Kategori: Psikoloji

  • DUYU BÜTÜNLEME TERAPİSİ NEDİR*

    DUYU BÜTÜNLEME TERAPİSİ NEDİR*

    Duyu bütünleme terapisi 1960 lı yıllarda Amerikalı doktor J.Ayres tarafından, University of Southern California ‘da yapılan araştırma ve çalışmaların ardından  uygulamaya konulmuş, devam eden süreçte tün dünyada, çocuklar için, özellikle otizm başta olmak üzere birçok problemin çözümünde oldukça önemli bir terapi yöntemi olarak uygulanmaya başlanmıştır.

    Duyu bütünleme terapisinde çocukların yaşadıkları duyusal tecrübelerin nörofizyolojik adaptasyonu ve çocuğun duruma uygun adaptif cevap açığa çıkarması sağlanır. Bu sayede çocuğun çevresiyle olan sosyal, duygusal ve fiziksel etkileşimine pozitif yansır.

    Kişinin vücudu ve çevresinden aldığı duyu bilgileri beyinde bilginin kavranması, yorumlanması ve bütünleştirilmesi işlemlerinden geçerek, ortaya çıkan duysal bilginin kullanılarak organize bir cevap açığa çıkarılması sağlanır. Böylece çocuk dış dünyadan gelen duyu bilgilerine adapte olur.

    Duyu bütünleme terapisi; direkt olarak çocuğun merkezi sinir sitemine etki ettiği için sinir sisteminin gelişimini sağlar.

    Normal Duyusal Sistemimiz 7 bölümden oluşmaktadır;

    Vestibuler Duyu (denge): İç kulakta yer alır. Yer çekimiyle bağlantılı olarak, vücudumuzun alan içerisinde nerede olduğunu, hızını, yönünü ve hareketini algılamamızı sağlar, bize bununla ilgili bilgi verir. Bu sistem vücudumuzu dengede tutmak ve vücudumuzun postürünü korumak için temeldir.

    Proprioseptif Duyu (vücut farkındalığı): Kaslarda ve eklemlerde yer alır ve vücudumuzun nerede olduğunu söyler. Bununla birlikte vücut parçalarının nerede olduğu ve nasıl hareket ettiklerine ilişkin bilgi verir.

    Tat Duyusu: Dildeki kimyasal alıcılar tarafından işlenir. Tatlı, ekşi, acı ve tuzlu gibi farklı tatları algılamamız sağlar.

    Koku Duyusu: Burundaki kimyasal alıcıların işlemesiyle yakın çevremizdeki kokular hakkında bilgi verir.

    Taktil Duyu (dokunma): Deride bulunur, vücudun en büyük organıdır. Dokunma, basınç ve ağrı seviyesiyle ilişkilidir ve bu suretle ısıyı (sıcak ve soğuğu) ayırt etmemize yardımcı olur. Dokunma sosyal gelişimin önemli bir parçasıdır. İçinde olduğumuz çevreyi ölçüp değerlendirmemize yardımcı olur ve buna uygun tepkiler geliştirmemizi sağlar.

    Görme Duyusu: Gözün retina kısmında yer alır ve ışık ile aktif hale gelir. Görme duyumuz nesneleri, insanları, renkleri, zıtlıkları ve uzamsal sınırları tanımamıza yardımcı olur.

    İşitme Duyusu: Havadaki ses dalgalarının, dış kulak yolu ile toplanarak, iç kulaktaki reseptörleri uyarması sonucu çevremizdeki sesleri algılar ve beyin sapında anlamlandırılır.

    Terapideki hedef çocuğun her zaman mutlu, iletişime açık ve ortamdaki uyaranları rahatlıkla tolere edebilir halde olmasını sağlamaktır. Olumlu tecrübeler öğrenmeyi kolaylaştırır. Seans sırasında mutlu olan çocuk iletişimi sürdürür ve oyun sırasında öğrendiği bilgileri günlük yaşamına çok daha kolay entegre eder. Çocuk ancak dünyayı normale en yakın şekilde algıladığında öğrenmeyi gerçekleştirebilir. Dünyayı en iyi algılama da ancak duyusal bütünlükle sağlanabilir.

    Terapinin temeli duyusal uyaranların, çocuğun ihtiyaçlarına ve sorunlarına göre planlanarak, çeşitli diyetler halinde çocuğa sunulmasıdır. 

    Duyu bütünleme terapisi sırasında her çocuk kendi içinde farklı bir birey olarak kabul edilir çünkü her çocuğun farklı duyusal bozuklukları ve elbette farklı bir kişiliği vardır.

    Terapi seanslarının başında çocuk değerlendirilir ve hangi alanlarda ne şekilde sorun yaşadığı tespit edilir. Çocuğun problem yaşadığı alanlardaki bozukluğun davranışlarına ne şekilde yansıdığı gözlemlenir ve  uygun terapi programı çizilir.

    Terapi sırasında aile sürecin en önemli parçasıdır ve terapistle aile, çocuğun da içinde olduğu bir takım gibi çalışmak zorundadır.

    Terapi süreci içinde standart bir terapinin dışında çocuğun terapi sırasındaki ihtiyaç ve arayışları göz önünde bulundurulur ve aileye de çocuğunun neye ihtiyacı olduğunu anlaması için eğitim verilir. Unutulmaması gereken en önemli nokta terapilere devam eden çocuğun bir birey olduğu ve asla standardize edilemeyeceğidir.

                          Terapiler çocuğun ve ihtiyaçlarının önderliğinde sürdürülür.

    Terapi sırasında seanslar çocuğa, ihtiyacı olduğu düzeydeki duyusal uyaranlarla donatılmış veya uyaranlardan arındırılmış oyunlar şekilde sunulur. Çocuğun seans sırasında terapistle sürekli iletişim halinde olması birinci hedeftir. Çünkü seans sırasında, yapılandırılmış ortamda, iletişim kuran, fikirler üreten, çözümler bulan, hayal eden, sosyalleşerek oyuna katılan çocuk; seanslar dışında da iletişimi sürdürecek ve günlük hayatındaki sosyal, fiziksel ve psikolojik sorunlarını atlatmaya başlayacaktır.

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocukların Ölüm Kavramının Farkına Varışı:Çocuklarda kayıpla ilgili olarak uzmanlar iki konuda fikir birliği içindedirler.

    1) Tüm ayrılıklar koparılmak olarak değerlendirilir.

    2) Çocuğun ölen kişiyle geçirdiği süre ne kadar uzunsa, yas şekli yetişkinlerinkine o kadar benzer olur.

    Ölüm ve Dil Gelişimi: Yapılan araştırmalarda çocukların önemli bir kısmının ölüm sözcüğü hakkında düşünceleri olduğu gözlenmiştir. Çocukların hayat ile ilgili düşünceleri ise genelde hareketleri hayat işareti olarak gördükleri hareket etmeyen nesneleri cansız olarak nitelendirdikleri gözlemlenmiştir.

    Çocuğun Gözlemi ve Ölüm: Çocukların ilk yıllarından beri, hayvanlar, bitkiler ve çiçeklerin ölümü ile karşılaştıkları ve bu duruma reaksiyon gösterdikleri görülmüştür.

    ÖLÜME KARŞI TEPKİLER

    Ölüm olayına karşı tepkisini belirleyen şeyler, yaşı, içsel dayanıklılığı, ev ortamının güvenli olup olmadığı, ölen kişinin yakınlık derecesi, yetişkinlerin çocuğa verdikleri teselli şekli ve düzeyi, ve ölüm şeklidir.

    • 2 yaştan önce: çocuklarda nesne sürekliliği olmadığı için, bir şeyin eksikliğini hissederler. Ölüm uzun süreli bir yolculuk olarak algılanır. Çocuğun bu süreçten sonra eksik bir yaşantısı olacağı için çocuk ölen kişinin hayali imgesini yaşatmaya çalışır. Her ne kadar bilinçli bir süreç söz konusu olmasa da bakım veren kişiden ayrılık çocuklarda ayrılık anksiyetesini tetikler.
    • 3-5 yaş arasında: bu yaştaki çocuklar ölüm kavramını yaşamlarında fark ederler. Kuşların, böceklerin, bitkilerin öldüğü bilirler ancak bu ölümün bir geri dönüşü olduğunu zannederler. ^^Annem öldü biliyorum ama telefonda mı açmayacak^^ şeklinde beklentileri olabilir. Bu dönemdeki çocuk ölümü geçici bir durum olarak görür ve ölümle ilgili soyut düşünceleri anlamakta güçlük çeker. Diğer taraftan bu yaş fallik döneme tekabül ettiğinden oidepus ve elektra kompleksi sürecinde farklı sıkıntılar oluşabilir.
    5 ile 10 yaş arasında: Beş-dokuz yaş arasında çocuk, ölümün gerçek olduğunu kavrar ancak kendi başına gelebileceğini düşünmez. On yaşından sonra ölümün kendi başına da gelebileceğini ve evrensel bir olgu olduğunu kavramaya başlar. Tepkilerini daha çok oyunlarda ve arkadaş arasındaki davranışlarda sergilerler
    10-13 yaş arasında: ölümü anlarlar, kabul ederler ancak verdikleri yas tepkileri yetişkinlerinkinden farkıdır. Bitkilerin yada hayvanların ölümlerine tepki verirken, yakınlarının ölümüne tepki vermiyormuş gibi görünebilirler. Bunun nedeni bir hayvanın ölümüyle baş edebilirken, bir insanın ölümüyle yüzleşmek daha tehdit edicidir.
    Ergenler zamanlarının önemli bir bölümünü ölüm hakkında felsefe yaparak, düşünüp, hayal kurarak geçirebilirler. “Hayat nedir ? “ , “Ölüm nedir ? “, “Ben kimim ?” gibi sorulara yanıt ararlar. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilir ve kendi cenaze törenlerini hayal ederek, kimlerin geleceğini, kendilerini ne kadar kötü hissedeceklerini, sağken ölene karşı daha iyi davranmaları gerektiğine ilişkin pişmanlık duyacaklarını düşünebilirler. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilirler.2 yaşında erkek bir çocuğun annesini kaybetmesi durumunda; hayali bir anne imgesi yaratır, annenin yerine geçebilecek etkili birinin olmaması durumunda, sürekli olarak kadın arayan ancak sadık olamayan ve bu yüzden sık partner değiştiren biri olabilir. Yada tam tersi karşı cins ile bağımlı ilişkiler kuran ve genelde kendinden daha büyük kadınlara yönelen biri olabilir.

    3 yaşından ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk sevilmediğini düşünebilir ve ilerleyen yaşamında kişiler arası ilişkilerde sürekli olarak sevgi arayışında bulunabilir. Yada sevilemezlik şeması oluşturarak düşük benlik saygısına sahip biri olabilir.

    3-5 yaşındaki bir kız çocuk babasını kaybederse ilerleyen yaşantısında sürekli olarak özdeşleşebileceği güçlü bir baba modeline benzeyen erkekler arayan biri olabilir. Yada saldırgan ve gergin davranışlar sergileyen, rekabetten kaçınan biri olabilir

    ÇOCUKLARDA SIK GÖRÜLEN YAS TEPKİLERİ

    Kaygı: Sevilen birinin kaybı ile çocuklarda temel güven duygusu sarsılır, kendilerinin ve diğer sevdiklerinin başına bir şey gelebileceği düşüncesi ile kaygılanabilirler. Korku ve kaygı düşünceleri; okula gitmek istememe, evde tek başına olmak istememe, karanlıktan korkmak, isteğini diretmek vb. şekilde ortaya çıkabilir.

    Uykuya dalmada güçlük: Eğer ölümle ilgili güçlü anılar varsa, bunlar düşünmeye daha müsait akşam saatlerinde çocuğun aklına gelir. Bu durum çocuğun uykuya dalmasını geciktirebilir.

    Üzüntü ve Özlem: Yaşadığı travmatik olaydan sonra çocuk daha çok içine kapanabilir, çevresindekileri üzmemek için üzüntüsünü dışarı göstermeyebilir.

    Öfke ve Dışa Vurma: Çocuklar üzüntülerinin sonucunda, tekme atarak ya da çevrelerine zarar vererek tepki gösterebilirler. Sevdiği kişiyi aldığı için Tanrı’ya ya da ölüme kızabilir, kendilerini terk ettiği için ölen kişiye kızabilirler

    Suçluluk, kendini kınama ve utanç: Suçluluk tepkileri genellikle ölüm olayından önce yaptıkları ve düşündükleri ile ilgilidir.ÇOCUKLARIN YAS KONUSUNDA EĞİTİMİGenelde aileler çocuklarının ölümle ilgili eğitimlerini derece derece yükseltmeye çalışırlar; inkar, cennet hikayeleri ya da ölünün geri gelişi ve çocukların ölmeyeceği hayatın erken dönemlerinde çocukların yaşamlarına yerleştirilir. Kübler Roos cennet, Tanrı ve meleklerle ilgili peri masallarının çocukların kafasına sokulmasını kesinlikle reddeder. Ancak ölüm konusunda endişelenen çocuklarla yaptığı çalışmalarda o da inkara dayalı çalışmalar yapmıştır. Çocuklara “insanın ölüm anında “bir kelebek gibi” dönüşüm geçirerek ya da özgür hale gelerek” rahatlatıcı ve insanı çağırmakta olan bir geleceğe doğru yola çıktığını söylemektedir. Sandor Ferenchzi; “gerçeğin gücünün azaltılmasının, gerçeğe aldırmamayla kabul etmek arasında geçiş aşaması olduğunu söylemiştir”. Jerome Bruner “her konu, herhangi bir gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir” görüşünü kabul etmekte ve çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde derece derece anlayışına yardımcı olmaya çalışmıştır.

    • Çocuğa ölüm haberi sakin bir ortamda ve sevdiği yetişkinler tarafından verilmelidir.
    Çocuğun sorduğu sorulara mümkün olduğunda yaşına uygun kısa ve açık cevaplar verilmelidir. Ölmüş bir hayvan yada bitkiden yola çıkarak ölüm olgusu anlatılabilir.
    Uyku, yolculuk tanrı, cennet, melekler gibi kavramlar kullanılmamalıdır.
    Çocuğun yas tepkilerine saygı duyulmalı, cenaze törene vb ritüellerde çocuk da bulundurulmalı, örneğin tabuna dokunmasına yada ölüye bir hediye verilmesine izin verilmelidir.
    Çocuğun yaşamına dair kaygıları giderilmeli, başka insanların ölmeyeceği, ilerleyen süreçte yemek, harçlık, okul, ev yaşantısı gibi konuların aynen devam edeceği, nerde yaşamaya devam edeceği anlatılmalıdır.
    Duygularının farkına vardırılarak aynalama yapılmalıdır. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.
    Çocukta görülebilecek olası regresif yada saldırgan davranışların geçici olduğu göz önünde bulundurularak, anlayışlı davranılmalıdır. Ortalama yas sürecinin 6 ay kadar süreceği unutulmamalıdır.
    Ölen kişi ile ilgili olan eşyalar fotoğraflar vb ortada kalmaya devam etmelidir. Ancak gerekirse sayısı azaltılmalıdır.
    Çocuğu yasını resim, oyun vb etkinliklerle ifade edilmesine olanak sağlanmalıdır.
    Mümkün olduğunca hem çocuk hem de geri kalan bireyler normal gündelik yaşama devam etmelidir. Okul sosyal aktiviteler vb ne bir an önce dönülmeli hayatın devam ettiği hissettirilmelidir.
    Evden çok uzun süreliğine uzaklaşılmamalı, evde yaşamaya devam edilmelidir.
    Özellikle okul öncesi dönemde ki çocuklarda ölen kişiye karşı yapılmış bir davranışın yada bu kişiye dair düşünülmüş bir şeyin ölüme yol açtığı düşüncesi oluşabileceğinden ölüm durumunun kendisiyle ilgili bir şey olmadığı vurgulanmalı.
    Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin.
    Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir. Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin.

    ÇOCUKLALA YAS SÜRECİNDE İLGİLENME

    Anne ve babalar için danışmanlık: Ebeveynlerin olayla yüzleşme aşamasını geçirebilmeleri ve çocukların gösterebileceği yas tepkileri hakkında bilgi edinmeleri, onların sorunlarına hazırlıklı olabilmeleri ve çocuklarla en iyi şekilde nasıl iletişim kuracakları yönünde yardım almaları gerekir.

    • Çocuklara ölüm haberinin verilmesi: Çocuğa ölüm haberinin anne-babasının ya da duygusal olarak yakın olan birinin vermesi gerekebilir. Çocuğa bu tür bir haber uygun bir zaman da verilmelidir. Çocuğun düşünmesi için zaman verilmeli ve soru bonbardımanına tutulmamalıdır.
    Çocukların törene katılması: Aileler genelde bu gibi durumlarda çocukları kendi dünyalarından uzak tutma eğilimindedirler. Ancak çocuklarda yas duygularını, hayaller yerine somut temellere dayandırmak ve törene katılmak isteyebilirler, onların ölümü inkar etmelerinin pekiştirilmemesi için, cenaze törenlerine katılmalarına izin verilmelidir ancak kesinlikle zorlanmamalıdırlar.

    • Uygun bir biçimde hazırlama: Eğer çocuk ölüyü görmek isterse, çocuk içeri alınmadan önce bir yetişkinin önce içeri girerek ölen kişinin her zamankinden nasıl farklı göründüğünü çocuğa anlatmak gerekmektedir.

    • Güvenilir bir yetişkin arkadaşlığı: Tören sırasında çocuğa güvendiği bir yetişkin arkadaşı eşlik etmelidir.

    • Yasın somut ifadesi: Çocuklar yaslarını somut olarak ifade etmeye ihtiyaç duyar. Bu tür bir istekleri olduğu fark edildiğinde, tabutun üstüne bir şey (mektup, resim, çiçek vb.) bırakması konusunda teşvik onları rahatlatabilir.

    Gerek yetişkinlerin gerekse de çocuğun bu süreci en az örselenmeyle ve sağlıklı bir şekilde geçirmesi için psikologlardan destek alın.

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Oyun çocuğun bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimine yardımcı olmaktadır. Çocuklar oyun ile dış dünyayı tanır, hayata dair denemeler yapar, hayal ile gerçeği ayırt edebilmeyi öğrenir. Kısacası hayatla mücadele etmeyi deneyimler. Bu anlamda oyun, çocukların duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edebildiği en uygun dildir. Oyun çocukların gelişimine katkıda bulunurken aynı zamanda mutlu eder. Tüm çocuklar sadece eğlence amaçlı oynamaya cesaretlendirilmelidir. 
     

    Oyun terapisi nedir?

    Çocukların yetişkinler gibi kendilerini ifade etmeleri kolay değildir. Oyun terapisi ile çocuklar kelimeleri kullanmak yerine oyun ve oyuncaklar aracılığıyla, kendini ifade edebilmeyi, günlük yaşamında baş edemediği problemleri çözebilmeyi ve olumsuz davranışlarını değiştirebilmeyi öğrenir. Oyun terapisinin amacı çocuğun kendini duygusal olarak iyi hissetmesini sağlamaktır. Çocuğun normal gelişimini etkileyen duygusal, davranışsal ve psikolojik problemleri ortadan kaldırmak ve problemin büyümesini önlemektir. Oyun terapisinin türleri, non-direktif (yönlendirilmemiş), kognitif (bilişsel davranışçı) ve Filial Terapidir. (anne-baba da dâhil olur) Seanslar yaklaşık 50 dakika sürmektedir. Ancak Filial Terapi 30 dk, 15–20 seans sürmektedir.
     

    Oyun terapisti kimdir

    Eğitimli bir oyun terapisti çocuk ile empati kurar. Çocuğun kendini anlaşılmış ve kabul görmüş hissetmesine, kontrol hissi ve farkındalık kazanmasına uygun ortamı sağlar. Yönlendirilmiş çalışmalar hedefe yöneliktir. Oyun terapistinin sorumluluğu rehberlik yapmak ve yorumlamaktır. Terapist problemli davranışın yerine daha olumlu davranışların ve düşüncelerin geliştirilmesine yardımcı olur. Terapinin önemli unsurlarından biri ödüllendirmedir. Bu yolla çocuğa hangi davranışlarının uygun hangilerinin uygun olmadığı yönünde doğrudan mesaj verilir. 

    Yönlendirilmemiş çalışmalarda ise oyun terapistlerini tanımlayan 8 ilke şöyledir: 

    1. Terapist çocuğu olduğu gibi kabul eder.

    2. Terapist çocukla sıcak bir ilişki kurar. 

    3. Terapist çocuğun duygularını ifade edebileceği uygun ortamı sağlar. 

    4. Terapist çocuğun dışarı vurduğu duygulara karşı açıktır ve çocuğa içgörü kazandıracak şekilde ona geri yansıtır. 

    5. Terapist çocuğa kendi problemlerini çözebilmesine fırsat verir ve yaptığı seçimlere saygı duyar. Değişime karşı yaptığı seçimlerin sorumluluğunu çocuğa verir. 

    6. Terapist terapi sürecini hızlandıramaz, bu süreç zamanla gelişir. 

    7. Terapist çocuğu yönlendirmez ve çocuğun çizdiği yolu takip eder. 

    8. Terapist terapiyi sürdürebilmek için gerekli sınırları çizer. Oyun terapisini çocuk psikoterapistleri, psikiyatri hemşiresi, sosyal hizmet görevlileri, rehber ve psikolojik danışmanlar, psikologlar, sanat terapistleri kullanmaktadır

     

    Oyun terapisinde ne kadar zamanda sonuç alınır

    Bu süre çocuktan çocuğa değişmektedir. Yaşadığı travmanın ciddiyetine ve olayları nasıl algıladığına göre farklılık gösterir. Problemli davranış ne kadar yeniyse bunun aşılması o kadar kolay olacaktır. Bireysel danışma da 4 haftada bir, gruplarda 8 haftada bir aile görüşmesi ile anne-baba bilgilendirilir. 
     

    Oyun terapisi hangi durumlarda, kimlere uygulanır?

    1-Oyun terapisi 3–11 yaş arası çocuklara uygundur. 

    2-Boşanmış ailelerin çocuklarına

    3-Evlat edinilmiş veya terkedilmiş çocuklara

    4-Aile içi şiddet gören çocuklara

    5-Okulda zorbalık gören veya zorbalık yapan çocuklara

    6-Kaygı, korku ve fobileri olan çocuklara

    7-Uyku bozukluğu ve kâbusları olan çocuklara

    8-Kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklara

    9-Ailede kayıp ve yas olan çocuklara

    10-Duygusal, fiziksel ve cinsel tacize uğramış çocuklara

    11-Konuşma bozukluğu olan çocuklara (kekemelik, tekrarlayıcı dil, bebek konuşması) 

    12-Hiperaktivite ve Dikkat eksikliği tanısı almış çocuklara

    13-Arkadaş edinmede güçlük çeken çocuklara

    14-Ders çalışma ve okuma problemi olan çocuklara 

    15-İçe çekilmiş ve sürekli mutsuz olan çocuklara

    16-Uygunsuz davranışlar sergileyen çocuklara, oyun terapisi uygulanmaktadır. 

    Çocuk oyun terapisi ile neler kazanır

    Çocuklar oyun terapisi ile özgüvenlerini kazanmayı, işbirliği yapmayı, başkalarına saygı durmayı, sorumluluk almayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi, kendini korumayı, dikkatini toplamayı, problemlerine çözüm yolu bulmayı, öfkesini doğru yönlendirmeyi, kendini doğru ifade edebilmeyi, sosyal ilişkilerini güçlendirmeyi, korkularını yenmeyi, konuşma bozukluklarını düzeltmeyi öğrenirler. 

    Oyun odasında neler vardır? 

    Oyun materyali olarak oyuncak mobilyalı ev, oyuncak ev aletleri, oyuncak aile, okul, oyuncak hayvanlar, telefon, birtakım kostüm ve aksesuarlar, ayna, su, kum havuzu, araba, uçak gibi oyuncaklar ve parmak boyası, oyun hamuru, her çeşit boya kalemi, kartonlar, çizim kâğıdı, etiketler gibi sanatsal malzemeler bulunur. Bütün oyuncakların ve materyallerin kullanımı kolay, taşınabilir, güvenilir, dayanıklı ve çocuğun sürekli erişebileceği yüksekliktedir.

    Çocuğa oyun terapisine gelirken nasıl bir açıklama yapılmalıdır? 

    Çocuğa doktora gittiğini söylemek yerine, “Oyun terapisi, sen resim veya benzeri sanatsal bir faaliyet yaparken, hikâye anlatırken ya da herhangi bir oyuncak ile oynarken duygularını anlamana ve onlar hakkında konuşmana yardımcı olacak, çünkü onları içinde tutarsan ve ne hissettiğini fark etmezsen mutsuz hissedebilirsin. Oyun terapisti sana hiçbir zaman yapmak istemediğin bir şeyi yaptırmayacak, söylemek ve yapmak istediklerine kendin karar vereceksin” gibi bir ifade kullanmak çocuğun kendini güvende hissetmesine yardımcı olur.

  • Otizm

    Otizm

    Otizm, yaşamın ilk 3 yılında ortaya çıkan şiddetli ve yoğun farklılık gösteren bir gelişim bozukluğudur. Bu nörolojik bozukluğun etkilediği alanlar, normal gelişmekte olan sosyal etkileşim ve iletişim becerileridir. Otizmi olan çocuk ve yetişkinler, sözlü ve sözsüz iletişimde, sosyal etkileşimde ve oyun aktivitelerinde zorluk çekerler
    Otizm, Yaygın Gelişim Bozukluğu’ nun altındaki 5 bozukluktan biridir. Diğerlerini saymak gerekirse; Asperger Bozukluğu, Rett Bozukluğu, Çocukluk Dezintegratif Bozukluk (CDD), Belirlenmişin Dışındaki Yaygın Gelişm Bozuklukları (PDD-NOS) . Bu bozuklukların hepsi APA’nın DSM-IV-TR tanımlarıyla bulunmaktadır. 
    Otizmin Sebepleri
    Otizmin, tek bir sebebe bağlı olmasa da beyin yapısındaki anormal yapıdan ve işleyişten kaynaklandığı kabul edilmektedir. Beyin taramaları, normal ve otistik çocuk beyinleri arasındaki yapı farklılığını açıkça gözler önüne sermektedir. Birçok değişik teorinin araştırmacıları, bu farklılığın sebebinin kalıtımla, genetikle veya medikal problemlerle ilişkili olup olmadığını araştırmaktadır. Çoğu ailede, otizmin yarattığı birtakım yetersizliklerin değişik şekillerde görülmesi, bu bozukluğun genetik etkilerinin olması ihtimalini güçlendirmektedir. Tek bir genin otizme sebep olduğu belirlenememişse de, gen kodlama birleşenlerindeki düzensizliğin kalıtımsal olup olmadığı hala araştırılmaktadır. Bazı çocukların otizime yatkın olarak doğduğu ispatlanmış olsa da, araştırmacılar hala tek bir tetikleyici faktörün otizme sebep olabileceği konusunda hemfikir olamamışlardır. 
    Otizme sebep olan genetik faktörleri araştıranların yanısıra, diğer araştırmacılar da hamilelik problemleri, çevresel faktörleri örneğin virüsel enfeksiyonları, metobolik dengesizlikleri veya çevredeki zararlı kimyasalları da incelemektedir.
    Otizme, bazı medikal durumları olan insanlarda daha sık rastlanmaktadır. Örneğin, Fragil x (kırılgan x) sendromu, , tüberoz skleroz*, konjenital rubella-doğumsal kızamık ve PKU bunlardandır. Bazı zararlı maddeler, hamilelik esnasında alındığında otizm riskini arttırabilmektedir. 2002 yılında yapılan Toksik Atıklar ve Kayıtlı olan Hastalıklar (ATSDR) adlı konferansta zararlı kimyasal atıkların, otizmle tam anlamıyla bağlantısı olmadığına dair kanıtlar sunulmuştur. Ancak, bu konudaki araştırmalar oldukça kısıtlıdır ve daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Bir diğer soru olan MMR aşısı ve otizm arasındaki ilişki hala tartışılmaktadır. 2001 deki, İlaç Ensitüsü tarafından yapılan araştırmanın sonucunda, bu bağ reddedilse de, bu konuda da daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. 
    Sebebi her ne olursa olsun, açıkça görünen şu ki çocuklar otizm ve PDD ile veya bu hastalıkları geliştirme riski ile doğuyorlar. Bunların sebebi kötü annne-babalık ile bağlanamaz. Otizm bir ruhsal hastalık da değildir. Otizmli çocuklar , böyle davranmayı seçmemiş, ele avuca sığmaz çocuklardır. Bunun yanısıra, bugün hala otizme sebep olabilecek psikolojik faktörler bilinmemektedir.
    *İyi huylu urlar, gelişme geriliği, nöbetler, görme kusurları ve zeka geriliği ile tanımlanan otozomal baskın kalıtsal bir hastalık.
    Otizmin Görülme Sıklığı
    Otizm en sık görünen Yaygın Gelişim Bozukluğudur. Yaklaşık olarak 1,000 kişide 2 ile 6 kişiyi etkilemektedir (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi,2001). Bu rakamların giderek artış gösterdiği saptanmıştır.
    Bütün dünyada tutarlıklık gösteren sonuçlara göre otizm, erkeklerde kızlara göre 4 kat daha yaygın görülmektedir. Ayrıca, ırk, köken, sosyal sınırlar, ailenin geliri, yaşam tarzı ve eğitim derecesi otizmin oluşmasında etkili faktörler değildir.
    Otizm Öndeğerlendirme Ölçeği 1) Çocuğunuz gözünüze 1-2 saniyeden fazla süre bakar mı?
    Evet/Hayır

    2) Çocuğunuz istediği bir şeyi göstermek için işaret parmağını kullanır mı? 
    Evet/Hayır

    3) Çocuğunuz size göstermek, paylaşmak üzere nesneleri size getirir mi?
    Evet/Hayır

    4) Çocuğunuz isteklerini sözlü olarak anlatabilir mi?
    Evet/Hayır

    5) Çocuğunuz çevresindeki kişilerin ona ne demek istediğini anlayabiliyor mu?
    Evet/Hayır

    6) Çocuğunuzun konuşması (eğer varsa) yaşıtlarınınki gibi midir?
    Evet/Hayır

    7) Çocuğunuz gördüğü ya da sizin istediğiniz hareketleri taklit edebilir mi?
    Evet/Hayır

    8) Çocuğunuz evcilik türü oyunlar oynar mı?
    Evet/Hayır

    9) Çocuğunuz diğer çocuklarla ilgilenir, onlarla birlikte olmak ister mi?
    Evet/Hayır

    10) Çocuğunuzun “tanıdığı kişi”, “yabancı kişi” ayırımı yapar mı? 
    Evet/Hayır

    11) Çocuğunuz yeni durumlarla ilgilenir, merak eder mi?
    Evet/Hayır 

    12) Çocuğunuzun davranışlarının anlamını çözmek çoğunlukla mümkün müdür?
    Evet/Hayır

    * Soruların çoğuna “hayır” yanıtını verdiyseniz bir uzmanla görüşmenizde yarar olabilir. 

    Otizm Tanısı
    Otizmin tıbbi bir testi bulunmamaktadır. Tam olarak teşhisi kişilerin iletişimlerinin gözlemlenmesine dayanmalıdır. Bunun yanısıra, otizmin birçok belirtisinin diğer hastalıklarla da benzeşmesinden dolayı, kesin bir tanı için bazı tıbbi testlere de gereksinim duyulmaktadır.Tek ve kısa bir gözlem de kişinin kabiliyetleri ve davranışları hakkında doğru bir resim çizmeyecektir. Ailesel veya kişi ile ilgilenen kişilerin vereceği bilgiler ve gelişimsel geçmişi, kesin bir tanımlamayı oluşturmadaki önemli parçalardır. İlk bakışta, bazı otizmli kişiler zeka geriliğine, davranış bozukluklarına, duyma problemlerine ve alışılmadık davranışlara sahipmiş gibi görünebilirler. Bu tip durumlar otizmle birlikte görülse de diğer durumlardan ayırımı yapmak ve erken teşhiste bulunup gerekli eğitim ve tedavi yöntemlerinin uygulanması gerekir. Erken Tanı
    Araştırmalar, erken tanının otizmi olan kişilerde belirgin iyiye gidişlere neden olduğunu göstermiştir. Erken teşhis edilmiş çocuk, özel hazırlanmış programlardan daha erken yararlanmaya başlayacağından daha etkili sonuçlar alacaktır.
    Tanı Yöntemleri
    Otizmin karekteristik özellikleri bebeklikte (18-24 aylık) bazen belli olsa da, genellikle erken çocuklukta (24 aydan 6 yaşına kadar) kendini gösterir. Doktora kontrole gittiğinizde, bebeğinizin gelişimini anlamak için, ‘gelişim taraması’ yapabilir. Amerika’daki Milli Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Ensitüsü (NICHD) tarafından yapılan listeye göre, çocuğun 5 ana davranışında otizm araştırması yapılmaktaktadır:
    – 12 aylıkken heceleme yoktur
    – 12 aylıkken hiç mimik yoktur
    – 16 aylıkken tekli kelimeler söylememiştir
    – 24 aylıkken kendi başına ikili kelime grubu oluşturmamıştır
    – Herhangi bir yaşta dilsel veya sosyal becerilerde kayıp yaşanmıştır
    Bu beş maddeden herhangi birine sahip olması çocuğunuzun otistik olması demek değildir. Bu bozukluk çok çeşitli özelliklere sahip olabilir; bu sebeple değerlendirmenin çeşitli alanlardan, örneğin nörolog, psikolog, gelişim pediyatristi, konuşma/dil terapisti ve ile uzmanlık alanı otizm olan ilgili profesyoneller tarafından ele alınması gerekmektedir.
    Otizm tanısını koyabilmek için tek bir davranış veya iletişim testi yoktur. Tanı koymada birçok değişik tarama yöntemlerinden yararlanılır.
    1. CARS DERECELENDİRME SİSTEMİ (Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği): 1970’de geliştirilen sistem, davranışların gözlemlenmesine dayanır. Çocukların, diğer insanlarla ilişkileri, vücütlarını kullanmaları, değişikliğe adaptasyonları, cevapları dinlemeleri, sözlü iletişimleri profesyoneller tarafından 15- puanlı ölçek ile değerlendirilir. 
    2. CHAT ( Küçük Çocuklar için Otizm Tarama Listesi): Simon Baron- Cohen tarafından geliştirilen bu soru listesi, 18 aylık kadar küçük çocukları incelemede kullanılır. İki kısımdan oluşan soru formu içerir. Bir tanesi anne-baba, diğeri de çocuğun doktoru içindir.
    3. OTİZM TARAMA TESTİ: 40 maddeden oluşan testte, 4 yaş ve daha üzeri çocukların iletişim becerileri ve sosyal yapıları değerlendirilir.
    4. İKİ YAŞ İÇİN TARAMA TESTİ: Üç ana alana, oyun, motor hareketleri, taklit etme ve dikkat toplama alanlarına bakılarak, iki yaş altındaki çocuklarda otizm verileri olup olmadığı anlaşılır. 
    Uzmanlarla Konsültasyon
    Siz veya çocuğununuzun doktoru otizimden şüphelenirseniz, çocuğu bu konuda uzmanlaşmış birinin görmesi gerekir. Bu gelişim uzmanı, psikolog veya psikiyatrist olabilir. Bu profesyoneller, çocuğunuzu belirlenmiş alanlarda teste ve gözleme tabi tutacaklardır. Değişik alanlarda uzmanlaşmış olan bu kişiler, bir değerlendirme takımı halinde tedavi programı hazırlayacaktır.
    Bu konuda aile ve uzmanların iş birliği içinde çalışması çok önemlidir. Çünkü, uzmanlar, çocuğun eğitim seçenekleri için tavsiyeler vermede kendi deneyim ve bilgilerinden yararlanırken, siz de çocuğun yapabilecekleri ve ihtiyaçlarını hakkındaki bilginizden yararlanacaksınız. Tedavi programlarında aile ile uzmanlar arasındaki iletişim, çocuğun gelişimini izlemede çok önemli bir yer tutar. Uzmanlarla çalışmada birkaç önemli noktayı vurgulayacak olursak:
    Bilgilenin: Bakımında aktif rol oynayacağınız için, çocuğunuzun yetersizlileri hakkında öğrenebildiğiniz kadar çok şey öğrenmeye çalışın. Uzmanlar anlamadığınız terimler kullandığında, onlardan bunları açıklamalarını isteyin.
    Hazırlıklı olun: Doktorla, terapistle ve okul personeliyle görüşmeye giderken hazırlıklı olun. Merak ettiklerinizi ve sorularınızı yazın, cevapları not alın.
    Organize olun: Birçok aile, çocuklarının tanı ve tedavisi hakkındaki detayları düzenli bir şekilde not eder.
    İletişim: İyi veya kötü, ama uzmanlarla mutlaka açık iletişimi sağlayın. Eğer uzmanla, onun verdiği tavsiye hakkında hemfikir değilseniz, özellikle nedenini sorun.
    Tanı Konulduktan Sonra
    Genellikle, tanının konulmasının hemen sonrasında , aile için karmaşıklık, kızgınlık ve hayalkırıklığı gibi hisler zorluklara sebep olabilir. Bunlar normal duygulardır. Fakat yaşam otizm tanısından sonra da devam ediyor. Hayat otistik bir çocuk için ve onu tanıma ayrıcalığına sahip olan kişiler için denemeye değer olabilir. Bunu kabul etmek her zaman çok kolay olmasa da, çocuğunuza yaşadığı dünyayı ilginç bulmayı ve oranın sevilebilir bir yer olduğunu öğretebilirsiniz.

  • Refleksoloji Otizm İlişkisi

    Refleksoloji Otizm İlişkisi

    Otizm yaşamın ilk 3 yılında ortaya çıkan bir sendromdur. Nedeni bilinmemektedir. Kişi gördükleri, duyduklarını, duyumsadıklarını doğru bir şekilde algılayamaz; bu nedenle sosyal ilişkileri ve davranışlarında ciddi sorunlar vardır. Erkeklerde daha yaygın olarak görülür. Otizm ya kendi başına ya da zeka geriliği, öğrenme güçlüğü, epilepsi gibi diğer gelişimsel bozukluklarla birlikte ortaya çıkabilir. Otizm kelimesinin manası “kendine dönük”tür.

    BELİRTİLERİ

    Çevresine karşı ilgisizdir. Olaylara ve insanlara tepkisizdir. Genelde tek başınadır. İletişim güçlüğü çeker. Konuşma zorluğu vardır. İnsanlarla temas etmekten rahatsız olur. Tekrarlayıcı davranışlar yapar. Anlamsız kelimeleri tekrarlar. Ellerini kollarını çırpar, olduğu yerde sallanır, kendi etrafında döner.  Yaygın gelişim bozukluğu adı altında toplanan hiçbir süreç birbirinin aynı olarak seyretmez. Her biri kendi iç yapısı içinde farklı özellikler gösterirler. Ancak süreçte kendine özgü ortak özellikler bulunur. Gelişimleri ne düzeyde veya nasıl bir yapıda olursa olsun onların hayatı ve dünyayı algılayış biçimleri bizim algılama şeklimizden oldukça farklı bir yapı göstermektedir.

    TANI ÖLÇÜTLERİ

    DSM IV’ (Ruhsal Bozukluklarin Tanisal ve Sayimsal El Kitabinin (The Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders) dördüncü baskisi Amerikan Psikiyatri Dernegi tarafindan çikartilmistir ve psikiyatrik bozukluklarin siniflandirilmasinda kullanilir. DSM IV yalnizca belirtileri tanimlar ve ruh sagligi profesyonelleri tarafindan taninin güvenilirligini ve standartligini artirmak üzere kullanilir.) e göre otizm tanı ölçütleri şunlardır.

    1-Aşağıdakilerden en az bir tanesinin varlığı ile kendini gösteren toplumsal ( sosyal) etkileşimde niteliksel bozulma.
    a)Toplumsal etkileşimi sağlamak için yapılan el, kol hareketleri, alınan vücut konumu, takınılan yüz ifadesi, göz göze gelme gibi bir çok sözel olmayan davranışta belirgin bir bozulma,
    b)Yaşıtlarıyla gelişim düzeyine uygun ilişkiler geliştirememe, onlardan uzak durma,
    c)İlgilerini ya da başarılarını kendiliğinden paylaşmama,
    d)Toplumsal veya duygusal karşılık vermeme,
     
    2-Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren iletişimde niteliksel bozulma,
    a)Konuşulan dilin gelişiminde bozulma olması ya da hiç gelişmemiş olmaması
    b)Konuşması yeterli olan kişilerde, başkaları ile söyleyişi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğun olması,
    c)Basmakalıp, yineleyici ( ekolali), ifadeler ya da özel bir dil kullanması,
    d)Gelişim düzeyine uygun çeşitli imgesel ya da toplumsal taklitlere dayalı oyunları kendiliğinden oynamama,

    3- Aşağıdakilerden en az birinin varlığı ile kendini gösteren davranış, ilgi ve etkinliklerde sınırlı ilgi örüntüsü çerçevesinde kapanıp kalma.
    a)İlgilenme düzeyi üzerinde odaklanma açısından olağan dışı, basmakalıp ve yineleyici davranışlar çerçevesi içinde kalma,
    b)Özgül, işlevsel olmayan, alışıla geldiği üzere yapılan gündelik işlere ya da törensel davranış biçimlerine hiç esneklik göstermeksizin sıkı sıkıya bağlanma,
    c)Yineleyici motor manyerizmler ( parmak şıklatma, el çırpma, karmaşık vücut hareketleri)
    d)Eşyaların parçalarıyla sürekli uğraşma.
     
    TEDAVİDE REFLEKSOLOJİNİN YERİ

    Kisa bir süre önceye kadar bazi uzmanlar otizmin  tedavi edilemeyecegini israrla söyluyor ömür boyu sürecek bir durum oldugu içinde ailelere çocuklarini gerekli kurumlara yerlestirmeleri tavsiyelerinde bulunuyorlardi. Halen birçok uzmana göre otizim tedavi edilemez. Öyle birsey yoktur bir sefer otist demek ömür boyu otist demektir. Yeni yapılan araştırmanın aksine bu görüşlerin  kesinlik kazanmadığı ortaya çıkmıştır.
     
     
    Autism Research Institute ( otizim arastirma institusu ) otizmin tedavi edilebilir oldugunu  ve çocouklarin iyilesebilecegini  savunarak bir çok çevrenin saplantili yaklasimlarina ragmen, Otizim Arastirma Institüsü doktorlari ve saglik uzmanlari çalismalariyla degisik yöntemler uygulanarak çocuklarin durumlarinda ciddi oranda iyilesmelerin oldugunu ve hatta düzenli bir tedaviyle otismin tamamen yenilebilecegini yapmis olduklari çalismalarla kanitladilar
     
    Otizim daha cok beyin ve bagirsak yollarina dokunan tibbi  bir durum oldugundan dolayi vucudu zararli maddelerden arindirma metodlari ve hücreleri yenilemeye yönelik çalışma olumlu gelismeler göstermektedir. Refleksoloji ile hiç te yabana atilmayacak oranda olumlu gelismeler görülmüştür.
     
    Örnek verecek olursak Kanada’nin Quebec eyaletinde uygulanan bu yöntem  ABD deki gibi olumlu sonuçlar vermektedir. Dünyanın ve daha bir çok ülkelerde Her biri 20 dakika süren 10 seanslik küçük bir tedavide dahi anne ve babalar çocuklarinda olumlu gelismeler görmüslerdir. Tam tedavi uygulamalarinda azami oranda faydalanabilmek için bir çocugun ortalama 70 ila 250 seans arası tedavi gormesi gerekmektedir.
    Otist çocuklarda ailelerin en çok şikayet ettikleri hiperaktiflik,  agrasiflik, mutsuzluk, kendine zarar verme gibi sıkıntıların kısa surede olumlu sonuç vermesi yüz güldürücüdür.
    Refleksoloji seanslarında çoğu otist vakaların ilac kullanmadan ayak altındaki ilgili sinir uçları dikkatla çalışma sonucunda olumlu sonuçlar alınmıştır. Tedavide hastanın ihtiyacına göre seratonin hormonu salgılatılır, konuşma merkezi düzenlenir, korpuz kollozumdaki bağ kuvvetlendirilir ve gaba düzenlenir.
    Tedavi türlerinin degisik olmasi ve uzmanlik gerektirmesi sebebyile her çocugun otistlik dereceside göz önünde tutularak uygulanmaktadir.  Refleksolojinin daha ileriki yıllarda bir çok hastalıkların tedavisinde olduğu gibi yaygınlık kazanacağı gerçeği ortaya çıkmıştır.
     
    Otizmin çok geniş dağılım gösteren bir rahatsızlık olduğunu bilmemizin ötesinde otizmle ilgili ortaya atılan birçok teori ve bir dizi tedavi seçeneğinin yanında hala bilinmeyen yönü ağır basan gizemli bir hastalık gibi karşımızda durmaktadır. Ama temel olarak beyinde ;başta konuşma , iletişim kurma, beden dili kullanma , öngörüde bulunma kısaca frontal korteks ve hipotalamus bölgelerinin işlev kaybına yol açan nöro psikiyatrik bir sorun olduğunu biliyoruz.Ayrıca bu hastalığa yol açan etmenlerin evrensel yada kalıtsal bağlantılarıyla ilgili her geçen gün yeni araştırmalar yapılmakta ve yeni bulgulara ulaşılmaktadır.

       Bu araştırmaların beklide en kuvvetli olan hipotezi kimyasal değerleri itibariyle problemleri tetikleyen çocuk aşılar  ve genetik  zinciri  bozulmuş gıda maddeleridir. O halde aşılarla ilgili politikaların değiştirilmesi ve organik gıda tüketmek zorunludur.

    Bunun ötesinde toksin atımının vücut tarafından sağlanabilmesi için lenf sistemimizin düzenli çalışması için de dolaşım sistemimizin kesintiye uğramaması gerekir. Refleksoloji doğal yollarla yani ayak tabanındaki lenfatik sinir uçlarını uyarmak da vücuttaki zehirli atıkların atılmasını kolaylaştırmıştır. Dolaşım sistemini düzenleyen refleksoloji tedavisi kandaki değerleri düzenlemeyi sağlar. Refleksoloji tedavisi ile başta frontal korteks ve hipotalamus olmak üzere beyindeki otizmin etkileri temel bölgeleri ve bu bölgelerdeki nöronları uyarmak ve bunlar arasındaki aksonları geliştirmek sinaptik bağları uzatmak mümkün; bir ağacı sulamak gibi her bir nöronun bir fide gibi düşündüğümüzde bu nöronları refleksoloji ile ayaktaki uzantılarından uyarmak bir fide sulayıp büyütme eylemine benzetilebilir.

    Ayaklarımızla beynimizin ne alakası var demeyin, zira ayaklar beynimize her an binlerce ileti göndermekte ve beynimiz bunu algıya dönüştürmektedir, bunu ellerimiz için de söyleyebiliriz. Bir an için âmâ olduğumuzu düşünün, körlerin özel kabartma sistemli alfabesini hayal edin ve yazıyı gözünüzle değil parmaklarınızla okuduğunuzu düşünün, farkındaysanız özellikle baş parmak ve parmak uçları bu kabartmalara dokunarak beyine iletmekte, beyin de bunları algıya dönüştürmektedir.

    Yine aynı şekilde gözümüz görmese de ayaklarımızla duyduğumuz nesnelerin özelliklerini beynimiz algılamaktadır. Yumuşaklığı, sertliği, ıslak yada kuruyu nesnenin ismini şekillerini ayağımızın aracılığıyla beynimiz algılamaktadır. O halde ayaklarla beyin arasında da sinir ağları aracılığıyla bilgi alış verişi sağlanmaktadır.

    Refleksoloji ile otizmin en dinamik bölgelerine ileti göndermek ve buradaki işlevselliği arttırmak mümkün mesela uygun bölge ve uygun ayaktan yapılan refleksoloji terapisi kan şekeri oranını değiştirebilir bu şekilde konsantrasyonda ciddi artışlar olur.

    Kandaki düzenlenmenin enzimlerle de ilgisi olduğundan vücudun ihtiyacı olan maddeleri üretmede daha maksimum çalışabileceğini varsayabiliriz.
    Bize gelen otistik çalışmalardaki dikkat artışını aslında refleksolojiyle düzeltilen kan değerlerine bağlayabiliriz. Yine refleksolojiyle birlikte çocuklarının çoğunun gözünde canlılık, parlaklık gözlenmektedir. Kanaatimizce bu beyindeki ileti zincirinin kurulması ve nöronların kendi arasındaki bağın kuvvetlenmesine işaret etmektedir.

     Avrupa da yaygın olan bebek refleksolojisi  psikoakademi  çalışmalarına ilham vermiş  bundan hareketle bebeklerde kullanılan frontal korteks geliştirme teknikleri otistik çocuklardada algılamayı açtığı  geliştirdiği sosyalleşmeye pozitif yön verdiği görülmüştür.aynı zamanda konuşma becerilerindede artış sözkonusu olmuştur.

        Yine bazı otistik hastalarımızda refleksoloji ilginç sosyalleşmeler ortaya çıkarmıştır…Mesele deniz isminde dokuz yaşında bir otistik hastamız üçüncü seanstan sonra kendi kendine giyinmeye başlamış okuduğu okulun kantinine gidip hoşuna giden şeylerden istemiştir…Yine ali isimli bir başka otistik çocukta refleksoloji seanslarından sonra daha önce yapmadığı kendi kendine küçük tuvaletini yapmaya başlayrak önemli bir sosyalleşme belirtisi edinmiştir…Ali ihsan isimli bir başka üç yaşındaki otistik çocukta ise başlangıçta 4-5 olan kelime dağarcığı 20 seans sonunda  40 kelimeye ulaşmış çocuktaki dikkat ve algı seviyesi ciddi artış göstermiştir…Bundanda öte tüm bu gelişmeler objektif bir şekilde hem refleksolglarımız hemde ailemiz tarafından gözlenebilmektedir…

        Bu tür vakaları artırmak tabiî ki mümkün ayrıca bundanda önemlisirefleksoloji yapılan otistik çocukların rigid tepkileri agresif ve saldırgan davranışları minimuma inmiştir…Refleksoloji gevşetici ve rahatlatıcı etkisi sayesinde aşrı hareketli otistik çocuklar üzerindede etkili olmuş davranışlar daha amaca dönük hale gelmiştir.

        Bizim için küçük gözüken ama ailelerin ve çocukların hayatında önemli değişikliklere sebeb olan güzel gelişmelere refleksolojinin etkisi yadsınamaz bir gerçek olarak ortadadır.

          Temelde oldukça eski olan bu tarihi tedavi metodunun otistik çocuklara genel vücut masajının rahatlatıcı etkisinin görülmesinden sonra rusyada denendiğini biliyoruz..Genel masajda kinestetik etkinin lokal refleks terapisiyle daha kısa yoldan verilebilmesi ve istenilen bölgelerin uyarılabilmesi bu terapiyle mümkün olmuştur…

         Rusyadan sonra Amerika Avrupa ve refleksolojinin geliştiği çinde farklı refleksoloji teknikleri otistik çocuklara uygulanmış ve her defasında müspet neticeler gözükmüştür…

    GENEL OLARAK REFLEKSOLOJİNİN OTİSTİK ÇOCUKLARDAKİ FAYDALARI

    • Rigid tepki ve agresifliğin azalması
    • Genel rahatlama ve dinginlik
    • Vücut fonksiyonlarında normalleşme
    • Vücut direncinin artması
    • İmmün sistemini geliştirir.
    • Nörohormon salgılatıulmasına bağlı olarak algıda artış gözükür.
    • Genel sosyalleşme
    • Gözlerde parlaklık ve canlanma gözükür.
    • Komut alma oranında artış
    • Kelime hazinesinin artışı
    • Hiperaktivitenin azalması
    • Takıntıların azalması
    • Eşyalarıamacına uygun kullanma
    • Özbakım becerilerinde artış
    • Kolay öğrenme
    • İnce motor becerilerinde artış
  • Otizm nedir?

    Otizm nedir?

    Otizm, belirli bir hastalık olmayıp ciddi bir nörogelişimsel bozukluktur, ancak karakteristik davranış sorunlarından oluşan bir sendromdur. Otizm tanısı çocuk ruh sağlığı alanında uzman kişilerce klinik öykü ve muayene ile DSM 5 tanı kriterlerine göre konur. Otizm genellikle 18-30 ay arasında teşhis edilmesine rağmen iletişim, sosyalleşme ve oyun oynama kısıtlılığı 6-12 ayda beri olabilmektedir. Otizm etiyolojisi ve patogenezi hala büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktır. Çeşitli genetik, epigenetik ve çevresel faktörler suçlanmıştır, fakat bozukluğa münhasır bir etken bulunamamıştır. Yaygın olan görüş çok faktörlü ve karmaşık bir nöroimmün bozukluk olduğudur. 

    Otizm belirtileri nelerdir?

    Göz teması kurmada kısıtlılık

    Çocuğun gelişim seviyesine uygun akran ilişkileri geliştirmede zorluk

    Başkaları ile keyifli ilgi alanı veya başarılarını spontan paylaşmada eksiklik

    Başkalarının dikkatini ilgilendiği nesnelere yöneltme ya da işaretleme eksiklik

    Sosyal ve duygusal karşılıklılıkta eksiklik

    Amaca uygun olmayan, anlamsız, basmakalıp, tekrarlayan duyusal-motor davranışlar

    Otizmin tedavisi var mıdır?

    Otizmin sebebi hala net olarak bilinmediği için şuanki bigilerimiz ışığında otizm için tamamen tedavi edici  ve herkes için uygun olan yöntem bulunmamaktadır. Otistik bozukluğun öncelikli tedavisi özel eğitimdir. Ancak otizmin erken belirlenmesi ve erken müdahale çok önemlidir. Tedavide hedef, çocuğun potansiyel fonksiyonel becerilerinin geliştirilmesi ve arttırılmasının yanı sıra çeşitli patolojik davranışların azaltılmasıdır. Erken, yoğun yapılandırılmış ve hedefe yönelik müdahalelerin yanı sıra mesleki terapi, konuşma terapisi gibi ek rehabilitasyon tedavileri gereklidir. İlaç tedavisi davranış bozuklukları iyileştirmek için kullanılabilir. Şuan günümüzde bazı diet, mikrobesin ve vitamin takviyelerinin etkili olduğunu gösteren çalışmalar olmakla birlikte bu konu hala netlik kazanmamıştır.

  • Aşk ve Evlilik Üzerine

    Aşk ve Evlilik Üzerine

    “Eşimle 6 yıllık evliyiz, her şey evlenmeden önceki gibi olsun istiyorum ama ne yaparsam yapayım hiç bir şey eskisi gibi olmuyor, çok çaresizim.”

    “Eşim bana eskisi gibi ilgi göstermiyor.”

    “Eşimle eskiden çok güzel vakit geçirirdik, çocuklar doğduğundan beri sadece aynı evi paylaşan iki yabancı gibiyiz.”

    “Eşim çocuklar doğduktan sonra beni tamamen unuttu, tüm odak noktası çocuklar oldu.”

    “Eşimden görmediğim ilgiyi dışarıda bulmaktan ve buna engel olamamaktan çok korkuyorum.”

    Evlilikte ilişki problemlerine baktığımız zaman kadın olsun erkek olsun temel problemlerin yukarıda bahsedilen problemler olduğu görülmektedir. Eğer sizde evliliğinizde bu tarz problemler yaşıyorsanız bu yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum.

    İlişki kavramı, aşk ve sevgi kavramları üzerine kuruludur. Karşı cinsi önce fiziksel olarak beğeniriz, sonra onu tanıdıkça aşık olmaya başlarız. Aşık olduğumuz bir kişiye ise saygısızlık yapmamız hemen hemen imkansızdır çünkü onu kırmak, üzmek, incitmek istemeyiz. Günümüzde yapılan en büyük hatalardan biri aşk ve sevgi kavramlarını birbirine karıştırmaktır. Biz her şeyi, herkesi sevebiliriz; annemizi, babamızı, arkadaşımızı, kedimizi, köpeğimizi… hatta o kadar çok severiz ki bir çoğumuz “canımdan bile çok seviyorum” cümlesini hayatımızda mutlaka birkaç kez kullanmışızdır. Ama aşk çok daha farklı bir duygudur. Aşık olduğumuz kişiyi sürekli düşünürüz, hep onunla beraber olmak isteriz, olamadığımız zaman kendimizi dünyanın en mutsuz insanı hissederiz, öyle güçlü bir duygudur ki, yeri geldiğinde çok seviyoruz dediğimiz insanları bile gözümüz görmez olur. Bir bakıma hep söylenildiği gibi kör oluruz, gözümüz dünyayı görmez. Mutluluğu da, mutsuzluğu da hep en üst seviyede yaşarız. Ama yeri geldiğinde mutsuzluktan bile mutlu olunabilecek kadar karmaşık bir duygudur aşk. Eğer aşkın karmaşıklığı ile baş edebilirse sonunda evlilik kararı alınır ve evlenilir. Artık dünyanın en mutlu insanı bizizdir çünkü aşık olduğumuz insan artık hep yanımızda olacaktır. Onunla beraber hayatı doya doya, özgürce yaşamaya başlamışızdır ama zaman geçtikçe artık onunla olmaya alışmışızdır. İnsanlar sürekli güzel bir şeye maruz kalınca, onun güzelliğine alışır ve artık güzelliğin farkına varmamaya başlar. Bu noktadan sonra kusurları fark etmeye başlarız. Kusurları fark etmeye başladıktan sonra ise artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görürüz. Artık daha az konuşuyoruzdur hatta belki o ayrı bir oda da televizyon izlerken biz kendimizi başka bir oda da kitap okurken buluveririz. Çıkar yol ararken aklımıza çocuk fikri geliverir. Çocuğun her şeyi eskisi gibi yapacağını düşünürüz. Eskisi gibi aşk duygusunu tetikleyeceğini düşünürüz. İşte en büyük hatalardan biri bozulan ilişkimizi çocukla düzeltmeye çalışmaktır. Çünkü zaten odak noktamız birbirimizden farklılaşmışken, çocukla birlikte tamamen koparmaktayız. Bu nedenle kötüye giden ilişkimizi asla çocukla düzeltmeye çalışmamalıyız.

    Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, bugün boşanmaların bu kadar artmasındaki etkenlerin en önemlisi çiftlerin çocuk doğduktan sonra birbirlerinden tamamen uzaklaşmalarıdır. Bu nedenle önce ilişkimizi gözden geçirmeli, çift taraflı olarak problemlerimizi aşabiliyorsak o aşamadan sonra çocuk yapmaya karar vermeliyiz. Unutulmamalıdır ki çocuk sahibi olmak ilişkiyi kurtarmanın aksine ilişkilerinde problem yaşayan kişilerin ilişkilerini daha çok çıkmaza sürüklemektedir.

    Bir diğer unutulmaması gereken nokta da aşk duygusunun geçici ama sevgi duygusunun kalıcı olduğudur. Eşimizi çok sevebiliriz, çok değer verebiliriz, çok eğlenceli ve kaliteli zaman geçirebiliriz ama ilk zamanlarda ki aşk duygusunu, heyecanı yaşamayı düşünürsek ve bunun arayışına girersek hayal kırıklığı yaşama olasılığımız çok yükselir. İlişkiyi canlı tutmanın en önemli özelliğinin davranışlarımızı aşk duygusunu yaşarken ki gibi farklı ve heyecanlı tutabilmekten geçtiğini unutmamalıyız.

    Eğer bu makalede yazan sorunları yaşıyorsanız ve sizde ilişkinizi kurtarmak istiyorsanız vakit kaybetmeden bir uzmana başvurarak yardım almalısınız.  

  • Kadınlar Neden Aldatır?

    Kadınlar Neden Aldatır?

    Her iki cinsin birbirini aldatma potansiyeli vardır. Bu potansiyel kişinin karakteri buna uygunsa şartlar oluşunca aldatabilir. Eşinizi veya partnerinizi aldatabilmeniz için önce KENDİNİZİ aldatmanız gerekir.”

    ADİL MAVİŞ

    KADINLAR NEDEN ALDATIR ?

    Sosyal ve ikili ilişkiler içerisinde belki de en çok merak edilen sorulardan bir tanesi bireylerin birbirlerini aldatmasının altında yatan sebeplerin ne olduğudur. Aldatan kadınlar da, tıpkı aldatan erkekler ile aynı sebeplerden dolayı bu eylemi gerçekleştirmiş olabilecekleri gibi, birbirinden çok daha farklı ve bağımsız sebepler ile de gerçekleştirmiş olabilmektedirler. Aynı durum, erkekler için de geçerlidir ve sanıldığının aksine yalnızca cinsel ve hormonal dürtülerine yenik düştükleri için eşlerini ya da sevgililerini aldatmamaktadırlar. Ancak, aldatma ve aldatılmanın psikolojik olarak son derece yoğun bir hasara neden olduğunu biliyoruz. Hiç aldatılmamış bir birey dahi, aldatılma düşüncesi ile kendisini son derece büyük bir stres ve baskı altında hissedebilmektedir. Aldatan ve aldatılan için de, eylem sonrasında, sürecin uzunluğu fark etmeksizin son derece rahatsız edici bir psikolojik olumsuzluklar dönemi başlayabilmektedir.

    Aldatma eyleminin altında yatan sebepler, hem erkek hem de kadın bireyler için birebir aynı olabileceği gibi, son derece farklı da olabilmektedir. Örnekse, bir kadın da sadece ve sadece hormonal, cinsel bir dürtü ile eşini ya da sevgilisini aldatabilmektedir. Zira halk arasında erkeklerin sadece bu dürtü ile eşlerini ya da sevgililerini aldattıkları düşünülmektedir. Ancak, bir erkek de, tıpkı “aldatan kadınlar” için düşünüldüğü gibi ilgi eksikliği, sevgi eksiliği, tükenmişlik, yetersizlik hissi ve benzeri unsurlar doğrultusunda da sevgilisini ya da eşini aldatabilmektedir.

    Aldatmanın Tek Sebebi İlgi ve Sevgi Eksikliği Mi?

    Elbette ki aldatma eylemi, yalnızca ilgi ya da sevgi eksikliğinden kaynaklanan bir intikam ya da kaçış aracı olarak görülmemelidir. Aldatma eyleminin altında bir çok psikolojik etken yer almaktadır. Erişkin ve olgun olarak kabul edilen bireylerin, aldatma eylemini gerçekleştirmesinin ardından çevresi tarafından çok ağır bir biçimde eleştirilmesi, kişinin de kendini sorgulamasına neden olmakta, haklı ya da haksız nedenler bulmasına ve onlara körü körüne inanarak, psikolojik bir tahribata maruz kalmasına sebep olmaktadır. Halk arasında, böylesini bir eylemin gerçekleştirilmesi, psikolojik olumsuzluklardan ziyade “karaktersizlik” şeklinde tanımlanabilmektedir. Unutulmamalı ki, bireyin karakterini oluşturan etkenler de bilinçaltında yer edinmiş olan psikolojik unsurlardır. Dolayısıyla, bir bireyin hal ve tavırları, sergilediği davranışlar ve söylediği sözleri “karakter” olarak yorumlamak ve yaftalamak, ön yargıda bulunmak ve olumlu ya da olumsuz bir şekilde eleştirmek son derece yanlış bir tutum olacaktır. Karakter oluşumu, bireyin algı ve yorumlarının niteliği doğrultusunda, çevresinde meydana gelen ve bireye doğrudan ya da dolaylı yoldan etki eden olayların sonucunda gerçekleşmektedir ve psikoloji ile bağlantılıdır.

    Histrionik kişilik bozukluğu” olarak bilinen psikolojik rahatsızlık, halk arasında “ilgi arsızlığı” olarak bilinmektedir. Aldatma ve yalan söyleme eylemleri genellikle bünyesinde gelişmiş histrionik kişilik bozukluğunu barından bireylerde gözlemlenmektedir. Ancak, bireyin histrionik olarak tanımlanması gibi bir şart söz konusu değildir ve pek çok kişilik bozukluğu, tanımlanacak kadar yoğun bir etki yaratmıyor olsa da, bilinçaltında yer edinmekte ve bazı hal ve davranışların sergilenmesinde, gelişmesinde kaynak rolü oynayabilmektedir. Eşinden ilgi görmediği için, kişisel amaçları doğrultusunda aldatan bir kadın ya da erkek için “ilgi arsızı, histrionik” demek yanlış olacaktır. Yine de, birey kendi algısı ve yorumu doğrultusunda, eşinden beklediği ilgiyi ve sevgili bulamadığı için başka bir yerde aramış, bu arayışı sonucunda da aldatma eylemi gerçekleştirmiş olabilmektedir. Aldatma eylemi, bu tarz birçok etkeni takiben gerçekleştirilebilir ancak, bireydeki aldatma dürtüsü sürekli bir hal almış ise ve birey sürekli olarak aldatma eylemi gerçekleştirmek adına kendince geçerli nedenler üretiyor, bu nedenlere körü körüne inanıyorsa histrionik bir tavır sergiliyor demektir. Kendine ve çevresine daha çok manevi zarar vermeden önce, profesyonel psikolog ve psikiyatrların rehberliğinde tedavi edilmelidir. Sosyal ilişki ve becerilerinizi olumsuz yönde etkileyen tüm unsurlar, göründükleri kadar masum değillerdir ve uzun vadede çok daha büyük bir tahribata neden olabilmektedir. Bu sebeple, bu ve benzer konularda profesyonellerden psikolojik bir yardım almak kesinlikle tavsiye edilmektedir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Hastalık Hastalığı

    Hastalık Hastalığı

    Tecrübelerime göre bastırılmış öfke hastalığın oluşumunda etkilidir. “Hastalık Hastalığı” teşhisi konulmuş kişiler dışa yansıtamadıkları bastırılmış duygularını ve kızgınlıklarını bilinç altında dönüştürür ve beden bu yansımayı algılarını istemsizce temizlemeye kilitleyerek kendi bedenlerinde güçten düşünceye kadar temizlemeye yönlendirirler ve güçlenince süreç tekrar başlar.

    ADİL MAVİŞ

    HASTALIK HASTALIĞI (Hipokondriazis) NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    Halk arasında “hastalık hastalığı” olarak bilinen, nevrotik bir bozukluk olan “Hipokondriazis”, genellikle erkeklerde ortalama otuzlu yaşlarda, kadınlar da ise kırklı yaşların ortalarında baş göstermeye başlamaktadır. Tıbbi alanda, Atipik somatoform bozukluk olarak anılmaktadır. Belirtileri ve belirgin özellikleri arasında, bireyde bedeninin işlevleri ve fonksiyonları ile aşırı bir seviyede ilgilenme, meşgul olma ve ciddi bir hastalığa, rahatsızlığa yakalanmaktan şiddetli bir korku duyma durumu gösterilebilmektedir. Pek çok psikolojik rahatsızlıkta ve bu rahatsızlıklardan kaynaklanan kişilik bozukluklarında olduğu gibi, “hastalık hastalığı” olarak bilinen hipokondriazis rahatsızlığı da, bilinçaltında yer edinmiş bir çok etkenden kaynaklanmakta olan farklı psikolojik olumsuzlukların ve kişilik bozukluklarının doğrultusunda oluşabilmektedir.

    Hastalık Hastalığı Nasıl Oluşur?

    Hipokondriazis, yani hastalık hastalığı nevrotik bir atipik somatoform bozukluğu olarak kabul edilmektedir, dolayısıyla psikolojik unsurlardan olumsuz bir yönde beslenmektedir. Hastalık hastası, yani hipokondriyak birey, erken yaşlarda ya da erişkin yaşlarda tanık olduğu, kendisinde ya da yakın çevresinde yer alan bireylerde meydana gelen hastalık, sakatlık, ölüm ve benzeri olguları olumsuz bir şekilde algılaması ve yorumlaması doğrultusunda bahsi geçen rahatsızlığa, yani hastalık hastalığına, hastalanma korkusuna kapılabilmektedir.

    Ancak, rahatsızlığın sebebi her zaman bu kadar basit bir şekilde teşhis edilemeyebilmektedir. Zira, psikolojik bir rahatsızlık olan hipokondriazis, bireyin bünyesinde bulunan başka ve bireyce fark edilmeyen psikolojik rahatsızlıklardan ya da kişilik bozukluklarından, karakteristik özelliklerden bile meydana gelebilmekte, oldukça kompleks bir yapıya sahip olabilmektedir. Örnekse, hastalık hastalığı, kendisiyle ve bedeniyle olumlu ya da olumsuz bir biçimde haddinden fazla ilgilenen bireylerde, yani narsistik hal ve tavırlar sergileyen ya da özgüveni düşük olduğundan bedenini gereksiz inceleyen ve kendince yorumlayan bireylerde çok daha fazla görülmektedir. Etyolojik olarak hastalık hastalığı, somatizasyon bozukluğunda da görüldüğü gibi, en temel ve belirgin narsistik kişilik, karakter organizasyonuna ait özelliklerden biri olarak görülebilmektedir.

    Hastalık Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?

    Hastalık hastalığı süreci, bireyden bireye bazen kronik, bazen dalgalanmalı bazen de durağan olarak gözlemlenebilmektedir. Hipokondriazis hastalarının, yani hipokondriyak bireylerin çok az bir kısmında (yalnızca %5) kendiliğinden bir düzelme, tamamen iyileşme görülebilmektedir. Hipokondriazis, hastalık hastası olan bireyin sosyal ilişkilerini ve becerilerini son derece olumsuz bir yönde etkileyebilir ve aile içinde olumsuzluklara yol açabilir, gündelik ve iş hayatını da negatif olarak etkileyebilir. Dahası, ciddi bir hastalığa yakalanmış olma ya da yakalanmaktan korkma haliyle birlikte, kendisiyle herhangi bir olumsuzluk ve kriz anında ilgilenebilecek birinin bulunamama ihtimalinden endişelenerek monofobi, yani yalnız kalma korkusu ya da tanatofobi, yani ölüm korkusuna da oldukça şiddetli bir şekilde kapılabilir. Oldukça yaygın bir rahatsızlık olan hastalık hastalığı, tek başına dahi son derece stesli ve yoğun baskı yaratan psikolojik olumsuzluklara neden olabilmekte ve beraberinde birçok şiddetli kişilik bozukluğuna da neden olabilmektedir. Kendi kendine düzelme sürecinin son derece etkisiz olmasından dolayı, hipokondriyak bireylerin profesyonel bir psikolojik ve psikiyatri rehberliğinde tıbbı bir müdahale alması zaruridir. Hastalık hastalığının kaynağı olan psikolojik ve psikiyatrik etmenlerin teşhis edilmesi ve tanılanmasının yanı sıra, hipokondriazis süreci boyunca oluşan psikolojik ve psikiyatrik ve manevi tahribatın da onarılması adına bu alanlarda uzman olan profesyonel psikolog ve psikiyatrlardan yardım alınması son derece önemlidir ve kesinlikle tavsiye edilmektedir. Psikolojik tedavi sürecinde, hastanın yakınlarının da yer alması son derece önemlidir. Zira hipokondriyak birey, çevresini de manevi olarak son derece olumsuz bir şekilde etkilemektedir ve çevresindeki bireylerin de psikolojik ve psikiyatrik bir rehberliğe ihtiyaç duyması olasıdır.

    Adil MAVİŞ

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Dikkat edin dikkatiniz nerede dağılıyorsa orada bir sorun var demektir.

    A.Maviş

    KONSANSTRASYON BOZUKLUĞU VE TEDAVİSİ

    Konsantrasyon bozukluğu, dikkat eksikliği veya odaklanamama durumudur. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız 2016 yılı itibari ile, çağımızın en büyük ve en yaygın problemlerinden bir tanesi olarak hala olumsuzluklar listesinde kendini üst sıralarda bulmakta ve dünya nüfusunun gerçekten de büyük bir bölümünü etkisi altına almış durumdadır. Konsantrasyon bozuklukları, dikkat eksikliği ve odaklanamama sorunları için elbette ki farklı tıbbi tanımlar ve belirtilerine göre ayrı açıklamalar ve başlıklar getirilmiştir. Bu tarz problemler arasında belki de ismi en çok duyulan ve bilinen rahatsızlık kısaca “ADD“olarak tanımlanmıştır. Yani, “Attention deficit disorder”, dikkat eksikliği, dağınıklığı durumu. Oldukça yaygın olan bu olumsuzluk hali, genellikle kendisini hiperaktivite ile birlikte göstermektedir.

    Konsantrasyon Bozukluğu Belirtileri Nelerdir?

    Dikkat eksikliği ve konsantrasyon belirtileri arasında, genel geçer bir listeleme şeklinde şu unsurlar gözlemlenebilmektedir;

    • Yapılan ya da uğraşılan işe kendini verememe, nitelik katamama

    • Uğraşılan ya da yapılan işi bitirme konusunda güçlük, sıkıntı yaşama

    • An itibari ile üzerinde durulan veya uğraşılan işten farklı şeyler düşünme

    • Odaklanma problemleri, kolay sıkılma halleri

    Ancak, ilk bakışta oldukça olumsuz görünen bu unsurların altında, genellikle, düşük bir zeka seviyesi değil, aksine üstün bir zeka seviyesi yer almaktadır ve yaşanan olumsuzlukların nedeni de, mevcut zeka oranının yetersizliği değil, yüksek bir zeka oranından kaynaklanan ve aynı anda birden fazla işlemi sıraya koyabilme, uygulamaya çalışma eylemi söz konusudur.

    Konsantrasyon Bozukluğu ve Dikkat Eksikliğinin Zeka ve IQ Puanı ile İlişkisi

    Geçtiğimiz yıllarda, “zeka geriliği” ile sıklıkla karıştırılan “Add” hastalarının aslında IQ seviyesi yüksek, zeki bireyler olduğu günümüzde ortaya çıkmış ve hala daha sürekli bir şekilde bu durum kanıtlanmaya devam etmektedir. Zeka puanı yüksek bireylerde de sıklıkla “hiperaktivite” görünmesi, ADD ve hiperaktivite arasındaki ilişki de göz önüne alındığında, aslında dikkat eksikliği, konsantrasyon bozukluğu ve odaklanamama sorunu yaşayan bireylerin zeka geriliği barındırmadığı, aksine standart bir zekadan çok daha üstün bir seviyeye sahip oldukları gözlemlenmiştir.

    Standartların üzerinde olan bir beyin, aynı anda birden fazla işlemi sıraya koyabilmekte ve her birini eş zamanlı olarak uygulama gayesinde olabilmektedir, bu nedenle de odaklanmada problemler yaşayabilmektedir. Kısacası, genel olarak konsantrasyon bozukluğu ve dikkat dağınıklığı yaşayan bireyler, sanıldığının aksine düşük bir zekaya sahip değil, aksine standart bir bireyden daha üstün ve nitelikli bir zeka oranına sahiptir. Bu tarz rahatsızlıkları bünyesinde barındırmakta olan bireyler, doğru ve profesyonel bir yardım ile birlikte, mevcut durumlarının yarattığı olumsuzluklardan sıyrılıp kişisel anlamda, gündelik alanlarda ya da kariyer alanlarında büyük bir avantaj elde edebilmektedirler.

    Dikkat Eksikliği ve Konsantrasyon Bozuklukları Süreci Nasıl Tedavi Edilir?

    Dikkat eksikliği ya da konsantrasyon bozukluğu veya odaklanamama gibi olumsuzluklardan şikayet eden bireylerin, ilgili alanda uzman bireyler ile birlikte psikoloji ve psikiyatri alanında profesyonel bir yardım almaları da, tedavi sürecini büyük ölçüde hızlandıracak ve olumlu yönde etkileyecektir. Mevcut olumsuzlukların nedeni teşhis edildikten sonra, düzgün bir yardım ve rehberlik ile başta olumsuzluk olarak görünen bu tarz unsurlar, daha sonra genellikle birey ve çevresi adına son derece mühim avantajlara çevrilebilmektedir. Günümüzde ya da geçmişti büyük başarılara imza atmış olan müzisyenlerin, oyuncuların, yazarların ve benzeri sanatçıların bir çoğunda dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozuklukları gözlemlenmiş, daha sonra bu olumsuz süreç, başarılı bir tedavi rehberliğin ardından onların dahice ürünler üretmesine sebep olmuştur. Aynı şekilde tarihte adı hala anılan ünlü bilim adamları, mucitler ya da profesörlerin de bir çoğunun dikkat eksikliği ve odaklanma problemleri yaşadıkları, ancak daha sonra inanılmaz işler başardıkları defalarca belgelenmiştir. Böylesine olumsuzluk yaşayan bireylerin bilgi sahibi olmadan üzerlerine gitmek, onları eleştirmek son derece yanlış bir tutumdur ve birey için en doğru hareket, onun adına psikolojik bir yardım ve tedavi sürecini başlatmak olacaktır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.