Kategori: Psikoloji

  • DEPRESYONU TANIYALIM

    DEPRESYONU TANIYALIM

    DEPRESYON NEDİR?
    Depresyonun teşhis edilmesindeki en belirgin unsurlar, kişideki çökkün ruh hali, mutsuzluk, kararsızlık, yaşam sevincinin yok olması ve eskiden yapmaktan hoşlandığı şeylerden artık zevk almıyor olmasıdır. Herhangi bir sebep olmaksızın ağlama nöbetlerine tutulabilir, kendisine ve çevresine olan ilgisi azalır. Bu kişiler genelde yalnızlığı tercih eder, dışarı çıkıp insanların arasına karışmak onlara zulüm gibi gelmektedir. Cinsel ilgisi ve isteği azalmıştır. İştah ve uyku durumlarında da normalden farklılık mevcuttur. Kendilerini değersiz, beceriksiz ve yetersiz görmektedirler. Sık sık geçmişiyle hesaplaşır, pişmalıklar yaşar. Olumsuz yargı ve değerlendirmeleri olmaktadır. 

    Aslında depresif duygular hepimizin hayatında olan birşeydir. Bir konu ya da bir kişi ile ilgili hayalkırıklığı yaşamak, sıkıntılı, üzücü olaylar yaşamak bizi depresif hissettirebilir, moralimiz bozabilir ama bu depresyon ile aynı şey değildir. Depresyon teşhisi koyabilmemiz için kişinin şikayetlerinin en az iki haftadır sürüyor olması ve gündelik hayatını, iş ve sosyal hayatını ciddi anlamda etkiliyor olması gerekir. Unutmamalıyız ki depresyon kişinin yaptığı bir şımarıklık değildir. 

    DEPRESYONDAKİ YAKINIMIZA NASIL YARDIM EDEBİLİRİZ?
    Depresyonda olduğunu düşündüğünüz yakınıza, yardım etmek amacıyla olsa da asla, “takma kafana, ne var bunda, hepimizin başına geliyor, sen kafanda büyütüyorsun” gibi cümleler sarfetmemelisiniz. Bu tip cümleler depresyondaki kişiye onu ciddiye almadığınızı hissettirir. “Nasıl hissediyor olduğunu tam olarak anlayamıyor olabilirim ama seni umursuyorum ve sana yardım etmek istiyorum”, çok daha samimi bir cümle olacaktır. Onu bir psikiyatr ve psikolog ile görüşmeye teşvik etmek, ilaçlarını kullandığından ve terapilerini aksatmadığından emin olmak yine onun için yapabileceğiniz büyük bir yardımdır. Kaçınmanız gereken bir diğer hata “bak sen böyle olunca biz de üzülüyoruz, bizleri de üzüyorsun haydi artık toparlan” demektir. Bu tip cümleler zaten depresyonda olan kişiyi daha da kötü eder, suçluluk hisleri artar, kaygıları artar. Unutmamalıyız ki düzelmek o kişinin elinde olan birşey değildir, depresyon da bir hastalıktır. Sabırlı olmalısınız, onun yanında olduğunuzu, dinleyebileceğinizi birden çok kez tekrar etmeniz gerekebilir. Dolayısıyla sizin de mutlu ve sağlıklı olmanız ona daha iyi destek olabilmeniz için çok önemlidir. Tatile çıkmak, yaşadığı yerden uzaklaşmak da depresyonlu hastaya iyi gelmeyecektir çünkü tüm sorunları kafasında gittiği yere de gçtürecektir o yüzden bu tip konularda ısrarcı olmamanızı tavsiye ederim. 

    DEPRESYON İLE BAŞETMENİN YOLLARI
    Depresyondaki kişi mutlaka psikoterapi görmelidir hatta bu ağır bir depresyon ise ilaç da kullanmalıdır. Bu profesyonel desteklerin yanısıra despresyonla daha kolay başedebilmesi için de bazı önerilerimiz var.
    *Depresyondaki kişi çoğunlukla evden çıkmak istemez ama aktif olmaya kendini biraz zorlamalıdır. İlk başta zor gelecek ama sonrasında kişiye yaşadığını hissettirecektir.
    *Uyku ve yemek konusundaki düzensizlikleri minimuma indirmeye çalışılmalıdır. Örneğin iştahı olmasa bile yemek hazırlayıp sofraya oturmalıdır.
    *Yakın çevreden yardım istemekten çekinmemeli, terapi seansları aksatılmamalıdır. 
    *Depresyondaki kişinin kafasında sürekli olumsuz yargı ve değerlendirmeler vardır. Kişi bu olumsuz düşünceleri sorgulamalı, bu olumsuz düşüncenin gerçekten bir kanıtı olup olmadığını incelemelidir. Farklı bakış açısı ne olabilir diye kendisine sormalıdır. Eğer farklı bir bakış açısı bulamıyorsa şöyle düşünmenin faydası olabilir: “Bana arkadaşım böyle bir düşünce ile gelse ona ne derdim, nasıl yaklaşırdım?”
    *İşler istediği gibi gitmediğinde kişi kendi için beceriksiz, başarız, yetersiz gibi sıfatlar kullanmamalı, herşey kontrol edemeyeceğini kabul etmelidir. 
    *Depresyondaki kişi sabırlı olmalıdır. Bu, tedavisi olan bir hastalıktır. Terapinin başından beri geçirdiği gelişmeleri sık sık kendine hatırlatmalıdır. 

  • KENDİNİZİ GÖRMEYE HAZIR MISINIZ?

    KENDİNİZİ GÖRMEYE HAZIR MISINIZ?

    Kendini görmeyen hep başkası onu görsün ister, kendini sevmeyen ise hep başkası onu sevsin ister…

    Kişinin kendini tanıyıp, kendine yakınlaşabilmesi bir başkasındaki ‘aks’ine cesaretle, bazen canı acıyarak bakabilmesinden geçiyor… 

    Bu kızdığım bende ne kadar var, ne kadar kendimde yer almasına izin veriyorum diyebilmek belki de ilk adımdır…

  • HADİ GELİN CESARET EDİN BUGÜN!!!

    HADİ GELİN CESARET EDİN BUGÜN!!!

    Hadi gelin, cesaret edin bugün ve kendinize, kendinizde bu zamana kadar ihmal ettiğiniz yönlerinize bakın… Dışa bakmak içe bakmaktan daha kolay olur çoğu kez… Önce geçin aynanın karşısına bakın kendinize, önceden hiç bakmadığınız gibi… Ne görüyorsunuz? Bedeninizde neleri ihmal etmişsiniz? Kiracı olduğunuz bedeninize bakın… Saçlarınızı açmıyor musunuz uzun zamandır, bırakın dalgalansın bugün… Dişleriniz, elleriniz, gözleriniz… Bakın neleri ihmal ettiniz size emanet bedeninizde. 

    Sonra nefesinize odaklanın… Yaşıyoruz ama nefes almayı unutarak… Gerçekten nefes alıyor musunuz? Ciğerleriniz doluyor mu; hiç içinize alıp yavaşça veriyor musunuz nefesinizi dışarı? Daha nefesimizi alıp vermeyi unuturken, ilişkilerimizde neyi nasıl almayı kabul edip, karşımızdakine sevgiyle verebileceğiz değil mi?

    Hadi gelin, cesaret edin bugün ve kendinize, kendinizde bu zamana kadar ihmal ettiğiniz yönlerinize bakın… 

    Sevgiler….

  • Depresif Belirtiler ve Ruminasyon

    Depresif Belirtiler ve Ruminasyon

    Tepki Stilleri Kuramı (Nolen- Hoeksema, 1987) bazı bireylerin neden psikolojik sorun geliştirmeye daha eğilimli olduğunu ruminatif kişilik özelliğiyle açıklamaktadır. Ruminatif eğilimleri olan bireylerin depresif duygu durumlarından şikâyet etme olasılıklarının daha fazla olduğu görülmektedir. Ruminasyon; kişinin ısrarla içinde bulunduğu duygu durumunu (özellikle depresif durumunu), bu duygu durumunun belirtilerini, olası sebeplerini ve/veya sonuçlarını sürekli düşünmesi; ancak problemini çözmek için harekete geçmemesi olarak tanımlanmaktadır. Ruminatif eğilimi olan kişiler “Neden hep böyle düşünüyorum?, Neden hep bu benim başıma geliyor?, Şimdi ne olacak?” gibi düşüncelere kapılmaktadırlar.

    Bu kişiler gerçekte sorunlarına bazı çözüm yolları üretebilmektedirler ancak bu ürettikleri çözüm yollarını uygulamaya koymamaktadırlar Dolayısıyla daha ümitsiz ve karamsar olmaya meyillidirler.

    İçinde bulundukları depresif duruma ruminasyonla yanıt veren kişiler depresif duygu durumlarını kötüleştirerek kısır bir döngü yaşamaya devam etmektedirler. Ruminasyon eğilimi, ilişkili olarak da depresif belirtiler kadınlarda daha çok görülmektedir.

    Bu döngüden çıkmak için: 
    • Öncelikle kendinizle temas kurun. Tam o anda neler hissettiğinizi, neler düşündüğünüzü hissedin.
    • Keşfedin sizin depresif belirtileriniz ve ruminatif eğiliminiz nasıl…
    • Ondan “kurtulmaya” değil onunla yaşamın nasıl olduğuna bakmaya yönelin…
    • Depresif belirtileriniz ve ruminatif eğiliminiz size neler söylüyor, iyice duyun,dinleyin!
    • Yaşamınızda olmalarının bir anlamı var, keşfedin!
    • Düşüncelerinizi yakalayın! Bu kadar çok şeyi düşünüyor ve kendinizi karamsarlığa sürüklüyor olmasaydınız, asıl ne yapıyor oluyor olurdunuz 

  • Otizm Tedavisi

    Otizm Tedavisi

    Otizmin kesin tedavisi yok, öğle bir ilaç daha geliştirilmedi, ama çocuğunuzun kaliteli yaşamını sağlamak adına aşağıdaki tavsiyelerimize uymanızı tavsiye ederiz:

    1. Otizme hastalık yerine farklılık gibi bakılmalı, otizmi tedavi etmek yerine, eğitim ve destek sağlanılmalı. Bir düşünün yer yüzünde çoğunluk otistik insanlar olmuş olsalardı ve bizim beynimizin çalışma şekli şimdiki kimi olsaydı ve bizler otizmli insanlar kadar olmuş olsaydık ne olurdu, hayatda her şeyi onlar kendilerince yapmış olsalardı, eğitimlerini kendilerince vermiş olsalardı bizler ne yapardık? Muhtemelen İQ seviyesi düşük, hiç bir şeyi anlamayan bireylere çevrilirdik, öğle değil mi? Şimdi o durumda biz hasta mı olmuş oluyoruz, yoksa farklı mı? İlk onu anlamamız gerekiyor.

    2. Bir sürü diyetler geliştirildi, hasta çocuklarına yardım etmek için çabalayam anneler gördüm, haklılar çünkü ortam farklı çocuklarına maalesef hasta olarak bakıyorlar. Gıdalanma ve besin takviyesi konusunda B6 vitamini öneriliyor, B6 nedir sorusuna besin takviyesidir ve sorununuzu kesin çözecek diye bir garantisi de yok. Yani düşünüyorsanız b6 aldı çocuklarımız ve iyileşecekler öğle bir şey söz konusu değildir. 

    Otizm tedavisi için B6 vitamin takviyesi öneriyoruz. B6 vitaminine ilaveten özel eğitim önermekteyiz. B6 vitamini bildiğimiz gibi beyin ve sinirler arasında iletişimi sağlayan neurotransmiterlerin gelişimi için önemlidir. Psikiyatrik ilaçlarla çocuğu yüklemek yerine zihnine daha iyi gelen şeyler yapılmasında ısrarla fayda görüyorum. Tabi bazı vakalar için psikiyatrik ilaçlar kullanılması zorunlu olabiliyor. B6 vitaminini, gıdalardan da ala bilirsiniz, mesela kepekli ekmek, kurutulmuş meyve ve baharatlar, Antep fıstığı, sarımsak, ciğer, balık, fındık ve s. Sadece ihtiyaçtan 2 defa fazlası otizmden mağdur çocuklar için çok önemlidir. İlaç takviyesinin dozajı eczacı veya doktoru tarafindan ayarlamasi gerekir.

    Bu ne için önemlidir??

    B6 vitamini….
    1. Antikor üretir
    2. Beynimizde neropinefrin ve serotonin neurotransmitterlerini sentezinde önemli rol oynar
    3. Hemoglobin üretiminde
    4. Gida yoluyla alınan proteinlerin parçalanmasında
    5. Kan şekeri düzeyinin normalleşmesinde çok büyük rolü vardır.
    3. Otizm teşhisi konan çocuklara nasıl destek olunmalı, nasıl bir eğitim verilmeli onu anlamamız gerekiyor. Araştırmalar gösteriyorki, maalesef otistik çocuklar zeka geriliyi ile karşılaştıkları için, çok zorlanıyorlar ve aileler de bir yerden sonra durumu kabullenip çocuklarının eğitimini yarıda bırakıyorlar, ya da hiç durumdan habersiz çocuğu öğle kabul ediyorlar. Oysa eğitimle topluma kazandırılan o kadar birey vardır ki, bunu da unutmamalıyız.
    4. Ailelerinin bilgilenmesi bu konuda çok önemli. O yüzden tedavisi tam mümkün olmayan bir durum için psikiyatrik ilaçlarla çocukları yüklemenin ne kadar gerekli, ne kadar etik olduğunu çok düşünüyorum, ama doğal yöntemlerle, ilaçsız, eğitimle, sevgiyle çocuğunuzun zeka geriliyi sorunundan kurtara biliriz belki de. Çünkü normal zekada olan otistik çocuklarımız var, yok değip onlari inkar edemeyiz. O yüzden çoçuğumuzun zekasının gerilememesi için ve ya da yükseltmek adına bizim uğraşmamız gerektiğine inanıyorum.

    Aileler çocuğum nasıl olsa böyle deyip kendilerini salıverdiklerinde çocuğun zeka düzeyi geriliyor. Çünkü otizm bana göre, çok farklı beyindir. Biz beynimizin bir lobunu kullanabiliyorsak, onlarda da beyinlerinin bir lobunu ikisinin yerine kullaniyorlar ve bu da bir lobun aşırı çalısması anlamına geliyor. Biz de o yüzden bu çocuklara beyinlerinin çalıştıkları kısımla ilgilenmeli ve bunu geliştirmek için katkıda bulunmalıyız. Mesela normal anaokuluna gönderilen bir otistik çocukla çalıştım ben, o çocuğun yeri normalde normal ana okulu degildi, çünkü diğer çocuklardan farklılık gösteriyor, diğer çocuklara anlatılanları o anlamaya biliyor, ona özel anladığı şekilde anlatmak çok önemli, o zaman da anaokulundaki öğretmen ya diğer çocuklarla ilgilenmegi bırakıp o çocukla ilgilenmeli 1-1, ya da onu bırakıp diğerleriyle. Normal olarak da onu bırakıp digerleriyle ilgileniyorlar. O yüzden bizim yapmamız gereken çocuğumuzu farklı olduğunu kabul edelim ( bakın hasta olduğunu demiyorum, bu çok önemli). Çocuğumuza eğitim almasında yardımcı olalım- bu çocukları anlamak için empati gerekiyor sadece bir düşünün siz eğitimsiz olsanız nasıl olurdunuz, ya da eğitimsiz, yazma, okuma bilmeyen birini düşünün ne geliyor aklınıza?! Şimdi bu çocuklara da eğitmenin başka bir şekli var, kullandığımız aynı yöntemleri değil de, farkli metodları kullanmalıyız, genelde özel eğitimle mümkün ola biliyor. Çocukların zekalarını normal düzeye getirmek bizimle alakalı bir durum olacağına inanıyorum.

  • Sınav Kaygısı ve Aile

    Sınav Kaygısı ve Aile

    Aileler sınav kaygısı yaşayan çocuklarına nasıl yardım edebilirler?

    Bir önceki köşe yazım da sınav kaygısının nasıl geliştiğini ve anahtar sürecin ne olduğunu aktarmaya çalışmıştım. Bugünde bu kaygıyı yaşayan gençlerin aileleri için birkaç temel beceriden bahsedeyim istiyorum. Aileler içinde sınava hazırlık süreci hiç kolay geçmez. Çocuklarının okul ya da kurslarda aldığı bilgiler yeterli olacak mı, yeterince çalışıyor mu, sınav günü ya başaramazsa gibi onlarca soru ailelerin zihnini meşgul eder. Eğer bizler kaygımız ile nasıl baş edeceğimizi bilemiyorsak bu kaygıyı çocuğumuza bulaştırabiliriz. Bu nedenle verdiğimiz mesajlara dikkat etmeliyiz.

    En sık verilen tepkilerden biri kaygı karşısında ailelerin hemen bu duyguyu azaltmaya yönelik hızlı önerilerde bulunmalarıdır. Kafanı takma, yapacaksın eminim, sen zekisin, biz senin iyi yerlere geleceğini biliyoruz gibi rahatlatmaya yönelik hızlı mesajlar verirler. Aslında bu temel iletişim hatalarından biridir. Önce dinlemek, onun gözünden bu duyguyu oluşturan yorumlarını, düşüncelerini anlamaya çalışmak ilk adım olmalıdır. Duygu çocuğumuza aittir ve bizim onun duygusunu hemen azaltabilecek gücümüz yoktur. İyice dinledikten sonra algılayabildiğimiz kadarı ile kendi tanımlamalarımızı yapmak onun anlaşıldığı hissini oluşturacaktır.Bazen bu empatik dinleme bile tek başına yeterli olur. Dahada çok yardım etmek istiyorsak sınavla ilgili yorumlarını gerçekçi bir şekilde değerlendirmek, fark etmeden yaptığı düşünce hatalarını bulmak işe yarayabilir. Örneğin sınav hazırlığının hep iyi gitmeyeceğini, dalgalanmaların normal olduğunu, kaygılarının onun motivasyonunu sağlayacağını, yapılan yanlışların bir öğrenme aracı olduğunu, sınavın sadece bir fırsat olduğunu ve bu fırsatların yaşamda birçok kez karşısına çıkacağını tanımlamak işe yarayabilir. Başka bir ifade ile kaygının çocuğumuzu ve bizleri büyüttüğünü unutmamak gerekir. Kalın sağlıcakla..

  • Panik atak tedavisinde; İlaç mı ? Psikoterapi mi? Daha uygundur?

    Panik atak tedavisinde; İlaç mı ? Psikoterapi mi? Daha uygundur?

    Sevgili danışanlarım, panik bozukluk ya da halk arasında bilinen adıyla panik atak ülkemizde sık görülen ve tedavisinde neredeyse tamamen ilaç kullanılan bir anksiyete bozukluğudur. Her gün web sitemde en sıklıkla bana ve belki tüm Psikiyatristlere sorulan soruların başında “birçok ilaç kullandım faydası olmadı ya da kısmen fayda gördüm nasıl yardımcı olursunuz?” sorusu gelmektedir. Etkisi çok benzer farklı  bir çok ilaç kullanımının ardından hastalarımız umutsuzluğa düşmekte ve çaresiz hissetmektedir. 
    Psikoterapi panik atak tedavisinde hızla ve kalıcı farkındalık ve değişim sağlayan en etkili yöntemlerin başında gelir. Psikoterapi ile hasta içinde bulunduğu koşullar ve bu koşulları değiştirmesini engelleyen durumlar hakkında farkındalık kazanır; Panik atak hastası, hassas, verici, detaycı, karşıdakine odaklı mükemmeliyetçi bir kişilik yapısına sahiptir. Manevi ve fiziksel yük taşımaya alışmış kişilerdir. Kişilikle ilgili farkındalık, farklı davranış biçimlerini repertuara katmak ve kişiye değiştiremeyeceğini düşündüğü yükler hakkında destek vermek ve farkındalık kazandırmak sorunun çözümüne katkı sağlar. Kişi terapi ve deneylerle bu kişilik yapısından hızla uzaklaşır ve panikten kalıcı olarak kurtulabilir.
    Özetlersek panik atak tedavisinde ilaç kullanımı çok yaygın olmakla birlikte kısıtlı fayda sağlar, Psikoterapi zannedilenin aksine 1-2 seansta bile hastayı rahatlatıp kalıcı etki sağlayabilir. Benim sıkça kullandığım Gestalt Psikoterapisine ek olarak analitik, bilişsel davranışçı terapiler vb kullanılmaktadır.
    Gerekli ve uygun hastalarda ilaç tedavisi Psikoterapiye ek olarak kullanılmadır. Acil durumlarda önce ilaç ve sonrasında ilaç artı psikoterapi düşünülebilir. Ancak ülkemizin gerçekleri ve kısıtlı ruh sağlığı hizmetleri göz önüne alındığında ilaç kullanımının bir süre daha tek başına güncelliğini sürdüreceği düşünülebilir.

  • EVLİLİK ÇATIŞMASI

    EVLİLİK ÇATIŞMASI

    Sprey (1979), çatışma kuramını evlilik birliğine uyarlayan kişi, her çiftin bir sistem oluşturduğunu, eşlerin kendilerine ait amaçlarının bulunması nedeniyle evlilik sisteminde çatışmanın kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Eşler arasındaki çatışma, eşlerin sorun çözme konusunda yaşadığı zorluklar, birbirlerinin farklılıklarını kabul etmedeki güçlüktür. Evlilik çatışması, yetersiz bir şekilde yönetilmiş ya da yönetilen çatışmadır. 
    Partnerler açısından tatmin edici olmayan çözümlere ulaşıldığında çatışma meydana gelir. Yani çatışma, çiftlerin birbirine bağlılıklarından kaynaklanan problemleri çözecek stratejilerin başarısızlığından kaynaklanır. Çatışma, “yakın ilişkinin fonksiyonunu görebileceğimiz bir pencere” dir (Dhir ve Markman, 1984). 
    Bazı kuramcılar ve araştırmacılar – Kline, Pleasant, Whitton ve Markman, 2006; White ve Klein, 2002; Farrington ve Chertok, 1993- çatışmanın çiftler için normal bir olay olduğuna inanmaktadır. Çatışma, genelde bütün ilişkilerde meydana gelen kaçınılmaz bir olgu olarak kabul edilmektedir (Troupe, 2008).  Tezer (1986) çatışmayı, bir tarafın kendi isteklerini diğerinin engellediğini veya engellemek üzere olduğunu algılamasıyla başlayan bir süreç olarak aktarmıştır.  Hatipoğlu (1993) çalışmasında evlilik çatışmasını, eşlerden biri diğerinin ilgilerine müdahale etmeye kalktığında ortaya çıkan kişiler arası bir süreç olarak tanımlamıştır.  Tümer (1998) ise çalışmasında iki farklı evlilik çatışması kavramına yer vermiştir. Birinci tanımda, evlilik çatışması, eşlerden birinin diğerinin eylemlerine müdahale etmesiyle ortaya çıkan kişiler arası bir süreç olarak aktarılmıştır. İkinci tanımda ise, birbirine zıt ya da bağdaşmayan gereksinim, hedef ve beklentilerden kaynaklanan uyuşmazlık ya da anlaşmazlıklar olarak verilmiştir. 
    Bradbury, Fincham ve Beach’e (2002) göre çatışma, bir kişinin davranışlarının diğer kişinin davranışlarını engelleyici olduğunda gözlenen bir süreçtir. Özellikle sıkıntılı olaylar ve geçiş dönemleri örneğin doğum, iş kaybı vb durumlar bireylerin çatışma olasılığını arttırmaktadır. Fincham (2003), evlilikte çatışmanın ortaya çıkışını eşler arasındaki iletişim açısından ele almıştır, çatışmanın ortaya çıkışına zemin hazırlayan bazı duygu ve düşünceler vardır. Bireyin, partnerinin davranışını çatışmaya ortam hazırlayacak şekilde anlamlandırması buna örnek verilebilir. 
    Uğurlu’nun (2003) çalışmasında ise evlilik çatışmasının, genellikle bir eşin diğerine keyifsiz bir şekilde davranması ile başlayacağı, bu durumda eşlerin ya tartışmaya girebileceği ya da tartışmadan kaçınabileceği aktarılmıştır.  Özen’in (2006) çalışmasında, çatışmanın, çiftler için mevcut çözümler tatmin edici olmadığında oluşabileceği aktarılmaktadır. 
    Çatışma teorisinin nispeten uzun bir geçmişi vardır. Aile sosyolojisi çerçevesinde, Collins (1971), LaRossa (1977) ve Sprey (1979) davranışın açıklanmasında çatışma teorisini kullanmışlardır. Eshleman (1981), bu teorik perspektiften elde edilen en temel varsayımın çatışmanın tüm insani etkileşimlerde doğal ve kaçınılmaz olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir. Çatışmayı kötü veya sosyal sistemlerin ve insani ilişkilerin bozucusu olarak görmektense, “çatışma aile sistemleri ve evlilik etkileşimleri dahil olmak üzere tüm sistemlerin ve etkileşimlerin varsayılan ve beklenen bir parçası olarak görülür” . Bu nedenle, eğer karı-koca veya ebeveyn-çocuk hedefleri sık sık çatışma halindeyse, mesele kaçınma değil de bunlarla nasıl baş edileceği, nasıl çözüleceğidir. Böyle yaparken, “çatışma, bozucu veya negatif olmasındansa ilişkileri, güçlendirip çatışmanın öncesindeki hallerinden daha anlamlı ve ödüllendirici bir hale getirebilir”. Sprey (1979)’e göre, aile ve evlilik süreci, “düzenin ve kişiler arasındaki uyumun sadece uzlaşmayla sürdürülebileceği bir durum olan daimi bir ‘verme ve alma’ halini yansıtır” (Rank ve LeCroy, 1983). 
    Evlilik çatışması, sıklık, şiddet, içerik ve çatışmanın çözümü açısından farklılık gösterir. Bazı eşler günde bir iki kez çatışma yaşar iken bazı eşler yılda bir iki kez çatışma yaşamaktadır. Çatışmada sözel ifade yerine fiziksel şiddet kullanan çiftler vardır. Eşler arasında çatışmaya yol açan konular örneğin kadının çalışma durumundan çocuk sahibi olmaya kadar değişiklik gösterebilmektedir. Kimi çatışmalar çözümlenebilmekte kimi çatışmalar ise çözümsüz kalmaktadır.  Evlilikler gönüllü veya zorunlu bir ilişki haline gelebilir, zorunlu evlilik ilişkilerinde eşler birbirleriyle geçiniyormuş gibi görünseler bile, gerçekten istedikleri için değil birlikte olmak zorunda oldukları için beraberliklerini devam ettirirler. Çiftler evliliklerini zorunlu olarak algıladıklarında eşler arasında çatışmalar çıkmaya başlar (Haley,1988). 
    Richter, eşlerin bilinçdışında oluşturdukları beş tür yansıtmanın çatışmalara yol açtığını ifade etmiştir; 
    1-Başkasının yerine koyma: Eşin diğer eşi, ruhsal çatışma yaşadığı bir başkasının yerine koymasıdır. Böyle bir yansıtma durumunda eşlerden biri, genellikle geçmişte çözümlenmeden kalmış ruhsal sorunlarını, çocukluk dönemindeki çatışmalarını, şimdi o role uygun gördüğü eşi üzerinden yeniden yaşayarak yeni çatışmalara yol açmaktadır. Geçmişte annesiyle olan çatışmalarını şimdi karısıyla yaşayan bir koca ya da babasıyla olan çatışmalı duygusal ilişkilerini kocasıyla sürdüren bir kadın buna örnek verilebilir. 
    2-Ayna rolü: Eşlerin, ailenin bir ya da birkaç üyesinin aynen kendilerinin bir aynası olmasını istemeleri durumu olarak tanımlanabilir. Burada, ailedeki egemen birey ya da bireyler, diğerlerini buna zorlamakta, aykırılıklara izin vermemektedir. 
    3-İdeal ben rolü: Kişinin, kendisini olmak isteyip de olamadığı birinin yerinde görme isteğidir. Kendisi için idealleşmiş fakat bir türlü gerçekleştirilememiş bir duruma, ailenin bir başka üyesinin ulaşması üzerinden doyuma ulaşmasıdır. Kendi istediği yüksek eğitimi yapmamış veya istediği mesleği seçememiş bir ebeveynin, kendi idealleri için çocuğuna baskı yapması örneği gibi. 
    4-Negatif ben rolü: Birey, beğenmediği ve kabullenmediği bir yanını, kendi üstünden alması için eşine ihtiyaç duymakta ve bunu iki türlü hayata geçirmeye çalışmaktadır: 
    a- Günah keçisi rolü: Evli birey, kendisinde var olan fakat kabullenmediği bütün kötü özelliklerini eşinin üzerine atarak onun suçlanmasını talep etmektedir. 
    b- Zayıf yönün üstlenilmesi rolü: Evli birey, kendisinde var olan zayıf yönlerini eşinin üzerinden gösterip kendini güçlü hissedebileceği bir durumda olma isteğindedir. 
    5-Yoldaş rolü: Evli birey, kendi düşünce, etkinlik veya savaşımlarında eşiyle aynı paralelde olmayı yani eşin yoldaşlığını istemekte ve onu zorlamaktadır. Kendisine eşlik edebilecek bir eş seçip ona bu rolü yüklemektedir (Richter, 2000). 
    Evlilikte çatışma konusuna odaklaşan araştırmalarda üç temel görüşten bahsedilmektedir. Bu temel görüşlerden ilki, birbirine birçok yönden bağımlı olan ve birbirlerini çeşitli şekillerde etkileyen; birbirinden farklı ihtiyaçları, ilgileri ve amaçları olan ya da amaçları aynı bile olsa bu amaçlara farklı stratejilerden ulaşmaya çalışan bireyler arasında ve sınırlı kaynaklardan dolayı çatışma yaşanılması kaçınılmazdır. İkinci temel görüş, çatışmanın başlangıçtan “kötü” veya “iyi” olarak ele alınamayacağıdır; çatışma yıkıcı olabileceği gibi yapıcı etki de gösterebilir. Çatışma; olumsuz duygular, kaçınma, katı olma ve saldırganlığa neden olabileceği gibi değişme, bireylerin birbirlerine yakınlaşması, uyum sağlaması ve bütünlüğe de neden olabilir. Son temel görüş, çatışmanın bir bilişsel işlem olduğudur. Bu bilişsel işlem; içinde tutumlar, değerlendirme, tolerans, ilişkideki çatışmanın kabul edilmesi, eşler arası fikirlerin, görüşlerin veya amaçların farklı olması, bu farklılığın anlaşılması, yaşanan çatışmayı çözme, çatışma ile başa çıkma veya çatışma yönetimi ve bunlar sonucunda ilişkide duygusal yakınlığın azalıp çoğalma durumları gibi birçok olguyu içerir (Ridley ve ark., 2001, Akt. Uğurlu, 2003). 
    Eşler arasında yaşanan çatışmalara yol açan birçok konudan söz edilebilir. Blood ve Wolfe, şehirde yaşayan 1 ile 40 yıllık evli 731 kadın eşten topladığı bilgilere dayanarak, eşler arasındaki belli başlı çatışma alanlarının en çoktan en aza doğru; 
    1) Para, 
    2) Çocuklar, 
    3) Boş zaman etkinlikleri, 
    4) Kişilik, 
    5) Kayınpeder, kayınvalide, 
    6) Roller, 
    7) Dinsel-politik görüş, 
    8) Seks olarak saptandığını belirtmektedir (Akt. Tezer, 1986: 18). 
    Blood ve Wolfe, evlilik süresi arttıkça çatışma konularının değiştiğini, yaşlı eşlerin daha az çatışma belirtmelerinin büyük ölçüde aralarındaki iletişimin azalmasına bağlı olabileceğini ifade etmektedir. 
    Greene, 750 eşten elde ettiği verilere dayanarak, eşler arasında en çok çatışmaya neden olan konuların kadın ve erkek eşlerde aynı sırada olmak üzere, en çoktan en aza doğru şöyle sıralandığını belirtmektedir: 
    1) İletişim yokluğu, 
    2) Sürekli tartışma, 
    3) Giderilmemiş duygusal gereksinimler, 
    4) Cinsel doyumsuzluk, 
    5) Parasal anlaşmazlıklar, 
    6) Kayınvalide-kayınpeder, 
    7) Sadakatsizlik, 
    8) Çocuklara ilişkin çatışmalar, 
    9) Otoriter eş, 
    10) Şüpheci eş, 
    11) Alkolizm, 
    12) Fiziksel saldırı (Akt. Tezer, 1986: 19). 

    Scanzoni ve Scanzoni, 1981; Straus ve diğerleri, 1980 araştırmasında belirgin olarak görünen çatışma konuları para ve çocuklardır. Genellikle bunlar listenin en üstündedir, para özellikle en yaygın çatışma alanıdır. Bununla birlikte, ev işleri idaresinin para ya da çocuk meselelerine nazaran daha belirgin bir anlaşmazlık konusu olduğu tespit edilmiştir. Pek çok çift açısından anlaşmazlık yaratan dördüncü konu ise cinsel ilişkidir (Kammeyer, 1987). 
    Evlilik çatışmalarının varlığı olumsuz evlilikleri düşündürmesinin yanı sıra, hiç çatışmanın olmaması da her zaman iyi bir evlilik vardır anlamına gelmez. Boylamsal yapılan çalışmalar çatışmadan uzak duran çiftlerin, evliliklerinde çatışma yaşayan çiftlere nazaran daha az mutlu olduklarını ortaya çıkarmıştır (Mackey ve O’Brien, 1998).
      Araştırmalar, evlilikle ilgili mutsuzluk ve dağılmaya yol açan pek çok değişkene önemli ölçüde dikkat çekmiştir. Kayda değer miktarda pek çok araştırma örneğin Mathews, Wickrama ve Conger, 1996; Gottman 1994 evlilikle ilgili mutsuzluğun en güçlü belirtilerinden birinin düşmanca çatışma olduğunu göstermektedir. Aslında, bazı araştırmalar Mathews ve diğerleri, 1996; Gottman, 1994; Gottman ve Levenson, 1992 düşmanca çatışmanın varlığının evlilikle ilgili dağılmayı % 80 doğrulukla önceden haber verebileceğini ortaya çıkarmıştır. Gottman (1994) düşmanca çatışmayı, negatif bir çiftin etkileşim modeli olarak tanımlamıştır ki bu etkileşim ateşli ve sık tartışmaları ve hakaretleri, olumsuz anlamda isim takmaları, dinleme isteksizliğini, duygusal ilgideki eksikliği ve olumlu davranışlara nazaran daha fazla olumsuz davranışları kapsamaktadır (Topham, Larson ve Holman, 2005). 
    Çatışma esnasında oluşan davranış sırası, yıpranmamış evliliklere nazaran yıpranmış evliliklerde daha kolay tahmin edilebilirdir ve genelde artan olumsuz davranışlar zinciri hakimdir ve çiftlerin durması zordur. Olumsuz davranışlar sergileme çıkmazına giren çiftler için en büyük mücadelelerden birisi böylesi dalgalanmalardan kurtulmanın adapte edici yolunu bulmaktır. Bunlar, iletişimi düzeltmeyi tasarlamış olan karşı tepkilerdir mesela, “Beni dinlemiyorsun”; fakat olumsuz etkiyle örneğin öfke iletilir. Partnerler, olumsuz etkiye karşı yanıt verme eğiliminde olup, bunun sonucunda da döngüyü devam ettirirler. Bu, onların etkileşimlerini yapılandırılmış ve tahmin edilebilir yapmaktadır. Bunun aksine yıpranmamış-sorunsuz çiftler onarma girişimlerine daha eğilimlidir ve buna bağlı olarak olumsuz davranış sergilemelerini daha erken terk ederler. Örnek olarak, eşlerden biri “Bir dakika, bana bitirmem için izin vermiyorsun” veya “Özür dilerim, …. lütfen sözünü bitir” şeklinde yanıt verebilir. Bu yüzden, onların etkileşimleri daha gelişigüzel ve daha az tahmin edilebilir gibi görünür (Fincham, 2003). 
    Evlilikle ilgili yıpranmış çiftlerce sergilenen ikinci önemli davranış örneği ise isteme-geri çekilmedir ki (demand-withdraw) burada bir eş diğerini birtakım talepler, şikayetler ve eleştirilerle baskı altına alır buna karşın diğer eş tepkiyle ve pasif hareketsizlikle geri çekilir. Özellikle, erkek eşin çekildiği ve kadın eşin düşmanca şekilde karşılık verdiği davranış sırası, memnun çiftlere nazaran sorunlu evliliğe sahip olan çiftlerde daha yaygındır. Son araştırmalar geri çekilen eşlerin hangi partnerin değişiklik istediğine göre (örnek olarak, bir erkek değişiklik istediği zaman, geri çekilmek isteyen kadındır) farklılaştığını göstermiştir (Fincham, 2003). 
    Cartensen ve Gottman (1994), çatışmaya kadınların ve erkeklerin psikolojik tepkilerinde biyolojik olarak cinsiyet temelli farklılıklar olduğunu iddia etmektedirler ki bu da kadın tarafından çatışma konusu ortaya çıkarıldığında erkeğin geriye çekilmesinin daha olası olduğu bulgusunu açıklayabilmektedir (Faulkner, Davey ve Davey, 2005). 
    Evlilik çatışması eşlerin ruh sağlığı, fiziksel sağlığı ayrıca aile sağlığı açısından önemlidir. 
    Ruh Sağlığı: Coyne, Downey, O’Leary ve Smith’in 1991 yılındaki çalışmalarında evlilik çatışmasının bireysel iyi-oluş üzerinde derin etkileri olduğu tartışılmıştır. Evlilik çatışmasının yeme bozuklukları ile bağlantısı Van den Broucke ve diğerleri 1997 çalışmasında, depresyon ile bağlantısı ise Beach ve diğerleri 1998 çalışmasında belgelenmiştir. Benzer biçimde evlilik çatışmasının, O’Farrell ve diğerleri 1991 çalışmasında erkek alkolizmi, Murpy ve O’Farrell 1994 çalışmasında içki içme alışkanlığı, episodik yani nöbet şeklinde oluşan içme alışkanlığı, aşırı alkol alma ve ev dışı içme, O’Leary ve diğerleri 1994 çalışmasında eşlerin fiziksel ve psikolojik kötü muamelesi ile ilişkili olduğu kaydedilmiştir. 
    Beach ve O’Leary 1993 yılı çalışmasında, depresif eşlerin sorun çözme ile ilgili tartışmalarda daha olumsuz sözel ve sözel olmayan davranışlar sergilediklerini ve depresif olmayan eşe göre evlilikleri ile ilgili daha olumsuz algılara sahip olduklarını ifade etmiştir (Fincham, 2003). 17 
    Fiziksel Sağlık: Evli bireyler evli olmayan bireylere göre ortalama olarak daha sağlıklıdır. Evlilik çatışması, sağlık durumu iyi olmama ve belirli hastalıklar ile örneğin kanser, kardiyak rahatsızlıklar ve kronik ağrılar ilişkilendirilmiştir (Fincham & Beach, 1999); çünkü çatışma sırasındaki düşmanca davranışlar immünolojik, endokrin ve kardiyo-vasküler işlevlerdeki değişikliklerle alakalıdır. Kadınlar doyum aldıkları bir evlilik yaşıyorlarsa zihinsel ve fiziksel sağlık faydaları elde ederler, oysaki erkekler kalitesine bakmaksızın evlilikten yararlanır (Faulkner, Davey ve Davey, 2005). 
    Aile Sağlığı: Evlilik çatışması, çocukların bakım ve yetiştirme görevlerinde sorunlar, aileye problematik bağlanma, aile ile çocuk ya da kardeşler arasındaki çatışmayı arttırma ile ilişkilendirilmiştir (Fincham ve Beach, 1999). Sık, çözülememiş ve çocukla ilgili evlilik çatışmaları, çocuklar üzerinde negatif bir etkiye sahiptir (Fincham, 2003). 
    Çatışmanın sonucu olumlu ya da olumsuz olabilir. Eğer evlilik sürüyorsa ve çatışma şiddetli olarak devam ediyorsa, eşler kendilerini değersiz hissedebilirler ve evliliğin bitmesine karşı istekli olabilirler. Çatışma yaşayan ve çatışmasını çözebilen bireyler, evliliklerinde diğerlerine göre daha uyumludur. 
    Beckman (1979), çatışmanın çözümlenmesi için üç temel gereksinimin karşılanması gerektiğine dikkat çekmiştir: 
    1. Açık iletişim, 
    2. Çatışmanın derecesi ve doğasıyla ilgili doğru algılama, 
    3. Çatışmayı çözecek yapıcı çabalar, ki bunlar da her partnerin diğerinin bakış açısını ve alternatif çözümleri düşünmeye istekli olmasını ve gerekliyse uzlaşmaya istekli olmasını minimum düzeyde kapsamaktadır (Rank ve LeCroy, 1983).  
    Yakın ilişkilerde çatışma karşısında gösterilen yaklaşımlar, evlilik ilişkisinin daha yoğun ve etkili olmasını sağladığı ya da evliliğin bütünlüğünü tehlikeye soktuğu için araştırmacılar uzun zamandır evlilik ilişkilerinde çiftlerin çatışma hakkındaki düşünceleri ve çatışma karşısındaki davranışlarıyla ilgilenmektedir.
    Evlilikte çatışmanın nasıl ele alındığı evliliği sürdürme açısından önemlidir. Şayet çatışma yapıcı bir şekilde ele alınırsa, evlilik doyumu ve ilişkinin istikrarı artacak; ancak çatışma olumsuz bir şekilde ele alınırsa, çift nispeten istenilen düzeyde olmayan, yetersiz bir ilişkiye katlanmak zorunda olacaktır. 

  • ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    ÇAĞIN EN BULAŞICI HASTALIĞI : FOMO

    En çok Z kuşağını tehdit eden, son yıllarda artan sosyal medya bağımlılığı olarak tanımlanan FOMO yüzyılın hastalığı olmaya aday gibi görünüyor. Gelişen teknoloji ile birlikte kişilerin sosyal yaşamı da bundan büyük ölçüde etkilenmekte ve sosyal olmanın iletişime geçmenin tanımı artık değişmekte.
    Fomo’nun kelime anlamı “Fear of Missing Out” yani çevrimiçi olmamaktan korkma, kaybetme korkusu. Kişi, internetle bağlantılı olmamaktan korkuyor. Gittiği yerde Wi-Fi çalışmıyorsa , internete giremiyorsa huzursuz oluyor. İnsanlar internete giremediğinde temel bir ihtiyacı karşılanmamış gibi hissediyor. Bu durum bir korku oluşturuyor.  Fomo, bu durumu tanımlamak için popüler psikolojide kullanılan bir terim.  Teknolojik aletlerle geçirilen vakit genellikle aile ve sevdiklerimizle geçireceğimiz zamandan çalınıyor. Bu durum kişilerin günlük zaman dilimindeki aktivitesini bozup eşi ve çocukları ile ilgilenmeyen telefonunu elinden bırakamayan yetikinler olarak sayısı gittikçe artan bir topluluğun ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kuşağın ebeveynler olarak  yetiştirdiği kuşağın gelecekteki halini hayal ettiğimizde toplumu büyük sıkıntıların beklediğini  sorunun gün geçtikçe büyümekte olduğunu rahatlıkla söylemek ise hiç zor olmuyor.
    Fomo küreselleşmenin bize bir hediyesi. Küreselleşme sadece politik-sosyolojik değişimleri yanında getirmedi aynı zamanda teknolojik bir değişim de oldu. Teknolojinin yaygınlaşması bütün dünyayı birbirine yakınlaştırdı. Eskiden çevremizdeki kişilerle sosyal ağ kurup hayatımıza devam ederken bugün dünyanın her yerinden insanlarla sosyal ağlar üzerinden arkadaşlıklar kurabiliyoruz. Duygusal ilişkiler hatta evlilikler bile sosyal ağlar aracılığı ile günümüzde gerçekleşebilmektedir. Yapılan bir araştırmaya göre, 2010 ve takip eden yıllarda internet üzerinden tanışıp evlenen insanların oranı %35 artmış. Ancak bu evliliklerin uzun sürmediği ve internet üzerinden tanışıp evlenenlerin %60‘ının 2-5 yıl içerisinde boşandığı görülmüştür. Sanal dünyada tanışıp evlenen kişilerin boşanmasındaki en büyük neden ise insanların kendilerini olduğundan farklı göstermesi ,evliliklerin bu nedenle sahte bir temel üzerine kurulmasıdır. Bu durum zamanla fark edildiğinde boşanmalar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. 
    Teknoloji sayesinde günümüzde istediğimiz bilgiye anında ulaşabiliyoruz. Bu durum dünyayı elektronik bir köye çevirmeye başladı mesafeler yakınlaştı. Aslında düşünüldüğünde bilgiyi yakınlaştıran ve çok büyük kolaylıklar getiren bu durum insanı insan yapan değerleri sarstı.  Bunlardan biri de sosyal medya bağımlılığı, bu bağımlılığın yaşı gittikçe de düşüyor. 3, 4 yaşındaki çocukların elinde telefonlar, tabletler çocuklar uyuşmuş şekilde birbirleri ile oyun oynamıyorlar. Çocuk gelişiminin en önemli parçası olan oyun giderek yerini sanal oyunlara bıraktı.  Anne babalar sussun diye çocuklarına bu sanal uyuşturucuyu çekinmeden veriyorlar. Bu çocuklar ergenlikte sanal olarak arkadaşlık kuran gençlere dönüşmekte ve yetişkin halinde ise artık birbirleri ile dialog kuramayan insanlar oluyorlar. Bu bağımlılık öyle bir hale geldi ki  aynı odada bulunan aile üyeleri de tek kelime bile etmeden ellerinde akıllı telefonlarla saatlerce zaman geçiryorlar. 
    Sosyal Medya ile geçirilen zaman kişinin günlük yaşam düzenini bozduğunda , eskiden yaptığı halde sosyal medya ile geçirdiği zaman nedeniyle artık  aksattığı faaliyetler oluyorsa FOMO kapıdan gözüktü demektir. Sosyal medya bizi sosyal olarak engelli birine dönüştürüyorsa buna rahatsızlık demek gerekiyor.
     Toplumda, sanal âlemde daha fazla yer edinebilmek gibi bir kültür oluştu. Twitter’da yazdıkları retweet yapılmayanlar veya Facebook’da ve İnstagram’da yeterince beğeni almayanlar kendilerini kötü hissediyorlar. Snapchat ie anı yaşamayıp bunun sürekli video kaydını çeken, duygularını bu yolla ifade eden , takipçi sayısı ile var olan ve sevildiğini hisseden kişiler sosyal medya aracılığı ile kendi davranışlarının sözlerinin onaylandığını, sevildiğini hatta değerli olduğunu hissediyor. FOMO da görülen önemli özelliklerden biri de sürekli diğer insanların ne yaptığı ile ilgilenme olarak ortaya çıkıyor. Bu durum insanların kendi yaşantılarından mutlu olmamasına ,sürekli olarak daha iyisini istemesine ve aile içinde çatışmalara neden olacak durumların ortaya çıkmasına da neden olabiliyor. Teknoloji bir amaç için kullanildığı takdirde hayatı kolaylaştırabiliyorken bunun gereğinden fazla kullanılması ile  kişinin günlük yaşam aktivitesini bozuluyorsa,  teknoloji hayatının tek konusu haline geliyorsa, kişi eşiyle ve  çocuklarıyla ilgilenmiyorsa, gerçek arkadaşlıklar kurmuyorsa  artık bağımlılık söz konusu olmaktadır.
    Sosyal medya bağımlılığının belirtileri nelerdir?
    Giderek sosyal medya araçlarını daha fazla kullanmak,
    Sosyal medyaya gün geçtikçe daha fazla ihtiyaç duymak,
    Kullanmadığında huzursuzluk hissetmek,
    Farkında olduğumuz kişisel problemlerimizi sosyal medya aracılığı ile halletmeye çalışmak 
    Sosyal medya kullanımının kişiye güven vermesi.
    Sosyal medyada fazla zaman geçirilmesiyle oluşan bu durum sonucunda kişi, bir yerden sonra işlerin ters gittiğini durumunda anormallik olduğunu boşa vakit geçirdiğini anlamaya başlıyabiliyor ama kendini engelleyemiyor. İşte bağımlılık burada ortaya çıkmaya başlıyor. Kişi hayattan haz almamaya başlıyor. Beyinin ödül olarak algıladığı karşıdaki insanın bize gülümsemesi, arkadaşlarla konuşmak gibi durumlar ödül olarak algılanmamaya başlıyor. Gerçek hayattan sıyrılıp telefon ve bilgisayarın içine kendini hapseden bu insanlar sadece sanal ortamda bulunmaktan zevk alıyor. 
    Çocuklar güvende olsun diye sokağa çıkmasını istemeyen anne babalar bilmiyor ki sokaktan daha büyük bir tehlike evde yanı başında. Çocuklar sahte bir kimlik edinip sanal alemde dolaşıyor. Bunun sonucunda yalan doğal bir olgu olarak çocuğa gözükmeye başlıyor. Kendini olduğu gibi kabul etmeyen hayal ettiği şekilde kendini tanıtan ve gittikçe kendinden uzaklaşan bireyler ortaya çıkmaya başlıyor. Sosyal ağlar insanlara “yeni bir ben” olma seçeneği sunuyor. Ayrıca oluşturulan bu yeni  kimlik istediğin zaman değiştirilebiliyor. İşler ters gidiyorsa olumsuz eleştiri alıyorsan yada popüler olamadıysa hemen başka bir kimlik edinilebiliyor. İşte bu durum normal hayatta ilişki kurarken kendi söylediğimizden ve davranışımızdan sorumlu olma, yaptığımız hataları düzeltmeye çalışma gibi insani olan vasıfları ortadan kaldırıyor. Arkadaşlıklar ve  ilişkiler kısa süreli, sorumluluk almayan çok rahat yalan söyleyen insanlar ve sahte kendilikler…İşte bu durum zamanla insanın gittikçe kendisinden daha fazla uzaklaşmasına, hayatı yaşamamasına gerçek anlamda mutlu olamamasına neden oluyor. 
    Teknoloji gererekli olduğu taktirde amacımıza ulaşmak için bir araç olarak kullanıyorsa hayatımızı kolaylaştırmaktadır. Ancak teknolojiyi bir araç olarak değil hayatımızın merkez noktasına bir amaç olarak koyarsak hayatımızı kısıtlamış kendimizi sosyal bağımlı hale getirmiş oluyoruz. Sosyal medyada ideal bir kullanıcı, gerçek hayat ile sanal dünya arasındaki sınırları koruyabilen kullanıcıdır. Eğer siz anı yaşamaktansa o anın fotoğrafını çekip aldığınız beğeni miktarınca mutlu oluyorsanız gerçek hayattan uzaklaştığınız anlamına gelir bu.
    Telefonu elimizden bırakıp, bilgisayarın başından kalkıp;  insanlarla yüz yüze görüştüğümüz sohbetler, kısa yürüyüşler, aile toplantıları, çocuklarımızla oyun oynamak gibi faaliyetleri arttırıp FOMO dan uzaklaşabiliriz. Unutmamak gerekir ki hiçbir sanal yaşantı gerçek yaşantının yerini tutamaz. Hayata dokunmak ve gerçekten yaşamak için bırakalım elimizden telefonları, kapatalım telefonları. Hayata gerçek bir gülücük hediye edelim  ve gerçek kendiliğimizi  sevelim.  Unutmayalım geçen zaman bir daha geri gelmeyecek.
     

  • OKUL ÖNCESİ EĞİTİM NEDEN GEREKLİDİR?

    OKUL ÖNCESİ EĞİTİM NEDEN GEREKLİDİR?

    İnsan biyokültürel ve sosyokültürel bir varlıktır. Çocuk doğumundan itibaren toplumla biraradadır. İlk önce bu toplum küçükken, zamanla genişleyip büyür. Bu toplumda sağlıklı bir birey olarak yetişebilmek için çocukluk dönemindeki gelişim çok önemlidir.

    Erken çocukluk dönemi çocuğun duygusal, fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimi gibi bir çok alanda önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalar özellikle 6 yaşına kadar olan dönemin önemini vurgulamaktadır. Bu dönemde çocuklar kaliteli kişisel bakıma ve öğrenme olanaklarına tabi tutulmalıdır. Çocuk doğumundan itibaren öğrenmeye başlar. Erken yaşta sunulan kaliteli bir eğitimin çocuğun hayatında uzun süreli bir etkiye sahiptir. Mesela, konuşma gelişimi çocuğun hayatının her alanında etkilidir. Karşılıklı konuşma ve kitaplarla çocuk kelimeyi daha iyi idrak eder ve kullanır. Kreş ve anasınıfı gibi okul öncesi eğitim veren yerler çocuğa daha keyifli bir öğrenme ortamı sunarlar. Bunun yanısıra, oyun çocukların öğrenme ve duygusal gelişiminde önemilidir. Oyun, çocuklara sosyal yetenek ve insanlarla iletişime geçme deneyimi kazandırır. Değerleri, etikleri geliştirir. Kesme, yapıştırma, boyama gibi etkinlikler çocukların motor becerilerini geliştirir. Oyunlar aracılığıyla çocuklar düşünmeyi, akıl yürütmeyi, problem çözmeyi ve yaratıcılık yeteneklerini ortaya çıkarır.

    Piaget; çocukların objelere, nesnelere farklı işlevler, görevler yüklemesini ”pretend play” olarak adlandırır. Mesela, bir çocuk, su şişesini telefon gibi kullanabilir. Piaget, bunun çocuğun kendisini ifade edebilmesine ve hayatındaki olayları yorumlayabilmesine olanak sağladığını söyler. Ayrıca bunu içeren oyunlar, çocuğa duygularını kullanmasını, sosyal yeteneklerini geliştirmesini ve zengin bir hayalgücü sağlar. Özel kurallara sahip oyunlar, çocuklara birlikte hareket etmeyi, birbirini anlamayı ve mantıklı düşünmeyi öğretir.

    Yaklaşık 50 yıldır araştırmacılar okul öncesi eğitimin çocuğun gelişimi üzerindeki etkisini araştırmaktadır. Yapılan araştırmalar okul öncesi eğitimin, çocuğun sosyoekonomik gelişimi, okul başarısı ve bilişsel gelişimi üzerinde etkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca akıl sağlığı üzerindeki olumlu etkisi de gözlemlenmiştir. Sosyal yetenekleri geliştiriken, sınıf tekrarını, okul problemlerini ve özel eğitim ihtiyacını en aza indirdiği görülmüştür.

    Tulsa’da yapılan bir araştirmaya göre Head Start’ın (Amerika Birleşik Devletleri’nde düşük gelirli ailelerin çocuklarına sağlanan okul öncesi eğitim programı) okuryazarlık, matematik, bilişsel yetenekler ve dil gelişimi üzerinde büyük etkisi olduğu bulunmuştur. Perry Study olarak adlandırılan başka bir çalışma da okul öncesi eğitimin IQ üzerinde etkisine rastlamazken, ortaokuldaki başarı testlerinde kalıcı etkisini bulmuştur. Ayrıca okul öncesi eğitimin çocuk yaşta suç işleme oranını azalttığı, özel eğitim ihtiyacını aza indirdiği ve okuldaki başarısını artırdığı gözlemlenmiştir.

    Daha bir çok çalışma iyi dizaynlanmış bir okul öncesi eğitimin çocuğun gelişimi üzerinde etkisi olduğunu kanıtlamıştır. Bazıları okul öncesi eğitimi diğerleriyle karşılaştırmıştır; okul öncesi eğitim alanlar, ev dışı çocuk bakımı alanlar ve okul öncesi eğitim almayanlar. Okul öncesi eğitim çalışmalarının analizlerine göre , okul öncesi eğitimin çocukların bilişsel gelişimi üzerinde etkisi olduğu gösterilmiştir.

    Okul öncesi eğimin önemini vurgulayan bir çok çalışma ışığında Avustralya hükümeti 2008-2009 yıllarında, okula başlamadan önce çocukların okul öncesi eğitim almasını zorunlu kıldı. Ayrıca, Amerika’da ”Okul Öncesi Eğitimin Etkili Kuralları (EPPE)” olarak bilinen uzun süreli araştırmanın sonucunda çocuk ne kadar kaliteli bir eğitim alırsa dil gelişiminin o kadar iyi olduğu ve ayrıca okul öncesi eğitime erken başlamanın istatistiksel olarak erken okuryazarlık becerisinde, motor davranışların gelişiminde , bilişsel yeteneklerin, konuşma ve dil, çalışan hafıza, sosyal gelişim ve davranış gelişiminde büyük bir etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Bunlar çocuğun, okul yaşamına hazırlanmasını ve onu daha rahat yürütmesini sağlayan özelliklerdir. Erken ve kaliteli bir okul öncesi eğitimle edinilen sonuçlar daha iyi ve etkilidir. Amerika’daki politika, okul öncesi eğitim için 4 yaş altındaki çocuklara erişmeyi hedeflerken, dezavantajlı bölgelerde büyüyen çocuklara bunun için daha fazla olanak sunmaktadır.

    La Greca, çocukların akranları tarafından kabul görmesinin hayatları üzerinde çok büyük etkisi olduğunu savunur. Bu aşamada kaynaşma ve insanlarla iletişime geçebilme çok önemlidir. Çocuklar 2-6 yaş döneminde sosyalleşmeye başladığı için, toplumda nasıl davranacağını öğrenmeye başlar. Oyun oynamayı, oyuncağını paylaşmayı, karşılıklı konuşmayı öğrenmesi problem çözme yetisinin gelişmesini sağlamaktadır.

    Özetle, çocuklarınızı kaliteli bir okul öncesi programına tabi tutmak ilerde onların hayatı boyunca istifade edecekleri bir yatırım olacaktır.