Kategori: Psikoloji

  • Ölüm, Terör ve Travma ..

    Ölüm, Terör ve Travma ..

    1-Şu anda insanları en çok korkutan ve tedirgin eden nedir?

    Aslında bizi en çok korkutan sürekli inkar ettiğimiz ancak hayatın bir gerçeği olan ölümdür. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bu gerçekliği inkar ederek gündelik hayatın ritmine kendimizi kaptırırız. Bu noktada sanki ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız söylenebilir. O yüzden bir yakınımızı kaybetme, afetler ve terör olayları bizi inkar ettiğimiz ölümle burun buruna getirir. Daima bastırmaya çalıştığımız bu gerçekliğin aniden tüm şiddetiyle karşımıza çıkması elbette ki bizde korku ve kaygıya neden olur. İnsanların terör olaylarında ölümün daha da fazla bilincinde olduğunu görmekteyiz.

    2-Herkes ölümü aynı şekilde mi algılıyor?

    Hayır. Her bireyin kendine has olması bu kavrama bakış açısında da değişiklikler olmasına neden olur. Mesela bazı bireyler ölümü yalnızlık olarak görebilir. Kimi insanlara göre ölüm maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelebilir. Kimi ölümü kabullenip hoş karşılarken, kimi ölümden nefret edip ondan korkabilir. Bu bakış açısından yola çıkarsak ölüme karşı hissedip düşündüklerimiz ölümle yüz yüze geldiğimizde nasıl hissedeceğimizi de belirler.

    3-Çocuklar ve ergenler ölümü nasıl karşılar?

    Bireyin yaşı elbette ki ölüme bakış açısını ve hislerini farklılaştırır. 50 yaşındaki bir insanla 10 yaşındaki bir çocuğun aynı şekilde düşünmesini bekleyemeyiz. Araştırmalar, çocukların büyüdükçe ölüme daha olgun bir yaklaşım geliştirdiklerini ortaya koymuştur. Çocukların zaman algısı bizden farklıdır. Onlar kısa süreli bir ayrılığı dahi bütünüyle bir kayıp şeklinde algılayabilir. 3 ile 5 yaş arasındaki çocuklar ölümün ne anlama geldiği ile ilgili çok az bir fikre sahip olabilir ya da hiç bir fikirleri olmayabilir. Ölümü uyku ile karıştırabilirler ya da ölmüş bireylerin tekrar yaşama döneceklerine inanabilirler. Yakın oldukları bir kişinin kaybı durumunda, kendisinin onun sözünü dinlemediği için öldüğünü düşünüp kendini suçlamaları görülebilir. Araştırmalar çocukların ortalama 9 yaşına kadar ölümü evrensel ve geri dönüşü olmayan bir durum olarak algılamadıkları sonucuna ulaşmıştır. 7 yaşın altındaki çoğu çocuk ölüme inanmaz, inansa da geri dönüşü olan bir durum olarak algılayabilir.

    Ergenlere baktığımızda ise ergenlerin ölümün uzak bir ihtimal olduğunu düşündüklerini görmekteyiz. Ölümün kaçınılabilir, görmezden gelinebilir olduğunu düşünebilirler. Bazı ergenler ise ölümün anlamını kavramaya çalışarak, kendi ölme ihtimaliyle yüzleşebilir. Ergenlerin ölüm kavramları çocuklarınkinden daha soyuttur. Mesela ergenlerin, ölümü ışık, karanlık, hiçlik gibi kavramlarla tanımladıklarını görebiliriz. Bununla bağlantılı olarak dini ve felsefi konulara ilgi duymaları mümkündür.

    4-Çocuğumuzla ölüm hakkında nasıl konuşmalıyız?

    Bu noktada en iyi strateji onlara karşı dürüst olmaktır. Çocuklar bazı şeyleri anlamayabilirler ancak sizin dürüst olmadığınızı sezer ya da sonradan fark ederlerse bu durum sizinle olan ilişkilerini yıpratır. Ayrıca sizin dürüst davranmamanız ve çocuğun konuyla ilgili farklı bir yerden bilgi alması, onda çatışmaya neden olur. Bu nedenle aileler çocuklarıyla ölüm hakkında konuşmaktan kaçınmamalı ve daima dürüst olmalılardır. Çocuğun ölüm hakkında sorduğu sorulara verilecek yanıt onun yaşına bağlı olarak değişir. Örneğin okul öncesi çocuklar daha büyük çocuklara oranla daha az ayrıntılı açıklamaya ihtiyaç duyar. Aslında onların asıl ihtiyacı olan sevildiklerini ve terk edilmeyeceklerini duyma isteğidir. Bunun yanı sıra çocuk kaç yaşında olursa olsun aileler duyarlı ve anlayışlı olmalı ve çocuklarını kendi duygu ve düşüncelerini söylemeleri konusunda cesaretlendirmelilerdir.

    5-Ölümle yüzleştiğimizde hangi evrelerden geçeriz?

    Kişinin ölümle yüzleştiğinde geçirdiği ilk evre inkardır. “bu benim başıma gelemez, bu imkansız” diye düşünür. Ancak bu geçici bir evredir. Sonrasında inkar yerini öfkeye bırakır. Kişi “neden bu benim başıma geldi?” diye sorar. Bu noktada yakınları onunla iletişimde zorlanabilir çünkü kişi bu öfkeyi onlara yansıtabilir. Bu evreden sonraysa kişi uzlaşmaya girer. Bu noktada bazı bireyler içsel olarak genellikle Allah”la bilinçsiz bir uzlaşma çabasında olur. Örneğin kişiler bir kaç ay ya da bir kaç hafta Allah”a ya da diğer insanlara adanmış bir yaşam sürmeye söz verirler. Bu süreç de zamanla yerini depresyona bırakır. Bu evrede kişi ölümün kesinliği kabullenmeye başlar. Kişi sessizleşip içine kapanabilir ve diğer insanları kendinden uzaklaştırmak isteyebilir. Zamanının çoğunda kederli haldedir, devamlı ağlamalar, uykusuzluk ya da çok uyuma görülebilir.

    Son olarak kişi bir huzur duygusu geliştirir ve kaderini kabullenir. Bu noktadan sonra duygusal acıları azalır ve yeniden hayata katılmaya başlar.

    6-Terör gibi travmatik bir yaşantıdan sonra kişide hangi psikolojik rahatsızlıklar görülür?

    Bu tarz olaylardan sonra kişilerin anksiyetelerinin ciddi ölçülerde arttığını ve bundan dolayı yaşam kalitelerinin düştüğünü görmekteyiz. Kaygıları nedeniyle çoğu durumdan kaçınarak kendilerini daha dar bir alanda yaşamaya mahkum edebilirler. Bu durum da, kişinin yaşama sevincini düşürerek hayatı sorgulamasına yol açabilir. Bu kaygılara rahatsızlık tanısını koymak için bir takım semptomların araştırılması gerekir. Her kaygı yaşayan kişiye anksiyete bozukluğu teşhisi konulmaz. Kişi semptomları karşılıyorsa ve toplumsal, kişisel ve mesleki uyumu bozuluyorsa dikkat etmemiz gerekir. Son zamanlarda geçirdiğimiz bu acılı ve sancılı günler elbette her birimizin hayatını ciddi anlamda etkiledi. Hepimiz kaygı duyuyor ve korkuyoruz. Bu anormal değildir. Korku ve kaygı insani duygulardır ve çoğu zaman uyum sağlayıcı bir işlevleri vardır. Bu aralar hepimiz az ya da çok kendimizin ve yakınlarımızın hayatından endişe ediyoruz, kalabalık yerlere gitmekten kaçınıyoruz, tanımadığımız insanlara kuşkulu gözlerle bakabiliyoruz. Bu durum terör gibi yaşamı tehdit eden bir olaya karşı verilen normal tepkilerdir. Ancak bu ve bunun gibi davranışlar artık kişinin hayatına ciddi ölçüde zarar veriyorsa, bu noktada destek alınması gerekebilir. Örneğin travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğu tedavi edilmesi gereken rahatsızlıklardır.

    7-Bu rahatsızlıkların neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

    Travma sonrası stres bozukluğu, hayatı tehdit eden bir olaydan sonra ortaya çıkar. Kadın ve erkekleri eşit şekilde etkiler. Araştırmalar toplumun yüzde biri ile üçü arasında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu tanının konabilmesi için bilinen bir stres kaynağının olması gerekir. Bunlara örnek olarak; savaş, terör, saldırıya uğramak, doğal afetler verilebilir. Bu bozukluğun başlıca üç özelliği vardır: Birincisi, travmatik olayı sürekli olarak zihinde yeniden yaşama, ikincisi sürekli bir aşırı uyarılmışlık durumu ve son olarak aşırı kaçınma davranışlarıdır. Örneğin kişi canlı bomba eyleminin yapıldığı mekanda bulunup, bu olayın yıkıcı sonuçlarını görmüşse, olaydan günler sonra bile zihninde tekrar tekrar o anları yaşatabilir. Bunu isteyerek yapmaz,hatta bu düşünceler zihnine dolduğunda başka şeyle uğraşıp onları kafasından atmak ister ancak yapamaz. Ya da olayı karabasan şeklinde sürekli rüyalarında görür. Sürekli uyarılmışlık durumu, kişinin sürekli huzursuzluk hissetmesi, aniden ürküp sıçraması ve uyku bozuklukları ile belirgindir. Kaçınma dediğimizde ise kişinin olmadık önlemler alması ön plana çıkar. Örneğin metrobüste travmatik bir olay yaşayan kişi metrobüs kullanmamak için arabayla 4 saatlik bir trafiğe katlanmayı tercih edebilir. Ya da hem kendine hem de diğerlerine bir şeyler uydurup metrobüsle gitmesi gereken yere gitmeyebilir. Başkalarının öldüğü olaylarda bu kişilerin sağ kaldıklarından dolayı bilinçli ya da bilinçsiz bir suçluluk duygusu geliştirdiği görülebilir. TSSB olaydan aylar hatta yıllar sonra gelişebilir. Belirtiler dalgalanma gösterebilir ve özellikle stresi tetikleyen olaylardan sonra belirtilerde artış olabilir. Akut Stres Bozukluğunun belirtileri travma sonrası stres bozukluğuna benzer ancak aradaki fark akut stres bozukluğunun en fazla dört hafta sürmesi ve travmatik olaydan sonraki dört hafta içinde ortaya çıkmasıdır. Bunun tersine travma sonrası stres bozukluğu olaydan sonraki herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir ve yaşam boyu sürebilir. Son olarak yaygın anksiyete bozukluğu kendini kaygı, somatik yani bedensel yakınmalar, otonomik hiperaktivite ve aşırı uyarılmışlıkla gösterir. Somatik yakınmalar arasında genellikle baş ağrısı, kas ağrıları( özellikle boyun ve sırtta) ve huzursuzluk görülür. Otonomik hiperaktivitede nefes darlığı, çarpıntı ve terleme vardır. Bu rahatsızlık altı aydan daha uzun sürer ve kişinin işlevselliğini bozacak derecede aşırı kuruntulara kapılma ile belirgindir. Bu hastalarda çoğunlukla anksiyeteye ek olarak depresyon gibi farklı bir psikiyatrik rahatsızlığın daha olduğu görülür.

    8-Bunlar ne şekilde tedavi edilir?

    Bu rahatsızlıklar kişinin hem kendisini hem de yakınlarını ciddi ölçüde etkiler. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmesi gereklidir. Bu rahatsızlıklar genellikle en hızlı ve en iyi şekilde hem psikoterapi hem de farmakolojinin birlikte uygulanması sonucu yanıt verir. Bazı kişilerin sadece psikoterapi ile düzelme gösterdikleri de görülmüştür. Ancak özellikle belirtileri çok yüksek seviyede yaşayanların terapistin yanı sıra bir psikiyatrist eşliğinde ilaç tedavisine de başlaması gerekebilir. Psikoterapide genellikle kişi kaçınmaları ile yüzleştirilir, baş etme yöntemleri geliştirilir, farkındalıkları arttırılır, ve bilişsel açıdan yanlış, eksik şemaları gözden geçirilir. Ancak her birey biricik yani kendine has olduğundan kişinin bireysel özelliklerine ve yaşadığı sorunlara özel bir tedavi planı geliştirilir. Bu kişilerin genellikle olumsuza odaklandıkları, olumlu olaylar yaşasalar dahi zihinlerini daha çok olumsuz olaylara odakladıkları görülmektedir. Seanslarda bu noktanın üzerinde durularak danışana bu durumun fark ettirilmesi ve bununla baş edebileceği yöntemler geliştirmesi için ona rehberlik edilmesi önemlidir.

    9-Bu olaylardan etkilenmemek için ne önerirsiniz?

    Bu olaylardan etkilenmemek elbette imkansızdır. Ancak ruh sağlığımızı korumak için bir takım önlemler alabiliriz. Öncelikle güvenilir kaynaklar dışında internette gördüğümüz duyduğumuz her bilgiye itibar etmememiz gerekir. İnternetteki bilgiler faydalı olduğu kadar bize zarar verici de olabilir. Bu nedenle terör olayları ile ilgili çok fazla araştırma yapmak, her söylenilene inanmak kişiyi daha da fazla panikletebilir. Özellikle ailelerin çocuklarının internet kullanımını denetlemesi gereklidir. Onları internetten tamamen mahrum etmek, çocuğun isteğini daha da kamçılayabilir bu nedenle ebeveynin denetiminde ya da zararlı siteleri önleyici programlar kullanarak çocuğu korumak bir nebze de olsa mümkündür. Terörle yaşamaya alışmamız imkansızdır. Bu tarz bir duruma ne denli maruz kalırsak kalalım ilk yaşadığımız gibi etkilenmemiz bunun yanı sıra tedirginliğimizin ve öfkemizin artması kaçınılmazdır. Ancak hayat devam etmektedir ve bireyler olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmemiz son derece önemlidir. Ayrıca duygularımızı bastırmamızın bize yarardan çok zararı vardır. Tabii ki öfkemizi dışa vuralım kırıp dökelim demiyorum ancak bu öfkeyi atmamızın yollarını bulmamız içimize atmamızdan bastırmamızdan çok daha yararlıdır. Üzüntümüzü, korkumuzu yakın hissettiğimiz kişilerle paylaşmamız önemlidir. Bu şekilde karşımızdaki insanla endişelerimizi paylaşmamız bize sakinleştirir, yalnız olmadığımızı gösterir ve objektif bir görüş kazandırabilir. Bunun yanı sıra yaşadığımız bu travmatik olayların insan ilişkilerinde bozulmalar meydana getirdiğini görmekteyiz. Özellikle bu aralar diğer insanlarla iletişimimizde düşünmeden hareket etmemeye daha hoşgörülü ve sağduyulu yaklaşmaya özen göstermemiz gerekir.

    Kalabalık alanlara elimizden geldiğince gitmememiz önlem açısından faydalıdır. Bu durumda boş kalan zamanlarımızı örneğin avm ye gitmek yerine, uzun yürüyüşlerle, sevdiğimiz insanlarla ev ziyaretlerinde vakit geçirmeyle doldurabiliriz. İnançlı insanların dine yönelmesi onların içinde bulundukları boşluğu doldurur, kaygılarını hafifletir. Bu sebeple maneviyata yönelmek oldukça önemlidir. Ayrıca kişinin merak ettiği korktuğu şeyler hakkında bilgilenmesi de önemlidir. Bilmediklerimiz bizi daha çok korkutur. Bu nedenle merak ettiğimiz konularda uzmanların yazdığı kaynaklara başvurabiliriz.

  • ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK VE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

    Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi 
    Kendini olup bitenden sorumlu tutmaz.

    “Ali 9 yaşında üçüncü sınıf öğrencisi. Bilgisayar mühendisi olan bir kuzeni var. Onunla beraber olduklarında, kuzeni ona mesleği ve çalıştığı yer hakkında bir sürü şey anlatıyor. Ali de bilgisayar mühendisi olmak istiyor ama ufak bir problemi var; bu dönem notları pek iyi değil. Verilen ödevleri yapıp ertesi gün okula getirmesi gerekirken, o bunu yapmıyor. Hangi kitabını okuldan eve getirmesi gerektiğini unutuyor. Bazen de ödevini yapıyor ama çantasına koymayı unutuyor. Çantasına koysa da öğretmene vermeyi unutabiliyor. Kısacası Ali ödevleri konusunda yeterince sorumluluk almıyor.”
    Her gün bu ve benzeri başka durumlarla karşılaştığınızda aklınızdan neler geçiyor? Anlaşmaya vardığınız halde çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal ediyorsa ve siz onun yerine ödevlerini okula getiriyorsanız sorumluluk konusunun üstünde durulması gerekiyor demektir.

    ÇOCUKLARDA SORUMLULUK DUYGUSUNUN GELİŞİMİ
    Sorumluluk;
    1) Kurallara uyma,
    2) Tercihlerin ya da seçimlerin sonucuna katlanma,
    3) Başka insanlara ve onların haklarına saygı gösterme,
    olarak ele alınabilir. 

    Kişisel farklılıklar söz konusu olsa da, sorumluluk kazandırmaya yönelik her sürecin “temel” ve “değişmez” öğeleri vardır. Bunlar; 

    • Bilgilendirme: Çocuğun davranışında istenen değişimin gerçekleşebilmesi için önce, çocuğun bu değişim hakkında bilgilendirilmesi gerekir. Onun bu değişimi bir ihtiyaç olarak görebilmesi için, nedenleri hakkında bilgi vermek önemlidir. 

    Kuralların neden konduğu ve sorumluluğun önemi anlatılmalıdır. Çocuklar, niçin bazı işleri yapmak zorunda olduklarını bilirlerse, ne zaman ailelerine yardımcı olmaları gerektiğini, ne zaman bağımsız davranabileceklerini de öğrenmiş olurlar.

    • Takip: Bilgilendirmeden sonra, çocuğun söz konusu davranışı gösterebilmesi için ona bir süre tanınması gerekir. Bu süre içerisinde yapılan takip sonucunda sorumlu davranışın ortaya çıkıp çıkmadığına, ne sürede ortaya çıktığına, hangi zamanlarda davranışın yapıldığına/yapılmadığına dikkat edilmelidir. 
    • Geri bildirim: Belli bir süre sonra gidişat hakkında bilgilendirmek gerekir. Eğer istenen sorumlu davranışın sayısında artış varsa uygun pekiştireçlerle motive edilmeli, eğer beklenen sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir. 
    • Hatırlatma: İstenen davranış eğer gerçekleşmiyorsa yeniden hatırlatma sürecine gidilmelidir. Yeniden bilgilendirme ile başlayan bu süreç, davranış oturana kadar devam etmelidir.

    Yukarıda anlatılan bu öğeler, sadece sorumluluk kazandırma sürecine ait değildir; temel alışkanlıkların oturmasında, kuralların belirlenmesinde, kısaca yaşantımızı düzenleyecek her türlü önlemde bulunması gereken öğelerdir ve ancak kararlı ve sabırlı bir tutumla yaklaşıldığında davranışın oturması sağlanabilir.

    Sorumluluğun gelişimi çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Ancak, genel gelişim özellikleri açısından değerlendirdiğimizde, çocukların evde yerine getirebilecekleri sorumluluklarını bilmek, bize beklentilerimizi ayarlayabilmemiz açısından yardımcı olabilir. Çocuklara sorumlulukları öğretirken motivasyonu unutmamak gerekir. Yapması keyifli olan, sonucunda güzel ve övünülecek bir durum yaratan davranışlar ile ilgili sorumlulukları kazandırmak daha kolay olacaktır. Örneğin masayı kurmaya yardım etmek masayı temizlemeye ve kaldırmaya yardım etmekten daha eğlencelidir.
    Buna göre;

    6 yaş;

    •  Tek başına giyinip soyunması,
    •  Sofrada tek başına yemeğini yemesi,
    •  Oyuncaklarını toplayabilmesi,
    •  Üzerinden çıkardığı kıyafetleri yardımla katlayabilmesi,
    •  El-yüz temizliğini yapabilmesi,

    7 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  Çantasını hazırlaması,
    •  Başladığı işi bitirmesi,
    •  Kuş, balık gibi hayvanları beslemesi,
    •  Proje ve ödevlerini hazırlaması,
    •  Dişlerini fırçalaması,

    8 yaş; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  Hatırlatmadan öz bakımını yapması ve odasını toplaması,
    •  Okuldan gelen mesajları iletebilmesi,
    •  Dersleriyle ilgili sorumlulukları alabilmesi,

    9-11 yaşlar arası; (yukarıdakilere ek olarak)

    •  İlgilerini belirleyip, zaman planlaması ve günlük programlar yapabilmesi,
    •  Zamanını iyi kullanması,
    •  Ev dışı yakın yerlere gidip gelmesi,
    •  Arkadaşlarıyla iyi ilişkiler kurması,
    •  Alışveriş yapması.

    Sorumluluk duygusu her ne kadar bir takım görevleri yerine getirmek için gerekli bir beceri gibi düşünülse de aslında bireyin kendi becerilerini geliştirmesi, davranışlarının sonucunun farkında olması ile ilgilidir. Sorumluluk duygusu ile özgüven gelişimi arasında oldukça güçlü bir ilişki vardır. Kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılama becerisini kazanan çocuğun ebeveynlerine veya diğer yetişkinlere duyduğu bağımlılık giderek azalır. Davranışlarının sonucunu yaşadıkça, gelişen becerilerini kullandıkça çocuğun kendine olan güveni artar. Becerilerini kullanması ve geliştirmesi için fırsat verilmeyen çocukların yeterlilik duygusu ve özgüven gelişimleri de sınırlı kalır.

    Çocuklara Sorumluluğu Ne Zaman ve Nasıl Öğretmek Gerekir? 

    İlk adımlar zordur ancak çocuklar kendi başlarına ihtiyaçlarını karşılayabildiklerini fark ettikçe kendilerine olan güvenleri artacaktır.

    Aslında bu sorunun cevabı gelişim dönemlerinde gizlidir. Anne-baba olarak çocuğunuzun yapabileceği her şeyi kendi başına başarması için ona fırsat verin. Beceriler kullanıldıkça gelişir. Yemek yiyebilen bir çocuğa yemek yedirmeye devam etmek hem onun becerisinin gelişmesine hem de yeterlilik duygusuna zarar verebilir. Çünkü nasıl bizler bir işi başardığımızı görmekten zevk alırsak aynı keyif alma duygusu çocuklar için de geçerlidir. Anne baba olarak onların bu keyfi tatmalarına destek olmak önemlidir.

    Sorumlulukların kazanılmasında anne-babaya düşen bir diğer rol ise, istenilen davranışları sergileyen bireyler olmalarıdır. Çocuklar çok iyi gözlem yeteneğine sahiptirler. Anne-babanın çocuklarına öğretmek istedikleri davranışlar için model oluşturması etkili bir yöntemdir. Eğer anne-baba günlük hayat ile ilgili sorumlulukları zorla, isteksizce gerçekleştiriyor ya da aksatıyorlarsa çocuk için de sorumluluklar kaçınılması gereken durumlar anlamına gelecektir.

    Çocuklar “yaşayarak-yaparak” öğrenirler. Bu nedenle sorumluluk duygusunun gelişmesinde en etkili yöntemlerden biri çocuğun davranışının sonucunu yaşamasına fırsat vermektir. Anne-babalar genellikle çocuklarını olumsuzluklardan koruma içgüdüsüyle hayatı çocuklar için kolaylaştırmaya çalışırlar. Tüm bunlar kısa vadede çocuğu olumsuz sonuçlardan korur gibi görünse de uzun vadede maalesef kişilik gelişimini, özgüven oluşumunu olumsuz olarak etkileme riskini taşırlar. Biri her gün sizin için işlerinizi yapsa siz işinizi yapmak için çaba gösterir miydiniz? Çocuklar da doğal olarak anne-baba tarafından desteklenen becerilerini geliştirmeye ihtiyaç duymazlar, daha doğrusu duymuyor gibi görünürler ama bir gün anne-baba desteğini azalttığında o zaman büyük zorluklar yaşarlar. Çünkü zamanında gelişmeyen becerileri sonradan kazanmak için çok daha fazla emek harcamak gerekir. Her yeni beceri başta acemice girişimlerle başlar. Bu nedenle çocukların sorumlulukları öğrenirken zamana ve anne-babanın sabrına ihtiyaçları vardır. Yemeğini kendi başına yemeğe başladığında döküp saçması normaldir ya da bardağı taşırken elinden düşürmesi. Bu tip durumlarda anne-babanın eleştirel davranması “bırak dökeceksin, sen yapamazsın” gibi geri bildirimler vermesi ya da daha hızlı sonuçlar istedikleri için kendilerinin yapmaları sorumlulukların kazanılmasını engelleyebilir.

    ÖNERİLER…
    Olumlu geri bildirim: Her yeni davranışın öğrenilmesi ve tekrar edilmesi ve pekişip alışkanlık haline gelmesi için olumlu geri bildirime ihtiyaç vardır. Anne-babanın ilgi ve onayı istenilen davranışların öğrenilmesinde anahtardır. Çocuklar her zaman olumlu ilgiden destek almazlar bazen anne-babanın kızdığı onaylamadığı bir davranışı yaparak, olumsuz ilgi alarak istemeyen bir davranışı sergilerler. Çocuklara ne yapmamaları gerektiğini değil de, ne yapmaları gerektiğini söylemek burada önem kazanır. Olumsuzdan gitmek olumsuz davranışı istemeden pekiştirmeye neden olabilir. Oysa iyi, doğru ve gerekli olduğunu düşündüğümüz davranışları fark etmek ve enerjiyi bunları övmek için kullanmak daha verimli olacaktır. Çocuklar anne-babalarının ilgi ve onayını isterler. Olumlu davranışa odaklanmak, olumlu davranışla ilgili geri bildirimler vermek istenilen davranışı geliştirmenin en etkili yoludur. Eğer çocuğunuza kardeşini ağlattığında kızmak yerine onunla sakin bir şekilde oynadığı anda ilgi gösterirseniz istenilen davranışa ilgi göstermiş olursunuz. Bu tabi ki olumsuz davranışa izin vermek anlamına gelmemelidir. Sadece gelişmesini istediğimiz davranışı desteklemeniz,
    pekiştirmeniz gereklidir.

    Bütünü parçalara bölmek: Çocuğunuza öğretmek istediğiniz davranış ne olursa olsun mümkün olan en basit basamaktan başlayın. Bir yetişkin bile dağınık bir odaya girdiğinde nereden başlayacağını bilemeyip umutsuzluğa düşebilir. Eğer çocuğunuzun odasını toplamasını istiyorsanız öncellikle işleri basamaklandırın. Birinci basamak oyuncakları kutularına yerleştirmek, ikinci basamak kirli ve temiz çamaşırları ayırmak, kirlileri kirli sepetine, temizleri ait oldukları yerlere yerleştirmek olabilir.

    Seçme sansı vermek: Çocukların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarını
    sağlarsanız verdikleri kararlar ile ilgili sorumluluk almalarına ve kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım edersiniz. Kendileri için uygun olanı seçme becerisini kazanmaları önemlidir. Ayrıca alternatifler arasında seçme şansları olduğunda alınan kararı benimseyip uygulama olasılıkları daha fazladır. Tabi ki seçim yapılacak alternatifler anne baba tarafından belirlenip sınırlandırılabilir.

    Her şeyin bir yeri olsun: Evdeki her eşyanın belli bir yeri olduğunu bilmek çocukların etrafı düzenli tutmasına yardımcı olabilir. Neyin nerde olduğunu bilmek çocuğa güç verir. Düzenli bir ev ortamı çocuğun düzenli olmayı öğrenmesinde etkilidir. Ancak daha da önemlisi bu düzenin sağlanmasında çocuğun da rolü olmalıdır. Kirlenen pantolonunu kirli sepetine atmak, okuduğu dergiyi gazeteliğe koymak, meyve suyu şişesini tekrar buzdolabına kaldırmak gibi günlük hayata dair işlerde çocukların da sorumlulukları olmalıdır.

    Model olma: Birçok davranışta olduğu gibi sorumluluk bilincini kazandırma sürecinde yetişkinlerin örnek davranışları önemlidir. Yetişkinlerin kendi yaşantılarına ait sorumluklara gereken özeni göstermeleri, çocukların dikkatini çeker ve onların tutumlarını gözlemleyerek daha iyi öğrenirler.

    Evdeki yardımcının rolü: Ev işlerine yardım eden kişilerin de çocukların sorumluluk bilinci kazanmasında etkisi vardır. Eğer her gün biri yatağını topluyorsa uzun yıllar yatağını toplamayı öğrenmeye gerek duymayacaktır. Bu konuda hem yardımcınız hem de çocuğunuzla konuşarak sorumluluk alanlarını netleştirin.

    Bireysel sorumluluktan sosyal sorumluluğa: Çocuklarda sorumluluk bilincini geliştirmek için, küçük yaştan itibaren önce,
    • Kendi ile ilgili sorumlulukları öğrenmesini desteklemek (çıkardığı kıyafetleri katlayıp yerine koymak, oyuncak ya da eşyalarını kullandıktan sonra yerlerine kaldırmak)
    • Daha sonra ev ile ilgili sorumlulukları paylaşmasını beklemek (yemekten sonra tabağını lavoboya koymak vb)
    • Son olarak da sosyal sorumluluklar konusunda model olmak (ağaç dikmek, ihtiyacı olanlara yardım etmek, yerlere çöp atmamak) sorumluluk bilinci kazandırmak için önemli adımlardır. 

    Söylemeye Gerek Yok:

    • Dolan çöp kovası boşaltılır.
    • Sofra kurulmasına yardımcı olunur.
    • Kirli çamaşırlar sepete koyulur.
    • Bilgisayardan önce ev ödevleri bitirilir.
    • Herkes kendi odasını düzenli tutar.
    • Telefon konuşmaları 5 dakikayla sınırlıdır vb.

    ÖZGÜVEN

    Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir. Özgüven, kişinin yapabildikleri ve yapamadıklarıyla, olumlu ve olumsuz duygularıyla, yetenekleriyle, korkularıyla, kendini doğal olarak kabul edebilmesi ve kendiyle barışık olmasıdır.

    Bireyin sahip olduğu özgüvenin doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı kazanıldığı birçok bilimsel araştırmalara yön veren bir tartışma konusudur. Hepimiz belli kişilik özelliklerini geliştirmeye yönelik olarak dünyaya geliriz. «İçedönüklük» ve «dışadönüklük» de bu kişilik özelliği kategorilerinin arasında yer alır. Her ne kadar dışadönük çocukların özgüvenin daha yüksek olma olasılığı olsa da, «dışadönüklük» genlerinin bazı çocuklarda doğuştan var olması ileride tam anlamıyla özgüvenli olacaklarının garantisi değildir. Bunun yanında doğuştan içedönük ve sakin çocuklar özgüven sıkıntısı çeker diye birşey de yoktur.

    Her bebek doğduktan sonraki birkaç haftada isteklerini talep etme konusunda oldukça
    rahattır. Ancak keşke her çocuk 5 yaşına geldiğinde de aynı şeyleri söyleyebilseydik. Bireyin
    karakteri ve davranışlarının önemli bir kısmı doğuştan belirli olmasına karşın önemli bir bölümü de çevresel etkenlerle şekillenmektedir. Dolayısıyla özgüvenin edinilmesinde doğuştan getirdiğimiz özelliklerden ziyade özgüvenin sonradan nasıl kazanıldığı özellikle merak konusu olmaktadır. Çocukların, ideal olarak, içlerindeki maceraperest ruhu tatmin edebilecekleri, hiçbir kısıtlama olmadan araştırabilecekleri bir çevreye gereksinimleri vardır. Bugünkü koşullarda ortalama bir evde çocukların cesaretinin koşulsuz olarak kısıtlanacağı bir gerçek, ama çocukların merak duygusu ve özgüveninin gereksiz birtakım tehlike ve sınırlamalar nedeniyle engellenmesini de önlemeniz gerekir.
     

    ÇOÇUĞUNUZUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN BAZI ÖNERİLER 
    • Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır. Böyle bir ev ortamında yetişen çocuğun, hem akademik, hem de kişisel özgüveninin temeli oluşturulmuştur. 
    • Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun yetenekleri ve yapabilirliği ile kıyaslandığında gerçekçi olmalıdır. 
    • Okulla ilgili yetersizliklerinden çok başarılarının üzerinde durulmalıdır. Bir dersten aldığı düşük bir not, diğer dersteki çalışma ve başarısını gölgelememelidir. 
    • Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “İyi çalışman beni mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir. 
    • Başarıları kadar gösterdiği gelişme ve ilerlemeler de çocuğun dün yapamadıkları ile bugün yapabildikleri karşılaştırılarak somut olarak ortaya konmalıdır. 
    • Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. 
    • Sosyal becerilerini geliştirmek için sorunu onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatifler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır. 
    • Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek ve model olunmalıdır. 
    • Başarısız olduğunda nedenlere birlikte bakıp daha sonraki denemeleri için yüreklendirilmeli, mücadele etmesi sağlanmalıdır. 
    • Çocuğun; duygu, düşünce ve inançlarını; açık dürüst ve başkalarının haklarını ihlal etmeden, karşısındaki kişiyi aşağılamadan ve incitmeden ifade etmesi sağlanmalıdır. 
    • Duygularını ifade etmesi, yaşadıklarını paylaşması konusunda ona model olunmalıdır. Konuşmaya başladığında onu sonuna kadar dinlemek, onun anlatmak konusundaki motivasyonunu ve kendini ifadesini arttıracaktır. 
    • Çocuk haklı olduğunda haklılığı vurgulanmalı, haksız olduğunda hataları ve nasıl düzeltilebileceği konuşulmalıdır. 
    • Kendi kararlarını verebilmesi için uygun ortam yaratılmalı ve tercihlerinin sonuçlarına katlanması sağlanmalıdır. 
    • Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir. 
    • Çocukla konuşurken yere çömelmeli ve onun göz seviyesine inilmelidir; bu ona önemli olduğu mesajını verir. Onun da diğer kişilerle iletişiminde göz teması kurmasına özen gösterilmelidir. 
    • Çocuğun mümkün olduğu kadar farklı sosyal ortamlarda bulunması sağlanmalı, değişik insanları, çevreleri ve ortamları tanıması için fırsat verilmelidir. 
    • Girdiği farklı sosyal ortamlarda başarabileceği görevler alması sağlanmalıdır. 
    • Çocuğun zamanını verimli kullanması için onu yönlendirmek gerekir. Kendi kendisini meşgul edebileceği konular konusunda rehberlik edilmeli, kendine yetebildiğini görmesi sağlanmalıdır. 
    • Hoşlandığı, başarılı olabileceğine inandığı, yetenekli ve ilgili olduğu alanda bir hobi edinmesi sosyalleşmesi ve özgüveninin gelişmesi açısından önemlidir. 
    • Ailedeki tüm bireylerin, kişisel sorunlarını, aile içi sorunlarını, başlarına gelen iyi-kötü olayları konuşup paylaşabildiği ortamlar yaratılmalıdır. Bu toplantılar aile içi uyumu ve huzurlu birlikteliği geliştirecektir. 

    Tüm bunlar çocuğun sosyalleşmesine ve özgüveninin gelişmesine yardımcı olacaktır. Unutulmamalıdır ki özgüven gelişimi bir süreçtir. Tek bir doğru davranışla harika sonuçlar elde edemeyeceğimiz gibi tek bir yanlışımızla da yerle bir olmayacaktır. Gelişim süreci içerisinde çocuk pek çok sorun durum ile karşılaşacaktır. Sizlere düşen görev çocuklarınızın kırılganlıklarını törpüleyerek sorunlarla baş etme becerilerini güçlendirmektir.

  • İNATÇI ÇOCUKLAR VE ANNE BABA TUTUMLARI ..

    İNATÇI ÇOCUKLAR VE ANNE BABA TUTUMLARI ..

    Alışveriş merkezlerinde, restoranlarda, oyuncakçıda, sokakta istediği şey yapılana kadar ağlayan, bir eliyle annesinin elini tutarken diğer eliyle ona vurmaya çalışan, eline gecen her şeyi fırlatan, hatta kendini yere atan çocuk manzaralarına çoğumuz şahit olmuşuzdur. Birçok çocuk, “yüzümü yıkamak istemiyorum”, “o kazağı giymeyeceğim”, “kahvaltı yapmayacağım”, “araba koltuğuma oturmayacağım”, “okula gitmeyeceğim” diyerek başladığı günü “pijamamı giymem”, “dişimi fırçalamam”, “yatağımda uyumam” diyerek tamamlar.

    Çocuklardaki inatçılık davranışının, ailelerin en çok yakındığı konu olduğunu ayrıca bu davranışla nasıl baş edecekleri hakkında çok tereddüt yaşadıklarını gözlemledik. Bu yüzden, önce inatçı davranışların sebeplerine, sonra da bazı çözüm önerilerine yer vermek istiyoruz.
    İnatçılık; çocuğun duygusal gelişiminin bir parçasıdır. 2–6 yaşlar arasında daha belirgin yaşanır. Çocuk, “ben” duygusunun gelişimi ve bağımsız olma isteğinin ortaya çıkmasına paralel olarak inatçı davranışlar gösterir.

    2 yaş dönemindeki çocuk, yürüme ve konuşma becerisi kazandıktan sonra inatçı davranışlar göstermeye başlar. Anne- babanın söylediğinin tersini yapmaktan zevk alır gibidir. “Yapma!” dedikçe istenmeyen davranışı tekrarlar. 4 yaşa da uzayabilen bu süreçte, bedensel olarak (kas, kemik, sinir sistemi) hızla geliştiğinden uyum sağlamakta zorlanır. Dengesiz, kararsız, olumsuz, her şeye “hayır!” diyen asi bir kişilik sergiler. 

    Bağımsızlık çabası içindedir. Yardım istemez. Ancak, anne-babaya da ihtiyacının olduğunun farkındadır. Bu yüzden zıt davranışlar arasında gider gelir. Anne ile en sık tartışmalar tuvalet ve yemek konusunda yaşanır.

    4 yaş döneminde ise çocuk, kendi başına buyruk, etrafta dolaşan, çok konuşan, sürekli soru soran ama cevabını dinlemeye sabrı olmayan, başladığı işi yarım bırakan tutumlar sergiler.

    5 yaş dönemi çocuğu, daha olumlu, kurallara uyan, uysal bir portre çizerken, 6 yaş çocuğu inatçı ve olumsuz davranışları ile 2 yaşına geri dönmüş gibidir.

    Görüldüğü gibi, çocukların bu dönemlerde inatçı ve olumsuz davranışlar göstermesi aslında gelişimsel süreçler bakımından beklenen bir durumdur. Bazı psikologlar bu döneme “Erken Ergenlik” adını verirler. Davranışların kendisi her ne kadar olumsuz olsa da, kaynağı aslında olumludur. Çünkü gelişmekte olan çocuk enerjik ve meraklıdır. Güçlü bir benlik duygusu kazanmaya ve varlığını onaylattırmaya çalışmaktadır.

    Bu döneme kurallar ve sınırları oturtmak için iyi bir fırsat gözüyle bakılmalıdır. Bu süreçte çocuğunuzun bağımsızlık kazanmasını desteklemek en doğru tutumdur. Yine de bu olumsuz davranışlara yönelebilen çocuğa nasıl yaklaşmamız gerektiğine gelince öncelikle, inatçı bir çocukla inatlaşmamak gerekir. Elbette bağırıp çağırmak, tehditler savurmak ve ilgisiz cezalar vermek de işe yaramayacaktır. 

    Doğru İletişim: Çocuktan beklediğiniz davranışı ve bu beklentinin mantıklı sebeplerini ona kısa cümlelerle anlatın. Çocuğunuzun henüz çok küçük olduğunu ve anlamayacağını düşünüyor olabilirsiniz. Ama aslında bebeğinize bile günün akışı ile ilgili açıklamalar yapabilirsiniz. Bebek, bilişsel olarak anlamasa da sizin sakin ses tonunuzu, mimik ve ifadelerinizi kaydedecek ve ileride sizi daha rahat anlayacaktır. Bu açıklamalarınıza “ yatırım” gözüyle bakın. Bu yüzden çocuğunuzla konuşmaktan ve kuralları ona açıklamaktan vazgeçmeyin. 

    Doğru Beklentiler: Çocuğunuzun düzeyini aşan kurallar koymayın, kısa zaman aralıklarında ulaşabilecekleri ve yaşa uygun hedefler belirleyin.
    Sakin ve Sabırlı Olun : Çocuğunuzun inatçı tutumları ile baş etmeyi ve olumlu davranışlar oturtmayı, üzerinde bir süre çalışmanız gereken bir iş olarak kabul edin. Bu sürede ev ziyaretlerini başka deyişle yabancılarla etkileşimi azaltmak faydalı olabilir. 

    Kararlılık ve Tutarlılık: İstenilen davranışları ve koyduğunuz kuralları mantıklı bir şekilde hedefleyip çocuğunuza anlattıktan sonra, bunları önce siz kararlı ve tutarlı bir şekilde uygulayın ve ödün vermeyin.
    Tüm bu yapıcı tutumlarınıza rağmen henüz hedeflediğiniz yerde olmadığınızı düşünebilirsiniz. Çünkü bazı çocuklar ısrarcı tutumları, aksilikleri ve huysuzluk nöbetleri ile biraz daha zor olabilirler. Örneğin alışveriş merkezinde ağlayan çocuğa geri dönelim. Birçok anne baba, böyle bir durumda kendi yorgunluk düzeylerine göre önce belli bir süre sabredip çocuğu ikna etmeye çalışır. Sonra, etraftakilerin rahatsız olacağı endişesi ile veya artık tahammülleri kalmadığı için çocuğun istediğini yapar. 

    Bu bir tek örnek bile çocukta “yeterince azmedersem istediğimi elde ederim” düşünce kalıbını oluşturmaya yeter. Çünkü olaylar üzerinde kontrolü olduğunu anlamıştır. O yüzden bu davranışa daha da hız kazandırarak devam edecek, sabrınızı iyice zorlayacaktır. Ama siz bu “daha” inatçı çocuklarla da baş edebilirsiniz. 

    Her şeyden önce çocuğunuzun, sizin farkında olmadığınız, anlayamadığınız bu yüzden de müdahale etmekte çaresiz kaldığınız bir takım ruhsal girdaplar içinde olduğunu düşünmeyin. Çocuğun, gelişim süreçleri içerisinde bir dönem yaşadığını ve bunun sizin de tutumlarınızla aşılabileceğini hatırlayın.
    Günlük rutinlere ve alınan kararlara dahil olmak, yetişkinler kadar çocukların da ihtiyacıdır. Olan biteni kontrol etmek arzusunda olan bir çocuğa alternatifler sunarak seçim yapma özgürlüğü vermek birçok olumsuz davranışı önleyecektir. Biz de öncelikle çocuk henüz o aşılması güç noktaya gelmeden yapılabileceklere örnek vermek istiyoruz. Çünkü çocuğun olayları istediği gibi kontrol edebildiği düşüncesine vardığı noktadan geri dönmek daha zordur. 

    Güç Savaşı: Çocuğunuz bütün gün oyuncaklarını sepetinden boşaltıyor ama toplama vakti geldiğinde başka bir aktiviteye dalıyorsa…

    Zaman Oyunu Oynayın: İnatçı çocuklar genellikle mücadele duygusu uyandıran oyunlara bayılırlar. Aşılacak engeller tam onlar içindir. Bir zaman sınırı koyup, o süre içinde oyuncakları toplatabilirsiniz. Topladığında da bir sticker hediye edebilirsiniz.

    “Yardımcınız” Olmakla Onurlandırın: “Bugün benim yardımcım olmak ister misin?” diyerek sofrayı kurmak, çamaşır katlamak gibi basit işlere dahil edebilirsiniz. Sizin yanınızda olarak işlerinizi paylaşmanın bir ayrıcalık olduğunu ve evin kontrolünün bir parçası olduğunu düşünecektir.

    Pozitif Dil Kullanın: Cümlelerinizi cesaretlendirici ve destekleyici biçimde kurun. “ Oyuncaklarını toplamadan parka gitmek yok!” diye bağırmak yerine, “Oyuncaklarını toplar toplamaz parka gidiyoruz.” demenin mesajı farklıdır. İlk cümle konuyu kendiliğinden inada bindirirken, ikinci cümle bir oluş sırası bildirir. Yine de çocuk “ama ben parka gitmek istiyorum” diye ısrar ederse; “Tamam, sen oyuncaklarını toplar toplamaz gideceğiz” diyebilirsiniz. Böylece hem park isteğini onayladığınızı, hem de ondan beklentinizi iyice netleştirmiş olursunuz

    Uyku Vakti Savaşı: Uykudan önce çocuğunuzla belli bir takim rutinleriniz varsa örneğin önce banyo yapmak gibi, çocuk küvetten çıkar çıkmaz yatağa gitmek zorunda olduğunu bilir. Gitmemek için elinden geleni yapacaktır.

    “Evet” Oyunu: Peş peşe üç tane “evet” cevabı alabileceğiniz sorular sorun. Bu “evet”ler, çocuğun direncini kıracaktır.

    Örneğin; “Küvette oyuncaklarla oynamak çok eğlenceli
    oluyor değil mi?” – “evet”,
    “O dinozor yüzebiliyor mu?” –“evet, bak seyret”
    “Elinle köpükleri tutabilir misin” –“evet” 

    Alternatif Önerin: Seçim yapma şansı vererek bir sonraki adıma doğru yumuşak bir tavırla yönlendirin. “Kendin mi kurulanmak istersin yoksa ben mi yardımcı olayım” diye sormakla yatma vaktini direk hatırlatmak yerine, bu süreci yumuşak bir geçişle başlatmış olursunuz. Giyinirken, “bu gece hangi kitabi okuyalım, A mı yoksa B mi?” gibi seçim yapabileceği bir soruyla devam edebilirsiniz. İnatçı bir çocuk ısrarla “ hayır hiçbirini istemem, uyumayacağım” diye tutturabilir. Bu durumda seçimlerini tekrarlayın, hala ısrar ediyorsa “herhalde bu gece için bir kitap seçmedin, yarın akşam okuyabiliriz, iyi geceler” diyerek ışığı kapatın. Bu noktadan sonra kararınızdan dönmeyin.

    Gardırop Savaşı: İnatçı bir çocuk için, kıyafetle dolup taşan bir gardırop tahrik unsurudur. Birbirine uyumsuz giysileri bir araya getirmek ve bunda da ısrarcı olmak için mükemmel bir zemin hazırlar. Öncelikle, mevsime uygun olmayan giysileri veya artık küçülmüş, kısalmış, sökülmüş, üzerinde leke olan kıyafetleri dolaptan çıkarın. Sizin baştan aşağı hazırladığınız birkaç takım kıyafeti, birkaç hafta aralıkla, dönüşümlü olarak dolabına yerleştirin. Bir gece önceden ona 2 ayrı takımı seçenek olarak sunun. Böylece çocuğun bunlar arasından seçim yapma hakkı kalırken, aynı zamanda da uygunsuz şeyler giymesini ve bu savaşı sabah telaşında yaşamayı önlemiş olacaksınız. 

    Palto Fenomeni: Buz gibi bir havada dışarı çıkarken paltosunu giymemekte ısrar eden çocuğa, giymesi için siz ısrar etmeyin. Paltosunu yanınıza alın. Birkaç dakika sonra üşüdüğü anda, paltosu dünyada en çok görmek istediği şey olacaktır. Alternatif olarak, ceketini çantasına asmayı veya ona taşıtmayı da düşünebilirsiniz.

    Yukarıda, günlük yaşamda en çok rastlanan durumlara ve bunlara nasıl yaklaşabileceğimize dair örneklere yer vermeye çalıştık. Ancak, bazı çocuklar için inatçı davranış kalıbı çoktan kazanılmış ve bu taktikler için artık geç kalınmış olabilir. Bu durumda ebeveyn olarak kontrolü yeniden elimize almak için daha etkin, daha kararlı ve yaptırım gücü daha yüksek yöntemlere geçilmelidir. Örneğin; istediği yapılana kadar usanmadan saatlerce ağlayan bir çocuğu açıklamalarla ikna etmeye çalışmanın bir faydası yoktur. İkna olacak noktayı çoktan geçen bu çocukla o anda konuşmayı sonlandırmalı ve bu davranışına ilgisiz kalınmalıdır. 

    Etkin Aldırmazlık adını verdiğimiz bu yöntemle, çocuğu görebildiğimiz bir alan içinde, “görmezden” gelmeliyiz. Yani çocuğun kendine fiziksel olarak zarar vermemesi için kontrolümüz altında ve gözümüzün önünde olmasını sağlayarak, bu davranışına ilgisiz kalmalıyız. Onun yanında başka bir işe koyularak, göz temasını ve sözlü iletişimi sakinleşene kadar kesebiliriz. Bu yöntem etkisini er ya da geç gösterecektir. Yine de çocuğun direncini kıramadığınız durumlarda mola yöntemini deneyebilirsiniz. 

    Mola Yöntemi; çocuğu bir köşeye alarak sakinleşmesini sağlamaktır. Bu süre içinde çocuğun konuşmasına veya oynamasına izin verilmemelidir. Amacımız çocuğun orada eğlenerek durumdan memnun kalması değil, sınırların nerede bittiğini ve hareketlerinin sonuçlarını anlamasını sağlamaktır. Mola noktasından ayrılmaya çalışabilir. Ayrıldığı sürenin, beklemesi gereken süreye ekleneceğini söyleyebilirsiniz. Yine de toplam sürenin, çocuğun ne için orada olduğunu unutacağı kadar uzun olmamasına dikkat edin. Ama kurallarınızdan asla ödün vermeyin. Çocuk ondan ne beklediğinizi net olarak bilmelidir. 

    Kararlılık ve Tutarlılık, belki bu yöntemlerin içinde en önemlisidir. Anne babanın ortak tutumu ile beklentilerinizden ödün vermemeniz birçok olumsuz davranışı engelleyecektir. Çocuk, yeterince ağlarsa o davranışı yapabilir gibi bir tutum söz konusu olmamalıdır. 

    Çocuklarda inatçılık ve diğer olumsuz davranışlar gelişim dönemlerinin doğal bir parçasıdır. Ne kadar kemikleşmiş ve artık hayatı zorlaştırma noktasına gelmişse de bu davranışlar anne baba tutumları ile kontrol altına alınabilir. Sabırlı, tutarlı ve net yaklaşımlarla daha kolay aşılabilir. Yardıma ihtiyaç duyduğunuz noktada rehberlik servisimize danışabilirsiniz.

  • ARKADAŞLIK ..

    ARKADAŞLIK ..

    Arkadaş ilişkileri çocukların gelişiminde büyük rol oynar. Gelişim sürecinde
    akranlarıyla yaşadığı yoğun ilişkiler çocuğa yeterli sosyal uyumu gösterebilmesi ve gerekli
    sosyal becerileri kazanması için birçok fırsat sağlar. Burada akran
    ilişkilerinin gelişimini ve işlevlerini kısaca gözden geçirmek yararlı olacaktır. Çocukların işbirliği becerisi ya da davranışını, diğer kişilere ve hedefe uygun şekilde sergilemesinin 4 yaş dolaylarında başladığı öne sürülmüştür. Örneğin 5 yaşında iken sürekli yalnız oynamak isteyen çocuk, gelecekte sosyal becerileri eksik bir kişiye dönüşebilir. Bu görüşe göre, çocuğun oyun ortamındaki sosyal davranışı, çevreye uyum ve ilişki kurabilme becerisi ile ilgilidir. 

    Okulun başlamasıyla birlikte, akranların yaşamdaki önemi de artmaya başlar.
    Çocuklar arkadaşlık kurabilmenin ve farklı oyun etkinliklerine katılmanın grup tarafından
    gördükleri kabule bağlı olduğunu fark ederler. Artık akranlarıyla zaman geçirmek
    istemediklerinde bile onlardan eskiden olduğu kadar kolayca uzaklaşamazlar, çünkü zamanlarının büyük bir kısmını okulda geçirmek zorundadırlar.

    Okul öncesi çocuğu kendi cinsiyetindeki akranlarıyla oynama eğilimindedir, ancak bu
    ayrım ilkokul döneminde daha da belirginleşir. Bu dönemde çocuklar hemcinsleri ile çok daha
    yakınlaşırlar. Kız ve erkeklerin grup yapılarında bazı farklılıklar göze çarpar. Kız grupları
    daha küçüktür ve daha çok konuşma içerir, oysa erkek grupları daha büyüktür ve daha çok
    hareket içerir.

    Okulçağı çocuğu, kurduğu arkadaşlıklar sayesinde aile biriminin ötesinde ufkunu genişletir, dış dünyaya ilişkin deneyim kazanmaya başlar, benlik imajı oluşturur ve bir sosyal destek sistemi geliştirir.

    Okulöncesi yıllarında oyun, arkadaşlığın temeli olan olumlu sosyal etkileşimlerin ve ortak faaliyetlerin sayısının giderek artmasını sağlar. Saldırgan davranış iki ile dört yaşları arasında artar, ancak daha sonra azalır. Okul çağında kurallar ve sosyal roller giderek önemli hale gelir ve sosyal etkinliklerde cinsiyet farklılıkları belirginleşir. Çocuklar okul çağına eriştiklerinde arkadaşlığın kalıcılığı artar ve kızlar daha sınırlı sayıda çocukla daha kuvvetli ilişkiler kurarken, erkekler daha fazla sayıdaki çocukla arkadaşlık ederler. Bu evre boyunca akranla arkadaşlıklar oldukça önemli hale gelir. Çocuklar yaşıt arkadaşlardan oluşan destekleyici bir gruba uyum sağlamak ve ait olmak isterler. Bir akran grubuna uyum sağlamak ve yeterli sosyal becerilere sahip olmak, çocuğun yüksek benlik saygısına ulaşmasında oldukça önemli bir yer tutar. 

    İlkokula başladığında çocuk için arkadaşları vazgeçilmez olmaya başlamıştır. Arkadaşları ve öğretmeni önemlidir. Oyun grupları geniştir, oyun kurallarını koyup bunlara uyulması konusunda yeni gelen çocukları uyarabilirler. Oyunlarda ön plana çıkmak isterler. Bu dönemde rekabet ve kıskançlık duyguları ön plana çıkar, kendi düşüncelerini kabul ettirmek, lider olmak önemlidir. Kendiliğinden fark ederek öğrendiği her şey çok önemlidir. Bu yaşta birbirleriyle alay etmek, ad takmak çok sık görülür. 

    Arkadaşlık yoluyla çocuk, arkadaşının bir olaya (oyuncağını izinsiz almak),öfkeyle tepki vermesine (bağırıp çağırmak ve vurmak) yol açan ve ardından bu olayı olumsuz sonuçlar doğuran bir biçimde (duygusal kırıklık, kavga-ceza) nasıl yorumlayabildiğini düşünüp anlamaya başlar. Çocuğun olaylara başka birinin görüş açısından bakabilmesi, başka bir insanın tutum, duygu ve güdülenimlerine ilişkin anlayışına dayanarak kendi davranışlarını düzenleyip çevresine uyum sağlamasına fırsat verir. 

    Çocuk 7 yaşına geldiğinde arkadaş seçiminde daha titiz olmaya başlarlar. 1-2 tane iyi ve sürekli arkadaşları olabilir. Sırdaş olmak çok önemlidir, ancak çok iyi sır sakladıkları söylenemez. Özellikle okul uyumunda arkadaşlarının rolü büyüktür. Okulda arkadaş ilişkileri iyi gidiyorsa, okulu oldukça severler ama ilişkilerinde ters giden bir şeyler varsa okula gitmek istemeyebilirler ya da gönülsüz giderler. Arkadaşlarının düşüncelerini çok önemserler ama ilişkileri için verdikleri kararları çabuk unuturlar. Bu noktada anne baba olarak verdiği kararı hatırlatmak ya da öğütler vermek yerine, etkin dinleme yöntemini kullanarak kendi çözümlerini üretmesine fırsat tanımak yararlı olabilir. Yetişkinler kadar tutarlı ve sabit ilişkileri olmasını ummak, yaşlarına uygun düşmeyen ve gerçekçi olmayan bir beklentidir. 

    Küçük grup oyunlarını severler, ancak bu devrede moral (ahlaki) gelişim yönünden kuralları kesin ve değişmez olarak algıladıkları için, grup oyunlarında kuralların değiştirilmesine (az da olsa) tepki verirler. İki kişi oynarken herşey yolundayken ortama üçüncü birinin girmesi işleri karıştırabilir. Burada daha çok birinci tercih olamama kaygısı hakimdir. Bu yaş çocuklarının hemen hepsinde arkadaşları tarafından ilk tercih edilen kişi olma isteği vardır. Üç ya da daha fazla kişinin olduğu oyun gruplarında, lider olan kişiyi çekememe, onun koyduğu kurallara isyan etme ama bunun yanında onunla arkadaş olmaktan vazgeçememe gibi çelişik içerikli ilişkiler yaşayabilirler. Kuralların ya bozulmaması ya da sadece kendileri tarafından değiştirilmesi gibi egosantrik bir yaklaşımları vardır. Bu daha çok, henüz kendini değerlendirme becerisine sahip olmayışlarından kaynaklanır. Kavgaları, münakaşaları sık sık olur. Bu yaşlarda erkek çocukların fiziksel saldırganlığı, kız çocukların ise sözel saldırganlığı daha çok yeğlediği gözlenir. Birbirlerine karşı oldukça acımasız eleştiri ve davranışları olabilir. 

    8-9 yaşta, arkadaş grupları kısa sürelidir. Sırdaş olmak önemlidir. Arkadaşlık ilişkileri iyiyse okula severek gelirlerken ters giden bir şeyler varsa okula gitmek istemeyebilirler.Bu nedenle ‘Okula gitmelisin’ şeklinde öğütler vermek yerine aktif dinleme yapılmalı, öğrencinin kendi çözümlerini üretmesine izin verilmelidir. Oyunlarda kuralların hiç bozulmaması ya da kendileri tarafından değiştirilmesi gibi düşünceleri vardır. Kızlar sözel erkekler fiziksel saldırganlığı yeğlerler. Birbirlerine lakap takma, alay etme sık görülür. 

    İlkokul çağı süresince, çocuklar kendi cinsiyetlerine ilişkin görüşlerini de oluştururlar. Çocuklar çoğunlukla kendileriyle aynı cinsten oyun arkadaşlarıyla ilişki kurmaya özen gösterirler. Altı ve on iki yaşları arasında arkadaşlıklar kurmak, son çocukluk döneminin en önemli görevlerinden biridir ve bu hayatları boyunca devam edecek bir sosyal beceridir. Gelişimsel olarak karmaşık ilişkiler geliştirmeye hazırdır. Giderek, duygu ve düşüncelerinden daha çok haberdar olmaya başlar. Bu yaşta artık aileye eskisi kadar bağlı olmadığı gibi kendine dönük ilgileri de azalmıştır. Artık arkadaşlık konusunda akranlarına daha çok güvenmeye, arkadaşlarıyla birlikte okulöncesi döneme kıyasla daha çok vakit geçirmeye başlar. Günden güne çocukluk döneminin zevklerini ve hayal kırıklıklarını paylaşırlar. Yetişkine daha az bağımlıdır.

    Eğer çocuğunuzun sosyal becerileri zayıfsa ve arkadaşlık kurmakta güçlük çekiyorsa siz nasıl yardımcı olabilirsiniz?

    Çocuğunuzun Dil Gelişimini Takip Edin: Çocuk dil gelişimine bağlı olarak sosyal
    aktiviteler hakkındaki daha karmaşık bilgileri anlayabilir, iletişimini zenginleştirerek diğer
    insanların penceresinden olaylara bakmayı öğrenir. İlkokul çağında çocuğumuzun sosyal
    becerilerinin gelişmesine yardımcı olurken uzun vadeli planımız çocuğun dil gelişimini
    desteklemek ve geniş iletişim olanakları sağlamaktır. Kısa vadeli planımız ise sosyal
    etkileşimde problemi olan çocuğunuzun sosyal kavrayışını analiz etmektir.

    Çocuğunuza Kendini Kabul Ettirecek Sosyal Becerileri Öğretin: Çocuk dil gelişiminde
    ilerleme kaydettiğinde, yaşıtlarına kendini Kabul ettirecek sosyal becerileri öğrenir. Çocuk
    sosyal dünyayı anladığında davranışları daha uyumlu olacaktır. Bazı davranış kalıpları
    çocuğun daha fazla kabul görmesine yardımcı olur. Bunlar; arkadaş canlısı olmak, paylaşımcı,
    yardımsever olmak, oyun oynamayı sevme yeni oyunlar bilmek, oyunda adil davranmak, sır
    tutmayı bilmek, diğer insanların özeline saygı duymak, güvenilir olmak, yalan söylememek, eğlenceli olmak, yaşıtlarıyla benzer ilgi alanlarına sahip olmaktır.

    Çocuğunuza Yaşıtlarıyla Birlikte Oynama Olanağı Sağlayın: Daha önce belirttiğimiz gibi
    çocuğun yaşıtlarıyla kurduğu ilişkiden kazandığı deneyimler çok önemlidir. Küçük yaştan
    itibaren yaşıtlarıyla birlikte oynama şansına sahip olan çocuklar okul ortamına girdiklerinde
    daha avantajlıdırlar, yeni gruplara adapte olmada daha az zorlanırlar.

    Çocuğunuzla Onun Yaşıtıymış Gibi Oynayın: Anne babalarıyla sıkça oyun oynayan
    çocuklar yaşıtlarıyla iletişim kurabilmek içindaha gelişmiş sosyal becerilere sahiptirler.
    Yapılan gözlemlere göre, sosyal becerileri yüksek olan çocukların ebeveynleri daha sık
    gülümseyen, oyun esnasında çocuğu eleştirmeyen, çocuğun fikirlerine duyarlı olan
    annebabalardır. Eşit oynanan, çocuğun fikirlerine duyarlılığın esas olduğu bir oyunda çocuk
    yaşıtlarıyla aynı şekilde oynamayı öğrenir ve çocuğa yaşıtlarıyla oynamak konusunda pozitif
    bir bakış açısı kazandırır.

    Çocuğunuzla Sosyal İlişkiler ve Değerler Hakkında Konuşun: Ebeveynleriyle yaşıtlarıyla
    olan ilişkileri hakkında daha sık konuşan çocuklar sınıfındaki çocuklar tarafından daha çok
    sevilen ve öğretmenleri tarafından sosyal becerileri daha yüksek bulunan çocuklardır. Günlük
    sohbetin bir parçası gibi yapılan bu konuşmalar ders verir gibi değil, çocuğun hoşuna gidecek
    şekilde olmalıdır. Bu konuşmalar çocuğun bilgi alışverişi yapmasına olanak sağlar.

    Problem Çözücü Bir Yaklaşım Sergileyin: Ebeveynler çocuklarının bütün problemlerinin
    cevabını bilmek, ya da onları çözmek zorunda değillerdir. Çocuğunuz size arkadaşlarıyla olan
    bir problemden bahsettiğinde onunla bu konuda konuşarak çeşitli çözümleri ve bakış açılarını
    görmesine yardımcı olabilirsiniz. Yapılan araştırmalarda çocuklarıyla olası çözümler üzerine
    konuşan annebabaların çocukları, problem çözmede farklı alternatifler sunabilen ve
    problemlerini daha kolay çözebilen çocuklardır. Bu yüzden çocukların ilişkileri üzerine
    düşünebilmesi ve sonuçlarını tartabilmesini öğrenmeleri onlar için çok yararlıdır. Başkalarının
    duygu ve ihtiyaçlarını gözönünde bulundurmaya teşvik edilen çocuklar yaşıtlarıyla daha iyi
    ilişkiler kurarlar.

    Çocuğunuzun Pozitif ve Yerinde Stratejilerini Onaylayın: Problem çözme yeteneği
    gelişmiş çocukların annebabaları çözüm yolları üzerine konuşurken çocuğun arkadaşını
    kaybetmesine ya da oyunun sona ermesine neden olmayacak stratejilere olumlu teşvik
    verirler. Sorunlara uzlaşmacı yaklaşan çocuklar, saldırgan davranan çocuklara oranla daha
    çok kabul görürler. Bu beceriyi çocuğumuza onu dinleyerek ve onunla konuşarak
    kazandırabiliriz.

    Çocuğunuz Sosyal Alanda Başarısız İse Pozitif bir Tutum Gösteriniz: Daha önce
    belirttiğimiz gibi okul çocuklarında arkadaşlık kuramama oldukça sık rastlanan bir durumdur.
    Çocuklar bu reddedilme durumlarına farklı tepkiler verirler; bazıları kızabilir, bazıları bu
    durumu kabullenirler, bazı çocuklar diğer insanların genellikle acımasız olduklarına inanırlar,
    bu çocuklar genelde kendisini dışlayanlara saldırgan tepkiler verirler, bazı çocuklar ise
    kabuklarına çekilirler, çünkü bu durumun kendi yetersizliklerinden kaynaklandığına inanırlar.
    Diğer taraftan, sosyal becerileri gelişmiş çocuklar bunu geçici bir durum olarak algılarlar veya
    durumu düzeltmek için kendi davranışlarını değiştirirler. Bu çocuklar daha iyimser bir bakış
    açısı kazanırlar, biraz gayret ve pozitif bir yaklaşımla sosyal ilişkilerin iyileştirilebileceğine
    inanırlar.

    Sonuç olarak; 
    Çocuğunuzun başka bir çocuğu sevme nedeni ne olursa olsun, okula başlarken arkadaşlıklar oldukça önemlidir. Çocuğunuzun okulda arkadaşlarının olması,oyun oynarken ona eşlik edebilecek, sınıfta başına gelenler hakkında onunla konuşabilecek, en son okul söylentilerini paylaşabilecek ve bir sorunu olduğunda, başı sıkıştığında yardımcı olacak başka çocuklar olacak anlamına gelir. 

    Yaşıtları tarafından kabul görmek ve arkadaşlıklar kurmak aile biriminin
    ötesinde çocuğun ufkunu genişletir, dış dünyaya ilişkin deneyim kazanmasına ve yüksek
    benlik saygısının oluşmasına yardımcı olur. Sosyal becerileri kazanması konusunda
    çocuğunuza yardım ederken, gerçekçi seviyede beklentiler oluşturun, çabaları ve küçük
    gelişmeleri bile destekleyin, onu yüreklendirin, çocuğun çabalarının en büyük ödülü, kurduğu
    arkadaşlıklar olacaktır.

  • Dil Gelişimi

    Dil Gelişimi

    Eğitimde ve Dilde Gelişme Gecikmeleri

    Dil gelişimi kavramı, tarih boyunca incelenmiş ve araştırmalarla desteklenmiştir. Bu araştırmalarda, genetik faktör, fizyoloji, fiziksel ve ruhsal durum, anne-bebek etkileşimi ve sosyal çevre, cinsiyet, aile yapısı ve iki dillilik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik etkenler gibi dil gelişimini etkileyen faktörler ele alınmıştır.

    Bu yazıda, dil gelişiminin bu faktörleri üzerinde durmak yerine; bozukluk sayılmayan olası stresler karşısında zekaya bağlı olmayan konuşma bozuklukları ile ilgili olarak rastladığımız durumlar hakkında ilerleyeceğiz.

    Çocukların başkalarıyla ilişki kurmak konusundaki istekleri genellikle konuşmayı öğrenebilmeleri için dürtü oluşturur ve dilleri gelişir. Bazı çocuklar normal bir zeka düzeyinde olmakla birlikte, bir ya da daha çok özel işlevini etkileyen gelişme geriliğinden yakınırlar. Bu gelişme bozukluğu, özellikle konuşma alanında görülür. Hareketleri ve sosyal davranışları epeyce olgunlaştığı sıralarda bile sessiz harfleri yanlış söylerler ve bebeksi konuşma biçimini sürdürürler. Çocuk, bazı sözcükleri geç öğrenebilir, üç yaşından önce bilinçli olarak konuşmaya başlarken, yedi sekiz yaşına kadar “t”, “s” ve “v” harflerini söyleyemezler. Bu, hafif konuşma bozukluğu olarak literatüre geçmiştir. Esas tehlike, hiçbir çaba harcamadan normalde öğrenebilecekken, sabırsız ve tahammülsüz ebeveynlerin “düzgün konuşması” için çocuklarını, bilinçli olarak zorlamalarıyla ortaya çıkar.

    Çocuklar, akıllıca konuşabilme yeteneğini kazanamazlarsa öfkelenirler.

    Normal durumlarda biriyle iletişime geçerken, paylaşımda bulunurken karşı tarafın sizi kolayca anlayabildiğini bilirsiniz. Bunun vermiş olduğu rahatlıkla iletişiminiz devam eder ve sağlıklı bir şekilde dilediğinizde sonlandırabilirsiniz. Çünkü iletişimde kişinin kendini anlatması, en az karşı tarafın sizi anlaması kadar önemlidir. Şimdi, kelime haznesi gelişmemiş, sesleri doğru çıkaramayan ve henüz soyut döneme geçememiş bir çocuk düşünün. Kendini anlatmak isteyen, duyguları en üst seviyede yaşayan ancak bir türlü bunu başaramayan bir çocuk… Tam da “kendi”ni ispat edeceği, fikirleriyle var olduğunu göstereceği bir dönemde bu çocuğun içinde barındırdığı yeni ve öfke dolu duyguları tahmin edebilirsiniz. Bu arada ebeveynleri, bu durumu onaylamadıklarını belirtirlerse çocuğun konuşmayı öğrenmesi daha da zorlaşır. Anksiyetenin üstesinden gelebilmesi için savunma mekanizmaları geliştirmesine yol açılabilir. Bu gibi durumlarda çocuklar daha öfkeli davranırlar ve davranış bozukluklarına tepki gösterirler. Böylece, klinik tablo daha da karmaşıklaşır. Konuşmada, eğer gelişmeye bağlı ağır bozukluklara rastlanırsa, ki bu enderdir, bu durumda kesin tanı koyulması gereklidir.

    Gecikme, tembellik değildir.

    Çocuklarda okuma ve yazmaya yol açan bozukluklar olmadığı sürece öğretmenler, ebeveynler ve çocukların kendisi dahi bu gecikmeyi tembelliğe bağlarlar. Bu şekilde etiketlenen çocuklar cesaretlerini yitirirler ve öğrenme dürtüleri zayıflar. Okuma ve yazma, eğitimin temelini oluşturduğundan, bu bilgileri zamanında almayan çocuklara “geri kalmış” rolü giydirilir. Ancak bilinmelidir ki, bu çocukların daha özenli bir yardıma gereksinimleri vardır. Her şeyden önce, özgüvenlerini ve öğrenme isteklerini koruyabilmeleri için eksiklerinin çıkarılması ve buna yönelik bir çalışma programı, aktivite listesi çıkarılması gerekir.

    Eski zamanlara baktığımızda, kendi çocukluk dönemlerinizi düşündüğünüzde sistemin böyle olmadığını, size zamanında kimsenin yardım etmediğini, kendinizin çalıştığını söyleyebilirsiniz. Bu düşünceyle birlikte çocuğa verilen tembel etiketi ebeveynlere göre, “Biz pes ettik, artık başarı ya da başarısızlık çocuğun elinde.” şeklinde çevrilebilir. Ancak, günümüzde teknolojinin ve bilimin de ilerlemesiyle, ne ders konuları aynıdır, ne de çocuğun bilişsel beceri ve kapasitesi… Daha sosyal ve interaktif bir toplumun içinde eğitilen çocuklar, yine daha fazla ilgi ve çabaya ihtiyaç duyacaklardır.

    Önerilen Kitaplar:

    1. Duy, İşit, Dinle, Anla: İşitsel Kavramayı Geliştirme El Kitabı – Dil Becerileri Serisi

    2. Problem Çocuklar – Dr. Sula Wolff

    3. Başarıya Götüren Aile – Doğan Cüceloğlu

    4. Çocukluğa Geçiş Sorunlarına Mucize Çözümler – Tracy Hogg & Melinda Blau

    5. Kesintisiz Öğrenme – Mümin Sekman

    6. Çocukta Oyunla Tedavi – Hans Zulliger 

  • HİSTERİ

    HİSTERİ

    Histerinin tedavisinde çift yönlü bir program izlenir. Kişilik bozukluğunun dengelenmesi ve vücut rahatsızlıklarının tedavisi. Çok şiddetli vakalarda ilaçlar pek işe yaramaz.

    Histeri veya isteri şekillerinde bilinmektedir. Duygusal durumlarda verilen reaksiyonlarda aşırılık, ani etkisini gösteren öfke kontrolsüzlüğü, geçici bir durum olarak gösteriliyor olsa bile davranışlarda ki yaşanılan değişiklik, gün içerisinde yaşanılan hafıza kaybı belirtileri arasında gösterilebilir. Histeri, psikolojik bir rahatsızlıktır. Genellikle 30 yaş altındaki kişilerde görülür. Hastalık çok şiddetli krizlere, psikopatik bozukluklara yol açar. Yaşanılan kriz ‘büyük kriz’ olarak adlandırılmaktadır. Psikolojik ataklar arasında gösterilmektedir.

    Belirtileri

    • Uyurgezerlik,

    • Felç,

    • Mitomani,

    • Hafıza kaybı,

    • Kasılmalar,

    • Nefes almakta çekilen güçlük,

    • Titreme,

    • Dayanıksızlık,

    • Teşhircilik,

    • Kleptomani,

    • Nemfomani olarak gösterilir. Hastalık ilerlediğinde tedavisi daha da güçlenir.

    Abartılı bir şekilde algılanan hareketler hastanın reflekslerinin aşırıya kaçmasına sebep olur.

    Bu hastalığa sahip olan kişiler genelde herhangi bir ortamdaki tüm ilginin kendi üzerilerinde olmasını isterler. Aksi gibi durumlarda aşırı öfke ve sinir patlaması yaşayarak histeri kişilik bozukluğunu ortaya çıkarırlar. Cinselliği, çoğunlukla teşhircilik amacıyla kullanırlar. Dikkat çekmek tek istedikleridir. Bu tarz özelliklerini ve isteklerini engelleyemezler. Asla hasta olduklarını kabul etmezler. Yüzeysel davranışlarda bulunurlar. Tek önemli olan an içerisinde karşısındakinin güvenini ve tüm isteğini elde etmektir. Bu yolda yalan söylemeye dahi başvurabilirler.

    Yalanın hangi konuda olduğunun bir önemi yoktur histeri kişilik bozukluğuna sahip kişiler için… Hayal dünyaları oldukça geniş olduğundan dolayı bu konuda asla zorluk çekmezler. Konuşmalarında detaylara fazla yer vermezler. Eğer bulundukları ortamda ilgi odağı olmayı başaramamış ise o ortamdan uzaklaşma isteği gösterirler. Bu gibi durumlarda çabuk sıkılma eğilimindedirler. Fiziksel görünüşlerini özellikle karşı cinsi kendilerine çekmek için kullanırlar. Histeri kişilik bozukluğu yapılan araştırmalara göre çoğunlukla kadınlarda gözlemlenmektedir. Ortaya çıktığı durumlarda aşırı kıskançlık göstererek yakınlık derecesini göz ardı ederek hem cinslerini ortamda gözden düşürmek en belirgin özellikleri arasındadır.

    Tedavisi

    Histeri kişilik bozukluğuna sahip bireyler öncelikle hastalıklarının ciddiyeti konusunda bilinçlendirilmelidir. Bu süreç oldukça zorlu olacaktır. İlgi odağı olmayı istemelerinde ki asıl sebep, özgüven eksikliği olarak bilinir. Tedavi uzman doktorlar tarafından gerçekleştirilmelidir. Uygulanan tedavi yöntemi uzun periyotlara ayrılarak hastanın bunu zaman içerisinde kabul etmesi sağlanır. Hasta çoğu zaman kendini normal veya iyileşmiş olarak görerek tekrardan yalan söylemeye doktorunada bunu inandırmak ve kanıtlamak için birtakım çabalar içerisine girişir. Tedavi sürecinde hasta normal gördüğü histeri kişilik bozukluğu içerisinde takındığı tavırlar engellediği içindir ki mutsuzluk, depresif haller gösterme, yeme alışkanlıklarının bozulması tarzında bir çeşit “İmdat!” çığlıkları atmaya başlar. Kontrolü altında olduğu doktoru bunu farkedecektir. İlaçla yürütülen tedaviler, düşük dozla devam edildiğinde çoğu zaman işe yaradığı gözlemlenmiştir. Bu gibi kişilik bozukluklarında kişi doktorun yardımıyla hastalığını kabullenerek tedavi sürecinde ki en büyük adımı atmış olur. Aslında yine tedavi sizlersiniz, yine tedavi hastalığınızı kabullenmekte… Kişilik bozuklukları, sizin kötü olduğunuzun belirtisi değildir. Sadece iyi olmaya ihtiyacınız olduğunun birer yansımasıdır…

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Boşanma ve Çocuk ..

    Boşanma ve Çocuk ..

    Ayrılsak da beraberiz…

    Güle oynaya seve sevile aşkla evleniliyor. Aradan biraz zaman geçiyor koşa koşa, nefretle boşanılıyor. Birbirinden çabuk mu bıkılıyor yoksa eşler kendilerini yanlış mı tanıtıyor bilemem.

    İspanyol düşünür Miguel de Unamuno’nun çok sevdiğim bir sözü vardır: ”Aşk, aldanışın kızı; hayal, kırıklığın annesidir” peki o halde aşk biterse ne olur? Aşkı ilişkiden aldığımızda geriye ne kalır? Bir sen bir ben bir de bebek…

    Bildiğiniz gibi anlaşamayarak yollarını ayıran çiftlerin sayısı her geçen gün artıyor. Boşanmalarda en çok etkilenen taraf ne yazık ki çocuklar oluyor. Yaşanılan mutsuzluğun boyutu ne olursa olsun eşler birbirlerinden boşanabilirler ama çocuklardan boşanmak söz konusu değildir. 

    Boşanma sürecinden en fazla etkilenen yaş grubu 3-6 yaş grubudur. Bu yaştaki çocuklar boşanmanın sebebini tamamen kendileri sanmaktadır. Çocuk ister istemez “Ben uslu olmadığım için annem ile babam boşanıyor” düşüncesine kapılıyor. 7-12 yaş grubunda ki çocuklar ise boşanma sebebini anne-baba üstüne atmaktadır. Biraz daha ileriki yaşlara gidersek 13-18 yaş grubu bu süreci çok zor atlatmakta. Ergenlik döneminde olan çocuğun uyuşturucuya başlama, kendine ya da arkadaşlarına zarar verme, küfür etme, kötü ortamlara girme gibi tepkisel davranışlar geliştirmesine rastlanabilir. Derslere odaklanamama, konsantre bozukluğu, ders çalışma isteksizliği, huzursuzluk, saldırgan davranışlar, yatak ıslatma, kekemelik, uyumsuzluk gibi belirtiler de görülebilmektedir.

    Çocuk boşanma olayını duyunca hemen “ ben kimle yaşayacağım, bana ne olacak” gibi sorular sormaya başlar. Bu anlamda anne babanın çocuğun aklındaki soruları gidermesi çok önemli bir süreçtir.  Çocuğu büyük insan yerine koyup ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlatmak gerekmektedir. Fakat karşılığında büyük bir insan gibi tepki vermeyebileceğini de kabul edip sabırlı ve anlayışlı olmak dikkat edilecek önemli bir unsurdur. Çocuğa “Biz kendi aramızdaki sorunlarımız yüzünden ayrılmaya karar verdik. Hayatımıza evli devam edersek daha çok zarar göreceksin, bu süreçte en doğru olan ayrılmak. Ayrı evlerde yaşayacağız ama bu birbirimizi hiç görmeyeceğimiz, iletişimimizi koparacağımız anlamına gelmiyor. Belli aralıklarla annenle ben (veya baban) buluşup zaman geçireceğiz. Seni sürekli seveceğiz” gibi duygularla yaklaşmak onun endişe ve korkularını yenmesine yardımcı olacaktır.

    Şurası hiç unutulmamalıdır ki anne babalar çocuğu kendi aralarındaki sorunlardan uzak tutmalı, kaldıramayacağı sorunları çocuğa yansıtmamalıdır. Çocuk için eski eş ile mutlaka bir işbirliği sağlanmalıdır. Bazen boşanma çocuk için en iyi çözüm yolu olurken, bazen de boşanmadan sonra çocukta yeni korkular ortaya çıkabiliyor. Boşanma sürecinin çocuk açısından sağlıklı olması için eski eşe karşı olumsuz duygu ifadesinin kontrol edilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra sakin düzenli bir yaşam stili benimsenmeli, disiplin konusunda eski eş ile iş birliği sağlanmalı. Çocuk ile bol bol konuşmak, çocuğa hafif sorumluluklar vermek, yaşına uygun etkinlikler planlamak, ev ödevleri veya okulu ile ilgilenmek ve ziyaretler dışında da çocuk ile iletişimin sürdürülmesi gerekmektedir.  Kuşkusuz bir çocuk fiziksel ve psikolojik gelişimini en güzel şekilde ailesinin içinde tamamlar. Çocuk hem annenin hem de babanın ilgisine, sevgisine, şefkatine muhtaç bir varlıktır. Çocuğun ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı olmasının başta gelen şartlarından birisi elbette ki kişiliğinin ideal bir aile tarafından yoğrulmasıdır. Ancak günümüzde yıkılan ailelere ne yazık ki oldukça sık rastlıyoruz. Şu bir gerçek ki boşanmanın yükünü en fazla çocuklar çekmekte. Eşler çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermelidir. Anne baba ayrılsa da annelikten ve babalıktan istifa etmemelidir.

    Günümüzde boşanmanın ardından anne ve baba arasında çocukla ilgili rekabet yarışına girmelerine de  çok sık rastlanmakta. Bazı ebeveynler çocuğu kendi tarafına çekmek için çocuğa yanlış mesajlar vermektedir..  “Annen / Baban seni sevmiyor zaten” diyenler, karşı tarafı suçlayanlar dahi olabiliyor. Bu sözler çocuğun ruh dünyasında tahmin edilemez boyutlarda yaralar açmaktadır. Bu çok yanlış ve çocuk açısından çok yaralayıcı bir tutumdur. Eşler ayrılsalar bile çocuğu annesinden ya da babasından ayırmaya çalışmak, eski eşten öç almak için çocuğu kullanmak çocuğun ruh sağlığı açısından asla düşülmemesi gereken hataların başında gelir. Boşanan eşler, aralarında her ne yaşandıysa yaşansın arkadaş kalmaya gayret göstermeliler. Yaşamı boyunca çocuğun önüne çıkabilecek bir sürü problem olabilir. Anne babanın kimi zaman bu problemlere birbirlerine danışarak çözüm bulmaları, ortak kararlar alıp uygulamaları gerekir. Herhangi bir iş arkadaşı gibi, hiç olmazsa telefonla görüşülebilir. Dağılan bazı aileler çocukları için bazen bir araya gelip arkadaş gibi davranabiliyorlar. Bunu başarabilmek çocuğun bu dönemi yaralanmadan atlatmasına yardımcı olacaktır.

    Çocuklara verilecek sevgi, şefkat, kendini güvende hissetme duygusu hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyük bir hediyedir. 

    Her ayrılıktan sonra parçalanmış ailenin bu durumdan az ya da çok olumsuz etkilendikleri bir gerçek. Sağlıklı yürümeyen evlilikleri bitirmek en doğrusu olmakla beraber bütün mesele ayrılan anne babanın kendilerine çocuklarıyla beraber yaşayabilecekleri sağlıklı ortamlar yaratabilmesindedir. Karşılıklı anlayış ve hoşgörü, ayrılık da olsa sorunların daha kolay çözümlenmesine uygun bir zemin hazırlayacaktır. Ayrılsak da beraberiz sözü işte burada çok önemli. Arada çocuk olduğu sürece unutmayın ki siz çocuğunuzun gözünde hala sevgilisiniz. 

    Attilla İlhan’ın bir şiirinde dediği gibi “Çünkü ayrılık da sevdaya dair çünkü ayrılanlar hala sevgili”…

  • Erkek ve Kadınların Duygusal ve Mental Yapı Farklılıkları

    Erkek ve Kadınların Duygusal ve Mental Yapı Farklılıkları

    Erkek ve kadın beyinleri birbirine benzese de duygusal ve zihinsel gelişimini çok farklı tamamlamaktadırlar. Bilim adamlarımızın bu konudaki teorilerine bakacak olursak erkek beyninin daha ziyade analiz ve keşfe yönelik “sistematik” bir yol izlediğini; karşısındakinin ruh halini erkeklerden çok daha kolay anlayabilen kadın beyninin ise “empatik” bir karakteri olduğunu gösteriyor.

    Erkek ve kadınların duygusal ve mental yapı farklılıkları, insanlığın varoluşundan itibaren tartışma konusu olmuştur. Bu nedenle erkek ve kadın arasındaki algı ve düşünce yapısı üzerine çalışmalar yapılmıştır.

    Önceleri kadın erkek farklılıklarının sebebi sosyal çevre ile ilişkilendirilirken günümüzde bu farklılığın büyük oranda hormonlar ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur.

    Aynı ortamda yetişip aynı yerde eğitim aldığı halde, özgürlük ve kısıtlamalar aynı olduğu halde kız ve erkek çocuklarının olaylara farklı tepki verdiği gözlenmiştir. Duygu bakımından bambaşka yaklaşımlar sergilenmiştir.

    Yapılan araştırmalara göre erkek beyninin sol lobu etkinken bayanlarda sağ lob daha aktiftir. Erkek vücudunda testosteron, kadın vücudunda östrojen ve progesteron hormonları salgılanır. Testosteron hormonu sol lobu etkilerken progesteron sağ lobu etkilemektedir. Beynin sol bölümü, analitik hesaplamalar, konuşma, muhakeme yapmayı sağlar. Sağ bölüm ise müzik, sanat, duyguların gerçekleştiği bölümdür. Böylece Erkek ve kadınların duygusal ve mental yapı farklılıkları meydana gelir.

    Kadın ve Erkek Mental Yapı Farklılıkları

    • Kadın duyguyu, erkek bilgiyi benimser.

    • Erkekler sorun çözerken nasıl olduğuna değil sonuca odaklanır. Kadınlar ise sorunun nedenlerine odaklanır.

    • Erkekler çok sözcük üretme yeteneğine sahipken kadınlar sözcüklere anlam katma konusunda başarılıdır.

    • Erkek ne yapacağını, kadın ise nasıl yapılacağını benimser.

    • Görsel algılamada, erkekler işlerine yarayan kısmı, kadınlar estetik kısmını algılar.

    Kadın ve Erkek Duygu Farklılıkları

    • Kadın duygularını ağlayarak,

    • Erkek öfkelenerek gösterir. Çok sinirli olan erkeklerin depresif olduğu gözlenmiştir.

    • Kadın duygusallığı romantizm olarak,

    • Erkek ise erotizm olarak algılamaktadır.

    • Kadının ilişkide önem verdiği dinleniyor ve anlaşılıyor olmasıdır. Kadın duygularını paylaşarak rahatlar,

    • Erkek ise yetenekli ve güçlü olduğunda ve bunun karşı taraftan hissettirildiğinde mutlu olur.

    • Erkek mutluluğu başarıda ve sonuçta arar,

    • Kadın ise paylaşma, değer verme ve değer görmede arar.

    • Erkek, kadın tarafından yönlendirilmek istemez. Bu durum kendisini eksik ve güçsüz hissetmesine neden olur.

    • Kadın ise yardımcı olmayı, destek vermeyi sevgi ifadesi olarak algılar.

    • Erkek bir sorunla karşılaştığında sessizleşir, konuşmak istemez ve kendi içinde çözüm üretir

    • Kadın sorunlarını anlatarak rahatlamaya çalışır.

    • Kadın için önemli olan içini dökmektir.

    • Erkek daha az göz teması kurarken, kadın göz temasına önem verir.

    • Erkek içinse sonuca ulaşmaktır.

    • Erkek kendisine ihtiyaç duyulmasını ister. Kendisine ihtiyaç duyduğunu hissettiği kadına karşı ilgi duyar ve kendisini daha güçlü ve enerjik hisseder.

    • Kadın ise sevildiğini hissettiğinde güçlenir.

    Çevre ile olan tüm bağlantılar kadın ve erkek arasındaki duygu ve mental yapı farklılığını ortaya koyuyor. Bir mekânda göze çarpan nesneler, hafızada kalıcılık, dil, koku farklılığı cinsiyetteki yönelim farklılıklarını da etkiliyor.

    Erkekler; satranç, perspektif görüş, nesneleri tanıma, zihinsel matematik hesaplamaları konusunda daha etkili iken dikkati bayanlara göre daha çabuk dağılır.

    Kadınlar; yabancı dil, resimde bütünü daha iyi görmede iyidir. Dikkat süresi uzundur ve yüzler ile insanlarla daha çok ilgilenir.

    Kadınların hafızasının erkeklerden daha güçlü olduğu ve olayları daha çabuk hatırladıkları incelemeler sonucu ortaya konmuştur.

    Özellikle ergenlik döneminde kendini tanımaya ve kanıtlamaya çalışan bireylerde cinsiyet farklılıkları daha net gözlenmektedir. Analiz ve keşfe yönelik zihin yapısına sahip erkekler yardım almadan keşfederek öğrenmek isterler. Kişileri tanımada daha başarılı olan kadılar empati kurarak sonuca ulaşabilirler. Bu dönemde erkekler liderlik yönlerini ortaya çıkarmaya çlışırken gruplar kurar ve o grubun lideri olmaya çalışabilir. Kızlarda ise kurulan gruplar daha çok dayanışmaya ve liderlikten uzak ve birbirleriyle daha yakın olduğu gözlenmiştir. Kızlar münazara yoluyla anlaşırken erkekler emir ve yaptırımlarla anlaşır.

    Savunduğunu şiddet ve kavga ile göstermeye çalışan erkeğin aksine kızlar kavga ortamlarından uzak duygusal bağ ve konuşma yolu ile kendilerini ifade etmeye çalışır.

    Değerlendirme amacıyla bakıldığında birbirine tamamen zıt görünen kadın ve erkek arasındaki duygu ve mental yapı farklılığı aslında tam anlamıyla da bir bütünün iki yarısı gibidir. Erkeğin sahip olduğu analitik kabiliyet ve hâkimiyet duygusu kadına sahip çıkma duygusunu geliştirirken, ilgi ve güvende olduğunu hissetmek isteyen kadın ile erkeğin duygu doyumuna birlikte ulaştıkları görülür. Elbette birbirlerinin farklılıklarını kabul etme ve karşılıklı anlayış ile birlikte yaşamayı kolaylaştıracaktır.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erkeklerin %40’ı yaşamlarının bir döneminde erken boşalma sorunuyla karşılaşır. Bu sürecin uzun sürmesi ve destek ve tedavi sürecini gerekli kılar.

    Erken Boşalma Sorununu Nasıl Çözerim?

    Erkeğin cinsel bir etkileşim sonucunda istem dışı boşalmasına erken boşalma denir. Bu durum psikolojik açıdan oldukça fazla baskı altındaysa ilişki başlamadan da boşalma sorunu ortaya çıkabilir. Bu durum çoğu zaman soruna yol açar ve bu da erkeklerin ilişkiden uzaklaşmasına neden olur. Uzaklaşma nedeni, psikolojik olarak gerçekleşir. Utanma, tatmin edememe korkusu bir süre sonra isteksizliğe dönüşür.

    Erken Boşalmada Önemli Faktörler

    • Cinsel birleşme olayına verilen önemin fazla olması

    • Performansın eksikliği

    • Düzensiz ilişki

    • Nörojenik psikolojik hassasiyet

    Yukarıda listelenen faktörler erken boşalmaya neden olan etkiler arasında yer alır.

    Bu durumda karşılaşılan sebepler ise:

    • Uzun aralıktan sonra ilişkide bulunmak: Seyrek bir şekilde bir kadın ile cinsel ilişki kurmak

    • Yaşın ilerlemesi: Yaş yükselmeye başladıkça cinsel hayat cazibesini kaybeder ve hassasiyet ve kontrolün azalması ile erken boşalma oluşabilir.

    • Tecrübesizlik: Genç ve tecrübesiz erkeklerde erken boşalmaya sorunu görülebilir.

    • İsteksiz kadın: Kadının ilişki istememesi erkeği hızlandırır ve tatmin olmasını psikolojik olarak hızlandırmaya çalışır.

    • Ergenlik: Ergenlik sırasında sürekli mastürbasyon yapan erkeklerin çoğunda görülür.

    Psikolojik olarak düzeltilebilecek durumlar:

    Erken boşalma sorununu nasıl çözerim için kontrol altına alınabilecek etkilerden biri strestir. Stresten uzaklaşarak soruna çözüm getirilebilir. Stresten kaynaklı bir sorun var ise psikolojik yardım da büyük etkide bulunacaktır.

    İlk deneyimini uygunsuz bir ortamda yapmış olan erkeklerin genelinde bu sorun ile karşılaşılır. Bunun için en önemlisi ilk deneyimi hafızadan uzaklaştırarak yeni bir başlangıç yapmak ya da psikolojik destek almaktır.

    Psikolojik Yönden Erken Boşalmanın Tedavisi Nasıl?

    Erken boşalma sorununu nasıl çözerim sorunu ile gelen bireylerde öncelikle psikolojik bozukluğun olup olmadığı belirlenir. Tedaviye başlarken şikayet ettiği konuda hasta bilinçlendirilir. Boşalmanın nasıl denetleneceği ve cinsellik konusunda destek bilgiler verilir.

    Boşalmada kontrolü sağlamak için teknikler öğretilir. Aynı zamanda eşler arası uyum için de yöntemler hakkında bilgiler kişiye aktarıldıktan sonra destekleyici bir psikoterapi uygulanır. Sonrasında ilaç tedavisi ile erken boşalma sorununu nasıl çözerim konusunda gerekli tüm yardımlar sağlanmış olur. İlaçların yan etkisi sayesinde boşalma beş dakikadan 15 dakikaya kadar gecikecektir.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ÖFKELİ ÇOCUKLAR VE KONTROL EDİLMEYİ BEKLEYEN ÖFKELERİ!

    ÖFKELİ ÇOCUKLAR VE KONTROL EDİLMEYİ BEKLEYEN ÖFKELERİ!

    Öfke deyince akla gelen ilk şey olumsuz düşünceler olacaktır hiç şüphesiz. Bu duygunun nedenini anlamak için doğru soruları sorduğunuz sürece kontrol edilemeyen, başa çıkılması imkansız, anlaşılması güç bir davranış olmaktan çıkacak ve sizin otoritenize teslim olacaktır. Esas önemli olan, zihninizdeki öfke duygusu gerçekten teslim olmalı mı, yoksa aslında zaman zaman bu duygu sayesinde kendinizi koruduğunuz ve savunduğunuz durumlarla karşılaştınız mı? Eğer gerçekten hayat kalitenizi düşürmüyor ve sosyal ilişkilerinize zarar vermiyor ise siz öfkenizi yönetebilen gruptasınız. Tebrikler!

    Bu ay, öfkeyi gösterme biçimini aileden ve sosyal çevresinden öğrenen çocukların öfkeli davranışlarına nasıl yaklaşmamız gerektiğinden ve birkaç sonuç odaklı tekniklerden bahsedeceğim.

    Bir düşünün: Toplum olarak gösterebildiğimiz en kolay negatif duygu hangisi? Trafikte, yenilgiye tahammülümüzün olmadığı tartışmalarda, maçlarda… Öfke! Çocuk da haliyle öfkeyi kolayca alır ve günlük hayatında çekinmeden sergiler. Üzerine düşünmez, bana zararı nedir, sonuçları nelerdir diye… Hatta birçoğu ergenlik dönemine kadar duygularını ayırt ve tarif edemeyebilir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, öfke duygusunun altında barınan farklı duygulardır. Örneğin, hayal kırıklığı, kırgınlık, yetersizlik vb. duygular çocuğu direkt öfkeli olmaya itebilir. Ebeveyn olarak yapacağınız ilk şey çocuğunuzun sergilediği öfkenin altında yatan esas duyguyu anlamaya çalışmak ve çocuğa geri bildirim vermek! Örneğin: “Şuan öfkelisin anlıyorum ama öfkeden daha çok üzüldüğünü görüyorum.”, “Senin yerinde ben olsam, ben de sinirlenirdim çünkü hayal kırıklığına uğradın. Beklediğin sonuç bu değildi!” Bu yansıtmaların faydasını uzun vadede, çocuğunuzun olaylara verdiği tepkilerde göreceksiniz.

    ÇOCUĞUNUZA ÖFKESİNİ YÖNETMEYİ 5 ADIMDA ÖĞRETİN!

    1. Birine zarar vermenin hiçbir zaman kabul edilebilir bir yanı olmadığını kendine hatırlat!
    2. Üç kez derin nefes al ve yavaşça 10’dan geriye doğru say!
    3. Duygularını gözden geçir ve “Ne yaparsam ne olur?” sesli düşün!
    4. Bir yetişkinden destek al! Destek çok kıymetlidir.
    5. Neden sinirlendim? Daha önce öfkelenmem bir işe yaradı mı? Düşün ve yaz!