Kategori: Psikoloji

  • UNUTTUĞUNU UNUTMAK: ALZHEIMER

    UNUTTUĞUNU UNUTMAK: ALZHEIMER

    “Annem 2 yıldır Alzheimer hastası. Nedir, ne değildir hiçbir fikrim yokken bir anda kendimizi bu boşluğun içinde bulduk. Boşluk diyorum, çünkü yaşamı bir boşluktan ibaret. Zihni boş, konuşmaları boş, iştahı boş ve bakışları… Bırakın beni tanımasını, bazen paralarını çaldığım için komşulara şikayet ettiği bile oluyor. ‘Anne!’ diyorum, ‘Benim! Kızın!’. Sonra sakinleşiyor ama yine boş. Yemek yerken ne yediğini bilmiyor. Bir oturuşta bir ekmeği bitirebilir. Evde yangın çıktı sanıp kapıyı açıp kaçabilir. Eşimi, babamın gençliği sanabilir. Onun için en keyiflisi de, unuttuğunu unutabilir.”

    Bir hastamın bakım vereni tam da bu şekilde ifade etmişti Alzheimer’ı. 

    Alzheimer yalnızca unutkanlık demek değil. İlk evre karakter değişimi ile başlıyor. Birey, ufak değişimlere bile uyumsuzluk göstermeye başlıyor, eskiden yapmaktan zevk aldığı şeylerden artık zevk almıyor, depresyon belirtileri gösteriyor. Ufak tefek unutkanlıkları ciddiye almıyor, hatta unutmadığını söylüyor. Çocuk sesinden, misafir ziyaretlerinden rahatsız olmaya başlıyor. Sanıyorsunuz ki yakınınız yaşlılıkla birlikte huysuzlaşmaya başladı. Tam da geç kalınan nokta burası. Çünkü biz Alzheimer’ı yalnızca unutkanlıktan ibaret sanıyoruz. Unutkanlık şikayetiyle doktora gittiğinizde aslında hasta ikinci evrede oluyor. Ancak hastalığın, bilişsel gerilemenin henüz başlamadan önlenmesi son derece önemli! Çünkü Alzheimer’ın kesin bir tedavisi bulunmamakla birlikte, etkili ilaç tedavileri üzerindeki belirsizlik devam etmektedir. 

    Peki ne yapacağız?

    İmkana Uygun Entelektüel Aktiviteler Edinmek:
    Türkiye Alzheimer Derneği’ne göre, Türkiye’de yaklaşık 400 bin civarı Alzheimer hastası vardır. Bir kişinin örgün öğretimden geçmiş veya hayatı boyunca zihin yorucu aktiviteler içinde bulunmuş olması ile beynin işlevinin daha az zarar görme olasılığı doğru orantılıdır. Kısacası, beyninize ne kadar fazla entelektüel açıdan daha fazla uyarıcı verirseniz, beyniniz fonksiyonlarını o oranla daha fazla korur. 

    Düzenli Fiziksel Egzersiz:
    Araştırmalar, haftada en az üç gün yürümenin bilişsel geriliği geciktirdiğini gösteriyor. Spor yapmak, beyin sağlığınızı ve sinir sisteminizi korumak için çok önemlidir.

    Omega-3 Yağ Asitleri: 
    Yağlı soğuk su balıkları (somon, uskumru vb.) ve balık yağı desteklerinin, kanlarındaki DHA düzeyi yüksek olanların, Alzheimer hastalığına yakalanma riskinde %47’lik bir düşüş sağladığı bilinmektedir (Rabins, 2008). 

    B12 Seviyesi:
    B12 vitamini beynin sinir ağını oluşturan hücrelerin büyümesinde ve onarımında önemli rol oynar. Şuanda dikkatsizlik ve unutkanlıktan şikayet ediyorsanız, en yakındaki sağlık ocağından B12 ve folik asit testi talep edebilirsiniz. 

    “Günlük yaşantınızda rutinden kaçınmak ve ezbere yapılan davranışları kırıp farkındalığı arttırmak için hergüne farklı ama basit beyin cimnastiği yapabilirsiniz.”
    1. Sabah kısa bir yürüyüşten sonra küçük bir bulmaca çözün.
    2. Alkol ve kafeini aşırı tüketmekten kaçının. 
    3. Alışveriş listenizi ezberleyin.
    4. Sözlükten bilmediğiniz birkaç kelime öğrenin ve gün içinde bunları kullanmaya çalışın. 
    5. Pilates, yoga ve meditasyon derslerine katılmaya çalışın. Yeni insanlarla tanışın.
    6. Sağ elinizi kullanıyorsanız, biraz da sol elinizi çalıştırmaya çalışın. Saçlarınızı sol elinizle tarayın ve çayınızı kaşıkla alışık olduğunuz yönün tersine karıştırın.
    7. Burnunuzun ucunda bir fırça olduğunu hayal edin. Bununla havaya en sevdiğiniz renkte yatay bir sekiz çizin. Bu hareketi gevşek ve dengeli yapın. Bu çizim hareketleri, yorgun zihninizi hemen canlandırır.
    8. Düşünün ki hayat hikayenizi tekrar yazmanız gerekiyor. Bunun için ilkokulda en yakın arkadaşınızın kim, tipinin nasıl olduğunu hatırlamanız gerekiyor. Tabi sınıfın düzenini ve görüntüsünü de… Ayrıca sınıfınızın penceresinden neler göründüğünüzü de hayalinizde canlandırmaya çalışın. 

    Her anınızın ve size hissettirdiği duyguların, siz istemeden aklınızdan ve ruhunuzdan çıkmaması dileğiyle…
     

  • Epilepsi

    Epilepsi

    Epilepsi hastalarında depresyon, anksiyete bozuklukları, psikoz, çocuklarda dikkat eksikliği, hiperaktivite, kekemelik tablolarına rastlanıyor.

    Epilepsi, halk arasında ‘Sara hastalığı’ olarak bilinmektedir. Beyin ile alakalı bir hastalıktır. Daha doğrusu nörolojik bir bozukluktur. Beyin içerisinde bulunan sinir hücrelerinin doğal olmayan durumlarda elektrokimyasal deşarj yapması sonucunda ortaya çıkan bu hastalık nörolojik hastalık olarak da tıp literatüründe geçmektedir. Hastalık nöbetler şekillerinde kendini belli eder. Bazı nöbetlerden önce hasta epilepsi krizine gireceğini mide bulantısı, baş dönmesi, korku hissi tarzında ki oluşan duyularıyla algılar. Krizi durdurmak için hiçbir seçenek yoktur. Epilepsi nöbeti esnasında hastanın güvenliği sağlanır. Örneğin; başını yere çarpmaması veya dilini yutmaması sağlanır. Oldukça ciddi ve önemli bir hastalıktır.

    Nedenleri

    Bazı nörolojik bozukluklar epilepsi hastalığını tetiklemektedir. Bunlar içerisinde özellikle de beyin tümörü bulunmaktadır. Aynı zamanda anne, gebelik döneminde her türlü ilaç veya alkol kullandığı takdirde bebeğin gelişimi bu durumdan etkilenerek bazı mikrobik hastalıklar sonucu epilepsi ortaya çıkacaktır. Tiroid hastalıkları da tetikleyen durumlardan sadece bir tanesidir. Doğum sonrası yaşanan menenjit tarzında ki bebekte meydana gelen şiddetli ve yoğun hatalıklar ileriki zamanlarda kendini epilepsi olarak ortaya çıkarabilir. Beslenme alışkanlıkları da son derece mühimdir. Bu yüzdendir ki her seferinde doktorların uyarısı sağlıklı ve vitamin dayanaklı beslenmemiz yönündedir.

    Belirtileri

    • Duygusal davranışlar,

    • Unutkanlık başlangıcı ve ilerlemesi,

    • Baş dönmesi ve etraftaki nesneleri/kişileri çift görmeye başlama,

    • Bunalıma girme durumu,

    • Halüsinasyon görülmeleri,

    • Nefes darlığı, boğulacakmış gibi hissetme,

    • İdrar tutamama,

    • Korku,

    • Kaygı,

    • Kontrolsüz öfke,

    • Dalgınlık,

    • Boş bakışlar,

    • Koku konusunda hassaslaşma,

    • Vücutta belirginleşen uçuklamalar,

    • Titreme hali,

    • Davranışlarını kontrol edemeyip yere düşme,

    • Bayılma,

    • Kendini yaralama,

    • Dokularda ve yüz çevresinde morarma veya renk değişimi gözlemlenmesi,

    • Bazı durumlarda havasız kalınca yaşanan damar tıkanıklığı olarak söylenebilir.

    Epilepsi Anında Görülen Psikiyatrik Bozukluklar

    Epileptik kişilerin içinde bulunduğu durum bu tarz bozukluklara oldukça yatkındır. Kendini herkesten farklı hissetme, yaşadığı travmalardan dolayı oluşan problemler, aniden nöbet geçirme korkusu bu bozuklukların görülmesinde baş etkenler olarak gösterilebilir. Bu hastalıkların çeşitleri ve tedavileri farklılık gösterir. Yatarak, ilaç tedavisiyle, rutin muayeneler sağlanarak tedaviler gerçekleştirilir. Aslında hastalıkta ki tüm belirtiler nörotik bozukluklardan ve antisosyal davranışlardan kaynaklanır. Eskiden epilepsi nöbeti geçiren hastalara karşı oluşan bakış açısı da ayrıca bu tür psikolojik bozuklukları tetiklemiş olarak gösterilebilir.

    Alınabilecek Önlemler

    Eğer yanınızda epilepsi hastalığına sahip olan bir birey nöbet geçirmeye başlamış ise onun için yapabileceğimiz tek şey kendine ve çevresine zarar vermesine engellemek olacaktır. Çünkü nöbet esnasında hasta ilaç alımını ve her türlü müdahaleyi titreyerek ve kendinden geçerek reddetmeye başlar. Nöbet halinde kişinin kendine gelmesi için zaman geçmesi ve hava aldırılması gerekmektedir. Nöbet başlangıcında hasta, aşırı öfke göstererek bağırma, vurma, haykırma tarzında davranışlar sergileyebilir. Bunlar oldukça doğaldır. Eğer sizin yanınızda böyle bir şey gerçekleşiyorsa oldukça doğal ve anlayış ile karşılamalısınız. Nöbet geçirdikten sonra hasta, aşırı şaşkınlık gösterebilir.

    Bunun sebebi, nöbet başlangıcında ve nöbet esnasında çoğu hasta neler yaptığını, nasıl davranışlar sergilediğini hatırlamaz. Bundan kaynaklı olarak nöbet sonrası şaşırma ve yaptıklarından dolayı suçluluk ve ayrıca çevresine verdiği hasarı gördüğünde, eğer vermişse, özellikle utanç duygusu başlar. Bunun engellenmesi oldukça önemlidir. Nöbet bitiminde de, esnasında ve başlangıcında olduğu gibi anlayış gösterilmelidir. Hasta nöbet sonrasında aşırı uyku isteği duyar. Elini yüzünü yıkayıp kendisine getirdiğinizden sonra uykusuna dalmaması için hiçbir sebep yoktur. İleriki dönemlerinde doktora başvurabilir, ilaç dozu nöbet yoğunluğuna göre arttırılabilir. Tedavisi sadece ilaç ile sağlanmaktadır. Genetik yoldan kazanılan epilepsi hastalığı ortadan kaldırılamaz ama etkisi azaltılabilir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkileri

    Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkileri

    Birçok zaman televizyon izlemek eğitici ya da öğretici olabilmektedir. Çoğu zaman ise televizyonun eğlendirici etkileri gözlemlenmektedir. Televizyonda takip edilen görsel hareketler çocukların dikkatini çekmekte, bu sayede de öğretilerin hatırlanma süreci kolaylaşmaktadır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki, o da izlenme süreleridir. Çünkü izlenme süreleri çocuklar üzerindeki olumlu etkileri bertaraf ederek olumsuz yönleri ile karşımıza çıkacaktır. Bu etkilerden alınacak faydada, doğru yönlendirmeleri yapan aileler belirleyici olacaklardır.
    Günümüzde televizyon izleyen çocukların sadece şiddet yanlı birikimleri algılayacağı varsayımı, halen tüm dünya üzerinde tartışılan ama net bir sonuç üretilemeyen bir durumdur. Çünkü çocuk algısı ile alakalı halen bilinemeyen o kadar çok gerçek vardır ki. Bu algılama türleri tam anlamıyla ortaya çıkarılmadan televizyonun çocuklar üzerindeki etkilerini de tam anlamıyla açıklamak çok anlamlı olmayacaktır. Ülkemizin, daha yazıyı görmeden görsele geçmiş olması, çocuklar üzerinde de okumadan ziyade izleme isteğinde etkili olmaktadır. Çünkü bilindiği üzere ülkemiz matbaayı icat edilmesinden 500 yıl sonra kullanmaya başlamıştır. Gazete ve kitap okuma alışkanlığımızın bu denli düşük olmasını bu sebebe bağlayanlar da oldukça fazladır.
    Yeni doğan bir bebek anne-babası ve televizyon ile aynı anda iletişime geçmektedir. Çünkü birçok ailede izlense de izlenmese de televizyon daima açıktır. Çocuğun televizyondaki hareketlere karşı alaka gösterdiğini gören anne babalar ise çocuğa televizyon izlettirerek, çocuğun daha sakin olabileceğini düşünmektedirler. İşte bu sebepledir ki televizyonun çocuklar üzerindeki etkileri de şekillenmektedir. Bu etkileri sıralamak istersek:
    Davranışsal Etkiler: Yapılan açıklamalara bakılırsa son dönemlerde çocuklarda ciddi oranlarda “Dikkat Eksikliği” ve “Hiperaktivite Bozukluğu” görülmektedir. Buna genel olarak bakılması durumunda asıl etkilerin bilgisayardan ve televizyondan kaynaklandığı gözlemlenmektedir. Maalesef ki burada yine ailelere düşen ciddi bir görev vardır. Çünkü oyalanmış olduğunu düşünerek bilgisayar başında ya da televizyon başında duran çocuklara müdahale etmemek bu rahatsızlıklara sebep olabilmektedir. Bu çocuklar, hızlı hareket etmekte olan nesnelere daha fazla odaklandıkları için sabit objeleri gözlerinden kaçırmaktadırlar. Bu da oldukça olumsuz bir etkidir.
    Tüketici Bireyler Yaratma: Özellikle çocukların reklamlara olan ilgisini biliriz. Genelde huysuzluk gösteren çocuklar, reklamlar çıkması durumunda televizyona adapte olabilmektedir. Bunun ana nedeni ise kısa sürmeleri ve hareketli olmalarıdır. Ayrıca reklamlar içerisinde kullanılan sloganlar genelde etkileyici ve cezbedici olacağından, etkileri de ciddi olabilmektedir. Zaten çok ciddi bir kitlenin çocuklardan oluştuğunu düşününce, reklam seçeneklerinin büyük çoğunluğunun çocuklara hitap ediyor olması oldukça doğal karşılanmalıdır.
    Cinsiyet Ayrımı: Özellikle çizgi filmlerin birçoğunda, kahramanın bir cinsiyet tanımı bulunmaktadır. Bu nedenledir ki çizgi film kahramanları genel olarak çocuklarda cinsiyetinin gerektirdiği davranışlar hakkında örnekler sunmaktadır.
    Anne-Baba Etkisi: Çocuklar televizyonlarda izledikleri anne baba ilişkilerini kendi ebeveynlerine de yüklemektedirler. Bu nedenle de izlenen programdaki aile yapısı oldukça etken bir davranışsal rol oynayacaktır.
    Şiddet Eğilimleri: Bilinenden aksine yapılan araştırmalar, televizyonun tek başına şiddete yönlendirmediği, sadece özendirdiğini ortaya çıkarmıştır. Şiddetin görselleştiği günümüzde bunu normal karşılamak gerekir. Çünkü sadece filmlerde ve haberlerde değil artık reklamlarda dahi şiddet içeren sahneler görmek mümkün. Bu kadar çok görülen şiddet unsurlarının çocukları normalleştiriyor olması en önemli risktir. Bazı programlarda karşılaşılan şiddete rağmen kahramanın yeniden kalkabiliyor olması, çocuklarda olumsuzluk durumunda karşılaşabileceği zararlardan habersiz olmasına sebep olabilmektedir.
    Düşünmeye Etkisi: Yazılı basınların kişileri düşünmeye ve yorumlamaya sevk ettiği ispatlanmış bir gerçektir. Televizyon tutkusu nedeniyle azalan okuma oranları çocuklarda yorumlama ve düşünme yetisini kullanmalarını da olumsuz olarak engellemektedir.
    Kültürel Etki: Genel olarak yabancı kaynaklı programların özellikle de çizgi filmlerin yabancı kaynaklı olması nedeniyle üretilen kültürün etkileri çocuğa geçebilmektedir. Bu sebepledir ki çocuklar kendi kültürlerinden uzaklaşabilmektedir.
    Dile Etkisi: Televizyon programlarında kullanılmakta olan sözcük sayısı oldukça az olması nedeniyle de çocuklarda olumsuz etkiler oluşturabilmektedir. Ayrıca da Türkçe kelimelerden uzaklaşma gibi bir olumsuzluk görülmektedir.

  • ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

    ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

    Çocukların sağlıklı gelişimi için özellikle cinsel konulan içeren sorularına en doğru şekilde ve yöntemle yanıtlamak, cinselliği konuşmanın hala tabii olduğu toplumda en zor alanların başında geliyor. Pedagog PınarKaya  Döşlü; çocukların yönelttiği sorulanı yaşlarına uygun şekilde doğru cevaplar verilmesi gerektiğim belirterek, “ Doğru bir cinsel eğitim vermek için çocuğa mahrem alanları öğretilmelidir. Doğru yöntemle yapılan eğitimle taciz olaylarının önüne geçilebilir” diyor.

    ÇOCUĞUNUZLA BÖYLE İLETİŞİM KURUN

    Pedagod Pınar Kaya Döşlü; çocuklara cinsel eğitim vermenin gelecekte sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirmek açısından önemli olduğunu vurgulayarak, özellikle cinsel istismar olaylarının önüne geçmek için çocuğa cinsel eğitim vermek gerektiğinin altını çiziyor.

    TACİZLERİN ÖNÜNE EĞİTİMLE GEÇİLEBİLİR

    PEDAGOG PINAR KAYA DÖŞLÜ NÜN EBEVEYNLERE ÖNERİLERİ

    Erişkinliğinde çeşitli sebeplerle psikolojik destek almak durumunda kalan hastalar incelendiğinde bu kişilerin önemli bir kısmının çocukluğunda çeşitli cinsel travmalar geçirdiği, tacize inanız kaldığı görülür. Bu tür tacizlerin önüne geçmek çocuğa cinsel eğitim vermekle mümkün olur.  Cinsellikle ilgili farkındalık kazandırılan çocuk, olası bir taciz durumunda ortada masum bir durumun olmadığını bilir ve durumdan büyüklerini haberdar edebilir. Cinsel eğitimle cinsel özgürlüğün ve rastgele cinselliğin kesinlikle birbirinden ayrı tutulması gerekiyor. Her hangi bir konuda çocuğa doğru şekilde eğitim verilmezse çocuk o konu hakkında kulaktan dolma, yalan yanlış bilgiler edinebilir.  Bunun daha büyük sakıncaları vardır. Çocuk kendisinden sadece birkaç yaş büyük bir çocukla cinsellik içeren bir oyun oynayabilir, oyun sırasında ne yaptığının farkında olmadan hoşlanma duygusu hissedebilir, sonrasında oyun cinsel tacize kadar varabilir. Bu yüzden çocuğa bulunduğu yaşa uygun şekilde belli bir cinsel eğitim verilmeli. Eğer cinsellik çocuk için hep tabu olarak kalmaya devam ederse ileriki yıllardı başka sorunlar da yaşanabilir; örneğin söz konusu olan bir kız çocuğuysa vajinusmus hastalığına yakalanabilir ve evliliğinde sorunlar çıkabilir.
    YAŞA GÖRE CİNSEL EĞİTİM
    Okul öncesi çocuğa öğretilecek cinsellikle ilgili kavramlarla, okul dönemindeki ya da ergenlik dönemindeki çocuğa öğretilecek kavramlar farklıdır. Okul öncesi çocuklarda genellikle gerçeklik duyusu gelişmemiştir. Bu yaşlarda birçok cinsellik içeren bir harekette bulunduğunda, anne babalar genellikle panikler. Oysa çocuk için bu hareketler cinsel bir eylem değil, yeni ve değişik bir şeydir. Anne babanın paniklediğini gören çocuk bu hareketi daha ilginç bulmaya başlar ve yapmaya devam eder. Eğer ebeveynlerin ilk tepkisi paniklemek olmazsa, anne-baba nötr kalmayı başarabilir ve çocuğun ilgisini başka alanlara çevirebilirse çocuk bir süre sonra bu hareketini bırakır.
    MAHREMİYET ÖĞRETİLMELİ
    Doğru bir cinsel eğitim vermek için çocuğa mahrem alanları öğretilmeli. Okul çağına yaklaşmış bir çocuk evde çıplak dolaşıyorsa bu çocuğa neyin mahrem olduğunu öğretmek mümkün olmaz. Küçük yaştan itibaren çocuğun giydiği kıyafete kadar dikkat edilmeli, mahremiyet duygusu aşılanmalı, sınırları öğretilmelidir.
    CİNSİYETİNE GÖRE DAVRANILMALI 
    Çocuğa cinsel eğitim verilirken doğru cinsel kimlik kazanmasına da yardımcı olunmalıdır. Ablalar, teyzeler arasında yetişen erkek çocuklarını bazen anneler farkında olmadan kız kıyafetleriyle büyütürler. Herkes çocuğun bu halini sever, onu oynatırlar, zenne yaparlar. Ancak çocuk büyüdüğünde efemine davranışlar sergilemeye başlar. Bu anne-babanın cinsel kimliği çocuğa yanlış öğretmesinden kaynaklanan bir durumdur. İleride bu konuda sorun yaşamak istemeyen ebeveynler çocuklarına cinsiyetlerine göre davranmaya özen göstermelidirler.
    SORULAR CEVAP BULMALI
    Çocukların en çok merak ettikleri konulardan biri dünyaya nasıl geldikleridir. Çocuk bunu sorduğu zaman ona büyük bir insana anlatırmış gibi “Çocukları leylek getiriyor derler ama bu doğru değil. Bu soruyu sorman, merak etmen, önem vermen güzel bir şey. Cinsellik kadınla erkek arasında çok özel bir durumdur. Ama detaylarını öğrenmen için biraz daha büyümen gerekiyor. Büyüdüğünde anlatacağım” şeklinde bir açıklama yapmak gerekir. Böylece çocuğa bu konu hakkında yalan söylenmemiş olur. Konu ergenlik döneminde açıklandığında ise cinselliğin insan hayatında önemli bir yerinin olduğunu ve bunun özel ve önemli bir kişiyle yaşanması gerektiğini, bu kişinin de insanın hayat arkadaşı, yani eşi olması gerektiğini aktarmak gerekir. Çocuğun merak ve hayret duygusu, öğrenmede kullandığı iki anahtar duygudur. Cinsel eğitim verirken bu konuda çocuğun merakını ve hayretini uyandırmamaya da özen gösterilmelidir. Eğer cinsellikle ilgili merak ve hayret uyandırıcı cevaplar veriliyorsa çocuk o alana ilgi duymaya başlar. Çocuğu cinsellik hakkında bilgilendirmemenin sakıncaları göz ardı edilmemelidir. Çocuk merak ettiği bu konuyu bir şekilde ya arkadaşlarından ya da internetten yalan yanlış, kulaktan dolma bilgilerle öğrenebilir. Ayrıca anne-babanın çocuğun bu konudaki sorularını cevapsız bırakması çocuğun soru sorma kapasitesini düşürür, bu kapıyı da kapatmamak gerekir. Soran çocuk, her zaman hayatı daha kolay öğrenir, sorunlara daha kolay çözüm getirir. Sorulan soru yanlış olabilir, ama çocuk nasıl yürümeyi düşe kalka öğrendiyse doğru soru sormayı da yanlış sorular sora sora öğrenecektir. Bu yüzden çocuğu azarlamadan, terslemeden, içindeki merak duygusunu yok etmeden sorularına cevap vermek, o an verilecek bir cevap bulunamıyorsa “Bu konuyu araştırıp cevaplayayım” demek ve gerçekten de araştırıp, düşünüp cevap vermek yerinde bir davranış olacaktır.

  • Çocuğum Çok Hareketli Ne Yapmalıyım?

    Çocuğum Çok Hareketli Ne Yapmalıyım?

    Hareketli çocuğu olan anne babaların olaya gayet sakin yaklaşarak, bu hareketliliği ve çocuğun psikososyal gelişimini iyi yönlendirmeleri gerekir.

     Aşırı hareketliliği yüzünden çok eleştirilen, sürekli ikaz edilen, ceza verilen dur sus yapma gibi komutlar alan ve sosyal ortamlardan dışlanan çocuklarda başta özgüven eksikliği olma üzere duygusal sorunlar da oluşabilir. 

    Bu çocukları sportif faaliyetlere yönlendirmek ve onları olumlu ve faydalı uğraşlarla meşgul etmek, enerjilerini bazı hobilere kanalize etmek , dikkat eksikliği ve hiperaktivite durumu varsa tedavisini sağlamak, okul öncesi dönemden itibaren dikkat seviyesini arttıracak bazı eğitsel çalışmalar yapmak fayda sağlayabilir. 

    Ana babaların bu çocuklara yönelik yapabilecekleri bazı davranışlar şu şekilde özetlenebilir:

    – Dinleyin, sabırlı olun, tahammül seviyenizi arttırın.

    – Tepkileriniz ona karşı aşırı olmasın, incittiğinizin farkına varmayabilirsiniz.

    – Dikkatini bir konuda odaklayıp o konuda devam etmesine yardımcı olun. 

    – Dur düşün konuş, dur düşün harekete geç sistemini uygulayın.

    – Sonuçlarından öğrenmesini ve sonuçlardan yararlanmasını sağlayın, sonuçları konuşun.

    – Yaşa uygun spor faaliyetlerine yönlendirin, enerjisini dışarı atmaya çalışın.

    – Ek öğrenme güçlüğü olup olmadığına dikkat edin, öğrenmeye karşı isteksizlik olup olmadığına dikkat edin.

    – Uygun okul öncesi eğitim ve yönlendirme için yönlendirin.

    – Günlük hayatı organize edin, onun için zevkli ve faydalı olacak faaliyetler programlayın.

    – Ev ortamını onun kişiliğine göre dizayn edin, tehlikeli olabilecek ortamlardan koruyun.

    – Arkadaşları ile iletişim ve ve etkileşimini arttırın, sosyalleşmesine yardımcı olmaya çalışın. 

    – Hatalı davranışlarına hemen kızmak yerine onunla konuşmayı tercih edin. 

    – Uygun ödül ve ceza sistemini devreye sokun.

    – Pozitif mesaj ağırlıklı olarak yönlendirin, negatif mesajlarınızın aranızdaki ilişkinin kalitesini düşürdüğünü unutmayın. 

    – Dikkatini toplayacak eğitim uygulamalarını elinizden geldiğince her gün yapın.

    – Aşırı hareketlilik ile beraber dikkat eksikliği tedavisinin önemli olduğunu unutmayın.

    – Akla geleni hemen yapma, dürtüsellik ve tehlikeli davranışlara eğilimli olduğunu unutmayarak yaşa uygun güvenlik oluşturmaya çalışın.”
     

  • Ergenlik Sorunlarıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

    Ergenlik Sorunlarıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

    Ergenlik bir hastalık değildir. Ergenleşen gencin yaşadığı değişimler bir dönüm noktasıdır. Hayat sınavının bir parçası olarak onunla baş edebilmek ailenin pozitif tutumunu sürdürebilmesiyle daha kolay aşılır.

    Ergenlik Sorunlarıyla Nasıl Başa Çıkabiliriz?

    Bu durum ciddiye alınmalı ve “Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?”sorusunun cevabı aranmalıdır.Ergenlik dönemini bir nevi çocukluktan yetişkinliğe geçiş süreci olarak adlandırabiliriz.. Kişinin biyolojik gelişimi bu dönemde büyük oranda artar. Kişi bedensel, zihinsel ve cinsel yönden sürekli bir gelişime girer. Genellikle bu dönem ‘gelişim dönemi’ olarak bilinir. Çocuklar fiziksel özelliklerinin değişmesiyle karakterlerini, düşünce yapılarını daha doğrusu kendi kimliklerini oluşturmaya başlarlar. Ebeveynler ergenlik döneminde ki çocuklarının değişimine bir türlü alışamazlar. Ve sanki çocuklarını kaybetmiş edasıyla davranışlarını biçimlendirmeye başlarlar.

    Ergenlik Yılları

    Ergenlik yıllarında kişi üzerinde yaşanılan değişimler sıralanırsa…

    • Huysuzluk,

    • İnatçılık,

    • Sürekli bir öfke durumu,

    • Ağlama krizleri,

    • Depresif bir hal,

    • Bağırma ve isyan isteği ergenlik dönemlerinde sıkça karşılaşılan durumların ve kişi üzerinde yaşanılan değişimlerin en büyük örnekleri olarak gösterilebilir. Peki gerçekten bizler ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?

    Öncelikler

    Bu dönemde ebeveynlerin çocuklarına karşı takınacağı tavır çok mühimdir. Gösterilen yanlış bir hareket çocuğun öfkesini daha arttırıp daha kötü sonuçlar doğurabilir. Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz? Bu konu üzerine yazılmış birçok kitap vardır. Her birinden yardım almak bizim için faydalı olacaktır. Eğer çocuğunuzu aşırı bir şekilde kontrol edememeye başlarsanız psikolojik destek almanızında size yararı olacaktır. Bunların dışında takındığımız tavırlar, çocuğumuzu bize karşı olan davranışlarında yumuşatabilir. İşte bunlar “Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?” sorusunun sağlıklı cevapları olarak gösterilebilir.

    • Saygı gösterin: İletişime geçerken çocuklarınızında birer birey olduğunu asla unutmayın. Onlara ve onların düşüncelerine saygı göstermelisiniz.

    • Dinleyin: Çocuğunuzla yaşadığınız karşılıklı ilişkilerde onları dinlemelisiniz. Anlattıkları her ne olursa olsun sizin çocuğunuza verdiğiniz önemi onların algılaması için bunu yapmak zorundasınız. Çocuğunuzu dinleyerek , onlara ‘benim için önemlisin’ mesajını vermiş olursunuz.

    • Anlayın: Çocuğunuzun davranışlarının, konuşmalarının, öfkesinin bir sebebi olduğunu asla unutmayın. Bunlar geçirdiği süreçten kaynaklanmaktadır. Empati kurmaya yatkın olun. Bu sizin ve çocuğunuzun ilişkisini güçlendirecektir.

    • Yargılamayın/Karşılaştırmayın: “Neden böyle yapıyor? Ben sana ne yaptım? A kişisinin çocuğu ne kadar saygılı! Senin yaşındakiler anne babasına bakıyor…” tarzındaki cümleler kuruyorsanız bilin ki çocuğunuzla kurduğunuz iletişim kötüye gitmektedir. Çocuğunuzun öfkesinin, isyanının size yönelmemesi için bu tarz söylemlerden kaçınmalısınız…

    • Abartmayın: Daha doğrusu pireyi deve yapmayın. Ufak sorunları görmezden gelmelisiniz. Çünkü hiçbir şey çocuğunuzla kurduğunuz bağdan önemli değildir.

    • Unutmayın: Asla çocuğunuzun asıl benliğini unutmayın. Sergiledikleri davranışlarıyla kendisini bir tutmayın. İkisini birbirinden ayırabilmek , sizin öfke karşısındaki davranışlarınızı engelleyecektir.

    • Eleştirilin/Eleştirmeyin: Anlayışla karşılamanız gereken bir süreç içerisindesiniz. Ergenlik, aslında sadece çocuğunuzun girdiği bir dönem değildir. Ergenlik döneminde ki bir bireyin etrafındakiler de onun davranışlarından kaynaklı olarak aynı tutumda olabilirler. Bu yapılacak en son şeydir…

    • Takdir Edin: Sürekli söylenip, zıt bir tavır içerisinde bulunursanız çocuğunuzun sizden uzaklaşması kaçınılmaz olacaktır. Bundan dolayı ufak şeylerde bile çocuğunuzu takdir etmeyi bilin. Örneğin; okulda aldığı ortalama bir not bile sizi bu noktada mutlu etmeli ve çocuğunuza aferin diyerek bunu belli etmelisiniz.

    • Görmezden Gelin: Çocuğunuzun yaşadığı anlık duygu değişimlerini görmezden gelin. Bu gayet normal bir durumdur. Öfkeliyken birden yumuşaması, gülerken aniden ağlaması normal hayatta pek normal karşılanacak durumlar değildir. Ama bildiğiniz gibi bu duruma “ergenlik dönemi” diyoruz. Yeteri kadar anlayışı sağladığımız zaman bu sürecin bir zararını görmeyeceğiz.

    Ergenlik sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?

    Çocuğum bu süreçte benden uzaklaşır mı? Ona karşı nasıl davranmalıyım? Bana karşı bu öfkesi neden?… Tüm sorularınızın cevabını almış olmanızı umuyoruz. Gerekenleri yaptıktan sonra ergenlik dönemi sizin için oldukça hafif bir şekilde geçecektir. Ve size çocuğunuza, mutluluğunuza, huzurunuza kavuşmuş olacaksınız…

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Psikoterapi geçmişi yeniden düzelterek yaşamamızı sağlar

    Psikoterapi geçmişi yeniden düzelterek yaşamamızı sağlar

    ”Yetişkin yaşamındaki ilişkilerimiz, çocukluğumuzun sahnelendiği alanlardır. İlişki de bulunan insanlar farkında olsalar da olmasalar da birbirleriyle etkileşimlerinde çocukken ebeveynleriyle ilişkilerinde öğrendiklerini sergilerler. Bir çocuk eğer ebeveynleriyle ilişkide sevgiyi, koşulsuz kabulü, onaylanmayı, ait olmayı, önemsenmeyi, şefkati deneyimlemişse yetişkin hayatındaki ilişkilerinde de sahneye bunları koyacaktır. Yok eğer çocukluk yıllarında duygusal açıdan örseleyici, acı verici yaşantılara maruz kalmışsa yetişkin yaşamında kurduğu ilişkiler bu acının, örselenmişliğin sahnelendiği ve tekrar tekrar yaratıldığı alanlar olacaktır. Bunu bir örnekle açıklayalım. Çocukken ebeveynlerinden biri veya her ikisi de kendisini bir sebepten dolayı terk etmiş, bırakıp gitmiş birisi yetişkin olduğunda ilişkilerinde özellikle flört ilişkilerinde partnerine kendisini her an bırakıp gidecekmiş gibi kuşkuyla yaklaşacak ve bu kuşku nedeniyle aşırı kıskanç davranıp partnerini bunaltacaktır. Bunun sonucunda ise çok korktuğu durum olan terk edilmeyi yaşayacak ve hatta buna nasıl sebep olduğunu anlayamayacaktır bile…

    İşin trajik yönü de budur zaten. Çoğu zaman çocukken ebeveynlerimiz tarafından yazılan, yetişkin olduğumuzda ise çocukken öğrendiklerimizin tekrarı olan ve artık kendimizin yazdığı senaryoyu fark etmeyiz bile…

    Aynı filmi tekrar ve tekrar sahneye koyar, birbirinin aynısı olan adamları ve kadınları partner olarak seçer, birbirinin aynısı olan senaryoları yazar, aynı acıları yaşar dururuz… Çünkü geçmişten alacaklıyızdır. Bitmemiş meselelerimiz vardır. Hayatımıza aldığımız her kadında/adamda o bitmemiş meseleyi tekrarlar, umutsuzca kapatmaya, bitirmeye çalışırız. Ancak bu beyhude bir çabadır. Ebeveynlerimizin yol açtığı bitmemiş meseleler şimdi ve burada yaşanan ilişkilerle hiçbir zaman tam olarak kapatılamaz.

    Çocukken terk edilmiş, sevilmemiş, önemsenmemiş, olduğunuz gibi kabul edilmemiş…iseniz geçmişten her daim alacaklı olursunuz. Tek yapabileceğiniz geçmişten alacaklı olduğunuzu kabul edip, bunun acısını çekip, yasını tutup, geçmişte ebeveynlerinizin yol açtığı bitmemiş meselelerinizin etkilerinin farkında olarak o etkileri şimdi ve buradaki ilişkilere taşımamayı seçmek olabilir. Bunu yapmak kolay değildir . Farkındalıklarımızı arttırarak geçmişin etkileriyle işlevsel olarak başa çıkabilir hale gelebiliriz.”

  • OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    Çocuklarda öfke nöbetleri genelikle 1.5 -2.5 yaş civarında sıklıkla görülür. Öfke nöbeti sırasında çocuklar ağlar, tutturur, kendilerini yere atarlar hatta zaman zaman başlarını yere yada duvara vurur, nefeslerini tutarlar. Çocukların mizaç yapıları değişkenlik gösterdiği gibi öfke nöbeti yaşama şekilleri ve sıklıkları da değişkendir.
    Öfke nöbetleri neden olur?
    Öfke nöbetleri çocukların gelişiminin doğal bir sürecidir. Fakat bu süreçten çocukların sağlıklı bir biçimde çıkabilmesi ve nöbetlerin sorun olmasını önlemek için bu davranışlar iyi tanınmalı ve kontrol edilmelidir.
    Öfke nöbetleri, çocukların bağlanma ve bağımsızlaşma arasında yaşadığı içsel çatışmanın dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Bu dönemde çocukların otonomi kazanma arzusu çok yüksektir. Bağımsızlık ve çevre üstünde kontrol sahibi olmak isterler, (“kendim yapabilirim”, “bunu ben yapıcam” vs.). Nöbetler çocukların fiziksel olarak zorlandıkları yada bilişsel becerilerine kıyasla zor olan durumlarda ortaya cıkar. Ayrıca bu yaş döneminde çocukların dil becerilerinin kendi istek ve duygularını dile getirebilecek düzeyde henüz gelişmediğini düşünürsek, çocukların yaşadığı gerginlik ve hayal kırıklığı kaçınılmazdır.
    Bu yaş döneminde çocuklar kendi yapmak ister, kendi seçmek, kendi gitmek ister vs. Çocuklardaki bu beklentiler gün içinde çocuklar ve ebeveyinler arasında güç savaşlarına neden olup öfke nöbetlerine sebep olabilir (örn., bahçede oyun oynamak isteyen bir çocuğa eve girmesinin söylenmesi). Çocuklar istediklerini elde edemediklerini fark ettikleri anda ise öfke nöbetleri için zemin hazırlanmış olur.
    Öfke nöbetleri, çocukların öfke davranışları pekiştirildiğinde daha da sıklık kazanır. Pekiştirme, nöbet sırasında ailesinden fazla ilgi toplaması yada bu davranışından ötürü istediğinin yapılmasına bağlı olarak gerçekleşir. İsteklerini bu şekilde yapmayı öğrenen çocuk bu davranışı yapmayı sürdürür. Bazı çocuklar doğru şekilde davrandıklarında yeterince ilgi görmedikleri için de öfke nöbetleri geçirebilirler. Öfke nöbetleri sırasında ailesinin dikkatini toplamayı başaran çocuk istedigini elde etmiş olur.
    Bununla birlikte unutulmaması gereken yetişkinlerin bile fazla uyarıldıklarında, yorgun yada aç olduklarında duygularını kontrol etmelerinin güçleştiğidir. Çocuklar da aç ve yorgun olduklarında öfke nöbetleri daha cok ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda çocuklardan sabırlı olmasını beklemek yersiz bir beklenti olacaktır.
    Öfke nöbetlerini önlemek için neler yapılabilir?
    Öncelikle buna neden olan sebepler anlaşılmaya calışılmalıdır. Ne zaman ve nerde oluyor? Öfke nöbeti öncesinde, ve sonrasında neler oluyor? Sıklıkla kimin yanında ve nerede oluyor? Bunlara dikkat ederek, bugibi durumlardan uzak durmaya calışmak öfke nöbetlerini önleyecektir.
    Çocuğunuzu bir durumdan diğerine geçişlerde hazırlamak önemlidir. (örn. 5 dakika içinde parkta gezmeyi bırakıp eve gidiyoruz). Önceden hatırlatmalar çocuklarınızı başka bir duruma geçiş için hazırlayacaktır.
    Yaşantınızda belirli rutinlere sağdık kalmanız önemlidir, belirli bir yemek vakti, uyku vakti vs. 2 yaş gelişim döneminde çocukların günlük hayat içinde alıştığı rutinler çok önemlidir. Rutinler onların dış dünyayı anlamalarına, olayları tahmin etmelerine yardımcı olur.
    Güç savaslarından çocuklarınıza seçme sansı tanıyarak kacınabilirsiniz. (örn. Siyah ayakkabılarını mı yoksa mavi ayakkabılarını mı giymek istersin? vb.) Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar.
    Çocuklarımızın bireysel özelliklerinin, neyi yapıp neyi yapamayacaklarının farkında olmak ve onları zorlayacak beklentilerden ve aktivitelerden kaçınmak öfke nöbetlerinin olmasını engelleyecektir.
    Öfke nöbetleri sırasında hangi yollar izlenmelidir?
    Öfke nöbeti oluşur oluşmaz sakinliğinizi korumanız çok önemlidir. Bağırıp çağırmak doğru bir yöntem değildir.
    Öfke nöbeti sırasında izleyeceğiniz tutarlı davranışlar çok önemlidir. En iyi yol nöbet sırasında göz teması kurmamak ve aldırmıyor gibi görünmek, sakinleştiği andan itibaren de tekrar göz teması kurmak ve onunla ilgilenmektir. Çocuğunuzun güvenliğini sağlamak için çocugunuza yakın biryerde durabilirsiniz.
    Öfke nöbeti toplum içinde gerçekleşirse en iyi yol daha sakin bir yere çocuğunuzu götürmek ve orda birlikte sakinleşmesini beklemektir.
    Çocuğunuza öfke nöbeti sırasında ders vermeye calışmak uygun değildir. Bunun için sakinleşmesini beklemek daha uygun olacaktır.
    Öfke nöbetlerinin hemen akabinde çocuğunuzun istedigi şeyi vermemeli yada yapmamalısınız. Bu davranış çocuğunuzun öfke nöbetlerini pekiştirecektir.
    Öfke nöbetleri çocukların kendilerini de kimi zaman korkutabilir. Öfke nöbetinden sonra bu davranışını onaylamadığınızı ama onu hala seviyor olduğunuzu hatırlatmak ihtiyacı olan bir davranıştır.
    Hangi durumlarda bir uzmana danışılmalı?
    Çocuğunuz sık (günde yaklaşık 3 kereden fazla) ve uzun süreli (yaklaşık 15 dakikadan uzun) öfke nöbetleri yaşıyor ve kendi kendine yatışmakta güçlük çekiyor ise,
    Çocuğunuz 4 yaşını geçmiş olmasına rağmen öfke nöbetleri yaşamaya devam ediyor ise,
    Çocuğunuz öfke nöbetleri sırasında kendisine veya çevresine zarar veriyor, ve saldırgan davranışlar gösteriyor ise,
    Çocuğunuzun öfke nöbetleri sırasında duygularınızı kontrol edemiyor ve nasıl davranmanız gerektiğini bilemiyor iseniz bir uzmana danışmalısınız.

  • AŞK

    AŞK

    Aşk 

    Ne güzel de tanımlamış Kürşat Başar Aşk’ı: 

    “Her zaman sizin dediklerinizi yapacağını sandığınız içinizdeki benliğin birdenbire kendi başına, sizi dinlemeden, asi bir çocuk gibi çılgınca davrandığını farketmenin çaresizliği, onunla başa çıkamadığınızı görmenin verdiği şaşkınlık ve aynı zamanda onun peşinden giderek başka hiçbir şeyde bulunmaz bir heyecan duyduğunuz o maceranın vazgeçilmez çekiciliği…”

    Herkesin aşk tanımı kendincedir bence. Peki hiç düşündünüz mü aşk sizin için nedir, aşk sizin yüreğinizde nasıl yaşanır?

  • Depresyon ve bilişsel davranışçı terapi

    Depresyon ve bilişsel davranışçı terapi

    Depresyon ;duygusal, bilişsel, davranışsal ve somatik belirtilerle kendini gösteren; bunun sonucunda bireyde çökkün bir ruh haline, bireyin davranışsal etkinliklerinde bir azalmaya, zihinsel etkinliklerde bazı değişikliklere ve yer yer bedensel bazı yakınmalara neden olan; şiddeti bireyden bireye değişebilen bir duygudurum bozukluğu olarak tanımlanabilir (Amerikan Psikiyatri Birliği 1994; Kennedy vd. 1998; Tuğrul ve Sayılgan 1997).

    Depresyonun etiyolojisine bakıldığında, psikososyal risk faktörlerinin çok önemli bir rolü olduğu görülmektedir. Bu faktörler kişinin kendi depresyon geçmişi, kendine özgü kişilik özellikleri, herhangi bir yakının kaybı, düşük sosyoekonomik düzey, yetersiz sosyal çevre, olumsuz yaşam olayları, madde kullanımı ya da anksiyete gibi bir başka bozukluğun varlığı olarak sıralanabilir. Ancak bu faktörlerin her bireyde depresyona yol açacağı söylenememektedir (Kennedy vd. 1998).

    Depresyon, “psikiyatrinin soğuk algınlığı” denebilecek kadar yaygın bir bozukluktur (Fennel 1989). Moore’a (1997) göre, depresyonun genel popülasyonda yaşam boyu riski %10 ile %20 arasında değişmektedir. Dobson ve Jackman-Cram (1996) ise her yıl dünyada 100 milyondan fazla insanın klinik olarak anlamlı düzeyde depresyona maruz kaldığını ve bu rakamın giderek yükseldiğini ileri sürmektedirler.

    Depresyon bulguları 4 durum açısından değerlendirilir;

    Davranışsal: Etkinlik düzeyinde düşme, sosyal ilişkilerde azalma

    Motivasyonel: ilgi ve istek kaybı Bilişsel: Konsantrasyon güçlüğü, kararsızlık, intihar düşünceleri

    Duygusal: Üzüntü, anksiyete, suçluluk, utanç

    Somatik: Uykusuzluk, iştahsızlık

    (Fennel, 1989).

    Bireyin birtakım erken yaşantıları, kişide kendisi ve dünya ile ilgili birtakım işlevsel olmayan şemalar oluşmasına neden olmaktadır. Oluşan bu şemalar daha sonraki yaşamda bireyin dünyaya bakışını ve davranışlarını yönlendirmesini sağlamaktadır. Her insanda birtakım şemalar gelişmektedir. Bunun amacı, bireyin çevresini ve yaşantılarını anlamlandırmasıdır. Ancak, bazen bazı şemalar oldukça katı, aşırı uçlarda, değişime dirençli ve işlevsel değildirler. Bu tarzda gelişen şemalar, kritik olaylar tarafından etkinleştirildiklerinde, bireyde çok yoğun olumsuz otomatik düşüncelere neden olmaktadırlar. Burada unutulmaması gereken bir konu, bireyin yukarıda belirtilen kişilik özelliklerinin bu olaylar karşısında depresyona yatkın olup olmadığıdır.

    Olumsuz otomatik düşünceler de depresyon belirtilerine neden olmaktadır. Bu aşamadan sonra depresyon belirtisiyle olumsuz otomatik düşünceler sürekli olarak birbirlerini etkilemektedirler. Başka bir deyişle, depresyon geliştikçe olumsuz otomatik düşüncelerin sıklığı ve şiddeti artmakta, mantıklı düşünce azalmaktadır; otomatik düşüncelerin sıklı­ğı ve şiddeti arttıkça da depresif belirtilerin sıklığı ve şiddeti artmaktadır. Böylece bir sürekli etkileşim oluşmaktadır (Fennel 1989; Savaşır 1996).

    Örneğin, küçük yaşta kardeşini kaybeden bir kişide, sosyotropik kişilik özelliğinin de etkisiyle, “Arkadaşlarımın dediklerini yapmazsam beni sevmeyecekler” gibi bir ara inanç gelişebilir. Daha sonra kişi, çocuğunun ölümü gibi kritik bir olay yaşadığında, tüm bunlardan kendini sorumlu tutarak, “Allah kahretsin, bütün bunlar benim suçum”, “Ben salağın tekiyim”, “Sonsuza dek hata yapacağım” şeklinde olumsuz otomatik düşünceler geliştirebilir. Bu olayların üst üste gelmesi sonucunda, kişide oluşan olumsuz otomatik düşünceler, kendini depresif belirti olarak gösterebilir. Bu belirtiler, aktivite düzeyinde düşme, sosyal ilişkilerde azalma gibi davranışsal; karasızlık, intihar düşünceleri gibi bilişsel; suçluluk, utanç gibi duygusal ya da uykusuzluk, iştahsızlık gibi somatik boyutlarda yaşanabilir. Bu belirtiler de yeniden olumsuz otomatik düşüncelere dönüşebilir. Aktivite düzeyinde düşme olan kişi, “Hiçbir işe yaramıyorum”; kararsızlık yaşayan kişi, “Ne yapacağımı bilmiyorum”; suçluluk duygusu yaşayan kişi “Bütün bunlar benim suçum” gibi olumsuz otomatik düşünceler geliştirebilir.

    Örnekte de görüldüğü gibi, depresyondaki kişilerin olumsuz otomatik düşünceleri ve depresif belirtileri arasında sürekli bir döngü yaşanmaktadır. Depresyonun bilişsel terapisinde, bu döngüyle uyumlu olarak, hastaya duyguların düşünceleri, düşüncelerin de davranışları nasıl etkilediği gösterilerek; hastanın olumsuz otomatik düşüncelerini tanı­ması ve bunları değiştirmesi amaçlanmaktadır.

    Özetle söylemek gerekirse, depresyonun oluşumunda kuramın dört temel öğesi (bilişsel üçlü, olumsuz otomatik düşünceler, bilişsel çarpıtmalar, işlevsel olmayan şemalar), bu öğeler arasındaki etkileşimler, yatkınlık oluşturan kişilik özellikleri ve bu yatkınlığı ateş­leyecek olaylar etkili olmaktadır.

    Kaynakça: (Sosyal Bilimler Dergisi 2000-2001)