Kategori: Psikoloji

  • Mobbing kurbanı mısın?

    Mobbing kurbanı mısın?

    Mobbing kelime anlamı olarak ‘’ bir veya bir grup insanın bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapmasıdır.

    Peki bu nasıl gerçekleşir?

    -Psikolojik Şiddet yoluyla

    -Baskı yoluyla

    -Yıldırma yoluyla

    -Taciz yoluyla

    -Tehdit yoluyla

    -Soruşturma yoluyla

    -Sıkıntı verme yoluyla

    -Rahatsız etme yoluyla

    bu yollardan bir veya birkaçının size yönelik olması mobbing altında olduğunuzu ve maalesef kurban konumunda olduğunuz sinyalini vermektedir.

    Son zamanların en büyük çalışan problemlerinin başında gelmektedir mobbing. Özellikle psikolojik sorunlara ve iş yerinde engellenemez çatışmalara yol açmaktadır. Bunların başında iletişimsel çatışmalar gelse de ardından da büyük bir hukuki çatışma yaşanılacağı aşikârdır.

    Hayatımızın çok büyük bir alanının kapsayan işimiz, mesleğimiz mobbing yoluyla büyük tehlikelere gebe kalır. Bunlardan en önemlisi şüphesiz ki psikolojik dayanıklılığımız ve sağlıklılığımızdır. Ki önemli ölçüde etkilenir.

    Mobbing günümüzde üstten asta çok daha rahat uygulanabilirken iletişimin tamamen bozulması ve iletişim engellerinin aşılamaz hale gelmesiyle birlikte zaman içerisinde asttan üste bir forma da dönüşebilmektedir. Bu yönüyle şiddetle benzer olan mobbing nasıl ki şiddet gören şiddet uygulayıcı potansiyeline sahipse ; psikolojik sağlıklılığı tehdit altında olan birey mobbinge maruz kaldıkça o da asttan üste yönelik değişik yöntemlerle mobbing uygulayıcısı durumuna geçebilir. Bu da genellikle;

    -Talimatlara uymama

    -Geç gelme

    -İşleri erteleme/yapmama/yanlış yapma

    -Dedikodu

    -Konum tehdidi

    -Hiyerarşik düzene aldırmama/başkaldırma

    gibi formlarda asttan üste mobbing formlarında gerçekleşir.

    Mobbing kurbanının meslek algısını, mesleki bütünlük duygusunu, mesleki benlik duygusunu zedeler. Aynı zamanda kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırıp paranoyalara ve kafa karışıklığına neden olur.

    Yapılan bilimsel araştırmalarda mobbing;

    -ağlama

    -uyku bozuklukları

    -duydurum bozuklukları

    -depresyon

    -yüksek tansiyon

    -panik atak gibi kaygı bozuklukları

    -kalp krizi

    gibi sağlık sorunlarına neden olmaktadır.

    Mobbing kendini hissettiren, ben geliyorum diyen maruz kalmak üzere olan veya kalmış olan bireylerde mutlaka sezgisel olarak hissedilir. Bunun şüphesi bile mobbingin başlamış olacağının yeterli kanıtı düzeyindedir. Bu nedenle bu güçlü psikolojik baskı sizi çember içerisine almadan ve psikolojik sağlıklılığınızı sömürmeden mutlaka bir uzmanla görüşmeniz faydalı olacaktır. Şöyle ki hukuki olarak bir sorun çıkmadan bir uzmanla görüşmeniz sorunların daha da büyümemesine katkı sağlarken ; hukuki sorunun çıkmış olması ihtimaline karşı da sizin için bir kalkan aynı zamanda da güçlü bir kanıt olacaktir.

  • Çocuk istismarı ve ensest

    Çocuk istismarı ve ensest

    Çocuklara karşı kötü davranım tutumu insanlığın tarihinden bugüne kadar süregelmiştir. Geçmiş zamanlarda çocuklar köle yapılıp para karşılığında satılmış, yaralanmış, öldürülmüş ve kimi zamanlarda ise diri diri toprağa gömülmüştür. Kız çocuklarının değer görmediği, doğar doğmaz yakıldığı toplumlar dahi mevcuttur. Bu suretle istismar vakaları tarihten bugüne belki aynı belki farklı yollar kullanılarak sürekli devam etmiştir.

    İstismar, on sekiz yaş altı çocukların sağlığına, yaşamına, gelişimine veya saygınlığına gerçek veya gizli zarar ile sonuçlanan her türlü fiziksel ve duygusal kötü davranışı, cinsel istismarı, ihmali, dikkatsizliği, ticari ve diğer sömürüleri kapsar1 (WHO, 2006, 2010). İstismar yaşantılarının yaygınlığı ile ilgili farklı istatistiksel sonuçlara rağmen uluslararası çalışmalarda kadınların yaklaşık % 20’sinin, erkeklerin ise yaklaşık % 5-10’unun çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kaldıkları, tüm bireylerin ise % 25-50 oranında fiziksel istismara maruz kaldığı bildirilmektedir (WHO, 2010)2

    İstismar, çocukların bedensel, sosyal ve psikolojik sağlığını kısa, orta ve uzun vadede ciddi bir şekilde etkileyen bir olgudur. Özellikle kendisini korumakla yükümlü kişiler tarafından kötü muameleye maruz kalması, çocuğu psikolojik açıdan derinden etkiler (Topçu, 2009).3
     

    . Bu konuyla ilgili birçok yasa ve düzenleme çıkmış olmasına rağmen şu an da dünyanın en gelişmiş ülkeleri de dahil olmak üzere bu sorun bir türlü giderilememiş, topluma bu bilinç halen kazandırılamamıştır.

    Çocuğun cinsel istismarı fiziksel, duygusal, sosyal, ahlaki, kültürel ve hukuki boyutları olan geniş kapsamlı ve karmaşık bir sorundur. Cinsel istismar; ‘henüz cinsel gelişimini tamamlamamış bir çocuğun ya da ergenin, bir erişkin tarafından cinsel arzu ve gereksinimlerini karşılamak için güç kullanarak, tehdit ya da kandırma yolu ile kullanılması olarak tanımlanmaktadır. İstismar çocuk ya da ergen ile kan bağı olan ya da ona bakmakla yükümlü birisi tarafından yapılmışsa bu durum “ensest” olarak adlandırılır. Cinsel istismardan söz ederken bir çocuk ile bir erişkin arasındaki cinsel aktivite üzerinde durulmakla birlikte, iki çocuk arasındaki cinsel aktiviteler; yaş farkı en az 5 yıl olduğunda, küçük çocuğun zorlama ya da ikna ile cinsel haz amacı güden aktivitelere maruz bırakılması durumunda da cinsel istismar olarak ele alınır (İşeri, 2008).4 Cinsel istismarın mutlaka şiddet içermesi gerekmez, bu açıdan çocuğun rızasının olup olmadığına bakılmaz (Nurcombe, 2000).5
     

  • KLİNİK DEPRESYON NEDİR?

    KLİNİK DEPRESYON NEDİR?

    “Depresyon neye benzer?” diye fısıldadı.

    “Boğulmak gibidir. Ancak senin dışında herkesin nefes aldığını görürsün.”

    Gündelik hayatımızda zaman zaman hepimizin kendimizi çaresiz, hiç bir şeyden zevk almayan, mutsuz hissettiğimiz zamanlar vardır. Özellikle boşanma, işten atılma, ölüm gibi travmatik yaşam olayları her insanı farklı şekillerde farklı düzeylerde de olsa mutlaka etkiler. Bu gibi olaylar sonrasında, kişiler zaman içinde tekrar normal hayatlarına uyum sağlar ve yeniden kendilerini umutlu, mutlu hissederler. Elbette bu travmatik olayları bir uzman yardımıyla atlatmaya ihtiyaç duyan kişiler olabilir.

    Ancak klinik depresyon dediğimizde ortada farklı bir tablonun söz konusu olduğunu görürüz. Bu rahatsızlık son derece ciddi bir sorundur ve kişinin hayat kalitesini düşürerek, onu yaşamdan tat almaz hale getirir. En ağır düzeyinde intihar riski vardır ki, bu da bu rahatsızlığı yaşayan kişinin en kısa zamanda bir uzmandan destek almasını gerektirir.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Klinik depresyon kendini bir takım semptomlarla gösterir. Bu belirtilerden en önemli olanları; hemen her gün kişinin kendisini depresif hissetmesi ve eskiden zevk aldığı etkinliklere artık ilgi duymaması, bunlardan keyif almamasıdır. Bunların yanı sıra kişi kendisini sürekli suçlamakta, değersiz ve güvensiz hissetmektedir. Uyku düzeni ve iştahında ciddi sorunlar görülür. Kişi gün boyu uyuyabilir ya da tam tersi uyumakta zorlanır. İştahını incelediğimizde ise kişilerin ya hiç yemek yemediğini ya da aşırı yemek yediğini görürüz. Buna bağlı olarak kilosunda ciddi değişimler yaşar.

    Kişi sosyal hayatında işlevselliği (uyumu) kaybeder. Kendini dış dünyadan tamamen ya da kısmi olarak soyutlar, evden çıkmak dahi istemez. Onun için bu tür aktiviteler çok büyük bir enerji gerektirir ki o, tam tersine kendisini devamlı halsiz hissetmektedir. Arkadaşlarını, ailesini ve diğer insanları kendisinden bilinçli olarak uzaklaştırmak ister çünkü gündelik hayat ve bu hayat içinde yaşanan olaylar onun için son derece önemsizleşmiştir. Ayrıca kendisi herhangi bir aktivitede bulunmadığı için anlatacak bir şeyi olmadığını düşünebilir.

    Kişinin ruhsallığına tamamıyla olumsuzluk ve geleceğe dair umutsuzluk hakim olmuştur. Kişi hayatında meydana gelen en küçük olaydan bile olumsuz bir çıkarım yapar ve çoğunlukla bu olumsuzluğun kendisi yüzünden meydana geldiğini düşünür, bu şekilde de hissettiği depresif duygu durum ve mutsuzluğu besleyerek pekiştirir. Yaşadığı durum bir kısırdöngüdür. Bu kısırdöngüyü bozmaya yarayacak umuda sahip değildir. Sürekli bu şekilde hissedeceğini, hayatında hiç bir şeyin değişmeyeceğini düşünür. Sağlıklı olduğu zamanlardaki tüm düşüncelerini olumsuza çevirmesi, depresyonda olduğu zamanda kendisinin her daim asosyal, tatminsiz, değersiz, mutsuz biri olduğuna inanmasına neden olur.

    Oysa kişi depresyondayken olduğu kişi değildir. Yaşadığı bu rahatsızlık onun kendisiyle olan ilişkisini, sosyal, mesleki, aile hayatını adeta yerle bir etmektedir. Klinik depresyon yaşayan çoğu insanın, cehennem gibi bir hayata hapsolduğundan, adeta somut bir acı hissettiğinden bahsettiklerini görmekteyiz. Bu durum yaşama duyulan sevinci, ilgiyi, hayat kalitesini bozar. Çok ağır depresyonda kişinin içine girdiği bu ümitsizlik ve hiç bir şeyin düzelmeyeceği inancı tek çıkış yolunun intihar olduğuna inanmasına sebep olabilir ya da intihar fantezileriyle kendini rahatlatma yoluna gidebilir.

    TEDAVİSİ VAR MIDIR?

    Bu noktada ilk olarak belirtilmesi gereken bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebildiğidir. Kişi her ne kadar kendini yalnız hissetse ve tüm dünyada bu sıkıntıyı yaşayanın sadece kendisi olduğunu düşünse de bilmelidir ki kendisi gibi pek çok insan bu rahatsızlığı yaşamaktadır. Uygun psikolog ve psikiyatrist seçimi ile pes etmeden bu rahatsızlığın üstesinden gelmek için çabalamak onu yeniden yaşama sevincine, hayata katılmaya, mutlu olmaya kavuşturacaktır. Burada uygun uzman seçiminin önemi özellikle vurgulanmalıdır. Kişinin gittiği psikolog ve psikiyatriste hem insan olarak hem mesleki bilgi olarak güvenmesi gerekir. Bunun yanı sıra kişinin, uzmanın kendisini anladığını ve onu iyileştirmek için istekli olduğunu hissetmesi, onu tedavi edebileceğine inanması son derece mühimdir. Bunun tersi durumlarda kişi tedavisini yarım bırakıp, tüm psikolog ya da psikiyatristlere karşı olumsuz bir düşünce geliştirebilir. Bu nedenle kişinin uyumsuz olduğunu hissettiği, güvenmediği uzmanı değiştirmesi son derece normal ve gereklidir.

    NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Çoğu zaman yapılan en büyük hata kişinin sadece ilaçla iyileşeceğini düşünmesidir. Klinik depresyonda kişinin çoğunlukla ilaç kullanması gerekir, ancak ilaçlar kendi başına yeterli değildir. Bu noktada devreye psikologlar  girmektedir. Ayrıca kimi zaman özellikle kişinin rahatsızlığının nedenleri arasında genetik yatkınlık ve beyindeki kimyasal düzensizlikler olmadığında, sadece psikologla çalışması da yeterli olabilmektedir. Bir psikolog, eğitimini aldığı çeşitli teknikler ile hastanın hatalı veya eksik olan düşünce yapısını kişiliğine uygun olarak daha sağlıklı bir hale getirmek için hastayla birlikte uğraşır , rahatsızlığına neden olan durumlar konusunda aktif bir biçimde danışanıyla çalışarak bu sebeplerin gerçekliğini test eder. Ayrıca kişinin kendi benliğini daha iyi tanımasına ve farkındalığının artmasına katkıda bulunur. Bu çalışmanın sonucunda kişi ilerde yaşama ihtimali olan olumsuz yaşam olaylarına ve gündelik hayattaki sorunlara daha sağlıklı bir bakış açısı geliştirir. Farkındalığının gelişmesiyle birlikte insanlarla ve kendisiyle olan ilişkisi çok daha sağlıklı bir noktaya gelir.

    Sadece ilaçla tedavi, fiziksel bir rahatsızlığı olan kişinin yarasını üstten temizlemeye benzer. Oysaki bunun geçmesi için derine inerek, buna sebep olanı ortadan kaldırmak gereklidir. Bir psikolog kişinin ruhsallığında bu denli rahatsızlık yaratanı bularak onun temizlenmesine yardımcı olmaktadır. Bu, rahatsızlığının yüzde yüz tekrarlanmayacağı anlamına gelmez ancak psikologla çalışması sonucu elde ettiği yeni bakış açıları, farkındalığının artması ve daha sağlıklı savunma düzenekleri geliştirmesi, bu tekrarı daha çabuk ve daha az acıyla atlatabilmesine yardımcı olur.

  • Hayat gerçekten geri dönülemeyecek bir oyun mu?

    Hayat gerçekten geri dönülemeyecek bir oyun mu?

    En son ne zaman kendinize “Bir hata yaptım!” dediniz? Ben dün tam da kendime bunu söylerken Kürşat Başar’ın bu satırları ile karşılaştım: 

    “(Hayat) ne garip bir oyun!

    Herkes aynı oyunu her keresinde yeniden öğrenmek, aynı hataları yapmak, kendini korumak zorunda. Kimse bu oyunu gerçekten bildiğini söyleyemiyor, bir başkasına nasıl oynayacağını anlatamıyor. 

    Bir kenarda durup yalnızca seyretme şansınız    da yok, seyirci bile olsanız oyunun içindesiniz, bir biçimde onun parçası olmaktan başka hiç bir seçeneğiniz yok. 

    Peki ama en azından bir yerde durup, oynadığınız rolü değiştirebilir misiniz? 

    Hiçbirşeyi bilmeden başlamak ve bütün kuralları kendi başımıza öğrenmek zorundayız. Attığımız her adımın, yıllar sonrasını, bilinmeyen bir geleceği belirleyebileceğini düşünsek yaşayamayız. 

    Haksızlık değil mi bu? 

    Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz  oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer almak zorundasınız. 

    Hiç değilse bir şans daha verilseydi. Hiç değilse bir yol ayrımında verdiğimiz kararı değiştirip yeniden başlayabilseydik…” diyor Başar ve en sonuna ekliyor:

    “Biliyorum, olmuyor.” 

    Bütün satırlarına katıldığım bu yazının sadece  son cümlesi bana uzak kalıyor çünkü yaşamın geri dönülemez olsa da değiştirilemez olduğunu düşünmüyorum.

    Yaşamak hata yapmaktır… Hata yaparak hata yaptığını fark etmektir, fark edip yolunu değiştirebilmektir. 

    “Bugün hayatının geri kalan kısmının ilk günü.” der, Charles Dederich. 

    Herkesin bir sona ihtiyacı vardır yeniden başlamak hayatının geri kalanına farklı bir kapı açmak için… ama bazen beklemek gerek, yapılan hatanın bedelini ödemek ve pişmanlığın içinde yaşamda bir sonraki sapağı beklemek gerek…

  • Mide ve Psikoloji

    Mide ve Psikoloji

    Bağırsak, sağlığımız üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Nörolojik ve psikolojik olduğu kadar, bağışıklık sistemiyle ilgili sağlığımızı da sağlıklı bir bağırsaktan anlarız.

    MİDE İLE İLGİLİ SORUNLARIN %80’İ PSİKOLOJİK

    Mide ile beyin arasındaki ilişkiye bakarak midenin ikinci beyin olduğu anlayışı şimdiki bilim adamları tarafından daha çok kabul görmektedir. Bağırsaklarımız ve beynimiz daha emrio oluşumu döneminde aynı doko bölünmesi sonucu oluşmuştur. Bir kısmı beynin bir parçasını oluştururken diğeri de entrik sinir sisteminin oluşumunu tamamlamıştır. Bagırsak ve beyin arasındaki iletişim vegus adı verilen bir sinir sistemiyle bağlanmış olup vegus Latincede “kıvrıla kıvrıla dönen” anlamını taşır. İki beyin adeta siyam ikizleri gibi birbirine bağlıdır. Birinin kafası karıştığında diğeri de bundan etkilenir. Duygusal karmaşalar yaşadığınızda mide asidi salgılanması, mide huzursuzlukları başlaması, kabızlık veya ishal durumunun çıkması veya iştahımızın açılması metabolizmamızın hızlanması veya yavaşlaması da aynı nedenlerdendir.

    Hislerin Bastırılmasının Bilinçaltı Karşılığı Mide Sorunlarıdır

    Hislerinizi bastırdığınızda bunu bilinç dışına itiyorsunuz demektir. Aslında bütün psikolojik sorunların temeli duyguları güvenli bir şekilde ifadeye dökememekten yatar. Duyguların bastırılması sonucu bu işlevler bedensel boyutta ortaya çıkarlar. Böylece, mide, asıl işi olan fiziksel besinlerin sindirilmesi yanında ruhsal duygusal kabulleri sindirmek zorunda kalır.

    Mide yakınmalarıyla ilgili gittiğiniz dahiliye uzmanı sizi gastroentolog uzmanına sevk eder. Bir dizi muayeneden sonra uzman size “Bir şeyin yok” diyebilir veya bir psikiyatriste sevk eder.

    Mide asidi saldırgandır. Tabiatı gereği besinlerin sindirilmesi için onları yakalar, parçalar, eritir. Diyelim ki bir şeylere kızdınız. Bu kızkınlıkla bilinçli olarak baş edemezseniz tepkinizi ortaya koyamazsanız. Bu kızgınlığınız mideniz ekşimeye başlar ve kızgınlığınız maddesel bir karşılık yaratır. Mide bunu da eritmek için daha fazla asit salgılar ve bunun için de daha fazla üretime geçer. Gerçekte eritecek bir madde olmadığı halde duyguyu maddeleştirerek onu yok etmek üzere mide saldırıya geçer. Bilincimizin yapamadığını bedenimiz gerçekleştirmeye çalışır çünkü maddesel boyuttaki bu tepkinin esas hedefi, maddesel olmayan hislerin işlenmesi ve sindirilmesidir.

    Mide asiti aynı fokurdayan bir kazan gibi gittikçe yukarı doğru yükselir ve ifadeye dönüştürülemeyen tepkiyi yukarıya doğru aktarır. Bu saldırılar aynı zamanda diğer organlarımızı da tehdit eder ve böylece midemiz hastalanmış olur.

    Son zamanlarda Anti depresyonların neden gastrointestinal hastalıklar için de kullanıldığını şimdi daha iyi anlıyor olmalısınız.

    Uyku-Bağırsak Arasındaki İlişki

    İnce ve kalın bağırsak problemleri olan hastaların çoğunda uyku problemleri de vardır. REM uykusuna geçmekte ve yeterli oranda kalmakta güçlük çekmesi İBS hassas bağırsak sendromu ve Dispepsi (mide ekşimesine) neden olmaktadır. Genel şikayetleri sabahları uykudan yorgun ve tazelenmemiş kalkmaktadır.

    Sonuç

    Karında şişkinlik, mide bulantısı, mide ağrısı, mide kasılması, kabızlık, ishal vb durumlarda bedeninizin olumsuz duygusal ve zihinsel durumuna tepki gösterdiğini yorumlayabilirsiniz. Özellikle dahile ve gastroentolog uzmanına gittiğiniz halde sorunuca çözüm bulmakta zorlanıyorsa bilin ki psikolojinizin düzenlenmesi gerekir ve bu gerçekleşirse sorununuz da çözülmüş olur.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Bir İntihar Psikolojisi

    Bir İntihar Psikolojisi

    Aslında yazacak o kadar çok konu, gündemde o kadar çok sorun var ki. Fakat bütün hepsini elimin kenarıyla masamdan şöyle bir kenara itip dünyanın evrensel bir bunalımından, öldürücü sendromundan söz etmek istiyorum bu hafta: İNTİHAR!

    Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve “niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi “yaşamaları için” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla ‘iyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?’ der. Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, ‘Bak onun için çok şey değişti’ karşılığını verir.”

    İşte bir deniz yıldızı için çok şey değişir düşüncesi ile başlıyorum yazıma.

    Hayatımda ilk intihar haberini gazeteden okuduğumda ortaokul öğrencisiydim: “11 yaşındaki Yemen üvey anne şiddetine dayanamayıp kendini odasında astı…” Daha yeni yeni tanıştığım ergenlik duygularımla çok üzülmüştüm bu habere. Uzunca bir süre etkisinde kaldım ve hala da kalmaktayım” On bir yaşındaki bir kız çocuğu (henüz ergen bile değil) nasıl böylesi bir ölümü tercih edebilir, neden kendini asar? Hadi o çok mutsuzdu diyelim Ya Robin Williams, o herkesi güldüren yüzü gülücükler dağıtan Oscar, Emmy, Altın Küre, Grammy ödüllü sevimli insan? Peki o nasıl intihar edebilir? Ya geçenlerde 34 yaşında ki genç insanın intihardan önce veda videosu’na ne demeli? Her geçen gün yazılı, görsel ve sosyal medyada intihar olaylarının arttığına şahit oluyoruz. Her intihar haberini duyduğumuzda da içimiz burkuluyor. Fakat hiç kolay değil tabii öyle insanın canına kıymaya karar vermesi. Elimize küçük bir kıymık batsa acısını hissedebiliyorsak, yaşamımıza son verecek kadar elem verici bir davranışı gerçekleştirmek için büyük nedenler veya ciddi rahatsızlıklar olması gerekir. O halde insan neden intihar eder?

    Pek çok araştırma gösteriyor ki, intihar en az bir tetikleyici olay sonucunda gerçekleşmektedir. İntiharda en önemli tetikleyici olaylar; kavga, terk edilme, okul başarısızlığı ya da sınav, işten çıkarılma, şiddete uğrama’ dır. Bu duygunun ortaya çıkmasında en önemli etken psikolojik rahatsızlıklar ve durumsal yaşam krizleri’dir. Durumsal yaşam krizlerinden kastım beklenmedik ve aniden gelişen olumsuz  durumlar. Örneğin; boşanma, dul veya ayrı yaşıyor olmak, başarısızlık, statü kaybı, ağır bir hastalığa yakalanma, sevilen birini kaybetme gibi deneyimler bütün insanları etkileyen olaylardır. Bireylerin bu zor dönemleri kendi kendilerine atlatabildikleri gibi zorlandıkları durumlarda olmaktadır. Gel gelelim ki işin içinden çıkılamayan anlar olmuştur. Bu kesinlikle bir ruh hastalığı değil, bir zorlanma dönemidir. Durumsal yaşam krizleri durumunda bireyin psikolojik yardım almaması ne yazık ki intihara kadar varan sonuçlara ulaşmaktadır. Bütün bunlar kişinin kendini çaresiz ve ümitsiz hissettiği sıkıntılı hayat şartlarıdır.

    İntihar aslında insanın hayatının alt üst olma halidir. Sosyolog Durkheim sefaletin tek başına intiharlara neden olmadığını belirtmektedir. Ekonomik krizlerin intihara neden olduğunu belirten Durkheim, bunun nedeninin zenginlik ya da fakirlik değil; toplumsal yapıdaki değişiklik olduğunu belirtir. Önemli olan toplumda meydana gelen değişikliğin bireyin yaşam koşullarını alt-üst etmiş olmasıdır.

    İntiharlarda bir çözüm arayışı hep vardır. Bu durumdan nasıl kurtulurum sorusuna yanıt olarak intihar gündeme gelmiştir. Psikolojik gerçekler Aristo mantığı ile uyuşmaz, intiharda da bu görülür. Kişi ölüme hazırlanırken, intihar girişiminde bulunurken bir yandan da yardım isteğinde bulunur. İşte burada bir çelişki vardı. Onlara yaklaşım bu bakımdan hassas bir konudur. Bu sebeple intihardan bahseden kişiye yaklaşımda amacımız “hayatın onun için tekrar yaşanabilecek değerde olması için yaşam şartlarında ne gibi değişiklikler yapılmalı?” sorusuna cevap aramaktır. Bunu yaparken; uyarmak, genelleştirmek (herkes öyle gibi), öğüt vermek, problemi küçümsemek, yargılamak en tehlikeli tutumlardır. Şunu unutmamak gerekir ki intihar girişimi hiçbir zaman “gösteri”, “şantaj”, “numara” olarak değerlendirilmemelidir

    İntihar eğilimine yatkın kişilerde psikoterapinin yararı elbette ki yadsınamaz. Yaşamla ölüm arasında gidip gelen kişinin çatışmalı duygu durumu anında psikolojik destek almasıyla düzelmeye başlayacaktır. Çünkü bu tarz çatışma durumları aynı zamanda insanların kendileri ve hayatları adına yeni kararlar aldığı, kendini yenilediği dolayısıyla değişime açık olduğu en önemli dönemlerdir.

    Psikoloji alanında söz sahibi olan Sigmund Freud’a göre “intihar önceleri özdeştirilmiş bir sevgi nesnesine yöneltilmiş saldırganlık sonucu meydana gelen bir depresyon halidir; daha sonraları ise saldırganlığın kişinin kendi üzerine çevrilmesi olarak tanımlamıştır.” Evet, İntihar kişinin kendisine yönelttiği bir şiddet eylemidir. Umutsuzluğa kapılan kişi ya yakınındaki kişilere saldırır ya da kendini yok eder. Şiddet ülkemizi tehdit eden sorunların başında gelmektedir. İntihar duygusu buna sıklıkla eşlik edici bir davranış olarak karşımıza çıkar. Bu duygu ile kişide ki sadizminin kendisine çevrildiğini görürüz. Malapert de bu konuda benimle aynı fikirde; “intihar egoizmin ürünüdür” der.

    İntihar belirtilerini sıralarsak; çabuk öfkelenme, aşırı sinirlilik, çabuk ağlama, aşırı üzüntülü durum, hoşlandığı şeylere karşı ilgisizlik, uyku bozuklukları, İştah değişikliği, kendini suçlayıcı konuşmalar, ölümle ilgili konuları konuşma, içe kapanma, kimseyle konuşmama, halsiz ve yorgun olduğunu söylem, Saldırgan davranış..

    Freud, önceleri intiharın açıklanamayacağını ifade etmiş ve “İntihar bilim açısından çözümlenememiş bir sorundur” demiş olmakla birlikte “yas ve melankoli” adlı makalesinde kişideki sadizmin depresyon hallerinde kişinin kendisine çevrildiğini söyler. Freud’a göre melankolide (ağır depresyon hali) kişinin egosu ile içine yansıttığı bir bakıma içine yerleştirdiği sevgi objesi birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Kaybettiği bu sevgi nesnesinin yerine, normallerde olduğu gibi yeni bir obje koyamazsa kaybetmiş olduğu nesneye yönelttiği saldırganlık kuvvetlerini  kendisine yöneltmiş olur.

    Dünyada ortalama olarak her 3 saniyede bir kişi intihar girişiminde bulunmakta; her 40 saniyede bir kişi intihar sonucu yaşamını yitirmektedir

    Ölüme yapılacak en büyük hazırlık yaşamayı ertelememektir. Ertelenmemesi gereken yaşamaktır. Yaşamak nedir sorusu ise kişinin hayatı nasıl anlamlandırdığı ile ilişkilidir.  Bu durumu stoacı felsefeciler kısa bir cümlede özetlemeyi başarmışlardır: “İyi yaşamak iyi ölmektir.”

    Yazımı Genç Werther’in Acıları adlı romanı ile pek çok intihar vakasına sebep olan yazar Goethe’nin bir sözü ile bitiriyorum: “Elinde hava, ışık ve dost sevgisi kaldıysa üzüntü çekme.”

  • Kadınlar unutmaz mı?

    Kadınlar unutmaz mı?

    “Elbette ezberimde. 
    Bütün yazdıklar gibi… Bütün buluşmalar gibi… Bütün tarihler, bütün yerler, bütün telefonlar gibi… 
    Kadınlar unutmaz.” 
    Kürşat Başar’ın bu satırları dünden beri yüreğime takıldı. 

    Kadınlar gerçekten unutmaz mı? Ya da neyi, neleri neden unutmaz? Sadece kadınlar mı unutmaz? Peki ya erkekler? Erkeklerin de unutmadıkları, unutamadıkları yok mudur? 

    Unutamamanın cinsiyeti yok bence… Yüreğimiz çok acıdıysa yapılan ya da yapılmayan geçmişte bir yaraya dokunduysa … Verilen anlam, sevgi geçmişin izlerini taşıyorsa geçmişe bırakamamak hep vardır çünkü yaşanan çoğu zaman geçmişe ait, geçmişten gelendir!

    O yüzden siz, bir çocuğun annesine bağlanması gibi bağımlı bir ilişki ile sevgilisine bağlanmış onsuz bir hayat düşünemeyen yaralı bir yürek görürsünüz, bu yürek geçmişin yükünü taşımaktadır, geçmişte akmayan sevginin peşinden koşmakta, olmayınca bütün yılların birikmişliği ile canı o yüzden bu kadar yanmaktadır. 

    O yüzden siz haksızlık karşısında başka insanlardan çok daha fazla tepki veren ve geçmişte yaşadığı haksızlığın faturasını bugüne kesen ve o birikmiş yılların öfkesi ile bağıran ve unutmayan öfkeli bir yürek ile karşılaşabilirsiniz…

    İşte bundandır unutmanın cinsiyeti yoktur bence… Geçmişi bir kenara bırakamayan geçmişin yükünü taşıyan bir yüreğin cinsiyeti yoktur bence… İşte bundandır yaralıysa kadın da erkek de unutamaz bence!

  • OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) – Takıntı hastalığı

    OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) – Takıntı hastalığı

    OKB nedir?

    OKB, obsesyon yani takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon yani yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal rahatsızlıktır (TPD, 2016). Bu rahatsızlık hayat kalitesini düşürür, iş, okul, özel hayatla ilgili ciddi sıkıntılara neden olur, hatta bazı durumlarda kişinin hayata devam etmesini zorlayabiliyor.

    Obsesyon nedir?

    Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar (TPD, 2016). Tipik obsesyonlara örnek verecek olursak bunlar birilerine zarar verebilme dürtüleri, aile üyeleri dahil; tekrarlayan cinsel dürtüler ve düşünceler; kirlenme, mikrop kapma, bulaşıcı hastalığa, enfeksiyona yakalanma ve bulaştırma korkusu; sürekli bir şeyleri yanlış yapabilme düşüncesi, dine karşı çıkma, küfür etme, kafir olma korkusu; çok önemli olan bir şeyleri kaybetme korkusu; simetri ve düzen konusunda endişelenmektir. Obsesif düşünceler, imgeler, dürtüler, istekler hastada hoş olmayan hisler uyandırabiliyor ve bu hisler anksiyete, bıkkınlık, tiksinti, depresyon, ve suçluluk hissine sebep olabiliyor. Hastanın beynini kurcalayan bu obsesyonlardan kurtulmak, ve ya nötr hale getirmek isteği genelde çok kuvvetli oluyor, ve ya hasta sadece obsesyonlarından kaçıp kurtulmayı seçiyor. Bu yüzden hasta ritüel ve kaçınma davranışı sergiler.

    Kompulsiyon Nedir? Ve kaçınma davranışı nedir?

    Obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak üzere yapılan yineleyici davranış ve zihinsel eylemlerdir (TPD, 2016). Kompülsif davranış genelde aşırı fazla olur, insanlar tarafından fark edilir; ve aynı zamanda belli bir tutumla veya kişinin kendince geliştirdiği kurallarla kendini gösterir. Kompulsiyonlar genelde obsesyonların neden olduğu rahatsızlıkları, depresyonu, suçluluk duygusunu, gerginliklerini azalta bilmek için kişinin geliştirdiği ritüeldir. Genelde hastaların çoğu davranışlarının aşırı olduğunun farkına varbiliyorlar. Yaygın kompulsiyonlar şunlardır:

    Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama
    El sıkışmayı veya kapı tokmağına dokunmayı reddetme
    Kilit, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme
    Rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma
    Sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme
    Belirli bir sıraya göre yemek yeme
    Genellikle rahatsız edici olan, akıldan çıkmayan ve uykuyu bölen kelimelere, görüntülere veya düşüncelere takılıp kalma
    Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama
    İşleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı
    Değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme.

    İlaveten bu kişiler yukarıda not edilen kompulsiyonlardan farklı olarak başka metotlar geliştirebiliyorlar, örneğin kaçınmak gibi. Bu kişiler obsesyonlarını tetikleyebilecek her türlü olaydan kaçınabiliyorlar. Bu davranışların tipik örnekleri genel tuvalet kullanamama, keskin objelere dokunamama vs.

    Kompülsif davranışlar, geliştirilmiş bilişsel ritüeller, ve kaçınma davranışları geçici olarak obsesyonların neden olduğu endişeyi azaltır. Bu davranış ve ritüellerin kısa süreli rahatlama getirmesi hastanın bu stratejileri adet haline getirip sürekli tekrarlamasına sebep oluyor. Kişiler bu davranış ve ritüellere o kadar alışırlar ki, yaptıkları davranışları ve ritüelleri yapmasalar da sorun olmayacağını düşünmek bile zor olabiliyor onlar için. Maalesef bu sebeplerden hiç bir zaman hipotezlerinin yanlış oluğunu test edemiyorlar. Obsesyonlara bağlı olarak kompulsiyonlar sık sık veya nadiren görülebiliyor.

    OKB ne kadar ciddi bir rahatsızlıktır?

    OKB’in şiddeti orta veya ağır arasında değişe biliyor. Bazı kişilerde orta derece obsesyonlar vardır ki bu küçük sorunlara neden olur ve insanlar tarafından fark edilmez. Ama bazı kişilerde çok ciddi hal alır, insanları ve kendini rahatsız edecek kadar şiddetli olabiliyor. Bu durumda artık şiddetli OKB söz konusudur ve kişinin hayat kalitesini etkilediği için tedavi gerektirir.

    OKB ne kadar sıklıkla görülür?

    OKB önceleri nadir olarak görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine karşın son yıllarda yapılan araştırmalarda hiç de nadir olmadığı belirlenmiştir. Büyük toplum kesimlerinde yapılan araştırmalarda OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır (TPD, 2016). İlaveten bir çok hasta bu problemi gizli kapalı yaşayabildiği için o kişileri istatiksel olarak hesaba katamıyoruz.

    OKB hangi yaşlarda başlar ve kimlerde daha sık görülür?

    OKB genelde ergenlik ve ya erken erişkinlik döneminde ortaya çıkar, ama bazen çocukluk çağı obsesyonlarıyla da karşılaşabiliyoruz. Kadınlarda ortalama 22-23 yaş, erkeklerde ise 16-17 yaşta ortaya çıkar. OKB tedavi olunmazsa artan ve azalan semptomlarla kronik hal alır. Kadınlarda ve erkeklerde eşit oranda gözükmektedir.

    OKB için en mükemmel tedavi şekli nedir?

    Son yıllarda OKB tedavisi dramatik bir şekilde gelişti. Hazırda hastaların %70’i bu tedavilerden yararlanabiliyor. OKB tedavisinde ilaçlar dahil bir çok yöntem kullanılabiliyor. İlaçlarla beyinde salgılanan serotonin düzeyini artırarak tedavi ediliyor. OKB için terapi olarak davranış terapisi (maruz bırakma) ve bilişsel terapi kullanılıyor. Bu yöntemler beraber veya ayrı ayrı kullanılabiliyor ve güzel sonuçlar elde ediliyor.

    Bilişsel Terapi – Obsesif hastalar kaygı verici düşünceler ile bu düşüncelerden kaçarak ve kaçınarak başa çıkmaya çalışırlar. Ne var ki düşüncelerden kaçmaya çalıştıkça bu düşünceler daha da artmakta ve böylelikle kısır bir döngü oluşmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma ve kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle  [obsesyonlar]  karşı karşıya getirmek ve bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için devreye giren tekrarlayıcı davranışları [kompulsiyonlar] engellemektir. Hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır. Bu şekilde yapılan tedaviye alıştırma tedavileri adı verilir.

    Bilişsel tedavilerde ise amaç rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Sorumluluk biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen rahatsızlık verici düşünceleri yansızlaştırmak ve etkisiz kılmak için tekrarlayıcı davranışlar gösterme ihtiyacı hissetmeyeceklerdir. Amaç düşünceleri gerçek gibi algılamayı azaltmaktır. Bu nedenle tedavide tehdit tehlike ve aşırı sorumluluk algılarının ne oranda gerçekçi olduğu ve hangi düşünce  hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı hasta ile birlikte araştırılır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince işlevsel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve işlevsel olanları ile yer değiştirmesi sağlanır. Düşüncelerinin  bir felaketle sonuçlanacağını düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korkulan sonuçların oluşmadığını görmeleri tedaviye uyum sağlamakta önemli yararlar oluşturmaktadır.

    Bilişsel ve davranışçı terapiler hem hastalığın tedavisinde hem de özelikle nükslerin önlenmesinde çok önemli bir yer tutmakta, tedavide bazen tek başlarına bazen de ilaç tedavileri ile birlikte kullanılabilmektedirler. Bilişsel davranışçı tedaviler tedavi seçenekleri arasında en önemli yeri tutmaktadır.

    Referans

    Türkiye Psikiyatri Derneği (2016). Obsessif –Kompulsif Bozukluk. Hastalar ve

    yakınları için rehber. Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi

    Wilhelm S., Steketee G. (2006). Cognitive Therapy for Obsessive Compulsive

    Disorder. Canada, Raincoast Books. 

  • Facebook ve ilişkiler

    Facebook ve ilişkiler

    Sosyal medya gittikçe insanların yaşamlarının en önemli parçalarından biri olmaya başladı. Sadece Facebook kullanımı değerlendirildiğinde her ay 1 milyarın üzerinde Facebook kullanıcısının ortalama 90 civarında bilgiyi Facebook hesapları üzerinden paylaştıklarını görüyoruz (Facebook, 2012). Tüm bu bilgilere erişimin yanı sıra Facebook kişilerin birbirlerinin etkinliklerini, hareketlerini takip edebilmelerine de ortam sağlamakta ki bu romantik partnerleri de içeriyor. İlişkilerde birbirini sürekli takip etmek ve partnerin nerede ve kiminle olduğunu sorgulamak genelde olumsuz olarak algılansa da, Utz ve Beukeboom (2011) partnerin hareketlerinin Facebook üzerinden takibinin sosyal olarak daha kabul edilebilir bir hale dönüştüğünü çünkü varolan bilginin kamuya açık bir şekilde paylaşılır olduğunu ve partnerin de bunu takip ediyor olmasının artık ilişkiye yönelik bir güven sorunsalı olarak algılanmaktan çıktığını belirtiyor. Bu durumun yararlı kısmının yanı sıra, birlikte olunan partnere dair bilgilere anında ve çok hızlı erişimin kıskançlık gibi olumsuz sonuçlarının olabileceği de aslına bakarsanız tartışılan konular arasında (Muise, Christofides, Desmarais, 2014). Facebook kullanımının partnerlerin birbirlerinin Facebook hareketlerini izleyebilmeleri ve başka insanlarla olan etkileşimlerini görebilmeleri sebebiyle kıskançlığı tetiklediği ifade ediliyor (Muise, Christofides, Desmarais, 2009). Facebook kıskançlığının, kadınlarda erkeklere göre daha sık yaşandığı, kadınların partnerlerinin sayfalarını daha çok takip ettikleri ve sorguladıkları ise bilimsel araştırmaların bulguları arasında. (Muise, Christofides, Desmarais, 2014). Sosyal medya özellikle Facebook kullanımı ilişkilerdeki kıskançlığı tetiklerken, kıskançlıkla ilişkilendirilen diğer önemli bir değişkenin ise “bağlanma” olduğunu görüyoruz. Kişilerin güvenli mi güvensiz mi bağlandıkları, ilişkilerinde yaşadıkları kıskançlık duygusuyla ilişkili bulunmakta (Hazan & Shaver, 1987; Knobloch, Solomon, & Cruz, 2001). Facebook üzerinden partnerin hareketlerinin takip edilmesinin daha çok güvensiz bağlanan kişilerde rastlandığı var olan bulgular arasında yer alıyor (Marshall et al, 2012). 
    Danışanlarımla ya da ders verdiğim öğrencilerimle konuştuğumuzda sosyal medya üzerinden ilişkilerin takibini sağlıklı bulmadıklarını duyuyorum çoğu kez. Fakat şunu kabul etmeliyiz ki aslında ilişkilerin bu şekilde yaşanıyor olmasının olumlu ya da olumsuz yanlarını her ilişkinin kendi özelinde tartışmak gerekiyor. Her ilişkinin biricikliğini korumak gerekiyor. Evet sosyal medya, özellikle Facebook sevgilimiz/ eşimizle fotoğraflar paylaşmak, çok mutlu olduğumuzu başka insanların görmesini istemek, birileriyle tanışmak, bazen acıyan taraflarımızı kapamak için savunma mekanizması olarak kullanmak, bazen partneri takip etmek, gibi birçok duygumuzun gerçek ya da sanal ifadesine olanak sağlıyor. Bu paylaşımları gördüğümüzde saçma bulduklarımız, yorum yaptıklarımız da oluyor, fakat yukarıda da belirtttiğim gibi her kişiye ve ilişkiye, sosyal medya üzerinden tetiklenen her duyguya, kişilerin ve ilişkilerin kendi gerçekliğinde, onları tetikleyen noktaların ışığında bakmak gerekiyor…
    Bu sebeple yargılamadan önce – hem kendimizi hem başkasını- işleyen dinamiklere bakmak gerekiyor 😉
    Sevgiler…

  • Çocuk ve Müzik

    Çocuk ve Müzik

    Çocukların bütünsel gelişiminde müziğin çok önemli bir yeri vardır. Çocuklar yetişkinler gibi kendilerini ifade yolu olarak genelde sözcükleri tercih etmezler. Onların en iyi ifade dili oyun ve oyunlarına kattıkları hareket ve ritmdir. Müzik de çocuklar için kendilerini ifade etmenin en iyi yollarından biridir. Çok kızmış olan bir çocuğun kızgınlığını küçük bir davula çok hızlı ve sert bir şekilde vuruşundan; çekingen ve biraz daha içe dönük bir çocuğun sessiz iletişimini ise tedirgin vuruşlarından anlayabilir ve çocuklarla müzik ve ritm yoluyla iletişime geçerebilirsiniz. Çocuklar kendi aralarında da müzik eşliğinde daha kolay bir iletişim kurabilmektedirler.  

    Müzik sadece çocukların sosyo- duygusal gelişimi için değil, aynı zamanda motor becerilerin gelişimi için de önemli bir araçtır. Çocuklar bir enstrüman çalmayı öğrenirlerken, el- göz koordinasyonları, ince motor becerileri de gelişmektedir. 

    Yapılan araştırmalara göre, nota okumayı öğrenmiş çocukların, okuma- yazma sürecinde sesleri doğru okuma oranlarının daha yüksek olduğu belirtilmektedir. Müzik, aynı zamanda çocuklarda soyut düşünme becerisini de arttırmaktadır. Müzikle tanışmış olan çocuğun yaratıcılığı da artar ve gerek arkadaşlık ilişkilerinde gerek oyunlarında yaratıcılığının yansımaları görülür.