Kategori: Psikoloji

  • Konuşma Bozuklukları

    Konuşma Bozuklukları

    ÇOCUKLARDA KONUŞMA BOZUKLUĞU

    Çocuklarda en çok 2 ila 5 yaşları arasında görülen ancak 12 yaşına kadar ortaya çıkma olasılıkları olduğu gibi nadir durumlarda ilerleyen yaşlarda, hatta yetişkinlikte dahi görülebilen konuşma bozuklukları ülkemizde çoğu zaman kekemelik adı verilen problemle aynı şey olarak algılanmaktadır. Oysa her konuşma bozukluğu kekemeliğe eşdeğer olmadığı gibi bu problemlerin nedenleri ve çözümleri de birbirinden farklı olabilir. Tedavinin gecikmesi, yanlış tedavi gibi durumlarda konuşma bozukluklarının ilerleyerek kekemeliğe dönüşmesi ise maalesef mümkündür.

    Konuşma bozukluklarının ve kekemeliğin nedenleri arasında duyma duyusunda var olan sorunlar, yavaş ve yaş grubunun gerisinde kalan zeka gelişimi, çeşitli gelişim bozuklukları, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği, öğrenme zorluğu ve dil gelişiminin normalden yavaş olması sayılabilir. Bunların yanında ancak konusunda uzman bir psikoloğun yardımıyla tespit edilebilecek şartlanma, travma ve fobiler de konuşma bozukluğunun nedenleri arasında olabilir. Kimi konuşma bozuklukları çocuk okul çağına başlamadan önce kendiliğinden geçse de bu durum geçer ümidiyle görmezden gelinemeyecek kadar ciddi nitelikte de olabilir. Bu nedenle konuşma bozukluğu terapisi ve varsa kekemelik tedavisi için mutlaka işin uzmanı bir kişiye başvurulmalıdır.

    Yapılan araştırmalar küçük ve orta ölçekli konuşma bozukluklarının özellikle 6 yaşına dek pek çok çocukta kısa sürelerle görülebileceğini kanıtlamaktadır. Bu tarz normal sayılabilecek aksamaların kekemeliğe dönüşmesi ise çoğu zaman maalesef ailenin konuya bilinçsiz yaklaşımı, çocuğa aşırı baskı uygulanması ve uzman yardımı almaktan kaçınılması nedeniyle meydana gelir. Çocuğun konuşma bozukluğu konusunda sürekli sıkıştırılması ve sorunun yüzüne vurulması, hatanın kendinden kaynaklandığı algısının yaratılması, bilinçsizce yöntemlerle çocuğun konuşmaya zorlanması gibi durumlar problemi daha kötü ve içinden hale çıkılmaz hale getirilebilir. Henüz kekemelik ortaya çıkmadan ya da konuşmadaki aksamalar ilk fark edildiğinde vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması iyi niyetli fakat bilinçsiz çabaların çocuğa verebileceği zararı en aza indirecek ve sorunun büyümeden çözülmesini sağlayacaktır.

    HANGİ DURUMDA UZMANA BAŞVURULMALIDIR?

    3 Aylık:

    Dış uyaranlara karşı tepkisiz kalıyorsa

    3-5 Aylık

    Anlamsız sesler çıkarmıyor sıcak veya kızgın seslenmelere tepki vermiyorsa

    6-9 Aylık

    Heceli sesler çıkarmıyor annesisin sesine yüzünü görmediği halde tepki vermiyorsa.

    10-11 Aylık :

    İsmine tepki vermiyorsa, jest ve mimiklerini kullanmıyorsa.

    12 Aylık:

    Hiçbir sözcük kullanmıyor, ses taklidi yapmıyorsa.

    18 Aylık:

    Aile üyelerini tanımıyor, basit komutlara uymuyorsa.

    24 Aylık:

    50 Kadar sözcük öğrenmediyse, çevresindeki birkaç kişinin isimlerine tepki vermiyorsa.

    3 Yaşında:

    Söyledikleri sözcüklerin çoğu anlaşılmıyorsa. Basit cümleler kuramıyorsa.

    4 Yaşında

    Kişi zamirlerini, iyelik/çoğul eklerini kullanmıyor, geçmiş/gelecek zamana ilişkin konuşamıyorsa, sorulan sorulara yanıt vermiyorsa.

    5 Yaşında

    Konuşmaları anlaşılmıyor. Sorulan sorulara sessiz kalıyor. Basit cümleler kuramıyor ve basit hikayeler anlatamıyorsa.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çift Terapisi

    Çift Terapisi

    İlişkileri araştıran verilere baktığımızda, çiftlerin içine düştükleri problemi sürece bırakarak çözmeyi düşündüklerini gösteriyor ve bu süreç 6 yıl geçmesine sebep oluyor. Bu sürenin sonunda çiftlerin %70’i boşanma sürecine giriyor ancak mutlu bir evlilik anlayışlarını kaybettikleri gibi mutlu bir boşanma sonucuna da gidemiyorlar.
    Problemli bir ilişki yoktur. Problem haline gelip içinden çıkılamayan ilişkiler vardır. Siz de böyle bir sürece girdiğinizi düşünüyorsanız, geç kalmadan destek alın…

    ÇİFT TERAPİSİ

    Doğanın yasası gereği herhangi bir şeyin tek taraflı bir kusurdan dolayı yanlış gitmesi ihtimali oldukça düşüktür. Bu nedenle ilişkilerde yaşanan sorunlarda da genelde iki tarafın da öyle ya da böyle görmekte zorlandıkları önemli noktalar, yakalamakta zorlandıkları bakış açıları mevcuttur. İster uzun yıllardır birlikte olduğunuz eşinizle, ister yeni hayat arkadaşınızla olsun çözmekte zorlandığınız sorunlarınız varsa ve ilişkinizi kurtarmakta kişisel çabalarınızın faydasız kaldığını düşünüyorsanız çift terapisi başvurabileceğiniz en bilimsel ve etkili yöntemdir. Temel olarak ilişkiye zarar veren nedenlerin tarafsız bir gözle ortaya konulmasına ve bu nedenlerin taraflardan ikisinin de emeği ve katkısıyla ortadan kaldırılmasına ya da sağlıklı bir paylaşımla yer değiştirmesine dayanan çift terapileri günümüzde tüm dünyada saygın psikologlar tarafından uygulanmaktadır.

    İnsan yapısı gereğince kendi hatalarını görmezden gelmeye ve onları başkalarına atfetmeye meyillidir. Bu insanın kişisel zayıflığından değil; aksine kendine olan sevgi ve güvenini korumaya yarayan savunma mekanizmasından kaynaklanır. Ancak olaylara tek taraflı bakmak özellikle ikili ilişkilerde zamanla yıpranmalara yol açar. Çift ve evlilik terapileri de bu yıpranmaların ilişkiye ve aile birliğine fazlaca zarar vermeden tespit edilip onarılmasını amaçlar. Terapinin yöntemi psikoloğun çifti karşısına alıp tek tek neleri yapıp yapmamaları gerektiğini madde madde açıklamasından çok çifti oluşturan bireylerin uzmanın yol göstermesiyle birbirlerini neden sevdiklerini, birbirlerine dair rahatsız oldukları yönleri, ilişkilerinin güçlü ve zayıf yanlarını; kısacası kendilerini ve ilişkilerini bilinçaltının da desteğiyle anlayarak tekrar sağlıklı ve huzurlu bir ilişkiye kavuşma yolunsa adım adım ilerlemeleridir.

    İkili ilişkilerde kişilerin göremedikleri detayları ortaya çıkarmaya ve mutlu bir ilişkinin tesis edilmesine yarayan çift terapilerinde en önemli nokta terapiye katılan iki tarafın da kendi yanlışlarını görmek, karşılarındaki kişiyi yanlışlarından dolayı affetmek, onu dinlemek ve aşklarını yeniden canlandırmak konusunda istekli olması şarttır. Çift terapisi uygulaması için İstanbul-Ankara-Adana-Antalya-Bursa-Konya İllerinden birinde yaşıyorsanız Çift terapisi seanslarımıza katılarak olumlu gelişmeleri gözlemleyebilirsiniz.

    Merkezimizde uygulanan hem çift, hem de evlilik terapisi programları çerçevesinde çift olarak ve bireysel yapılan görüşmelerin yanı sıra hipnoz, hipnoterapi ve telkin gibi bilimsel etkinliği bugün geniş kabul gören yöntemler kombine olarak uygulanmaktadır. Terapinin ne sıklıkta ve ne süre boyunca gerçekleşeceği ilk birkaç seans içinde mevcut sorunların saptanmasıyla netleşmektedir.

    Çift-Evlilik Terapisi Konusunda En Çok Sorulan 5 Soru

    1-Eşim Terapiye Gelmeyi Kabul Etmiyor Ne Yapabilirim?

    Genellikle kadınlar erkeklere kıyasla daha çok gelişime açık olurlar. Bu durumda direnenler çoğunlukla erkeklerden çıkar. Kişiler kendi paradigmaları çerçevesinde ilişkiye değer katamadığı hatta ilişkiyi değersizleştirdikleri için bir terapiste ihtiyaç duyarlar. Sizin çabalarınıza olumlu bakıyor ancak bir terapiste gelmiyorsa yalnız gitmek istediğinizi görüşmeye girmese bile yanında olmasını isteyin. Buna da direniyorsa siz başlayabilirsiniz. Belki zamanla sizdeki değişimden etkilenerek katılabilir.

    2-Boşanmak Üzereyim Yine De İşe Yarar Mı?

    Eğer işlemleri başlatmış ve diyaloğu tamamen koparmışsanız böyle bir arayışın da katkısı olmayacaktır. Ancak taraflardan birinin olumlu bakması halinde diğer tarafın bu sürece nasıl bakacağı önemli. İkiniz birlikte gelmeye karar verirseniz boşanma arefesinde olsanız bile bu süreç her halukarda size iyi gelecektir.

    3-Eşimin Beni Aldattığını Biliyorum Yine De Terapi Almalı mıyım?

    Neden aldattığını anlayabilmek ve bu ilişkiyi sürdürmek istiyorsanız cevabı “Evet” Olacaktır.

    4-Evli Değiliz Yine De Çift Terapisi Almak İstiyoruz?

    Çift terapisi sadece evli çiftlere yapılmaz, evliliği düşünen, beraber yaşayan veya birbirlerini daha iyi anlamaya çalışan çiftler de bu terapiye katılabilirler.

    5- Kaç seans gelmeliyiz?

    Şu kadar seans gelmelisiniz diye bir şartımız yok. Tek seansta bile önemli ölçüde verimli olurken ihtiyacınıza ve imkanlarınıza göre bunu 8-10 seans sürdürebilirsiniz.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Yatakta neden mutsuzuz?

    Yatakta neden mutsuzuz?

    Bazen yaşamımızın birçok noktasında gereğinden fazla performans odaklı olduğumuzu düşünmeden edemiyorum. Hep “en” lerin peşinde olduğumuzu düşünüyorum, hatta sekste bile. 
    2005 yılında Hürriyet gazetesinin yaptığı bir araştırmada cinsel ilişki sıklıkları ve insanların bunlara dair düşünceleri araştırılmış. Araştırma sonucunda toplumun %32.2’si sevişme sıklığını diğer birçok insana göre daha az olduğunu belirtmiş. 
     Google’a “seks ve sevişme teknikleri yazdığınızda yaklaşık 47.500 sonuç buluyor. Yine Google’a “iyi sevişiyor musunuz” diye yazdığımda yaklaşık 42.700 sonuç buluyor. Düşünmeden edemiyorum böyle bir arayış var ki bu makaleler yazılıyor ve okunuyor.  
    Rollo May, seks sıklığı ve sevişme teknikleri üzerine yapılan bu vurguyu Aşk ve İrade adlı kitabında bakın nasıl yorumluyor:
    “Bir toplumda kişilerin peşinde koştuğu nasıl-yapılır içerikli kitapların veya piyasadaki o konudaki yayınların sayısıyla, söz konusu kişilerin cinsel tutkuları ya da cinselliğe katılımdan aldığı zevk arasında ters orantı olduğunu sık sık düşünürüm. Elbette ki bu tip yayınlardaki tekniklerin, golf oynama olsun, oyunculuk olsun, sevişme olsun, yanlış bir tarafı yoktur. Fakat seks tekniğini gereğinden fazla vurgulamak, sevişmeyi mekanikleştiren bir tavra yol açar ve beraberinde yabancılaşmayı, yalnızlık duygusunu ve benlik yitimini getirir. Çiftler Kinsey’in saptadığı ve standartlaştırdığı şekilde, sevişmelerinde çetele tutmaya ve zaman çizelgelerine çok fazla önem veriyorlar. Orada belirtilen sıklığın gerisinde kaldıklarında kaygılanıp, kendilerini isteseler de istemeseler de yatağa girmeye zorluyorlar. Meslektaşım Dr. John Schimel “hastalarım…. cinsel sıklık tablosunun gerisinde kalmayı aşkın kaybolması biçiminde yaşadılar” diye gözlemliyor. Erkek bu sıklık tablosunun gerisinde kalırsa, sanki erkeksi konumunu kaybediyormuş duygusuna kapılıyor, kadın ise, erkeğin kendisine kur bile yapmadığı bir dönem yaşayınca, kadınsı çekiciliğini kaybettiğini düşünüyor… İncelikli muhasebe ve listeleri- “Bu hafta ne kadar sıklıkla seviştik?”, “Bana bütün akşam yeterli ilgiyi gösterdi mi?”, “Ön sevişme yeteri kadar uzun muydu?”- kişiyi, bu en içten gelen davranışın kendiliğindenliğinin nasıl sürebileceği konusunda şüpheye düşürür.
    Zihnin tekniklerle bu denli meşgul olduğu ortamda, sevişme hakkında sorulacak tipik sorunun, “Sevişmede tutku, anlam veya zevk var mıydı?” yerine “Performansım ne kadar iyiydi?” olmasına şaşırmamak gerekir. Örneğin, Cyril Connolly’nin “orgazm zulmü” dediği şeye ve bir başka yabancılaşma şekli olan, aynı anda orgazma ulaşma kaygısına bakalım. İtiraf etmeliyim ki, insanlar “vahiy gibi orgazm”dan söz ettiklerinde “Niçin bu kadar uğraşmak zorunda olsunlar?” diye merak ediyorum. Bu şatafatlı efektlere ilgi duymakla, hangi kendine güvensizlik çukurunu, hangi iç yalnızlık boşluğunu doldurmaya çalışıyorlar? 
    Ne kadar seks, o kadar iyi tutumundaki seksologlar bile, orgazma ulaşmaya tedirgince yapılan aşırı vurgunun ve eşi “tatmin etmeye “ yapıştırılan önemin karşısındadırlar. Erkek kadına mutlaka “gelip gelmediğini”, “iyi olup olmadığını” sorar veya üstü kapanmayacak bir deneyimi tanımlamak için üstü kapalı bir sözcük kullanır. Biz erkekler…diğer kadınlar tarafından, o anda kadının kendisine sorulmasını istediği son sorunun bu olduğuna dair uyarılıyoruz. Dahası, kafayı tekniğe takma, kadının fiziksel ve duygusal olarak en çok istediği şeyi, yani erkeğin zirve anında içinden gelen coşkunluğunu, onun elinden alır. Bu coşkunluk kadına kendisinin ve deneyimin elinden gelen heyecanı ve esrikliği verir. Roller ve başarı konusundaki bütün saçmalıkları kafamızdan attığımızda, ilişkideki yakınlığın şaşırtıcı bir biçimde ne kadar önemli olduğu gerçeği kalır geriye- buluşma, yakınlaşmanın nereye gideceğini bilmemenin verdiği heyecan, kendinden emin olma ve kendini verme, ilişkiyi unutulmaz kılar. “    
    Yukarıda da belirttiğim ve May’ in de bahsettiği gibi sürekli kendimizden bir şey bekliyoruz, hatta yatakta bile. Sadece dokunmayı…hissetmeyi içeren böyle bir yakınlaşmada bile kendimizi hissetmenin kollarına bırakmaktansa skalaları tutturup tutturamadığımız peşinde koşmak seksin özüne aykırı gibi geliyor bana. May’in de belirttiği gibi roller ve başarı konusundaki bütün bu saçmalıkları bir kenara bıraktığımızda ancak… ancak anda kalabildiğimizde, duygusal yakınlığın o andaki belirsizliğinin keyfini çıkarabilir… ancak o zaman gerçekten seksin içindeki sevgiyi hissedebiliriz gibi geliyor. 

  • Yarası yarasına denk geleni sever insan

    Yarası yarasına denk geleni sever insan

    Ne güzel demiş Doç Dr. Cebrail Kısa Duygu Odaklı Çift Terapisi adlı kitabın önsözünde:
    “İnsan yarası yarasına denk geleni seviyor. “
    “En sevdiğim sözlerden birisi (bu söz), büyük bir bağlanma, kabul ve sevgi içeriyor. Yarası yarasına denk gelenlerin birbirinin yarasını sarmasını bildikleri için birlikte daha iyi yaşayabileceklerine inanırım.”
    Kısa’nın bu sözleri bana hocam Mehmet Zararsızoğlu’nun sözlerini hatırlattı: “Bilinçdışı bilinçdışını görür.” der Mehmet Zararsızoğlu.
    Bilinçdışı bir şekilde çekiliriz bir sevgiliye… bilinçdışı bir bağ ile bağlanırız çoğu zaman… ondan bize neyin çekici geldiğini bile bilmeden… neye tutulduğumuzu bile hiç düşünmeden.
    …ve Kısa’nın da belirttiği gibi belki de yaramız görür yarasını…  yüreğimiz görür yüreğindeki acıyı… ve ancak aynı acıyı yaşayan o yürek anlar diğer yüreğin ağırlığını… ancak o acıyı yaşayan anlar diğer yüreğin acısını.
    Tabii eğer kendi yüreğindeki yaraya bakabilirse… kendi yüreğindeki acıyla yüzleşebilirse… eğer kendi yarasını sarmaya cesaret edebilirse. ..ancak o zaman merhem olabilir sevgilinin yarasına insan… ancak o zaman … ancak o zaman dönüştürücü olabilir, o ilişkide…  ancak  o zaman yaşam verebilir ilk önce o sevgiye.
    Ondandır işte… insan yarası yarasına denk geleni sever… insan farkında olmadan da olsa yarasına merhem olabilecek olanı sever. 

  • Ya “kriz” lerse bizi büyüten?

    Ya “kriz” lerse bizi büyüten?

    Hep mutluluklar peşinde koşuyoruz. Hep bir şeyler iyi olsun istiyoruz. Ama krizlerin hayatımızdaki önemini bakın Talat Parman* nasıl özetliyor:
    “Schaeffer krizi olumsuz bir unsur olarak almak yerine tersine, krizlerin yaşamsal sınavlardan geçilmesinde yapıcı bir işlevi olabileceğini vurgular. Krizler esnek bir ruhsal yapının oluşmasını sağlar. Esnek bir ruhsal yapı, yaşam sınavlarından kaçmayan onlarla göğüs göğse çatışabilen, dürtüsel şiddetin yalnızca yıkıcı değil besleyici olabileceğini de gören bir ruhsallıktır. Kriz ayrılık ve yas kapasitelerinin işlevsel hale gelmesi, ruhsallığın dürtüsel işgalden beslenmesi. İnsan olmak yazgısıyla karşılaşmak, yaşamsal ve ilişkisel deneyimler için bir şans oluşturabilir. Oysa ağır patolojilerin kriz yaşayamadıklarını biliyoruz. Bu yaklaşım krizi yaşamanın değil yaşamamanın patolojik olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamakta.”
    Talat Parman ne güzel özetlemiş krizlerin yaşamımızdaki önemini, ne güzel anlatmış krizlerin görmediğimiz bir şeyleri görmek,  fark etmediğimiz bir şeyleri  fark etmek için ne kadar büyük bir şans olduğunu…
    Krizler büyütüyor bizi. ..Krizler esnetiyor ruhumuzu…Krizler güç katıyor… Krizler… krizler yaşamdaki var oluşumuzu sorgulayıp değişimi getiriyor.
    Bundandır… krizlerdendir… acının içinden geçmeden büyüyemez insan…o  sıkışıklığın içinde yüreği yanmadan bir adım öteye gidemez insan. 
    *Parman, T. (2006). Ailenin Yaşam Döngüsünde Ergenlik Krizinin Yeri. Yansıtma Psikopatoloji ve Projektif Testler Dergisi,5-6, 11-16.

  • Siz de erken büyüyenlerden misiniz?

    Siz de erken büyüyenlerden misiniz?

    Bazı insanları görüyorum, o kadar erken o kadar çok sorumluluk almışlar ki. geçmişte o kadar çok yapmamaları gereken şeyler yapmışlar ki.
    Bazı insanları görüyorum o kadar erken büyümüşler ki. o kadar erken büyümek zorunda kalmışlar ki.
    Ünlü Psikanalist Donald Winnicott bakın ergenliğe ve olgunlaşmamışlığa dair neler diyor:
    “Söylemeye çalıştığım şey kısaca ergenlerin olgun olmadığıdır. Olgunlaşmamak ergenin sağlığı için önemli bir öğedir. Olgunlaşmanın sadece bir çaresi vardır ve bu da zamandır.
    Olgunlaşmamışlık ergenlik sahnesinin önemli bir bölümüdür. Bu en heyecanlandırıcı özellik olan yaratıcı düşünceyi içerir, yeni ve taze duygu, yeni yaşam için fikirleri içerir. Toplumun sorumluluğu olmayan bu insanlar tarafından gelecek dalgalanmalara ihtiyacı vardır. Eğer yetişkinler geri çekilirse ergenler yanlış bir süreç sonucunda ve vaktinden evvel yetişkin olurlar. Topluma verilecek öneri: Ergenlerin iyiliği için yanlış bir olgunluğa adım atmalarına izin vermeyin. Bunu onlara gerekenden fazla sorumluluk yüklemeyerek yapabilirsiniz, onlar bu sorumluluğu sizden isteseler bile.
    .Zafer, gelişim sürecinde olgunluğa ulaşmaktır.çok erken zafere ulaşan ergen kendi tuzağına düşer, diktatöre dönüşür.”
    Mehmet Zararsızoğlu erken olgunlaşan bu çocukları ebeveynleşen çocuklar olarak tanımlıyor. ebeveynleşerek aileiçinde ebeveynlerine ebeveynlik yapan çocuklar. ebeveynlerine ebeveynlik yaparken kendini unutan çocuklar. büyüdüm sanarken hep çocuk kalan “yetişkin çocuklar” .ve her şeyin en doğrusunu bildiğini düşünen bu yetişkin çocuklar Winnicott’un deyimiyle diktatör gibi davranıp ilk önce anne babalarını sonra da etrafındaki diğer insanları yönetmeye başlıyor.
    Bilmem ki siz de erken büyüyenlerden misiniz? Bilmem ki siz de erken olgunlaşanlardan mısınız? Olgunlaştığını düşünüp aslında kendi hayatına bir türlü dönemeyenlerden misiniz? 

  • Siz de “çok yoruldum!” diyenlerden misiniz?

    Siz de “çok yoruldum!” diyenlerden misiniz?

    Yaşamınızda hangi ortama girerseniz girin, kendinizi koşuştururken ve iş bitirirken mi buluyorsunuz? Yapıp yapıp sonra “Niye hep ben yapıyorum?” mu diyorsunuz.
    Bazı insanlara bakıyorum, vermekten hep kaybediyorlar…verip verip sonra hep kızıyorlar.
    Bert Hellinger, Sevgi Düzenleri  adlı kitabında denge yasasından bahsediyor ve “insan verdiği kadar alabilmeli de” diyor.
    Merak ediyorum da  yoruldum diyenler ne kadar alabildiğimizi  düşünüyor muyuz? “Ne kadar  ben yoruldum” diyoruz?” Ne kadar “Ben bu kadar yapabilirim, bana yardımcı olur musun?” diyoruz.
    Demiyoruz gibi geliyor bana. Daha çok her şeyi kendimiz yapmamız gerektiğini düşünüyoruz sanki. Diğerlerini mutlu etmek bize doğuştan verilen bir görevmiş gibi sanki.
    Hiç bunun nedenini düşündünüz mü? Hiç durup sorguladınız mı? Hiç “Neden böyleyim?” dediniz mi?
    Biraz geçmişe gitseniz ve annenizle ilişkinize baksanız, acaba orada da annesini mutlu etmeye çalışan “küçük bir siz” bulacak mısınız? Acaba geçmişte annesini mutlu etmeye çalışan içinizdeki çocuk mudur etrafta koşuşturan… hiç durmayan… hep mutlu etmeye çalışan.
    Bunları neden mi soruyorum. Soruyorum çünkü “İnsan annesiyle nasıl bağlanırsa yaşamla da öyle bağlanır” . Annesiyle nasıl bir ilişki kurarsa yaşamla da öyle bir ilişki kurar. Onu mutlu etmek gibi bir görev edinirse bir bakar sürekli etrafındaki insanları da mutlu etmeye çalışıyor… onların mutsuzluğuna dayanmıyor, etrafındaki insanlara da hep ama hep “siz yorulmayın, olsun olsun ben yorulurum” diyor.

  • Sevgilinin yanında yalnızlığın kollarında olmak

    Sevgilinin yanında yalnızlığın kollarında olmak

    “İlişkideki problemler infantil ihtiyaçların nörotik dışavurumundan ziyade karşılanmamış yetişkin ihtiyaçları nedeniyle ortaya çıkar (Wile, 1981). Partnerler gerçek kendiliklerini ortaya çıkarabilmeye ve birbirleri tarafından oldukları gibi kabul edilmeye ihtiyaç duyarlar. Reddedilme korkusu ya da diğerini incitme korkusu olmadan en derinde neler hissettiklerini ve ne düşündüklerini söyleyebilmeye ihtiyaç duyarlar. “

    Greenberg ve Johnson’ın bu satırlarını okudukça düşünmeden edemiyorum:  Kaçımız çekinmeden gerçekten ne yapmak istediğini, ne hissettiğini sevgiliye söyleyebiliyor? Düşünmeden edemiyorum kaçımız bir reddedilme korkusu olmadan sevgilinin yanında gerçekten kendisi olabiliyor?

    Bu satırları okudukça düşünmeden edemiyorum. kaçımız saklanmış bir benlik ile o ilişkide sevgilinin değil de yalnızlığın kollarına kendini bırakıyor?

  • Savunmasızlık ve aşk

    Savunmasızlık ve aşk

    “Savunmasızlık ve ihtiyaç hissinin dışavurumu kişileri yaklaştırırken, öfkenin dışavurumu kişileri uzaklaştırır.” diyor Greenberg and Johnson Duygu Odaklı Çift Terapisi adlı kitabında.
    Düşünüyorum, “Ne kadar savunmasızlığa izin veriyoruz aşkta?. “Ne kadar sana ihtiyacım var diyoruz?”
    Bu modern toplum, içinde bulunduğumuz modern çağ, bize hep aynı şeyi söylüyor sanki: Güçlü ol, güzel ol, başarılı ol, iyi ol, zayıf ol…
    İçinde bulunduğumuz çağ, hep en iyi olmanın  peşinde koşarken savunmalarımızı bırakmamıza izin vermiyor sanki. Başkasına ihtiyaç duymamıza müsaade etmiyor sanki.
    Oysa Greenberg ve Johnson ne diyor: savunmasızlık yaklaştırıyor bizi oysa aşkta, savunmasızlık büküyor boynumuzu, savunmasızlık “sana ihtiyacım var” dedirtiyor. Savunmasızlık… savunmasızlık izin veriyor aşka… “Kimseye ihtiyacım yok!” demeden aşktan, sevgiden, sevgiliden beslenmemizi, ondan yardım almamızı sağlıyor… Savunmasızlık gerçeği kabul edip, her şey olmadığımızı anlamamızı sağlıyor. Bundandır savunmasızlık sevgili ile bütünleşmemizi sağlıyor. 

  • Önce vermeyi mi öğrenmeli insan yoksa almayı mı?

    Önce vermeyi mi öğrenmeli insan yoksa almayı mı?

    Önce vermeyi mi öğrenmeli insan yoksa almayı mı? Akla gelen ilk şey “vermeyi öğrenmeli” olabilir. Çünkü daha erdemlidir vermek…Ama vermek bir çeşit mastürbasyondur. Hâlbuki almak çok daha insanca gibi geliyor bana. Bence alan, almayı bilen, verenden daha yücedir… Her insandan alınabilecek şeyler vardır. Kır gururunu kır bencilliğini inan ki bak daha rahat edeceksin…”
    Bu satırlarla Prof Dr. Sunar Birsöz’ün Psikanaliz Öyküleri adlı kitabında karşılaştım… Belki de almak ve vermek, muhtaç olmak ve almak kelimelerinin en çok yüreğimden geçtiği bu günlerde aklıma düştü bu satırlar… Ben almak ya da vermek birbirinden daha üstün demeyeceğim…
    “Almak” la başlıyoruz biz hayata sonra ala ala vermeyi de öğreniyoruz… sonra hem alıp hem vererek yürüyor ilişki… ancak alma verme dengesinde sevginin düzeni oturuyor… verebildiği kadar aldığında ise insan kibirini bir kenara bırakmış oluyor…