Kategori: Psikoloji

  • YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA ?

    Kilo problemi olan hastalarımızın nedenleri incelendiğinde, çoğunluğunda alınmış aşırı kilo yüklerinin kaynağı organik temelli nedenler (metabolizmanın yavaşlamış olması , haşimato hastalığı sonrası gelişen hipotiroidi, insülin direnci gelişmesi , genetik yatkınlıklar ve metabolik hastalıklar )den çok psikolojik nedenlerle aşırı gıda tüketimiyle karşılaşmaktayız. Organik nedenli kilo fazlalıklarını konunun dışında bıraktığımız da özellikle kadın hasta grubunda daha fazla karşımıza çıkan , erkek hastalarda nispeten daha az oranda gördüğümüz psikolojik kaynaklı aşırı yeme davranışı söz konusudur.Burada kişinin ihtiyacının çok üzerinde yemek tüketmesinden söz edilmektedir. 
    ‘Davranışa vurma’ diye nitelendirilen,kişinin hemen her kendini kötü hissettiğinde yemeye sarılması biçiminde ki ‘Yeme Eyleminin’ gerçekleştirdiğini görüyoruz.
    Kişiler mutsuzken, kırgınken , öfke krizlerinde ,ayrılıklar , dargınlıklar yaşadıklarında kendilerini nasıl teselli edeceklerini bilemeyip, çareyi yemekte buluyor . Eyleme vurma tarzında ki bu yemeler zaman içerisin de , sürekli tekrarlandığı için ve bu yeme ile geçen kriz süreçlerinin sıklığından, gece kalkıp yemelerden dolayı , kısa zamanda kişiler anormal kilolara ulaşıyorlar.
    Ardından da acı diyet reçetelerine sarılıyorlar , bazı kişiler ise bunu da yapamayıp kilo üzerine kilo ekleyerek her yıl daha fazla kilo alarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
    Yine bazı kişilerin yeme konusundaki bu tarz ‘’ Yeme Davranışı Bozukluklarının ‘’ psikolojik hastalıklar arasında önemli bir yeri olduğu biliniyor.
    Moral bozukluğu , kendini kötü hissetme , yoğun yalnızlık ve değersizlik duygusu ,boşluk hissi ve kendini nasıl sakinleştireceğini bilememe gibi anksiyetenin yoğun yaşandığı durumlarda içine düştükleri duygusal boşluğu doldurmak ve kendinlerini teselli etme yolu olarak buz dolabının başına kamp kurup gidip gelip aşırı derecede patlayıncaya kadar ve de tıkınırcasına yemek, yemek ve yemek ve yemek… 
    Hat da öyle ki gözü başka bir şey görmeksizin çılgınlar gibi yemek , özellikle endorfin kaynağı olarak bilinen çikolata ve türevlerine sıkıca sarılmak, kremalı pastalar ,börekler ,çörekler gibi ülkemizde çok sevilen bol şekerli / karbohidratlı besinleri yiyerek rahatlama eğilimi içine girmekten söz edilmektedir.

    Gece kalkıp yemelerin sürekli mevcut olduğu , tüm hırs ve öfkenin yiyeceklerden çıkarıldığı, kişinin yemek yiyerek rahatlamayı , iyi hissetmeyi adet haline getirdiği , öfkesini eritmeyi bu yolla sağladığı gerçektir.Kişi ne yazık ki dışarı yansıtamadığı duygularını , söyleyemediği içinde kalmış sözlerini ancak bu duyguları yiyerek, içinde tutabildiği bir durumdan söz edilir.
    Burada kişiler saldırır tarzda yiyerek , sorunlarını ve kendini üzen şeyleri de yok edip ,adeta problemlerini çözüyormuş gibi hissetmek , sıkıntısını gidermeye çalışmaktır yaptığı..
    Sonuçta günler aylar ve hat da yıllar boyunca bu şekilde davranmanın bedeli ciddi bir obezite sorunu olarak kişinin karşısında durmaktadır.
    Mevcut da başa çıkamadığı yaşam sorunlarına , belki de hepsinden daha vahim ve zorlu bir sorun daha eklenmiştir. Buna benzer bir yeme davranışını, çoğu kişi bu derece değilse de daha az oranda kendi hayatlarının zorlayıcı ve stresli bazı dönemlerinde kısa süreli deneyimlediklerini söyleyebilirler, bu normal sınırlar içerisinde sınırlandırılsa da patolojik yeme davranışı aynıdır.
    Bu tür bir yeme patolojisi dışında , ‘Patolojik Davranışa Vurmanın’ başka hallerinden bir veya bir kaçını da bazen birlik de de görebiliriz bu kişiler de.. kişilik problemleri vardır ve kişiyi fena halde bunaltmak da ve köşeye sıkışmış hissettirmektedir. Kişi kötü ve mutsuz dönemlerinde çılgınca örneğin aşırı alış verişe vurma ,bol alkol hat da uyuşturucu kullanma , karşı cinsle tutarsız ,ani cinsel ilişkiye girme , çok hızlı araba kullanma, çok aşırı ve kendine zarar verecek derecede aşırı ve sürekli egzersize yönelme gibi davranışa vurma biçimlerini de benimseyebileceği unutulmamalıdır.
    Yaşamındaki boşluğu doldurup , dönüp kendi içine bakmaya ve kendine tahammül etmeye dayanamayan kişinin , o anda kendisine en iyi geleceğini hissettiği davranışa gitmesi neredeyse kaçınılmazdır.
    Aşırıya kaçarak, davranışa- eyleme vurma ,boşluk hissini önlemek için yapmaktadır..
    Bu tür davranışa vurmalar arasında kişiyi en fazla zor durumda bırakanların başında şüphesiz aşırı yemek gelmektedir.
    Sonuçta giderek artan ve her yıl üzerine yenileri eklenen kilolar genç yaşta ki hastalarımızın sosyal yaşamını ,ilişkilerini olumsuz etkileyerek psikolojilerini daha da bozmakta ve ayrıca bir mutsuzluk hat da giderek depresyon sebebi olabilmektedir. Bu davranış şekliyle yıllarını geçirmiş hayatı boyunca elinde diyet listeleriyle yaşamış, neredeyse tüm hayatım diyet yaparak geçti diyen kişilerin sayısı hiç de az değildir.
    Yalnızca yemekle kalmayıp ,bir yandan da her gün çok sayıda sigara içerek hat da neredeyse sigarayı yiyerek yaşamak zorunda olmak sık rastlanan bir durum. ORAL BAĞIMLILIK olarak ifade edilen durum aşırı yemek yiyen kişinin aşırı sigara içmesini de içermektedir.
    Bir çok kişi kilo almaktan korktukları için sigarayı bırakamadıklarını söylerken, aslında bir çeşit aklileştirmeye gitmektedirler. 
    Sigaranın yemek yemeyi önleme açısından sanıldığı gibi kurtarıcı olmadığı açıktır. oral bağımlılıklar dediğimiz aşırı yeme, sigara- tütün içme gibi bağımlılıklardan erken yaşlarda kurtulmak , sağlıklı ve ihtiyacı kadar yiyerek mutlu yaşamak , hayatınızda değiştiremediğiniz , tahammül etmek de zorlandığınız sorunlara kendinize zarar vererek dayanmaya çalışmak yerine sorunlarınızı çözmeyi denemelisiniz.
    Kişilik bozukluğu, oral bağımlılık getiren kişilik gelişim dönemlerine saplanıp kalmış kişilerin psikoterapi yardımı alması, bedeninine daha iyi davranıp, kendini sevmeyi öğrenmesi ,kişinin kendisi için yapabileceğiniz en iyi şey olacaktır.

    Önemle dikkat çekilmesi gereken husus, kişileri yemeğe teşvik eden psikolojik alt yapılarının incelenerek, çözüme yönelik destekleyici veya dinamik terapi yaklaşımları ile ‘’Yeme Bozukluklarının’ çözümlenmeye çalışılması gerekmektedir.
    Kişilerin sorunlarından yiyerek kaçmaya çalışan, yanı sıra çoğu kez sigara da içerek ,şiddetle oral bağımlılık göstermelerinin temelinde yatan psikolojik sorunlara eğilmek yararlı olacaktır.

    Klinik Psikolog
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • SUÇLULUK DUYGUSUNU YENMEK

    İnsanoğlunu belki de en fazla zorlayan ve inciten duyguların başında gelir suçluluk duygusu..Örneğin ağır depresyon olgunlarında diğer depresyon bulguları yanı sıra, yoğun suçluluk duygusu gözlenir .Kişi oldukça alıngandır,aşırı düşünceli ,karamsar ,umutsuz ve takıntılı özellikleri vardır…
    Suçluluk duygusu aşırı katı ve yargılayıcı bir süper egonun hakim olduğu kişilik yapılarında ve kendine karşı aşırı eleştirel psikolojik zeminde öne çıkar ve ağır bir sıkıntı yaratır. Vicdani ve ahlaki açıdan kendine karşı aşırı sert ve yargılayıcı tutumlar sergileyen bu tür kişilik yapılarında şahıs kendine karşı son derece katı ve aşırı acımasızdır.
    Bireyin kendini suçlaması hayatında başkalarına karşı yanlışlar yaptığını düşünmesi ve bu durumdan da kendini affedememesinden köken almaktadır…kişinin kendine karşı sert ve esneklikten uzak tutumu söz konusudur.Ve kendini affedemeyen başkası değil yine kendisidir..
    Burada önemli olan, bireyin ‘’yanlış yaptığına dair inancıdır ‘’.Yanlışın bireyin kendisine veya başkalarına olumsuz etkilerinin olup olmadığı gerçeği veya başkalarının kişiyi gerçekten bizzat suçlamaları esas konu değildir..Onların kendisine cidden kırılmış , yada incinmiş olduğunu ve ötekilerinin hayatlarını mahvettiğini düşünür ve zarar verdiğine içtenlikle inanır ve sonuç da kendini berbat hisseder.Birde karşı taraf onu haklı yada haksız yere suçlarsa, bu durum suçluluk hissedeni daha da ezer.
    Realite de yaşanmış bir olumsuzluk olmasa bile, hatta incir çekirdeğini doldurmayacak bir vukuat söz konusu olsa bile kişi için çok büyük bir üzüntü kaynağıdır ve ölesiye kendini suçlu hissetmektedir.. Konunun muhattabı olan kişilerin kendisini asla affetmeyeceklerini düşünür.Sonuna kadar suçludur ve cezasını çekmelidir..
    Çünkü esasen kendini affedemeyen kişinin tam da kendisidir ve kendini şiddetle kötü hisseder. Suçlanma eğilimini tetikleyici olayı takıntılı şekilde bırakamaz, olanı unutup yoluna devam edemez. 
    Bazen gerçek de olan bir olay da yoktur ve yaşamın geneli , ilişkilerinin tümü, geçmiş yaşantılar,geçmiş konuşmalar, ona kendini suçlu hissettirir.
    Her şeyi ve herkesi, çocuklarını , eşini ,ailesini ,işini mahvetmiştir,her konuda başarısız ve ümitsizdir,ölmeyi bile isteyebilir. Kendini affettirme yolluna da gidemez, kişinin kendisinin cezayı hak ettiğine dair inancı çok yoğundur Cezalandırmayı da bizzat kendi kendisine yapar. 
    Kendisine karşı acımasız ve katı şekilde yaklaşır.Her gün yoğun sıkıntılarla boğuşur, kendisiyle mücadele etmek den yorgun düşer.Takıntılı düşünceleri de duruma eşlik ederse durum daha da ağırlaşır.Ağır OKB tabloları kişiyi depresyona soktuğunda suçluluk duyguları takıntılarla birlik de hayatı daha da çekilmez yapar.
    Kişi ne zaman sıradan sayılacak bir hata dahi yapsa, aynı döngü tekrar eder.Uzun süre hatasını unutamaz ve kendini yönelik suçlamaları yoğun olur ve de kendini çok kötü hisseder.
    Major depresyon gibi ağır ve şiddetli olgularda, suisit fikirlerin yoğun olduğu tablolarda yine suçluluk duyguları çok daha ağır ve hırpalayıcıdır . Şayet siz de zaman zaman kendinizi fazla suçlu hisseden bir kişilik yapısına sahipseniz ve bundan dolayı yaşamınız zorlaşıyorsa bu ağır, yargılayıcı ve eleştirel yapının, nereden kaynaklandığını araştırmak yardım almalısınız.
    Yine kendinize baktığınız da, öz güvenle ile ilgili sorunlar yaşadığınızı ve ötekinin onayını almadan kendinizi iyi hissedemediğinizi ve de kendi seçimlerinizi yapamadığınızı fark ediyorsanız sorun olabilir.
    Mükemmelliyetçilik, değersizlik ve yaşam ve insan ilişkileri ile ilgili derin kaygılar ve hiçbir konuda iyi olmadığı yeterince akıllı,güzel ve başarılı olmadığı düşüncesi yaygın olup ,kötü olaylar karşısında kendine karşı kızgınlık ve ardından da derin bir suçluluk duygusu geliştirebilir..
    Olumsuz sözleri ve düşünceleri aklından atamamak , olanlarla ilgili kendini bir türlü affedememek , sürekli depresif olmaya meyil göstermek ve yine kolayca endişelenir olmak. Daima kontrollü olma ihtiyacı olan,olayları ve insanları sürekli kontrol ederek, kendi iç dünyasında ki kontrol edemediği olumsuz duygu ve düşüncelerini bilinçdışı yansıtarak dengede kalma çabaları olan bireyler depresyona girdikleri dönemde kolayca suçlu hissedebilirler.
    Normal şartlarda bir kişi tarafından işlenmiş mühim bir hata varsa, kişi hatasını üstlenir,ciddi bir zarara sebep olduysa doğal olarak kendini suçlu hissedebilir ama özür diler, telafi ve onarma çabasına girer ve bu rahatsız edici suçluluk duygusundan uzaklaşarak, hadiseyi hayatından çıkartır. 
    Aşırı kendini suçlayıcı eleştirel yapıda, kişilik bozukluğu olan kişiler yada normal kişilik özelliklerinde ancak depresyon geçiren birilerinde ise dramatik seyreder. 
    Bu durumun tamamen aksi durum ise Antisosyal kişilik bozukluklarında rastlanır Bu kişilerin vicdanı duyguları hemen hiç gelişmemiş olup, ahlaki ve insanı değerleri yok gibidir. Acıma ,merhamet etme gibi özellikler bu kişilerin yapısında hiç barındırmadığı için başkalarının malına, canına çok ciddi zararlar verseler dahi asla, suçluluk duymazlar…
    Anti sosyal yapıların verdiği zararlar nasıl ki kabul edilemez ise, aşırı kendini suçlayıcı bir yapı da kendine karşı aşırı acımasızca yargılayıcı , öz sevgi ,saygı ve benlik değerlerini yok sayan ,kendini sevemeyen kişinin yardım ve desteğe ihtiyacı vardır …

    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    Dikkat eksikliği, son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ancak ilaçsız çözüm yolları noktasında yeterince kaynak bulunamayan konuların başında geliyor. Günümüzde hem yetişkinlerin hem de çocuklarımızın başlıca problemlerinden bir tanesi dikkat eksikliği ve unutkanlık olarak karşımıza çıkmaktadır. 
    Dikkat eksikliği ve unutkanlık denildiği zaman akla gelen ilk organımız kuşkusuz beynimizdir. Beyin genel olarak iki ana bölümden oluşmaktadır: sağ lob ve sol lob. Son yıllarda yapılan araştırmalar bizlere beynin her iki lobunun farklı fonksiyonlarda etkin olduklarını göstermiştir. Sağ lob daha çok görsellik, bütünü görebilme, sanatsal faaliyetler gibi konularda etkinken, sol lobumuz ise daha çok akademik faaliyetler, dil öğrenimi, detayları görebilme gibi fonksiyonlarda etkindir. Dikkat eksikliğini gidermede ve unutkanlığı azaltmada temel faktör beynin her iki lobunun da aktif hale getirilmesidir. 
    İnsanların çok büyük bir çoğunluğunda beynin bir lobu baskın bir şekilde çalışmaktadır. Ya sağ lobumuz veya sol lobumuz aktif olarak çalışıyor. Her iki lobu da aktif hale getirebilmek ise unutkanlığı azaltmada ve dikkat eksikliğini gidermede temel teşkil etmektedir. 
    Birçok faktör incelenerek, kişide beynin hangi lobunun aktif olduğunu öğrenmek mümkündür. Bu faktörlerden bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum. Örneğin eğer okul yıllarında sözel dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, sıklıkla rüya görüyorsanız, gördüğünüz rüyaları net bir şekilde hatırlıyorsanız, takım oyunları oynamaktan hoşlanıyorsanız, konuşurken el-kol hareketlerini mimikleri jestleri fazlaca kullanıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanmıyorsanız, gördüğünüz bir yüzü kolay kolay unutmuyorsanız muhtemelen sizin sağ lobunuz aktif çalışıyordur. Bunun tersine okul yıllarında sayısal dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, nadiren rüya görüyor ve net olarak rüyalarınızı hatırlayamıyorsanız, bireysel sporları yapmaktan daha çok keyif alıyorsanız, konuşurken beden dilinizi fazlaca kullanmıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanıyorsanız, kişilerin yüzlerini hatırlamakta zorluk çekiyor isimleri rahatlıkla hatırlıyorsanız bilin ki büyük bir ihtimalle sol lobunuz aktiftir. 
    Aslına bakmak gerekirse insanevladı doğduğu esnada beyninin her iki lobunu da aktif bir şekilde kullanır durumda doğmaktadır. Ancak yaşadığımız olaylar, durumlar, bunlara verilen tepkiler, dönütler vb şeylerle farkında olmadan bir lobumuzu aktif hale getirirken diğeri istemeden de olsa pasifleşmektedir. Örneğin küçük bir çocuğun resim yaptığını ve bundan ötürü çevresi tarafından övgü aldığını varsayalım. Doğal olarak bu çocuk, resim yapmayı sürdürecek ve bu eylem için kullandığı beyin lobu da (bu faaliyet için sağ lob) aktifleşmeye başlayacaktır. Yani burada “İşleyen demir ışıldar” sözü geçerli olmaktadır. Tabii olarak bunun tersi de geçerlidir. Yani bu durumda da “İşlemeyen demir paslanır” sözü hüküm sürmeye başlamaktadır.
    Fiziksel bir engelimiz yoksa ‘yürüme’ eylemi esnasında zorlanmayız. İki bacağımızı da kullanarak rahatlıkla bir yerden bir yere gidebiliriz ve bu faaliyet bizi çok zorlamaz. Ancak şöyle bir tabloyu zihninizde canlandırmanızı istiyorum. Doğuştan sağlıklı iki bacağa sahip olduğunuz halde tek bacakla yürümeyi size öğrettiklerini ve tek bacakla yürüdüğünüzü hayal edin. Hayatınız boyunca hep tek bacakla yürüdünüz. İki ayağınız olmasına karşın tek ayakla yani sıçrayarak bir yerden bir yere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Bu hem saçma hem gereksiz hem de çok yorucu bir faaliyet olurdu kuşkusuz. Çünkü sıçramak ciddi bir efor sarf etmenizi gerektirir. Aynı zamanda iki bacağınız varken birini kullanmamak en basit ifadeyle akılsızlık olurdu herhalde. Ama ne yapalım size öğretilen bu. Bu durumda yürüme eylemi kuşkusuz bir işkence gibi olacaktı. Bir yerden bir yere gitmek sizi ciddi sıkıntılara sokacaktı. 
    Aslında beynin bir lobunu aktif kullanıp diğerini atıl bırakmak da bu örnekteki tek ayakla yürümeye benziyor. Şimdi soru şu: İki beyin lobumuz varken bir tanesini kullanmak ve bu şekilde bir şeyler öğrenip hafızada tutmaya çalışmak ne kadar isabetli bir davranıştır? Eğer birisi size ikinci bacağınız olduğunu ve bunu yürüme eyleminde kullanabileceğinizi söyleseydi ve siz, doğuştan beri tek bacakla yürümeye alışan siz, kuşkusuz şunu diyecektiniz: “YÜRÜME EYLEMİ SANDIĞIM GİBİ DEĞİŞMİŞ; ASLINDA ÇOK BASİT BİR EYLEMMİŞ.”
    Şimdi size basit bir matematik sorusu sormak istiyorum. Ama gerçekten çok basit. 1+1 kaç eder? Cevap vermekten çekinmeyin, çünkü bunda bir oyun yok. Cevap çok basit: 2 eder. Ama bu, 2 sonucu neye göredir? Eğer 10 luk sistem için sorulmuşsa soru, cevap doğrudur. Ancak 10 luk sistem değil de mesela 2 lik sistemde sorulsaydı soru, cevap değişecekti. Şayet yanlış bilmiyorsam 2 lik sistemde bu sorunun yani 1+1 in cevabı 10 olmalı. (Matematikçi arkadaşlardan özür dileyelim.) Görüldüğü gibi “SİSTEM” değiştiğinde sonuç da değişiyor. Beynimizin de iki lobunu birlikte kullandığımızda “SİSTEM” değişecek ve doğal olarak da sonuç değişecek ve biz beynimizin aslında ne kadar da mükemmel işler başarabildiğini görebileceğiz. Tıpkı tek bacakla yürümeye alışmış kişinin iki bacakla da yürünebildiğini öğrendiği andaki şaşkınlığı ve sevinci gibi. 
    Dikkati geliştirmek, hafızayı güçlendirmek ve bu şekilde unutkanlığın önüne geçebilmek mümkündür. Burada önem arz eden birkaç kavram var. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum. 
    Dikkat ve hafıza konusunda belki de önem derecesi en büyük olan kavram görsellik. Bir bilgi görsel hale geldiğinde unutma olayı da büyük oranda azalır. İkinci önemli kavram ise duygulardır. Hatıraların zihinde kalması ve yıllar sonra da hatırlanabilmesindeki en önemli nokta yoğun yaşanan duygulardır. Burada iki soru sormak istiyorum. 
    Birincisi: On gün önce akşam yemeğinde ne yediniz? 
    İkincisi: Çocukluk yıllarınızda zihninizde kalan anılarınız var mı? 
    Yaptığım seminerlerde katılımcılara genellikle bu iki soruyu sorarım. İlk soruyu katılanların çok büyük bir çoğunluğu hatırlamazken, ikinci soruya hayır yanıtını veren yani ‘ben çocukluğumla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum’ diyen bir tek kişiye bile rastlamadım. Biri on gün öncesine ait bir soru; biri yıllar öncesine. Sizce neden böyle olmaktadır? İşte bu sorunun cevabı yukarıda bahsettiğim kavramda gizli, yani duygular da. İşin içine duygu girdiğinde unutma olayı neredeyse sıfırlanır. Hele bir de yaşanan duygu – olumlu veya olumsuz – yoğunsa unutma neredeyse hiç olmaz. 
    Bir diğer kavram ise farklılıktır. On gün öncesi, yemeği başbakanla yeseydiniz veya çok sevdiğiniz bir sanatçıyla yeseydiniz unutur muydunuz acaba? Farklılık bizim dikkatimizi çeken en önemli şeydir. Çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanlık alanda tamamen mora bürünmüş bir çam ağacı görsek sanırım dikkatimizi hemen çeker ve o ağacın resmini çekmek isteriz. Bunun gibi size birisi kedi gördüğünü söylese bu, dikkatimizi çekmez. Ancak bu, konuşan bir kedi olsaydı ve bunu gerçekten görseydik, o anı hayatımız boyunca hatırlayacak ve önümüze gelen herkese anlatacaktık. İki ağaç/kedi arasındaki tek fark, farklılıktır. Farklı olan akılda kalır.
    Tüm bunların yanında ve ötesinde bir kavram daha var. O da tekrar. Öğrenmede, hafızaya almada tekrar olmazsa olmaz şartlardan biridir. Eğer bir şeyleri öğrenmekse amacımız mutlaka tekrar yapmak zorundayız. Burada vurgulamak istediğim şey şu: Dikkatimizi geliştirir ve beynimizin iki lobunu da aktif hale getirebilirsek yapmamız gereken tekrar sayısı ciddi oranda düşmeye başlar. Az zamanda daha kalıcı öğrenmeler gerçekleştirebiliriz.
    Şimdi de yapılabilecek birkaç şeyden bahsederek yazıyı bitirmek istiyorum. Ancak bu yapılacak şeyler için bir şartım var; süreklilik istiyorum. Söyleyeceğim şeyleri HER GÜN tekrarlamanız gerekiyor. Söz dediğinizi duydum galiba. Peki devam ediyorum öyleyse.
    Birinci olarak yatmadan önce her gece dik bir şekilde bir yere oturun ve o günü hatırlama çalışması yapın, ama geriye doğru. Daha doğrusu akşamdan sabaha doğru yapın. Kendinize şu soruyu sorun sürekli; “Az önce ne yaptım?” Bu soruya verdiğiniz cevapla ilgili mümkün olduğunca detay düşünmeyi de unutmayın. Yani “Az önce ne yaptım?” sorusunun karşılığı film seyrettimse filmi şöyle bir gözünüzden geçirin; olayları, konuyu düşünün; aktörü, aktristi düşünün vs. Maç seyrettiyseniz skoru düşünün; golleri kim attı, goller kaçıncı dakikada atıldı vs yi düşünün. Ta ki sabah kalktığınız an’a kadar hatırlamayı sürdürün.
    İkinci olarak ters elinizle işler yapın. Örneğin her gün 15 dakika ters elinizle yazı yazın. Süre tutun ve her gün daha çok kelime yazmaya çalışın ve daha düzgün yazmaya da tabi. Hemen her işinizi arada bir ters el ile yapın. Çayın şekerini ters elle karıştırın mesela, kapıyı ters elle açın, makasla ters elle kesme yapın vb. Unutmayın beyin çaprazlama çalışır. Yani sağ elinizle iş yaparken sol lob, sol elinizle iş yaparken sağ lob çalışır. 
    Üçüncü olarak günlük işlerinizde değişiklikler yapın. Örneğin işe gittiğiniz yolu değiştirin, dolmuştan bir durak önce inin, odanızın şeklini arada bir değiştirin vb. değişikliklerle beynin farklı çalışmasını sağlayın.
    Dördüncü olarak duyularınızı devreye sokun. Marketten veya pazardan bir şeyler alırken onları koklayın. Domatesi, salatalığı, biberi vs yi koklayın. Şekillerini inceleyin. Emin olun ki birçok güzellikler keşfedeceksiniz. Bir şey yerken hop diye ağzınıza atmadan önce bakın, dokunun, koklayın. En azından size Rızık Veren’i de anma şansı yakalamış olursunuz belki. 
    Son olarak televizyon denen illetten uzak durun. En azından seyretme zamanınızı azaltın. Beyni en çok atıllaştıran şey televizyon vb şeylerdir. 
    Ve bol bol kitap okuyun. 
    SAĞLIK VE ESENLİK DİLEKLERİMLE..
    HOŞÇA KALIN..

  • Sebebini anlamadığınız mutsuzluk hali… Yoksa Depresyonda mısınız?

    Sebebini anlamadığınız mutsuzluk hali… Yoksa Depresyonda mısınız?

    Çoğu kişiden zaman zaman duyduğunuz bir cümledir bu aslında: Sebebini bilmiyorum, hayatımda her şey güzel gidiyor ama çok mutsuzum. Bu yaşadığımız negatif duygudurumuna hemen “depresyon” yaftası yapıştırmamak için öncelikle işin bir derinine inelim.

    Depresyon dediğimiz durum bir mod hali ya da geçici bir üzüntü değil ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır. En az iki hafta boyunca kişide sadece mod düşüklüğü, mutsuzluk ya da keyifsizlik görülmez; bunun yanında yaşam enerjisinin kaybolduğu, konsantrasyon güçlüğü yaşadığı, eskiden zevk aldığı aktivitelerden artık keyif almadığı, kilo verdiği/ aldığı, uyku ve iştah düzeninin değiştiği ya da zaman zaman ölüm düşüncelerinin yoğunlaştığı bir yaşam belirir. Bu belirtiler kişinin hem sosyal hem de kişisel yaşantısını ciddi derecede etkiler. Baş etmek adına bir uzman ile birlikte psikoterapi ya da daha ciddi ve daha ağır seyreden majör depresyon dönemlerinde psikiyatrik ilaç tedavisi + psikoterapi önerilmektedir.

    Distimik bozukluk ya da kronik depresyon denilen süreçlerde ise kişinin günlük yaşamı etkilenmez. Daha hafif şiddetle seyreden distimi tanısı koyulması için kişide en az 2 sene ve daha fazla zamandır görülüyor olması gereklidir.

    Bunun yanında “bu günlerde biraz keyfisizim” “hiçbir şey yapasım yok” “çok mutsuzum son zamanlarda” gibi cümleler yukarı belirtilen öğelerle eşleşmiyorsa merak etmeyin depresyonda değilsiniz. Kendinizi mutsuz hissettiğiniz zamandan itibaren günlük hayat akışınıza baktığınız zaman mutlaka stres faktörlerinizin (iş yoğunluğu, maddi sıkıntı, sınavlar, evde huzursuzluk, kavga- tartışma vs.) arttığını ve bunlarla baş etme becerilerinde başarı gösteremediğinizi göreceksiniz. Bu gibi üzüntü ve sıkıntı halleri için bir uzmandan destek alıp baş etme becerilerinizi arttırabilirsiniz. Keyifli günler dilerim.

  • İLKOKUL DÖNEMİNDE ÇOCUKLARLA İLETİŞİM NASIL OLMALIDIR ?

    İLKOKUL DÖNEMİNDE ÇOCUKLARLA İLETİŞİM NASIL OLMALIDIR ?

    Okula başlamış çocuklarla iletişim süreci ise ayrıca bir çaba gerektirmektedir. Okula başlayan çocuğun iletişimi artık yakın çevresiyle sınırlı değildir. Okulda birlikte olduğu insanlarla geçirdiği vakitlerde olumlu veya olumsuz bir çok olay ve davranışlarla karşılaşmaya başlar. Çocuk, okulda karşılaştığı birçok olay karşısında sevinç, üzüntü veya korku gibi duyguları yaşar. Peki anne ve baba olarak gün içerisinde, uzun süre ayrı kaldığınız, duygu ve düşünceler yüküyle eve gelen çocuklarımızla nasıl bir iletişim kurmalıyız? Öğrenciliğin getirdiği ödev yapma, erken yatma, kalkma, sınav hazırlığı gibi sorumlulukların üstesinden gelmesi için çocuğumuza nasıl destek olmalıyız? Yanlış ve yetersiz iletişim aile ve çocuk arasında sorunlara yol açmaktadır. 

    Etkili İletişim İçin Neler Gereklidir?

    1- Aktif dinleme: İletişimin temel bir tamamlayıcısıdır. Aktif bir dinleyici olduğunuzda; çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşma ihtiyacı ve arzusu olduğunu kabul edersiniz ve anlayışlı davranırsınız. Aktif dinlemeyi öğrenen anne ve babalar, çocuklarının duygularını daha iyi anladıkça sıcacık ilişkiler kurulacaktır. Korkmayın, çocuklarınız hangi yaşta olursa olsun onları kucaklayın ve sarılın. Anne baba olarak sizi model alan çocuklarınıza tatlı dilinizle, etkin dinlemenizle, onlara duyduğunuz saygı ve sevgiyi göstererek örnek olun. Her çocuk değerlidir ve her çocuk kendisini anlayan, sorunlarına yanıt bulan, sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşan bir aile ortamında yetişmek ister. Çocuklarınızı bir birey olarak kabul edin o zaman iletişiminiz daha sağlıklı olacaktır.

    Aktif Bir Dinleyici Olabilmek İçin:

    • Dinlemek için zaman ayırın. Dikkat dağıtan ögelere mümkün olduğunca engel olun. Çocuğunuzun söylemeye çalıştığını duymak ve anlamak için bunu istemeniz ve o anda çocuğun duyduğu endişeler konusunda ona yardıma açık olmanız gerekir. Bazı anne-baba ve çocuklar yatma zamanından önce en iyi iletişim kurduklarını veya akşam yemeği sırasında paylaşımda bulunduklarını keşfetmişlerdir.

    • Kendi düşünce ve bakış açınızı bir yana bırakıp, kendinizi çocuğunuzdan bilgi alacak şekilde hazırlayın. Tüm dikkatinizi ona yöneltin ve deneyimlerini anlayabilmek için kendinizi onun yerine koyun. Onun düşüncelerine değer verdiğinizi ve onları önemli bulduğunuzu hissettirin ve onun bakış açısına karşı duyarlı olun.

    • Duyduğunuz mesajı dinleyin, özetleyin ve çocuğunuza tekrarlayın. Buna yansıtıcı dinleme denir. Uygun bir zamanda, onun size neyi söylemeye çalıştığına ait düşüncelerinizi sakin bir şekilde belirtin. Duyduğunuzu aynen tekrarlamayın, çocuğunuzun ne düşünüyor ve hissediyor olabileceğini derinlemesine ele alın. Unutmayın ki, söylenen sözler doğru ve tam mesajlar olmayabilir.

    • Altta yatan mesajlar çocuğunuzun duygularını, korkularını ve endişelerini içerebilir. Bu duyguları isimlendirin. (Bana korkuyorsun üzgünsün… kızgınsın… mutlusun gibi gibi geliyor.)

    • Çocuğunuz konuşurken göz kontağınızı sürdürün. Başınızı sallayarak ara sıra “Evet.. Anlıyorum…” gibi tarafsız tepkiler katarak ilginizi gösterin. Konuşmayı sürdürmesi için onu teşvik edin. Bunlar pasif tepkiler olarak gözükseler de, iletişimin önemli birer parçasıdırlar.

    • Kendi fikir ve beklentilerinizle uyuşmasa da çocuğunuzun söylediklerini kabul edin ve saygı gösterin. Bunu çocuğunuzun ifade ettiklerine dikkatinizi yönelterek, söylediklerini eleştirmeyerek, yargılamayarak ve engellemeyerek yapabilirsiniz. 

    • Karşılaştığı problemleri çözmesi için çocuğunuza olanaklar yaratın. Cesaretlendirin ve kendisine yol gösterin.

    • Aktif dinleme yöntemi, çocuğunuzun kendi duygularını daha iyi anlamasına ve olumsuz duygularından daha az korkmasına yardımcı olacak, çocuğunuzla aranızda köprüler kurulacak ve sıcak bağlar oluşturacaktır. Ayrıca çocuğunuzun kendi problemlerini çözmesi, davranış ve duyguları üzerinde daha fazla kontrol kazanması açısından yararlı olacaktır. Çocuğunuz sizi aktif bir dinleyici olarak gördüğünde, sizi ve başkalarını dinlemeye daha istekli olacaktır.Bu kapı aralayıcılar ve konuşmaya teşvik ediciler, çocuğunuzun sizinle iletişim kurması için güçlü bir kolaylaştırıcı olabilirler. Çocukları konuşmaya başlamak ya da devam etmek için cesaretlendirirler. Bunlar ayrıca topu kendi sahalarında tutmalarını sağlarlar. Topu ondan kapmanıza etki etmeyeceği gibi, soru sorarak, tavsiye vererek, güven aşılayarak ya da buna benzer şeyler yaparak kendi fikirlerinizi ona dayamanıza etki etmezler. Bu kapı aralayıcılar size ait fikirleri ve düşünceleri tamamen iletişim sürecinin dışında bırakır.Çocuğu kabullendiğiniz ve bir birey olarak ona saygı duyduğunuz mesajını taşır, etkileri ise şöyledir:“Ne hissettiğini söyleme hakkına sahipsin.”“Duygu ve düşüncelerine saygı duyuyorum.”

    2- Kabul Dili: Çocukların içine kapanıklığını giderir. Kendileri hakkında en kötü şeyleri bile anlatırken rahat olduklarını belirtirler- yaptıkları ya da hissettikleri ne olursa olsun. Ebeveynler çocuklarını kabullendiklerini içten bir şekilde kelimelere döktüklerinde çocuklar üzerinde şaşırtıcı bir etki yaratırlar . Bazı çocuklar ilkokula başladıklarında okulda yaşadıkları olumlu ya da olumsuz olayları anne-babalarına anlatmayı tercih etmeyebilirler. Böyle durumlarda çocukların hislerine ya da problemlerine yanıt vermenin en yapıcı ve etkili yöntemlerinden bir tanesi basit kapı aralayıcı dediğimiz sorular diğer bir deyişle “daha fazlasını söylemeye yönelticilerdir” bunlar, ebeveynlerin kendi fikirlerini, yargılarını ya da hislerini iletmeyen ama çocuğu kendi fikirlerini, yargılarını ve duygularını paylaşması için teşvik eden tepkilerdir. Çocuğa kapıları açarlar ve onu konuşmaya davet ederler. Bunların en basitleri aşağıdaki tarafsız tepkilerdir:
    “Anlıyorum.” “Oh.”“Hımm.”“Buna ne dersin?”“İlginç.”“Gerçekten mi?”“Yapma ya”
    “Sahi mi?”“Öyle yaptın ha”“Öyle mi?”

    3- Ben Dili – Sihirli Dil
    Genellikle bizler iletişimde “sen dili”ni kullanırız. Sen iletileri duygu ifade etmez Genellikle emir verme yargılama, öğüt verme gibi iletişim engellerini içerir. 
    Örneğin: “Konuşma artık” “Yapmamalısın “ “Yaramazlık yapıyorsun “ 
    Ana-baba çocuğun davranışını kabul etmediği zaman o davranış nedeniyle ne hissettiğini çocuğa söylerse ileti “SEN İLETİSİ”nden “BEN İLETİSİ” ne dönüşür. Yani ben dilinde duygular konuşur.
    •Eğer bugün çok yaramazlık yaparsan ben çok üzülürüm.
    •Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğim diye endişeleniyorum.
    Gerçekten de çocuktan beklediğimiz davranışların oluşmasında “ben dili”nin ne kadar etkili ve doğru bir iletişim aracı olduğunu göreceksiniz.

    Ben dili çocuğun anne babasının kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi çocuk- ana baba ilişkisi için de daha sağlıklıdır. Ben dili çocuğu direnmeye, isyan etmeye yöneltmez. Örneğin dışarı çıkmak için direnen bir çocuğa: “Hayır, hemen odana git, sokağa çıkamazsın” demek mi doğrudur; yoksa “hava karardığı için sokağa çıkman beni endişelendiriyor. Bu yüzden gitmeni istemiyorum ama, yarın erken saatte arkadaşlarınla birlikte olmana izin verebilirim.” demek mi doğrudur? Tabii ki ilk cümle sen iletilerini içerdiği için çocukta bir direnme ya da isyana yol açacaktır. Ancak ikinci cümlede duyguların ifadesi söz konusu olduğu için ben dilini kullanmak daha etkilidir. Çünkü ben dili davranışı değiştirme sorumluluğunu çocuğa devreder.

    Daha sağlıklı bir iletişim kurmak ve sağlıklı bireyler yetiştirmek için neler yapılmalı;
    Çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini dikkate alın. Okulda yaşadığı veya tanık olduğu bir olay karşısındaki duygularını açıklamasını isteyin. “ Korktun mu” , “ Heyecanlandın mı” veya “ Mutlu oldun mu” gibi yönlendirici sorularla ne hissettiklerini açıklamasına yardımcı olabilirsiniz. Zamanla duygularını rahatlıkla ve doğru olarak ifade etmesini öğrenecektir.

    Başardıkları için ödüllendirin, doğru davranışlarını övün.

    Çocukları gerektiği zaman eleştirmekten kaçınmayın. Kişiliğini değil hatalı olan davranışını eleştirin. Eleştirirken “ben” dilini kullanın. “Masamı toplamadığın için kendime çalışacak alan bulamıyorum” cümlesi tehdit içermeyen bir cümledir. Çocuk tarafından hatası kolay kabul edilir bir davranıştır ve “ Masanı dağıttığımı fark etmedim” gibi yanıtlar gelecektir.
    Çocukları dinlerken, onu dinlediğinizi hissettiren “ hı hı “, “evet”, “dinliyorum” gibi ifadeler kullanın. Sessiz dinliyorsanız çocuğa bakmalı, onun konuşmasını yüreklendirmelisiniz. Yeni şeyler söylemek yerine anlattıklarını kısa özetler ile tekrarlayabilirsiniz.
    Genel sorular yerine daha özel sorular sorun. “Bu gün okul nasıldı” yerine “ Bugün sunduğun fen bilgisi deneyi nasıl sonuçlandı” gibi
    Öğüt vermek yerine, onun sıkıntılarına benzer sıkıntıları yaşamışsanız bunu paylaşmanız ve anlatmanız daha faydalı olacaktır. Yaşadığı sıkıntıların herkes tarafından yaşandığını yalnızca ona özgü olmadığını bilmesi onu rahatlatacaktır.
     

  • KONUŞMA BOZUKLUKLARI

    KONUŞMA BOZUKLUKLARI

    “ANNE KONUŞMA GELİŞİMİM İÇİN SENİN YARDIMINA İHTİYACIM VAR!!!”

    “Zaten erkek çocukları geç konuşurmuş. Babası da geç konuşmuş. Hala konuşmadı acaba bir sorun mu var? Bizim dışımızda hiç kimse konuşmasını anlamıyor.”

    Bu sözler bir yerlerden tanıdık geldi mi size bilmem ama bana en sık sorulan sorulardandır konuşma gecikmesi ve konuşma bozukluğu. Çocuğunuzun konuşma gelişimininde yaşadığı zorlukların çok çeşitli sebepleri (Gecikmiş konuşma, dil ve konuşma bozukluğu, konuşma bozukluğu) olabilir. Hem tüm bu sebepleri destekleyecek hem de çocuğun ifade edici diline katkıda bulunacak önemli öneriler;

    Talep Etmek :  Çocuktan bir şey söylemesi veya bir şey yapmasını istemek. Çocuk bir şey istediğinde hemen vermeyip, konuşmasına ya da çaba sarfetmesine ortam oluşturmak.

    Seçenekler Sunmak : Çocuğa birden fazla seçenek sunarak arasında seçim yapmasını istemek. 

    İhtiyaç Oluşturmak : Çocuğun sevdiği oyuncakları/eşyaları yüksek, ulaşılması zor bi yerlere koymak ve iletişim ihtiyacı oluşturup, onu konuşmaya mecbur bırakmak.

    Talepkar Olmasını Sağlamak: Çok sevdiği aktivite, oyun, yemek gibi mutlaka fazlasını isteyeceği şeyleri az miktarda verip, daha fazlasını istemesini sağlamak.

    Bilinçli Olarak Şaşırtmak : Çocuğa istediği nesne yerine başka bir nesneyi bilerek verip, onun istediğini söylemesini sağlamak.

    Model Olmak: Çocukla ve onun yanında başkalarıyla konuşurken açık, anlaşılır ve yavaş konuşmak.

    Aktarıcı Rolü Üstlenmek: Yemek yaparken, oyun oynarken, ev temizlerken, bir yere giderken yani çocuğunuzun olduğu her yerde ne yapıyorsanız yapmış olduğunuz aktivitenin anlatıcısı olmak.

    Kelimeleri Doğrulamak: Çocuğun yanlış söylediği ya da söylemediği kelimelerin sizden doğrusunu duymasını sağlamak.

    Taklit Etmesini Sağlamak: Sizin söylediklerinizi tekrarlamasını istemek ve bunu oyuncakları, kuklaları bir araç olarak kullanarak da yapmak.

    Uyaran Çeşitliliği Yaratmak: Çocukla sürekli konuşmak, onu farklı sosyal ortamlara sokmak, konuşmasını sağlayacak oyunlar oynamak.

    DİKKAT! Çocukları konuşmaları için baskıyla zorlamak, inatlaşmak ve aşırı korumacı olmak bu önerilerin düşmanıdır.

  • Çocuklarda konuşma bozuklukları

    Çocuklarda konuşma bozuklukları

    Gecikmiş konuşma, artikülasyon bozukluğu (harf söyleyememe), kekemelik, hızlı bozuk konuşma,otizme bağlı oluşan konuşma bozukluğu ve ses bozukluğu çocuklarda yaygın olarak görülen konuşma bozuklukları arasındadır. Bu yazıda bu tür konuşma bozukluklarıyla karşılaşıldığında ne tür terapi yöntemlerinin uygulandığından bahsedilecektir.

    Kekemelik, özellikle 2-5 yaş aralığındaki çocuklarda sıklıkla karşılaşılan bir akıcılık bozukluğudur. Çocuk kekelemeye başladıktan sonra terapist genellikle kekemelik kendiliğinden geçebileceği için;6 ay süresince aktif olarak çocukla terapiye başlamaz. Bunun yerine aileye çocuğun takılmalarını azaltmak için ne şekilde davranmaları ve nasıl iletişim kurmaları gerektiğini öğreterek belirli aralıklarla çocuğu gözlemler. Çocuktaki takılmaların
     6 ay süresinde kendiliğinden geçmediği durumda ise terapist çocukla birebir çalışmaya başlar.

    Kekemeliğin terapisinde uygulanacak teknik çocuğun yaşıyla yakından ilişkilidir. En yaygın olarak kullanılan yöntemler akıcılığın şekillendirilmesi ve lidcomb yöntemleridir. Lidcomb yöntemi yaşı daha küçük olan çocuklarda tercih edilir ve sürece aile de dahil edilerek terapistin uyguladıklarını evde uygulaması sağlanır. Akıcılığın şekillendirilmesi tekniğinde ise çocuğun konuşmasındaki nefes koordinasyonu, yumuşak başlangıç ve sözcükler arası geçişler tekrardan düzenlenerek, çocuğa takılmaların en aza indirildiği bir konuşma öğretilir.

    Artikülasyon bozukluğu çocuğun belirli sesleri (harfleri) doğru şekilde üretememesi olarak tanımlanır. Terapide ilk basamak çocuğa çıkaramadığı seslerin doğru şekilde sesletiminin öğretilmesidir. Bu süreçte konuşma terapisti abeslang, eldiven, ayna gibi materyallarden yararlanır. Çocuk doğru sesi çıkarmayı başardıktan sonra bu sesi sözcük, sözcük öbeği ve cümle içinde kullanma öğretilir ve ardından sohbet, Kitap okuma, resim anlatımı gibi çeşitli tekniklerden yararlanarak çocuğun sesletimini öğrendiği sesi günlük hayatta, konuşmasına aktararak genellemesi sağlanır.

    Gecikmiş dil, çocuğun anlama ve kendini ifade etme becerilerinin yaşıtlarının gerisinde olması anlamına gelmektedir. Gecikmiş dil ve konuşma terapisinde çocukla çalışmanın yanı sıra anne ve babayla çalışma büyük önem taşır. Öncelikli olarak ebeveynlere çocuğun dil ve konuşma gelişimini destekleyecek şekilde etkili iletişim kurma yöntemleri öğretilir. Ardından ebeveynlerin kurulan bu doğru iletişimi Oyun oynama ve kitap okuma gibi etkinliklerle desteklemesi sağlanır. Bu süreçte terapistin her seansta anne ve babanın çocukla oyun oynama ve kitap okuma esnasında çektikleri video kayıtlarını izleyerek geri dönüt vermesi gelişim açısından etkili olmaktadır.

    Konuşma terapisti terapi sırasında çocuğun konuşma ve anlama becerilerini destekleyecek çalışmalar yapar. Yapılan çalışmaların genel amacı çocuğun daha uzun cümleler kurması, sözcük dağarcığının geliştirilmesi ve sesleri (harfleri)doğru şekilde üretmesidir.

    Hızlı bozuk konuşma, kişinin normalden hızlı konuşması sebebiyle ortaya çıkan takılma, ses-hece atma, sözcük tekrarı gibi akıcısızlık problemlerinin görüldüğü bir konuşma problemidir. Hızlı bozuk konuşma terapisinde öncelikli hedef çocuğun konuşma hızıyla ilgili farkındalık sahibi olmasıdır. Terapist ses kaydı, süre tutma gibi tekniklerden yararlanarak çocuğun farkındalık kazanmasını sağlar. Ardından çocuğa basamaklar halinde kolaydan zora doğru konuşma hızını kontrol etmesi öğretilir. Bu süreçte nefes koordinasyonu ve yumuşak başlangıç gibi çeşitli yöntemlerden yararlanılır.

    Ses bozukluklarının en sık görülen belirtisi ses kısıklığıdır ve genelde bağırma, bağırarak ağlama, yüksek sesle konuşma gibi ses sağlığına zarar veren alışkanlıklara sahip olan çocuklarda görülür. Ses terapisinde öncelikli olarak çocuğun ses sağlığına zarar veren davranışlar hakkında farkındalık sahibi olmasına yönelik çalışmalar yapılır, ardından konuşma esnasında vokal kordlara zarar vermeden doğru şekilde ses üretimi çalışılır. Terapi esnasında vokal fonksiyon egzersizleri ya da rezonant terapi gibi tekniklerden yararlanılarak vokal kordlarda yer alan hasar giderilir, çocuğun sağlıklı sesine kavuşması ve bu sesi ileriki dönemlerde koruması sağlanır.

  • Çocukta Ruh Sağlığı

    Çocukta Ruh Sağlığı

    Bu yazıyla ilgilenip okuduğunuza göre bir yetişkin olmalısınız. Çocuğunuza sevginizi göstermenin ya da ona yardımcı olacak en iyi yolu bulmanın zor olduğu zamanlar vardır. Çocuğunuz sizi şaşırtan, canınızı sıkan ya da çok korkutan davranışlar gösteriyor olabilir. Bu tür davranışların bir bölümü, gelişme ve büyümenin normal sonuçları olabilir. Eğer çocukların ruh sağlığı hakkında daha çok şey öğren…mek istiyorsanız bu yazıyı okumaya devam edin.

    Ruh Sağlığı Ne Demektir?

    Ruh sağlığı, yaşam olayları karşısında neler düşündüğümüz, neler hissettiğimiz ve nasıl davrandığımızdır. Ruh sağlığı, kendimize, yaşamımıza ve tanıdığımız ve ilgilendiğimiz insanlara nasıl baktığımızdır. Ayrıca ruh sağlığı, zorlanma karşısındaki davranışlarımızı, insanlarla kurduğumuz ilişkileri, tercihlerimizi ve seçimlerimizi belirler. Yaşamın her döneminde fiziksel sağlık kadar ruh sağlığı da önemlidir.

    Ruh Sağlığı Problemleri

    Bir çocuğun ateşinin yükseldiği kolayca anlaşılabilir, fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak daha zordur. Çünkü ruh sağlığı ile ilgili problemler her zaman gözle görülmeyebilir ama belirtilerini anlamak mümkündür. Ruh sağlığı problemleri teşhis edilebilmektedir. Ruh sağlığı uzmanları belirtilerle ilgili bilgileri toplamakta ve incelemektedirler. Depresyon ve kaygı ile uyum, yeme bozuklukları ve dikkat eksikliği/hiperaktivite ruh sağlığı problemlerinden bazılarıdır. Ruh sağlığı problemleri, her beş çocuktan birinde herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir. Ne yazık ki, ruh sağlığı bozulan çocukların tahminen üçte ikisi ihtiyaçları olan yardımı almamaktadır. Pek çok çocuk ve ergen, kısa süreli bir tedavi görerek atlatabilecekleri ve ciddi bir ruh sağlığı problemine dönüşmeyebilen duygusal zorlanma dönemleri yaşarlar. Örneğin, sevilen birinin kaybı, aile ilişkilerinde bir değişme bu tür problemlere yol açabilir. Bir çocuğun ruh sağlığı zihinsel kapasitesi ile ilişkili değildir. Ruh sağlığı sorunları olmayan çocuklarınki gibi ruh sağlığı sorunları olan çocukların da zeka düzeyleri düşükten (zihinsel gerilik) yükseğe kadar değişebilir. Özel eğitim, fiziksel sağlık sorunları olan öğrencilerin ihtiyacı olduğu kadar çeşitli ruh sağlığı sorunları olan çocukların ve ergenlerin de özel ihtiyaçlarını karşılamaya yardım eden okulların destek hizmetlerinden biridir. Özel eğitim alan herkesin ruh sağlığı sorunu olması gerekmediği gibi, ruh sağlığı sorunu olan her çocuk ve ergenin de özel eğitim alması gerekmemektedir.

    Ciddi Duygusal Rahatsızlıklar

    Çocuklar ve ergenler için “ciddi duygusal rahatsızlıklar” deyimi, günlük yaşamı ve evde, okulda ya da toplum içindeki işlevleri ciddi bir şekilde engelleyen rahatsızlıklar için kullanılır. Ciddi duygusal rahatsızlık her 20 gençten birinde herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir. Bu tür ruh sağlığı sorunları, yardım edilmezse, okulda başarısızlığa, alkol ya da ilaç kullanımına, aile ile çatışmaya, şiddete ve hatta intihara yol açabilir.

    Nedenler

    Küçük çocukların ruh sağlığı sorunlarının temelindeki nedenlerin hepsini bilmiyoruz. Bu sorunların hem çevre hem de biyolojik yapıyla ilgili olduklarını biliyoruz. Biyolojik nedenler içinde, kalıtım, kimyasal dengesizlik ve merkezi sinir sisteminin zarar görmesi sayılabilir. Tıp uzmanları bunlara nörobiyolojik beyin bozuklukları demektedirler. Pek çok çevresel faktör çocukları tehlikeye sokabilir. Örneğin, şiddete, istismara, ihmale, ölüm ya da boşanma nedeniyle sevilen birinin kaybına ya da bozuk ilişkilere maruz kalan çocuklar için ruh sağlığı bozulma riski daha fazladır. Diğer risk faktörleri, ırk, cinsel yönelim, din ya da yoksulluk nedeniyle reddedilmeyi içerir.

    Vazgeçmeyin

    Çocuğunuz için doğru yardımı buluncaya kadar aramayı sürdürmeniz önemlidir. Bazı çocukların ve ailelerin psikolojik danışmaya ya da desteğe ihtiyaçları vardır. Diğerlerinin de tıbbi bakıma, ev bakımına, ayakta tedaviye, eğitim hizmetlerine, yasal yardıma, hakların korunmasına, yer değiştirmeye ya da danışmanlığa ihtiyaçları olabilir. Bazı aileler, başkalarının ne söyleyeceğinden ya da ne düşüneceğinden korkarak yardım aramazlar. Bakımın maliyeti, sınırlı sigorta hakları ya da hiç bir sağlık sigortasının olmaması gibi başka engeller de çıkabilir. Bunlar aileniz için gerçek sorunlar olabilir ama tedavi gereklidir. Bazı ruh sağlığı yardım kurumları ya da toplum ruh sağlığı merkezleri, ailenin ödeme gücüne göre ücretleri ayarlayabilmektedirler. Yardım arama sizin çok sabırlı ve ısrarlı olmanızı gerektirebilir.

    Çocuğunuzun Ruh Sağlığının Korunması

    Ana-baba olarak çocuğunuzun fiziksel güvenliğinden ve duygusal rahatlığından sorumlusunuz. Bir çocuğu büyütmenin tek bir doğru yolu yoktur. Ana-babalık tarzları değişir fakat çocuğunuz için yapılması gerekenler aynıdır. Aşağıdaki önerilerde eksiklik olabilir. Gelişim dönemleri, yapıcı problem çözme, disiplin tarzları ve diğer ana-babalık becerilerine ilişkin kütüphanelerde ve kitapçılarda yararlı kitaplar bulabilirsiniz. Besleyici gıdalar, düzenli sağlık kontrolleri, aşı ve sporun yanısıra, çocuğunuza güvenli bir ev ve çevre sağlamak için elinizden geleni yapın. Çocuk gelişim dönemlerini öğrenin, böylece çocuğunuzun yapabileceğinden azını ya da fazlasını beklemeyin. Çocuğunuzu duygularını ifade etmeye teşvik edin ve duygularına saygı gösterin. Çocuğunuza herkesin acı, korku, öfke ve kaygı yaşadığını anlatın. Bu duygularının kaynaklarını öğrenmeye çalışın. Çocuğunuzun öfkesini olumlu bir şekilde, şiddete başvurmadan göstermesine yardım edin. Aranızdaki saygı ve güveni geliştirin. Anlaşamadığınızda bile sesinizi yükseltmeyin. İletişim kanallarını açık tutun.

    Çocuğunuzu dinleyin.

    Çocuğunuzun anlayabileceği kelimeler ve örnekler kullanın. Onu soru sormaya teşvik edin. Rahatlık ve güven verin. Dürüst olun. Olumluluklar üzerinde durun. Her konuda konuşmaya istekli olduğunuzu gösterin. Kendi problem çözme ve baş etme becerilerinize bakın. İyi bir örnek misiniz? Eğer çocuğunuzun duygularından ve davranışlarından bunaldıysanız ya da kendi engellenmelerinizi ya da öfkenizi kontrol edemiyorsanız yardım arayın. Çocuğunuzun yeteneklerine destek olun, sınırlılıklarını kabul edin. Hedefleri başka birinin beklentilerine göre değil çocuğunuzun yeteneklerine ve ilgilerine göre oluşturun. Başarılarını kutlayın. Çocuğunuzun yeteneklerini başka çocuklarınkilerle kıyaslamayın. Çocuğunuzu tek başına değerlendirin. Çocuğunuzla birlikte olmak için düzenli olarak zaman ayırın. Çocuğunuzun bağımsızlığını destekleyin ve kendilik değerini artırmasına yardım edin. Yaşamın iniş çıkışlarında çocuğunuzun yanında olun. Çocuğunuzun problemlerin üstesinden gelebileceğine ve yeni yaşantılarla baş edebileceğine güvendiğinizi gösterin.

    Yapıcı, açık ve tutarlı bir disiplin uygulayın (Disiplin fiziksel ceza değildir, disiplin bir öğretim şeklidir). Bütün çocuklar ve aileler farklıdır; çocuğunuz için hangi yolun daha etkili olduğunu öğrenin. Olumlu davranışlarını onaylayın. Çocuğunuzun hatalarından ders almasına yardım edin. Koşulsuz sevin. Özür dileme, işbirliği, sabır, bağışlama ve başkalarıyla ilgilenmenin önemini öğretin.

    Uyarı Niteliğindeki Belirtileri Tanıyın

    Çeşitli uyarılar, bir çocuğun ya da ergenin muhtemel ruh sağlığı problemine işaret ediyor olabilir. Bu uyarı niteliğindeki işaretlerin bir bölümü aşağıda verilmektedir. Çocuğunuzun şu belirtileri gösterip göstermediğine dikkat edin;

    Duygularla ilgili güçlükler

    • Makul bir neden olmadan üzülme ve çaresizlik duyma ve bu duygulardan kurtulamama. 
    • Çoğu zaman yoğun öfkeli olma, ağlama ya da aşırı tepkide bulunma. 
    • Değersizlik ya da suçluluk duyguları gösterme. 
    • Başka çocuklardan daha fazla endişeli ya da kaygılı olma. 
    • Bir ölümün ya da kaybın ardından çok uzamış bir yas tutma. 
    • Aşırı derecede korkulu olma. Açıklanamayan korkular duyma ya da diğer çocuklardan daha fazla korku duyma. 
    • Fiziksel sorunlarla ya da görünümle sürekli ilgilenme. 
    • Zihnini kontrol edememekten ya da zihninin başkaları tarafından kontrol edildiğinden korkma. 

    Büyük değişimler 

    • Okul durumunda kötüleşme. 
    • Genellikle zevk aldığı şeylere ilgisini kaybetme. 
    • Uyuma ve yeme alışkanlıklarında açıklanamayan değişmeler gösterme. 
    • Arkadaşlarından ya da ailesinden uzaklaşma ve hep yalnız kalmayı isteme. 
    • Çok fazla hayal kurma. 
    • Yaşamı başedemeyecek kadar zor bulma ve intihardan söz etme. 
    • Açıklanamayan sesler duyma. 

    Sınırlılıklar

    • Kendini verememe, karar vermede zorlanma. 
    • Yerinde oturamama, dikkati toplayamama. 
    • Zarar görmekten, başkalarını incitmekten, “kötü” bir şey yapmaktan korkma. 
    • Gün içinde defalarca yıkanma ve eşyaları temizleme ihtiyacı duyma ya da belirli davranışları tekrarlama. 
    • Çok hızlı seyreden düşüncelerden kurtulamama. 
    • Tekrarlanan kabuslar görme. 

    Sorun yaratan davranışlar

    • Alkol ya da ilaç kullanma. 
    • Çok miktarda yeme ve sonra kusmaya çalışma, müshil ilaçlarını kötüye kullanma ya da kilo almaktan kaçınmak için lavman kullanma. 
    • Uygun kiloda olmasına karşın takıntılı bir şekilde spor yapmayı ya da diet uygulamayı sürdürme. 
    • Başkalarına ve eşyalarına sık sık zarar verme ya da yasaları ihlal etme. 
    • Yaşamı tehlikeye sokacak şeyler yapma. 

    Hemen Yardım Arayın

    Eğer çocuğunuz bu belirtilerden birini gösteriyorsa ya da belirtiler ciddiyse, hemen bir yardım arayın. Doktorunuzla, okuldaki danışman-rehber öğretmenle ya da çocuğunuzun ruh sağlığı problemi olup olmadığını değerlendirebilecek bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşun.

    Her çocuğun ruh sağlığı önemlidir.

    Pek çok çocuğun ruh sağlığı problemleri vardır.

    Bu problemler gerçektir, acı vericidir ve ciddi olabilir.

    Ruh sağlığı problemleri anlaşılabilir ve tedavi edilebilir.

  • Türkçe Konuş Anlamıyorum Çok Gücüme Gidiyor! Dili Anlaşılır Kılmak

    Türkçe Konuş Anlamıyorum Çok Gücüme Gidiyor! Dili Anlaşılır Kılmak

    “Ben sorarım ilm-i hikmetten, sen dersin çalmadım kilimi mektepten…”

    Hani filmler seyretmişizdir, tiyatrolar izlemişizdir, bizzat kendimiz şahit olmuşuzdur, yanlış anlama

    sahnelerine… Türk tiyatrosunda ve sinemasında bir zamanlar en çok kullanılan senaryolardan

    birine konu olmuştur bu yanlış anlaşılmak. Bir dönemin filmlerinden yanlış anlaşılmaları çıkarın,

    geriye pek bir şey kalmaz. Çünkü hayatın o kadar içindedir ki “Ha, sen beni yanlış anladın!”, hatta

    biraz da uzatırız: “Haaaa, sen beni yanlış anladııııın!” Hatta bazen konuşmamızın başına çok

    aptalca bir ifade koymaktan vazgeçemeyiz: “Yanlış anlamazsan sana bir şey söyleyeceğim.” Yani

    karşımızdakine sen bir salaksın kardeşim lütfen beni yanlış anlama deriz. Karşımızdaki bir salaksa

    da salak değilse de bu olaya alınacaktır ve dinlerken söylenenlerin altında bir gizli mesaj var mı

    yok mu buna konsantre olmuşken gerçekten anlayamayacaktır. Anlasa da anlamasa da “Ben salak

    mıyım?” diyecektir.

    Üzerinde duracağımız konu, herkesin çok şey bildiği(!) ama kimin ne kadar bildiğini bilmediği bir

    konu. Yazan biri için en tehlikeli kulvarlardan birinde olduğumun farkındayım. Dikkatliyim. Okurken

    -alınmayın ama(!)- yazının altında buzağı aramaya çalışırsanız da yapacağım bir şey yok. [Yazarın

    notu: şimdi dili anlaşılır kılmaktan bahsediyorsunuz ama ne yapıyorsunuz? Köşeli parantezler,.. Parantez

    içinde ünlem işaretleri (sözün tam tersi anlama geldiğini bildirir)… Sözü iki kısa çizgi arasına almalar(cümle

    içinde cümlenin biçimiyle ilgisi olmayan ama anlamıyla ilgili bir sözü iki kısa çizgi ya da iki virgül arasına

    alırız.)… Hem kardeşim deyimi bilmiyorsan öğren, “yazının altında buzağı aramak” diye bir şey yoktur,

    “Öküz altında buzağı aranır… gibi başladıysanız yazıya lütfen bu yazı size göre değil. Lütfen bırakın, başka

    bir şey yapın. Bu yazıyı okumakla boşa geçirecek vaktiniz yok sizin.]

    Şimdi bir fıkra anlatacağım ama, ya buna bayan okurlarımız alınırsa? Ya da Fıkrada adı geçen

    kişi… Acaba bu fıkrayı boş yere mi anlattığımı düşünürsünüz, hadi eğitici bir yanı yoksa bu

    anlatacağım fıkranın? Hadi mevzuya “….cuk” diye oturmazsa… Hadi hiç kimse gülmezse… Neyse

    hadi anlatayım bari, ama bakın biliyorsanız anlatmayayım, tamam mı?, Neyse fıkra zaten bu

    gidişle sadece benim güleceğim, okuyanlarınsa ebleh ebleh bakacağı bir garabete dönmeden şu

    fıkrayı anlatayım. Düşünün ki bir fıkra anlatılacak ve bunlar yaşanıyor. Ne yaparsınız arkadaşlar?

    Neyse ki ben bu fıkraya böyle başlamıyorum.

    Bu örneklemenin ardından bir fıkra gider mi bilmem ama…

    “Karı koca evde problemler yaşamaktaydı ve birbirlerine konuşmama cezası uygulamaktaydılar. Aniden

    adam ertesi gün karısının kendisini sabah 5:00 da iş için bir uçuşu olduğundan uyandırması gerektiğini

    hatırladı. Sessizliği ilk bozan ve kaybeden kendisi olmamak için, bir kağıdın üzerine Lütfen beni sabah

    2

    5:00’te uyandır yazdı ve notu karısının bulabileceği bir yere bıraktı. Ertesi sabah, adam uyandı ancak saatin

    9:00 olduğunu ve uçuşu kaçırdığını fark etti. Çok kızdı, tam karısının onu neden uyandırmadığını soracakken

    yatağın yanında bir parça kâğıt buldu. Kağıtta 'Saat 5:00 uyan!' yazmaktaydı”

    BÜTÜN BU İLETİŞİM KOPUKLUKLARINDAN KURTULMAK MI İSTİYORSUNUZ?

    Hiçbir insan dünyayı bir diğer insanla aynı şekilde göremez, her insan için algılama farklıdır. Ortak

    paydalarımız olmasaydı zaten ciddi bir iletişim sorunuyla karşı karşıya kalmazdık. Çünkü iletişim

    diye bir şey yoksa iletişim sorunu diye de bir şey yoktur. Her insanın kendine özgü bir yaşam

    modeli vardır. Yaşam modeli karşılaştıklarımıza anlam yüklememizi sağlayan şeydir. Neyin

    gerçekten önemli olduğunu, neyin dikkate alınması gerektiğini ya da neyin göz ardı edilmesi

    gerektiğini insanların yaptıklarının nedenini bizim için hangi seçeneklerin en iyi olduğunu söyleyen

    YAŞAM MODELİMİZdir.

    Hayatı doğrudan deneyimlemek mümkün değildir, onun bize ait öznel yansımasını deneyimleriz.

    Gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimizi, düşünce ya da yorumlara dönüştürürüz. Hayata

    ilişkin düşüncemiz bizim gerçekliğimizdir.

    İnsanların birbirlerini anlamalarına engel üç durumdan söz edebiliriz:

    1. İnsanların sizin modelinizi anlamalarını engellemek

    2. Yaşam modelinizi sınırlı tutmak

    3. Yaşam modelinizi çarpıtmak

    Bazı insanlar kapalı bir kutudur, gizleyecekleri çok şey vardır. Kendilerine göre söylememeleri

    gereken şeyler, söyleyecekleri şeylerden fazladır, bir aşk yaşamışlardır, dünyada onların aşkından

    daha büyük aşk yoktur. Onun için anlatamazlar. Hangi kelimeler o yüce duyguyu anlatmaya yeter

    ki?… Bu nedenle onları anlamanıza engel olurlar. Karşınızdakini kırmadan, hassas ve anlamanızı

    kolaylaştırıcı sorular sorarak bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Çünkü, anlaşıldıklarında her

    şeyin basitleşeceğini düşünen insanlar (çoğu zaman da zaten gerçekten basittir sorunlar)

    anlatmaya başladıklarında bilin ki sizin anlamanızı engellemek, anlattıklarını sınırlandırmak veya

    çarpıtmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Aslında böyle insanları anlamak çok da zor değildir.

    Anlamanız gerektiğini düşündüğünüz noktalarda anlam kapalılığını giderici sorular sorun. Soruları

    sorarken anlattığı şeyi basitleştirdiğinizi ya da basitleştirebileceğine inandığı sorulardan kaçının.

    Doğruluk, dürüstlük, iletişimde politik olmamak adına o kadar ciddi hatalar yapılır ki. Siz bunlardan

    kaçının.

    Anlamamızı zorlaştıran dört önemli dil örüntüsünden bahsedebiliriz:

    1. Söylenmeyenler

    2. Belirsiz zamirler

    3. Belirsiz fiiller

    4. Soyutlaştırmalar

    İletişim kurarken, söylenmediğini düşündüğünüz konuyu sorabilirsiniz: Diyelim ki kafası karıştığını

    söyleyen birine; hangi konuda kafası karıştığını ya da kiminle ilgili olarak kafası karıştığını

    sorabiliriz.

    Konuşan kişi etliye sütlüye dokunmamak adına belgisiz zamirlere yüklenecektir. İletişim esnasında

    anlatmak istediği çok şey vardır ama sizin yanlış anlayacağınızı düşünüyordur ya da alınacağınızı,

    rahatsız olacağınızı, sözünü ettiği olumsuzluğun sizin çevrenizden biri ile ilgili olması durumunda

    da bu zamirleri belirsiz tutacaktır. Bu durum karşısında yapacağımız şey aslında hiç de zor değildir.

    Ama bu haksızlık, diyen biri için, haksızlığın ne olduğunu, kimle ilgili olduğunu sorduğumuzda

    sorunu çözeriz.

    İletişim esnasında kullanılan fiillerdeki belirsizlikler de dilin anlaşılmasına engel olacaktır. “Geçen

    sene büyüdüm.” diyen biri, için nasıl büyüdüğü, uzunluk kısalık bakımından mı, cüsse bakımından

    3

    mı, sorunların üstesinden gelme bakımından mı büyüdüğü gibisinden birçok belirsizlikler çıkar

    karşımıza. Biz bunlardan herhangi birini algılar ve hangi alanda büyüdüğü konusunda yanılabiliriz.

    Yanılmak istemiyorsak sorarız. Hangi alanda büyüdün, büyümekten kastettiğin nedir, diye.

    Soyutlaştırmalar da bazen iletişimi zorlaştırır.

    Sizin anlamanızı zorlaştıracak kişi iki türlü soyutlaştırma yapacaktır: Birincisi belirsiz isimler

    kullanarak ikincisi de eylemleri isme dönüştürerek. Eşiniz size “Heyecan bitti.” diyorsa belirsiz isim

    kullanarak bir soyutlaştırma yapıyordur. Siz ona: “Eskiden seni heyecanlandıran ve şimdi olmayan

    şey ne?” diye bir soru sorarak sorunu somutlaştırmış olursunuz. “Bugün benim için reddedilmelerle

    doluydu.” diyen biri de reddetmek eylemini isim (mastar kalıbıyla) yaparak soyutlaştırma yapıyorsa

    siz ona: “Gün boyunca ne şekilde reddedildin?” diye sorun. Alacağınız cevaplar çok işe

    yarayacaktır.

    Bazen “aşırılıklar” bazen “dayatılan sınırlar”, bazen de “dayatılan değerler” yaşantımızı

    zorlayacaktır. “Daima acı içindeyim.” diyen eşiniz aşırılık içindedir, bu cümledeki anlamı aşırılıktan

    çıkarmaya yönelik sorular sorabilirsiniz. “Patronum ne derse yapmak zorundayım.” diyen bir

    arkadaşınız ise kendini dayatılan bir sınırın içine itmiştir. Patronunun dediklerini yapmazsan ne

    olur, diye sorabilirsiniz. Politikacıların ahmak olduğunu söyleyen bir dostunuz ise dayattığı bir

    değerin kurbanıdır. Ahmak olmayan politikacı olup olmadığını ya da politikacıların ahmak olduğu

    sonucuna nasıl vardığını sorarak yardımcı olabilirsiniz.

    Hepimiz yaşam modelimizdeki çarpıklıkları sorgulamalıyız:

    1. Bazen neden – sonuç hataları yapabiliriz.

    2. Bazen karşımızdakinin aklını okuyabileceğimizi düşünebiliriz.

    3. Varsayımlarımız ise bizim vazgeçilmezlerimizdir.

    Bu söylediğimiz üç noktayı da göz önünde bulundurarak dili anlaşılır kılabiliriz.

    Dili anlaşılır kılmak istiyorsak, yaşam modelimizdeki çarpıklıkları sorgulamalıyız. Bazen neden –

    sonuç hataları yapabileceğimizi göz ardı etmemeliyiz. Karşımızdakinin aklını okuyabileceğimiz

    ukalalığından vazgeçmeliyiz. Varsayımlarımızın bazen bizi yanıltabileceğini unutmamalıyız.

    M. Abdullah YILMAZ

  • Ya siyah ya da beyaz. Başka renk yok mu? Var; hayatın gerçek rengi…

    Ya siyah ya da beyaz. Başka renk yok mu? Var; hayatın gerçek rengi…

    0-6 yaş dönemi kişiliğimizin, gelecekte nasıl bir yetişkin olacağımızın artık neredeyse kesin olarak şekillendiği dönemdir. Bu dönemde ki ebeveyn özellikle bakıcı anne durumunda olan kişinin çocuğa davranışları ile kişilik şekillenir. Bu dönemde ki yanlış tutumlar çocuğun şansı varsa ergenlik döneminde telafi edilir. Eğer şansı yoksa ve ergenlik döneminde bunları aşamadıysa kişilik bozuklukları olarak tabir edilen (hastalık değildir) problemli geçen bir yaşam sürmeye mahkum olurlar. Kişilik bozuklukları kendi içinde farklılıklar göstermektedir. Borderline, narsisistik, şizoid, şizotipal gibi türleri bulunmaktadır. Bu tip bozuklukların daha hafifi nevrotik (ödipal) olarak tanımlanan obsesif kompulsif, anksiyete, panik atak, fobiler gibi bozukluklardır. Bu bozuklukların karakterleri ve belirtileri birbirinde farklıdır ve düzeltilmesi psikoterapi ile mümkün olmaktadır. Psikiyatrik tedavi bu tür problemlerin çözümünde kısmen etkili olamakta verilen ilaçlar semptomları bir süre yok ederek sadece geçici rahatlama sağlamaktadır. 

    Hayatı ve insanları bazen çok iyi, bazen çok kötü görmek, aynı kişiyi bazen çok yüceltmek, bazende yerin dibine batırmak, diğer insanları değersiz varlıklar gibi görmek, bütün dünyanın ve insanların kendisi için yaratıldığını düşünmek, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayamamak ya da hiç önemsememek-değer vermemek, empati kuramamak, empati kavramını saçma bulmak, insanlarla sürekli mesafeli bir ilişki içerisinde olmak, çok az ya da hiç dostunun olmaması, kolay kırılmak, aşırı alıngan olmak, başarısız olmaktan içten içe çok korkmak, yapması gereken işleri bildiği halde bir türlü yapamamak, otorite kaygısı, içinden sürekli reddedilme kaygısı yaşamak, her an bir şey olacakmış gibi tedirgin ve gergin olmak, başkalarının kolaylıkla yapabildiği bazı şeyleri yapamamak, fobilerin ve yersiz korkuların olması, hayatını hep başakalarına göre yönlendirme gibi bazı belirtiler bu bozuklukların bazı işaretlerindendir. Bu bozukluklar farklı şekillerde de belirti vermektedir; alkol bağımlılığı, kumar alışkanlığı, aşırı cinsellik, aşırı masturbasyon, cinsel işlev bozukluğu, eş veya partnerle cinsel ilişkide problemler, bilinçsizce para harcama-israf, bir iş yerinde düzenli çalışamama sık iş değiştirme, tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, karşıdakine gereğinden fazla öfkelenmek, eşi aşırı kızdıracak davranışlarda bulunup sonrasında yaşanılanı çok basit, gereksiz yere büyütülen bir olay gibi hissetme, karşıdakinin duygularını anlayamama-hissedememe gibi. Yaşam kalitesini düşüren ve gerçek yaşamdan kişiyi uzaklaştırarak hem kendisinin hem de çevresinin mutluluğunu bozan bu bozukluklardan kurtulmak ve gerçek mutluluğu yaşamak ancak bu konuda eğitim almış psikoterapistler tarafından yapılan terapi ile mümkün olmaktadır. 1-3 yıl arasında sürebilen bu terapiler bazen zorluklar içeren ama sonu mutlulukla biten hayatı yeniden keşfetme yolculuğudur…