Kategori: Psikoloji

  • Fiziksel Rahatsızlıklarda Bilinçaltı Temizlik

    Fiziksel Rahatsızlıklarda Bilinçaltı Temizlik

    Bedensel Rahatsızlıkların Duygusal Karşılığı”

    BİLİNÇALTI TEMİZLİK

    Bedensel rahatsızlıkların oluşmasının en önemli sebebi aslında duyguların iyi ifade edilememesi ve gerektiği şekilde yaşanamamasıdır. Yani kişilerin fiziksel hastalıkları aslında onların duygu dünyalarını ortaya koyar. Bu duygu karmaşasının çözülmesi de kişinin kendi kendisini iyileştirmesini sağlar. Bunlardan en yaygın olanları şu şekildedir;

    Kalp

    Kalp, damarlarımızda kanın düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayan mekanizmanın hareket noktasıdır. En önemli işlevi vücuttan oksijence fakir kalan kanı akciğere, akciğerden oksijence zenginleştirilmiş kanı vücuda pompalamaktır.
     

    Bilinçaltı Temizlik

    Biriktirilen duygusal bloklar: Keder, kalp kırıklığı, korku, kayıp, üzüntü reddedilme, ıstırap, hüzün, incinme. Yaşama veya ölmeye dair korku, sevginin bloke edilmesi, alma ve verme arasındaki dengesizlik.

    Akciğerler:

    Akciğerler vücudumuzda akan kanın temizliğinden sorumlu organlardır. Nefes yoluyla aldığımız oksijenin kana yayılmasını sağlarken kandaki karbondioksiti de dış ortama vermemizi sağlar.

    Bilinçaltı Temizlik

    Biriken duygular iyi ifade edilemeyince: Öfkeye ve korkuya bağlı astım, ağrılı öksürük, halsizlik, isteksizlik.

    Mide:

    Vücudumuzun hayatını sürdürebilmesi için ihtiyacı olan enerjiyi yani besinleri aldığımız ve işlediğimiz organdır. Besin maddelerinin çoğunun sindirimi burada başlar ve ince bağırsakta devam eder.

    Bilinçaltı Temizlik

    Geçmişimizden bu yana saplantı olarak bizi takip eden düşünceler ve duygular midemizi olumsuz etkileyen en önemli unsurlardır. Değişmeye karşı olan direnç, kabullenememe, kızgınlık, kabullenilmeme ve benzeri duygular midenin fazladan asit salgılamasına sebep olur. Bu şikâyetler ilerleyen dönemlerde ülsere dönüşebilir.

    İnce Bağırsaklar:

    İnce bağırsaklar mideden sonra besinlerin sindirim esnasında uğradığı ikinci duraktır. Midede kısmi olarak sindirilmiş olan besinlerin çoğunun sindirimi burada devam eder. Kimyasal olarak pankreastan salgılanan safra sıvılarıyla sindirilen besinler buradan kalın bağırsağa iletilir.

    Kalın Bağırsaklar:

    Kalın bağırsak sindirimin son basamağı olup besin tortusunda kalan son minerallerin, vitaminlerin ve suyun emiliminin yapıldığı organdır.

    Bilinçaltı Temizlik

    Karın bölgesinde biriken duygusal bloklar: İyi ifade edilmeyen korku ve kızgınlık hislerinin ve suçluluk duygusunun en çok zarar verdiği organlar alt karın bölgemizde yer alan ince ve kalın bağırsaklarımızdır.

    Karaciğer:

    Vücudumuzdaki en büyük organ karaciğerdir. Vücudumuza giren tüm zararlı maddelerden, sindirim enzimlerinin birçoğundan ve vücudumuzun kimyasal dengesinin önemli bir yüzdesinden karaciğer sorumludur. Fazla besinleri yağa çevirerek depo eder ve açlık durumunda kullanılmak üzere saklar.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Korku ve kızgınlık hisleri uzun vadede bizimle beraberse karaciğerde birikir.

    Safra Kesesi:

    Karaciğerin hemen alt kısmında yer alan safra kesesi sindirim sisteminin önemli bir parçasıdır. Karaciğerde üretilip sindirim esnasında salgılanmak üzere burada biriktirilen safra sıvısı, vücudun kimyasal sindiriminin en önemli parçasıdır. Yağları ve proteinleri yıkmaya yardımcıdır.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Öfke, üzüntü, kızgınlık, acı ve sıkıntı

    Pankreas:

    Pankreas, karaciğerde üretilen ve safra kesesinde depolanan safra sıvısını sindirim yoluna salgılayarak besinlerin kimyasal olarak sindirilmesini sağlayan önemli bir sindirim organıdır. Ayrıca insülin ve glukagon hormonları sağlayarak kandaki şeker düzeyinin korunmasına yardımcı olur.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Yaşamdan alınan keyif ve yaşama olan bağlılık azalır.

    Dalak:

    Vücudun kan üretiminde ve deposunda önemli bir yere sahiptir.

    Biriktirilen duygusal bloklar: Geçmişe dair bitirilmemiş şeylerin zarar verdiği bölgedir. Geçmiş ile bu şekilde bir bağ kurmak da kişinin yaşamına zarar verebilir.

    Böbrekler:

    Böbrekler vücudun su dengesini ve yoğunluğunu korumaya ve zararlı maddeleri vücuttan su ile seyrelterek uzaklaştırmaya çalışır. Kanın süzülmesi, su miktarının sabitlenmesi ve bedenin asit dengesinin sağlanması böbreklerin görevlerindendir.

    Adrenallerde/ böbreklerde biriktirilen duygusal bloklar: Vücudun travma noktası olan böbrek üstü bezleri böbreklerin bir parçası olup duygu durumumuzdan böbreklerle birlikte etkilenirler. Adrenalin hormonunun salgı noktası olan bu bezler sempatik sinir sistemini uyarır ve böyle etkilenme durumlarında ciddi bir artışa sebep olabilir. Bu gibi durumların mutlaka tedavisi gerekmekle birlikte vücuda verebileceği çeşitli zararlardan da korunmak gerekir.

    Endokrin Bezlerimiz:

    Epifiz: Epifiz bezi vücudun iç hareketleri e iç dengesi ile ilgilenir ve çeşitli salgılarla vücudun hormon dengesinin korunmasına ve düzenin sürdürülmesine yardımcı olur.

    Hipofiz: Hipofiz bezi vücudun orkestra şefi olarak bilinen bir bez olup tüm hormonların salgılarının dengesinin korunmasından sorumludur. Diğer bezleri uyararak vücudun hormon düzenini sağlar ve özellikle cinsel hormonların salgılanmasında önemli bir yere sahiptir.

    Tiroit: Tiroit bezi vücudun metabolik düzeyinin sabit tutulması ve büyüme hormonlarının salgılanmasından sorumludur.

    Timüs: Timüs bezi lenf sisteminin önemli bir bileşenidir. T lenfositlerini üretebilme kapasitesiyle bilinir. T lenfositleri kanserli hücreleri tanıyıp onlara saldırabilecek hücrelerden birisidir.

    Adrenal Bezleri: Adrenal bezler böbrek üstü bezleri olarak da bilinirler ve vücudumuzda önemli bir göreve sahiptirler. Tehlike detektörü olarak tanımlayabileceğimiz bu bezler hayati bir tehlikeye girebileceğimizi hissettiği anda adrenalin hormonunun salgısını artırır ve vücudun tamamen uyanık ve çevresinin farkında olmasını sağlar.

    Yumurtalıklar, Testisler: Vücudun üreme hormonlarının bir kısmından ve üreme hücrelerinin üretiminden sorumlu olan bezlerdir. Dişilerde yumurtalık, erkeklerde testis olarak varlıklarını sürdürürler.

    Biriktirilmiş Duyguların Daha Başka Bulundukları Yerler

    Baş:

    Beynimizi içerisinde barındırması sebebiyle aslında bedenimizin yönetim merkezinin bulunduğu yerdir. Geçmişten günümüze yaşadığımız her şeyin kaydının tutulduğu ve fiziksel, duygusal hatta ruhsal olarak yaşanmışlıkların biriktirildiği yerdir. Bu anlamda sağlıklı tutulması açısından hislerin doğruca yaşanması ve bastırılmaması önemlidir. Çünkü yaşanmamış veya yarım kalmış her şey kafamızda birikir. Buna bağlı olarak yaşanan stres, üzüntü, kabullenememe benzeri duyguların ilk zarar verdiği alanlardan birisidir. Baş ağrıları kimi zaman bu sebeplerden dolayı ortaya çıkar.

    Gözler:

    Gözler vücudumuzdan dünyaya açılan pencereler olarak kafamızın içine yerleştirdiğimiz her şeyin ilk algı merkezidir. Kadınlarda ve erkeklerde cinsel hormonların salgıladığı ve üreme hücrelerinin üretildiği bezlerle bağlantılıdır. Gözyaşı kanallarını barındırması sebebiyle de duygu durumundan kolaylıkla etkilenir.

    Kulaklar:

    İşitme merkezi olarak dış dünyadan ses yoluyla aldığımız her türlü bilginin ilk ulaştığı organdır. Duymak istediğimiz veya istemediğimiz her şeye kulak aracılığıyla maruz kalabildiğimiz için duygu durumumuzu belirlemede de önemli bir yere sahiptir. Ayrıca yarım daire kanalları ve östaki borusu sayesinde vücudumuzun basınç dengesini ayarlar.

    Boğaz:

    Kendini ifade etme, ses üretme ve iletişimi bu aracılıkla kurmak için kullandığımız ilk organdır. Söyleyeceklerimizi ifade etmede kullandığımız için duygu dünyamıza etkisi büyüktür.

    Boyun:

    Kafamıza ve duruşumuza destek olma niteliği taşıyan, hareket sisteminin ve omuriliğin önemli bir parçasını oluşturan organdır. Beyinden vücuda giden sinirler bu noktadan geçer ve bu anlamda boyun önemli bir işleve sahiptir.

    Bağırsak Bölgesi:

    Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan bağırsak bölgesi vücudun strese maruz kaldığında en çok etkilenen bölgelerinden birisidir. Kabızlık, diyare ve benzeri sıkıntılar stres halinde ortaya çıkar ve ilerleyen durumlarda daha ağır hasarlar bırakabilir.

    Yumurtalıklar/ Rahim:

    Kadınların üreme hücrelerinin üretildiği, hamilelik ve aylık döngü süreçlerinin gerçekleştiği organlar olup, kadınlarda stres ve üzüntüden en çok etkilenen bölgelerden birisidir. Adet döngüsünün değişmesi gibi etkilerle ortaya çıkabilecek olan suçluluk, öfke, stres ve benzeri duygular, ciddi durumlara da yol açabilir.

    Mesane:

    Böbreklerden süzülen atıkların vücuttan uzaklaştırılmadan önce depo edildiği alandır.

    Prostat:

    Erkeklerin boşaltım sisteminin bir parçası olan bu organ çok hassastır ve erkek bedeninde oluşan olumsuzluklardan ilk etkilenen alanlardan birisidir.

    Kalçalar:

    Vücudun bel ile birlikte ele alındığında en önemli destek ve ayakta durabilme mekanizmasıdır. Hareketlerimizin büyük bir çoğunluğu burada bulunan kemiklerle gerçekleştirilir.

    Dizler:

    Vücudumuzun ağırlığının eşit olarak dağılmasını ve hareketinin kolaylaşmasını sağlayan yapılardır.

    Bilekler:

    Düşünme, inceleme ve analiz etme konusunda ipuçları sağlar.

    Ayaklar:

    Yürümemiz ve dengede durabilmemiz açısından çok önemli bir yere sahip olan yapılardır. Bedenin ağırlığını eşit olarak yere dağıtırlar bu sebeple hareket ederken zorlanmamıza engel olurlar. Ayrıca toprakla teması halinde bedenimizde bulunan fazla negatif enerjiyi atmamıza yardımcı olurlar.

    Omuzlar:

    Yaşama bağlı olarak yüklerin taşınmasını ve sorumlulukları simgeleyen bir anlama sahiptir. İnanışa göre kendi yaşamımızdaki duygusal yani manevi yükler sol omuzda, maddesel yani maddi yükler de sağ omuzda taşınır.

    Üst Sırt:

    Üst sırt da yine omuzda yapılan ayrım gibi sağ ve sol şeklinde bir nitelendirme ayrımına sahiptir. İnanışa göre sağ omuz kızgınlık ve türevi duyguları taşırken sol omuz hüzün ve üzüntü benzeri duyguları taşır.

    Alt Sırt:

    Alt sırt, üst sırt gibi bir ayrıma sahip olmamakla birlikte daha çok cinsellikle ilgili biriktirilmiş olan duyguların taşındığı bir alandır.

    Kuyruk Sokumu:

    Yaşama dair hayatta kalma, başarıya ulaşma, canlılığı sürdürme ve benzeri hayatsal ve içsel korkuların yer aldığı bölgedir.

    İnsan yapısı itibariyle duygu durumu, beden durumu ve ruh durumu olarak üç kısımdan oluşur. Bu kısımlar birbirlerine bağlı olarak hareket eder ve birinin bozulması diğerlerini de olumsuz bir şekilde etkiler. Örneğin, psikolojik yapının bozulması bedensel hastalıklara yol açabileceği gibi ruh durumunun dengesizleşmesi de psikolojik sıkıntılara yol açabilir. Bilinçaltında biriken olumsuz duygular biriktikçe vücuda zarar vermeye ve bedenin en savunmasız olduğu fiziksel noktadan ona da saldırmaya başlarlar. Aslında fiziksel tedavilerle düzeltilmeye çalışılan bu problemlerin ana kaynağı kimi zaman bilinçaltında veya üstünde güncel olarak maruz kalınmış olan veya birikmiş olan sıkıntı ve stresin bir nevi ortaya çıkma ve kendini gösterme biçimidir. Bu sebeple kimi zaman fiziksel tedavinin yanı sıra terapi ve duygularını tanıma da hastaların tedavi edilme sürecini kolaylaştırır.

    Bizlere düşen de duygu durumu, beden durumu ve ruh durumu olarak nitelediğimiz kol kola gezen üç kardeşin birinde çıkan sıkıntının diğerlerini de aynı şekilde olumsuz etkileyeceğini bilmek ve bunlardan birisinde meydana gelen hasarı tedavi etmek için önceden terapiste, psikoloğa, psikiyatriste veya doktora mutlaka görünmek. Unutmamalı ki bilinçaltı dünyamızdan haberdar olduğumuz ve onunla iş birliği içinde olduğumuz sürece, fiziksel bedenimiz de bundan olumlu etkilenecektir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • DEHB (DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU)

    DEHB (DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU)

    DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU DEHB

    Pek çok kanaldan gelen uyarılara karşılık vermeye çalışıyor. Hem sizi dinliyor hem birine laf yetiştiriyor hem de televizyondan birşeyler izleyebiliyor. İstem dışı pek çok şey onun gözlemine takılır siz dikkatinizi 2-3 şeye verirken o aynı anda 10-15 şeyle ilgilenir. Bu onu zorlar ve zamanla sadece bir şeye odaklanmayı tercih eder ve diğerlerine kapatmaya başlar. “İstediğinde yapar” düşüncesi de buradan kaynaklanır. . Sürekli hareket halinde ve etkileşim içerisinde oluyor. Elleri dursa, ayakları durmaz. Uzun süre aynı yerde oturamazlar ve çok konuşmaları bitmez tükenmez enerjileri dikkat çekerler. Davranışlarını organize edemezler ve planlı çalışamazlar. Genellikle, sonunu düşünmeden eyleme geçerler. Tehlikeyi kestiremezler ve çok zaman küçük kazalara maruz kalırlar. Yaramazlık gibi görünen pek çok davranışın altından Dikkat Eksikliği ve/veya Hiperaktivite Bozukluğu çıkabileceğine dikkat çekmek istiyoruz.

    DEHB Nedir?

    Dikkat ve Hiper Aktivite Bozukluğu olarak tanımlanan bu tanı ilk önce 1960’dan günümüze pek çok araştırmaya konu oldu. Merak edilen şu bu bir hastalık mı, davranış bozukluğu mu? Çözümü tedavisi var mı?

    Belirli bir oranda hareketlilik normal kabul edilebilirken aşırı enerjisini kontrol edemeyen ve içinde bulunduğu şartlarda uyumu yitiren çocuklar kontrol dışı bu fiziksel aktiviteyle nasıl baş edebileceği öncelikle öğrenmesi, buna neden olan beslenme, eğitim, terapi ve tercih edilmese bile ilaç desteği de alması kaçınılmaz olur. Hiperaktif bir çocuğun sakinleşmesi içinde bulunduğu rahatsız edici halden çıkması için yardım alması gerekir.

    Hiperaktif Bir Çocukta En Belirgin Davanış Bozukluğu Nedir?

    Aşırı enerjik, dikkatini bir konuya verirken başka bir konuya oradan da başka bir konuya kaymasına engel olamayan, duyularından peş peşe aldığı dürtülerin baskısı altında kalıp sağlıklı seçim yapamayan ve bu nedenle başladığı işleri yarım bırakan kişilerdir.

    Hangi Yaşta Anlaşılabilir?

    Hiperaktivite en yaygın 2-6 yaş arasında fark edilir. Erkek çocuklarda en az 4 kat daha fazla görülür. En belirgin özellikleri düşünmeden dürtüsel hareket eder bu da yanlış kararları vermesine sebep olur.

    Benim Çocuğum Neden Hiperaktif

    Maalesef bunun cevabını net bir şekilde vermek mümkün değil. Bu durumda muhtemel nedenler üzerinde durulabilir. Zor bir hamilelik dönemi, anne ve babanın çocukluğunda benzer bir durum yaşayıp yaşamadıkları. Gıdalarda bulunan katkı malzemeleri (renklendirici ve bozulmayı önleyen kimyasallar). Aşırı bilgisayar oyunları, sosyal ve duygusal olaylar, ailede birinin ölümü, ailenin sık yer değiştirmesi hiperaktiviteyi körükleyebilir.

    Beyin Hareketleri

    Araştırmalar gösteriyor ki bazı hiperaktif çocuklarda sinir sisteminin farklı işliyor. Bu kişilerde sosyal etkilerle oluşan hiperaktiflerden farklı nörolojik kökenli olanları da olduğu söylenebilir. Bu çocuklar her ortamda motor yetileri düzensiz çalışıyor. yazdığı, çizdiği eksiklik ve düzensizlikler günlük yaşamda sürekli kendini tekrar ediyor. Nörolojik tip hiperaktivite toplumun yüzde 4’ünü etkilemektedir. Buna karşın ruhsal tip hiperaktivite de bu oran yüzde 20’dir. Yani ortalama her sınıfta 2 öğrenci bu sorunları yaşayabilir.

    Dikkat Eksikliği Ölçütleri

    1 – Belirli bir eyleme dikkat vermede zorlanma.

    2 – Dış uyaranlardan çok etkilenme ve çabuk dikkat dağılması

    3 – Dikkatsizliğin sebep olduğu hatalarda artış.

    4 – Başlanan işi sonuçlandıramadan yarım bırakılması.

    5 – Göz temasını yetersiz kurması.

    6 – Birden fazla işi ayn anda yapmaya çalışma.

    7 – Düşünmeyi sevmemek ve acelecilik.

    Dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden belirtiler neler?

    • Düzensiz ve dağınık çalışma

    • Aşırı hayal kurmak ve tutarsızlık

    • Bütünü düşünmekte güçlük ayrıntıya takılmak

    • Gereğinden çok detay hatırlama veya önemli bilgileri unutma.

    • Uyku düzensizlikleri

    • Sosyal ilişkilerde sorunlar

    • Öfke ve sinirlilik

    • Öz saygının azalması güven problemleri

    Dürtüsellik:

    • Soruları dinlemeden cevap vermeye çalışır.sorulan soru tamamlanmadan yanıt verme

    • Sıra beklerken yerinde duramaz

    • Sık sık söz keser konuşmalarda araya girer.

    • Yaptığı/yapacağı işi sonucunu düşünmeden yapar

    Bütün bu sorunların hepsi çocuğunuzda bulunmayabilir ancak bu belirtilerden ne kadar fazla ise bu tanıyı destekler.

    Bunun yanında kişilik özelliklerine bakıldığında sıcak kanlı, enerjik, yaratıcı, sıcak kanlı, empati sahibi, çabuk arkadaşlık kurabilmesi de olumlu yönleri olarak değerlendirilebilir.

    Bu belirtilerin yanı sıra bu kişilerde; enerjik olma, yaratıcılık, sıcak kanlı ve cana yakın olma, esneklik, hoşgörü, risk alabilme gibi olumlu özellikler de görülebilir. Nörolojik belirtiler arasında; huzursuz bacak sendromu, uykuya geçmekte güçlük çekmek, bacaklarda karıncalanma, bacaklarda, sabah zor uyanmak vb. özellikler görülebilir.

    Teşhis için nereye müracaat edilmeli?

    İlk müracaat yeri bu alanda uzman bir hekim olmalıdır. Gözlemlediğiniz belirtiler başka sorunların varlığından da kaynaklanabilir ve bu kan tahlilleriyle belirlenebilir. ( Kurşun zehirlenmesi, hipertroid). Rutin testler yapıldıktan sonra DEHB tanısı kesinleşirse çocuğunuza ilaç başlamak isteyebilirler. Bu tür tedavilerde kullanılan ilaçların sayısı çok sınırlıdır.  Tedaviye İlaç başlansın veya başlanması bu konuda bilişsel ve bilinçaltına yönelik uygulamalardan yararlanmak üzere bu konuda deneyimli psikologlardan yardım almalısınız. Aile içinde ailenin sabrı, tutum ve davranışlarını da iyileştirmesi gerekir. Bunun için bu terapinin bir uzantısı da ebeveyn olarak sizi de kapsar.

    Tedavisi Ne Kadar Sürer?

    Tedavisi için iki aşama düşünülebilir. Kısa vadede odaklanma probleminin çözümlenmesi. Uzun vadede uyum ve kişilik gelişimiyle ilgili problemlerin çözülmesi gerekir.

    Hiperaktif Çocuklar Daha Mı Zeki Olurlar?

    Hiperaktif çocukların daha zeki oldukları düşünülmüş olsa bile bu bir yanılgıdır zeka ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Normal zekanın üzerinde bir zekaya sahip olanlarda daha az efor ile okulda daha başarılı sonuçlar alabiliyor.

    İlaç Kullanmadan Da Başarılı Sonuçlar Alabilir miyiz?

    İlaçlar ailenin ve çocuğun şikayetçi olduğu aşırı hareketliliği ve dikkat eksikliğini daha hızlı kontrol altına alıyor ancak psikolojik destek sağlanmazsa bu etki ilaç kullanıldıkça yarar sağlıyor ve bir süre sonra ilaca süregelen bir iyileşme mutsuzluk yaratıyor. Psikoterapi, hipnoterapi, ergoterapi, bilişsel psikoterapi gibi destekleyici psikolojik tedaviler de ailenin bütçesini zorlayabiliyor.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Ayrı Seyredebilir Mi?

    • Çocuk hem aşırı hareketli hem de dikkat dağınıklığı yaşıyor olabilir

    • Sadece dikkat sorunu yaşıyor olabilir

    • Sadece aşırı hareketlilik sorunu yaşıyor olabilir. Bunları ayrımını bir uzmanla birlikte yapmak daha sağlıklı olur.

    Çocuk ve Ergen Psikologların En Yaygın Yaptığı Testler

    Çocuklar ve Ergenlerin Değerlendirilmesinde Yararlanılan Testler ve Ölçekler

    Zekâ Düzeyi ve Performans ve Ruhsal Yapıyı Değerlendirmek İçin Yaptıkları Testler

    • WISC-R Zeka Testi

    • Stanford-Binet Zeka Testi

    • Kent-Porteus Zeka Testi

    • Gessell Zeka Bölümü Testi

    Kişilik ve Ruhsal Yapıyı Değerlendirme

    • MMPI (Minesotta Çok Yönlü Kişilik Envanteri)

    • Rorschach Mürekkep Lekesi Testi

    • Louisia Duss Projektif Yorumlama

    • TAT-Tematik Algılama Test, CAT

    • McHower Projektif Resim Çizme Testi

    Nöropsikolojik Test Bataryası

    • Cog-Dikkat/Konsantrasyon Testi

    • SPM/CPM- Matris Bilişsel Yargılama Testi

    • TOVA-Dikkat Değişkenleri Testi

    • NVLT-Sözel Olmayan Öğrenme Testi

    • VLT-Sözel Öğrenme Testi

    Sonuç Olarak;

    Bu durumu bir hastalık olarak görmektense bir sendrom olarak görmek gerekir. Zamanla geçer anlayışı kontrol altına alınmayan DEHB sorunları ileri yaşlarda %40 oranında artış gösteriyor. Kişi suç işlemeye meyilli oluyor ve hapse girme, uyuşturucu, alkol, kaza yapmak gibi risklere açık oluyor. “Ne yapalım ben böyleyim” deyip geçilecek bir sorun değildir. Beraberinde özgüven, sosyalleşme, ilişki v.s sorunlarında zamanla eşlik etme ihtimali çok yüksektir. Kısa vadede ilaç ile kontrol altına alınabilir. Uzun vadede psikoterapi ve alternatif psikoteknik yöntemlerle muhtemel zararlarından korunacaktır. Bunun için bir yandan çocuk desteklenirken bir yandan da aile ve eğitimcileri danışman uzmanınız tarafından bilinçlendirilmelidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Cinsel İsteksizlik Sorunu

    Cinsel İsteksizlik Sorunu

    CİNSEL İSTEKSİZLİK TEDAVİSİ

    Cinsel isteksizliği bir sorun olarak değerlendirebilmek için öncelikle cinsel isteğin hangi standartlarda normal olduğunu belirtmek gerekir. Literatürde bununla ilgili ortak bir kavram yoktur. En makul yorum “Cinsel isteği uyarıya geçirebilecek ( materyal, çekici bir partner, fantezi ve cinsel ilginin) hiç olmayışı veya yetersiz oluşması” olarak değerlendirilebilir.

    Halk arasında cinsel soğukluk, libodo eksikliği olarak da adlandırılmaktadır.

    Cinsel İsteksizliğin Sınıflandırılması

    1-Kronikleşmişl İsteksizlik

    Gelişim çağında başlamış ve halen devam etmektedir.

    2-Süreç İçinde Oluşan Cinsel İsteksizlik

    Bir dönem cinsel sorunu olmadığı halde zamanla bu arzularında düşme ve kaybolma gibi isteksizliğin oluşması ve halen devam etmesidir.

    Kadın ve Erkekte Cinsel isteksizlik

    Erkekler kadınlara göre isteksizlik durumunu daha sık yaşayabilirler. Bu oran erkeklerde %70 oranında görülebilirken, kadınlarda %30 oranında seyretmektedir.

    Cinsel İsteksizlik Fiziksel mi Psikolojik midir?

    Fiziksel sebeplerden kaynaklanabildiği halde çok büyük oranda psikolojik sebeplerden kaynaklanır.

    Fiziksel bulguların tespiti bir ürolog veya jinekolog tarafından yapılabilir ve genellikle bunun altından

    Aşırı alkol tüketimi, yaşlanma ve menopoz, uzun süre cinsellikten uzak kalmak, kullanılan ilaçlar, kalp,karaciğer,tiroid, yüksek tansiyon veya şeker vb. patolojik rahatsızlıklar çıkacaktır. Bu rahatsızlıkların uzantısı cinsel yaşamı da etkiler.

    Bu sorun ile müracaat edenlerin %99’u psikolojik kaynaklı olduğu söylenebilir. Bunların başında; Aşırı stres, geçimsizlikler, vajinismus, cinsel travmalar, ağır depresyon, psikiyatrik rahatsızlıklar, tutucu aile yapısı olduğunu söyleyebiliriz.

    Cinsel Terapilerde Ne Yapılır?

    İki tarafın birbirinin zaaflarıyla savaşmaktansa uzlaşmak. Başta kendi bedeninizin duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını tanımlayıp bunu karşılıklı TATMİN esasına dayalı gidermeyi öğrenmek gerekir. Yıllarca bir arada yaşayan bile cinselliği gelince konuşmaktan kaçınır. Bunu konuşmaya başlamak ve bilinçaltını tatmin olmaya yeniden formatlamak gerekir. Bunun için enerji psikolojisi, hipnoz, bilinçaltı telkinler, bilişsel ve davranışsal değerlendirmeler, cinsel ve bedensel egzersizler ve İlaç tedavisi’de uygulanabilir.

    Sonuç Olarak

    Ben bu durumu eğer organik bir sorun yoksa bir “hastalık” olarak değil de bir “uyumsuzluk” olarak kabul ediyorum. Bu uyumsuzluğun giderilmesi için kişinin bunu bir sorun olarak görmesi ve bu sorunu çözebilmek için sorumluluğu karşı tarafa atmaktansa birlikte hareket etmesini doğru buluyorum.

    Psikolojik sorunların büyük bir kısmında cinsel sorunların da eşlik ettiğini gözlemliyorum. Cinsel isteksizlik bunlardan biridir. Cinsel Mutsuzluk giderildiğinde sorun haline getirilen pek çok sorun “sorun olmaktan” çıkar.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Hassas Bağırsak Sendromu

    Hassas Bağırsak Sendromu

    KARIN AĞRILARINIZ PSİKOLOJİK TRAVMALARIN BELİRTİSİ OLABİLİR

    Karınız ağrıyor, bağırsak alışkanlıklarınızda belirgin değişiklikler oluyor. Bazen günlerce tuvalete çıkamıyorsunuz. Karnınızda şişkinlik yediklerinizde hazımsızlık mı oluyor ve zaman zaman ağrılarınız oluyor? Doktora gittiniz ve size bir teşhis koymakta güçlük mü çekiliyor. Siz de “Hassas bağırsak sendromu” olabilirsiniz.

    İrritabl Bağırsak Sendromu ( İBS) Sinirsel Bir Hastalık Mı?

    Bunun cevabını vermeden önce karın bölgesinin ne kadar hassas bir merkez olduğunu anlamak lazım ve günümüzde karın faaliyetlerinin geçtiği alana ikinci beyin gözüyle bakan uzmanların sayısı her geçen gün artmaktadır.

    İBS ve İkinci Beyin

    İkinci beynimiz bir tür duygularımızın beyni olarak da kabul edilebilir; sezgi, korku, aşk gibi konularda karında bir hareketlenme olur.

    Mantığın kararlarını dinlemez. Kendi sezgisel mantığını kullanır. Sezgisel kararlar, ikinci beynin eseridir.

    “Aklım almıyor” diyerek yaşadığınız pek çok kararlardan bu ikinci beyin sorumlu. Bu durumda emir komuta zinciri kopuyor ve bedenimiz birinci beyini dinlemeden hareket kararı veriyor. Akıldışı gibi görünen eylemlerin altında yatan bilimsel gerçek budur belki de.

    İnsan sadece bedenden ibaret olmadığını ruhsal alanlarda ve bilinçaltında bizi yöneten bir organdan bahsediyorsak bu karın bölgemiz olacaktır.

    Birinci ve İkinci Beyin Farkı

    Birinci beyin; kararı bağımsız olarak kendisinin verdiğini sanırken, ikinci beyinin kendisine gönderdiği bilgi deposundan geri bildirim aldığının farkına varmıyor. Birinci beyin gözlemcidir ve karar verirken gereğinden fazla enerji harcar. ikinci beyinle verilen kararlar daha çözümseldir. Sonuçları itibarıyla daha uyumlu bir yaşam sağlar.

    İkinci beynin fiziksel faaliyet etkinlikleri bilimsel olarak incelenirken işin içine ruhsallık ve bilinmeyen alanlarımız giriyor; çünkü sezgi, korku, aşk gibi konular ruhsal alanımız içindedir. Rüyalar da bu alanın içinde yer alıyor.

    İBS Tedavisinde Hipnoterapi

    Hipnoz iritabl (hassas) bağırsak sendromu (İBS) tedavisinde bilinçaltından yararlanarak iyileşmeyi sağlayan en önemli yöntemdir. Gothenburg Üniversitesi (İsveç) Sahlgrenska Akademisi öğretim üyeleri tarafından 346 hasta üzerinde hipnoterapinin İBS hastaları üzerindeki etkileri araştırılmış ve Gastroentologların çaresiz kaldığı bu hastalıkta %40 oranında etkilerinin azaldığı ve iyileşme olduğu gözlemlenmiştir.

    “Karnımızda beyindeki karışık yapı gibi kompleks hizmet veren bir yapı işbaşındadır. Hücre yapısı, birbiriyle iletişim kuran sinir ağı ve etken maddaleri sayesinde beynin bir ikizi gibi çalışır. Yoğun duygusal işlerlerin işlendiği süreçte (Karar verme, korku, üzüntü, sevinç gibi yüksek yoğunlukta hissedilen duygularda sistem kendini korumaya alır ve bağırsak duvarında sinir hücreleri ile kaplı olan alan kasılmaya ve bağırsaklardaki faaliyetleri sabote ederek sempatik sinir sisteminin maddelerini, uyarıcı ve korucu salgıların dengesini bozmaya başlar.

    Okula yeni başlayan çocuklarda görülen karın ağrıları, karnımızda kelebeklerin uçuşması, yanma, baskı hissetmemiz hep bu uyaranların sonucunda gerçekleşir. Yaptığımız araştırmalar da hipnoterapiye cevap veren hastalarda %50’den fazla iyileşme olduğunu gözlemdik.” Diyor

    Tıbben çözümsüz gürülen İBS gerektiğinde ilaç, hipnoz desteği, otokontrolü sağlayacak bilişsel terapilerle birlikte daha kolay iyileşebilir.

    Özetle;

    60’a yakın hastalık listesinde tedavinin en önemli parçasının şimdiye kadar farkında olmadığımız ikinci beyin bölgesindeki aksamalardan kaynaklandığı anlaşılmıştır.

    Hastalık hastalığı gibi kontrolü elimizde olmayan dürtüsel davranışlarımızın pek çoğu birinci beyin değil, ikinci beyin olduğu ortaya çıkmış.

    İkinci beynin rahatlatılması ve dikkatle alınması her türlü hastalıklarda daha hızlı iyileşmeyi sağlayacaktır. İkinci beyin ile etkileşime girmeyi kolaylaştıran en önemli araç hipnoterapidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    PSİKOLOJİNİZ BOZULDUYSA ÖNCE SU İÇME ALIŞKANLIĞI KAZANIN

    Sağlıklı yetişkin bir erkekte vücut ağırlığının %60’ını, kadında %50’sini su oluşturur. Bu oranlar yenidoğan bir bebekte %70- 75 iken yaşla birlikte azalır. İnsan beyninin %95’ini ve akcigerlerin %90’ını su oluşturur. Vücuttaki bütün sistemler, organlar ve hücreler yeterli su olmadan fonksiyonlarını sürdüremezler. Hücre içinde gerçekleşen bütün hayati metabolik olaylar ancak hücre içinde su yeterli ise gerçekleşebilmektedir. Vücut sıvısının %2 gibi küçük bir oranda azalması bile hafif yorgunluk, yakın hafizada hafif bozulma, dikkati toplamada ve yapılan işe odaklanmakta güçlüklere neden olur. Vücut sıvısının azalmasına basitçe ‘dehidratasyon’ denir. Gün boyu devam eden hafif yorguluğun en sık nedenlerinden biri de hafif dehidaratasyondur.

    Sıvıyı Çok Alıyorum Susamıyorum

    İçeceklerin hiçbiri suyun yerine geçemez. Su, kalori içermez ve asiditesi yoktur. Kafeinli içeceklerin fazla tüketilmesi; çarpıntıya neden olurken; bu içeceklerin beraberinde fazla şeker ve krema tüketilmesi de gereksiz kalori alınmasına yani kilo artışlarına sebep olabilir. Ayrıca kafeinin idrar söktürücü özelliği de olduğundan fazla tüketildiginde önce sıvı alımı artmış olur, ancak daha sonra idrarla sıvı kaybı artar.

    Kola ve benzeri asitli içecekler mideye rahatsızlık verdiği gibi; alınan asidin etkisini azaltmak için vücut normalden çok fazla su harcamak zorunda kalır.”

    Vücuttaki Su kıtlığının Yol Açtığı Hastalıklar

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kandaki suyu kullanırsa, yüksek tansiyon
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde omurlardaki suyu kullanırsa, bel ve
      boyun fıtığı hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde kemiklerdeki suyu kullanırsa, gut –
      artrit gibi romatizmal hastalıklara yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde akciğerdeki suyu kullanırsa, astım
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde pankreastaki suyu kullanırsa, şeker
      hastalığına yakalanırız.

    • Vücut su kıtlığı çektiğinde midedeki suyu kullanırsa, ülser
      hastalığına yakalanırız.

    • Bağırsaklarda su eksilirse, kabızlık meydana gelir ve kolon kanseri
      olma tehlikesi yaşarız.

    • Hücrenin su eksikliği çok artarsa, beynimiz hücreye oksijen
      göndermeyi keser. Oksijen kesilmesi sonucunda da hücre kanserleşme
      sürecine girer.

    HASTA DEĞİL SUSUZSUNUZ

    Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en “yan etkisiz” mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda… Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi:
    Su
    Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay’ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…

     

    Yetersiz Su İçen Birinin Tedavisinde İlaçlar Amacına Ulaşmaz Çünkü;

    • Su temel enerji kaynağıdır, vücudun “nakit akımıdır.“
      Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir,
      bize yaşam gücü verir.

    • Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
      DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.

    • Bağışıklık sisteminin merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.

    • Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar.
      Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.

    • Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.

    • Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.

    • Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
      Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.

    • Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.

    • Eklem boşluklarındakı temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.

    • Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür.
      Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
      Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.

    • Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
      Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
      Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.

    • Serotonin ve diğer norotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
      Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.

    • Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizlği sorununa çözüm getirir.
      Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.

    • Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.

    • Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
      Uykuyu düzenler.
      Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.

    • Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.

    • Gözlere canlılık ve parlaklık verir.

    • Glokomdan korunmamıza yardım eder.

    • Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.

    • Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.

    • Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.

    • Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir.
      Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.

    • Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.

    • Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.

    • Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.

    • Dehidratasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.

    • Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.

    • Zihin ve vücut fonksiyonlarnı bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yetenğgini artırır.

    Sonuç olarak;

    Hastalık olarak gördüğünüz ve bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğünüz pek çok sorunu daha fazla su içerek daha hızlı iyileşebilirsiniz. Vücudunuzu atık çöpleri stoklayan durumdan kurtulmak istiyorsanız su içme alışkanlığınızı tekrar bir gözden geçirmeniz gerekiyor. İyi ama ben unutuyorum su içmek önemli biliyorum ama bu iyi alışkanlığı nasıl edineceğim diyorsanız işte size bir öneri Hipnoterapi ile tek seansta su içme alışkanlığını kazanabilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

     

     

     

  • Otizm ve Çevresel Faktörler

    Otizm ve Çevresel Faktörler

    Otizm spektrum bozukluğu, sosyal etkileşim ve iletişim bozukluğu ile kısıtlı ve tekrarlayıcı davranışlarla karakterize nörogelişimsel bozukluklardan biridir. Son yapılan çalışmalara göre her 68 çocuktan birinde Otizm görülmektedir.

    Otizm sebepleri arasında genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda bazı çevresel faktörlerin otizm riskini arttırdığı gösterilmiş olup bu yazı da otizmle ilişkili olduğu ya da olmadığı gösterilen başlıca çevresel faktörlere bilimsel veriler ışığında değinilmiştir.

    1960’larda bulantı kusma için kullanılan Talidomid, epilepsi için kullanılan Valproik asid, istenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasında kullanılan Misoprostol’ün otizm riskini arttırdığı bilinmektedir. Ağır metallerden Civanın  otizm riskinin arttırdığı bilinmektedir. Yine Otistik çocukların bazı metallere duyarlılıklarının artmış olduğu düşünülmektedir.

    Gebelikte gelişen şeker hastalığı, kanama, prematüre doğum otizm riskini arttırabilmektedir. Gebeliğin ilk 3 ayında Kızamıkçık gibi teratojen ajanlara maruz kalan annelerin bebeklerinde otizm gelişme riski artmaktadır. Kızamık, Kabakulak, Su çiçeği, CMV, HSV’nin otizme yol açtığına dair yeterli kanıt bulunmamaktadır. D vitamin düzeyi düşük toplumlarla otizm sıklığı yüksek olduğu gözlenmiş olup D vitamini eksikliğinin Otizme yol açtığına dair bilgiler halen kesin netlik kazanmamıştır. 

    Sigara kullanımının otizme yol açtığı bilinmekte olup hamilelik sırasında sigara kullanımı otizm riskini 2 kat arttırmaktadır. Buna karşın, alkol tüketiminin otizme  yol açtığına dair bilgi bulunmamaktadır.

    İleri yaşta çocuk sahibi olan babaların çocuklarında otizm riski yüksektir. Tüp bebek gibi yardımcı üreme teknikleri de otizm ile potansiyel ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Ancak yapılan çalışmalarda zihinsel gerilikle ilişkili olduğu bulunmuştur.

    Gebelik dönemini kış ayında geçiren annelerin bebeklerinde otizm riskinin artmaktadır. Kış aylarındaki gebeliklerde yaza kıyasla otizm riskinde %6 artış olduğu gösterilmiştir. Kış ayının otizmle olan ilişkisi D vitamini düzeyindeki düşüklükle ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Gebelikte depresyonu olan annelerin çocuklarında da otizm riski artmaktadır.

    Gebelik döneminde hava kirliliği maruziyeti, otizm riskinde artışa yol açmaktadır.  Özellikle de ağır metaller ve partiküllü madde içeren havanın bu risk artışında önemli payı bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda, yüksek seviyede hava kirliliğine maruz kalan çocuklarda, en düşük seviyede hava kirliliğine maruz kalan çocuklara göre otizm riski 3 kat fazla olduğu bulunmuştur.

    Kapalı çevre faktörlerini araştıran bir çalışmada, çocuk ve ebeveyn yatak odası Polivinilklorid  (PVC) döşeme olan evlerde otizm riskinin iki kat arttığı gösterilmiştir. 

  • İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg’in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.(Vikipedia)

    Amerikan Ruhbilim Dergisi’nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu’nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor.

    İnternet Bağımlılığının Kriteri Nedir?

    İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:

    • Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)

    • Engellenme karşısında geri çekilme

    • Hoşgörüde artış

    • Olumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)

    Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86’sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.

    İnternet Bağımlısı Ne zaman Destek Almalı?

    Bu tespitlerden biri veya bir kaçı mevcut ise uzmanından destek almanız gerekmektedir.

    • Bilgisayar/internet başında geçirdiğim zaman giderek artıyor.

    • Bilgisayar/internet kullanmayı bırakmaya veya azaltmaya çalıştığımda kendimi kaygılı hissediyorum.

    • Arkadaşlık ilişkilerim, okul sorumluluklarım, sağlığım bilgisayar/internet kullanımından dolayı olumsuz etkileniyor.

    • Gerekli veya ihtiyacım olmayan konuları araştırmak için internette çok zaman harcıyorum.

    • Bilgisayarda/internette oyun oynarken veya chat yaparken zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmuyorum.

    • Bilgisayar/internet kullanımı yüzünden uykusuz kaldığım ve günlük sorumluluklarımı aksattığım oluyor.

    • Bilgisayar/internet kullanmayı daha once bırakmayı ya da azaltmayı denedim ama başaramadım.

    • Yakın çevremdeki insanlardan bilgisayar/internet başında geçirdiğim zaman konusunda olumsuz eleştiriler alıyorum.

    • Eğer hayatımda bilgisayar/internet olmasa hayatın sıkıcı, zevksiz ve boş olduğunu düşünüyorum.

    • Ben bilgisayar/internette iken beni meşgul eden kişilere her kim olursa olsun sinirli davranıyorum.

    İnsan kendine kolay gelen, heyecanlandıran, keyif veren şeylerde kontrolü kaybetmekte ve bunu değiştirebilme gücünü de kişisel çabalarıyla başaramamaktadır. Madde bağımlılığının farklı bir boyutu olan internet bağımlılığı kişinin güdüleriyle hareket edip kontrolü kaybettiğini ve bunun sorumluluk ve sosyal hayattaki ilişkileriyle problem yaşamaya başladığında ne kadar büyük bir sorun olduğu ortaya çıkmaktadır. Tavsiye, yasaklama, zorlama ve değişik yaptırımlar (ödül,ceza vb) ilişkileri zedelemekte ve çok da işe yaramamaktadır.

    İnternet Bağımlılığı Tedavisinde Hipnoz

    Hipnoz kişinin otomatiğe bağladığı alışkanlıklar zincirini bozup tekrar programlamaya yarayan ilaç veya kimyasal hiçbir içeriği olmadığı için en doğal etkileme metodu olarak kabul edebileceğimiz hızlı ve güvenilir bir çözüm olduğu kabul edilebilir.

    Kişi iç güdülerini kontrol edemeyip bunu bir rahatsızlık olarak kabul ediyor ve işbirliğine giriyorsa. İnternette geçirdiği kontrolsüz zamanı kontrol altına alıp kısa sürede dikkatini başka şeylere vermeyi öğrenebilmektedir.

    Kişiye kısıtlama getirmeden içgüdüsel bir arzu ile internet/oyun/sosyal medya’dan uzaklaşmaktadır. Böyle bir çalışma kişiden kişiye değişmekle birlikte yaklaşık 3-6 seans sürebilmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuklara terörü nasıl anlatmalıyız?

    Çocuklara terörü nasıl anlatmalıyız?

    ÇOCUK PSİKOLOJİSİ, TERÖR ve DARBE

    Ülkemizde olup bitenleri yetişkin olarak bizlerin dahi anlaması son derece güçken, çocuklarımızın neden iki insanın birbirini öldürdüğünü, neden bu vatan için canını vermeye hazır olduğunu söyleyen asker ve polisin birbirine kurşun sıkıp öldürebileceğini, gecenin geç vakitlerinde sokağa çıkarak kendimizi kime karşı ve neden savunduğumuzu anlamaları oldukça zordur. Tarih boyunca “İYİ” ve “KÖTÜ” kavramı iki kutuplaşmayı yaratmış ve iki kutup da kendi anlayışları çerçevesinde toplumun sulh ve refahı için birbiriyle çatışmış, hatta öldürmek zorunda kalmıştır.

    Benim bir uzman olarak özellikle terör konusunu değerlendirirken ön plana aldığım ve kendi hayatımda da uygulamaya çalıştığım şey şudur; Kontrolümüzde olmayan gelişmelerde güven, sevgi, inanç, cesaret, iyimserlik, umut konusundaki değerlerimizi kaybetmeden korumak ve yaşanan olumsuzlukları bağışıklığımızı geliştirebilme fırsatı olarak görüp soğukkanlılığımızı yitirmeden önümüze bakmamız gerekir.

    Her Travma Bir İz Bırakır ve Bu İz Kalıcı Olursa Buna “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” Denir.

    Eğer siz de aşağıdaki konulardan bir veya birkaçının etkisine girdiyseniz ve STRES yaşıyorsanız muhtemelen “travmatik bir durumun stresini” alışkanlığa dönüştürmüşsünüz demektir.

    • Tekrar eden düşünceler zihninizi işgal ediyorsa. (Anılar)

    • O anlara dair hatırlamak istemediğiniz anılarınız zihninize sık sık geliyor ve beyninizde kendini yenileyerek izini pekiştiriyorsa.

    • Günlük yaşamınızdaki rutinlerinizi gerçekleştirirken isteksizlik, unutkanlık, güvensizlik, insanlardan uzaklaşma gibi normalde size yabancı olan duygular yaşıyorsanız.

    • Uyku düzensizlikleri, öfke, duygusal karmaşa, hep bulunduğunuz ortamlardan kaçma isteği, fiziksel ağrı, madde kullanımına yönelme, alkol ve sigara tüketiminde artış veya sinir boşalmalarından bir veya birkaçını bir arada yaşıyorsanız “Travmatik Stres Bozukluğu”nun belirtilerini yaşıyorsunuz demektir.

    Yetişkinlerde görülen “Stres Bozukluğu” çocuk ve ergenlerde kendini biraz daha farklı belirtilerle ortaya koyar;

    • Anne-babayı kaybetme veya ayrılma korkusu

    • Kabus görme, uyku ritminin bozulması

    • Yatak ıslatma ve çığlık atarak yataktan kalkma

    • Nedeni belirsiz sıkıntı halini uzun süre devam etmesi

    • Olumsuz tasvirleri sürekli tekrar ederek oyunlaştırma

    • Eskiden normal karşılanan şeylere yönelik korku ve kaygı hali geliştirmek

    • Aşırı mutsuzluk ve bedensel ağrılar

    Geçmişte yaşanmış bir travmatik öykünün varlığı ( şiddet, taciz, ölüm vb) yaşanan travmanın etkilerini arttırabilir. Bütün psikolojik rahatsızlıkların temelinde duyguların sağlıklı bir şekilde açığa çıkamaması yatar. Bu nedenle biz duygularımızı gizlemek, bastırmak veya yok saymaya dayalı bir yöntemi sağlıklı bulmuyoruz. Yüzleşmek duygulardan kaçmaktan daha zor gelse de, uzun vadede bunun yaratacağı olumsuz anıları genelleyerek geleceğin ipotek altına alınmasını önlemiş olur.

    Bir travmanın en iyi yönü; onun geçmişte kaldığını ve geçmişi tekrar etmeden geleceğimizi onun etkisinden özgürleştirebileceğimizi bilmektir. Çocuklarımızı travmalardan koruyabilmek için önce kendimizi onların etkilerinden sağlıklı bir şekilde arındırabilmeyi öğrenmemiz gerekir.

    İşte çocuklarınızı terör ve darbe hakkında bilgilendirmenize yardımcı olacak 10 yöntem;

    Çocuklara terörü anlatmanın 10 yolu; 

    1. Okul çağına gelmemiş bir çocuğa çok fazla bir şey anlatmanıza gerek kalmaz. Daha oyun çağından çıkmamış ve her şeyi bir oyun olarak algılayan bu çocuğun yanında mümkün olduğu kadar olup bitenleri konuşmayın. Çocuk uyanıkken TV izlemeyin, eve gazete getirmeyin ve çocuğunuzu bir süre bu olayların yaşandığı ortamlardan uzaklaştırın.

    2. Kelime dağarcığı gelişmemiş ve zengin bir duygusal potansiyeli olan çocuklara sembollerle, resim ve çizimlerle anlatımlarda bulunmak onların anlam dünyasında daha kolay kabul görecektir.

    3. Çocukların terör ve benzeri ciddi olaylardan ne kadar etkilendiklerini ilk bakışta anlayamayabilirsiniz. Bu durumda çocuğun ne bildiğini, ne düşündüğünü ve içinde neler yaşadığını anlayabilmek için onu konuşturma yoluna gitmelisiniz. Hiç konuşmaması, düşüncelerini içine atması veya bu konuların konuşulmaması gerektiği düşüncesi onları hem yalnızlaştırır, hem de kontrolünüzden uzaklaştırabilir.

    4. Bilgileri detaylarıyla anlatmak yerine mevcut bilgilerinden yola çıkarak anlatmakta yarar var. Çocuğun yaşı, ilgi ve merak düzeyini göz önünde bulundurarak en çok merak ettiği şeyler konusunda açıklama yapın ancak gereksiz detaylandırmalardan kaçının. Bu arada endişe içinde, kaygıları tavan yapmış ve çok korkmuş bir ebeveyn konumunda size söylediklerimizi sakince yapamayabilirsiniz; bu durumda çocuğunuzla konuşmadan önce mutlaka kendinizi sakinleştirmelisiniz.

    5. Çocuğun sorularını anlayacağı dilde ve sakince yanıtlamaya çalışın. Bilgilerin tüm açıklığıyla paylaşılması çocuk için duygusal açıdan zorlayıcı olabilir.

    6. Bilgi gizlemek ve yasaklar koymak işe yaramaz. Özellikle akıllı telefonu olan çocuk pek çok veriye sizden önce ulaşabilir. Bu durumda çocuğun merak ve ilgisini başka yöne çekmeye çalışın. Bilgileri gizleyen veya yalan söyleyen bir durumda olmanız ilişkinize zarar verebilir.

    7. İnsanlar pek çok şeyi korkutularak ve bu korkunun etkisiyle yeterince düşünemeden yapabilirler. Çocuğunuza korkularının anlamsızlığını anlatmanız, ona güven duygusunu aşılamanız ve sizin yanınızda her zaman güvende olduğu hissini ona yaşatmanız gerekir.

    8. Çocuğunuzun belli bir rutini varsa bunu mümkün olduğunca engellemeye özen gösterin. “Şuraya gitmeyeceksin”, “Şurada bulunmayacaksın”, “Yalnız kalmayacaksın”, “Beni her saat başı arayacaksın” gibi koruma amaçlı telkinler çocuğun anksiyetesini harekete geçirerek dengesini bozabilir.

    9. Çocuklara terörü anlatmak konusunda dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, şiddet uygulayanlara kesinlikle aynı şekilde şiddet uygulayarak karşılık verilmemesi gerektiğini çocuğa açıklamaktır. Eğer çocuğunuzda halihazırda şiddet eğilimi varsa ya da stres düzeyi yüksekse aksi durumda hataları şiddet uygulayarak cezalandırmaya yönelebilir veya şiddet görme korkusuyla doğrularından taviz verebilir.

    10. Kriz durumunda neler olabileceğini, dışardaysa tehlike geçinceye kadar nasıl güvende olabileceğini, aile olarak birlikte neler yapabileceğinizi bir tür tatbikat gibi ama bir yandan da bir oyun gibi kurgulayabilirsiniz. Çocuk güven duygusunu en çok ailesinden edinir ve güvensizliğin bedelini canıyla olmasa bile ömür taşıyacağı duygusal gerilimlerle öder.

    Ne Zaman Bir Uzmandan Yardım Almalıyız?

    Travmatik olayların etkisi gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda zaman içinde ortaya çıkar. Söz konusu süre haftalar, aylar ve hatta yıllar olabilir. Bu etkileri genelde şu konulardaki değişimlerle birlikte anlarız;

    “Fobiler, aşırı isteksizlik, uyku rutinlerinin bozulması, çarpıntı, nefes darlığı, yalnız kalamamak, birilerini kaybetme korkusu, aşırı hareketlilik veya aşırı durgunluk, çocuklarda tuvaletini tutma, aile bireylerine aşırı yapışma”. Eğer çocuğunuz bunlardan birkaçını bir arada deneyimliyor ya da herhangi birini çok güçlü biçimde yaşıyorsa psikolojik destek almanın zamanı gelmiş demektir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • G NOKTASI

    G NOKTASI

    Ortalama olarak 1950 yıllarında alman jinekolog Dr Ernest Grafenberg tarafından ilk defa tanımlanmıştır. Bu yüzden de G noktası ismini hekimin soyadının baş harfinden almıştır.

    G noktasının yeri tartışılan bir konudur. Ancak kadınların uyarıldığında orgazm olmasını sağlayan G noktası kadının midesine doğru , vajinanın en dip bölgesinde ‘skine guddesi’ ne yakın bir bölgedir. Vajina çeperinde girişten 5 cm kadar içeride idrar torbasının hizasında kalan bölgede bulunur. G noktası her kadında aynı noktada olmayabilir. Sadece birkaç cm büyüklüğünde olan G noktası cinsel ilişki sırasında PDE-5 adlı protein salgılar..

    Cinsel ilişki öncesi öncesi g noktasının uyarılması hormonal metabolizmayı hızlandırır. Cinsel hazzı psikolojik olarak arttırır. Fakat birincil önem taşıyan bir bölge değildir . kaliteli bir orgazmın arkasında anlayış, sabır ve uyum kadar G noktasının uyarılmasıda yatmaktadır. 

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk nedir?

    Obsesif Kompulsif bozukluk (OKB) tekrarlayıcı, ısrarlı ve zorlayıcı düşünce ve veya davranışlarla kendini ifade eden ruhsal bir bozukluktur. Obsesyon veya saplantı kendiliğinden bilince gelen, yineleyen ve sıkıntı yaratan, kişinin saçma ve yanlış olduğunu bildiği kontrolsüz düşünce, dürtü veya düşlemlerdir. Kompulsiyon (zorlantı) genelde takıntılı düşüncenin yarattığı kaygı ve sıkıntıdan kurtulmak için geliştirilen ritüel benzeri tekrarlayıcı hareketlerdir.

    Kompülsiyonlar obsesyonların yaratığı kaygı ve anksiyeteyi geçici olarak durdurur ancak bir müddet sonra obsesif düşünceler yineler ve kişi kompulsif hareketleri tekrar yapma ihtiyacı duyar. Bu döngü zaman ve güç kaybına neden olur, kişinin günlük rutin işlerini yapmasını engeller, aile ve arkadaş ilişkilerini zedeler, meslek ve sosyal yaşantısını kötü etkiler.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan kişiler düşünce ve takıntılarının gerçek dışı ve anlamsız olduğunu bilirler ancak buna rağmen bu durumun üstesinden gelmeleri mümkün değildir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri nelerdir?

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun nedenleri yapısal ve psiko-sosyal olarak iki ana başlık altında ele alınabilir.

    Yapısal nedenler. Biyolojik olarak da adlandırılan yapısal nedenler beyinde bazı nörotransmiter diye adlandırılan biokimyasalların düzensiz ve dengesiz salımından ileri geldiği düşünülmektedir. Obsesif Kompulsif Bozuklukta önemi kanıtlanan serotonin ve noradrenalin gibi transmiterlerin salınımında genetik faktörlerin belirli ölçüde belirleyici olduğu ispat edilmiştir.

    Psiko-Sosyal nedenler. Çevresel neden olarak da adlandırılan psiko-sosyal nedenler erken yaşlarda kritik gelişim dönemleri dediğimiz süreçlerde yoğun duygusal yükü yüksek olan yaşantılar ve travmatik olaylarla ilgili olduğu bilinmektedir. Anne, bakıcılar veya diğer yakın dediğimiz kişilerin obsesif ve endişeli davranışları erken yaşlardaki çocuğa yansıtıldığı taktirde gelecek hayatında obsesif kompulsif bozukluğa zemin hazırlamaktadır. Gelişimsel anlamda çocukluk çağı psikolojik süreçlerin çatışmalı yaşandığında ve bu çatışmaların çözümlenmesinde gerekli karşılıkların yeterince ve yerinde sağlanamadığında obsesif kompulsif bozukluk gelişme olasılığı yüksektir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğun belirtileri nelerdir?

    OKB’ da en sık kirlenme, bulaşma, cinsel ve dini obsesiyonlar görülmektedir. Sık görülen kompulsiyonlar ise kontrol etme, yıkanma, sayı sayma, belirli bir sıraya göre yemek yeme, düşüncelere ve veya görüntülere takılıp kalma, işleri belirli bir sıraya göre yapma, soru sorma veya itiraf etme ihtiyacı, simetri ve düzen, biriktirme konularını kapsamaktadır. OKB olan kişilerin birçok maddeye karşı bulaşma kaygıları vardır ancak en sık görünenler, idrar, dışkı, meni, mikrop, kir ve benzeri maddelerdir. Bu maddelerin olduğu var sayılan yerlere dokunduğunda veya bulaştığı düşüncesi bile kişilerde bunaltıya neden olabilmektedir. Kişi kirlendiğini düşündüğü vücut bölgesini yıkamadan rahatlayamaz yani bulaşma obsesyonlarının oluşturduğu bunaltı, temizlenme kompulsiyonlarının devreye girmesi ile giderilmeye çalışılır. En sık yıkanan bölge ellerdir.

    Obsesyon ve kompulsiyonlar, kişinin günlük yaşamından belli bir zamanın boşa harcanmasına neden olmaktadır. Hasta saatlerce lavabo başında ve ayakta ellerini yıkar. Yıkanma bir tören halini alabilir. Kişinin banyo yapması saatlerce sürebilir, bu tür bir sıkıntı ve zaman kaybı yaşamamak için giderek daha seyrek yıkanmaya başlar. Ancak bu kişilerin temizlikleri genellikle OKB’un belirtileriyle sınırlı olup genelde pek temiz ve bakımlı olmadıkları gözlenmektedir.

    Şüphe obsesyonları en sık görülen obsesyonlardır. Kişi kapı, pencere, musluk, elektrik, ocak ve benzeri nesneleri kapatıp kapatmadığından kuşku duyar. Bu nedenle ileri derecede bir bunaltı hisseder. Bunu kontrol etme kompulsiyonlarının ortaya çıkması takip eder. Bu kontroller ritüel hali alabilir ve bazen saatlerce sürer.

    OKB olan kişilerde uygunsuz cinsel dürtüler hissetme ve eşcinsellik obsesyonları da görülebilir. Saldırganlık obsesyonlarında kendi çocuğu, yakınlarına veya başkalarına zarar verme ve öldürme düşünceleri sık sık tezahür eder. Dini içerikli obsesyonlarda cinsel ve saldırgan nitelikler bulunabilir. Saldırganlık, cinsel ve dini içerikli obsesyonları olan kişilerde bir müddet sonra yoğun suçluluk duyguları ve depresyon bulguları gelişebilir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk nasıl teşhis edilir?

    OKB nun teşhisi kişini yaşadığı obsesiyonlar ve geliştirdiği kompulsiyonlar değerlendirilerek konur. Bunun haricinde özel laboratuvar veya başka bir testi yoktur. Şizofreni, majör depresyon ve Gilles de la Tourette gibi yapısal ve biolojik temelli bazı psikiyatrik hastalıklarla ayırıcı tanı konusunda dikkat edilmesi gerekmektedir. Obsesif Kompulsif Bozukluk bazen belirleyici olsa temelde farklı olduklarından Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu ile karıştırılmamalı.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk nasıl tedavi edilir?

    Obsesif Kompulsif Bozuklukta farmakoterapiyle çeşitli ilaçlardan fayda sağlanabildiği gibi psikodinamik psikoterapilerden ve davranışçı bilişsel psikoterapiden de oldukça iyi sonuçlar alınmaktadır. Bazı dirençli vakalarda Elektro Konvulsif Tedavi yöntemiyle sonuca gidildiği bilinmektedir, tedavide daha radikal bir yaklaşım olarak bilinen psikoşirurji yönteminde cerrahi müdahaleye başvurulmaktadır.