Kategori: Psikoloji

  • Ergenlik Sorunları

    Ergenlik Sorunları

    Erken ergenlik ve ergenlik gecikmesi, yeme bozuklukları (Anoreksia Nervoza ve Blumia Nervoza) , boy kısalığı, depresyon, intihar, şizofreni, cinsel sapmalar, AIDS, şiddet, madde kullanımı ve bağımlılık, evden ve okuldan kaçma, kendine zarar verme ve iletişim sorunları gibi fiziksel ve ruhsal sorunlar ergenlik dönemi sorunları olarak karşımıza çıkabilmektedir.

    Bu sorunları ele aldığımızda biyolojik, psikolojik, ailesel ve sosyokültürel faktörleri göz ardı etmemek gerekir.

    Bu yazımda sizlere ergenlerde şiddet, kendine zarar verme ve yeme bozuklukları hakkında bilgiler vermeye çalışacağım.

    Şiddet

    Kavga çıkarma, zorbalık, saldırganlık, yaralama ve zarar verme gibi davranışlar şiddet kapsamında ele alınmakta ve bu davranışlara maruz kalanlarda ortaya çıkan depresyon, madde alışkanlığı, intihar, travma sonrası stres bozukluğu ve davranış bozuklukları ergenlerdeki risk faktörleri olarak değerlendirilmektedir (Putnam, 2003).

    Ergen zorbalık eğilimi içerisinde olduğunda; kendinden daha güçsüz kişiler üzerinde gücünü kullanma, alay etme, karşısındakine istediğini zorla yaptırma, çeşitli isimler takarak dalga geçme ve bu davranışları sergilerken kendini haklı görme eğilimi içerisinde olabilir.

    Eğer saldırgan davranışlar sergiliyorsa; öfke kontrolünün olup olmadığı, öfkelendiğinde hakaret içeren sözler sarf edip etmediği, engellenme ile karşılaştığında fiziksel şiddete başvurup başvurmadığı ve eleştiriler karşısında nasıl tepki verdiğinin detaylı incelenmesi saldırganlığın boyutu hakkında bizlere bilgi verebilmektedir.

    Çevresel faktörler, aile ve iletişim şekilleri, kültür, toplum, medya şiddetin ortaya çıkmasında etkili olabilmektedir. Özellikle medyanın şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz. G. Comstack şiddet içeren temaları izleyen bireyler ile antisosyal davranışlar arasında güçlü bir ilişki olabileceğini belirtmiştir. Gözlenen davranışların taklit edilerek öğrenilmesi, şiddetinde izlenerek taklit edilebileceğini bizlere gösterebilmektedir. Sürekli negatif içerikli yayınlara maruz kalmak bireyin dünyaya ve geleceğine yönelik bakış açısında olumsuzluklara yol açabilmektedir.

    Kendine zarar verme

    Favazza kendine zarar verme davranışını “Tekrarlayıcı, yaşamı tehdit etmeyen, kendine fiziksel zarar verme davranışı” olarak tanımlar.

    Kendine zarar verme davranışları arasında; belirli vücut bölgelerine vurma, kendini ısırma ve kendini kesme davranışları yer almaktadır. Cinsel istismar, fiziksel istismar ve ihmal bireyin kendine zarar verme davranışında etkili olabilmektedir.

    İstismar ve ihmal bireyde travmaya yol açabilmekte; cinsiyet, yaşanılan ortam, sosyal konum, yaş, aile iletişimi ve yetiştirilme tarzları travmatik faktörlerle karşılaşmayı arttıran risk faktörleri arasında yer alabilmektedir. İstismara uğrayan kişiler kendilerini cezalandırma, yaşanılan olumsuz olayla başa çıkmada zorlanma, öfke ve intikam alma isteği içerisinde olabilirler. İstismarın fiziksel, duygusal, sosyal ve bilişsel sonuçları göz ardı edilemez.

    İstismar konusunda toplum olarak duyarlılığın arttırılması, mağdur olan kişilerin başvuracakları ünitelerin oluşturulması, tıbbi ve psikolojik ihtiyaçlar ilgili kurumlar tarafından sağlanmalıdır. Ayrıca hukuki işlemlerin başlatılması önem arz etmektedir.

    Bireyler tedavi edilirken psikiyatrik ve psikofarmakolojik tedaviden, psikolojik tedaviden, tıbbi ve cerrahi tedavilerden ve rehabilitasyon sürecinden geçebilirler. Hangi tedavinin uygulanıp uygulanmayacağına ise ancak ilgili uzmanlar karar verebilir. Ergen psikolojik tedavi aşamasında ise: güven verici, yardım edici ve açıklayıcı nitelikte bir tedavinin uygulanması gerekir.

    Yeme bozuklukları

    Yeme bozukluklarının gelişiminde biyolojik, psikolojik, ailesel ve sosyokültürel faktörlerin etkileri olabilmektedir. Biyolojik faktörlere baktığımızda seratonin hormonu ile yeme bozukluğu arasındaki ilişkiden söz edilmektedir. Seratonin hormonunun aktivasyonundaki fazlalığın iştahın azalmasında ya da yemek yemeyi engellemede rol oynadığı ifade edilmektedir.

    Psikolojik etkilerde ise; ergen beden imgesi ile aşırı ilgilidir. Temelde altta yatan sebeplere bakıldığında özgüvende eksiklik, ergenin kendini ifade ediş tarzında yetersizlik duyguları, aileden ya da çevreden beklentileri ve bu beklentilerin ne derece karşılanıp karşılanmadığı önemlidir.

    DSM-5’te ( Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) beslenme ve yeme bozuklukları; Pika, Geri Çıkarma Bozukluğu, Kaçıngan/ Kısıtlı Yiyecek Alımı Bozukluğu, Anoreksiya Nervoza, Bulimiya Nervoza , Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu, Tanımlanmış Diğer Bir Beslenme ve Yeme Bozukluğu ,Tanımlanmamış Beslenme ve Yeme Bozukluğu olarak belirtilmiştir.

    Sizlere ergenlik döneminde görülen Anoreksiya ve Bulimiya Nervoza’dan bahsedeceğim.

    Anoreksiya Nervoza

    Anoreksik kişiler tedavi olma konusunda direnç gösterebilirler ve tedavideki kilo alımı ile ilgili hususlarda hassas davranarak karşı koyuşlar sergileyebilirler. Beden imgelerini olumsuz algılama, şişmanlamaktan korktukları için yiyecek alımını azaltma hatta kesme, aşırı egzersizler yapma ve aldığı besinleri kusma eylemi içerisinde olabilirler. Direnç faktörünün azaltılması ya da ortadan kalkabilmesi için güven ortamının oluşturulup, işbirliğinin sağlanmış

    olması gerekmektedir. Tedavi sürecinde ilgili uzmanlardan pek çok şey saklama eğilimi gösterebilirler. Bu bireyler kilo alımını azaltarak bir anlamda fizyolojik olarak bedenlerinde meydana gelen büyümeye karşı koymaya çalışırlar. Yani Anoreksiya; ergen bireyin, ergenliğe karşı yürüttüğü bir tür mücadele olarak ifade edilmektedir. Ergen kilo kaybını sağlamak için madde kullanımına yönelebilir. Özellikle sigara kullanımında artış olabilir. Sosyal yaşamdan uzaklaşma, içe kapanma, aile ilişkilerinde ve iletişiminde bozulmalar, huzursuzluk, gerginlik ve depresif özellikler sergileyebilirler.

    Bulimiya Nervoza

    Aşırı yeme dürtüsünü durduramama korkusu, herhangi iki saatlik bir sürede aşırı besin tüketimi, kilo almaktan sakınmak için kendi kendini kusturma, idrar söktürücü ilaçları kullanma, laksatif kullanımı, aşırı spor yapma ya da neredeyse hiç yememe gibi yineleyen uygunsuz ödünleyici davranışlar söz konusudur( DSM-5).

    Bulimiya Nervozada tekrarlayan yeme atakları haftada en az 2 kez görülebilir. Bu ataklar sonrasında kişi pişmanlık duyguları ve aç kalma gibi zarar verici davranışlar sergileyebilir. Beden imgesi ile aşırı ilgili olan ergen yardıma ihtiyacı olduğunun farkındadır. Bireysel ve aile psikoterapileri, ilaçlı tedavi, diyet ve beslenme pratiğinin hastaya kazandırılması gerekir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Yaşam içerisinde bu kelimeyle ister istemez karşılaşanlarımız vardır. Bazen bir iş arkadaşımız, bazen ailemizden biri , bazen de kendimiz ve diğer insanlardan duyduğumuz bize yabancı olmayan bir kelime .

    _Nasılsın? Sorusuna genelde verdiğimiz cevap:

    _ İyiyim . Kısa ve net bir cevap aslında.

    Bazen de:

    _ Kendimi iyi hissetmiyorum . Sanırım depresyondayım cevabını verebiliyoruz.

    Depresyondayım…

    Depresyon veya çökkünlük.

    Dilimize yerleşmiş ve kolayca ifade edebildiğimiz bu rahatsızlık hakkında neler biliyoruz?

    Günlük dildeki karşılığına baktığımızda; insanın kendisi için önem taşıyan bir şeyini yitirdiği zaman yaşadığı hüzün durumudur. Kişi güçsüz olduğu için depresyona girmez. Depresyon tedavi edilmesi gereken tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Bir bireyin depresyonda olup olmadığına karar verebilmek için ilgili uzmanlar tarafından tanının konması gerekir.

    Hastanın/Danışanın depresif özellikleri olup olmadığına bakılırken :

    Duygu durum belirtileri( kendini nasıl hissettiği) , zevk alıp almadığı (yaptığı şeylerden eskisi kadar zevk alıp almadığı) , enerji durumu (kolay yorulup yorulmadığı), kendine bakış açısı (kendine güveni, suçluluk duyguları olup olmadığı), intihar-ölüm düşünceleri (yaşamın anlamı), psikomotor alanda yavaşlama olup olmadığı (konuşma, hareket ve öfke durumları) ve bilişsel belirtileri (dikkat, karar verme, unutkanlık) klinisyen tarafından araştırılır.

    DSM-IV tanı kriterlerine göre, en az birisi depresif duygudurum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması gerekir.

    1-Depresif duygudurum

    2-İlgi kaybı

    3- Uyku bozukluğu

    4-İştah kilo değişikliği

    5-Halsizlik enerji kaybı

    6-Değersizlik-kararsızlık suçluluk hisleri

    7- Dikkat toplamada güçlük ve unutkanlık

    8- Ölüm ve intihar düşünceleri

    9- Psikomotor yavaşlama – artma

    Neden depresyona giriyoruz?

    Depresyon tek bir nedene bağlı olmayabilir. Kişilik özelliklerimiz, yaşamda karşılaştığımız olaylar, beynimizde meydana gelen kimyasal değişimler, kullandığımız ilaçlar, düşünce biçimlerimiz, mevsim değişikliği, yaşın ilerlemesi, bedensel hastalıklar… Öyleyse depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde biyolojik, çevresel, bilişsel, davranışsal faktörler rol alabiliyor. Biyolojik olarak yapılan incelemelerde; özellikle seratonin adı verilen kimyasalda azalma olmasının depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğu belirtilmektedir.

    Yaşam boyu türlü sıkıntılarla karşılaşırız. İş yerindeki sorunlar, ailevi problemler, sevdiğimiz birinin kaybı ya da ayrılıklar, yaşın ilerlemesi ve hissedilen yalnızlık duyguları… Bazen de olumlu olarak gördüğümüz olaylar bizde strese ve kaygıya sebep olabilir.

    Örneğin; evlilik…

    Yeni bir düzene adım atarken bu olayın kişiyi ne derece zorladığı, olaya yüklediği anlam ve kişilik özellikleri bireyin depresif belirtiler gösterip göstermemesinde etkili olabiliyor.

    Bilişsel kurama göre depresyon

    Bilişsel kurama göre ruhsal rahatsızlıkların altında bireyin olumsuz veya işlev bozucu düşünce, inanç ve yorumları yatar. Bunların gerçeğe uygun hale dönüştürülmesi ile ruhsal rahatsızlıklar tedavi edilebilir. Aaron T.Beck Bilişsel Davranışçı Terapinin kurucusu olarak kabul edilir.

    Aaron T.Beck’e göre depresyon; kişinin kendisine yönelttiği acı çekme arzusudur. Beck depresyonun bilişsel olarak kişinin kendisi, çevresi ve geleceği ile ilgili olumsuz yargılara sahip olmasından kaynaklandığını ileri sürer.

    Kendisi ile ilgili olumsuz yargılar: Yetersizim, suçluyum, ben kötüyüm…

    Çevre ve dünya ile ilgili olumsuz yargılar: Her şey çok kötü, kimse bana yardımcı olamaz, insanlar kötü…

    Gelecek ile ilgili olumsuz yargılar: Hiçbir şey düzelmeyecek.

    Depresyonun sürmesinde olumsuz düşünceler önemli rol oynar.

    Tedavi

    Bilişsel Davranışçı terapiye göre tedavi 5 aşamadan oluşur.

    1-Hasta/ danışan depresyon hakkında eğitilir.

    2- Davranışçı müdahaleler ile hastanın/danışanın etkinlik düzeyi arttırılır.( Haz ve başarı yaşantılarının arttırılması amaçlanır.)

    3-Düşünce ve duygu bağlantısı çalışılır.

    4- Depresif şemalar çalışılır.

    5-Yinelemeyi önleme.( Danışanın yeni beceriler öğrenmesi amaçlanır.)

    Depresyon tedavisinde ayrıca; trisiklik antidepresanlar, TMS (Transkraniyal manyetik uyarım, EKT (Elektrokonvulsif terapi), Fototerapi, Uyku mahremiyeti, Vagus sinir uyarımı (onuncu kafa siniri), derin beyin uyarımı gibi yöntemlerle de tedavi yapılabilmektedir.

    EKT: EKT sırasında hastaya anestezi verilerek uyutulur, ağrı duyması engellenir, kas gevşetici verilerek vücudunda herhangi bir kasılma olmaması sağlanır. Uyutulmuş hastaya şakak bölgesinden az miktarda elektrik akımı uygulanır. Bu işlem sırasında hasta uyuduğu, ağrı duyması engellendiği ve kasılmalar olmaması için gevşetici verildiğinden acı ve ağrı hissetmez. İşlem 10-15 dakika sürer. Hasta uyandıktan sonra odasına alınır ve yaklaşık yarım saat sonra günlük hayatına dönebilir.

    TMS: Anestezi uygulanmaz ve hastanın uyutulmasına gerek kalmaz. İlaçlı tedavinin etkili olmadığı, ilaç yan etkilerinin görülebildiği ya da ilaç kullanmaya dirençli olan hastalarda kullanılan yöntemdir. İşlem 30 dakika sürebilir.

    FOTOTERAPİ: (Parlak Işık Tedavisi). İlaç tedavisi ile birlikte uygulanır. Ayrıca ilaç tedavisi uygulanamayan gebelerde, mevsimsel olan ve mevsimsel olmayan depresyonda, süreğen yorgunluk ve uyku bozukluğu olan hastalarda etkilidir. Uygulama süresi 1 haftadır.

    VAGUS SİNİR UYARIMI: Vagus Sinir Uyarımından alınan sonuçlar kişiden kişiye değişiklik gösterebilmektedir. Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) vagus siniri uyarımını aşağıdaki gruplar için onaylamıştır:

    Yetişkinler (18 yaş ve yukarısı),

    Kronik ve tedavi edilmesi zor depresyonu olanlar (tedaviye dirençli depresyon),

    Dört veya daha fazla ilaç veya Elektrokonvülsif tedavi (EKT) veya her ikisini de denedikten sonra bile iyileşmeyen insanlar, Vagus siniri uyarımı yanında standart depresyon tedavilerine devam edenler.

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

    Ne korkular içinde kıvranır insan!

    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Montaigne

  • Aşkın Psiko-Kimyası

    Aşkın Psiko-Kimyası

    İnsanoğlunun bilme ve kendini anlama çabası çağlar boyu devam etmektedir. Bu bilme ve anlama arayışı sonucunda devamlı olarak aradığı yegane şey aslında ‘’Ben’’ kavramıdır.

    Ben ne olacağım? Ben nereden geldim? Nereye gidiyorum?

    Daha sonra insanlar ile etkileşime girer ve kendini bulma çabasında bir adım daha atar.

    Yalnız bu adımları atarken pek de sağlam adımlar atamaz. İnsan kendisini tam buldum, derken aslında yolun yarısına gelmemiştir bile…

    Bu bulma ve anlama arayışını en sonunda aşk dediğimiz göz yanılması ile devam ettirir.

    Evet evet, göz yanılması yanlış duymadınız!

    Çünkü aşk dediğimiz şey tamamen karşımızda görmek istediğimiz özelliklerin bütünüdür. Dolayısıyla aşk tamamen bütüncül olmasıyla aşk adını almıştır. 

    Aşkı, şöyle tanımlayabilirim. 

     Bir kadının kendisinde görmek istediği erkeksi yani maskülen özellikleri karşısındaki kişide araması. Erkek için de tam tersi olan feminen tarafını bilme ve anlama çabasıdır. Hem de eksiksiz ve kusursuz bir şekilde diyebilirim. 

     Farkındaysanız yine burada incede olsa bir bencillik görüyoruz. 

    Peki neden görmek istediğimiz “Beni” görmek isteriz?

    ‘’Çünkü insan insanın kurdudur’’demiştir Hobbes.

    Temelde insanı en çok rahatsız eden durum karşısındakinin kendisiyle olan benzerliğidir aslında. Bu insana acı ve korku verir. Çünkü kendisi kadar acımasız bir bireyi görmek istemez karşısında. İnsan bu durumu kabul edemez ve oradan en kısa sürede uzaklaşmaya çalışır. Aslında sosyal toplumda da hepimizin bildiği normlar vardır.

     ‘’İkinizde aynı karaktersiniz, o yüzden anlaşamazsınız.’’Derler. 

    Bu durum, “Aşkın kimyasına aykırıdır.” diye düşünülür.

     Yazdığım birçok makalemde ve denemelerimde hepsinin hayatımda gördüğüm, yaşadığım anılarımdan ibaret olması galiba beni size, sizi de bana bu kadar çok bağlayan bir neden oldu.   

    Şimdi ise aşkın süresi ile alakalı bir bilgi vermek istiyorum.

    Yine klinik gözlemlerim sonucudur. Tanışmak, görüşmek ve birlikte olduktan sonra geçirilen süre sonunda en başta da dediğim gibi göz yanılması (aşk) üzgünüm ki sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonunda bitmektedir. 

    Bu süreç herkeste böyle mi işler?

    Daha sonraki süreçte salgılanan endorfin hormonu ile güven, içtenlik ve sevgi devreye giriyor.

    Aslında birlikteliğimiz artık bu üçgenin etrafında dönüyor. 

    Kötü haber ise şu;

    Aşk bitti. Artık aşık değilsiniz.

     Ardından devam eden hormonumuz ise oksitosin hormonudur. Bu hormon ile artık günümüz ilişkilerinin en büyük problemi olan ve birçok yazımda da yer verdiğim güven, sadakat devreye giriyor.

     Sözüm meclisten içeri olsun o halde. 

    Kimilerinde bu hormon asla ve asla salgılanmıyor bile. Bırakın salgılanmayı önünden bile geçmiyor.

     Oksitosin hormonu bir tek çiftlerde ya da sevgililerde salgılanmıyor. Bu hormon annenin çocuğuna karşı beslediği güven ve sadakat için de önemlidir. 

     Bununda özellikle altını kırmızı kalem ile çizmek istiyorum. Çocuğun anneye karşı güvenli bağlanması bu noktada çok önemlidir. 

    Aşkın kimyası ve aşkın psikolojisi derken yine size yazacaklarımın bir kısmını daha kaleme almadan burada bitiriyorum. 

    Aşk hormonun bol salgılandığı yaşamınız olması dileğiyle sevgi ile kalın…

  • Evlilik Terapisi

    Evlilik Terapisi

    Evlilik hayatımızın en önemli dönüm noktalarından biridir.Evlilik öncesi dönemde bir çok stresli karar,masraf,beklenti ve yeni roller çiftleri bekler.Özel ilişkilerimizde bazen detaylara o kadar takılıyoruz ki, birbirimizle ilgilenmeyi hatta diğerinin orda hangi amaçla bulunduğunuzu unutuyoruz. Mutluluğunuza hizmet etmesi gereken şeylerin mutsuzluk kaynağına dönüşmesine izin vermeyin. Düğün öncesi çiftlerin daha çok tartışmalar, gerginlikler yaşadıklarını görürüz. Genellikle bu tartışmalar ev,eşya gibi konulardadır. Düğün öncesi yapılanların hepsi sizin mutluluğunuz içindir. Sevdiklerinizle oturmak için o koltuk. Başında tartışma yapılsın diye değildir. Bizim esas hedefimiz sevdiğimiz kişiyle mutlu bir yuva kurmak, hayatı paylaşmak, keyif almak değil mi? Sevdiğinizle mutlu olmak için çıktığınız bu yolda  ev,eşya,ıvır zıvır başında kavga edip esas hedefinizi unutmayın. Bir eşya sizi mutlu ediyorsa, ilişkinize anlam katıyorsa faydalı ve anlamlıdır. Aranızdaki ilişkinin niteliği dışında her şey detaydır.Eşiniz ile aranız iyiyse, sağlıklı bir temasınız varsa mutlu olursunuz.Evlendiniz,balayından döndünüz evliliğin birinci virajını alıp eşinizle aynı evde rutin yaşama dönüş yaptığınızda ikinci viraja geldiniz.Bu viraj biraz keskin ve uzun olabilir. 

    Evliliğin ilk yılı sorumluluğunun yavaş yavaş kendini hissettirdiği dönemdir. Evlenmiş olmak için evlenenlerin (görücü usulü,sosyal baskı gibi…) en çok zorlandığı dönemdir.Bu dönemde evliliğe adaptasyonu kolaylaştırmak için evlilikten ne bekliyorum sorusunu değil de evliliğe ne verebilirim sorusunu kendinize sorun.Evlendiğiniz zaman sadece o kişi ile evlenmiyorsunuz.O kişinin bir hayatı,bir yaşam kümesi var.Maç mı seviyor yine sevecek,arkadaşlarıyla ilişkisi azalacak ama sıfıra inmeyecek,inmesi sağlıklı değildir.’Evlendik artık önceliği ben olayım’ öğrenilen yanlış bir ezberdir.Durun acele etmeyin.Önce siz evliliğe alışın.İkinizi bir fanusa koyup dünyanın geri kalanından soyutlandıramayız.Biz birbirimize yeteriz diyorsanız yetemeyeceğinizi, çabuk bitebileceğinizi söylemek zorundayım. Birbiri dışında şarj olmayan çiftler ya çabuk tükenir ya da ölü bir ilişki içinde olur. Karşınızdakini olduğu gibi tanımak ve kabullenmek gerekir. Sevmek kabullenmektir. Evleneceğiniz insana iyi bakın ve iyi tanıyın.Siz onun hayatına girdiğinizde,bir yuva kurduğunuzda o yine aynı insan olarak kalacak.Değişmeyecek.Bir hayat kurmak demek eskileri yıkıp yeni bir şey inşa etmek değildir.İki yol birleşiyor ve yeni bir yol olarak devam ediyor. Bir şey bitip yeni bir şey başlamıyor.Siz bir X eşiniz de bir Y olarak,sizi X ve Y yapan olgularla ile bir küme (aile) oluşturursunuz. Ne ben X olayım ne de eşim Y olsun bunları atalım bir kenara birlikte bir Z olalım diyorsanız sağlıksız bir evliliğin temelini atmış olursunuz.Eski hemen bitsin istiyoruz.Çocukluğunuzdan bu yana cebinizde biriktirdiğiniz yaşam,evlilik,hayat hakkındaki bilgileriniz ve bakış açınız ile bu yolculuktasınız. Eşinizin cebindekiler sizin cebinizdekilerden farklı olabilir.Bu noktada ben’leri koruyarak biz olmayı öğrenmemiz gerekir. Her ikiniz de bireysel ilgi alanlarınız ve hobilerinize zaman ayırın. Kişinin kendine özel zaman ayırmasına ‘bireyselleşme’, çift olarak başka çiftlerle bir arada olmalarına ise ‘sosyalleşme’ adını veriyoruz. Sosyalleşen ve bireyselleşen bir çift hem kendini özgür hisseder hem de ‘biz kimliği’ geliştirebilir ve bu kimliğini koruyabilir.

    Evliliğin ilk yıllarında görülen problemlerden biri de eşlerin birbilerine gerçekçi olmayan sınırlar getirmeye çalışmasıdır.Artık evli bir kadınsın/adamsın  diyerek karşımızdakine sınırlar getirmeye çalışırız. Artık evli bir insansın önceliğin eşin olmalı baskısı kurulur.Ancak eş olmak hayatımızdaki rollerden bir tanesi. Bizler birilerinin evladı,birilerinin arkadaşı, birilerinin kardeşi,öğretmeni,yeğeni,komşusu,dostu ya da düşmanıyız.Rollerimizden sıyrılamayız.Evliliğin büyümesi ve gelişmesi için zamana ihtiyacı vardır.Kavga ederek,zorlayarak  sağlıklı bir yere varmanız mümkün değildir. Ben önceliği değilim, varsa yoksa ailesi, arkadaşları benden kıymetlidir sitemlerini danışanlarımdan çokça duyarım. Lütfen böyle bir kıyaslama içine sokmayın kendinizi.Değerinizi böyle ölçmeyin.Bu sizin daha az önemli olduğu anlamına gelmez.

    Diğer bir ilişki hatası çatışmalarda eşlerin suçlu ile suçsuzu ayırt etmeye çabasında olmasıdır.Evlilik kurumu hem sanığın hem mağdurun hem de hakimin eşlerin olduğu bir mahkeme değildir.Çiftler, terapilerde benden ilişkilerinin hakemi olmasını bekleyerek ‘hocam haksız mıyım?,yanlış mıyım? Bu konuda  suçlu muyum ?’ gibi sorular yöneltirler.Aslında bir yerden sonra suçun kimde olduğunun çokta önemi yoktur.Sonuçta bu geminin yürümesi için birinin suçu telafi etmesi gerekir. Hatalı olan değil de müsait olan da hatayı onarabilir. Âmâ hep bir taraf onanırsa da olmaz. Adalet duygusu kaybolur. Hep onaran kişi kurban durumuna düşer en kötüsü de  artık kendini mecbur hissetmesidir. Yorgun ve öfkelidir. İçine atsa hasta, dışına atsa sorunlu kişi olur. Sağlıklı aile akşam iyi yatan sabah iyi kalkan ailedir der sevgili hocam Prof.Dr.Hürol Fışıloğlu.Eğer bir aile yatağa giderken mutlu değilse yatıncaya kadar sorunlarını çözememiş demektir.Aynı şekilde sabah kalkıp herkes kendi aktivitelerine iyi başlayamıyorsa,evden çıkanlar evden mutlu çıkamıyor,evde kalanlar mutlu kalamıyor.

    Mutlu evlilik demek her iki eşin de faydasına olan ilişki demektir.Bir taraf bedel öderken,diğer taraf elde edilen faydalı sömürüyorsa ilişkideki denge bozulur.İlişkide daha çok yük çeken kızgın ve öfkelidir.Bu yüzden isteklerinin karşılanması için baskı kuramaya başlar.Cezalandırmanın,baskı kurmanın,zorlamanın,tehdit etmenin işe yaradığı görülmemiştir. Taşıdığımız fazla yükleri sakince bırakıp eşinizi nazikçe yönlendirmenin yollarını bulmaya çalışın.Bu yöntemler nedir diye sorarlar danışanlarım genellikle cevabım hep şu şekilde olur;eşinizi en iyi siz tanıyorsunuz,eşinizi mutlu eden  ve etmeyen şeyler,anlayış gösterebildiği ya da hiç anlayış gösteremediği konular,tolere edebildiği ya da edemediği olaylar sizlere ipucudur.Alışkın olduğunuz yolları bırakıp tembellik etmeden yeni yollar keşfetmeye çalışırsanız her zaman kapılar açılır.Bu konuda evlilik terapistlerinden danışmanlık alabilirsiniz.

    Evlilik terapistlerinin kendi düşünceleriyle taraflardan birini ikna etmeye çalışacağı ön yargısı maalesef yaygındır. Çiftler iletişim bozukluğu yaşandığında haklı olduklarını, bir başkasının fikrine ihtiyaç duymadığını söyleyerek çoğu zaman terapiste gelmeyi kabul etmezler. Hâlbuki terapistin görevi çifte ne yapacağını söylemek ya da haklı ve haksızı ayıran bir hakem olmak değildir. Çiftlerin  aralarında kendilerinin farkında olmadıkları iletişim sorunlarını tespit etmek, birbirlerini anlamalarını sağlamak, çatışmaları yönetmeyi öğrendikleri,sorunlarını konuşarak çözebilecekleri bir süreç başlatmaktır.Evlilik terapisi sadece çatışmalı çiftler için var olan bir yöntem değil aynı zamanda hem ilişkisel hem de cinsel uyumsuzlukların çözümünde ya da zenginleşmesinde önemli bir katkı yapabilir. Bu nedenle alanında uzman bir evlilik terapistinden destek almaktan da asla çekinmeyin.Çift terapistine başvurmak için belli bir zaman yoktur. Evli çiftler başvurabildiği gibi evlenmek üzere olanlar da başvurabilirler. Amaç sağlıklı iletişimin sağlanması ve çiftin kendi dinamikleriyle kendi sorunlarını çözebilecekleri noktaya gelmeleridir. Hatta evlilik aşamasında olan kişilerin başvurduğunda daha olumlu sonuçlar alınabilir. Zira yeni başlayan bir ilişkiyi yapılandırmaya çalışmak bozulmuş bir ilişkiyi düzeltmekten daha kolaydır.

    Gottman, Seattle’daki atölyede evli çiftleri bir araya getiriyor. Evliliklerinden doyum aldığını ve mutlu olduğunu söyleyen çiftlerin bunu nasıl başardıklarını araştırıyor. Evlilikleri durağan ya da kötüye giden çiftlerden bu çiftleri ayıranın ne olduğunu bulmak için bir grup uzman ile çiftleri günler boyu kontrollü şartlar altında gözlemliyor. Araştırma neticesinde, çiftlerin, mum ışığında akşam yemeği yiyerek daha mutlu olduklarını ya da pahalı hediyelerle aşklarını canlandırdıklarını değil, günlük yaşamda eşleri ile beraber geçirdikleri, belirli temalar üzerine kurulu 2 ila 35 dakikalık anların mutlu çiftlerin ortak noktası olduğu ortaya çıkıyor. Her çift bu dakikaları kendine özgü bir biçimde geçiriyor olsa da ortak temalar üzerinde buluşuyor. Haftada toplam beş saat süren bu aktiviteleri rutine oturtan çiftlerin ilişkilerindeki mutluluğunun giderek artmakta olduğu görülüyor.

  • Dünyanın Kendisi Bipolar

    Dünyanın Kendisi Bipolar

    Bipolar Bozukluk ( iki uçlu Duygu Durum Bozukluğu) hemen hemen herkesin bildiği en azından duyduğu tanıdık bir kavram. En basit tanımıyla; Enerjimizi sonuna kadar Coşkuyla tüketip sonrasında Depresif Ruh haline geçme durumu. Hadi biraz daha tanımlayalım. Duygu durumumuzun bir yanı mutlu, bir yanı mutsuzluk ve bunların uç noktaları Coşku ve Depresyon. Coşku durumunda enerjmizi sınırsızmış gibi( yaşımız,cinsiyetimiz, eğitimimiz, sosyoekonomik kültürümüzden bağımsız olarak) kullandığımız bir dönem. İş adamıysanız plansız, fizibilitesini yapmadığınız yatırımlar yapacak kadar kararlar almak , ev hanımı iseniz gece boyunca halıları yıkayacak kadar temizlik yapmak, normal ritüeliniz dışında cinsel eylemlerde bulunmak, günler geceler boyu uyumadan enerjinizi tükettiğiniz dönem. Tabi ki enerji sınırsız olmadığı için bu dönemin sonunda bitmiş bir halde mutsuz, umutsuz, güçsüz bir hale girmek kaçınılmaz. Buraya kadar tamam, yazıma ilham veren durum dün gece gerçekleşti.

    En sevdiğim dostlarımdan birinin doğum günü ve diğer sevdiğim dostumun babacığının vefat günü tam da aynı gündü. Birisine coşkuyla kutlama yazısı yazıp hemen ardından uğurlama hüzün yazısı peş peşe gelince aslında dünyanın dengesinin de iki uçta gerçekleştiğini fark ettim. Ne de olsa GECE ve GÜNDÜZ kavramlarıyla yaşayabilen varlıklarız! Denge ve Uyum bence hayatta kalabilmemiz için bize bahşedilen ama ulaşmak için de çaba gerektiren iki kavram. Çünkü zihnimiz zıtlıklar üzerinden öğrenebilen bir mekanizma. Hastalık kavramı olmasaydı Sağlık kavramını asla bilemediğimiz gibi, karanlık olmasaydı aydınlığı asla algılayamadığımız gibi. Madem doğamız böyle bize de düşen sadece uyum gösterme becerisi. Tabii ki burada önemli olan bir kavram daha devreye giriyor; ÖLÇÜLÜ olmak. Bu kavram da aslında hayatın temel taşlarından birisi. Her konuda ölçülü olmaktan bahsediyorum. En olumlu gözüken temizlikte bile. Hiç kimse pis insan istemez ama, ellerini aşındıracak düzeyde temizlik artık temizlik olmuyor maalesef, hastalık oluyor. Ölçüyü tutturabilmek umuduyla, bu Bipolar Dünyaya uyum sağlama becerisi dilek ve duasıyla..

  • Yeterince İyi Ebeveyn Nasıl Olunur?

    Yeterince İyi Ebeveyn Nasıl Olunur?

    Öncelikle mükemmellik algısını değiştirerek. Yaptığımız hiç bir iş yaşadığımız hiç bir deneyim günlük yaşam pratiklerimizin hiçbiri mükemmel olmadığı gibi bizde mükemmel değiliz. Hepimizin kırılma noktaları ve yorulduğu anlar var. Mükemmel değilim fakat kendime göre yeterince iyi bir anne/babayım diyebilmeliyiz.
    Doğduğu andan itibaren çocuğunuzun bir birey olduğunu kabul etmelisiniz.” Çocuk o ne anlar” . “Çocuk o yerini bilsin” gibi kalıp yargılardan uzak durun. Unutmayın ki çocukların algıları çok açık ve bizim bile farkında olmadığımız çoğu şey onların bilincinde yer ediyor.
    Sınırlarınızı doğru çizin. O sizin telefonunuzu karıştırmıyorsa yada kapıyı dinlemiyorsa sizde onun günlüğünü okumayın yada gereksiz diye adlandırdığınız oyuncaklarını ondan habersiz kaldırıp atmayın
    Duygularına saygı duyun ve önemseyin. “git sakinleş” “zır zır ağlama” vs. Demek yerine bu durumun seni üzdüğünün farkındayım. Bu konuyu nasıl çözebiliriz gibi söylemlerle onu ve hislerini olumlayın.  Bir önceki maddeyle ilişkili olarak ona çözüm sunmak yerine çözüm yollarını gösterin ve kendisi halletmesi için ona fırsat tanıyın. Başarısız olursa arkasını döndüğünde yardım için onu beklediğinizi her zaman görsün. 
    Ona sonsuz imkanlar sunmayın. Oyuncaklara boyama kitaplarına ve hediyelere boğmayın. İhtiyacı doğrultusunda verin herşeyi. Bu her şeyin kendine özgü bir değeri olduğunu ve hiç bir şeyin kolay kazanılmadığını öğrenmesinde yardımcı olacaktır.
    Sizden gördüğü her şeyi kendisininde yansıtacağını unutmayın. Çocuğunuzun model aldığı ilk kişi olduğunuzu hiç bir zaman atlamayın.
    Kaliteli vakit geçirin. Aynı koltukta oturup telefona tablete vakit harcamak yerine birlikte oyunlar oynayın doğa yürüyüşleri yapın birlikte kitap okuyun. Beraber yapmayı sevdiğiniz ortak aktiviteleriniz olsun. Çocuğunuzun yaş grubuyla ilgili gelişmelere uzak kalmayın.
    Son olarak sevginizi koşullandırmayın. Sevildiğini bilen ve sevmekten korkmayan çocuklar yetiştirin.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Genellikle süreğen, kimi zaman dönemsel alevlenmelerle giden, kişinin günlük işlevlerini belirgin

    olarak etkileyen bir bozukluktur. Obsesyon irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı,

    Bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşünce, imge ya da dürtülerdir. Bunlar

    kişinin mantığına, görüşlerine, ahlak anlayışına, inançlarına ters düşer ve kabul edilemez. Ancak

    kişi bunların kendi zihninin ürünü olduğunun farkındadır. Kompülsiyon ise çoğu kez saplantılı

    düşünceleri kovmak için yapılan, İrade dışı yinelenen hareketlerdır. Önce, saplantının doğurduğu

    rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu yinelenen

    eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonla İrade dışı yinelenen hareketlerdir. Önce, saplantının

    doğurduğu rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu

    yinelenen eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonlar bazen dışarıdan gözlenebilen bir davranış

    bazen de zihinsel bir eylem şeklinde olabilir. Obsesif kompulsif bozukluğa şöyle bir örnek verilebilir: temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek kişinin bir çokkez el yıkama zorunluluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde bir çok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri yüzünden kişinin abdestini bir çok kez yeni baştan almak zorunda kalması ya da içinden belli bir duayı tekrar tekrar okuması gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, İstenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır. Halk dilinde bunlar “takıntı” olarak da bilinir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunun Türleri

    Hastalığın farklı türleri tanımlanmıştır:

    1. Temizlik Kompulsiyonu; temizleme, el yıkama ile birlikte olan pislik bulaşması ve hastalık kapma obsesyonları.

    2. Kontrol etme kompulsiyonlarıyla birlikte olan kuşku obsesyonları (örneğin: fişi çektim mi, çekmedim mi; kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi? )

    3. Simetri, düzen ve sayılarla ilgili obsesyon ve kompulsiyonlar.

    4. Biriktirme ve toplama kompulsiyonları: Sık görülen kompulsiyon türüdür. Kişi “ileride gerekli olabilir” şeklinde bir düşünce ile gerekli olmayacak eşyaları bile biriktirebilir / saklayabilir.

    5. Dini obsesyonlar: Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda sık görülen bir obsesyon çeşitidir. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    OKB Nasıl Tedavi Edilir ?

    OKB kişinin günlük yaşam etkinliklerini ciddi oranda engelleyen, sosyal, iş ve aile yaşamının kalitesini düşüren bir hastalıktır. OKB nin tedavisinde ilaç ve psikoterapinin birlikte yürütülmesi tavsiye edilebilir. Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR Terapisi OKB Tedavisi uygulanabilir.

    Genel önerilerde bulunacak olursak; Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaları uğraşlara yönlendirmenin çok büyük faydaları vardır. Kişinin zevk aldığı bir uğraş obsesyon ve kompulsiyonları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı kurarlar. Ev temizliğinin kendisi hastalık olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür kişilerde evin dışında değişik uğraşların bulunmasına çalışılmalıdır.

  • Alt Islatma (Enüresiz)

    Alt Islatma (Enüresiz)

    Enürezis, çocukluk çağının en önemli ve en sık görülen işeme bozukluğudur. Uyku sırasında idrar kesesinin fonksiyonel kapasitesi dolduğunda ortaya çıkan kendini boşaltma ihtiyacı nedeniyle çocuk uyanamaz ve yatağına işerse “enürezis” olarak adlandırılır.

    Enürezis, çocukluk çağının en sık karşılaşılan sorunlarından biridir. Çocuğu, ailesini ve çevresini etkileyen önemli bir problemdir. Çocuğun kendine güvenini azaltmakta, utanç duymasına ve psikolojik sorunlara neden olabilmektedir.

    ALT ISLATMA TANISI

    Enürezis idrar kontrolünün beklendiği yaştan sonra (5 yaş) gece ya da gündüz, yatağına ya da giysilerine istemli ya da iradedışı olarak yenileyen (haftada en az 2 kez) idrar kaçırması olarak tanımlanır. Enürezis başlangıcı ve seyrine göre primer veya sekonder olabilir. Uykuda işeme bazı çocuklarda doğuştan beri arada hiç kuru kalma dönemi olmadan sürer gider buna birincil tip (primer enürezis) denir; bazılarında ise bir süre (en az 6 ay) tuvalet eğitimi sağlanmış sonra herhangi bir yaşta birdenbire uykuda işeme başlamıştır. Buna da ikincil tip (sekonder enürezis) adı verilir.

    ÇEŞİTLERİ

    Enürezis nokturnal ve diurnal olabilir. Gece uykuda işeme durumuna nokturnal enurezis, gündüz uyanıkken işeme ise diurnal enürezis olarak isimlendirilmektedir. Gece veya gündüz yalnızca uykuda işeyen çocuklarda bundan başka bir yakınma yoksa buna tek semptomlu uykuda işeme (monosemptomatik enürezis nokturna) denilmektedir. Nokturnal enürezis için yatak ıslatma veya uykuda altını ıslatma şeklindeki ifadeler suçlayıcı bir tanımlamlar olduğu için kullanılmamalı, bunların yerine “uykuda işeme” terimi tercih edilmelidir.

    ALT ISLATMA NEDENLERİ

    Öncelikle bir doktora baş vurarak organik sebepler doğuştan bozukluklar ya da idrar yollarında iltihap gibi bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Eğer araştırma sonucu herhangi bir hastalık bulunamazsa, şunlar çocuğun altını ıslatma nedeni olabilir:

    • Zamanından önce veya çok baskılı tuvalet eğitimi verilmesi, enüresis oluşumunun en sık rastlanan nedenidir.
    • Aşırı temiz, titiz, düzenli annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı çocuğun tepkisini gösterir.
    • Hiç tuvalet eğitimi verilmemesi de enüresise yol açabilir. Annenin aşırı koruyuculuğu, çocuğu uzun süre kendisine bağımlı tutumu, bilinçaltı isteği de çocuğu bebeksi kılar.
    • Yeni bir kardeşin doğması, çocuğun ilgiyi tekrar üzerinde toplayabilmek için kardeşine özenerek altını ıslatmasına neden olabilir.
    • Ailede, ölüm, ayrılık, geçimsizlik, hastalık okul başarısızlığı gibi yaşam olaylarının yarattığı kaygılar, çocukların davranışlarına enüresis şeklinde yansıyabilir.

    İSTATİSTİKLER

    Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15’inde Enürezis noktürna görülmektedir. Çeşitli ülkelerden %5-%15 gibi oranlar bildirilmektedir. Erkek çocuklarda daha sıktır. Kendi kendine de düzelebilen Enürezis noktürnanın sıklığı yaş ilerledikçe azalmakta, erişkin yaşlarda %1 oranında devam etmektedir. Ayrıca enüreziste komorbid durumların oranı oldukça yüksek oranda saptanmaktadır.

    AİLE TUTUMU

    Çocuğun altını ıslatması ve dışkısını kaçırmasında anne ve babaların tutumu çok önemlidir. Aile öfke ve utanç duyabilir, çocuğu cezalandırır, kardeşleri ile kıyaslayabilir. Bazı aileler ise tam aksine çocuğa bez bağlamak, bezini değiştirirken onu öpüp sevmek gibi enüresisi bilmeden destekler tutumdadır. Her iki tutumun da zararlı olduğu, yani cezanın da, sevecen davranışla ödüllendirmenin de doğru olmayacağı bilinmelidir.

    Öncelikle çocuğa destek gerekir. Azarlama, utandırma ya da cezalandırma doğru değildir.

    Gece tuvalete kalkmak sorunu çözebilir. Özellikle çocuk uykudan 1,5 saat sonra uyandırılmalıdır. Çünkü altını ıslatmalar en çok uykunun bu döneminde olmaktadır. Çocuk uyandırılarak idrarı yaptırılır. Yarı uyur durumda idrar yapması ile yatağında uyurken yapması arasında eğitim bakımından pek fark yoktur.

    ALT ISLATMA TEDAVİSİ

    Farklı tedavi yöntemleri vardır. Bunlar davranış modifikasyonu (motivasyon tedavisi, kondüsyon-alarm tedavisi, mesane retansiyonu eğitimi), hipnoterapi ve ilaç tedavisi (antikolinerjikler, trisiklik antidepresanlar, vasopressin) yöntemleridir.

    Hipnoterapi ve/veya psikoterapi enürezisli çocuklarda uygulanabilmektedir. Ana nedeninin saptanması ve ortadan kaldırılması, ayrıca egonun güçlendirilmesi sebebiyle ikincil kazanç olarak olası başka semptomların ortaya çıkmaması ve olası başka psikosomatik durumlarla başa çıkabilme yeteneğinin geliştirilmesi önemlidir.

  • Otizm

    Otizm

    Otizm spektrum bozukluğu, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel bir bozukluktur. Çocukta aynı yaştaki diğer çocukların davranışlarından farklı davranışlar gözlenir. otizm spektrum bozukluğuna neyin neden olduğu bilinmemekle birlikte genetik temelli olduğuna ilişkin bulgular vardır. Ancak hem genetik temellerin hem de çevresel faktörlerin etkileri üzerine çok sayıda araştırma yapılmasına rağmen net bir neden henüz bulunmamıştır.

    OTİZM BELİRTİLERİ

    • Başkalarıyla göz teması kurmuyorsa,
    • İsmini söylediğinizde bakmıyorsa,
    • Söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
    • Parmağıyla ile istediği şeyi göstermiyorsa,
    • Oyuncaklarla oynamayı bilmiyorsa,
    • Akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
    • Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz ortamlarda söylüyorsa,
    • Konuşmada akranlarının gerisinde kalmışsa,
    • Sallanmak, çırpınmak gibi garip hareketleri varsa,
    • aşırı hareketli, hep kendi bildiğince davranıyorsa,
    • Gözleri bir şeye takılıp kalıyorsa,
    • Bazı eşyaları döndürmek, sıraya dizmek gibi sıra dışı hareketler yapıyorsa,
    • Günlük yaşamındaki düzen değişikliklerine aşırı tepki veriyorsa,Otizm açısından değerlendirme yapmak gerekir.

    OTİZM TANISI

    Erken tanı ve doğru bir eğitim yöntemi ile yoğun olarak eğitim alan çocukların yaklaşık yüzde ellisinde otizmin belirtileri kontrol altına alınabilmekte, gelişim sağlanabilmekte, büyük ilerleme kaydedilmekte ve hatta bazı otizmli çocukların ergenlik yaşına geldiklerinde diğer arkadaşlarından farkı kalmayabilmektedir.Otizmin tanısı 12 aylıktan itibaren konabilir. Erken yaşta tanı konması, bir an önce eğitimin başlaması açısından önemlidir.

    İSTATİSTİKLER

    Otizm, günümüzde rastlanan en yaygın nörolojik bozukluktur. 2018 yılında verilen son bilgiye göre ABD de, her 59 çocuktan 1’inde otizm görülmektedir.
    Ayrıca, erkeklerdeki yaygınlığı kızlardan 4,3 kat fazladır.

    TEMEL OTİZM SEMPTOMLARI

    Otizmde temel olarak

    1) Toplumsal İletişim ve Etkileşimde Güçlükler

    İlişki kurma ve sürdürmede zorlanma
    Göz kontağı kuramama
    Duyguları ifade edememe
    Etkileşim başlatma ve sürdürmede zorlanma

    2) Sınırlı-Yineleyici Davranış Örüntüler (Tekrarlayıcı Davranışlar)

    Basmakalıp ve tekrarlayıcı motor hareketler
    Aynılıkta ısrar, rutine sıkı bağlılık
    Sınırlı ve yoğun ilgi alanı
    Duyusal az veya çok uyarılma görülebilir.

  • Beynin Gıdası İlişkidir!

    Beynin Gıdası İlişkidir!

    Bağlanma süreçleri, psikoloji bilimi içerisinde en fazla üzerine kafa yorduğum çalışma alanıdır. Bir şekilde herkesin bir bağlanma hikayesi söz konusu. Son zamanlarda ebeveynlik biçimleri hakkında, siz hangi ebeveynlik biçimine sahipsiniz? gibi sorularla karşılaşıyorsunuz ve bu soruya verilen cevaplar sayesinde ebeveynlik becerilerinizi değerlendiriyorsunuz. Bir ebeveynin ebeveynlik becerilerinin kendi bağlanma hikayesine göre şekillendiğine dikkat çekmek istiyorum. O nedenle ilk önce bir yetişkin olarak, kendi ebeveynlerimizle olan bağlanma süreçlerimizi biraz daha farkında olarak incelememiz gerekiyor.

    Sevgili Nilüfer Devecigil “Işığın Yolu” kitabında, bir bağlanma sürecinin kişinin hem ebeveynliğine hem de ilişkisine nasıl etki ettiğini öylesine güzel anlatmış ki kendimizi daha iyi tahlil edebilmek adına kesinlikle okunmasını önerebileceğim bir kitaptır. Kitapta yer alan bir metaforu buradan paylaşmak isterim. Bu metafor sayesinde çocukların bir nevi işletim sistemini çok güzel özetliyoruz. Ben de buna benzer bir ifade kullanıyordum ancak kitaptaki metafor herkesin çok daha iyi anlayabileceği şekilde özetlemiş.

    “İki katlı dubleks bir ev düşünelim. Bu ev bizim beynimiz olsun. Evin üst katı, sofistike dediğimiz bilge kısmımız. Burada konuşma, mantık yürütme, planlama, karar verme ve dürtü kontrolü gibi davranış düzenlemeleri yer alır. Evin alt katı ise ilkel kısmımız. Burada nefes alma, beslenme, uyuma ve güvende kalma gibi en temel fonksiyonlarımız yer alır. Dünyaya geldiğimizde milyarlarca sinir hücresine sahibizdir. Ancak önemli olan sinir hücrelerinin sayısından daha çok bu sinir hücrelerinin birbiri ile nasıl ilişki kurduğudur. Ebeveyn bu noktada bebeğine güven verir ve her ihtiyacı olduğunda karşılık verirse, bebek için bu dünya ve ilişkiler güvenilirdir algısı gelişir ve sinir hücreleri buna yönelik ağlar oluşturur.

    Şimdi bu evin iki katlı olduğunu bildiğimize göre alt kat ile üst katın bağlantısının birbiri ile ilişkili olduğunu anlayabiliriz. Bir bebek dünyaya geldiğinde, alt katta yer alan ilkel fonksiyonlar kendisinde hazır bulunur. Beslenmeyi öğrenmesine gerek yoktur. Emme refleksi sayesinde bu ihtiyacını otomatik olarak giderir. Asıl mesele ebeveynin üst katın bağlantılarını nasıl oluşturduğudur. Bunun oluşması için zaman gereklidir. Ancak zaman içerisinde farkında olarak hareket etmek gereklidir. Ebeveyn ile bebeğin uyumlu bir şekilde ilişki tecrübelerine ihtiyaç duyulur. Göz teması, dokunmak, şarkı söylemek, kucağına almak, ağladığında sakinleştirmek, sakinken çevredeki uyarıcılarla tanıştırmak… BEYİN İLİŞKİ İLE YAŞAR. BEYNİMİZİ TOK TUTMAYA İHTİYACIMIZ VAR!

    BEDENİN GIDASI İLİŞKİDİR

    Ebeveyn ilişki kurmayı başaramayan, ihtiyaçları karşılamayan, korkutan bir yüz ifadesine sahip olan, ilgisiz, korumayan, dokunmayan bir birey olduğunda çocuğun ilkel fonksiyonları kendini düzenlemeyi başaramaz ve üst kat ile ilişkiye giremez. Örneğin; çocuk korkutucu bir ses duyduğunda ilkel kısım her çocukta korku duygusu uyandırır. Ancak karşısında kendini düzenleme becerilerini kazandırmış bir ebeveyni varsa tepkisi şu şekilde olur: Ses korkutucuydu ama şimdi geçti… Eğer ebeveyn alt katı iyi düzenleyememişse, çocuk o korkutucu ses sonucu sakinleşemez ya da öfke nöbetleri geçirir.

    İlk yılların travmatik süreçleri ne kadar fazla ise sonraki zamanlar davranışlar bir o kadar zorlaşır. İlk yılların travmaları arasında; anne karnındaki stres, doğum anında yaşanan problemler, tıbbi operasyonlar, doğal afetler, ihmal ve ihlal olarak ifade edilebilir. İhmal dediğimiz durum, bir çocuğa SEN YOKSUN mesajı gönderir yani duygusal ihtiyaçları karşılanmaz. O nedenle ihmal ile bağlanma süreçleri birbiri ile fazlasıyla ilişkilidir.

    Bedenimiz stres anında kortizol hormonu salgılar. Bu hormonun az dozu büyümeyi sağlar. Ancak kotizolun bedende bulunma miktarı artarsa stres “zehirli strese” dönüşür. Zehirli stresin çocukların bedenlerinde bulunması durumunda çocukların beyin yapısı dahi etkilenebilir. Zehirli stres evin üst katı içerisinde yer alan pek çok işlevin yerine gelmesine engelleyerek çocuğun büyümesine sebep olur. Ve ilerleyen yıllarda depresyon, kalp sorunları, obezite, alkol ve madde bağımlılığı, antisosyal davranış problemlerinin görülme olasılığı artar. Kısaca evin tüm yapısı değişir ve başka bir ev olur.”

    Çocuklarımızın ilk yıllarının önemini her fırsatta anlatıyorum. İstiyorum ki elimizde fırsat varken şu anı kurtaralım. Çocuk güvenli ilişki kaynaklarını doyasıya yaşasın ki bir birey olma yolculuğunda bu kaynakları sağlıklı bir şekilde kullansın. Kültürel özelliklerimize göre toplumumuzu ve görüştüğüm aileleri düşündüğümde biz bu bağlanma hikayesinde sınıfta kalıyoruz. Öncelikle bu kaynakları sadece annenin yetiştirmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bir baba rolünü ebeveynlik becerileri içerisinde çok kısıtlı görüyoruz. İşte bu noktada da kaynakları çocuklarına aktaramayan ebeveynin kendi ebeveyninden alamadığı kaynaklara gidiyoruz. Bu çok önemli bir mesele ve bir kısırdöngüye dönebilir. O nedenle farkındalık diyoruz zaten. Ancak yine kültürel bir durum olarak gördüğümüz bir durum çıkıyor karşımıza: Çocuğun hayatında ortalama olarak lise yıllarına kadar olmayan ebeveyn, bu çocuk ders çalışmıyor, beni dinlemiyor… şikayetleri ile başvuru da bulunur. Ama zamanında güvenli bir ilişki kurmak için kaynakları kullanmamış bir ebeveyn ile bu süreci tamir etmek daha meşakkatli ve emek gerektiren bir süreç olur. Tüm mücadelem bundan dolayıdır; çok geç olmadan dubleks evin bağlantı ağlarını yaşamın ilk yıllarında sağlam bir şekilde geliştirmek.