“İlişkilerde problemlere neden olan kişilerin duyguları ya da istekleri değildir (Wilei 1981), ancak bu duyguların ve isteklerin inkar edilmesi ya da kabul edilmemesi yetersiz iletişime ve etkileşimsel döngülerin tırmandırılmasına neden olur” (Greenberg & Johnson, 2012)
Ne için isteklerimizden vazgeçiyoruz? Ne için duygularımıza gem vuruyoruz? Onun için…sevgili için… onu kaybetmemek için…
Oysa Greenberg ve Johnson tam da tersini söylüyor yukarıdaki satırlarında… İnsan kendinden ne kadar uzaklaşırsa kendini içine koyduğu iletişimsizlikle sevgilisinden de o kadar uzaklaşır diyor…
Bence de insan kendine ne kadar dürüst olursa sevgilisine de o kadar dürüst olur… o kadar dürüst olabilir…insan kendine isteklerini duygularını ne kadar itiraf edebilirse sevgilisine de o kadar edebilir…insan kendisine ne kadar kendi olabilirse sevgiliye de o kadar kendi olabilir…
Neden susuyoruz ilişkide?Ne için isteklerimizden vazgeçiyoruz?
Sevgili için… peki sevgilinizin gerçekten istediğinin biz olmadığını, gerçek biz olmadığını nereden biliyoruz… onun yaratmaya çalıştığımız o ideal sevgiliye değil de gerçek bize vurgun olmadığını nereden biliyoruz?
Kategori: Psikoloji
-

Kendinizden uzaklaştıkça sevgilinizden de uzaklaştığınızın farkında mısınız?
-

Hiç düşündünüz mü sevgiliniz niye yaşamınızda diye?
Hiç düşündünüz mü sevgiliniz niye yaşamınızda diye. Hiç düşündünüz mü yaşam size bu sevgili ile ne söylüyor diye?
Yaşam daima bizi büyütmek için bir şeyler getirir. Yaşam daima bizi büyütmek için bir şeyler söyler.
Sevgili…sevgilim dediğiniz. bazen canınızdan çok sevdiğinizi hissettiğiniz.. .bazen öfkeden deliye döndüğünüz o sevgili…sevgiliniz ne söyler size bu yaşamda hiç düşündünüz mü?
İlişkiler genelde gölge ilişkisi ile başlar. Kişi kendinde olmadığına çekilir… kendinde olmadığını ama onda olduğunu düşündüğü sevgiliye vurulur… yapamadığını yapana… söyleyemediğini söyleyene… göremediğini görene tutulur.
Sevgili bu yüzden gelmiştir işte…yapamadığımızı fark edelim… söylemediğimizi bilelim. ..göremediğimizi görelim diye… sevgili bu yüzden gelmiştir işte…aslında yapamadığımızın gerçekten yapamadığımız olmadığını göstermek… söyleyemediğimizi aslında söyleyebileceğimizi fark ettirmek… göremediğimizi sandığımız şeyi aslında gördüğümüzü… görebileceğimizi gösterebilmek için gelmiştir.
Sevgili işte bize bu yüzden gelmiştir… sevgili bizi büyütmeye gelmiştir. Tanımadığımız benliğimizin kapılarını açmaya … önceden cesaret edemediğimizi bize yaptırmaya. ..gitmediğimiz yola bizi götürmeye… yaşamadığımızı yaşatmaya gelmiştir.
Tabii eğer bakabilirsek.. .eğer bunu fark edebilirsek… kendimize yasakladığımız şeyleri yapıyor diye kızmadan… yaptıklarından dolayı onu suçlamadan… bize ne kattığını. yaşamımıza neler kazandırdığına bakabilirsek… gitmediğimiz o yola onunla bakmaya cesaret edebilirsek. İşte o zaman ilk önce onu ama aslında onun nezdinde… her şeyden önce kendimizi… ruhumuzun diğer yönünü… gölgesini görebilir… kabul edebilir ve ancak bu şekilde o sevgili ile yaşamın bize neler fısıldadığını duyabilir… ancak bu şekilde o sevgilinin varlığında büyüyebiliriz. -

Geçmişin acısı ne zaman diner?
Her şey psikanaliz yaptırmak istemediğimi fark ettiğimde başladı. Demek ki benim geçmişimde bilmek istemediğim bir şey var. Esasında onu bilmek istemyor değilim. Hafızam da zayıf değil. Kendi kendime itiraf etmeliyim ki o şey gerçekleşti. Ama onu düşündüğümde çok canım yanıyor. Sorun o şeyi hatırlayamamakta değil, hatırladığımzaman çok acımasında.”
Bu satırlar Prof. Dr. Sunar Birsöz’ün Psikanaliz öyküleri adlı kitabında kendi self analizini yapan bir danışana ait…
Danışan geçmişle ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum, konuşmak istemiyorum dediğinde, ben bana “Buraya daha hazır değilim, canım çok yanıyor” dediğini duyarım sessizce ve hep dururum ve hep beklerim büyük bir sabırla…
Aslında çok da geçmişe takılı bir terapist değilim. Çoğunlukla şimdiyi dinlerim danışanın sözlerinde… bugün ne yaptığına bakar…. bugün ne yaptığını fark etmesini sağlamaya çalışırım. Ama bazen bir kısır döngüde kalırız. Yaşamda oluşan kısır döngü terapide ikimizin arasında da olmaya başlamıştır. ilk önce Yalom’un dediği gibi ikimizin arasında ne olduğuna bakarız. Eğer danışanım ne olduğunu anlıyor ama bir türlü o ruh halinden, duygu durumundan çıkamıyorsa
o zaman iş başa düşer… o zaman geçmişe… o zaman o geçmişin yarasına yolculuğa ihtiyaç vardır… O zaman bilirim canı yanıyordur… o zaman çok sakin… büyük bir sabırla o zaman onun istediği hızla acıya yolculuk başlar…ve o zaman yüreğin yaraları yavaş yavaş açılır… ve dönüşme ancak geçmişle yüzleşme ile gerçekleşir… ve ancak acı içinden geçince biter… -

Ergenlik Dönemi neden zor geçiyor ?
“Ergenlik dönemi neden zor geçiyor?” diye düşündünüz mü hiç?
Ergenlik dönemi neden zor geçiyor diye düşündünüz mü hiç? Çünkü sistemdeki bir kişideki bir değişiklik sistemin diğer unsurlarında da değişikliğe yol açıyor… çünkü onlar ergenlik dönemine girdiğinde bizler de orta yaş dönemine girmiş oluyoruz.
Talat Parman, “Ailenin yaşam döngüsünde ergenlik krizinin” yeri adlı makalesinde ergenlik krizinin ailenin yaşam döngüsünde üç temel öğesinden bahsediyor: kimlik, cinsellik ve ayrılık
Parman, makalesinde ergenlik dönemine giren ve kim olduğunu sorgulayan gencin yalnız olmadığından bahsediyor. Ergenin “ben kimim?”, “Nasıl biri olmalıyım?” sorularını sorarken, orta yaşlarında olan anne babanın da “ben kim oldum?”, “Olmak istediğim bu muydu?” sorularını sorarak geride bıraktıkları tüm yaşamlarını sorguladıkları bir döneme girdiklerinin altını çiziyor.
O zamana kadar anne babaya ait olan cinselliğin, artık ergenlik dönemine giren gencin de ilgi alanına girdiğinin altını çizen Parman, anne baba gibi bir sevgiliye sahip olmak isteyen gencin evin dışına yöneleceğinden bahsediyor. Ergenin dışarıya yönelmesinin ise anne-baba olmanın ön plana geçtiği 15 yılın sonunda yeniden kadın erkek olmanın ön plana geçtiği bir ilişkiye dönmeleri gereken anne baba için bu dönem kolay olmayabileceğinin altını çiziyor.
Krizin çözümlenmesinin ise son adımının ise ergenin gidişini… kendi hayatına yönelişini ebeveynin kabullenmesi olduğunun altını çizen Parman, ergenin kendini ayrılığa hazırlamasının ise ancak anne babanın buna izin vermesi ile daha kolay bir hal alacağının altını çiziyor ve en sonunda ekliyor:
“Oysa anne baba kuşağı çocuklarından ayrılmaya ne kadar hazırdır? Terk edilme duygusuna ne kadar katlanabileceklerdir? Ya da kendilerini artık bütünüyle değersiz hissetmeye?”
Bilemedim… anne babalarımız ne kadr hazırdı bizim gidişimize… bilemedim biz ne kadar hazırız çocuklarımızın bu gidişlerine… -

Bireysel Eğitimler
KENDİ KENDİNE HİPNOZ ÖĞRENİLEBİLİR Mİ?
Otohipnoz ya da kendi kendine hipnoz kişinin günlük hayattaki sorunlarla başa çıkmada kullanabileceği en etkili yöntemlerden biridir. İnsanın kendi kendisini trans haline alarak rahatlamasını, gevşemesini, zihnini boşaltmasını ve gün içinde çok büyük ve içinden çıkılmaz görünen sorunlara dair yeni ve sağlıklı bakış açıları geliştirerek sorunlarını etkili biçimde çözebilmesini hedefleyen ve self hipnoz olarak da karşımıza çıkabilen bu yöntem kesinlikle bir hipnotik tedavi aracı olarak görülmemelidir. Her insanın yeterli sabrı ve emeği gösterdiğinde başarabileceği, tamamıyla öğrenilebilen bir teknik olan otohipnoz ağır depresyon, kişilik bozuklukları gibi daha ciddi psikolojik tedavi gerektiren durumlara çare olamaz. Bu gibi durumlar mutlaka alanında uzman bir hipnoterapistin müdahalesini, daha ileri aşamalarda ise ilaç tedavisini gerektirebilir.
Otohipnozun amacı mental rahatsızlıkların tedavisinden ziyade günlük hayatta çözümünde zorluk yaşanan stres, kişiler arası iletişim, iş hayatında yaşanan zorluklar, dikkat dağınıklığı ve odaklanma güçlüğü gibi durumlarda kişinin kendi kendini telkin ederek daha berrak bir zihne ve bakış açısına kavuşabilmesidir. Ancak bu yöntemin uygulanabilmesi için öncesinde mutlaka bir uzmandan otohipnoz eğitimi alınması gerekir. Böyle bir eğitim kişinin sabrı, bireysel çabası ve aksatmadan yapacağı önerilmiş egzersizlerle birleştiğinde kendi kendini hipnoz etmek giderek daha kolay bir hale gelecek ve yapılan uygulamaların etkinliği de artacaktır.
Genel anlamda bakıldığında otohipnozun aşamaları doğru nefes almayı öğrenme, günlük hayatta da uygulanabilecek nefes teknikleri geliştirme ve uygulama, rahatlama, tüm vücutla gevşeme, gevşemenin ardından uygulanan imajinasyon, kendi kendine telkin ve ardından otohipnoz durumundan ayrılma olarak özetlenebilir. Ancak dünya üzerindeki her insan birbirinden farklı olduğu gibi otohipnoz konusunda da herkesin kendine has, hatta zamanla kişinin kendi içinde bile değişiklik gösteren özellikleri söz konusudur. Gözetmen eşliğinde pratiğe yönelik uygulamaların yapılmasını ve öğrenilenlerin ileride nasıl uygulanıp uyarlanabileceğinin açıklanmasını içermektedir. Ayrıntılı bilgi almak ve otohipnozla ilgili sorularınızı yöneltmek için lütfen bize iletişim kısmındaki telefon numaralarımız ya da mail adresimiz üzerinden ulaşın. Huzurlu günler dileriz.
Kendi Kendine Hipnoz Hakkında En Yaygın 5 Soru
1-Herkes Kendi Kendine Hipnoz Yapabilir mi?
Herkes kendi kendine hipnoz yapmayı öğrenebilir. Otohipnozu kendi bilinçaltınız ile bir alışveriş aracı olarak düşünebiliriz. Böylece kendinizi etkileyebilir ve bir anlamda şartlandırabilirsiniz.
2-Kendi Kendine Hipnozdan Uyanamamak Diye Bir Durum Var Mı?
Gerek kendi kendinize, gerekse birinin hipnoz etmesiyle “uyanamamak” gibi bir sorun yoktur. Bilinç kaybolmaz %100 bilinçsizlik hali oluşmaz.
3-Hangi sorunları Kendi Kendine Hipnozla Çözebilirim?
Kişisel gelişiminize katkı sağlayacağını düşündüğünüz her konuda katkı sağlayabilirsiniz. Bununla birlikte hipnoz sorunu çözmez. Sorun çözmek için farkındalığı bir üst seviyeye çıkartır.
4-Kaç Saatte Otohipnozu Öğrenebilirim?
Bu araba sürmeye benzer. Bir kez arabaya binip sürebileceğiniz gibi birkaç kez binip sürücülük yeteneğinizi geliştirmeniz gerekebilir.
5-Kendi Kendine Hipnozda Zihinsel Yönlendirme Yapılıyor Mu?
Evet yönlendirme yapılıyor. Yönlendirme yapılmayan versiyonuna hipnomeditasyon diyoruz. Merkezimize otohipnoz öğrenmek için gelen misafirlerimize öğrettiğimiz en önemli şeylerden biri de kendini tanımak ve bu hipnoz deneyiminin duruma ve kişisel ihtiyaçlarına göre uyarlamaktır.
Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.
-

Çocuk Merkezli Aileler
Çevremizde görüştüğümüz pek çok ailenin yaşadığı sorunlardan biri çocuğa söz dinletememektir. Oysa anne ya da baba birbirine sözünü dinletebilir, çok saygılı davranmaya özen gösterdikleri büyükanne ya da büyükbabalara da tatlılıkla söz dinletebilir, fakat küçük yumurcağa gelince bu konuda başarılı olamadıkları görülür. Bu konu, zamanla, onları hem sıkıntıya hem de türlü kaygılara sürükler. Çünkü evde bir tek onun istekleri geçerlidir. Anne – Baba çocuğun türlü sorunları dile getirilir, çözüm arayışları içinde ne yaparlarsa yapsınlar, bir türlü söz dinletemediklerinden söz edilir. Ayrıca, bir sözü de söylemeden edemedikleri görülür, “asıl hata bizde, biz de çok hatalıyız ama ne yapabiliriz?”. Bu söylediklerine hak vermemek mümkün müdür? Evet söylenenler doğrudur. Çünkü çevremizdekilere sözümüzü dinletirken ne yapacağımızı bilip tepkilerimizi ona göre sıraladığımız halde, çocuğumuza gelince bunu başaramayız. Bebek doğmadan öncesinden başlamak üzere bizler çevreden gelen uyarıları dinliyor ya da izliyoruz. Bir anne-babanın kucağındaki ya da elinden tuttuğu çocuğa hayran hayran bakıyoruz. Oysa biz ne kadar imrenirsek imrenelim, genel olarak çok beğendiğimiz çocuğun da yaşattığı türlü sıkıntılar olabileceği kesindir.
Örneğin; yemek yememe, başkaları ile iyi geçinememe, kendi sorumlulukları olan şeyleri başkalarından bekleme, istediğini elde etmek için türlü yöntemlere başvurma, ilgi çekebilmek için yaratılan istenmeyen davranışlar gibi… Peki tüm bu istenmeyenleri çocuk kendiliğinden mi icat etmektedir? Asla! Her çocuk çekirdek aile ortamında gözünü açar, anne-babasını ve daha sonra çevresindekileri örnek alır. Çocukların büyük bir saflık içinde dünyaya geldikleri yadsınamaz. Bu saflık onun hiçbir şey bilmediğindendir. Ona her şeyi öğretecek olan en güçlü etken anne-babasıdır, fakat öğrenme sürecinde tek şey bütün doğruların önünü keser; Duygusallığımız… Bebek artık bazı şeyleri yapabilecek duruma geldiği halde, duygusallığımızın tutsağı olarak hemen atılıp bizler yapmaya kalkışırız. Çünkü onun büyümekte olduğunu ve neyi ne zaman yapması gerektiğini bir türlü düşünemeyiz. Bize göre o hep bebektir. Üzülmesin, zorlanmasın diye bebekken yaptığımız gibi yiyecekleri ezerek vermeyi sürdürürüz. Gittiğimiz evdeki çocuk onu üzüyor diye ev ziyaretlerini azaltırız. Bir şey istediğinde, elde edebilmek için, hele hele ağlıyorsa adeta dünyamız yıkılır, ağlamaması için, gerekmeyenleri de gerçekleştiririz. Çünkü o emretmektedir, biz de yerine getirmekteyiz. Bu sayılanların hepsini belki yapmayabiliriz ama, ona hitap şeklimiz bile “bebeğim” değil midir? Aslında ona sorulduğunda bebekliği asla kabul etmediği halde, her nedense, ona “bebeğim” deriz. İstediklerimizi yaptırabilmek ya da bu konuda başarılı olabilmek içinneler yapabiliriz, bu konuda neler düşünebiliriz?
Gerek çocuk uzmanı doktorları, gerekse biz pedagog ve psikologların uyarıları,anne-babalara yol göstermektedir. Örneğin; bebek beslenmesinde, zamanı geldiğinde, yavaş yavaş katı gıdalara geçilmesi gerektiği belirtilince bazı ailelerin bunlara kulak asmadığı, anne-baba duygusallığı ve evdeki deneyimli diğer büyüklerin etkisiyle çocuğa pütürsüz ve de yalnızca istediği şeylerden başkasını yedirmediği, evde bolca oyuncak varken yenilerinin sık sık alınmaması konusunda yapılan uyarıların tutulmadığı, anne ve babanın çocuğa yaptığı uyarıları diğerinin bozmaması konusunda öğütlenenlerin tersinin uygulandığı zaman çocuğun ev içi hakimliğini daha da pekiştirmiş oluruz. Bu gibi durumlarda çocuğun ikilemde kalması ile belirgin bir kalıp oluşturarak kendini kabullendirdiğinde, artık yapılacak şeyin, uzmandan tekrar yardım almaktan başka yolu kalmaz. Uzmanın öğütlerinin bir kısmı, işimize öyle geldiği için tutulmayınca yumurcak ev içinde tek sözü geçen birey olur.. Peki ev içinde neler yapılmalıdır?
Bebeklikten başlamak üzere, çocukların istedikleri, belki de tek şey, ilgi çekme isteğidir. Bu isteği benimsetebilmek için çocuk yavaş yavaş türlü yollar dener. Öyle bir zaman gelir ki, artık çocuğun isteyip de yaptıramayacağı pek bir şey kalmaz. İşte problem çocuk denen ve de bizlerin yarattığı bu yapıt karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Oysa bu durum belirmeden önce; isteklerin de bir sınırı olduğu ve bazıları yapıldığı gibi, bazılarının asla yapılamayacağını çocuğun kabullenmesi sağlanmalıdır. İstediğini elde edebilmek için ağlıyorsa, kendini yere atıyorsa, bağırıp çağırıyorsa, hatta vurmaya başvuruyorsa, tükürüyor ya da kötü söz söylüyorsa, istenmeyen davranışlarını yinelemekle bizi tehdit ediyorsa, yapılacak şey, ortaya koymaya çalıştığı eylemi ile yalnız başına kalmasını sağlayabilmektir. Bunu yaparken, o anda yapmakta olduğumuz işimize devam edip, onunla asla ilgilenmemeliyiz.
Çocuklar genel olarak engel olmak istediğimiz şeyleri yapmaktan çok hoşlanırlar. Yani “yapma!” dedikçe yaparlar. Ve küçük olmalarına karşın, bu durumda bizi çileden çıkarabilmenin yollarını ararlar ve sonunda da başarılı olurlar. İstediği bir şeyin alınıp alınmayacağına karar verenin ancak bizler olması gerektiğini kabul etmelidirler. Fakat bu konuda verdiğimiz kararlar kesin olmalıdır, verilen karardan asla dönülmemelidir.Çocuk bizlerin tutumuna alışmışken bir zaman sonrasında, elde etmenin yollarını bulmak için yine kendi yöntemlerini uygulamaya kalkışabilirse de, bizler ona karşı kesin tavırlarımızı sergileyip, ilgi çekme isteğini kırmak için uğraştığımız işi sürdürmeliyiz. Şimdi burada diyeceksiniz ki; çocuk sevilmediği duygusunu yaşamaz mı?
Çocuklar çok, hem de çok sevilmeye muhtaçtırlar. Onları sevmenin tek yolu kucağımıza alıp öpmekten başka şeyler de olabilir. Gözümüzün içi gülercesine bir bakış, yaptığı ya da başardığı bir şeyi takdir edici sözümüz, yapmaya başladığı bir işi becerebilmesi için onu yüreklendirici sözler, çok sık olmamak koşuluyla verilen bir armağan, elinden tutup alış-verişe, gezintiye götürmek, son olarak da gerek anne, gerekse babanın (iş dönüşü ya da çocuğun yuvadan gelişi sırasında) evde onunla ilk karşılaştığında, ilk iş olarak, beraberce oyuncakları ile oyun oynanması çocuğun sevgiye olan gereksinimini karşılamaya yetecektir. İşte bu durumda bencilliği yani eve hakimiyeti öne çıkmadan bir şeyleri çevresindekilerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayacaktır. Ve de “ille de benim istediğim olacak” fikrinden sıyrılmanın rahatlığını duyacaktır. Ev ise çocuk merkezlilikten, eşit paylaşımın rahatlığına erecektir.
Çocuklar, bizler gibi değil; gerektiği oranda, duygusallığımızın ağır basmayacağı, çok kararlı davranışlarımızı örnek alacağı, disiplin sınırlarını benimseyeceği, sorumluluklarını üstleneceği, karşısındakinin fikirlerine saygı duyacağı ortamlarda olgunlaşabilirler. Böyle yetişmiş bir çocuğun bulunduğu ortamda sıkıntılı bir durumdan söz etmek mümkün olur mu?..Yetiştirme kurallarına bizler uyduğumuz zaman, çocuk çok iyi yetişmiş olacaktır.
-

CİNSEL PROBLEMLERDE ÜÇ AŞAMA
Cinsel tepkiler üç evreden oluşur:
-
İstek (libido)
-
Uyarılma
-
Orgazm
Cinsellikte libido uyarılma ve orgazmdan anotomik ve fizyolojik olarak ayrıdır. Yani uyarılma ve orgazm korunurken libido (istek) tek başına azalabilir.
Araştırmalar erkek ve kadında cinsel isteğin (libido) beyindeki bazı merkezlerin faaliyetiyle ve salgılanan bazı aracı nörotronsmitter ve testosteron düzeyiyle ilişkili olduğunu bulmuştur. Bazı hastalıklar, kullanılan ilaçlar kişinin cinsel isteğini azaltabilir. Bunlara ilave kişinin psikolojik durumu, çiftin birbirleriyle iletişimi libidonun artma veya azalmasına neden olabilir.
Cinsel İstek Bozukluğu kaça ayrılır ?
Cinsel istek bozukluğu kendi içinde ikiye ayrılır.
-
Azalmış cinsel istek; kişide azalmış cinsel isteğe bağlı cinsellikten gizli bir kaçınma var.
-
Cinsel tiksinti bozukluğu, sexe karşı fobik bir kaçınma var. Hastada panik atak benzeri bulgular olduğunda ilaç başlanması gereken bir durumda
Uyarılma bozukluğu; kadında uyarılamama, erkekte iktidarsızlık
Orgazm bozukluğu; erkekte erken boşalma geç boşalma kadında orgazm olamama.
Cinsel Problemlerde Tedavi Yaklaşımları:
Yaşanılan cinsel sorunlar psikolojik savunmaların, duygusal ve problemli zihinsel süreçlerin bir sonucudur. Bu nedenler kişinin cinsel reflexlerini ve erotik duygularını bozar.
Cinsel problemler kişinin gelişimi aşamasında çevreden aldığı olumsuz uyaranlar, bilinçdışı cinsel çatışmalar, eşi ile ilgili problemler gibi pek çok alt yapıda yer alan etiyolojik faktörler vardır.
Cinsel problemlerin tedavisinde bir sebebe inemezsek hastada cinsellikle ilgili olumlu iç görü kazandırsak ta etkili bir yol alamayız.
İktidarsızlığın altta yatan sebebi eş baskısının arttığı performans kaygısı ve buna bağlı vücutta noradrenalin salınımı ve ereksiyonun gerçekleşmemesider. Bur da problemin sebebini bulup onu ortadan kaldırmalıyız.
Cinsel problemlerde her belirti farklı tedavi protokollerine cevap verir. Pek çok vakada görünen cinsel problemin altında çocukluk çağından kaynaklı cinsel çatışmalar, toplum kaynaklı yanlış öğretiler ya da şu an mevcut ilişkideki problemler olabilir.
Cinsel terapide başarı altta yatan sorunları, kaygıları ve onların sebep olduğu cinsel problemin ele alınması ile olur. Çiftlerin iyileşmeye direnç gösterip göstermediğine odaklanıp gerekli müdahale yapılmalıdır.
Cinsel sorunlarda kullanılan cinsel egzersizler son derece etkilidir. Fakat her bireyin özelliklerine göre bazı değişiklikler yapmalıyız. Bu esnek yaklaşım her bireyin psikodinomik farklılığı nedeniyle gereklidir. Mesela ülkemizde katı dini kurallarla yetişmiş kişilerde masturbasyon egzersizleri vererek gereksiz dirençle karşılaşabiliriz.
-
-

Her Bunalım Depresyon Değildir, Ancak Bu Yardım Almanıza Engel Değil !
Her ne kadar şarkılar ve filmler tam tersi bir izlenim verse de her bunalım depresyon değildir. Günlük konuşma dilinde “depresyondayım” şeklinde yaptığımız kullanımların önemli bir çoğunluğunda aslında depresyondan değil bunalımdan bahsetmekteyiz. Depresyon dediğimiz olgu, bir ruh sağlığı bozukluğudur. Nasıl ki diğer hastalıklarda günlük işlevlerinizden bazılarınızı kaybedersiniz, örneğin ağır bir gripte yatağa düşersiniz, depresyonda da günlük işlevselliğiniz önemli ölçüde düşer. Çoğunlukla evden hiç çıkmak istemez hatta yataktan dahi çıkmazsınız. Aşırı yemek yiyebilir ve tamamen aç kalabilirsiniz. Daha önce büyük bir mutlulukla yaptığınız aktiviteler bile anlamını tamamen yitirir. Yıkanmak, kişisel temizlik hatta tuvalete gitmek bile büyük bir eziyetmiş gibi gelebilir. Bırakın traş olmayı veya makyaj yapmayı yüzünüzü bile yıkamak istemezsiniz. Ayrıca kendinizi değersiz, sefil hissedersiniz. Elbette, bu belirtiler rahatsızlığın ağırlığına ve kişiye göre farklılık gösterecektir. Ancak ileri düzeyde depresyon intihara kadar gidebilir ve yukarıda saydığım tarzda belirtileri olan bir kişinin mutlaka, hiç vakit kaybetmeden bir psikiyatrist hekime başvurması gerekmektedir.
Peki ya yukarıdaki kadar yoğun olmasa da hayatınızı etkileyen bir sıkıntı, bunalımdan bahsediyorsak? Bozukluk derecesinde olmasa da bazı sıkıntılar hayatınızı çok etkileyebilir. Hayattan belli bir keyif, doygunluk almak yaptıklarımız ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla, çok ağır görünmese de bir bunalım durumda arkadaşlarınızla gezmek yerine hep evde kalmak bu bunalım durumunu daha da arttıracaktır. Diğer taraftan, “dışarı çık demesi kolay, hiçbirşey yapasım yok” diye düşünüyor olmanız da muhtemel. Bu durumda da bir uzmandan yardım almaktan çekinmemelisiniz. Psikoterapi veya psikolojik danışmanlık yardımı almak için sıkıntılarınızın “hastalık/bozukluk” seviyesinde olması gerekmez.
Bazen, tanıdıklarımdan “psikolog bana ne söyleyecek, ne tavsiye verecek ki neden gideyim” gibi sözler duyuyorum. Bu cümleyi biraz irdelemekte yarar var. Öncelikle psikoloğun işi size ne yapmanız gerektiği ile ilgili bir tavsiye de bulunmak değildir. Psikoterapi dediğimiz süreç size ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir süreç değil bunu bulmanız için size rehberlik edilen bir süreçtir. Çoğu zaman, terapist fikir beyan etmekten ziyade soru soracaktır. Bu sorular bazen zorlayıcı olabilir, çünkü hayatınızda olup bitenlerle ilgili daha önce hiç bakmadığınız bir yerden bakmaya zorluyor olabilir sizi. Çoğu zaman danışanlarım ilk seans sonrasında yaşadıkları deneyimin farklı olduğunu, arkadaş ile sohbet etmek gibi olmadığını, aslında sohbet etmek gibi bile olmadığını ve zihinsel olarak yorulduklarını belirtirler. Benim açımdan bu türden deneyimler o seansın başarılı geçtiğine dair bir işarettir.
Psikoterapi yaklaşımlarının kullandığı pek çok teknik ve prensip vardır. Bu teknikleri ve prensipleri iyi kullanan bir terapist ile çalıştığınızda, elbette sizin de çabanızla, başarılamayacakmış gibi görünen hedeflere ulaşmanız mümkün olabilir. Elbette değişim kolay değildir, çaba ister ve bu çaba sayesinde daha doyumlu bir hayat yaşamanız mümkün olabilir ..
-

Aile Terapisi
Kişinin günlük hayatını, sosyal ilişkilerini, iş veya okul başarısını etkileyen psikolojik rahatsızlıklar ya da çeşitli iletişim bozuklukları bireyin kendinden ve genetik yapısından, doğal çevresinden, ev dışında bulunduğu ortamlardan kaynaklanabileceği gibi evim tam da içinden; yani aile ortamından da kaynaklanabilir. Aynı şekilde tamamen ailenin işleyişinden kaynaklanmayan ya da büsbütün başka bir nedene bağlı olarak gelişen sorunların kiminde de bireysel terapiler yerine aile terapileri tercih edilmesi çözüme daha kolay ve etkin biçimde ulaşılmasını ve çözümün kalıcılığını sağlayabilir. Aile terapisinin hangi durumlarda gerekli olduğuna ve işe yarayıp yaramayacağına karar vermek kesinlikle alanında yetkin uzmanların işidir.
Başta bağımlılık tedavisi ve stres olmak üzere kişinin kendi sorunuymuş gibi görünen pek çok konuda çözüme varılamamasının sebebi çözümün bir parçası olması gereken yakın aile üyelerinin sürece dahil edilmemeleri olabilir. Bu durum çocukların ve ergenlik çağındaki gençlerin yaşadıkları kimi özgüven eksiklikleri, kaygı bozuklukları, konuşma bozuklukları, okul başarısızlığı ve sınav kaygısı gibi problemler için de geçerli olabilir.
Aile terapisi esas olarak var olan sorunun adlandırılması, nedenlerinin saptanması, çözüm yolunun belirlenmesi ve tüm yakın aile üyelerinin sorunun çözümünde belli ölçüde rol almalarını içerir. Aile terapisinin faydaları arasında aile içinde yaşanan iletişim kopukluklarının giderilmesi, kuşaklar arası çatışmaların hafiflemesi, aile içinde karşılıklı birbirini suçlamaya dayalı yıkıcı davranışların en aza indirilmesi, özellikle çocuklar ve gençler için daha sağlıklı bir gelişim ortamının sağlanması, evdeki huzurun ve aile bireyleri arasındaki sevgi bağının güçlenmesi sayılabilir. Aile terapisinde tüm bunların yanında tüm katılımcıların bireysel sorunlardan çok bütüne odaklanmaları ve problemleri başkalarının gözünden de görülmeleri sağlanarak ulaşılan çözümlerin uzun vadeli olarak kalıcı hale gelmesi amaçlanır.
Terapilere genellikle anne, baba ve çocuklar katılsa da aile terapisi programlarına dahil edilebilecek aile üyelerinin bir sınırı yoktur. Çözülmeye çalışılan sıkıntıyla bağlantısı olan ya da daha sonra aynı sorunlarla karşılaşılmaması için bilgilendirilmesi gereken tüm aile bireyleri bu terapilere katılabilirler. Sorunun esas kaynağını ve çözümün parçasını oluşturan aile üyelerinin pek çok seansa iştirak etmeleri beklense de diğer kişilerin her seansa katılım sağlamaları zorunlu olmayacaktır.
En Çok Sorulan 5 Soru?
1-Aile Terapisi Ne Kadar Sürer?
Her seans 50 dakika sürer ve verimlilik açısından haftada bir tekrar edilmesi ve en az 2-4 ay sürdürülmesi gerekir. Bu seanslarda hedeflenen davranış değişikliği birlikte belirlenir.
2-Aile Terapisi Nasıl Uygulanır?
Aile terapisi psikolojik rahatsızlıkların tedavisini amaçlamaz. Tüm aileye ve bireylerine konsantre olur. Aile bireylerinde herkes birbirini olumlu ve olumsuz etkileyebilecek konumdadır.
3-En Çok Faydası Nedir?
Aile içi sorunların veya aile bireylerinde kişiselleştirilmiş olan sorunların çözümünde tüm aile bireyleri kendi çerçevesinden katkı sağlayabileceğini ve bunu nasıl yapabileceğini öğrenir.
4-Kimler Katılabilir?
Çekirdek ailenin bütün fertleri bu terapinin müşterileri konumundadır. Bununla birlikte daha geniş çerçevede katılım sağlanabilir. Bu ilk seanslarda değerlendireceksiniz.
5-Ne zaman Aile Terapisine İhtiyaç Duyulur?
Aile içinde çözülemeyen sorunlar kronikleşmeden bir aile terapistinden yardım alınabilir.
Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.
-

Kıskançlık ve Othello Sendromu
Kadın ve Erkek ilişkisi
Cinsellik, erkek ve kadın arasında olan temel arzu ve isteklere dayanan dürtü ve hislerdir (WHO, 2015). İnsan varolduğu günden itibaren varoluşunu sürdürmek, neslini artırmak için içgüdüsel olarak bu hisleri yaşamakla kodlanmıştır. Bu hisleri yaşayan kişiler sosyal çevreleri biçimlendikçe daha kompleks duygular geliştirmeye başlamışlar, örneğin aşk, flört gibi. Oysa ki insanların ilk temel dürtüleri cinsellik ve üremeydi. Aşama aşama sosyal faktörler, dinler ortaya çıktıkça insanlar sosyal normlara göre biçimlendikçe sahiplenme, aile kurma, anne-baba olma, eş, sevgili, nişanlı olmak gibi çok farklı sıfatlara sahip olmaya başladılar. Sosyal normlar farklı anlamlar kazanmaya başladıkça kişiler farklı duygular geliştirmişler; bunlardan biri de kıskançlık duygusudur. Kişiler ilişkiye başlamadan önce bilinçaltında bir çok beklentileri olsa da bunlardan en önemlisi sevilmek arzusudur. Bu psikolojik ve sosyal gereksinimdir. Kişiler okudukları kitaplardan, baktıkları dizilerden, filmlerden, çevrelerinden duydukları hikayelerden ideal bir aşk yaşayacaklarının hayalini kurmayı öğrenmişler. Oysa ‘ideal Aşk’tan çıkardıkları anlam bilinçaltında kendilerine koşulsuz-şartsız aşık bir kişiye sahip olma dürtüsüdür. Bu psikolojik olarak zorlu hayat tecrübesine sahip ve çocukluktan sevgiye aç olan kişiler arasında görülebileceği gibi, yukarıda not ettiğimiz sosyal beklentilerle de alakalı olabiliyor.
Kıskançlık
Bu sebeplerden kıskançlık duygusu doğar. Kişiler kıskançlık duygusunu aşkın ayrılmaz bir parçası olarak düşünselerde aslında tamamen farklı bir duygudur. Kişilerin beyinlerinde oluşturdukları farklı düşüncelerin sonucu olarak ortaya çıkan ‘kıskançlık’ duygusu ne kadar seversen o kadar kıskanırsın mantığına göre sosyal olarak çerçevelenmiştir. Yani kişi ne kadar çok kıskanılırsa o kadar çok sevildiğini düşünür, ya da ne kadar kıskanırsa o kadar çok seviyordur hissine kapılır. Ve sonuç olarak bilinçaltında yatan ‘eşsiz aşk konsepti’ kıskançlıkla eşleştirilir. Oysa analizime göre kıskançlık:
-
Kıskançlık karşı tarafın özgüven sorunu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Kişi kendine ve partnerine ne kadar güvense de, partnerinin ondan başkasına ‘güzelmiş, yakışıklıymış, akıllıymış, zekiymiş ve s….. bir çok örnek verilebilir’ – demesini, veya aklından geçirmesine tepki verir, çünkü her birey partneri için ‘süper star’ olmak istiyordur. Bu genelde naif duygulardır ve ilişkiye başlayan kişilerin kıskançlıktan beklentisi budur. Kişi partnerinin ona ne kadar değer verdiğini hisseder ve çizgiler aşılmadıkça bir çok kişi bu durumdan zevk alır. Bu durum genelde bilinçaltında yatan Epik aşkın göstergesi olarak sosyal olarak kabul edilmiştir.
Not: Bu durum sürekli partnerini başkalarıyla kıyaslayarak küçük düşürme durumuyla alakalı değildir.
-
Partnerinin ondan önceki yaşamındaki ilişkileri hakkında fazla bilgi ve detaylara sahip ve ya tam aksine ve bu yüzden kişi her zaman için potansiyel tehlike olabilme ihtimalini göz önünde bulunduruyordur.
-
İlişkilerinde sağlıksız giden bir durum vardır ve ilişki durumları askıdadır, kişi ortada 3.şahsın olduğundan şüphelenmeye başlayabilir
-
İlişkilerini sağlıksız duruma getirmiştir kendisi, ihanet veya flörtler yapıyordur, ben yapıyorsam acaba karşı tarafta mı bunu bana yapıyor düşüncesi kişini terk etmez. Burada bilinçaltında yatan duygu kişinin vicdanıdır, ihanet etmesine rağmen partnerine karşı hisleri vardır ve sürekli yaptığı şeyin yanlış olduğunu algılar, ama bir daha aynı şeyi yapmaktan kendini alı koymak konusu ise tartışılır.
-
Othello Sendromu – Paranoya – ortada hiç bir sebep yokken kişinin karşı tarafı ihanetle suçlaması
Othello sendromu
(Delüzyonel kıskançlık; patolojik kıskançlık)
Kişi hiç bir gerçek sebep ve ispat olmaksızın partnerinin onu aldattığını, ona ihanet ettiğini düşünmesi, ve sonuç olarak sosyal olarak kabul görmeyen ve anormal davranışlar sergilemesi durumudur. Bu aşağıdaki bazı örnekleri içerir:
-
Parterini sürekli başkalarına bakıyor mu diye takip etmek
-
Partnerinin davranışlarını sürekli sorgulamak
-
Partnerinin telefonunu sürekli kontrol etmek, gelen aramaları, mesajları, yanlış olsa dahil sorgulamak
-
Sosyal medya kullanmaya izin vermemek
-
Nerede olduğunu, ne yaptığını, kiminle olduğunu çapraz sorgularmış gibi sorgulamak ve yalanını ortaya çıkarmağa çalışmak için uğraş vermek
-
Ev dışında bir hayatının olmasını engellemek
-
Parterinin bu durumdan kurtulmak için yaptığı her davranışını (boşanma, evi terk etme ve s.) ihanet olarak değerlendirmek ve onu ihanetle suçlamak
-
Partnere karşı sözel ve fiziksel şiddet uygulama.
-
Partnerini kıskançlığına sebep olduğu için suçlamak
-
Patolojik kıskançlık davranış sergilediğini kabullenmeme
-
Başkalarına ve kendine zarar vermekle tehdit etmek
Takıntılı ‘Othello’ sendromunda kıskançlıkla ilgili endişeler kişiyi terk etmezken, onu sürekli parterini kontrol etmeye iterken, özgürlüğünü sınırlarken, delüzyonel kıskançlıkta kişi partnerinin davranışlarından veya sebepsiz olarak sonuçlar çıkarır, örneğin partnerinin ona cinsel performansını düşürmesi için karışım içirdiğini düşünebilir, sevgiliyle rahat zaman geçirebilmesi için. Veya partnerinin başkasından cinsel yolla bulaşan bir mikrop kaptığını ve o mikrobun ona bulaştığını düşünebilir. Her iki sendrom beraber görülebileceği gibi, tek tek de görülebiliyor.
Rahatsızlık psikolojik, sosyal ve kişilikle ilgili sebeplerden ortaya çıkabilir. Erkek hastalarda genelde cinsellikle ilgili güçlü doyumsuzluk ve ihanet bu durumu tetiklerken, kadınlarda güçlü duygusal doyumsuzluk ve duygusal ihanetler bu durumu tetikleyebiliyor. Ayrıca alkol, amfetamin, ve kokain kullanımı bu rahatsızlığı tetikleyebiliyor (Kingham , 2004; Shephard & Michael, 1961).
Tedavi
Rahatsızlık psikiyatrik ilaçlarla (anti-psikotik ve anti-depresan) tedavi edilirken, yanında psikoterapi alınması gerekir. Psikoterapi kişiye ve partnerine psiko-eğitim vermek, davranışsal ve ya bilişsel davranışsal terapi yapmak, aile, çift terapisi, bireysel terapi ve s şekilde uygulanmalıdır.
Durum çok ciddi rahatsızlık olduğu için hastanın başkalarına ve kendine zarar verme olasılığı çok yüksektir. Bunun için profesyonel yardım alınması şarttır.
Kaynakça
Kingham M., (2004). Aspects of morbid jelousy. Advances in Psychiatric Threatement 10(3): 207-215
Sexual and reproductive health: Defining sexual health”. WHO.int. World Health Organization. Retrieved 20 June 2015.
Shephard, Michael (1961). “Morbid Jealousy: Some clinical and social aspects of a psychiatric symptom”. Journal of Mental Science 107: 687–753.
-