Kategori: Psikoloji

  • Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres kişinin, tehdit edici bir durum ve/veya olay karşısında bedensel ve ruhsal olarak zorlanmasıdır. İnsan mekanizması duygusal, zihinsel ve bedensel bir bütünden oluşur ve bir iç dengesi vardır. Bu iç denge bazen karşılaşılan durumlar ve yaşanan olaylarla beraber bozulmaya başlar. Kişi tekrar dengeyi sağlamaya çalışır ve böylelikle stres ortaya çıkar. Yani iç dengenin bozulması durumunda kişinin yeniden dengeyi kurmaya çalışmasına stres denir. Dengeyi bozan her şey, onu yeniden kurmayı sağlayacak yeni bir süreci başlatır, bu sürece stres adı verilir. 

    Her türlü değişim, her yeni hayat olayı, her yeni durum, her gelişimsel evre, yani, mevcut dengeyi bozan her şey bünye için bir stres kaynağı olabilir. Doğum, ölüm, boşanma, evlenme, okul değişikliği, işten atılma, terfi, yeni bir şehre taşınmak, para kaybetme, kazanma gibi..

    Strese sebep olan herhangi bir durum ya da olay karşısında kişi kaybettiği dengeyi ve uyumu yeniden sağlayabilmek için aşamalı bir tepki sistemi geliştirir:

    1. Alarm evresi: Bu aşamada kişinin bünyesi alarm durumuna geçer. Gerekli kimyasal ve hormonal değişiklikler gerçekleşir ve bu sayede kişi, “savaş” ya da “kaç” tepkilerinden biri için hazır duruma gelir. Stres kaynağı ile yüzleşmek, mücadele etmek ve savaşmak için ya da stres kaynağından kaçmak için harekete geçer.
    2. Direniş evresi: Bünye stres kaynağını ortadan kaldırmak ya da onun yarattığı etkiyi ve zararı azaltmak, baş etmek için çabalar ve bir denge, uyum kurmaya çalışır. Bünye yorgunluk, uykusuzluk, düzensiz beslenme vb koşullara uyum sağlamak için öz kaynaklarını fazla kullanarak direnmeye çalışır.
    3. Tükeniş evresi: Direniş aşamasında da strese sebep olan olay ya da durumu ortadan kaldırılamazsa ya da onunla bir denge ve uyum sağlanamazsa, kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal kaynakları yetmemeye başlar. Böylelikle tükenme ve dağılma oluşur. Bünye bu aşamada strese sebep olabilecek yeni durum ya da olaylara karşı daha açık  hale gelebilir.  Fiziksel ve psikolojik problemlere karşı direnci düşer.

    Stres Tepkileri:
    Kolay sinirlemek, sorumluluktan kaçma, karamsar olmak, kontrolü kaybetme ve boğulma hissi, zihni dinlendirmede zorluk, yalnız, değersiz ve depresif hissetme, kaygı, odaklanma sorunları, kararsızlık, unutkanlık ve düzensizlik iştah değişiklikleri, artan alkol ya da sigara kullanımı, tırnak yeme, ayak ya da bacak sallama, düşük enerji, baş ağrısı, mide rahatsızlıkları, kas ve göğüs ağrıları, hızlı kalp atışı, sık soğuk algınlığı, uykusuzluk, cinsel ilgi kaybı ya da işlev bozukluğu, soğuk veya terli eller-ayaklar, kulakta çınlama, titreme, ağız kuruluğu, yutma güçlüğü, çenede kitlenme, diş gıcırdatma vb gibi..
    Stresle Başa Çıkma Yolları:
    İnsanı strese sokan faktörler ve mücadele yöntemleri kişiden kişiye göre değişiklik gösterse de genel olarak; stresle başa çıkabilmenin en temel yollarından biri kendinize olumlu kaynaklar yaratabilmektir. İyi hissetmeniz için kendinize bir alan açmak ve sizi iyi hissettirecek şeylere düzenli bir şekilde vakit ayırın. Eğer şartlar uygunsa yaratıcılığa ve esnekliğe izin verin, işinize, uğraşınıza kendinizden bir şeyler katma çalışın.
    Beslenmenize dikkat edin. Çeşitli aktivite ve eğlencelere vakit ayrın. Keyif veren bir aktivitede bulunmak, egzersiz yapmak, vücudu fizyolojik olarak düzene sokar, zindelik ve güç artar. Bu sayede stres hormonlarından kurtulmak daha kolay hale gelir.
    Yemek ve uyku düzeninize ve dinlenme molalarınıza özen gösterin. Kahve, çay, kola gibi içecekler stresi arttırır. Bitki içecekleri, meyve sularını daha çok tercih edin. İhtiyaç duyduğunuz anda mutlaka dinlenin, kısa molalar verin. 
    Strese sebep olan, düşünülmesi, tekrar gözden geçirilmesi gereken şeyler olabilir. Bu nedenle içinde bulunduğunuz durumu, bunun sizde sebep olduğu yükü, sorumluğu ve  hissettirdiklerini gerçekçi bir biçimde ortaya koyun ve düşünün.  Neleriz sizde strese sebep olduğunu ve bunlara karşı verdiğiniz fiziksel ve duygusal tepkilerinizi tespit edin. Sizi strese sokan şeyi değiştirebilir ya da onu tamamen ortadan kaldırabilir misiniz, düşünün.
    İhtiyaç duyduğunuzda yardım ve destek istemek konusunda kendinizi rahat hissedin. Yoğun stres altındayken aldığınız ya da alacağınız kararlar konusunda etrafınızdan fikir almaya çalışın. Eğer mümkünse bu önemli ve büyük kararları stres altındayken almayın.

    Beraber olmaktan keyif aldığınız kişilerle vakit geçirin. Bu kişilerle fikir alışverişinde bulunmak, aktiviteler yapmak  ilişkilerinizi ve çevrenizle olan etkileşiminizi güçlendirir.

    İmkanlar dahilinde eğer mümkünse tatil yapmaya çalışın. Kısa bir süreliğine de olsa içinde bulunduğunuz yerden ve durumdan uzaklaşmak, güç ve enerji toplamanıza, yenilenmenize yardımcı olur. Eğer tatile gidemiyorsanız, evde ya da dışarıda, kendinizi mutlu, huzurlu, güvenli, rahat ve keyifli hissettiğiniz bir ortamda vakit geçirin. Bir süreliğine cep telefonu, bilgisayar, televizyon gibi araçlardan uzak durup, kendinizle kalmaya özen gösterin. 

  • Ödül ve Ceza

    Ödül ve Ceza

    Ödül, yapılması istenen bir davranış için verilen; keyif veren bir olanak, bir haktır. Yiyecek, içecek, çikolata, tv seyretmesine ve/veya arkadaşıyla oynamasına izin vermek, hediye vermek gibi..

    Anne-babalar genelde çocuklarının yapmasını istedikleri davranış için önceden ödül vereceklerine dair söz verirler. Böylelikle çocuk davranışı yapar ve ödülü kazanır. Bu başta işe yarayan bir yöntemmiş gibi görünse de zamanla çocuk ödüle bağımlı hale gelir. Çocuk kendisinden istenen davranışı yapması gerektiğine inandığı için değil de sadece ödülü almak için yapmaya başlar.
    “Bugün ödevimi yaparsam, dışarı çıkmama izin vereceksin değil mi?”

    Ödül almaya alışan çocuk, her yaptığı davranış karşısında beklentiye girer ve karşılık bekler.
    “Bugün odamı toplarsam bana ne alacaksın?”
    “Bugün ıspanak yersem çikolata verecek misin?”

    Zamanla işler yolunda gitmez ve ödül çekiciliğini kaybeder. Anne-baba daha etkili ödüller bulmaya çalışır.
    “Önceden ödevini yapınca gofret alırdım, artık işe yaramıyor.”

    Ödül, iyi davranış sergileme alışkanlığı oluşturmak için belli bir ölçüde kullanılmalıdır. Dikkat edilmesi gereken en önemi nokta, anne-babanın ödülle beraber çocuğun yaptığı davranışı takdir etmesidir. Anne-baba çocuğa yaptığı davranışı ne kadar beğendiğini ve sevincini göstermeli, yapılması beklenen davranış için çocuğu teşvik etmelidir.
    “Bugün ben söylemeden odanı topladığın için çok sevindim. Çok beğendiğin kalemi sana alacağım. Bundan sonra ben söylemeden odanı toplayacağına güveniyorum.”

    Takdir ve teşvik çocuk eğitiminde çok önemlidir. Zamanla ödülün etkisi yok olur fakat çocuk anne-babasının takdirini almak için o davranışı yapmaya devam eder. Bu sebeple ödül başlangıçta ve belli bir oranda kullanılmalı, istenilen davranış çocuk tarafından yapılmaya devam edildiğinde ise ortadan kalkmalı, ödül yerine çocuk takdir ve teşvik edilmelidir.

    Çocukluğunuzda ya da son zamanlarda size söylenmiş bir takdir sözünü düşünün:
    Hangi davranışınızdan dolayı takdir aldınız? Kim sizi takdir etti? Takdir edildiğinizde neler hissettiniz? Sizi takdir eden kişiye karşı neler düşündünüz, hissettiniz? Takdir edilen davranışı tekrar etmek istediniz mi?

    Bu sorulara cevap vererek, çocuğunuzu takdir ettiğinizde yaşayacağı duygu ve düşünceleri anlamış olacaksınız. Verdiğiniz cevapları düşündüğünüzde takdirin ne denli etkili bir davranış tekrarlatıcı olduğunu göreceksiniz.

    “Bugün saçın ne kadar güzel olmuş” diye karşılandığımızda hangimiz bir daha saçını o şekilde yapmak istemez? Sofrada “Yemek çok güzel olmuş” dendiğinde hangimiz daha güzel yemek yapmak için motive olmaz? 

    Takdir, anne-babanın çocuğa verebileceği en iyi ödüldür. Bazen takdir olmadan verilen bir ödül çocuk için anlamsız olur, yetersiz kalır. Çocuk neden ödüllendirildiğini bilmez, bu yüzden ödül eğitici-öğretici özelliğini yitirmiş olur. Bu sebeple, çocuğu ödüllendirirken hangi sebeple ödüllendirildiği ve verilen ödülü neden hak ettiğini ifade etmek oldukça önemlidir.

    Ceza, tekrar edilmesi istenmeyen bir davranışı ortadan kaldırmak için uygulanan bir yöntemdir. Odaya kapatma, sevdiği bir şeyden mahrum etme, harçlığını kesme, dışarı çıkmasına engel olma gibi…

    Ceza, çocuk istenmeyen bir davranış yaptığı durumlarda uygulanır veya uygulanacağı belirtilir:
    “Sınavdan iyi not almazsan eve gelme.”
    “Bir daha odanı toplamazsan harçlık yok.”

    Ceza, çoğu zaman çocukta korkuya sebep olur. Çocuk, davranışı tekrarlamak istediği halde korktuğu için yapmaz.
    “Bir daha öğretmenden şikayet gelirse, dayak yersin.”
    Fakat, ödül gibi zamanla cezanın da etkisi yok olur.  Çocuk cezaya alışır, mahrum bırakıldığı şey onu etkilemez ve istenmeyen davranışı yapmaya devam eder.
    “Önceden ödev yapmayınca bilgisayarda oyun oynamasına engel oluyordum. Artık bilgisayar oyunlarına olan ilgisi geçti. Tv ye merak saldı. Bunu da mı engelleyeceğim. Bu kez de Tv için ödev yapmıyor.”

    Bu gibi durumlarda genellikle çocuk cezadan kurtulabilmek için yalan söylemeye başlar:
    “Okuldan şikayet geldiğinde arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermiyoruz. Bu kez de kursa gitmek yerine arkadaşlarıyla görüştüğü ortaya çıktı. Artık ne yapacağız bilmiyoruz…”

    Tıpkı ödülde olduğu gibi, anne-babalar verdikleri cezayla beraber sağlamaya çalıştıkları disiplini  de değiştirmek, yenilemek durumundadır. 
    “Harçlığını kesiyorum, bu kez de arkadaşlarından borç alıyormuş.. Ne ceza versek işe yaramıyor…”

    Peki ceza vermeden çocuğun istediğimiz davranışı yapmasını nasıl sağlayabiliriz? 
    Önce kendimize dönüp çocukluğumuzda yaptığımız bir davranışımızdan dolayı cezalandırıldığımız bir anımızı hatırlayalım:
    Sizi kim, ne şekilde cezalandırdı? Neler hissettiniz? Sizi cezalandıran kişiye karşı neler düşündünüz, hissettiniz? Cezalandırılmanıza sebep olan davranışı tekrarlamak istediniz mi?

    Çocuk ceza yöntemi ile disipline edilmeye çalışıldığında genellikle kızgınlık, nefret, intikam, güvensizlik, suçluluk gibi negatif duygular hisseder. Zamanla ceza işlevini yitirdiğinde ise yaptığı davranıştan dolayı pişmanlık duyması gerektiği yerde intikam almaya çalışır. Çocuk işlediği suçun ya da yaptığı yanlış davranışın sonuçlarını düşünmez, o an yaşadığı olumsuz duygulara odaklanır. Bu yöntemle, hem çocuğun yaptığı yanlışla yüzleşmesine hem de  yaptığı davranışın sonuçlarını düşünmesine engel oluruz. 

    Ceza, çocuğu disipline etmek için kullanılan yöntemlerden biri olmamalıdır, fakat çocuk yaptığı yanlış davranışın sonuçlarını yaşamalıdır. Örneğin; bir çok defa uyarı almasına rağmen boya yaparken yerleri boyayan çocuğa, yerleri nasıl temizleyeceği gösterilir ve temizlemesi istenir. Temizlemezse, boyaları belirli bir süre için elinden alınabilir. 

    Peki, ceza vermeden istenmeyen davranışa nasıl engel olabiliriz?

    İstenmeyen davranış gerçekleşmeden önce:
    Önleyici açıklamalar yaparak, beklentileri açıkça ifade ederek çocuğa söyleyerek,
    Çevreyi çocuğa uygun hale getirerek,
    İstenen, beklenen davranışı çocuktan önce yapıp ona örnek olarak,
    Çocuğa yol göstererek,
    İstediğimiz davranışı yaptığında takdir ederek.

    İstenmeyen davranış esnasında:
    İstenmeyen davranışın sebebini düşünmesine teşvik ederek,
    Çocuğu engellemek yerine yapıcı çözüm yolları sunarak, ona alternatif davranışlar göstererek.

    İstenmeyen davranış gerçekleştikten sonra:
    İstenmeyen davranışın etkilerini, sonuçlarını ona gösterip pişman olmasını sağlayarak,
    İstenmeyen davranışın sonuçlarını yaşamasına izin vererek.

    Dikkat edelim…
    Çocuğun iyi davranışlarına dikkat edin, istenmeyen bir davranışta bulunduğunda belli bir süre, mümkün olduğu kadar göz ardı edin.
    Beğendiğiniz bir davranışı olduğunda mutlaka takdir edin; “Evet, aferin, çok güzel, bunu yapman çok hoşuma gidiyor.”
    İstemediğiniz bir davranışı için “bunu bir daha yapma” değil, o davranış yerine hangi davranışı yapmasını beklediğinizi anlayabileceği şekilde ifade edin.

  • OKULA UYUM SÜRECİ

    OKULA UYUM SÜRECİ

    Her yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması ile birlikte çocuklar ve aileler için zorlu bir dönem başlar. Bu süreçte Öğrencilerimizin okula başladıkları ilk günlerinde uyum süreçlerini kolaylaştırmak için, hazırladığımız bülten doğrultusunda ve iletişim içinde bulunarak Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü olarak sizlerle işbirliği içinde onlara destek olacağız.

    Özellikle tatil dönemlerinden sonra çocuklar okuldan uzak kalmakla birlikte ev ortamına ve ebeveynlerine alışmış olur. Tekrar okula alışması zaman alan bir süreçtir.

    Alışma sürecinde çocuklar güne ‘Bugün okul var mı?’ ‘ Okula gitmek istemiyorum.’ gibi cümlelerle başlayabilir. Okulun kapısına gelindiğinde çocuk ebeveynden ayrılmamak için şiddetli ağlamalara başvurup eve geri dönmek için her türlü yöntemi deneyebilir. Bu gibi durumlarda siz ebeveynlerin sakin kalmaya calışmaları çocuğunuzun okula alışmasında birinci basamaktır. Bu süreçte anne-baba kaygılı davranırsa çocukta da kaygı oluşur. Çocuktan ayrılırken ona suçlu gözlerle bakmak yerine güler yüzlü ve neşeli bir tavır sergilenmelidir.

    KARARLI OLUN

    Çocuğunuzu okula getirdiğinizde ağlarsa onu tekrar eve götürmek büyük bir hata olacaktır. Bir süre sonra çocuk bunu alışlanlık haline getirerek gözyaşlarını kullanmaya başlar. Eğer sabahtan okula gelmek istemiyorsa ve evden çıkmadıysanız bir seferliğine o günü evde geçirin. Fakat okulda yapılan aktivileri evde yapmak isterse onunla hiç birini yapmayın. Tüm elektronik aletlerden çocuğunuzu uzak tutar ve oldukça kararlı davranıp günü mümkün olduğu kadar az aktiviteyle geçirirseniz çocuğunuz okulda geçirdiği kaliteli zamanla evdeki durumu kıyaslayıp sizi fazla zormalamadan okula kendisi gitmek isteyecektir.
    VERDİĞİNİZ SÖZLERİ TUTUN

    Güven duygusu çocuk ve ebeveyn arasında ki en önemli bağdır. Çocuğunuza onu okuldan alacağınız zamanı günün başında söylemeniz ve tam zamanında okuldan almanız önemli bir ayrıntıdır. 

    Onu sınıfa bıraktığınızda geri döneceğinizi bilsin. Sınıftan kısa sürelerle çıkıp geri dönerek her zaman geri döneceğinizi öğrenmesini sağlayacaksınız. Böylece sizden ayrı kalacağı süre gittikçe uzayacak ve bir gün sınıfta tek başına kalacak.

    Alışana kadar okula her gün aynı kişinin bırakması da başka bir detay. Başka kişiler bıraktığında ne yazık ki aynı ağlama sürecine geri dönülebilmesi mümkün.

    Sınıfta ona eşlik ediyorsanız, geride durun. Müdahil olmadan, her şeyi öğretmeniyle yapmasına fırsat verin. Sınıftan gizlice kaçmayın; öğretmeni, ebeveynin kaybolması ile ilişkilendirebilir. Yanınıza geldiğinde oynamayın, arkadaşları ve öğretmeni ile olması için teşvik edin. Oyuna dahil olmadığınızda bir süre sonra öğretmenine geri dönecektir.

    ONUNLA SOHBET EDİN

    Çocuğunuz okula gitmeden önce orada olacaklarla ilgili ona bilgi verin. Edineceği arkadaşlardan, oynayacağı oyuncaklardan ve öğreneceği bilgilerden bahsedin.

    Çocuğunuz okuldan geldiğinde neler yaptığını, gününün nasıl geçtiğini, neler öğrendiğini sorun . Okulla ilgili mümkün oldukça keyifli ve uzun sohbetlerde bulunun.

    Tüm bunlara ek olarak sevdiği bir oyuncakla okula gelmesi alışma sürecinde faydalı olacaktır.
    Kıyafetlerini ve çantasını akşamdan birlikte hazırlamanız hem sabah oluşacak karşmasayı önler hem de çocuğunuz özenle hazırlanırsa okula gitmekte hevesli olur.
    Hafta sonu tatilinde okuldan uzaklaştığı için bir gezinti sırasında okulun önünden geçmek, o civarda dolanmakta faydalı etkenlerden birisidir.

    Unutmayın okula uyum süreci kararlı olunduğunda kolay ve hızlı bir şekilde gelişir. Çocuğunuz her ağladığında kapıdan dönerseniz bu süreç hem onun hem de sizler açısından oldukça zor bir durum haline dönüşür. Henüz yaşlarının çok küçük olduğunu düşünerek okula düzensiz getirilen çocuklar ileride kuralsız birer yetişkine dönüşebilir. Okul hayatlarının ilk döneminde nasıl başlarsanız çocuğunuzun alışkanlıkları öyle devam edecektir. 

    Uyum sürecinin uzaması ya da ailenin başa çıkamadığı bir durumun oluşması halinde sınıf öğretmeni ve Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Birimi ile iletişime girilmeli, işbirliği içinde çalışılmalı ve çocuğun okula gelmek istememesinin gerçek nedenleri araştırılmalıdır.
    Doctors profile: https://www.doktortakvimi.com/busra-obuz/psikoloji/istanbul

  • Otistik çocukların bir zeka teorisi var mıdır?

    Otistik çocukların bir zeka teorisi var mıdır?

    Otizm günümüz dünyasında en çok görülen gelişimsel bozukluklardan biridir.

    Otizmin nedeni tam kanıtlanamamış olsa bile psikolojik nedenlerden ziyade fizyolojik

    nedenli olduğu düşünülmektedir. Bu bozukluk toplum tarafından sanılanın aksine IQ

    sorunundan bağımsız olarak sosyal çevreyi anlama ve sosyal çevreye uyum gösterememe

    sorunudur.Otizmli bireyler sosyal iletişim geliştirmeden yoksundur. Otistik çocukların sosyal

    çevreden soyutlanmış ve sosyal çevreden kopuk davranışları onların bir zeka teorileri olup

    olamayacağını sorgulama ihtiyacı doğurmuştur.

    Zeka teorisi; Diğer insanlarında bir şeylerin farkında olduğunu, bildiğini, istediğini,

    inandığını bilme yetisidir. Bu teorinin otistik çocuklar üzerindeki geçerliliği makalede geçen

    Sally and Anne deneyi ile test edilmiştir. Bu deneye normal ve otistik bireylerin dışında zeka

    düzeyinin etkisini de değerlendirebilmek üzere Down sendromlu çocuklar da dahil edilmiştir.

    Çünkü otistik çocukların bir çoğunda zeka geriliği olsa da ve ya bazı otistik belirtiler bu zeka

    geriliği ile ilişkilendirilse de bu zeka gerilik tek başına sosyal bozukluğu açıklamak için yeterli

    bulunmaz. Deney sonucunda ortaya çarpıcı sonuçlar çıkmıştır; zeka geriligi olan çocuklar

    cevap veremeyecekleri düşünülen soruya normal çocuklarla beraber dogru cevabı

    vermişler,(inanç sorusu) otizimli çocuklar ise bu soruya yanlış cevap vererek deneyi dogru

    tamamlama haklarını baştan kaybetmişlerdir. Öte yandan, otizm ve zeka teorisine tek bir

    deney ile bağdaştırmak ve açıklamaya çalışmak yeterli değildir. Üstelik bu deneyde deneyin

    arka planı da atlanmıştır. Örneğin, Sally ve Anne’in daha önce misketin olası yerleri hakkında

    konuşup konuşmadıkları söylenmemektedir.Yinede bu deney otistik çocukların deneydeki

    olay hakkında akıl yürütememelerine bağlı olarak zeka teorisinden mahrum olduklarını

    yetersizde olsa göstermiştir.

    3-) Öte yandan bu teori bağlamında otistik çocuklarla ilgili yapılan başka çalışmalarda

    mevcuttur. Zihin kuramının incelendiği birçok araştırmada, otistik çocukların zeka teorisinde

    yanlış inanç işlemlerindeki performansları dilin formal değerlendirmeleriyle ilişkili çıkmıştır.

    Her ne kadar genel dilin (alıcı sözcük dağarcığı ve tümce yapısı) zeka teorisi işlemlerindeki

    performansla ilişkili olduğu bulunmuş olsa da regresyon analizi sonuçları karmaşık tümce

    yapısı ile ilgili performansın zeka teorisi işlemlerinde gözlenen performansı yordayan tek

    değişken olduğu bulunmuştur. Dahası, yapılan araştırmalarda zeka teorisi ile sözcük dagarcıgı

    arasında bir ilişki bulunmuştur.Happe’nin 1995 yılında yaptıgı çalışmada diger gruplardan

    farklı olarak otizimde dil ile zihin kuramı arasında güçlü bir ilişki oldugu, otizmde zeka

    teorisinin bir başarısı varsa bunun sadece dile dayandırılabilecegini savunmuştur. Yani diğer

    çocuklar dilbilimsel olmayan bilişsel mekanizmalarını kullanırken otizmi olan çocuklar yanlış

    inanç işlemlerine çözüm üretmede sözel becerilerini kullanıyor olabilirler. Tager-Flusberg ve

    Sullivan’ın 1994 yılında yaptıkları bir deneyde otizmi olan çocuklarda alıcı sözcük

    dağarcığının yanlış inanç performansı ile ilişkili olduğunu bulmakla

    beraber sözdiziminin de yanlış inanç performansı ile güçlü ilişkisi olduğunu belirtmişlerdir. İki

    çalışma gerçekleştiren araştırmacılar, birinci çalışmalarında 3-4 yaşlarında normal gelişimli,

    ikinci çalışmalarında da 6-22 yaşlarında otizmi olan, 7-20 yaşlarında zihinsel yetersizliği olan

    ve 7-20 yaşlarında normal gelişimli bireyin, yanlış inanç ve karakterin eylemlerini açıklama

    performanslarını incelemişlerdir. Araştırma sonuçları otizmi olan çocukların yanlış inanç ve

    karakterin eylemlerini açıklama performanslarının, sözcük dağarcığı puanlarıyla ve dil testinin

    sözdizimi alt testi puanlarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Tager-Flusberg ve Anderson

    (1991), yaş ve dile göre eşleştirilen otistik bozukluğu olan ve down sendromuna sahip

    çocukların sohbet becerilerini karşılaştırmışlardır. Her bir çocuktan bir yıl içinde dört kez dil

    örneği alınmıştır.Otistik bozukluğu olan çocuklar, ilk değerlendirmede down sendromu olan

    çocuklara göre sohbet becerilerinde gelişimsel olarak farklılık göstermezken dil geliştikçe

    otistik bozukluk gösteren çocuklar, içerik ve iletişim stilleri açısından down sendromlu

    çocuklardan daha fazla farklılık göstermişlerdir.

    Sonuç olarak, yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular ışığında otistik çocukların

    zeka teorilerinin belli bir eğitimden sonra fark edilecek seviyeye getirilebileceğini

    göstermektedir. Bu kazanım ise dil becerilerinin yeniden yapılandırılmasıyla ya da

    geliştirilmesiyle elde edilebilir. Buna baglı olarak dilin gelişim üzerindeki etkisi yadsınamaz.

    Otizmin doğum itibariyle ilk iki sene içinde gözlemlenildiği bilindiğine göre, bu bireylerin

    normal gelişimli çocuklara göre iki yaşına kadar herhangi bir zihin teorisine sahip oldukları

    düşünülemez. Fakat zaman içerisinde onlara dil gelişimi alanında yapılacak olan yardımlar ve

    verilecek eğitimler ışığında onlarında zaman içerisinde zihin teorisi sahibi olabilecekleri

    düşünülebilir.

  • Çocuklarda İştahsızlık

    Çocuklarda İştahsızlık

    Ailelerin büyük sorunu: İştahsız Çocuk!

    Günümüzde anne-babalar için derin bir endişe kaynağı olan çocuklarının iştahsızlığı,

    poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

    Akıllarda çoğunlukla “Acaba çocuğum yeterli düzeyde besleniyor mu?”, “Büyüme gelişme

    potansiyeline ulaşabilecek mi?” soruları yer tutmaktadır.

    Bu sorun aile içi huzursuzluklara dahi yol açabildiği için topluma ait bir problem olarak

    kabul edilmelidir.

    Öncelikle izlenecek yol sorunun gerçek olup olmadığının saptanmasıdır. Ne var ki çocuklar

    yaşına ve ihtiyacına göre tam olarak beslenseler dahi aileleri bu miktarlar tatmin

    edemeyebilmektedir. Bu durumda çocuğun muayenesinde boy ve ağırlık ölçümlerinin yaşa

    göre değerlendirmeleri ile günlük beslenmesinin ayrıntılı olarak anlaşılması önem

    tutmaktadır. Ailelerin miktar-ölçü belirterek tuttukları en az bir haftalık liste sürece

    yön vermek adına oldukça faydalıdır.

    Çocukların mide kapasitelerinin düşük olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla faydasız ya da

    düşük faydalı gıdalarla midelerin doldurulmaması çok önemlidir. İştahı kapatan en önemli

    sebeplerin başında; şeker ya da tuz miktarı yüksek, doygunluk hissi yaratan çöp-gıda

    anlamına gelen junk-meal ile sık beslenmek yer almaktadır. Bunlar genel olarak “bakkal

    gıdası” olarak nitelendirdiğimiz paketin içine girmiş her türlü cips, kek, bisküvi,

    şekerleme ve çikolataları içermektedir. Fiyatlarının uygun olması, çocukların mutlu

    edildiğinin düşünülmesi ve bir de “bari bunu yesin” düşüncesi aileleri bu gıdaları satın

    almaya itmektedir. Anne-babalar almamaya kararlı olsa dahi Türk aile yapısı gereği büyük

    akrabaların işin içine girerek istikrarlı davranışı bozmaları işleri zorlaştırmaktadır.

    İştahsız çocuk beslenmesinde yapılan yanlışlar sorunun çözümünü daha da

    zorlaştırmaktadır. Bu hatalara örnek verilecek olursa evde çocuğun yediği gıdaların

    pişmesine özen gösterilmesi söylenebilir. Sadece makarna, pilav, patates kızartması ve

    ekmek arası ile beslenen bu çocukların oranı oldukça yüksektir. Diğer farkında olunmayan

    bir hata da sıvı beslenmenin fazla oluşudur. Gün içerisinde fazla miktarda süt ya da

    meyve suyu ile beslenen çocukların midelerinin bu hacimlerle dolduğu düşünülürse

    doygunluk hislerine şaşırmamak gerekir. Aşırı inek sütü tüketiminin aynı zamanda

    barsaklardan kanamalara yol açarak demir eksikliğine sebep olması; sonrasında gelişen bu

    kansızlığın da yine başlıca iştahsızlık sebebi olduğu bilinmelidir. Çocuklarımızın günlük süt

    tüketiminin en fazla 500 ml olması gerektiği unutulmamalıdır.

    Bebeklik çağında katı gıdalara geç başlamak, uzun süre besinleri makinadan geçirerek

    püre kıvamına getirerek yedirmek, iştahsız geçecek bir çocukluk dönemine davetiye

    çıkarmaktır.

    Aile içi huzursuzluklar da çocuklarda iştahsızlığa yol açabilmektedir. Anne-baba ya da

    ebeveyn-çocuk arasındaki çekişmeler çocukların kendini ifade etme şekli olarak

    iştahsızlığı ortaya çıkarabilmektedir. Bunların önlenmesi amacıyla çocukların eşler arası

    huzursuzluklardan uzak tutulmasının yanında ev içi küçük sorumluluklar verilmesi, yemek

    hazırlanırken yapabilecekleri ölçüde çocukların da bu sürece katkıda bulunmalarının

    sağlanması özgüveni artıracak ve negatif ifade ihtiyacını azaltacaktır. Yemek yemenin

    sofrada gerçekleşmesi gerektiği, bunun hayatın doğal bir süreci olduğu ve sadece kendisi

    için yediği çocuğa hissettirilmeye çalışılmalı, sofranın bir mücadele, adeta savaş ortamı

    olmasından kaçınılmalıdır. Öğün saatlerinde mümkünse ailecek sofraya oturulmalı, pozitif

    bir ortam yaratılmaya çalışılarak, bir süre sonra ; örneğin 30 dk; sofradan kalkılmalıdır.

    Bu sürenin sonunda çocuğun yemeği bitirip bitirmediğine bakılmamaya çalışılmalıdır.

    Çocuğun yemeğini yememesinden duyulan kaygı mümkün mertebe çocuğa

    yansıtılmamalıdır.

    Bunun yanında mide haznesi kısıtlı olan çocuğumuza bir öğünde ihtiyacı olan faydalı

    besinlerden bir arada verilmeye çalışılmalıdır. Makarna seven çocuğumuza biz bu

    makarnayı kıymalı ya da peynirli bir tabakta sunabilirsek, kısa süreli enerji ihtiyacını

    karşılayacak karbonhidratın yanında büyüme gelişmesini sağlayacak proteini de yedirmiş

    oluruz. Ya da et sevmeyen çocuğumuza kıymalı börek, değişik şekilli köfteler, ev

    hamburgeri yedirebiliriz. Sebze sevmeyen çocuğumuza ıspanaklı püre, lahana çorbası

    pişirebiliriz. Her gün en az bir yumurta, bir kase yoğurt; haftada en az üç köfte kadar

    kırmızı et, en az iki tabak sebze; ayda bir kez bir porsiyon kuzu karaciğeri; gece

    yatarken de bir bardak ballı süt içirebilirsek büyüme gelişmeleri için ihtiyaçları olan

    besinleri yedikleri anlamında içimiz rahat olabilir. Özellikle bulunduğumuz çevrenin en

    büyük nimetlerinden biri olan tarhana çorbasının, hele de içine kıyma kavurularak

    pişirilirse, ek gıdaya başlayan bebeklerden tutun da büyüme çağında ki çocuklara kadar

    harika bir besin kaynağı olduğunun gözardı edilmemesi gerekir.

    İştahsızlığa yol açabilecek organik nedenler dışlanmalı, var olan kabızlık tedavi edilmeli,

    hormonal sorunların olup olmadığı ortaya konmalıdır. Bu nedenle; iştahsız olduğu

    düşünülen çocukların Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzman Hekimlerince mutlaka

    değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

    Uz. Dr. Görkem ASTARCIOĞLU

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • Kiminle Evleniyoruz?

    Kiminle Evleniyoruz?

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller yükler. Bu durum hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurması gereken yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmaları anlamına gelmektedir.
    Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanına damat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar içinse annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir. Bu roller içerisinde gelin ile kaynana arasında yaşanan ilişki sorunları ve bu sorunlar yüzünden arda kalan eşin( erkek-evlat) durumu evlilikte yaşanan sorunların önemli gündem maddeleri arsında yer almaktadır. 
    Kocası tarafından yalnız bırakıldığını, istediği ilgi ve desteği göremediğinden yakınan bir eş, benzer şikâyetler ile gelinini oğluna şikâyet eden bir anne ve onların arasında sıkışıp kalan koca – evlat rolündeki erkek. 
    Evlilikle birlikte yaşanan bu sorunlar yeni evli çiftlerin ve ailelerinin evlikle birlikte ortaya çıkan yeni pozisyonlarını yeterince benimseyip uyum sağlayamamalarından kaynaklanmakta-
    dır. İki insanın evliliğinde sadece yeni evlenen iki insanın uyumu ve ilişkileri söz konusu değil her iki tarafın ailesinin uyumu da önemlidir. Bazı erkekler “Ne serden geçme ne yardan olma” gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bu erkeklerin “hayırlı evlat” olma çabası evlilikle birlikte yeni sorumluluklar alması nedeni ile iki taraf arasında maddi ve manevi bir bölünme yaşamasına neden olabiliyor. Çoğu erkek “tarafsız kalma” uğruna olup bitene sadece seyirci kalıyor veya eski kaleyi (kendi ailesini) korumaya geçiyor. Bir kısmı da tamamen evlilikten uzaklaşıyor. 
    Bu süreçte kadın da eşinin ailesi ile olan bağlarını koparamadığından ve özelliklede kayınvalidesi ile olan ilişkilerinde onu yalnız bıraktığından ve yeterince destek olmadığından şikâyetçidir. “İki yıl geçti hala biz olamadık! Diye yakınır ve haklıdır da…
    Burada ilişkiyi güçlendirecek olan, iki kişinin de göstereceği gayret ve tavırdır.
    Bu gibi durumlarda erkeğin, “Haklısın canım, anemin( veya babamın, ablamın…) bazı huyları beni de rahatsız eder. Ama bana emek vermiş insanlar, bu yaşta huyları de değişmez, idare edeceğiz sende kendini üzüp durma. Önemli olan bizim ilişkimiz. Ben senin yanındayım! Gibi sözler ile eşinin yanında olduğunu söylemeli. 
    Evliliğin ilk aşamasında eşin göstereceği olgunluk ve anlayış kocasının rahatlamasına ve güvenini kazanmasına yardımcı olacaktır. Eğer eş olgun ve anlayışlı ise zaman içinde eşler arasında ilişki güçleniyor, erkek zamanla önceliği eşine, çocuklarına bu günkü yuvasına veriyor, kendi ailesine de ilgisini makul bir seviyede devam ettirerek yeni yuvası ile anne-babası arasındaki ilişki de herkesi memnun edebilecek düzeyde kurulabiliyor. 
    Aile ve İlişkinin Gelişim Basamakları; Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşması için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine( annesine) ve arkadaşlarına ayırdığı zaman eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile enderindeki kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar. 

    Evlilik Ama Kiminle?
    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çocuğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar. 
    Bağlılık/ Bağımlılık
    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur.
    . Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar ile iletişim yetişkinler ile olan iletişimden ayrılır bu noktada oyun ile beraber çocuğun duygularını ifade etmesini sağlamak oyun terapisinde temeldir.

    Oyunla tedavi oyunun yapısı gereği iyileştirici özelliğe sahip olmakla birlikte çocuğun zihinsel, fiziksel, duygusal, sosyal ve psikolojik gelişimine katkı sağlar..

    Oyun Terapisi Nedir?

    1) Terapist çocukla sıcak ve arkadaşça bir ilişki kurmalıdır. Bu çocuk ile aranızdaki ilişkinin kısa sürede kurulmasını sağlar.

    2) Terapist çocukla iletişiminde çocuğu yargılamadan kabul eder, oyun sırasında çocuğa müdahale olmaz.

    3) Terapist çocuğun ifade ettiği duyguları iyi tanımalı ve fark etmelidir, hangi duygular öne çıkıyor, ne tür davranışlar sergileniyor iyi izlenmelidir.

    4) Oyun Terapisinde aileden alınan bilgilerde önemli rol oynar.

    5) Oyun terapisi yönlendirmesiz olmalıdır ve çocuğun duygularını ifade etmesine olanak tanıyacak şekilde ilerlemelidir. Aceleci ve çocuğa karışan bir tutum sergilenmeden çocuğun oyuncaklarda ile nasıl kontak kurduğuna bakılmalıdır.

    6) Çocuğun oyun kurma sırasındaki materyallere nasıl oynadığı gözlemlenir. ( sesli mi oynuyor? kırıyor mu? öfkeli veya sevecen mi?) hangi içgüdüler ortaya çıkıyor buna bakılır.

    Oyun terapisi odasında ki oyuncaklar ve materyaller çocuğun yaşına uygun olmalıdır ayrıca aileden alınan bilgiler ışığında çeşitliliği terapist tarafından belirlenir ancak çocuğun hangi oyuncağı seçeceğine ve nasıl oynayacağına karışılmaz.

    Her çocuk oyun terapisinde kendini hemen güvende hissetmeyip açamayabilir ve bu belirli bir zaman alabilir. Çocuğun terapiste güvenmesini beklemek ve bu güven için acele etmemek gerekir. Önceden kesin bir seans sayısı ve iyileşme sürecinde bir zaman koymak doğru olmaz

    Çocuklar her seansa geldiklerinde daha farklı tepkiler ve duygu durumu yaşarlar bu duygular iyi izlenmelidir. Oyun Terapisinde çocuğa karşı saygılı olmak, çocuğu olduğu gibi kabul etmek, çocuğun istediği gibi davranmasına izin vermek, çocuğun duygularını yansıtabilmek, çocuğu hızlandırmamak ve terapinin sınırlarını oluşturmak önemlidir.

    Çocuğun oyun sırasında belirttiği negatif duyguları gözlemlemek, çelişkili duyguları yakalamak, baskın-pozitif tutumları sorgulamak ve bunlarla ilgili konuşmak oyun terapisinde önemlidir.

  • Çocuklarda Uyum Problemleri

    Çocuklarda Uyum Problemleri

    Çocuklarımızda fark ettiğimiz bazı uyumsuz ve zorlayıcı davranışlar olabilir.

    Çocuklarda Gözlenen Uyumsuz Davranışlar;

    • Sürekli olarak huzursuz ya da rahatsızdırlar. • Okuldan hoşlanmazlar, devamsızlık yaparlar, çeşitli bahaneler ile okula gitmek istemezler • Özellikle tırnaklarını yer ya da ısırırlar. Öfkelerini kendilerine zarar vererek yönlendirebilirler • Kıskançlık duyguları baskındır. • Aşırı sinirli, öfkeli ve zarar verici hareketleri vardır. • Bireyde sık olarak terlemeler görülmektedir. • Çoğunlukla yalan söylemeyi tercih ederler, yalan söylemede artış olur • Hayali arkadaş edinebilirler, kendi kendileri yanında biri varmış görmeye başlarlar ve bunu gerçekmiş gibi yaşarlar • Ayrıca neşesiz ve yalnız kalmak isterler. • Hiçbir sorun yokken bağırıp çağırmaya başlar ve öfke nöbetine kapılırlar, istekleri olmayınca aşırı tepkiler verirler

  • AİLE TOPLANTISI

    AİLE TOPLANTISI

    Aile, toplumların temel yapılarıdır. Aile toplumların gelişmesini, geleceğini belirlerler. Sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık gibi olgular insanlık için çok önemlidir. Bütün insanlar bu olgulara sahip olmayı ve diğer insanlarda da bu olguların olmasını isterler. Bu olguların oluşması ailede olmaktadır. Bu nedenle bireylerin kişilik yapılarının oluşmasın da aile çok etkilidir. 
    Ailede demokratik ortamların oluşmasının bir yolu da aile toplantılarıdır. Aile toplantısı, aile üyelerinin karar verme işleminde eşit haklara sahip olması, aile içinde demokratik ilişkilerin gelişmesini sağlar. Aile toplantıları bütün aile üyelerini kapsayan düzenli bir toplantısıdır. 
    Aile toplantısında amaç: 
    işitilmek, 
    birbiri hakkında olumlu duyguları ifade etmek,
    birbirlerini teşvik etmek,
    yapılması gereken işleri planlamak,
    kaygıları, duyguları, şikayetleri ifade etmek, 
    çatışmaları çözümlemek,
    aile eğlencelerini planlamaktır. 
    Aile toplantılarına ne zaman başlanmalıdır?

    Aile toplantılarının başlanması için kesin bir tarih vermek mümkün değildir, bu aileye bağlıdır. Anne baba aile toplantılarının amacını kendi aralarında açıklığa kavuşturmuşlarsa, birbirleriyle ve çocuklarıyla eşit koşullar içinde davranmaya hazırsa toplantılara başlanabilir. 
    Çocukların da toplantıya alınma zamanı vardır. Çocuklar, kendilerini ifade etmeye başladıklarında toplantıya alınabilirler. 
    Sadece bir ebeveynle toplantı yapmak  İdeal olan aile toplantısı muhakkak ki herkesin katıldığı toplantıdır. Ama yine de ebeveynlerden birisi toplantıya katılmak istemeyebilir, bu toplantının yapılmasına engel değildir. Aile toplantısının amacı anlatılır, isteyen katılır. 
    Tek ebeveynli aile toplantılarında, var olan ebeveynle çocuklarla ortak konular görüşülür. Eğer çocukların öbür ebeveynle sorunları varsa bunlar başka bir zaman halledilir. 
    Eğer eşlerden birisi ayrı ise bu durumda ayrı eşle ilgili sorunlar görüşülmemelidir, çünkü aile toplantıları beraber olan aile üyelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü yerdir. 
    Küçük çocuklarla aile toplantısı yapmak; Çocukların bulunduğu aile toplantıları çok uzun olmamalıdır. Çocukların katıldığı toplantılar kısa ve basit konuların görüşüldüğü yer olmalıdır. Böyle olmazsa çocuklar toplantılardan sıkılabilirler. Çocukların yaşları büyüdükçe toplantılar uzun tutulabilir. 
    Aile toplantısını başlatmak; Aile toplantılarını başlatmanın çeşitli yolları vardır. Ailenin yapısına göre bir yöntem seçilmelidir. Bu yöntemlerden birisi resmi toplantı başlangıcıdır. Bazı çocukları resmi olaylar daha çok etkilemektedir. Toplantıya resmi olarak başlamak toplantının önemini arttırmaktadır. Toplantıya resmi bir başlangıçta toplantının amacı ve yöntemi anlatılarak başlanmalıdır. 

    Resmi bir toplantıda gündem oluşturulur ve gündemde: 
    Bir önceki toplantı tutanaklarının incelenmesi,
    Daha önce alınmış kararların değerlendirilmesi ve halledilememiş konuların görüşülmesi,
    Yeni konular, sorunlar, şikâyetler,
    Aile eğlencelerinin planlanması,
    Toplantının özetlenmesi, 
    Kararların uygulanması için herkesten söz alınması bulunmalıdır. 
    Eğer toplantıya resmi bir başlangıç mümkün değilse; Bu durumda, toplantıya ilgi çekici bir olayı görüşmek için başlanmalıdır. Örneğin hafta sonu ne yapılacağını görüşmek için aile üyeleri toplanabilir. Böyle bir olay aile üyelerinin ilgisini çektiği için toplantıya katılmalarını sağlayacaktır. Böyle bir toplantıda örneğin piknik yapma sonucu çıktıysa piknik için görev dağılımı yapılmalıdır. Böylelikle çocuklara sorumluluk verilerek kendine güvenleri geliştirilmiş olur. 
    Aile toplantıları için kılavuz ,
    1-Önceden belirlenmiş zamanda düzenli olarak toplanmalıdır. 
    2- Toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır. 
    3-Aile toplantılarında tutanak tutulmalıdır. 
    4-Toplantı zamanı planlanmalıdır. 
    5- Herkes tartışmaya katılmalıdır. 
    6-Yakınmalar sınırlandırılmalıdır. 
    7-Ev işlerinin dağıtılmasında işbirliği yapılmalıdır.
    8-Anlaşmalara sadık kalınmalıdır. 
    9-Toplantıların güvenilir olması sağlanmalıdır. 
    10-Her üyenin sorunlarına yer verilmelidir.
    11-Eğlenceye zaman ayrılmalıdır. 
    Aile toplantılarında liderlik becerileri ; Aile toplantılarının başkanı etkili bir lider olmalıdır. Toplantı başkanını tutumu toplantının verimli olmasında son derece önemlidir. Etkili bir toplantı yönetebilmek için bazı özelliklerin bulunması gerekmektedir. Bunlar: 
    Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Aile toplantılarında sorunların ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için etkili dinlemek gerekmektedir. 
    Ben mesajları kullanılmalıdır: Ben mesajları kullanılmalıdır: toplantının sağlıklı olması için ben mesajları kullanılmalıdır. İletişim çatışmalarına yer verilmemelidir. 
    Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Toplantıdan sonuç alabilmek için gerçek sorunlara eğilmek gerekmektedir. Sorunlar dışındaki ayrıntılar sorundan uzaklaşmaya ve toplantının uzamasına neden olur. 
    Beyin fırtınası yapılmalıdır: Beyin fırtınası yapılmalıdır: Tartışmaya açılan sorunların çözümü için beyin fırtınası yapılmalıdır. Beyin fırtınası yapılırken de görüşleri hemen reddetmemek gerekmektedir. Çünkü bu durumda üyeler görüşlerini söylemekten çekinirler. Üyeleri tüm görüşleri alındıktan sonra hep beraber görüşlerin kabul veya reddine karar verilmelidir. 
    Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantının sonunda alınan kararların neler olduğu özetlenmelidir. Ayrıca alınan kararların uygulanması için de üyelerden söz alınmalıdır. 
    Değerlendirme yapılmalıdır: Değerlendirme yapılmalıdır: Toplantılarda daha önce alınan kararların değerlendirilmesi yapılmalıdır, yanlışlıklar düzeltilmelidir. 
    Unutmayın! Görüşme, toplantı, hepsinden önemlisi İLETİŞİM sorunların çözümü adına en önemli adımdır.

  • Çocuklarda Disiplin Kavramı

    Çocuklarda Disiplin Kavramı

    Çocuğun öncelikle saygıyı öğrenmesi, yetişkinlerin onun alan ve sınırlarına saygı duymasıyla olur.
    Disiplin Nedir? Disiplin ,bireye kazandırılan alışkanlıklar yoluyla onu, kendisiyle ve çevresiyle uyumlu yaşamaya hazır etme sürecidir. Disiplin ile çocuk sorumluluk almayı ve kurallara uymayı öğrenir ve içdenetim olan ‘ahlak gelişimi’ sağlanır. Ancak sevgi temeline dayanan bir disiplin uygulamasıyla iç denetim sağlanabilir,dıştan zorlamayla olmaz.

    Disiplinin İlkeleri Nelerdir?

    Kararlılık: Çocuktan yapmasını istediğiniz şey konusunda kararlı olun. Tartışmamaya özen gösterin, istediği şeyin gerekçesini söyleyip istediğinizi yapmasını bekleyin. Kararlı bir ses tonuyla çocuğa sunulan istekler genellikle dinlenir ancak çocuk bunu zamanla öğrenir.

    Kesinlik: Koyduğunuz kurallar konusunda tavrınız kesin olsun: ”Sevgili çocuğum ben hayır demişsem o,olmayacak” .

    Süreklilik: Disiplinde önemli bir ilkenin de süreklilik olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın:”Aynı konuda geçen hayır demiştim. Bu şekilde ısrarın gereksiz.”

    Sakinlik: Kriz durumlarında soğukkanlılığınızı koruyun: ”Çığlık attığında kulaklarım çok rahatsız oluyor. istersen ağlamana öteki odada devam et.”

    Ödüllendirme: Başarılmış bir eylemden sonra, gerektiğinde sosyal ödül niteliğindeki bir övgü yada öpücüğü ihmal etmeyin: ”Aferin oğlum(kızım).Bir öpücüğü hak ettin.”