Kategori: Psikoloji

  • İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    İletişimdeki En Büyük Hatalardan Birisi Sen Dilini Kullanmak… Nedir Bu Sen Dili?

    Sen dili hissettiklerimizi/ duygularımızı karşı tarafı suçlayarak anlatmak demektir. Hatalı ve sonuçsuz bir iletişim şekli olan sen dili; “Sen hep böylesin”, “sen beni anlayamazsın”, “hep senin yüzünden”, “sen böyle yapmasaydın sonuç böyle olmazdı”, “sen çok anlayışsızsın”, “senin anlaman mümkün değil”, “sen olmasaydın böyle olmazdı”, “sen çok beceriksizsin”, “sen kötüsün”, sen, sen, sen…, aslına bakarsanız gerçekte sen dili kendinizi ifade edemediğiniz, karşı tarafı rahatsız eden, size yarar sağlamayacak bir iletişim tarzı. 

    Bu dili kullandığınız sürece haklı olsanız bile haksız duruma düşecek ve kendinizi karşı tarafa doğru anlatamayacaksınız. Böyle bir iletişim şeklinde diğer kişi kendisini suçlanmış hissederek otomatik olarak savunmaya geçecek ve haklı olsanız bile sizi asla anlamayacaktır. Bu şekilde davrandığınız sürece kendinizi doğru ifade etmemiş sadece karşı tarafı suçlamış olacaksınız. 

    Resme baktığınızda bile sizde büyük bir ihtimalle suçlandığınız duygusu uyanacaktır (tabi mazoşist bir yanınız yoksa). Bu çok normal bir duygudur. Çünki bu hareket sizde azar işiten bir çocuğun duygularını uyandırır ve öfkelendirir. Sen dilide karşı tarafta böyle bir etki yaratır ve karşıdaki kişi kendisini azar işitmiş gibi hisseder, öfkelenir ve savunmaya geçerek sizi dinleyemez hale gelir. 

    Peki doğru olan nedir? 

    Ben dili kullanmak. Karşınızda ki kişinin davranışlarının, söylediklerinin, yaptıklarının, yapmadıklarının sizde nasıl duygular uyandırdığını, neler düşündürdüğünü ifade etmek” Ben Dili” kullanmaktadır. Örneğin “sen zaten beni hiç anlamazsın” yerine, genelleme yapmadan, sadece o anki olaya ilişkin duygularınızı, düşüncelerinizi ifade etmelisiniz. “anlaşılamadığım hissine kapılıyorum”, “elimden geleni yapmaya çalışıyorum ama sanki anlaşılmıyorum”, “yaptıklarım farkedilemiyormuş gibi hissediyorum”, “böyle söylediğin zaman üzülüyorum, kendimi değersiz ve kötü hissediyorum”, “böyle yapınca bana değer vermiyormuşsun gibi hissediyorum”, “sanki kendimi hiç yokmuşum gibi hissediyorum” şeklinde kendi duygularınızı ve düşüncelerinizi karşı tarafa ifade ederseniz karşı tarafı suçlamadan kendinizi ifade etmiş olursunuz. Bu durumda karşıdaki kişi sizi daha kolay anlayacak ve savunma ihtiyacı hissetmeden sizi anlamak için gayret sarf edecektir. 

    Ben dili bazılarına kendisini küçültüyormuş gibi gelebilir. Ama aslında böyle değildir. Bu kendi kişisel bakış açınızda ki hatadan kaynaklanır. Ben dili kullandıkça zamanla kişilerle daha sağlıklı iletişim kurabildiğinizi fark edeceksiniz…

  • AİLE TERAPİSİ

    AİLE TERAPİSİ

    Aile terapisi hiç kuşkusuz çift ve evlilik terapisiyle örtüşür, ancak kökenleri biraz farklıdır. Çift terapisi , ilişki sorunları nedeniyle yardım aramaya başlayan danışanların sayısınız artması üzerine geliştirilmiştir. Aile terapisi ise bireysel tedavide genellikle kurumsal ortamlarda klinik açıdan önemli ilerleme sergileyen birçok insanda eve döndükten sonra nüksetme durumunun yaşanması üzerine geliştirilmiştir.
    Ailedeki rahatsızlıkların çözülmesine yönelik diğer bir yaklaşım da yapısal aile terapisidir(Minuchinirbirlerinin,1974). Sistemler kuramına dayanan bu yaklaşıma göre ailesel bağlam değiştirilebildiği takdirde üyelerin her birinin aile içinde yaşadığı deneyimler de değişecek ve onlar da yeni aile bağlamının değişen gereklilikleri doğrultusunda farklı davranmaya başlayacaktır. Dolayısıyla , yapısal aile terapisinin önemli hedeflerinden biri ailenin örgütlenişini değiştirerek aile üyelerinin birbirlerine karşı daha destekleyici ve daha az patojen davranmasını sağlamaktır.
    Yapısal aile terapisi mevcut etkileşimlere odaklanır ve terapistin etkin, ancak direktif olmayan bir yaklaşım benimsemesini gerektirir. Terapist ilk olarak ailenin bir üyesi gibi davranıp ailedeki etkileşimlere katılarak aile hakkında bilgi toplar ailedeki tipik etkileşim örüntülerinin yapısal haritası. Bu sayede aile sisteminin sınırlarının katı mı yoksa esnek mi olduğunu, güç yapısına kimin egemen olduğunu , işler yanlış gittiğinde kimin suçlandığını vs. görür. Tüm bunların anlaşılmasından sonra üyeler arasındaki etkileşiminin değiştirilmesi üzerinde çalışmaya başlar; genellikle birbirlerinin ilişkilerini dolanma (aşırı müdahalecilik ), aşırı koruyuculuk , katılık ve zayıf çatışma çözme becerileri vs. değiştirilmeye çalışılır.

  • YAŞLILIK DÖNEMİ DEPRESYONU

     
            Yaşlanmak, herkesin yaşayacağı, geciktirmek için türlü yollara başvurduğu, ama bir şekilde herkesin yaşayacağı korkulu rüyasıdır. Artık yaşamın sonuna yaklaşıyor olmak bazı kişilerde aşırı gerginlik sıkıntı ve depresyona varan sorunlar yaratabilir. 
           Peki yaşlılık depresyonunun en önemli nedenleri nelerdir ve nasıl önlenebilir biraz bunun hakkında konuşalım.
             Öncelikle gençlik ve yetişkinlik döneminde hayata geçirilemeyen istek, arzu ve amaçlar yaşlılıkta yaşanan depresyon için önemli bir temel oluşturur. Bu nedenledir ki, genç ve yetişkinlerde bilişsel davranışçı terapi sürecinde yarım kalan sonlandırılmamış ya da hiç başlanmamış amaç ve hedefler hayata geçirilmeye teşvik edilir. Hatta verilen ödevler bunlar temel alınarak düzenlenir. Çünkü şimdi ve buradaki tedavinin yapılandırılması ve ileriki süreçlerde ve yaşlılıkta daha huzurlu bir yaşam sürülmesi için yarım kalmamış hedefler çok önemlidir.
              Bir aile ve çocuk sahibi olamamak, yaşlılık döneminde hayata kalıcı ve kendinden bir şey bırakamadan veda etmek anlamına geleceği için gerginliğe, huzursuzluğa, öfke ve depresyona sebep olabilir. Bu nedenle genç ve yetişkinlikte bir aile ve çocuk sahibi olmak, tercih edilmiyorsa koruyucu aile olmak, ya da gönüllü olarak çocuklarla ilgili konularda çalışmak, bir hayvan sahibi olmak ilerde yaşlılıkta yaşanması muhtemel üzüntüler için çözüm olabilir.
              Diğer bir sorun da sağlık sorunlarıdır. Sağlık problemleri birçok yaşlı bireyi yaşlılık dönemini güzel geçirebilmesinden alıkoyar. Örneğin; ağrıyan dizler, kilo problemleri nedeniyle yavaşlayan vücut hareketleri, tansiyon, romatizmal hastalıklar, kalp vb rahatsızlıklar…..
    Sağlık sorunlarını en aza indirgemenin yolu belirli bir yaşa gelmeden kilo probleminin halledilmesi, doğru ve sağlıklı beslenme, düzenli doktor kontrolleri, düzenli spor yapmak, faal kalmak gibi etkinliklerle gerçekleşebilir.
        Çocukları ya da akrabaları tarafından çok yalnız bırakılan, özellikle hayat arkadaşını kaybetmiş yaşlı bireylerde yaşama sevinci, hayata tutunma, motivasyon, çok daha düşük olacağından, bu kategorideki yaşlılara biraz daha özen gösterilmeli, sosyal yaşama adapte olmaları için motivasyon ve teşvik destekleri yapılmalı, hayata tutunmaları, kalan ömürlerini huzurlu ve mutlu geçirmeleri için yardımcı olunmalıdır. Bu durumdaki bir yaşlının öfkeli, tahammülsüz, aksi olması çok normaldir çünkü duygu durumu tamamen bozulmuştur. Her zaman her konuda olduğu gibi bu durumda da empati yapmalı, biz bu durumda olsaydık ne hissedeceğimizi düşünmeli, yaşlı yakınımızı suçlamak ya da yermek yerine onun için ne yapabileceğimizi düşünüp, karar verip bunu bekletmeden hayata geçirmeliyiz.
        Yaşlılık döneminde, kişilerin artık bir hedef ve amaçlarının kalmaması, eve kapanmaları, sadece televizyon seyrederek vakit geçirmeye çalışmaları, normalden fazla kilo almaları ya da kilo vermeleri oldukça fazla görülen bir durumdur. Böyle bir durumda, kişiye tekrar yaşam sevinci aşılamak için ailenin ve çevresindekilerin desteği çok önemlidir. 
        Halk Eğitim Merkezlerinin, her semtteki gönüllü derneklerinin, belirli bir yaşın üzerindeki yaşlılar için düzenlediği birçok ücretsiz ya da çok düşük ücretli etkinlikler vardır. Sağlıklı yaşam spor faaliyetleri, günlük ya da kısa süreli geziler, değişik kurslar, dans etkinlikleri, korolar, resim ve gönüllülük çalışmalar bunlardan bazılarıdır. Yakınımızdaki yaşlıları bunlara yönlendirerek hem yaşlarına uygun yeni arkadaşlar edinmelerini, hem de arkadaşlarıyla birçok keyifli etkinlik yaparak hayata sarılmalarını sağlayabiliriz.
              Sonuç olarak yaşlılık dönemini spor yaparak, eve kapanmayarak, sürekli faaliyetlere katılarak, gezerek, hatta çalışarak hala verimli olabildiğini hissederek,  hareketli geçiren yaşlılarda, huzursuzluk, anksiyete, depresyon ve öfke durumları çok daha az görülmektedir. 
     

  • PANİK BOZUKLUK VE ANKSİYETE GRUP TERAPİLERİ

     
    Grup Terapileri, aynı rahatsızlıkları, aynı dertleri, aynı sorunları yaşayan değişik karakter, inanç ve çevreden gelen kişilerin bir araya gelip sorunlarını konuştuğu terapilerdir. 
    Özellikle Panik Bozuklukta, hastaların yaşadığı en büyük sorun, kendileri bile anlamlandıramadığı bir çok değişik semptomu başkalarına açıklamaya çalışmak ve bu fiziksel semptomları kimsenin anlamadığını ve yaşamadığını düşünmeleridir.
    Grup Terapilerinde kendileri gibi hisseden başka insanların da olduğunu görmek, onlarla paylaşımlar yapmak, değişik insanların atak geldiğinde uyguladığı değişik yöntemleri görmek ve kendi yöntemlerini aktarmak, Panik Bozukluk hastalarının bireysel terapi sürecine mükemmel bir destek sağlamaktadır.
    Minimum 5 kişiden oluşan grup terapileri, ortalama 15 gün ile ayda 1 şeklinde yapılabilir.

  • Psikoterapi size ne kazandırır?

    Psikoterapi size ne kazandırır?

    Psikoterapi, bireyler arasında tartışma uyandıran ve hakkında herkesin bir görüşünün olduğu bir alandır. İnsanların çoğu, psikoterapiye ve psikoterapiste kayıtsız kalamaz. Genelde faydasını görenler, gidip fayda göremeyenler ve gitmeden psikoterapi üzerine görüş bildirenler olarak üçe ayrılmaktadırlar. Bazı ifadeleri biz de sıklıkla duyuyoruz.
    Örneğin:
    ·    “Psikolog sadece dinler, hiçbir yorum yapmaz ve sonda sen kendi kendine konuştuğunla kalırsın” diyenler vardır.
    ·    Bir de “Sorunlarımı kendi kendime çözerim. Arkadaşlarıma anlatırım, ona vereceğim parayla alışveriş yaparım” diyenler hiç de azımsanmayacak bir boyuttadır.
    Acaba psikoterapi bize gerçekte ne kazandırır?
    Psikoterapi, hayatımızdaki olaylara daha geniş bir pencereden bakmamızı sağlar. Çünkü hayatın akışı içerisinde bizi üzen, korkutan veya kaygılandıran birçok şey olup bitmektedir. Ve her zaman geçerli olan bir durum vardır: Kişi stresle baş başa kaldığı zaman olaylara daha dar bir çerçeveden bakmaya başlar. Resmin bütününü görmektense tek bir noktaya odaklanma geçici bir rahatlama sağlar. Bu sürecin sonunda sıkıntının sirayet ettiği alanları birbirinden bağımsızlaştırmaya başlarsınız. Size göre hayatınızdaki sorun alanları, birbirinden bağımsızlığını ilan etmiş ada cumhuriyetleri gibidir.
    Psikoterapi ise size bu adaları birleştirme farkındalığı kazandırır. Çünkü seansa getirdiğiniz meseleler birbirleriyle bağlantılıdır. Örneğin “Özgüven sorunu var, insanlarla sosyalleşmekte zorlanıyorum.” diyerek seansa gelebilirsiniz. Ama bu durum muhtemelen sizin romantik ilişkilerinizi de zora sokuyordur. Birinden hoşlanırsınız ancak o kişiye açılamazsınız. Ya da bir ilişkiye girerseniz ancak o ilişkinin içinde kelimenin gerçek anlamıyla var olmakta zorlanırsınız. Bir işe girersiniz ve orada yükselmeniz imkansızlaşır çünkü terfi almak sadece işinin iyi yapmaktan değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerinizin işlevsel olmasından geçer. Serbest meslekte çalışıyorsanız size iş gelmeyebilir, günü siftah bile yapmadan tamamlayabilirsiniz. İşte size her yere sirayet eden bir sorun: Özgüven.
    Elbette kişinin geçmişiyle, sorunlarıyla, hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesi kolay bir hadise değildir. Ancak psikoterapi sürecinin sonunda kişinin elde edeceği farkındalık, değişim ve dönüşüm, bu süreçte çekilen bütün zahmetlere değmektedir. Eğer siz de sorunlarınızın çözümü için gerçek bir dönüşüm hedefliyorsanız, konusunda yetkin olan bir uzmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bugün ihtiyacınız olan şey, hayatınızla ilgili cesur kararlar almak için yüklerinizden arınmaktır. Sizi karar almaktan alıkoyan, geçmişten gelen ve sırtınızdan inmeyen yüklerdir. Eğer bu yüklerden kurtulur, hafiflerseniz, işte o zaman hayatınızla ilgili önemli kararları daha kolay almaya başladığınızı fark edeceksiniz. Hissedeceğiniz huzur ve mutluluk, artan özgüveninizin iki güzel kız kardeşi olacaktır.
    Psikoterapi sizi özgürleştirir
    Sevdiklerinizle sağlıklı günler geçirmeniz dileğiyle,
     

  • Öfke Kontrolü

                    ÖFKE İLE BAŞ ETME YOLLARI              

    Bireyin kendi yaşamında deneyimlediği ya da diğer bireylerde gözlemlediği yaşanması istenmeyen durumlar kişinin huzursuz anlar yaşamasına  ve  öfke duymasına  neden olabilmektedir.  

    Birey öfkelendiği zaman otomatik olarak bir tepki oluşturur.
     Bu tepki kişinin problemi algılama biçimi ve bununla baş etme yöntemlerine göre farklılık göstermektedir.

    Peki öfkeyle nasıl başa çıkıyorsunuz? Öfke ile sağlıklı baş etme yolları var mı?
    Öncelikle öfkeyle baş etme yollarının olumlu ya da olumsuz olduğunun farkına varılması gelecekte yaşanabilecek durumları daha sağlıklı hale getirmektedir. Bununla birlikte yaşanan durumları  kabul etmek öfkenin kontol edilmesini sağlamaktadır. 
    Öfkeli olunan zamanlarda doğru nefes alma teknikleri ile dikkat odaklarını değiştirebilmek de öfkeyi kontol edebilmenize katkı sağlamaktadır.

    Birey öfke patlaması yaşadığında bazen neden öfkelendiğini dahi unutabilmektedir.
    Öncelikle  öfkelenmeye neden olan durumların yanıtı aranmalıdır.  Daha sonra  öfkenin yaşamsal kabulünü sağlayarak öfke ile başa çıkma yolları aranmalıdır.

    Öfkeli olduğunuz zamanlar sizin için önemli olan, daha sonra olumsuz sonuçlar doğurma potansiyeli olmayan ve öfkenizi kontrol etmede işinize yarayacak yollar bulmanızdır.

    Öfkeli olduğunuz zamanlar bulunduğunuz ortamdan uzaklaşarak öncelikle ‘Ben neden öfkelendim?’ sorusuna yanıt aramalısınız. 
    Öfkenizin giderek şiddetlendiği  durumlarda ortamı değiştirmek öfke patlamasını önler ve  öfkenin fiziksel belirtilerini azaltarak olumsuzluk durumlarını azaltır. Ortamdan uzaklaşarak güvenilen arkadaşla bu durum paylaşılabilir.

    Fiziksel aktiviteler yapmak bireyin öfkesinin azalmasında katkı sağlayabilmektedir. Örneğin; yürüyüş yapmak, dans etmek, futbol, basketbol, voleybol… gibi etkinlikler

    Yaşanan durum ne olursa olsun en önemlisi bu durumu olduğu gibi kabul edebilmek. 
    Bu yaşantı ile ilgili düşünceniz ve duygunuzu  öfke duyduğunuz kişiye söyleyin. Sesinizi yükseltmeden alçak bir şekilde düşüncelerinizi, duygunuzu  söylemeniz, öfke duyduğunuz kişinin direncini kırar.

    Öfkeyi anlatın;  Birey öfke duygusuna kendisini o kadar kaptırır ki bazen neye öfkelendiğini unutur. Çoğu zaman  karşısındakini dinlemeyerek sadece kendisinin haklı olduğunu düşünür.

                           Öfkeyi anlatmadığınızda karşınızdaki birey sizin neye sinirlendiğinizi ve neyi değiştirmek istediğini anlamaz. Anlamadığı için de bu durum gelecekte tekrar yaşanabilir.

    Öfke kontrolü için pratik bir yol;

    Öfkelenmenizin nedenini anlatın  à Yaşanan durum karşısındaki duygunuzu tanımlayın  à 

    Problemin sizin için önemi ve etkisinin ne olduğunu anlatın à Sorunun sizin için 

    nasıl çözümlenebileceğini anlatın

                 Öfke zamanında ifade edilmediğinde farklı olumsuzluklar yaşanmasına neden olabilir. Örneğin, problem yaşanan kişiyle paylaşılmayan durumların başka kişilere aktarılması gibi.  ( ör; iş yerinde problem yaşayan birinin evine gittiğinde eşine sözel ya da fiziksel şiddet uygulaması. ) 
    Bunun dışında öfkeyle başa çıkılamadığında alkol ve madde kullanımına yönelimlerde artış görülmektedir.
                   Bu tür olumsuz sonuçların yaşanmaması için öfkeyle başa çıkma mekanizmalarınızı güçlendirmenizde ve başa çıkamadığınız durumlarda profesyonel bir destek almanızda fayda var. 

  • Stres hakkında bilinmesi gereken 5 şey

    Stres hakkında bilinmesi gereken 5 şey

    1.İşaret: Mide Ağrısı
    Stres midede genel olarak ağrı yapabilir. Bu durum midede ve bağırsaklarda stres altındayken daha güçlü hissedilir.
    Çözüm: Akıldan ve bedenden derince nefes almayı öğrenebilirsin. Ellerini beline koy ve derin bir nefes al. Karında oluşan şişliği hisset. Yavaşça nefesini ağzından veya burnundan ver. Bu işlemi 2 günde bir 10-20 dakika arası yap. Bu sizin daha rahat hissetmenizi ve enerji kazanmanızı sağlayacaktır.
    2. İşaret: Uyuşturucu ve Alkole güvenmek
    Eğer stresinizin uyuşturucu veya alkol kullanarak geçeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu sizin endişe ederek kaçış yolu aradığınızı gösterir. Bir doktordan veya psikologdan yardım almanız gerekir. Eğer sadece içerek veya ilaçlar kullanarak atlatmaya çalışırsanız bu sizi zorlu bir dönem içine sokar. Bununla birlikte çabucak bağımlı olabilirsin e bu yol senin problemini çözmez.
    Çözüm: Bu konu ile ilgili bir terapistle irtibat içinde ol. Bu sorununu onunla paylaş. Terapistin sana bu zor dönemlerinin üstesinden gelmeni sağlayacaktır.
    3.işaret: Değişiklik getirmek
    Değişiklik stresin en büyük nedenlerinden biridir. Orneğin yeni bir okula başladığınızda veya en yakın arkadaşınızın şehirden taşınmasında büyük stres yaşarsınız. Hayatınızın düzenine dahil olan bir kısmının değiştiğini gözlemliyorsunuz. Ve işleriniz planladığı gibi gitmediği için stres altında kalıyorsunuz. Bu zorluğu değiştirmeye çalışıyorsunuz ve yeni şeyler deniyorsunuz. Bu zamanda çok iyi bir ruh halinde olmaya ihtiyacınız var. Diğer yandan yeni dünyanıza alışmaya çalışıyorsunuz.
    4.İşaret: Olanları kabullenememek
    Stresinizin nedenini düşünün. Bu bir test mi yoksa görev mi? Savaş mı barış mı? Bu olay endişe ve şikâyet getiriyor. Bir plan yapılıp problem çözülmeli. Yakın arkadaşına veya güvendiğin bir yetişkine çözüm bulamadığında danışabilirsin.
    5.İşaret: Güç Pozitif Düşünmededir
    Eğer kafandaki ses, bu çok zor diyorsa bu iş senin için güçleşir. Negatif düşünmek stresi çağırır. Kendine anlat, sen bir enerjiye sahipsin ve bu enerjiyi kendi hayatında pozitife çevirmek senin elinde. Kendine hedefler koy ve hesaplar yap. Bunları başarabilirsin. Bu işi yapabileceğine kendine güvenmelisin. Ve bu geçirdiğin zaman diliminde yol boyunca bu işin tadını çıkart.

  • Güzel günler sana gelmez, sen onlara gitmelisin ….

    Güzel günler sana gelmez, sen onlara gitmelisin ….

    Son günlerin meşhur sözü. “Hayat sana güzel!” Mutlu olanların mutluluklarına bakıp mutsuz olma halinin bir nevi dile getirimi. Kendi yaşamlarındaki güzellikleri görmeyecek kadar kör olmanın bir diğer adı belki de. İster istemez kızıyor insan. Her ne kadar espriyle karışık bir şekilde söylense de yavan bir tadı var. Küfür gibi çınlıyor kafada.

    Hiçbir şey sanıldığı ve görüldüğü kadar kolay değil. Bunca gece gündüz çalışmaları, karar verme sancıları ve çeşitli badireleri aştıktan sonra karşısına geçip “hayat sana güzel!” demek biraz ayıp olmuyor mu? Oysa hayalini gerçekleştirmiş, mutlu, huzurlu birinin yazdıklarını dinleyip keyif ve dersler almaktır doğru olan.

    Psikolog olmama rağmen bu sözü ben de çok işitirim. Kendimi oyalamayı severim. Önce kendim için gezer görür dolaşırım. Güzel olan paylaşılır yaşam felsefemle ne yaptım ne ettiysem paylaşırım. Bu şu demektir: “ Bak ben yaptım, ben gittim sen de git sen de aynı duyguları yaşa, mutlu ol. Hayattan keyif al! “ Öyle fazla paralar gerektirmiyor hayatın bana güzel olması için. Gökten zembille inen bir şey de yok. Hayatın bana sunduklarından fazlasını talep etmeden yaşamımı güzel kılacak ne varsa hakkını vererek yapmaya çalışıyorum. Hepsi bu. Öyle oturduğun yerden hayat güzel olmuyor ne yazık ki!

    Her şey sadece para da değil. “Paran var hayat sana güzel” “Bekarsın hayat sana güzel, “ Her hafta geziyorsun hayat sana güzel”, “Zamanın var hayat sana güzel”… Bir insan hayatın kendine güzel olmamasından bu kadar dem vuruyorsa sormak lazım: Sen hayatını güzelleştirmek için ne yapıyorsun? Mutlu olmak için hangi adımları attın? Hep yapmak istediğini söyleyip ertelediğin şeyleri ne zaman yapacaksın? Yoksa hala oturduğun yerden, başkalarına bakıp “oh, hayat sana güzel” demeye devam mı edeceksin?

    Biliyorum ve eminim ki hayat hareketi seviyor. Oturduğun yerden spor yapamaz, sevgili bulamaz ya da dünyayı dolaşamazsın… Hayatını değiştirmek isteyip, parmağını bile oynatmayacaksan hiçbir şey zaten sana güzel olamaz. Hayat ancak içinde bulunduğun koşulları kabul edip teslim olduğunda güzel olur. Örneğin sahile yakın oturuyor olmana rağmen üşenmeyip yürüyüşe çıktığın an, bisiklete binmeyi bildiğin halde erinmeyip denize sıfır pedal çevirdiğin an yaşamın sana verdiklerini kullanmaya başlarsın. İşte o an hayat da sana sürprizlerini sunar. Hayat her şeye rağmen çok güzel, tabi bunu görene… “Hayatın bizim için ne ifade ettiği hayatın karşımıza neler çıkarttığı ile değil, bizim hayatın karşısına çıktığımız tavırla belirlenir, başımıza gelenlerden çok bizim olanlara verdiğimiz tepkiler ile gelişir.” Der Lewis Dunnington Şimdi, “hayat sana güzel” diyenlere demeliyiz ki Evet, HayaT BanA GüzeL ! Kanser hastalarının “yaşayacağım ” motivasyonuyla iyileştiği dünyada hayatını elemle dolduranlara bu da benim eleştirim…

    Hayatın güzelliğini ve çirkinliğini kadere bağlayanlar var bir de. Onlara söylenebilecek tek şey Şems-i Tebriz’den : “ Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.”

    Ve Mevlana der ki;

    ‎”Üzülme!..Dert etme can!..Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan,…yürüyebiliyorsan…Ne mutlu sana!..Elinde olmayanları söyleme bana…Elinde olanlardan bahset can!…Üzülme!..Geceler hep kimsesiz mi geçecek?..Gidenler dönmeyecek mi?..Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede..Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış…Bil ki! Güzellikler de var bu hayatta…Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?..Hüzün olgunlaştırır” …Kaybetmek sabrı öğretir”Dört dörtlük tanımı sadece müzikte var. Hayatı olduğu gibi kabullenmeli ve üzerine elimizden gelenleri inşa etmeliyiz. Hayatın güzelliği beş para etmez bu sendeki ki yaşama aşkı olmazsa!

    ROTA: İnsan kendine olan güveni, cesareti ve umudu kadar genç, kuşkusu, korkuları ve bezginliği kadar yaşlıdır. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz. İnsanları yaşlandıran ideallerinin bitmesidir. Bir insan hayranlık duyup sevebildiği kadar genç demektir. İçinizdeki çocuğa iyi bakın. O mutluysa siz de mutlusunuz.

  • Beni Bu Havalar Mahvetti ..

    Beni Bu Havalar Mahvetti ..

    Yaz bitti artık! Yağmurlu ve bulutlu günler bizlere eşlik ediyor. Yazın vermiş olduğu neşe ve enerji yavaş yavaş kaybolmakta. İlkbahar doğanın canlanmasını kendimizi daha neşeli ve cıvıl cıvıl hissetmemimizi sağlarken sonbahar ise aydınlık ve güneşli günlerin geride kaldığını, soğuk kış günlerini hatırlatır bizlere. Havaların erken kararması, kapalı olması keyifsizlik ve mutsuzluk verir. İşte bu nedenlendir ki sonbahara hüzün mevsimi tanımı yüklenir.

    Bu iki mevsim döngülerinde depresyon görülme sıklığı artar. Sonbaharda depresyonun en sık görülen belirtileri arasında cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz ve sinirli ruh halleri, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük pişmanlık duygusu gelmekte. Sararan yapraklar, puslu bir gökyüzü içimizdeki sıkıntıyı artırır. Güneş enerjisi beyin yapısını olumlu etkilediğinden güneş enerjisinin azalmasıyla sonbahar aylarında insanların depresyona girme olasılığı diğer mevsimlere göre daha yüksek olur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte kişilerin yetersiz güneş ışığı alması beyindeki kimyasal maddelerin düzeninde bozulma yaratır bu bozulma da depresif duyguların yaşanmasına sebep olur.

    Herkesin mutsuzluk yaşadığı anlar olur şüphesiz. Bunlar çoğu zaman bir işin yolunda gitmemesine, gündelik hayatın basit bir takım zorluklarına bir tepki olarak ortaya çıkar. Bu ve benzeri duygular hoş olmamakla beraber gelip geçici duygulardır. Yaşanan düş kırıklıklarına bağlı olarak herkesin duyabileceği gelip geçici üzüntü, hüzün depresyondan farklıdır. Depresyon, kişinin ileri derecede çökkün olduğu uzun süreli bir dönemdir. Bununla birlikte depresyondaki herkesin yaşadığı tek duygu çökkünlük olmayabilir. Hasta çok gergin olabilir. Giderek huzursuz ve kolay sinirlenen biri durumuna gelebilir. Her şeyden çok sıkılmış olabilir. Zevk aldığı etkinliklerden zevk almaz olur ya da bu etkinlikler artık ilgisini bile çekmez. “Bardağın yarısı boş mu yarısı dolu mu?” sorusuna verilen yanıt depresyon geçirme olasılığının önemli bir göstergesidir.

    Depresyon kişinin duygusal durumundan çok daha fazlasını etkiler. Kişinin uykusunu ve yemek yeme biçimini bozabilir. Kişi olumsuz ve daha karamsar düşünmeye başlar. Kişide benlik değeri algısını düşürür. Depresyon kişiyi huzursuz ve kararsız kılar. Ancak depresyonun iyi bir tarafı iyileştirilebilir bir hastalık olmasıdır. Kişi uygun bir tedavi ile yitirdiği yaşam enerjisine ve sevincine geri dönebilir. Yaşamda hiç kuşkusuz birçok zorlanma ve engellenmeler yaşanır. Depresyonla baş ederken yaşamın zorluklarını da göğüslemek ve yaşamdan daha büyük bir zevk almak için yapılabilecek çok şey vardır.

    Sonbahar depresyonu yaşayan kişilerin hava bulutlu olmasına rağmen dışarı çıkmak isteği olmasa da dışarı çıkmak için çaba göstermesi, vücudu için düzenli beslenmesi örneğin bolca meyve ve meyve suyu tüketimi, düzenli spor yapması, işyerindeki isteksizliğini azaltmak için sık ve kısa keyifli molalar vermesi, sosyal yaşamını yeniden planlayarak keyif alabileceği aktiviteler planlaması örneğin kendine bir hobi bulması, doğa yürüyüşlerine katılması, fotoğraf kursuna yazılması veya bisiklete binmeye başlaması, v.s…Depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır.

    Depresyon, tükenmişlik değersizlik umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yaratan bir rahatsızlıktır. İşte bu olumsuz bakış açılarının depresyonun bir parçası olduğunun ve gerçek durumu tam yansıtmadığının bilinmesi gerekir. Bu olumsuz düşünceler tedavi etkisini göstermesiyle birlikte giderek gücünü ve kişi için önemini yitirmeye başlar. Depresyondan bir çırpıda kurtulup, kendinize geleceğinizi kesinlikle beklemeyin. Olabildiğince kendinize yardım edin, hemen düzelme göstermiyorsunuz diye kendinizi ayıplamayın hatta suçlamayın. Olumsuz düşünmeye yenik düşmeyin. Mevsime bağlı depresyon geçiriyorsanız, çok kalabalık ortamlardan kaçının ve pozitif enerji alabildiğiniz insanlarla beraber olun. Hafif ve sulu gıdalar alının ve kafeinli içecekler yerine bitki çaylarını özellikle de nane çayını tüketin. Özellikle hamilelik döneminde hormonların değişiminden dolayı depresyon riski daha yüksektir.

    Depresyona aşırı sorumluluk sahibi, titiz ve kolayca suçlanma eğilimi olan kişiler daha çabuk girmektedir. Yüzyllar önce yaşayan büyük filozof Buddha’ya kulak verin. O der ki: “Kendi kendine ışık ol, kendi ışığında hiçbir şeyde hiç kimsede sığınak arama; kendine gerçeği ışık yap” Hadi şimdi…

  • Aile ve Evlilik Terapisi Size Neler Kazandırır?

    Aile ve Evlilik Terapisi Size Neler Kazandırır?

    1-) Evliliğinizde eşinizle birlikte bütün çabalarınıza rağmen halledemediğiniz sizi ve eşinizi rahatsız eden sorunlarınız varsa bir evlilik terapistine başvurmanız çözüm için atacağınız en önemli adım olabilir. 

    2-) Evliliklerinde uyum, ayar ve iletişim sorunu yaşayan çiftlerin konuyu aralarında samimiyetle konuşmak çok önemli bir adımdır. Çoğu zaman çiftler bunu tek başlarına başaramaz. Evlilik ve aile terapileri eşlerin bütün çabalarına rağmen çözüme kavuşturamadıkları sorunlarını ortadan kaldırmak için eşlere yardım amaçlı düzenlemelerdir. 

    3-) Sorunlar çiftlerin yaşamının gündemine oturduğunda çift ilk etapta farkında olmadan evlilik sorunlarını yakın akrabalara ve ailelerine anlatmaya meyillidir. Sorunları her iki eşin kendi ailelerine anlatması sorunun daha da büyümesine hatta bazı durumlarda daimi hale gelmesine neden olur.  Aile ortamında herkes duygusal davranarak kendi çocuğunu savunup taraf tutmak zorunda kalır. Tartışmalar ve suçlayıcı konuşmalar sorunları daha da pekiştirir. Çiftlerin tarafsız bir aile ve evlilik terapistine başvurması ve onun rehberliğinde ilerlemesi çok daha sağlıklı bir yoldur. 

    4-) Çiftler aile evlilik terapistine başvurarak tarafsız bir kişinin gözetiminde ilişkilerini, ilişki içindeki pozisyonlarını sorunun meydana gelmesinde ve çözümündeki kendi katkılarını daha net olarak görme olanağını elde ederler. Aile ve evlilik terapisti sizi ve ilişkinizi tarafsız olarak görebilir, sizin de tarafsız görmenizi sağlayabilir. 

    5-) Evlilikte ortaya çıkan çatışmalar uzun süre devam ettiğinde kişilerde duygusal, sosyal sorunlara neden olur. Bir aile terapisti eşlerin sorunları nasıl algıladığını, eşlerden birinin diğerine hangi duygu ve düşüncelerle tepki verdiğini sezip her iki eşe de bu konuda bilgi verir. Terapi süresi boyunca tarafların her birinin davranışlarını ve bu davranışların karşı taraf üzerindeki etkisini anlamalarına ve her ikisinin de ilişki içinde anlaşıldığını sevildiğini ve sayıldığını hissedecekleri daha uyumsal tutum ve davranış geliştirmelerinde onlara rehber olabilir.

    6-) Bir evlilik ve aile terapisti eşlere evlilikte olan sorunların çiftlerden birinin sorunu değil çiftin ortaklaşa sorunu olduğu ve çözüm için her ikisinin de çabalamasına gereksinim olduğu konusunda çifte ışık tutabilir. 

    7-) Evlilik terapisti çiftlerin birbirlerini daha objektif anlama, gereksiz tartışma, suçlama ve anlaşmazlıklara yol açan yanlış anlama ve yanlış etkileşim kalıplarını kırarak evlilik ilişkisinin daha da kötüye gitmesini önleyebilir. 

    😎 Bir aile ve evlilik terapisti eşlerden yalnızca birinde olan travma, depresyon gibi sorunlarda çalışırken diğer eşin de desteğini alarak problemin en kısa zamanda ortadan kaldırılmasına yönelik diğer eşi de yönlendirebilir. 

    9-) Bir aile ve evlilik terapisti var olan sorunlarınızın çözümünde size rehber olarak size bir takım halinde çok iyi çalışan bir çift olduğunuzu gösterebilir. Bu da sizin ileride evlilik gemisinin çarptığı hayat olaylarında daha dayanıklı ve hazırlıklı olmanızı sağlayarak kılavuzluk yapar.

    Aile ve Evlilik Terapisi: 

    Sanayi devriminden önce boşanma yasaktı. Evlilik beklentileri buna paralel olarak düşüktü. Evlilik beklentilerinin düşük olması  aile istikrarını sağlıyor gibi görünüyordu. 

    Ortaçağın toplumsal ilişkileri ve kurumları bireyin sosyal ve duygusal ihtiyaçlarının çoğunu karşılar ve aileye destek verirdi. Sanayi devrimi ile birlikte bireycilik fikri hızla gelişti ve kabul gördü. Bu bireycilik fikri evlilik ilişkilerine de yansıdı. Sanayi devriminden sonra aileler kendine bel bağlayan kendi içinde kendi taleplerini karşılamaya zorlandı.  Bu değişim aile üyeleri arasında sevgi ve şefkat bağlarını artırırken eşler arasındaki ilişkisel beklentilerde de kökten değişimlere neden oldu. Artık eşler arasında romantik aşk ve arkadaşlık kavramları sanayi devriminden sonra bireyin kişisel hazzını gerçekleştirmesi bireysel otonomi ile kişisel gelişim anlarının ailenin tamamının iyiliğinin önüne geçti. Dengenin bu yöne doğru kayması evlilik beklentilerini, eşlerin birbirinden beklentilerini daha da yükseltti. Bu doğrultuda yeni evlilik fikri dünyanın gündemine oturdu. 

    Yeni evlilik fikrinde aile güvenli bir cennet, teselli edilen yer, konfor, iyi yaşam standartları yani kusursuz yaşama olanağını sunan bir mabet. Bu da kaçınılmaz olarak ailelerde ve aile bireylerinde benzer psikolojik ve duygusal taleplere neden oldu. 

    Yirminci yüzyılın kar güdümlü ekonomisi ailedeki baskının daha artmasına yol açtı. Bu beklentiler kadın ve erkeğin kapasitesini aştı. Bu da evliliklerde stresin ve hayal kırıklığının oluşmasına evlilik memnuniyetinin düşmesine yol açtı. 

    Evlilik terapisi ya da çift terapisi çiftin birbiriyle olan etkileşimleri sonucu ortaya çıkan evlilik problemlerinde uygulanır. Aile terapisi ile anne baba ve çocuklarında ya da diğer aile  üyelerinde dahil olduğu aile üyeleri etkileşimi sonucu ortaya çıkan problemler karşısında uygulanır. 

    İki kişi arasındaki çift ilişkisi canlıdır. Ona gereken bu önem verilmelidir. Çift terapisinde evlilik ilişkisi yapısal olarak ve içerik olarak iyice incelenir. Bazen çiftler 3-5 yıldır evli ya da birlikte yaşıyor olabilirler. Ama hala çift ilişkisi kurulmamış olabilir. Bu nedenle çift terapisinde çiftin nasıl tanıştıkları ve nasıl evlendiklerinden başlayarak ilişkinin kısa bir geçmişi, ilişkilerinin onları memnun etmeyen tarafları ile memnun eden tarafları, etkileşim kalıpları, evlilik hayalleri, evlilikten beklentileri bugünkü evlilik sorunlarının ne olduğu incelenir ve çözüm yoluna gidilir. 

    Evlilik problemleri karmaşıktır. Bazen kişinin bireysel dinamiklerinden, bazen evlilik beklentilerinin uyuşmamasından, bazen eşlerden birinin ya da her ikisinin arzu ve ihtiyaçlarının karşılanmamasından, bazen orijin aile yaşam deneyimlerinden,  aile yaşam krizlerinden(  hastalık, ekonomik kayıp, bebeğin doğuşu, kronik hastalık)ama en çok da çift arasındaki etkileşimden  ve ilişki içinde arzu ve ihtiyaçlarının karşılanmamasından karşılanır.  İlişkide baskın olmak ve boyun eğmek, almak ve vermek denklemleri bir ilişkinin ana bileşenleridir.  Tahterevallide sallanmak ancak hareket  halindeysek inip çıkıyorsak keyif verir. Eğer ağırlıklar arasında dengesizlik fazlaysa biri hep yukarıda diğeri de aşağıda kalıyorsa artık oyun oynamanın anlamı kalmaz ve oyun kendiliğinden biter.  Bir ilişkide eşler kendilerinin duygusal olarak beslenmesine gereksinim duyar. Kısacası bir ilişkide her iki eş zaman zaman belirleyebilmek karşı tarafı ekleyebilirliği hissine sahip olmak ister. Çift ilişkisinde eşler etkilenme ve etkileme rolleri arasında sırası ve zamanı gelince kolayca geçişler yapabilmelidir. 

    Evlilik ilişkisindeki mutluluk vermek ve almak arasındaki dengenin kurulmasına bağlıdır. Bir taraf verdiğinde tekrar dengenin kurulabilmesi için diğer tarafın da vermesi gerekir. Bu şekilde çift ilişkisi karşılıklı alma vermenin yoğunluğuna paralel olarak derinleşecektir. Eşlerden biri vermeyi ya da almayı reddettiğinde ilişkinin dengesi bozulacaktır.