Kategori: Psikoloji

  • WISCK-IV Nedir?

    WISCK-IV Nedir?

    Yetkin uzmanlar tarafından 2 yaştan itibaren uygun ölçme araçları kullanılarak zekânın değerlendirmeleri birçok şekilde yapılmaktadır. Bu değerlendirmelerle birey hakkında çeşitli kararlar verilmektedir.

    Amerika’da güncellenen WISC-IV’ün telif hakkı 2008 yılında Türk Psikologlar Derneği TPD) tarafından alınmış olup, 2008-2012 yılları arasında Öktem ve arkadaşları tarafından TÜBİTAK destekli proje olarak Türkiye Standardizasyonu tamamlanarak 2013 yılında uygulamaya başlanmıştır.

    “Psikometrik bağlamda zekâ ‘kişinin, farklı zihinsel becerileri ölçmek için geliştirilmiş alt testlerden oluşan bir test bataryasında gösterdiği başarımın aynı yaştaki ve özelliklerdeki norm grubunun başarımı ile karşılaştırılması sonucu elde edilen tekil bir sayı, yani IQ olarak tanımlanabilir’.” WISC-IV’ten önce kullanılan WISC-R testi zekâyı 3 bölümde (Performans Zekâ Puanı, Sözel Zekâ Puanı ve Tüm Test Ölçek Puanı) incelerken, güncellenen WISC-IV testi zekâyı 5 bölümde (Sözel Kavrama, Algısal Akıl Yürütme, Çalışma Belleği, İşlemleme Hızı ve Tüm Ölçek Zekâ Puanı (TÖZP)) incelemektedir. 6 yaştan 16 yaş 11 aya kadar uygulanabilen bu test, çocuğun motivasyonuna ve hızına göre belirlenip yaklaşık 1,5-2,5 saat arası sürebilmektedir. Testin değerlendirilmesi, sadece test puanlarına bakılmaksızın, davranışsal gözlemler, okul ve aileden alınan bilgilerle bütüncül olarak ele alınmalıdır.

    Test sayesinde, çocuklar, test değerlendirilmesi esnasında hem normlara göre hem de kendi içlerindeki başarı dağılımına göre kapsamlı bir şekilde değerlendirilmektedir. Sonuçlar ailelerin problemlerine çözüm olarak yorumlanmalı, çocuğun yararına odaklanılmalı, çocukların etiketlenmelerini önlemek adına sonuç puanları değil, sonuca yönelik çözümler önemsenmeli, etik kurallara dikkat edilmeli, güncelliğini ve güvenilirliğini koruması adına da sadece Türk Psikologlar Derneği onaylı Psikologlar tarafından uygulanmalı ve yorumlanmalıdır.

  • Oryantasyon

    Oryantasyon

    Anne karnına düştü yavrunuz, ilgiyle sevgiyle karnınızda büyüttükten sonra dünyaya geldi. Henüz dünya üzerinde ortalama 2-3 sene geçirmişken, güvenli sakin ortamından, birçok farklı yapıda çocuğun ve yetişkinin bulunduğu bir sosyal ortama geçmeye hazırlanıyor. Ne ile karşılaşacağını bilmiyor. Güvenli mi? İhtiyaçları karşılanacak mı? Annesi gibi ona bakacaklar mı? Arkadaş denilen kavram nedir? Oyuncaklarını paylaşmalı mı? Hiçbirini bilmiyor… Bilmediğimiz ortamlara girerken biz yetişkinler bile kendimizi tamamen rahatlatamazken, onlar henüz 3 senedir bu dünyada olmanın verdiği ‘bilgisizlikle’ okula başlıyorlar. Onlar okullu oluyorlar!
    Bu süreçte en önemlisi annenin güvendiği bir okul seçiyor olması, kim ne derse desin anneler rahat olursa: çocuklar da rahat oluyor! Anneler yavrularından kopmaya hazır değillerse, çocukları da hazır olmuyor. 1. Numaralı gerçek: Annenin ve çocuğun okul sürecine hazır oluyor olması yani.
    Ardından öğretmen giriyor devreye, anne kucağından sonra ilk defa birinin kucağında ağlayacak olmak, tüm öğretmenler için hem büyük sorumluluk hem de büyük bir mutluluk! Oryantasyon döneminde, yavrunuzun öğretmeniyle bağ kurup kurmadığını iyi gözlemleyin derim. Öğretmeninin onunla geçirdiği süreçte, tüm duygularını anlıyor ve kabul ediyor olması, bunu yavrunuza hissettiriyor olması 2. gerçeğimiz.
    Ardından; okul süreci giriyor devreye. Pat diye tüm gün okula bırakmak mı? Asla! Yumuşacık geçirin o süreci, yavaş yavaş alışsın ki 2 hafta sonra keşfedecekleri bittiğinde “okula gitmek istemiyorum” sözleriyle sağlıklı başa çıkabiliyor olun. Her gün sabah kalktığında anne kucağından ayrılıp okula gideceklerini anladıkları zaman, çoğu çocukta gördüğümüz, yaşadığımız bir gerçek bu. Yani 3. gerçeğimiz: yumuşak geçişli oryantasyon dönemi. Belki 1er saatle başlatmak, belki 2şer saatle başlatmak, ama okulla ev arasındaki köprüyü kurmak için yeterli zaman tanımak.
    Bir sonraki gerçekse: “anneler babalar işe gider, çocuklar okula gider” cümlesindeki netlik. Ama ardından “seni okula göndermek için işe gitmek zorundayım”, “sana oyuncak almak için para kazanmak zorundayım” gibi cümlelerle devam etmeyecek şekilde… Siz, işe siz istediğiniz için gidiyorsunuz, yavrular da bir zaman sonra istedikleri için okula gitmeye başlayacak, istedikleri için “öğrenmek” yolunda ilerleyecek. Süreci kolaylaştırmak için ” anneler babalar işe gider, çocuklar okula gider” cümlesindeki netlikten sonra, istedikleri bir oyuncakla okula gitmesini önerebilirsiniz mesela. Ya da okuldan eve gelirken, eğer kurum izin veriyorsa bir oyuncak getirebilir, ertesi gün okula giderken geri getirmek kaydıyla…
    Kısaca oryantasyon dönemi, çocuklar için olduğu kadar, anneler ve babalar için de zorlu geçebiliyor. Bu süreci olabildiğince keyifli ve yıllar sonra gülerek hatırlayacağınız şekilde geçirebilmeniz için: seçtiğiniz kurumun rehberlik servisiyle öğretmeniyle işbirliği içinde yolculuğunuza devam etmenizi öneririm. Çocuğunuzu anlamak için sizleri de anlamaya hazır olan devasa bir ekip var kurumların ardında. En azından ben böyle görmek niyetindeyim. El ele, tüm olumlu ve olumsuz duygularla birlikte okul, çocuk, aile bir arada olursanız: seneler sonra en güzel anılarınızdan biri olarak kalıyor olacak hafızanızda. 2017 eğitim öğretim yılı, henüz 2-3 yaş aralığında olan yavrularınız için okul hayatlarına keyifle bir başlangıç sağlasın. Sadece anaokulu çocukları için değil, tüm öğrencilere başarılar dilerim. Başarıları keyifle, huzurla, bilime, bilmeye duyulan istekle kolkola yürüyen tüm eğitmenlere ve öğrencilere…

    Sevgi ve Saygılarımla

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocukların dili oyundur diyerek başlamak istiyorum. Biz yetişkinler konuşarak iletişim kuruyor ve problemlerimizi bu yolla çözmeyi hedefliyor ve çoğu zaman otomatikman çocukların da bunu yapmasını bekliyoruz. ANCAK; ‘çocukların dili oyundur!’. Çocuklar problem çözme becerilerini sağ beyin üzerinden kurduğu oyunla, belki bir hayvan veya kuklanın yerine kendisini koyarak, bazen de baş edemediği korkularını gömmeyi seçerek geliştirir. Bunu günlük hayatta birçok kez yapar, çünkü; yazının en önemlisi konusu: ‘çocukların dili oyundur’.

    Bazen de baş edemediği, işin içinden çıkamadığı zamanlar olur. Bunlar çocuğun hayatındaki önemli travmalar olarak saydığımız hastane-ameliyat-kaza vb. geçmişi, ebeveyn boşanması, bir sevdiğinin ölümü ya da taşınma travması da olabilir, bunların yanısıra kaygı, öfke, depresyon, dikkat eksikliği, sosyal uyum becerilerinde zorluk, akademik gelişim ve öğrenmede zorluk gibi davranış problemlerine neden olan alanlar da olabilir. Bu gibi zamanlarda, genellikle 3-12 yaş arasında değişen çocuklara yardım etme zamanı gelmiştir. Oyun terapisi tam da burada devreye girer ve çocuğun ‘görülmesini’ sağlar. Terapist ve çocuğun arasında özel zaman geçirme hissiyle çocuğa güvenli bir ortam yaratılır. Çocuk istediği bir çok şekilde özel oyun odasında 45 dakika oynar, en iyi bildiği problem çözme becerisi olan oyunu kullanır ve terapisti tarafından özel tekniklerle takip edilir. Terapi, aile ve okul işbirliğiyle devam eder ve her çocuğun kendine özgü olduğu bilinciyle sonuca değil sürece odaklanarak devam etmek önemlidir.

    ‘Oyun terapisinin çocuklar üzerindeki etkileri nedir?’ derseniz;

    1)Davranışları ve davranışlarının sonuçları anlamında daha sorumluluk sahibi olmaya başlarlar ve kendilerine yeni etkili stratejiler belirlerler.

    2)Problemlerine yeni ve yaratıcı çözümler üretirler.

    3)Kendini ve başkalarını kabul etmek ve saygı duymak konusunda kendilerini geliştirirler.

    4)Duygularını deneyimlemeyi ve dışavurmayı öğrenirler.

    5)Diğerlerinin duygu ve düşüncelerine saygı duymayı ve empatiyi öğrenirler.

    6)Yeni sosyal beceriler ve aileleriyle ilişki kurma becerilerini geliştirirler.

    7)Kendilerine ve yeteneklerine olan güvenlerini & özgüvenlerini geliştirirler.
     

  • Çocukta Ahlak Gelişimi

    Çocukta Ahlak Gelişimi

    Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları ahlakı tanımlar. Ahlak gelişimi ise, bireyin toplumun değer yargılarını göz önünde bulundurarak ve kendi değer yargılarıyla birleştirerek yaşama uyum sağlama sürecidir. Çocukta ahlak gelişimi doğumdan kendini güvende hissetmeyle başlar. Süreç içinde, öğretilmiş değerlerle çocuğun doğuştan getirdikleri birleşerek çocuğun kendine özgü ahlakının oluşması beklenir. Bu yazı özellikle 2-12 yaş arası çocuklarda ahlak gelişiminin Piaget ve Kohlberg açısından kuramsal olarak incelenmesini ve özetlenmesini içermektedir.

    Piaget ahlak gelişiminde bazı özel kavramlar üzerinde durmuştur. Bunlar; çocuğun bilinci, oyun kurallarını uygulaması, yalan ve hırsızlık hakkındaki düşünceleri, adalet, sorumluluk ve ceza karşısındaki tutumlarıdır.

    Piaget, çocuğa oyunun kurallarını öğretip, kendisiyle bu kurallar çerçevesinde oynamasını sorgulamıştır. Oyun sürecinde çocuğun kuralları nasıl benimsediğini, hatalarla nasıl başa çıktığını gözlemlemiştir. Çocuklar önce kuralları olduğu gibi kabul edip, onlara uyarlar (2-7 yaş aralığı). Sonra, bilişsel gelişim süreci ilerledikçe, bilinçli farkındalıkları artar ve kuralları ve özümsedikleri düşüncelerini sözel olarak ifade edebildikleri evreye geçerler (7-12 yaş aralığı). Bu ikisi arasındaki gelişim süreci zaman almaktadır. Piaget’nin ‘Bilişsel Gelişme Kuramından’ yola çıkarak 2 zıt ahlak anlayışı belirlenmiştir. İlki işlem öncesi dönemdeki çocuklarda görülen ‘ben merkezci’ ahlak anlayışı, diğeri; işlem dönemindeki çocuklarla görülen ‘işbirliği ve karşılıklı ilişki’ ahlakı anlayışıdır.

    İşlem Öncesi Çocuklarda Ahlak Anlayışı ve Gelişimi (2-7 Yaş Aralığı):

    Bu yaş grubu çocukları oyunlarındaki kuralları bilinçli farkındalıkla oynamazlar. Bireysel oyunlar oynarlar ve tamamen ben merkezcilerdir. Dönemin içinde yaş büyüdükçe, taklit etme davranışları başlar. Oyunlarını diğer çocukların oyunlarını taklit ederek kurarlar. Oyunlarında hala ‘ben merkezci’ olmalarına karşın, sosyal bir ortamda olmanın temel kurallarını öğrenirler. Örnekse; 4 yaşındaki A’nın, sınıfta Legolarla oynadıktan sonra onları yerine kaldıran B’yi görüp taklit etmesi. Bu kurallar, işlem öncesi dönem çocuklarına yetişkinler tarafından yüklenmiştir. Çocuklar kurallara uymanın nedenlerini özümsedikleri için değil, uymak zorunda olduklarına inandıkları için uyarlar. Aynı zamanda bu dönemdeki (2-7 yaş aralığı) çocukların, yalan ve hırsızlık hakkında tamamen somut sonuçlara göre yargıladıkları, suçlunun niyetine hiç önem vermedikleri görülmüştür. Bu yüzden, çocuklara yalan söylemekle yetişkinlere yalan söylemek onların gözünde eşit değildir çünkü yetişkinlere yalan söylemenin maddi sonuçları daha ağırdır ve bu yaş grubuna göre en adil ceza, en çok acı veren cezadır. Örnekse; ona vuran arkadaşını öğretmenine şikâyet eden A; öğretmeninin, vuran çocukla konuşup hareketinin yanlış olduğunu anlamasından ziyade, ona en ağır cezayı vermesini beklemektedir.

    İşlem Dönemindeki Çocuklarda Ahlak Anlayışı ve Gelişimi (7-12 Yaş Aralığı):

    Bu dönem çocuklarında ahlak anlayışı karşılıklı iş birliğine dayanır. Artık çocuk oyunun kurallarının nedenlerini özümsediği için, yetişkin baskısından uzak bir tavırla kurallara uyar. Özümsemenin etkisiyle, artık kurallar sert, değişmez değil aksine; kurallar çocuklara ait olduğu için isterlerse değiştirilebilir kıvamdadır. Bu yaş grubu, ben merkezcilikten çıktığı için, başkasının gerçeğini görmeyi önemser. Kuralların ancak hitap eden gruptaki herkes tarafından kabul edilirse değişebileceğini bilir. İşlem öncesi dönemde (2-7 yaş aralığı) olduğunun aksine, bu grup artık niyeti önemsemektedir. Sadece maddi sonuçlara değil, hem suçlunun niyetine hem somut sonuçlara göre durumu değerlendirebilmektedir. Örnekse; artık yalan söyleme kavramı yetişkinlerin kurallarını çiğnediği için değil, karşılıklı güven ve sosyal ilişkileri yok edeceği için kötüdür. Yine küçük çocuklar cezayı acıyla bağdaştırırken, bu grup cezanın işlevselliğini değerlendirir. “Cezanın amacı, suçluya suçunun tabiatını hatırlatmak ve onu yola getirmektir”(Wright, D. Croxen, M.). Bu bağlamda, gruptan çıkarmaktan, çocuğu yoksun bırakmaya, çocuğun yaptığı kötü davranışın kendisine yapılmasından, eleştiriye birçok ceza yöntemi belirlenmiştir. Ancak ilk zamanlardan beri Piaget, anne babaların demokratik ilkeleri uygulayıp, gerektiği yerlerde otoriter kontrolü sağlamaları gerektiğini önerir. Aslında bu, her yaştaki çocuğa belli sınır çerçeveleri içinde seçimler vermeyle bağdaşmaktadır.

    Bir başka bağlamda; Kohlberg, Piaget’nin kuramını yeniden incelemiştir. Bilişsel yapıların, düşüncenin yanı sıra davranışları ve duyguları da belirlemek için kurulduklarını ve sadece zeka ile ilgili olmadığını savunur. Kohlberg’in çalışması gelişimsel bir yaklaşım olmakla beraber, çalışmayla 3 sonuç bulunmuştur:

    1)Bir durumda dürüst davranan kişinin, bir daha aynı durumda ya da başka durumlar karşısında dürüst davranıp davranmayacağını bilemeyiz.

    2)Çocukların, davranışsal olarak büyümesi ile daha dürüst veya fedakar olmalarını bekleyemeyiz.

    3)Ebeveyn disiplininin ve çocuğun sonraki davranışlarının arasında hiçbir ilişkinin olmadığı, önemli olanın çocuğun bu disiplini anlayıp yorumlaması olduğudur.

    Sonuç olarak; Kohlberg, bireyin ahlakının bireyin zekasıyla ve diğer bireylerle deneyimlerinin etkileşimiyle kendiliğinden geliştiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, birey ilk evrelerde ceza almamak için kurallara uymaya itaat ederken, geliştikçe kendi kendini suçlamaktan kaçınmaya doğru ilerlemektedir. İnsan yaşamının değeri evreler tamamlandıkça, evrensel bir değeri olan birey, kutsal olarak değerlendirilmeye başlanmaktadır.

    -Çocuklar gelişim özelliklerine göre eğitilmelidir: Her yaş döneminin farklı yaş özelliği olmasıyla birlikte, farklı ahlaki gelişim özelliği de vardır. Ebeveynler bu özellikleri bilmelidir ki çocuktan beklediği ahlaki özellik anlamlı olsun. Örnekse; 3 yaşındaki A’dan yemekten önce ellerini yıkaması beklenmemelidir. Yemekten önce ellerini yıkaması gerektiği öğretilmelidir. Bir diğer örnekse; 10 yaşındaki B’ye, artık iş birliği içinde davranması beklenilen öğretiler verilmelidir. ‘Çalmamalısın’ demek yerine, çalmaması gerektiğinin nedenleri, niyetin önemi öğretilmelidir.

    -Ahlaki gelişim doğumdan itibaren başlar: Bebeğin doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarının karşılanıyor olması, annesiyle güvenli bağ kuruyor olması ahlaki gelişimin başlangıcıdır. Bağ, zaman ve süreç karşısında, iki insanın arasındaki derin ve kalıcı ilişkidir (Ainsworth, 1973; Bowlby, 1969). Bu görüş Erik Erikson’un, psikososyal gelişim evreleri ile de bağdaşmaktadır. Çocuk, bu senelerde bakım verenin kalıcılığına ve tutarlılığına ihtiyaç duyar. İlk ahlaki gelişim evresi de budur. Bu nedenle, doğumdan başlayan güvenilirlik anlamlıdır.

    -Aileler öncelikle çocuğa iyi bir model olmalıdır: Çocuklar çok iyi gözlemcilerdir. Eğer ahlaki değerler hakkında yaşına ve gelişim özelliklerine göre ahlaki eğitim verme amacındaysanız, öncelikle sizin öğretmek istediğiniz değer hakkında bir model olduğunuzdan emin olun. Yukarıda da bahsettiğim gibi;

    çocuklar somut örneklerle özümsüyorlar. Söylenileni dinlemektense, ebeveyninin yaptığını görüyor olması onlar için iyi bir modellemedir.

  • EMDR Nedir?

    EMDR Nedir?

    EMDR, birçok farklı terapi ekollerini içeren, farklı tanı almış durumlara özel standartlaştırılmış protokolleri bulunan bütüncül bir terapi yöntemidir. Beynimiz her yeni deneyim ile gelen bilgiyi her an işler ve anı ağları oluşturur. Gelecekte herhangi bir olay karşısında vereceğimiz tepkiler bu toplanan bilgilerden meydana gelir, yani beynimiz öğrenmeyi “ANI”larla gerçekleştirir. Bu anıların içinde duygu, düşünce, beden duyumu, imge, ses, koku gibi bilgiler mevcuttur. Bu sistem “normal şartlar altında” öğrenme odaklıdır, ruh sağlığı ve insan gelişimini destekler. Ancak, travmatik ve istenmeyen rahatsız eden anılar yaşandığında bu sistem bozulur, yeni yaşanan anı, geçmişteki anı ağıyla birleşemez. Bir şeyler ters gidiyordur ve birleşemeyen anı ağları yukarIda belirttiğim ruh sağlığı ve insan gelişimine destek olan öğrenme sürecine geçemez. Gün geçtikçe yaşanan olaylar, geçmişte ‘anı ağlarıyla birleşemeyen bilgiyi-(travmatik olayı)’ tetiklediği zaman, kişi travmatik anıyı tekrar gündeme getirir, beyin otomatik olarak yeniden yaşar gibi bundan etkilenir. EMDR bugün tetiklenen olayla(ör:önemli bir sınav ya da sunum yapacak olma) dışavurulanın ardında yatan işlenmememiş travmatik anıyı(ör: ilkokulda bir sınavda öğretmenin soru sorduğu için kızması ve bağırması) bulmayı, içindeki olumsuz duygu ve olumsuz inançları(ör:üzüntü, kızgınlık, çaresizlik, değersizlik, kendini ifade edememe vs.) duyarsızlaştırmayı ve öğrenmenin gerçekleşebilmesi adına yeniden işlemeyi hedefler. Doğal afetler, kazalar, savaşlar, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanısıra özellikle çocuklukta başlamış olan her türlü şiddete, aşağılanmaya, reddedilmeye, ihmal ve başarısızlıklara maruz kalınan anılar da bugünümüzü, günlük yaşantımızı ve geleceğimizi etkileyen işlenmemiş anılar arasındadır. EMDR’dan sonra danışan artık eski anıya rahatsız edici şekilde değil, yeni ve daha sağlıklı açıdan bakabilir hale gelir. Artık öğrenme gerçekleşmiştir, bakış açısı değişmiş, danışan olumsuz yüklerden özgürleşmiştir.

  • Aynala Beni

    Aynala Beni

    Bilmekle olmak bambaşka… Bilmekle yapmak bambaşka…

    Beynin yapısını bildiğimiz zaman, onun esiri olmak yerine, onunla işbirliği içinde çalışmaya başlamış oluruz. Yani, beynimizle barıştığımız zaman, kendimizle barışmaya bir adım daha yaklaşmış olduğumuz için, dış dünyadaki kişiler ve dünyaya olan bakış açımızla da barışmak için adım atmış oluyoruz. Beynin yapısına dair bilinecek, okunacak, araştırılacak, öğrenilecek çok şey olmasıyla birlikte, ben bu yazımla size duygulardan sorumlu olan alan, duyguları kabul etmek ve reddetmenin bizler için olası sonuçları hakkında yazıyor olacağım. Aynalamanın gücünü bilmeniz ve hayatınızda olması adına bir bakış açısı vermeye çalışacağım…

    Yetişkinler olarak bizler bunları öğrenir ve kendi duygularımızı olduğu gibi kabul edersek, kendimize bir bebeğe yaklaşır gibi şefkat ve sevgiyle yaklaşabilirsek, diğerlerine karşı da bunu yapabilir hale geliriz. Hele ki söz konusu çocuklar olduğu zaman, içimizdeki çocuğu kabul etmenin ve şefkatle yaklaşmanın çok önemli bir yolu ‘kendi duygularımızı olduğu gibi kabul etmekten’ geçiyor.

    Olumlu ve olumsuz duygular söz konusu olduğunda, olumlu duyguları, bize genel olarak heyecan, coşku, mutluluk veren yaşam olaylarını görmek ve kabul etmek çok daha kolayken, olumsuz duygularımızın sorumluluğunu başkalarına atmak ne yazık ki daha kolay gelebiliyor. Öfkelendiğimiz bir durumda, sorumlunun ‘biz’ olduğunu bilmek, her zaman çok kolay olmayabiliyor…

    Örnek vermek gerekirse; Çocuğu söz dinlemediği için akşam yemeğinde 5 kere sofraya çağırmasına rağmen sofraya gelmeyen, elindeki telefonu bırakmayan çocuğuna öfkelenen ebeveyni ele alalım. Ne yaparlarsa yapsınlar bunu başaramadıklarını, çocuklarında bir sorun olduğunu, dikkatini toparlayamadığını, onları duymadığını söylerler. Bu gördüklerinde tabii ki haksız değiller. Ancak buradaki değişimin çocuklar tarafından değil ebeveynler tarafından yapılması gerektiğini söylediğimde, eğer bir suçlu aranıyorsa o suçlunun çocuk değil ebeveynler olduğunu söylediğimde önce bir tepki alırım ebeveynlerden. “Ama biz her şeyi denedik hocam…” derler. Sonrasında ise her şeyi denemiş olsalardı o an benimle bunları konuşmayacaklarını, her problemin henüz bulunmamış olsa da bir çözümü mevcut olduğu üzerine konuşmaya başlarız. Burada önemli olan, ebeveynin çaresizlikle gücünü çocuğa verdiğini görmesi, öfkeyle, bağırarak, milyon kere söylenen ‘hadi’lerle çocuğa öğretmek istenileni öğretemeyeceklerini, onların kurallarda tutarlı olup olmadığını, teknolojik aletlerle aralarının nasıl olduğu gibi dinamikler konuşulmaya başladığı zaman bana hak vermeye başlarlar. Çünkü ortamda tek haklı ‘gerçek’tir, o da 1 tanedir. Henüz 5 10 senedir dünyada olan bir çocuğun, istenmeyen davranışlarının kökeni her zaman bulunabilir. Eğer ebeveynler içlerindeki çocuğu şefkatle kabul eder, sevgiyle yaklaşırlarsa, çocuklarına karşı da bunu yapabilir hale geliyorlar, eğer kendilerine karşı acımasız ve öfke dolularsa, çocuklarına ‘içlerindeki çocuğu’ yansıtıyorlar. Burada da düğüm gittikçe zorlaşmaya başlıyor… Düğümü yol yakınken çözebilmek için, problemleri fark etmeye başladığınız zaman, ‘nasıl olsa zamanla geçer’ düşüncesine aldırmadan, bir uzmandan destek almanızı öneririm. Çünkü, çocuğunuzun ve içinizdeki çocuğun her anı çok kıymetli! Bir çocuğun çocukluğunda ebeveynleriyle arasındaki ilişki ne kadar sağlıklı ise, çocuk ne kadar aynalanıyorsa, kendini o kadar değerli, görünür, önemli vb. hisseder. Bunu başarmak da eminim her anne babanın en değerli arzusudur…

    3 adımda öfkelendiğiniz olay/ durumla ilgili farkındalığınızı geliştirebilirsiniz:

    1. Siz öfkelendiniz! İlk önce kendi duygunuzu yargısız, koşulsuz kabul edin.

    2. Öfkenizle sağlıklı başa çıkabilmek ve bu durum ile ilgili öfkelenmemeniz için sizin neye ihtiyacınız var?

    3. Bu durumda sizin payınız nedir? Bu durum ile ilgili kendinizde neyi değiştirebilirsiniz?

    Yukarıdaki örnek üzerinden gidecek olursak;

    1. Çocuğum yemek sofrasına 5 kere söylememe rağmen gelmediği ve elindeki telefonu bırakmadığı için öfkeliyim.

    2. Bu durumla bağırmak, hadi deyip kendimi ve ortamı yıpratmak yerine ne yapabilirim? Huzura ihtiyacım var, sözümün dinlenmesine ihtiyacım var, 1 kere söylediğim zaman çocuğumun telefonu bırakıp sofraya gelmesine ihtiyacım var.

    3. “Bu durumda benim payım büyük çünkü bu zamana kadar hiç sınır koymadım. 3 gün telefonu bırakmadığı için kızdıysam diğer günlerde tutarlı davranmadım, boşverdim. O yüzden beni ciddiye almıyor. Demek ki önce ben tutarlı bir şekilde davranmam gerekiyor. Onunla konuşayım, “Eğer bugünden itibaren sofraya çağırdığımda gelmemeyi seçersen 1 gün telefonla oynamamayı seçmiş olacaksın” diyeyim, sorumluluk almasına izin vermiş olayım.” İç hesaplaşmamızı yaptık… Eğer kendinizdeki bu durumu değiştirirseniz, çocuğunuz da size adapte olacak ve belki ilk gün değil ama sizin tutarlı davranışlarınızdan sonra sofraya ilk çağırdığınızda gelecektir.

    Bu sadece bir örnekti. Her durumda, her durum ile ilgili cevaplar bambaşka ve bireye özel, biricik olacaktır. Bu cevaba sabırla, tutarlı bir şekilde sadık kalırsanız, değiştiremeyeceğiniz hiçbir koşul olamaz. 

    Başka bir örnek de çocuğunuzun öfke krizine girdiği an için verelim. Öncelikle çocuğunuzun öfke krizine girmesinin ardında pek çok neden olabilir( Ebeveynden mi gördü, öğretmenden mi gördü, diğer arkadaşlarından mı gördü, kişisel travması mı var, doğumdan beri mi böyle vb…) Bu sebeplerden bağımsız bir şekilde düşünecek olursak, öfke anında çocuğunuz sizi duymayacaktır! Onun ihtiyaç duyduğu tek şey: KAPSANMAK! Çocuk, duygusunun anlaşılmasını, kabul edilmesini, aynalanmasını bekler. Yani tek ihtiyacı ‘ sen öfkelisin şuan denilip, (çocuğun ihtiyacına göre kucağa alınabilir ya da yanında oturulabilir) sakinleşmesini beklemek. Eğer o anlarda ‘alarmdayken’ konuşmaya çalışırsanız, yaşı kaç olursa olsun, ya sizi suçlayacak ve öfkesini size yöneltecek, ya vurmaya başlayıp öfkesini size yöneltecek ya da içine kapanıp ağlamaya devam edecektir. Sonuç olarak, problem çözülmemiş olacak, bir sonraki tetikleyici olayda tekrar aynı kriz yaşanmaya devam edecektir. Unutmayın, çocuklar henüz kendi kendilerine krizleri yönetemiyor olabilirler, bir yetişkinin desteğine ihtiyaç duyuyor olabilirler ve bu olabilecek en doğal ihtiyaçtır.

    Eğer siz onların kriz anlarında onlara destek olup, bu olumsuz duygularla baş etmeleri için onlara destek olmayı seçerseniz, onlar duygularıyla barışık, iç güçleri gelişmiş, problem çözme becerileri yüksek birer birey olma yolunda ilerlerler.

    ÇOCUĞUM BANA HİÇBİR ŞEY ANLATMIYOR

    Yetişkin tarafından duyguları kapsanmayan çocuklar, bir zaman sonra yaşam olaylarını anlatmamaya başlarlar. Çünkü anlaşılmayacaklarına dair bir algı oluştururlar. Örnek vermek gerekirse; okulda bir arkadaşıyla problem yaşadığını ve çok sinirlenip arkadaşına vurduğunu anlatan bir çocuğa ilk tepkiniz “Yanlış yapmışsın, vurmak iyi bir davranış değil, sende de hata var, neden vurdun” gibi cümleler olursa, bir zaman sonra çocuk kendini size karşı kapatır, anlatmaz, olmamış gibi davranır, problemini görmezden gelir, geçiştirir ama gerçek yaşamda okulda arkadaşına vurmaya devam eder. Burada yapılması gereken öncelikle o andaki duygusunu ona aynalamaktır. Yani, çocuğa “sen çok kızmışsın, sen arkadaşına çok kızdın, öfkelisin vs” gibi bir cümle olmalıdır. Eğer bu olursa, çocuk anlaşıldığını hisseder, güven ortamı oluşur ve sonrasında vurma davranışının yanlış olduğu onun yerine neler yapılabileceğine dair yardımcı stratejiler öğretilebilir. 

    Başa dönecek olursak: “Bilmekle olmak bambaşka… Bilmekle yapmak bambaşka…

    Kendi kişisel hayatımda ben de bunları mükemmel bir şekilde yapabiliyor muyum? ASLA. Ama önemli olan her geçen gün bildiklerimizi hayata geçirebilmek için elimizden geldiği kadar çabalamak, yapamadıklarımız için kendimizi suçlamamak, yapamadıklarımız için suçlu ve pişman hissetmek yerine yapabildiğimiz, kendimizi geliştirdiğimiz her bebek adımı için kendi sırtımızı sıvazlamak.  Bunu okuduktan sonra, her gün kendinizi ve çocuğunuzu çok değil 1 kere bile aynalamaya başladığınız zaman, dünyanızın nasıl değiştiğini, ilişkinizin daha sağlıklı bir biçimde ilerlediğini gözlerinizle görmüş olacaksınız. Bu inanın, denemeye değer! O yüzden, farkında olmasa da “BENİ AYNALA” diyen çocuğunuza verebileceğiniz en kıymetli hediye onları, onların duygularını kapsamak…

    Hem çocuklarınıza, hem içinizdeki çocuklara AYNA dolu günler dilerim.

  • Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi Nedir?

    Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi Nedir?

    Duygu, düşünce ve davranışların bir toplamı olan insan ruhsal yapısının tek boyutlu ele alınması ve kategorize edilerek sınıflandırılmaya çalışılması terapi esnasında önemli unsurların gözden kaçmasına sebep olur. Merkezimizde uygulanan psikoterapi yaklaşımımız olan Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi’nin (AYBP) çıkış noktası bu boyutları bir arada ele alarak insana gerçek anlamda temas etmek ve her danışanı kendi öznel dünyası ve biricikliği içinde değerlendirmektir.

    Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi sürecinde dinamik, varoluşçu, hümanistik, bilişsel ve davranışçı tekniklerin tamamı bütüncül bir perspektifle, esneklik içinde uygulanır. Hangi danışana hangi kuramın hangi zamanda uygulanacağı değişkenlik gösterir. Neyin öne çıkacağı ve psikoterapi sürecinin seyri danışanın duygusal ihtiyaçları ile belirlenir. Bu doğrultuda psikoterapistin teorik bilgisinin güçlü olmasının yanı sıra bu esnekliğe cevap verebilecek kişilik özelliklerini de kendinde geliştirmiş olması gerekmektedir. Bu özellikler öncelikle samimiyet, içtenlik, iç görü ve sezgi gücünün yüksek olmasıdır. Bu açıdan anda olma,danışanın ruh halini muazzam bir hassasiyet ve empati ile takip edebilme, bir yandan da kendini ortaya koyarak ve gerçek bir ilişki kurarak bu ilişkide kendi olarak var olabilme psikoterapistin taşıması gereken özelliklerdir. Kısaca psikoterapistin danışanı hiçbir açıdan anlaşılmaz ve zeminsiz bırakmayan bir tutum içinde olması gerekmektedir. Nitekim insanın bir değişim ve dönüşüm sürecine girebilmesi öncelikle gerçek anlamda anlaşılması ile mümkündür.

    Diğer bir deyişle Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapide süreç objektif bilimsel çalışmaların terapistin sübjektif deneyimleriyle sentezlenmesi ile şekillenir ve ilerler. AYBP aynı zamanda batıda geliştirilen ve kültürümüze tam oturmayan kuramların terapistin kendi sübjektif deneyimlerini ortaya koyması ile kültürümüz insanına uyumlu hale gelmesini sağlar. Böylece bio-psiko-sosyal bir varlık olan insanın kültürel farklılıkları da gözden kaçmamış olur.

  • Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Danışmanlığını yaptığım bireylerde konu madde bağımlılığı ise; danışanlarımdan madde öykülerini anlatmalarını rica ederim.

    Peki, nedir madde öyküsü?

    Madde bağımlısı bireyin farkındalık hali tedaviye başlamada etkili olabilmektedir. Eğer sorunun farkında değilse bu bize farkındalık öncesi dönemde olduğunu gösterir. Farkındalık ancak sorunun ne olduğunu anladığında başlıyor. Kişi bu aşamadan sonra değişime niyetli ise karar basamağına geçebiliyor.

    Madde bağımlısı birey değişim için adım attığında ancak eyleme geçmiş oluyor. Değişimi koruyabilmek ise sürdürme dediğimiz diğer önemli basamak…

    Madde bağımlısı olan birey kendi isteği ile tedavi olmayı istediğinde konu ile ilgili olarak psiko eğitim verilmesi gerekiyor. İyileşme dönemlerinin hem bireye hem de aileye anlatımı karşılaştıkları sorunla ilgili soru işaretlerini gidermede etkili olabiliyor.

    İyileşme dönemlerine göz attığımızda neler olduğunu kısaca açıklayalım.

    Yoksunluk aşaması dediğimiz dönem henüz ilk 1 ayın tamamlanamadığı sürede karşımıza çıkıyor. Bu dönemde birey fiziksel ve ruhsal sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliyor.

    1 ay ile 3 ay arasında ise; balayı dediğimiz dönem başlıyor. Yani madde bağımlısı olan birey ve aileler iyileşmenin gerçekleştiğini düşünüyorlar. Oysa ki bu dönemde sadece madde isteği azalıyor, yorgunluk ve halsizlik olabiliyor, depresif haller gözlenebiliyor.

    3 ay ile 6 ay arasında ise; uzamış iyileşme aşaması başlıyor. Madde bağımlısı olan bireyde keyifsizlik, boşluk hissi ve ne yapacağını bilememe durumu gözlenebiliyor.

    Ancak 6 aydan sonra yeniden bir yapılanma aşamasına geçilebiliyor. Bu aşamada birey yeni arkadaşlar, yeni hobiler edinerek yeni bir yaşam tarzına merhaba diyebiliyor.

    Bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken nokta tedavi aşamasında dahi kaymaların olabileceğidir.

    Yazımda sizlere yoksunluktan bahsettim. Öyleyse, yoksunluk nedir? Bunu açıklamakla devam edelim.

    Yoksunluk: Madde kesildiğinde ya da azaldığında ortaya çıkan ruhsal ve fiziksel semptomlardır. Yoksunluk belirtileri arasında huzursuzluk, öfke, sıkıntı, gerginlik, esneme, kusma, ishal, burun akması ve gözlerde yaşarma gibi durumlar gözlenebiliyor.

    Kullanılan maddeye göre, yoksunluk belirtilerinin görülme zamanları farklılık gösterebilir.

    Örneğin: Eroin bağımlısı olan bir bireyde yoksunluk belirtisi 4-6 saat sonra başlarken, methadon yoksunluğu ise son kullanımdan itibaren 36 saat kadar uzun bir süre gerektirebiliyor.

    Terimlerle devam ederek, sizlere nüksetmeden bahsedeyim.

    Nüksetme nedir?

    Maddeyi bıraktıktan sonra ki dönemde yeniden kullanmaya başlamak demektir. Madde kullanan bireylerde çağrışımlar nüksetmeyi ortaya çıkartabiliyor. Ses, koku, madde kullanan diğer arkadaşlar ve gruplara rastlamak, yaşanılan stresli olaylar nüksetmeye sebep olabiliyor.

    Ailelerden gelen diğer bir soru ise: Ebeveyn olarak çocuğumuzun madde kullandığını öğrendiğimizde ne yapacağız?

    İlk olarak lütfen sakin olun.

    İletişiminizi gözden geçirin. Kendinizi ve çocuğunuzu suçlayıcı tavırlara girmeyin. Unutmayın ki çocuğunuzla konuşabildiğinizde, çocuğunuzun söylediği her cümle size ipuçları verecektir. O yüzden nasihat ederek konuşmayı başlatmayın ve sürdürmeyin. Utanç duymayın ve öfkeye kapılmayın.

    Okul döneminde çocuklarınız varsa; psikolojik danışmanlık birimiyle irtibata geçebilirsiniz.

    Çocuklarımızın “hayır” diyebilmeyi öğrenmeleri önemli. Çünkü nerede, ne zaman, hangi koşullarda maddenin çocuklarınıza sunulduğunu bilemeyebilirsiniz.

    Tedavi basamağı diğer merak edilen konu…

    Tedavi sürecine göz attığımızda, önemli iki soru şu: Kişi kendini bağımlı olarak tanımlıyor mu? , tedavi olmayı istiyor mu? Bu soruların cevaplarını aldıktan sonra nasıl bir tedavi yöntemi izlenmeli? şeklinde düşünebiliriz. Hastalara uygulanacak tedavi şekilleri ve tedavi süreleri farklılık gösterebiliyor.

    Tedaviler ayaktan ya da yatarak, uzun ya da kısa süreli olabiliyor. Bireydeki değişimler ancak tedavinin 3. ayından sonra kendisini gösterebiliyor. İlaçlı tedavinin yanında psikoterapik müdahaleler de tedavinin seyrini olumlu etkiliyor. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında kurulacak güven ortamı, danışanın kişilik özellikleri, aile ve sosyal desteğin varlığı, tedavinin süresi gibi faktörler tedavinin seyrinde önemli unsurlardandır.

    Yazımda son olarak ebeveynlerimize yardımcı olacağını düşündüğüm “yaklaşım” konusundan biraz daha bahsetmek istiyorum.

    Ebeveynler olarak yaklaşımlarınızda nasıl olmalısınız?

    Çocuğunuzla sakince konuşmayı deneyebilir ve onu dinlediğinizi hissettirebilirsiniz, kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak empati yapabilirsiniz, zorlandığı her durumda onun yanında olacağınızı gösterebilirsiniz, aldığınız kararlarda istikrarlı olmaya gayret edebilirsiniz, birlikte kaliteli zaman geçirebilirsiniz, arkadaş çevresini tanıyabilirsiniz, çocuklarınızı kimseyle kıyaslamadan ve bulundukları ortamlarda küçük düşürmeden onlara örnek davranışlarınızla yardımcı olabilirsiniz.

    Evet değerli okurlarım, bu hafta da sizlere madde bağımlılığı hakkında merak ettiklerinizi açıklamaya çalıştım. Güzel bir hafta sizlerle olsun. Sağlık ve huzurla kalınız.

    “Kendinden başka bir şeye ne kadar çok bağımlı olursan, o kadar az mutlu olursun. Mutluluk kendi kendine yetebilmektir.”

    Paulo Coelho

  • Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık mı?!

    Bağımlılık dediğimizde çeşitli türlerinden bahsetmek mümkün.

    Bunlar arasında: İnternet bağımlılığı, kumar bağımlılığı, cinsel bağımlılık yer almaktadır. Bugün sizlere madde bağımlılığından bahsetmek istiyorum. Özellikle ebeveynler ya da bakım veren kişiler bu sorunla karşı karşıya kaldıklarında kaygı ve korku yaşayabiliyorlar. Bu kaygı ve korkunun sebeplerinden birisi de aileler tarafından bağımlılığın ne olduğunun bilinmemesidir. Bağımlılıkta ailelerin dikkat etmesi gereken önemli bir basamak tedavi olmayı bireyin isteyip istemediğidir. Bu durumda üçgenin bir köşesinde aile, bir köşesinde madde bağımlısı birey ve diğer köşede de bu konu hakkında bilgisi olan uzmanlar yer almalıdır. Yani tek taraflı bir mücadele yetersiz kalacaktır. Ailelerin bu konuda bilgilendirilmeleri, bağımlı bireylerde görülen psikolojik, davranışsal ve bedensel değişimlerin neler olabileceğinin anlatılması önemli bir başlangıç olabilmektedir. Aileler ve toplum bağımlı bireye nasıl yaklaşacakları ve bağımlılıkla nasıl mücadele edebilecekleri konusunda çevreden, bu konunun uzmanı olmayan kişilerden yanlış bilgiler alarak olayı kendileri açısından daha da çıkılmaz hale getirebilmektedirler. Öyleyse aile ve toplum olarak doğru bilgilenmek adına bağımlılığın ne olduğu ile başlayalım.

    Bağımlılık; beyin hastalığıdır. İstemli madde kullanımının zorlantılı madde kullanımına dönüşmesidir.

    Peki, beynimizde neler oluyor da bağımlı hale gelebiliyoruz?

    Madde kullanan bireylerin beyinlerinde yapısal ve nörokimyasal değişimler oluşmaya başlar. Yani beyinde muhakeme, karar verme, dürtü denetimi gibi birçok fonksiyonlardan sorumlu olan frontal korteks, duyguların yönetiminden sorumlu olan amigdala ve beynin öğrenme ile ilişkili olan kısmı (striatum ve nucleus accumbens) madde kullanan bireylerde değişime uğramaktadır. Birey yeni bilgileri öğrenme, kaydetme ve hatırlama yetilerinde sorunlar yaşamaktadır. Beynimizde nörotransmitter dediğimiz ileticiler vardır. Beyin hücreleri arasında bilgi akışını sağlamakla görevlidirler. Bunlar: Dopamin, Gaba, Glutamat, Seratonin ve Asetilkolindir. Madde kullanımı olan bireylerde bu ileticiler zarar görürler. Örneğin alkol alan bireylerde Gaba ve Glutamat etkilenir. Bunlar arasında dopamin hareket, haz veren ödül, hafıza, davranış, dikkat, kavrama, öğrenme, duygu durumu gibi pek çok alanda etkili olan bir nörotransmitterdir. Dopaminin aşırı fazlalığı ya da eksikliği ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Kullanılan maddeler nedeni ile oluşan dopamin fazlalığını beyin haz olarak hisseder ve beyin bu hazzı tekrar tekrar yaşamak ister. Böylece bireyde bağımlılık hali görülmeye başlar. Öyleyse bağımlılık bir irade sorunu değildir ve genetik faktörler hasta yakınlarında bağımlılığın görülme olasılığını etkiler.

    Peki, hangi maddeler bağımlılık yapar?

    Alkol, ecstasy, esrar, eroin, kokain, bonzai, bali, eter, benzin, LSD, metamfetamin v.s. Günümüzde takip etmekte zorlandığımız ve sürekli kimyasal içeriği değiştirilen maddelerde mevcuttur. Bu maddeler kimi zaman merak, kimi zaman keyif vermesi amacı ile “ bana bir şey olmaz, istediğimde bırakabilirim, ben kimselere benzemem” düşünceleri taşıyan gençler tarafından maalesef denenmektedirler.

    Öyleyse şöyle bir soru ile devam edelim.

    Kimler madde bağımlısı olma riskini daha fazla taşıyor?

    Ailesinde madde kullanımı olan kişiler, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite) bozukluğuna sahip olanlar, travma geçmişi olanlar, stresli bir dönemden geçmiş olanlar ve bu stresli dönemle baş etmede sorun yaşayanlar (boşanma, sevilen kişinin kaybı, iş kaybı v.s.) , madde kullanmaya başlama yaşı (özellikle 15 yaş altı) risk altında olmaya sebebiyet vermektedir. Merak, heyecan arama isteği, arkadaş çevresi, psikolojik sorunlar, henüz madde ile tanışmadığı dönemlerdeki gibi hissetme arzusu v.s. şeklindeki pek çok sebep bu bireylerin madde kullanmalarında etkili olabilmektedir.

    Kişinin madde kullandığına dair ipuçları neler olabilir?

    Okul başarısında ani değişimler, ev içerisinde eşya veya para kayıpları, arkadaş ortamında değişimler, kişisel bakımda değişimler (giyim kuşamda değişim, beden temizliğinde değişimler v.s.), yorgunluk, depresif haller, banyo ya da tuvalette kalma süresinde artış, öfke patlamaları görülüyorsa bir uzmana danışmanızda fayda var. Ancak unutmayın ki bu maddeler sadece ipuçları ve karşınızdaki kişinin madde kullanıp kullanmadığına dair kesin bilgiler vermemektedir.

    Yapılacak yasal düzenlemeler, gençlerin dikkatinin ve boş zamanlarının daha üretici alanlara yönlendirilmesini sağlayacak gençlik merkezlerinin kurulması, okullarda öğretmenlerin bilinçlendirilmesi, ailelere yönelik eğitimlerin verilmesi, rehabilitasyon merkezlerinin kurulması ve sayılarının arttırılması madde kullanımının önüne geçilmesinde sadece birkaç adım olarak önem taşımaktadır.

  • Ergenim, Ergensin, Ergen…

    Ergenim, Ergensin, Ergen…

    Sizlere ergenlik ile ilgili psikoloji dünyasına ait yaklaşımlardan söz edeceğim. Öyleyse ergenlik dediğimiz bu muhteşem ama bir o kadar da fırtınalı dünyada sizlerle bir yolculuğa çıkalım.

    Çevremizde ya da aile içerisinde çocukluktan yetişkinliğe doğru adım atmaya çalışan bireylerle karşılaşırız. Kendi kimliklerini oluşturmaya çalışan bu bireylerin olaylar karşısındaki tepkilerine, çözüm sürecindeki denemelerine ve yanılmalarına, problem çözme stratejilerine ve zorlandıkları durumlara zaman zaman şahitlik ederiz. Şahitlik ederken belki de kendi kendinize bir zamanlar ergen olduğunuzu fısıldamışsınızdır. “Aman biz de ergen olduk. Bizim zamanımızda ergenlik mi vardı? Öyle böyle büyüdük işte…” şeklindeki söylemleri çevremdeki ebeveynlerden epeyce duydum. Ebeveynleri dinlediğimde onlara, her bireyin kendi dönemi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini genellikle hatırlatıyorum. Değişen çevresel şartlar, teknolojik gelişmeler, beklentiler, bakış açılarımız her dönem aynı olmayabiliyor. Öyleyse tüm bu farklılıkları, bilimsel bakış açısını da işin içine katarak incelemeye başlayalım ve ergenlerin dünyasına giriş yaparken, psikoloji biliminin ergenliğe nasıl baktığına kısaca bir göz atalım.

    Psikoloji dünyasında ergenlik dediğimizde; konuya Jean-Jacques Rousseau’nun ergenliğe dair görüşleri ile giriş yapmak istedim. Jean-Jacques Rousseau 12-15 yaş arasındaki evreyi ergenlik öncesi dönem olarak ifade eder. Bu dönem akıl yürütme ve ben bilincini kapsayan rasyonel işlevlerdeki bir uyanışı dile getirir. Gençlerin sahip oldukları güç ve enerji fazlalığının onlarda merak duygusunu harekete geçirdiğini, sosyal bilinç ve duygusallığın ise henüz gelişmediğini vurgular. Stanley Hall ise; bu dönemi fırtına ve stres olarak adlandırır. Fırtına ve stres kişisel duyguları, tutkuları, acı çekmeyi ifade eder. Hall’a göre ergenlik bir geçiş dönemidir ve yeniden doğuştur. Anna Freud ise; 1936’larda genç kavramını şöyle tanımlar: “Genç hem son derece bencildir, ilginin ve dünyanın merkezi gibi görür kendini, hem son derece fedakardır, bir an düşünmeden kendini feda edebilir. Hem insanlardan kaçar, yalnızlığı sever, hem de büyük bir istekle kendini topluma atar.” Yani ergenlik dönemindeki gençlerin duygu ve düşüncelerinin değişken olabileceğinden ve zıt uçlarda gidip gelmeler yaşayabileceklerinden bahseder. Psikoloji bilimi ergenliği arkadaşlık ve akran grupları içerisindeki ve aile içerisindeki tutumları açısından da ele almıştır. Bu yazımda ergenlikten bahsederken konuya ergen ve aile ilişkilerine dikkat çekerek başlamak istedim.

    Aile ve Ergen

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ergenliği bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerle çocukluktan yetişkinliğe geçişi olarak tanımlar.

    Aile kavramına baktığımızda ise; evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birlik olarak ifade edilmektedir. Bu birlik içerisinde 15- 16 yaşlarına gelen bir birey kim olduğu sorusunu kendine sormaya başlar. Hem fiziksel hem de ruhsal bir değişimin içerisinde kendisini kanıtlama çabası, kendi değer yargılarını oluşturma kaygısı yaşar. Ergenler bedenen büyürken, davranışlarında aynı olgunluk olmayabilir. Yetişkinlere özenme ve onlar gibi davranmaya çalışırken diğer taraftan çocuksu davranışlar sergileyebilirler. Bir yandan bağımsızlıklarını ilan etmek diğer yandan ise ailelerinin desteğini hissetmek isterler. Ergenlikte isyan duygusu otorite olarak gördüklerine yönelebilir. Bu bazen evin büyükleri bazen de toplumdaki diğer otorite figürleri olabilir. Bu isyanlarını söylenenlerin tam tersini yaparak ya da otorite olarak gördüklerini eleştirerek, aileden ya da kendilerine bakım verenlerden uzaklaşarak, aile dışında farklı sevgi kaynakları arayarak gösterebilirler. İşte tam bu dönemlerde arkadaşlık ilişkileri daha da önem kazanmaya başlar. Ve bir gruba ait olma duygusu güçlenir. Gruba dahil olmak adına riskli davranışlar sergileyebilirler. Ailedeki çocuk sayısı, sosyokültürel çevre ve ekonomik durum, anne baba yaşı ve eğitim düzeyleri, aile içerisindeki etkileşimler ve ailede görülen tutum ve davranışlar ergenin dünyasında büyük bir önem teşkil eder.

    Sağlıklı ilişkilerin kurulduğu ailelerde yani bireylerin kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebildikleri ortamlarda, ergenlerde görülen yalnızlık duyguları ve aileden kopmalarda azalmalar gözlenebilmektedir. Aile içi tutumlara baktığımızda ise; reddedici, aşırı koruyucu, aşırı otoriter ve baskıcı, demokratik anne baba tutumları ergenin psikolojik ve sosyal gelişiminde olumlu ya da olumsuz etkiler ortaya çıkartabilmektedir.

    Reddedici tutum ve davranış sergileyen ailelerde çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum kalabiliyorlar. Gül Şendil’e göre (2003) böyle yetişen çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum oldukları için kendileri de sevmeyen ve diğer insanlara karşı güvensiz olan bireyler olabiliyorlar.

    Aşırı koruyucu anne baba tutumlarında ise; çocuğun kendi sorumluluğunda olan tüm görevler çocuk yorulmasın ya da üzülmesin düşüncesi ile ebeveynler tarafından yapılıyor. Ancak bu tutum çocuğun başarı duygusunda, kendine olan güveninde ve ilerleyen dönemlerdeki yaşantısında sorumluluk alabilme kapasitesinde olumsuzluklara yol açabiliyor. Çocuk bireyselleşme sürecinde aileden bağımsız olarak bir iş yapmak istediğinde kaygı ve korku yaşayabiliyor ve sürekli bir başkası tarafından korunma arzusu içerisinde olabiliyor.

    Otoriter ailelerde ise; demokratik bir tutum söz konusu değildir. Ailede kesin kurallar vardır ve bu kurallara uyulması yönünde katı bir tutum sergilenir. Bu kuralların dışına çıkıldığında ise ceza sistemi devreye girer. Sözel hakaretler, küçümsemeler, aşağılamalar ve fiziksel şiddet ebeveynler tarafından sergilenen davranışlar içerisinde olabilmektedir. Öyleyse çocuklarımızla iletişim kurarken daha demokratik bir tutum sergilemekte fayda var. Demokratik tutum sergileyen ailelerde ebeveynler çocuklarının görüşlerine değer verirler. Hoşgörüye dayanan ve güven duygusunun yer aldığı tutum ve davranışlar sergilerler. Unutmayalım ki her çocuk özeldir. Sevgiyi, fikirlerine saygıyı, ilgiyi, anlayışı hak eder.

    Değerli okurlarımız, bugün sizlere ergenliğe dair farklı bakış açılarını ve ailelerin ergenlik üzerinde ne denli önemli olabileceklerini anlatmaya çalıştım.

    Çocuğunuzun size anlatmak istediği her şeyi can kulağı ile dinleyin. Küçükken anlattığı küçük şeyleri dinlemezseniz, büyüdüğünde yaşadığı büyük şeyleri anlatmayacaktır. Çünkü o küçük korkuların, heyecanların , olayların hepsi onlar için büyüktür.