuşma becerisi eskisi kadar iyi olmaz.  Sadece günlük yaşamını sürdürecek, yakınları ile kısa diyaloglar kuracak kadar konuşabilir.  Konuşma becerisinin ne kadarının geri kazanılacağını beyindeki hasarın derecesi belirler.  Hastanın yaşının küçük olması tedavi için avantajdır.  Ancak yaşı ilerlemiş hastalar da gerekli gayreti gösterir ise konuşma becerisini tekrar kazanabilir.
    Konuşma Bozukluğu Tedavisine Ne Zaman Başlayabilirim?
    Çoğu zaman hastanın konuşma becerisi ile birlikte “anlama” becerisi de bozulur.  Ancak bu anlama becerisinin kaybı geçici olur, kendiliğinden, bir süre sonra hastanın anlama becerisi eski haline geri döner.  Afazi tedavisinin uygulanması için anlama becerisinin iyi durumda olması gerekir.  Hastanın anlama becerisini değerlendirmek için televizyon izleyip izlemediği gözlemlenebilir.  Anlama becerisi iyi olmayan kişi televizyonda izlediği şeyleri takip edemez ve televizyon izlemekten sıkılır.  Veya hastaya tek kelimelik cevabı olan sorular sorulabilir.  
    Örneğin; taş su da yüzer mi?   Elma meyve midir?  Türkiyenin başkenti Ankara mı? gibi sorular sorulabilir. Bu tür sorularda hasta bazen doğu bazen yanlış cevap veriyor ise hasta söylenenleri tam olarak anlamıyor olabilir.  Böyle durumlarda anlama becerisinin eski haline gelmesi için hastaya zaman tanımak gerekir.  Hasta tek kelimelik cevapları olan sorulara doğru cevap vermeye başladığı zaman konuşma terapisi uygulanmaya başlanır.