Kategori: Psikoloji

  • Cep telefonunu elimize her aldığımızda

    Cep telefonunu elimize her aldığımızda

    Cep telefonunu elimize her aldığımızda…
    Geçen gün gittiğimiz bir restoranda bir çift gözüme çarptı, evlenme teklifi için olduğunu sandığım güllerle kaplı bir masada oturuyorlardı. Bu çift ya restoranda gezip durmadan fotoğraf çekiyordu ya da oturup cep telefonları ile bir şeyler yapıyorlardı ve aklıma May’in bu satırları geldi: 
    “Bu dünya bizi her yönden saran gelişmiş iletişim araçları arasında gerçek bireysel iletişimin fazlasıyla güç ve seyrek olduğu bir dünyadır…insan olarak şimdiki alınyazımız, kişiler arasındaki iletişimin neredeyse yok edildiği bir dünyada yaşamak… yaşamımızı bir ses kayıt cihazına konuşarak geçiriyoruz; evlerimizdeki radyo, televizyon ve telefon kablolarının sayıları arttıkça varlığımız daha da yalnızlaşıyor.”
    May, aynı kitabında ayrıca şizoid olarak tanımladığı içinde yaşadığı dünyada var olan “Şizoid insanın teknolojik insanın bir ürünü” olduğundan bahsediyor.  
    May bu satırları 1969 yılında yazdığında, cep telefonu insanların hayatına Amerika’da sadece 5 sene önce girmişti ve 1,5 milyon kullanıcısı vardı. 2013 verilerine göre dünyada cep telefonu kullananların sayısı ise 6,8 milyar kişi. May acaba bugün gençlerin %55’inin günlük toplam 4 saatten fazla zamanı cep telefonunda yaşayarak geçirdiğini duysa ne derdi?
    “Şizoid” midir tam olarak bunun karşılığı kestiremiyorum; çünkü artık hepimiz iki hayatımız olduğunu biliyoruz: 1) Gerçek yaşamımız 2)Sanal dünyadaki yaşamımız. İki yaşamımız var ama bizden bir tane var. Bu durum bir seçimi gerektiriyor: Ya orada olacaksınız ya burada. Sanırım May’in bahsettiği bu yalnızlık yanımızdaki kişiye sanal dünyayı tercih ettiğimizde başlıyor. Yanımızdaki ile değil de sanaldakilerle konuşmaya başladığımız da başlıyor gerçek yaşamdaki aramızdaki uzaklık. O zaman başlıyor susmalar… o zaman başlıyor yanyana ama uzak olmalar… o zaman başlıyor May’in bahsettiği bu iletişimsizlik. 
     O yüzden sanal dünyayı yok saymanın imkânsız olduğu günümüzde ihtiyaç duyulan bir denge kurmak belki. Denge, bir yandan sanal dünyada var olurken karşımızdaki sevdiğimizi unutmamak… onunla yaşayabileceğimiz o anı kaçırmamak… orada var olacağım diye sevdiğimiz kişiyle göz göze gelmenin… içtiğimiz bir yudum çayın ve yüzümüze dokunan serin rüzgarın keyfini unutmamaktır belki… Denge, bunların keyfini yaşarken bir süreliğine de olsa sanal dünyaya arkamızı dönebilmektir belki… gerçekte anın keyfini yakalamışken, onları sanal dünyamıza tercih etmemektir belki.
    Unutmamız gereken gerçek şu belki, cep telefonunu rasgele de olsa elimize her aldığımızda dengeyi kuramayıp içinde bulunduğu anı kaçıran… sevdiğinden uzaklaşan…yaşamı kaçıran yine biziz… yine biz olacağız!

  • En güzel anın yaşadığı an olduğunu bilenlere

    En güzel anın yaşadığı an olduğunu bilenlere

    En güzel anın yaşadığı an olduğunu bilenlere …
    Bugünlerde bir porselen firmasının çektiği bir reklam filmi çok dikkatimi çekiyor.
    Reklamda bayrama daha üç gün kala bayramlık kıyafetlerini giymiş sevimli bir kız çocuğu sizi karşılıyor. Annesi “Kızım bayrama daha 3 gün var?” derken o “Bayram bugün oluversin n’olcak?” diyor. Sonra bizim tatlı yumurcak bir anda arabada simidiyle otururken buluveriyor kendini. Babası: “Kızım daha tatile üç ay var?” derken o “Beklemesek o kadarrrrr” diyor… ve en sonunda herkesin beklediği 18 yaş pastasını mutfakta çatallarken yakalanıyor ve sadece “Ama benim canım şimdi çektiiii”diyor.
    Reklamın en güzel tarafı ise son kısmı. Reklam şu sözle bitiyor:
    “En güzel anın yaşadığı an olduğunu bilenlere…”
    En güzel anın yaşadığımız an olduğunu biliyor muyuz acaba? İçimizde mutlu olmak isteyen o çocuğun sesini dinliyor muyuz acaba? Yaşama bu kadar dürüst olabiliyor muyuz acaba?
    “Bugün oluversin n’olcak”, “Ben bugün istiyorum”… “Ben şimdi istiyorum” demeyi sanki unutuyormuşuz gibi geliyor…
    Geçmişin ya da geleceğin peşinden koşarken yaşadığımız anı kaybediyoruz gibi geliyor bana….içimizde her an mutlu olmaya hazır o muzur çocuğu unutuyormuşuz gibi geliyor… o “bugün oluversin n’olcak” diyen çocuğu ihmal ediyormuşuz gibi geliyor bana…

  • Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?…ne kadar annem…ne kadar babam?
    “Partnerin davranışına atfedilen anlam çiftin duygusal iletişiminin önemli bir parçasıdır. Kişinin partnerinin amacına ve davranışlarına yönelik algısı, kişinin partneri ve diğerleriyle ilgili geçmiş öğrenimlerine dayanır. Bunlar . partnerle ilgili hatalı algılar ya yada yanlış atıflara neden olur.”
    Greenberg ve Johnson’ın bu satırları bana sevgiliye karşı davranışlarımızın ne kadar bizim davranışlarımız olduğunu düşündürdü.
    Böyle yapmandan nefret ediyorum dediğinizde sevgiliye acaba gerçekten siz mi söylüyorsunuz bunu, hiç düşündünüz mü? Siz mi söylüyorsunuz bunu, yoksa içinizdeki anneniz mi söylüyor? İçinizdeki babanız mı?
    Carl Gustav Jung, bir çocuğun büyürken içinde bir kadın ve erkek imgesi geliştiğinden bahsediyor. Kadınsa nasıl bir kadın olacağına dair, bir erkekte ne aradığına dair.. Erkekse nasıl bir erkek olduğuna dair, nasıl bir kadınla olmak istediğine dair. Bilinçdışında oluşan bu kadınsı imgeye anima ve erkeksi imgeye animus adını veriyor.
    Yani biz büyürken farkında olmadan anne babamızdan öğreniyoruz nasıl bir kadın ya da nasıl bir erkek olacağımızı. bir  kadından  ya da bir erkekten ne beklediğimizi.
    Ama bazen anne babayı ya da baba anneyi beğenmiyor ve tam da o zaman “asla baban gibi olma” lar başlıyor. İşte o an “işte anasının kızı!” demeler başlıyor. Tam da o an, çocuk ortada kalıyor. Kör bir sevgi ile hem anneye hem bağlı olan çocuk ikiye bölünüyor ve ne yapacağını şaşırıyor.  Sistemik fenomenolojik yaklaşıma göre Meral Önal Yardımcı böyle bir durumda çocuğun ne yaşadığını bakın nasıl açıklıyor:
    “Ebeveynden birine dışsal, diğerine içsel olarak sadık kalarak çocuklar aileyi bir arada tutabilirler, ancak sistem üyelerinin doğal ve çabasız sevgi olarak yaşayacağı dengeyi sağlamayı başaramaz. Bu nedenle ebeveynden biri asla diğerine karşı gerçek bir zafer kazanamaz. Örneğin Anne “sakın baban gibi alkol bağımlısı olma” demiş olsa oğul babasına bağını onurlandırmak üzere tam da bunu yapmaya zorlanacak, kendini bu sistemik baskıdan koruyamayacaktır. Burada sistemik iyileşmenin başarıya ulaşması için Anne “baban gibi olmana izin veriyorum ” demelidir. O zaman çocuk özgür kalacaktır.”
    Burada bahseden ve “asla onun gibi olma!” dendiğinde çocuğu o ebeveynin tıpkısı aynısı yapan Bert Hellinger’in terimleri ile kollektif vicdandır. Aile içinde birinden nefret de etsek, aileyi bir arada tutmak için görev başında olan kollektif vicdan devreye girer ve bilinçdışı özdeşimi gerçekleştirerek, aile üyelerini birbirine bağlar. Ondandır “asla babam gibi bir adamla evlenmem” derken kendinizi babanızın tıpkısı aynısı bir adama aşık olmuş bulursunuz. Ondandır “asla annem gibi olmayacağım” derken evlendiğinizde ya da kendi evinize çıktığınızda bir bakmışssınız evde annenizin tıpkısı, aynısı bir kadın olup çıkmışsınız.
     Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum şimdi: “Ne kadar özgürüz?” diye.
    Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum “İlişkide. yaşamda ne kadar kendimiz olabiliyoruz?” diye?
     Ben bilemedim. Ya siz, siz ne kadar annenizsiniz? . ne kadar babanızsınız? Siz, ne kadar kendinizsiniz?

  • Aşktan beklediğimiz

    Aşktan beklediğimiz

    Aşktan beklediğimiz…
    Rollo May Aşk ve İrade adlı kitabında bireyin yaşadığı kimlik sorunu ile kötü giden yaşamına çözüm olarak aşka yaptığı vurgunun arttığından bahseder ve ekler “kendilerine verdiği değer, aşkı elde edip etmemelerine göre yükseldi veya düştü. Aşkı bulduklarına inananlar; Kalvincilerin, zenginliği seçilmiş kul olmanın elle tutulur kanıtı olarak görmeleri gibi, bunu kurtuluşun gözle görünür delili sayarak, kendilerini üstün görme eğilimine girdiler. Aşkı bulamamış olanlar kendilerini sadece yoksun hissetmekle kalmadılar, daha derin ve daha yıpratıcı olan içsel boyutta, kendilerine verdikleri değer de düştü. Kendilerini toplumun dışına itilmiş yeni bir yaratık türü gibi damgalanmış hissedip, psikoterapide sabahın erken saatlerinde uyanınca hissettiklerinin mutsuzluktan ve yalnızlıktan çok, içlerini kemiren, yaşamın büyük gizini kaçırmış olma kanısı olduğunu itiraf ediyorlardı.”
    Rollo May bu satırları 1969 yılında yazmış aradan geçen 45 yıla rağmen May’in söylediklerinin geçersiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Amerika’da yapılan ve on yıl süren bir araştırma modern hayatta insanların yaşadığı en yoğun duygunun yalnızlık ve depresyon olduğunu ortaya çıkarmış. 
    Artık 30 lu yaşlara gelmiş bir erişkinin yaşamında bir yol arkadaşı istemesi kadar doğal bir şey yoktur bence; ama bizim sorgulamamız gereken, bu yol arkadaşı ve aşktan beklentiler ya da bu aşkın yokluğunda yaşanılan yoğun değersizlik olmalıdır. Yukarıda May’in bahsettiği gibi aşktan bir elmanın yarısı olmayı beklemek… onunla tamamlanmayı istemek ve yokluğunda var olamamak… değersizliğin kollarında kendini hırpalamaksa yapılan, bu noktada aradığımız şey aşk değil, belki de kendimizin kendimize vermediği değerdir…
    Oysa terapi sürecinde ben hep danışanlarıma söylerim “Aşk bir elmanın iki yarısı olduğunuzda acı verici iki ayrı elma olduğunuzda ise keyif vericidir” Aksi… aşkla tamamlanmayı bekleme ve değersizliğimizi yenme hali geçmişten getirdiğimiz yükümüzdür… geçmişte yaşayamadıklarımızın bedelini sevgiliye ödetmedir. Hocam Mehmet Zararsızoğlu’nun da belirttiği gibi “çünkü geçmişin bitmemiş işlerinin faturasını biz hep sevgiliye keser… farkında olmadan hep onu hırpalar… onu yıpratırız…” 

     

  • Aşk

    Aşk

    Ancak gerçek iyileştirebilir “Aşk”ı…
    Neden çıktı karşıma bu adam diye hiç düşündünüz mü?
    “Neden vuruldum sana?”, ” Neden sevdim seni?” dediniz mi hiç içinizden de olsa…
    Bilinçdışı bir çekimle başlar aşklar… önceden de yazmıştım “yarası yarasına benzeyeni sever insan”… “acısı acısına benzeyeni sever”…
    “Neden çıktı bu adam?” karşıma diye hiç düşündünüz mü? Hiç yaranızı iyileştirmek için çıktığınızı düşündünüz mü? Hiç ona ne kadar benzediğinizi düşündünüz mü?
    Yarası yarasına benzeyenler anlar birbirinin halinden… o yüzden çıktı karşınıza… ilk önce kendinizi sonra… o gerçeklikte… o içtenlikte onu iyileştirin… onun varlığında kendinize bulduğunuz yeni anlamla… onun da kendini yeniden anlamlandırmasına vesile olun diye çıktı…
    Nasıl olucak ki şimdi bu? diye sorduğunuzu duyuyorum. Bakın Greenberg & Johnson (2012) nasıl açıklıyor bunu:
    “Zayıf iletişim becerileri sıklıkla yeterli açıklığa ve açık bir diyaloğa yer vermeyen bir ilişki tanımını yansıtır; bu nedenle örneğin bir partner karşıdaki kişinin araya mesafe koyma gibi savunma tepkilerinden ziyade korku hisleri ile ilgili dürüst sözlerine tanık olduğunda; partnerin savunmasızlığına dair oluşan yeni algısı yeni bir yanıtın ortaya çıkmasını sağlar. Bu, sürece yeni bir etkileşimsel döngü kazandırmış olur.”
    Yani gerçekle olucak… “mış gibi” yapmadan, dürüst sözlerle olacak … eski ezberleri bir kenara bırakıp yüreğinizdeki gerçeği paylaşmakla olacak…
    Çünkü ancak gerçek iyileştirebilir sizi… ancak gerçek iyileştirebilir bir ilişkiyi… çünkü ancak gerçek…. gerçek dönüştürebilir aşkı…aşkınızı   

  • UYKUDA SEKS HASTALIĞI SEKSONAMİA

    UYKUDA SEKS HASTALIĞI SEKSONAMİA

    “Kontrolsüz güçsüz bırakır”

    Adil Maviş

    Seksomanya denilince, bireylerin aklına, tabiri caiz ise halk arasındaki kullanımıyla “seks düşkünlüğü” gibi bir kavram gelebilmektedir. Ancak, seksomanya psikolojik ve nörolojik bir rahatsızlıktır. Daha anlaşılır bir dil ile seksomanya, “uykuda seks hastalığı” anlamına gelmektedir. Önceleri bir fenomen etkisi yaratmış olsa da, günümüzde artık çok ciddi bir uyku bozukluğu problemi olarak kabul edilmektedir. Daha da kategorize etmek gerekirse, seksomanya, “parasomni” kapsamında yer alan bir rahatsızlıktır. Parasomniler, bireyde genellikle çocukluk döneminde kendini gösteren, ergenlik dönemine geçişte ve yetişkinlik döneminde azalarak kaybolan, ancak nadiren de olsa yetişkinlik döneminde de ortaya çıkabilen davranış bozukluklarıdır. Uykuya geçiş anında, uyku sırasında ya da uyku sonrasında bireylerin sergiledikleri anormal hal, hareket ve davranışlar bütünüdür.

    Tıpkı REM (Rapid Eye Movement – uykuda hızlı göz kırpma) ve uyurgezerlik gibi, seksomanya da son derece ciddi sonuçlara gebe olabilen bir rahatsızlıktır. Seksomanyak birey, uykusundan yoğun bir cinsel dürtü ile uyanmakta ve partnerini, istekli ya da isteksiz olup olmamasını sorgulamadan cinsel birleşmeye zorlamakta, seksi başlatmaktadır. Aynı uyurgezerlik rahatsızlığında olduğu gibi, bireyler seksomani sırasında gerçekleştirdikleri eylemleri hatırlayamamaktadırlar. Eylemler her zaman, seksomanyak bireyin partnerini sekse zorlaması ile sonuçlanmayabilir; mastürbasyon ya da okşama, dokunma ve benzeri cinsel tatminleri gerçekleştirmesi ile de sonuçlanabilmektedir. Uyurgezerlik ve seksomani belirtileri gösterilen uyanmalar “konfüzyonel uyanıklık” olarak bilinmektedir ve “tam anlamıyla uyanıklık” olarak kabul edilmemektedir. Konfüzyonel uyanıklık ardından, birey bir süre sonra tekrar uykuya dalar. Ancak bu uyanmalar sırasında, birey kendisine, çevresine ya da çevresindekilere ciddi zararlar verebilir.

    Seksomanya Belirtileri Nelerdir?

    Bireye seksomanyak teşhisi elbette ki profesyoneller tarafından konulmalıdır. Birey, bu konu ile alakalı herhangi bir şüphe duymaktaysa, seksomanya belirtileri olan sık sık cinsel içerikli rüyalar görme, uykuda boşalma ya da ereksiyon yaşama, normal bir gün sırasında yaşanan seks deneyiminden tatmin olamama ve benzeri unsurları kendisinde barındırıp barındırmadığını gözlemlemelidir. Seksomanik konfüzyonel uyanıklık sırasında, kontrol seksomanyak bireyin elinde değildir, bu açıdan “uyurgezerlik” problemine benzemektedir. Seksomanyak birey, kontrolsüz bir şekilde, yoğun bir cinsel dürtü ve istek ile parterini sekse zorlamasının yanı sıra, normal bir seks deneyiminde uygulamadığı fantezileri, gerçekleştirmediği davranışları sergilemektedir ve okşama, çığlık atma, orgazm sesleri çıkarma, küfür etme, partnerine ya da kendisine fiziksel ya da manevi şiddet uygulama, inleme, bağırma ve doyumsuzluk gibi belirtiler göstermektedir. Birey, konfüzyonel uyanışı sırasında yaşananları hatırlamamaktadır ve bu tarz bir uyanış sonrasında, ertesi güne son derece yorgun başlamakta ve algı problemleri yaşamaktadır.

    Seksomanya Yaygın ve Tehlikeli Mi?

    Elbette ki, parasomnik bir rahatsızlık olan seksomanya, hem hasta birey hem de çevresi açısından tehlikeli olabilmektedir. Konfüzyonel uyanış sırasında sergilenen seksomanyak davranışlar, belirtildiği gibi hastalık sonucu ortaya çıkmaktadır ve bireyin kendi tercihi değildir, kontrol dışı meydana gelmektedir. Bu sebepten dolayı fiziksel ve duygusal hasara yol açabilmektedir. Seksomanya parasomnisinin yaygınlığı konusunda net bir bilgi geçtiğimiz yıllara kadar verilemiyordu. Bunun sebepleri arasında, hasta bireyin ya da tanık olan partnerinin yaşananlardan utanması, net bir şekilde paylaşamaması gibi durumlar söz konusuydu. Ancak günümüzde, özellikle Kanada merkezli araştırmalar doğrultusunda, seksomanya parasomnisinin sanıldığından çok daha yaygın olduğu ortaya çıkmıştır. Uykuda seks hastalığı, çoğunlukla erkeklerde gözlemlenmektedir.

    Seksomanya Nasıl Tedavi Edilir?

    Seksomanya tedavisinden önce teşhisinin de konulması oldukça önemlidir. Böyle bir hastalıktan şüpheleniliyorsa, bünyesinde nöroloji uzmanları bulunan bir uyku merkezine başvurmak yapılması gereken en doğru eylemdir. Elektroensefalografi (EEG) ve polisomnografi (PSG) isimli tetkiklerin ortak zamanlı yapılarak, hastalığından şüphelenilen bireyin tüm gece uykusunun izlenmesi en çözüm odaklı yöntemlerden biri olacaktır. Uykuda seks hastalığı, her ne kadar konfüzyonel uyanışlar, yani “parasomniler” çerçevesinde nörolojik bir rahatsızlık olarak ağır bassa da, nöroloji ve psikoloji arasındaki bağ kesinlikle hafife alınmamalıdır. Dolayısıyla hastalığın tedavisinde psikolojik ve psikiyatrik olarak profesyonel bir yardım almak kesinlikle faydalı olacaktır. Hasta birey ve partnerinin, tüm bu tedavi sürecini hızlandırmak ve iyileşme sürecini başlatmak adına, utanmadan ve sıkılmadan yaşananları ve belirtileri paylaşmaları da çok önemlidir. Bu paylaşımlar sırasında da meydana gelebilecek olan psikolojik tahribatı en aza indirgemek ve iyileşme sürecini hızlandırmak adına, profesyonel bir psikolojik yardım alınması şart olarak kabul edilmelidir.

    Psk.Hipnoterapist Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Diyet ve İnsan ..

    Diyet ve İnsan ..

    Merhaba;

    Bu makalemde “diyet ve kilo verme” konusunu kaleme almak istedim. Diyet ve Kilo verme konusunda gerek medya da gerek sosyal medya da gerekse insanlar arasında çok fazla teorik bilgi, uygulama yöntemi ve dedikodu var. Günümüzde beslenme uzmanları hariç kimse bu konu hakkında ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyor ve herkes bir yerden duyduğu diyetleri ya da yöntemleri kendi üzerinde deneyip sonuç almak istiyor. Ama herkes bu denemelerin temelinde diyet reçetesinin kişiye özgü olması gerektiğini hatırlamıyor. Bu makalede diyet ve diyet sürecinden bahsedip kişilerin diyet yaparken önlerine çıkan zorluklar ve kişilerin sıkça karşılaştıkları başarısızlıklar üzerine yazmaya çalışacağım.

    “Diyet süreci” genellikle bir insanın etrafından aldığı geribildirimler ve eş zamanlı olarak kilo alarak kendisini rahatsız hissettiğinde başlayan bir süreçtir. Bu sürecin başında kişi kendisinden büyük bir başarı umarak diyete başlar. Ancak ilerleyen zaman içinde karşılaştığı çeşitli sıkıntılar, nefsine hâkim olamama ve yaptığı bilişsel hatalar sayesinde sürecin eline ayağına bulaşan zor, yıpratıcı ve kişinin psikolojisini önemli ölçüde etkileyen uzun bir süreç haline gelir. Kişi bu sürecin içine girdiği ilk dakikadan itibaren kişi üzerine adeta kocaman bir “ben diyetteyim” tabelası asar ve buna uygun davranmaya başlar. Bu tabela aslında kişinin geliştireceği savunma mekanizmalarının en büyüğüdür.

    Kişi bu evrede yemeğin gücünü küçümseyen bir tavır içine girer. Yemek yeme süreci ile ilgili direnci çok yüksektir. Kısacası tepeden tırnağa tüm önlemlerini almış olarak diyetine başlar. İlk aylarda kişi gerçekten çok iyi bir süreç geçirir. Yemek yeme düzenini sağlar. Spor yapma imkanı varsa spor yapar. Vücudunda belirgin değişiklikler görülmeye başlar. Ancak ilerleyen zaman dilimi içinde yediği yemek miktarı düşerken bu durumdan mutlu olmamaya başlar, hele ki diyetin ilk aylarında çok hızlı miktarda verilen kilo miktarı ortalama iki ya da üç ay sonunda minimum düzeye gelir. Bazı zamanlarda kişi hiç verememe durumuna dahi gelebilir. Bu durum karşısında kişi kendince başarısızlık yaşamaya başlamıştır ve bu durumdan mutlu olmamaya başlamıştır. Bütün yaptıklarına rağmen bir türlü kilo veremiyordur. O zaman diyet yapmasının ne anlamı vardır. Burada görüleceği üzere kişi kendi içsel motivasyonunu kaybetmeye başlamıştır ve tekrar yakalayamamaktadır. Kişi bu içsel motivasyonunun kaybı ve çevresinden istediği gibi gelmeyen geribildirimlerin etkisi sayesinde psikolojisi çökmeye başlar. Aynı zamanda kişi yemek yemediğinden dolayı daha sinirli, agresif bir ruh durumu içine girmeye başlamıştır. Bu durum öylesine bir hal alır ki kişinin kendini sorgulayan ve kendisi hakkında olumsuz düşüncelere sahip olan biri olmaya başlar. Doğamız gereği bu içsel çatışmayı bitirmemiz ve mutlu olmamız gerekmektedir. Bu durumda insanın içindeki ilkel insan devreye girerek yeme dürtüsünün kişiyi mutlu ettiğini düşündürerek yemek yemesi için baskı yapmaya başlar. Bu süreden sonra kişi mutlu olmak için yemeye başlar ve sonunda kişi bir büyük bir umut içinde başladığı diyeti yarım bırakır ve normal yaşantısına geri döner. Diyeti bıraktıktan sonra kişi eski yaşantısına geri döner ve eskiden yaptığı yeme alışkanlığının şiddetini arttırarak daha fazla ve kalorili yemek yemeye başlar. Bu özgürlük düşüncesi sayesinde kişi zamanla diyet yaptığını unutur ve bu  şekilde yaşamaya devam eder. Ancak bir yandan da yaşamı sürmektedir.  Kişinin hayatı sürdükçe kilosuna dikkat etmez, sağlığında bozulmalar başlar, etrafından yine kötü geribildirimler alır. Ama kişi mutlu olduğundan dolayı bununla barışık olduğu, halinden memnun olduğu gibi savunma mekanizmalarını devreye sokarak kilosu hakkındaki olumsuz düşünceleri kendinden uzak tutar. Ta ki bir durumun onu etkilemesine kadar.. Örneğin; kişi alışveriş yapmak ve kendisine uygun beğendiği ürünleri almak için mağazalara girdiğinde satış temsilcisine beğendiği ürünü gösterir ve müşteri temsilcisinden istediği bedeni alıp soyunma kabininde istediği beden üzerine olmayıncaya kadar… Bu gibi mini olaylar kişiyi yine diyetin eşiğine getirir, bu sefer kişi daha kararlı ve deneyimlidir. Bir önceki denemesinde yaptığı hataları yapmayacak, erken teslim olmayacaktır. Ama yine kısır döngümüzün içine girer ve bu kısır döngü sürer gider.

    Bunun içi ne yapabilirsiniz eğer diyet yapan kişi siz seniz mutlak suretle kendinizi bir diyetisyene teslim etmek zorundasınız. Diyetisyeniniz size uygun diyeti ayarlayacak ve öncelikle sizde yemek düzeninizde dahil olmak üzere yiyeceklerinizi düzenlemeniz gerekecektir. Burada diyetisyenin rolü çok önemli diyetisyen kolay ulaşılabilir ve sorduğunuz sorulara sizin anlayacağınız şekilde cevap vermelidir. Diyetisyeninize sık sık gitmelisiniz. Çünkü atacağınız her minik adım (zayıflama) görmeniz ve kendinizi motive etmeniz için gereklidir. Bunun yanısıra kafanıza takılanları uzmana sormanız hedefinize kolay ulaşmanız adına yol göstericiniz olacaktır. Kişisel motivasyonunuzu üst seviyede tutmanız gerekmektedir. Kişisel motivasyonunuz düştüğü için diyeti bırakıyorsunuz. Diyet yapan kişi başta çok hırslı ve azimlidir. Ancak zaman içinde bu azmi düşer bu durum yaklaşık diyete başlayalı 3-4 ay arasında meydana gelir kişi bu noktada diyette yapsa kilo veremez ilerleyemez duruma gelmektedir. Bu durumu aşması için kararlılıkla diyet reçetesinin üzerinde durmalı ve süreçte durmadan ilelemeli bir süre sonra bu döngü kırılacak ve kişi kaldığı yerden kilo vermeye devam edecektir.

    Diyet yaparken çevrenizden alacağınız geri bildirimler ve etrafınızda size değer veren insanların çabalarını görmeniz gerekmektedir. Diyet zor bir süreçtir. Heleki yemeği seven ve damak zevki gelişmiş kişilerin yeme alışkanlıklarını bozmaları zordur. Bu durumda eski yemek alışkanlıklarınızdan uzak duracak yeme biçiminizi değiştimeniz gerektiğinden arkadaşlarınız ve özellikle aileniz bu konuda sizin hevesinizi kırmamaya özen göstermeliler, kısacası her taraftan destek almalısınız.

    Tüm bu yukarıda bahsedilen durumlarda kalıyorsanız, yapmak istiyor ancak başaramıyorsanız sizinde psikolojik destek almanız, özellikle bilişsel davranışçı tedaviler ile uzman bir psikologtan destek almanız yerinde olacaktır. Unutmayın, bedeninizle geçireceğiniz bir ömrünüz var ona iyi bakmalısınız.

    Sevgiler…

  • UÇAK KORKUMU NASIL YENERİM?

    UÇAK KORKUMU NASIL YENERİM?

    Kortuğunuz şey muhtemelen başınıza gelmeyecek ama başınıza gelebilme ihtimali ile korkularınız eğer bu korkularınız bitiremezseniz yaşamınızda sizi süpürecek”

    Adil Maviş

    Aviofobi ya da Aviatofobi; Wright kardeşlerin temellerini atmış olduğu, insanoğlunun, belki de dünyanın küreselleşmesine sebep olan en büyük icatlardan biri olan uçak ve uçmaktan korkma durumu. Aviofobi elbette ki çeşitli sebeplerden dolayı bireylerin bünyesinde baş gösterebilir. Geçmişte yaşadıkları ve uçak, uçmak ile ilgili herhangi bir olumsuz deneyim, duydukları ya da izledikleri görsel veya işitsel olumsuz materyaller, dinledikleri hikayeler, yakınlarının başına gelmiş olan herhangi bir olumsuzluk durumu ve benzeri pek çok unsur bireyin bünyesinde aviofobi ya da aviatofobi olarak bilinen uçma ve uçak korkusunun meydana gelmesine neden olabilmektedir.

    17 Aralık 1903 tarihinde, Kaliforniyalı (ABD) Wright Kardeşler’in elinden çıkan ilk motorlu ve insanlı uçak olan “Wright Flyer” havada başarılı bir şekilde süzülmüştü. Bugün, tam 113 yıl sonra, dünya genelinde binlerce havalimanı, milyonlarca uçak ve milyarlarca yolcu bulunuyor. Ağ tabanlı bir görsel veri aracı olarak hizmet vermekte olan “Chartsbin” web sitesinin 2010 yılında açıkladığı rakamlar doğrultusunda, doksan dokuzu Türkiye’de bulunmak üzere dünyada toplam 43.982 adet havalimanı bulunuyordu. Bu sayı her geçen gün arttı ve şüphesiz ki artmaya da devam edecek. Çünkü insanoğlunun geliştirdiği teknoloji, dünyayı iyice küçültmekte ve ulaşılır kılma konusunda hızla ilerliyor.

    Chartsbin’in verileri, Amerikan İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından geliştirilen “Factbook” sistemi kullanılarak oluşturulmuştur. Bu sayede, sunulan verilerde, ülkelerdeki en küçük, hangi amaçla kullanılırsa kullanılsın fark etmeksizin bütün havalimanları hesaba katılmıştır.

    Peki ya siz, böylesine mucizevi bir gelişmeden ve teknolojiden, uçmaktan ve uçaktan korktuğunuz için faydalanamıyor musunuz? Neyse ki, gelişmeler yalnızca teknoloji veya havacılık alanı ile sınırlı kalmıyor, psikoloji ve psikolojik tedaviler de bugün 113 yıl öncesinde olduğundan çok daha pozitif bir etki ile sonuçlanıyor. Uçma ve uçak korkunuzu, profesyonel bir yardım alarak oldukça tatmin edici bir sürede yenebilirsiniz.

    Uçma korkusu, tekil bir unsur olmak zorunda değildir. Yani, birçok farklı etkenin bir araya getirerek sebep olabileceği ya da etkisini azaltıp arttırabileceği bir duygu durumuna da dönüşebilmektedir. Temel olarak “uçmaktan korkmak” eyleminin potansiyel sebepleri saymakla bitmeyecek olsa da, bunlardan başlıca olanları şu şekilde sıralanabilmektedir;

    • Hipsifobi, Altofobi ve Akrofobi (yükseklik korkusu)

    • Klostrofobi (kapalı yer, dar alan korkusu)

    • Aeroakrofobi (yüksek ve açık mekan korkusu)

    • Aeronausifobi (uçak tutması ve uçak tutması sonrası kusma korkusu)

    • Agorafobi (açık alan ve kalabalıktan korkma)

    Uçağın kaçırılması ya da terörist eylem korkusu, gelişen teknoloji ile hayatımıza giren Nomofobi, yani “cep telefonu aracılığı ile gerçekleştirilen iletişimin kesilmesi” korkusu ve benzeri sayısız psikolojik etken, bireylerin basitçe “uçmaktan ya da uçaktan” korktuklarını düşünmelerine sebebiyet verebilmektedir. Psikolojik etkenlerin neredeyse tamamı, olumsuz ya da olumlu fark etmeksizin birbiri ile bağlantılıdır, kümeler halindedir. Bu durum, işleri daha karmaşık bir hale getiriyormuş gibi gözükse de, aslında tedavi sürecinde çözüm odaklı çalışmayı da teşhis koyma sürecini de hızlandırmaktadır.

    Kısacası uçma ve uçak korkusu, yalnızca tanatofobi ya da tantofobi (ölmekten korkma ve ölüm korkusu) yüzünden oluşmamaktadır ve sanıldığının aksine çok daha kompleks bir yapıya sahip olabilmektedir. Zira, havayolu aracılığı ile seyahat etmenin demiryolu, karayolu ve denizyoluna nazaran çok daha güvenli olduğu, dünden bugüne istatistiki veriler ve kaza/ölüm oranları dahilinde defalarca kanıtlanmıştır ve kanıtlanmaya da devam etmektedir. Bir uçağın ve uçma eyleminin teknik yapısını öğrendikçe, pilot ve kabin memurları gibi havayolu hizmetlilerinin ne kadar güven verici testlerden ve uygulamalardan başarılı sonuçlar ile ayrıldığına tanık oldukça dahi uçuş korkunuzda büyük bir ölçüde azalma olacaktır.

    Ancak, uçak ve uçma korkunuzun sebebi, açıklamaya çalıştığımız gibi, yalnızca uçak ve uçma eylemi ile alakalı olmayabilir. Pek çok fobi gibi, bahsi geçen fobinin de kompleks yapısında yer alan farklı sorunlar, yaşadığınız bu duygu durumunun kaynağı olabilmektedir. Bu bağlamda yer alan sorunlarınızı ve korkularınızı, yani fobilerinizi de gelişmiş psikoloji ve psikiyatri teknikleriyle birlikte, profesyonel bireylerden yardım alarak çözmeniz son derece olasıdır.

    Adil MAVİŞ

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Narsist Kişilik Bozukluğu

    Narsist Kişilik Bozukluğu

    Narsistik kişilerin başkaları ile olan ilişkileri sorunludur çünkü aşırı ilgi ihtiyaçları ve başkalarının duygu ve düşüncelerini umursamamaları yüzünden insanlar uzaklaşırlar. Sosyal olarak aktif, keyifli ve cazip olabilirler fakat insanlara karşı sorumsuz ve kibirlidirler.

    NARSİST KİŞİLİK BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Bencilliğin hastalık boyutuna giren tutum ve davranışlara “Narsist Kişilik Bozukluğu” diyoruz. Empati yapmazlar, başkalarının düşüncelerine saygı göstermez, ilişkilerde kendilerini merkeze koyarlar. Kendilerini beğenmiş ve kusursuz kabul ederler. Başkalarını kendi istek ve amaçları için kullanmayı severler eleştiriye gelemez, güç ve sevgide tatminsiz ve yaptıkları şeylerde kendilerini haklı görür ve onaylanmak isterler. Beklentilerini karşılamazsanız benlik saygıları düşer, çabuk kırılır ve duygusal durumlarıyla kendilerini ve başkalarını yıpratırlar. Gerçekleri saptırma eğilimindedir. Hayallerini abartmayı sever. Kıskanç ve rahatlıklarından ödün vermezler. Çoğunlukla narsist kişilik bozukluğu tek sorun olmaz. Beraberinde antisosyal, borderline gibi kişilik bozuklukları da eşlik eder. Bu nedenle yıllarca bu sorunun ne olduğu anlaşılmaz

    Tanı Koyarken Şu Kriterlere Bakarız

    • Kendini çok fazla önemsiyor mu

    • Aşırı güzellik düşkünü, çok zeki buluyor ve güç ve kusursuz sevgi arayışında mı?

    • Başkalarını kolayca çıkarları uğruna harcayabiliyor mu?

    • Küstahlık ve kendini beğenmişlik var mı?

    • Sürekli haklı çıkma peşinde mi?

    • Durumunu ajite ediyor ve başkalarını suçlama eğiliminde mi?

    • Empati yapıyor mu?

    • Duygularında uç noktalarda mı yaşıyor?

    • Eleştirilere tahammülsüz müsünüz?

    • Başkalarıyla işbirliği yapmakta zorlanıyor mu?

    Narsist Kişilik Bozukluğunun Temelinde Ne Var?

    Her şeyde olduğu gibi bunda da aile var. Ergenlik döneminde başlar. Anne ve babadan yeterince duygusal sıcaklık görememiş, anne babanın çocuğun özelliklerini abartarak sürekli yüceltmiş veya çocukluk çağındaki travmalar sebep olmuş olabilir.

    Narsist Kişilerde İlişkiler Nasıl Olur?

    Kendilerini merkeze koyar ilişkilerinde eşlerinden karşılıksız sevgi ve ilginin sürekli olmasını isterler. Sorumlulukları verme konusunda uzmandır ancak sorumluluk almaz. Biriyle ilişki içinde olmasının iki nedeni vardır; hırsıdır ve bu hırsını tatmin etmek için ulaşması gereken noktaya ( kariyer, para, şöhret) için size ihtiyacı vardır ya da ne kadar eşsiz ve üstün bir vasfa sahip olduklarını onaylatacak biri olarak sizi görür ve siz bunu yaptıkça sizi yakınında tutmayı tercih eder.

    Narsist kişiler ile birlikte olmayı tercih edenlerin çoğunda anne veya babasından biri narsist kişiliğe sahip olmuştur. Kendi haklarını aramayı düşünmez eşlerinin kendilerini hiçbir karşılık vermeden kullanmalarına izin verirler.

    Narsistlere Dur Demem Mümkün Mü?

    Ola ki siz bu kişiye “bencil” ve “çıkarların için beni kullanıyorsun” deyin. İşte o zaman pençelerini çıkartır ve ne kadar kirli çamaşırlarınız varsa veya zaaflarınız onunla sizi ezmeye çalışır. Örneğin; Tartıştığınızda, “Ben senin erkekliğinden şüphe ediyorum. Bu güne kadar beni hiç tatmin edemedin ama ben hep yanında oldum senin” gibi. Bir yandan savunma yaparken bir yandan da ağır eleştirilerde bulunabilirler.

    Üstelik bununla da kalmaz kendi kusursuzluklarını göstermek ve bu inancı sürdürmek için eleştiri silahını sıkça kullanır, gerektiğinde bunun için yalan söyler, aldatır veya inkar eder ve bazen de suç işlemeyi göze alabilir.

    Nasıl Tedavi Olur?

    Bu durum erken yaşlarda anlaşılmaz. İleri yaşlarda ise kronikleşmiştir. Dışarıya yansıtılan benlik ile içeride özünde var olan benlik arasında uçurum vardır. Dışına yansıttıklarıyla sağlıklı bir ilerleme olmaz ne var ki çoğu da içinize girmenize izin vermez. Yargılanmaktan, yetersizliklerden, hatalı duruma düşmekten o kadar çok korkarlar ki bu hasta olduğunu doktordan duymaktansa hiç gitmeyip tedaviyi reddeden hastanın durumuna benzer.

    Narsistik kişiler kendilerini sorunlu görmedikleri için kişilik problemleri dışında bir sorun için yardım almayı kabul edebilirler. Duygusal problemlerine tahammül edemedikleri ve kırıldıkları bir noktada depresyona girer ve terapi almayı kabul edebilirler. inançlarını sarsacak bir kriz yaşadıklarında terk edildiklerinde, ölüm veya iş kaybı gibi ağır bir sorunla karşı karşıya kalınca yardım almayı kabul edebilirler.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Biyoenerji

    Biyoenerji

    BİYOENERJİ NEDİR? BİLİMSEL MİDİR?

    Hayata bir alışveriştir, iki yönü vardır verirsiniz-alırsınız. Bu alışverişi dengeleyemezseniz zarar edersiniz, sistemi çökertir hasta olursunuz.

    İnsan bedeni görünenden suretinden ibaret değildir. Bir tılsımı vardır ve buna ruh diyoruz. Ruh madde ile manayı oluşturan bağı temsil eder ve ona en yalın tabiriyle enerji diyebiliriz. Canlı ve cansız her şey bu enerjiden nasibini alır öyle ki bu enerji statik değil dinamiktir. Başkalarını etkileyebilir başkalarından etkilenebilir.

    El ve ayaklar bu enerjinin en belirgin giriş ve çıkış kanallarını oluşturur. Ellerin bir detektör gibi kullanılması sonucu başka bir bedenin bozulmuş enerjisi algılanır ve ona temas etmeden belli yönlerde gezdirerek hastalığa sebep olan bu düzensizlikler regüle edilebilir. Herkeste bu enerji vardır ve potansiyel olarak aktive edilebilir. Nasıl ki herkeste kas var ve bunu çalıştırarak kaslı bir vücuda sahip olabilirseniz. Bu enerjileri kullanarak zamanla bu konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.

    Hastalık Biyonerji ve Tedavi

    Hastalık kavramını tıp hekimleri kullanır ve teşhis ve tedavi için uzmanlaştıkları alanda yine bu kavramları kullanarak ne yapılması gerektiğine karar verirler. Sağlın bozulması ve hastalığa dönüşmesi belirtileriyle ortaya çıkar hasta bölgelerin tıpta 5 tane enflamasyon göstergesi vardır bu belirtilere semptom denir. Belirtilerden yola çıkarak ileri tetkikler yapılır ve teşhis konulur.

    1 )Rubor (kırmızılaşma). Hastalanan bölgeye daha fazla kan pompalanır. Derimiz üzerindeki kırmızılıkların artması o bölgede kan dolaşımının fazlalaştığını ve vücut bölgesel bir iyileşme seferberliği yaptığını gösteriyor.

    2) Dalor (ağrı). Yüzmilyarlarca sinir hücreleri vücudun haberleşme ağı gibidir. Sinir uçları uyandırılır. Örneğin ateşe parmağınızı değdirdiğinizde siz bunu hissetmeseydiniz parmağınızı ateşten çekmez erirken hiç acı çekmezdiniz. Acı bir rahatsızlıktır ve bu sinyali alan bilinç hatalığa müdahale etmek için harekete geçer.

    3) Tumor (şişkinlik). Rahatsız bölgeye kan taşınması o bölgedeki sıvı miktarını da arttırır ve bu da şişkinliğe sebep olur.

    4) Calor (ısı). Kan dolaşımın artışı ile birlikte o bölgeye ısı artışı da başlamıştır. Bütün vücuda yayıldığında ve ateş 38’in üzerine çıktığında kırmızı alarm durumuna girer.

    5) Functio laesa. Birden bire hasta olmayız. Vücuttaki bu değişiklikler bir kuluçka gibi belirtileriyle sizi rahatsız eder (uykusuzluk, sinirlilik, iştahsızlık, ağrı, yorgunluk vb) Buna duyarsız kaldığınızda veya müdahaleniz ihtiyacı karşılamadığında hasta olursunuz yani sağlıksız enerjii bölgedeki hücrelerin fonksiyonlarını bozmaya başlamıştır.

    Biyoenerji Uygulayıcıları Enflamasyon Göstergelerinden Nasıl Yararlanır?

    Enerji değiştiğinde her şey değişir. Mesela birini nur yüzlü görürken onu bir canavar gibi görmeye başlayabilir. Birinin varlığı sizi mutlu ederken bir anda mutsuz etmeye başlayabilir. Vücudunuzda rahatsızlanan bölgenin enerjisi değişir o bölge sıvı ve hücre akımına uğrar. Bölgede atomar hareketlilik başlamıştır. Biyoenerji uzmanları bu sıvı ve hücre hareketliliğinden yararlanır. Elleriyle tarama yaparken hastalıklı bölge ısı ve elektromanyetik yoğunluğu algılar. Bunu incelemeye aldığında o bölgedeki sorunu tespit eder ve tıbbi bulgularda onu doğruluyorsa artık nereye yoğunlaşması gerektiğini biliyordur.

    Herkes Bu Isı Veya Elektromanyetik Farkı Hissedebilir Mi?

    Herkes bu manyetik akımı hissedebilir ancak bu yerçekimi gibi icad edilen değil keşfedilen bir şeydir bu keşif sonucu uygulamalarla bu beceri geliştirilebilir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.