Kategori: Psikoloji

  • Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke bir olay, durum ya da bir kişiye karşı duygusal, düşünsel, bedensel ve fizyolojik olarak verdiğimiz bir tepkidir.
    Öfke üç sebepten ötürü ortaya çıkabilir:
    Olumsuz ruh halimiz (O dönemde hayatımızla ilgili birikimler, istenmeyen olaylar).
    Karşımızdaki kişinin kabul edilemez davranışları.
    Çevresel faktörler (iş, trafik, sınav, sunum vb.)

    Kısacası, öfkemizin kaynağı ya biz ve bizimle ilgili olumsuz durumlar ve/veya olaylar ya karşı tarafın kabul edilemez bir sözü ve/veya davranışı ya da yukarıda belirttiğim çevresel(dış) faktörlerdir. Kimi zaman hayatımız yolundadır, ruhsal açıdan kendimizi iyi hissediyoruzdur ve yapılan kabul edilemez davranışlar karşısında hoşgörü ve sabrımız sonsuz gibidir. Kimi zaman da işler yolunda gitmez, huzursuz ve gerginizdir. Bu ve benzeri durumlarda, en ufak bir olumsuzlukla çok çabuk sinirlenip, tepki gösteririz. 

    Öfkenin geçmesi için en sık kullanılan yöntem bağırmak ya da saldırgan davranışlarda bulunmaktır; kapıyı hızla çarpmak, elindekini fırlatmak, saçını çekmek, tokat atmak gibi..Fakat bu ve benzeri davranışlar karşıdaki kişiyi korkutmanın yanı sıra, onun da öfkelenmesine ve ilişkinin bozulmasına sebep olabilir. Tam tersi öfkeyi içinde tutmak, belli etmemeye çalışmak, sabırlı olmak da çok işe yaramaz çünkü öfke birikmiş enerjiye benzer, olmadık yer, zaman ve şekilde ortaya çıkar. Zamanında dışa vurulup ifade edilmediğindeyse, istenmeyen en ufak davranışta yanardağ gibi patlar. Sonucunda karşıdaki kişinin kaygılanıp, korkarken biz de  pişman olur, suçluluk duyarız.

    Kızgınlık ve öfke, baş etmesi güç, zor duygulardır. Tek başına kötü, sağlıksız ya da tehlikeli duygular değillerdir.  Öfkeyi problem yapan şey, durum ya da olayın kendisi değildir. Yüzeyde görünen sebep bu gibi görünse de, asıl problem, olayı ya da durumu algılayış ve yorumlayış biçimimiz, o sırada aklımızdan geçen düşünceler ve onu ifade etme yöntemimizde, yani, davranışlarımızdadır.

    Beni en çok kızdıran şeyler?
    Eşimde, çocuklarımda, ailemde, çevremde en çok nelere kızıyorum?
    Kızdığım zaman aklımdan neler geçiyor, neler hissediyorum?
    Kızdığım zaman ne yaparım?
    Bu soruları kendinize sorarak öfkeyi yaşama ve dışa vurma biçiminizi sorgulayabilirsiniz…

    Öfkelendiğimiz anlarda ne düşünüp, neler yaptığımız ya da yapabileceğimizin farkında olmak, bunları önceden tahmin etmek oldukça faydalıdır. Bu şekilde kendimizi kontrol edebilir, davranışlarımızda ve kullandığımız sözcüklerde çok daha dikkatli olabiliriz. Böylelikle, kendimizi (öfkemizi) yıkıcı ve yıpratıcı bir biçimde ifade ederek istemediğimiz olaylara sebep olmak yerine, kendimizin farkında olup önceden önlem alırsak hem kendimizi, hem karşı tarafı hem de ilişkimizi korumuş oluruz.

    Kızgınlık ve öfke duyguları, çoğu zaman kaygı, korku, çaresizlik gibi duygularla bir arada bulunur. Çoğu zaman yaşadığımız hayal kırıklıkları, üzüntü, endişe, kaygı, korku, kıskançlık gibi duyguları en sık ve en kolay öfke ile dışa vururuz. Fakat genellikle, kaygı ve korkunun yarattığı çaresizlik hissiyle baş etmek için, kendimizi korumak için öfkemizi gösteririz. Yaşadığımız çaresizlik ve değersizlik hislerine karşı, saldırganlık ve şiddet göstererek kendimizi savunmaya çalışırız. Bazen kırılganlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı veya üzüntümüzü bastırıp, bunları öfkeye dönüştürmek geçici bir süre için güçlü ve iyi hissettirir. Fakat asıl yapmamız gereken, kızgınlık ve öfke duygumuzun altında yatan asıl duyguları anlamaktır.

    Dr. Gordon, öfkeyi bir buz dağı olarak görür. Buz dağları, suyun yüzeyinde sürüklenen buz kütleleridir. Buz dağlarının denizin yüzeyinde sürüklenen kısmına oranla, suyun altında kalan bölümü çok daha büyüktür. Thomas Gordon, buz dağının suyun altında kalan kısmını “temel duygular”, suyun üstündeki buz tutmuş kısmını ise “öfke” olarak adlandırır. 

    Öfke; merak, yalnızlık, üzüntü, kaygı (anksiyete) gibi pek çok temel duygunun sertleşmiş, donmuş, yani şekil değiştirmiş (öfkeye dönüşmüş) halidir. Temelde yatan duyguyu ifade edemeyip dışa vuramadığımızda,
    bastırdığımızda bu duygular yüzeye şekil değiştirerek öfke olarak ortaya çıkar. Dr. Gordon, sürekli tekrarladığı için, öfkeyi “soğuk algınlığı” gibi görür. “Onu sevmeyiz ama ondan kaçamayız. Onu tanırız ama oluşmasına engel olamayız” der. Gerçekten de öfkelendiğimiz zaman, söylemek istemediğimiz söyler söyler, kendimizden beklemediğimiz davranışlar sergileriz. Fakat, kızgınlığımızı, bağırmadan, şiddet kullanmadan, kendimize ve karşımızdakine zarar vermeden, iletişime ve ilişkiye zarar vermeden de ifade edebiliriz. Önemli olan, kızgınlığımızı ifade etmek, kelimelerle anlatmak ve bunu yaparken de ilişkiyi ve iletişimi korumak ve devam ettirebilmektir.

    Öfkemizi yaşayış biçimimiz, öfke karşısında hissettiklerimiz ve onu dışa vurma şeklimizde çocukluk yaşantılarımızın önemli ve belirleyici bir etkisi vardır. 
    Çocukken birilerini kızgın, öfkeli gördüğünüzde ya da birileri size kızdığında size neler olurdu?
    Ne düşünürdünüz? 
    Ne hissedersiniz?
    Ne yapardınız?
    Çocukluğunuzda, kızgınlığı ve öfkeyi nasıl yaşardınız?
    Nasıl dışa vururdunuz?
    Nasıl ifade ederdiniz? 
    Kızdığınızda ne yapardınız?

    Bir düşünün…
    Öfkemizi dışa vuruş, ifade ediş biçimimizi çocukluk döneminde aile sistemimiz içerisinde model alarak öğreniriz. Yaşanan ev içerisinde çocuk öfke, şiddet ve baskıya tanık oluyorsa, zamanla görerek aynı davranışları benimser; öfkesini ve hayal kırıklıklarını yıkıcı ve saldırgan bir şekilde ifade etmeyi, dış vurmayı öğrenir. Bazı durumlardaysa şiddete, öfkeye ve saldırgan davranışlara çocuk bizzat kendisi maruz kalır, yaşadığı korkuyu, kaygıyı, üzüntüyü içine atar ve kendisini geri çeker…Bu her iki durum da, çocuklar için oldukça yıpratıcı ve yıkıcıdır. KIsacası, öfkeyi kontrolsüzce dışa vurursak ciddi ilişki problemlerine sebep olurken, tam tersi durumdaysa öfkenin bastırılıp dışa vurulmaması depresyona zemin hazırlar. 

    Öfkeyi sağlıklı bir şekilde yaşayıp, dışa vuramadığımızdaysa vücudumuz bazı tepkiler verir:
    Soluk alıp vermede ve kalp atışlarında hızlanma, tansiyon yükselmesi, kas geriliminin artması, terleme, titreme, yüzde kızarma, sararma, baş ağrısı, baş dönmesi, mide şikayetleri; ağrı, bulantı ver yanmalar, bağışıklık sisteminde zayıflama, hastalanma riskinde yükselme, hafıza ve düşünme süreçlerinde zayıflama, uyku problemleri, cinsel problemler, üretkenlikte ve verimde düşüş, kronik yorgunluk ve isteksizlik gibi…

    Her birimiz öfkeyi farklı şekillerde yaşar, dışa vururuz..Bazılarımız daha sakin olup içine atarken, bazılarımız her an patlamaya hazır bir bomba gibidir.. Bazılarımız kullandığı sözcüklerle öfkesini başka bir şeye yönelterek yaşar öfkesini, bazılarımız da bağırarak..Bazılarımız kendisini alışverişe verir, bazılarımız yemek yemeye..

    Özetle, her birimiz öfkemizi farklı şekillerde yaşarız önemli olan onu doğru bir şekilde, kendimize ve karşı tarafa zarar vermeden, yıpratmadan ifade edebilmektir..

  • Otizm Tedavisi

    Otizm Tedavisi

    Bugün tıpta otizmin %100 tedavisi yoktur. Otizm tedavisi denildiğinde otistik çocukların kaliteli yaşamını sağlamak için hayat tarzında bir takım değişiklikler yaparak hayat kalitesini yükseltmek hedefleniyor.

    Tedavi 1.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    BDT yöntemi ile tedavi’deki ana hedef birincil dereceli bakım sağlayan kişilere (anne, bakıcı ve s.) eğitimin verilmesidir. Otizm tedavisi uzun süren ve sabır gerektiren bir süreçtir. Bu süreçte ailenin hastalığa tutumu ve yapması gerekenler çalışılmalıdır;
    Otizme hastalık yerine farklılık gibi bakılmalı, otizmi tedavi etmek yerine, eğitim ve destek sağlanmalıdır. Bu durumu anlamak için Otistik çocuklarla ‘yer değiştirmeniz’ onları anlamanıza yardımcı olacaktır – bir düşünün ‘Dünyada çoğunluk otistik insanlar olmuş olsalardı ve bizim beynimizin çalışma şekline göre küçük bir grub olsaydık (dünya geneline göre küçük), dünyadaki düzeni onlar kendilerince kurmuş olsalardı, eğitimlerini kendilerince vermiş olsalardı bizler ne yapardık? Muhtemelen IQ seviyesi düşük, hiç bir şeyi anlamayan bireylere dönüşürdük, öyle değil mi? Bu durumda hasta mı olmuş oluyoruz, yoksa farklı mı? İlk onu anlamamız gerekiyor.

    Tedavi 2. 

    Davranışçı Yöntem (Uygulamalı davranış analizi)

    Bu yöntem Los Angeles’daki California Üniversitesi psikologlarından Dr. Ivar Lovaas tarafından geliştirilmiştir. Davranışçı yöntemde her bir davranış öğretilirken, o davranış, onu oluşturan alt davranışlara bölünerek basitleştirilmekte, sözel açıklama ve yönergeler ile hedeflenen davranış kazandırılmaktadır. Bu eğitim yönteminde eğitimcinin önemi büyüktür.’ – Otizm Vakfı

    Tedavi 3. 

    Beslenme ve gıda takviyesi

    Otizmde özel diyetler, doğru gıdalanma ve besin takviyesi konusunda B6 ve magnezyum öneriliyor (Martineau, J., Barthelemy, C., Roux, S., Garreau, B., Lelord, G., 1989).  B6 vitamini otizmde negatif belirtilerin azalmasına yardımcı olur. Vitamine ek olarak çocuklara eğitimin sağlanılması mutlu tablolar ortaya çıkarıyor.
    B6 vitamini beyin ve sinirler arasında iletişimi sağlayan nörotransmiterlerin (norepinefrin ve serotonin) gelişimi için önemlidir. Ayrıca, B6 vitamininin diğer görevleri arasında; hemoglobin üretimi, gıdalar yoluyla alınan proteinin parçalanması ve kan şekeri düzeyinin dengelenmesi bulunur.
    B6 vitaminini doğal olarak kepekli ekmek, kurutulmuş meyve ve baharatlar, antep fıstığı, sarımsak, ciğer, balık, fındık, susam ve s. gibi gıdalarda bulunur.

    B6 vitamini için günlük ihtiyaç tablosu
    4-8 yaş çocukların günlük B6 ihtiyacı
    600 mikrogram
    4-8 yaş otizm teşhisi almış çocukların günlük B6 ihtiyacı 1200 mikrogram (1.2 mg)
    9-13 yaş çocukların günlük B6 ihtiyacı
    1 mg
    9-13 yaş otizm teşhisi almış çocukların günlük B6 ihtiyacı
    2 mg

    Not: bu tablo genel ihtiyaç tablosudur, otizmde ihtiyaç farklılık gösteriyor. Mutlaka hekiminize veya eczacınıza danışarak ihtiyacın x2 B6 kullanılması gerekir.

    Magnezyum depomin nörotransmitterlerini düzenler ve beyin fonksiyonunu iyileştirir. Ayrıca magnezyum gerginliği azaltır ve hastanı daha sakin yapabilme özelliğine sahiptir. Eğer çocuğunuzun günlük besinlerden bu vitamin ve mineralleri almadığınıza eminseniz, doktorunuza danışarak vitamin takviyesi önerilebilir (Archives of Pediatric and Adolescent Medicine, 2004). Deniz mahsulleri, soya, et, kümes hayvanları, çerezler, tahıllılar normalde çinko, magnezyum, ve demir açısından zengindirler.

    Ayrıca, bazı araştırmalara göre B12 (Pacholok, Sally M., 2014) ve D vitamini de (Fernell, Elisabeth et.al., 2015) otizm tedavisinde çok önemlidir. 

    Tedavi 4.

    Özel Eğitim

    Otizm teşhisi alan çocuklar için en önemli unsurlardan biri de eğitimdir! Bazı araştırmalara göre otizm teşhisi almış çocuklar arasında zeka geriliği yaygın kavramdır. Bunun önemli nedenlerinden biri de ailelerin durumu kabullenerek çocuklarının eğitimine devam etmesini sağlamamalarıdır. Oysa eğitimle topluma kazandırılan örnekler ziyadesiyle fazladır. Çocuğunuzu gereksiz ilaçlarla yüklemek yerine, eğitimle, sevgiyle, topluma kazandırabiliriz.
    Aileler kolaylıkla eğitimden ve tedaviden vaz geçtiklerinde çocuklarından ve çocuklarının geleceğinden vaz geçiyorlar. Çünkü otizm farklı beyin demektir, hastalık değildir. Biz beynimizin iki lobunu kullana biliyorsak, onlarda da beyinlerinin bir lobunu ikisinin yerine kullanıyorlar ve bu da bir lobun aşırı çalışması anlamına geliyor. Bu yüzden Otizm teşhisi almış çocuklara beyinlerinin çalıştıkları kısmıyla ilgili aktiviteler, eğitimler sunarak, özel eğitim ve destek vererek onları topluma kazandırmalıyız. Sadece yapmanız gereken çocuğumuzun farklı olduğunu kabul etmek, onların eğitim almasına destek olmak ve empati göstermektir.

    Kaynakça

    Archives of Pediatric and Adolescent Medicine, 2004

    Martineau, J., Barthelemy, C., Roux, S., Garreau, B., Lelord, G., 1989. ‘Electrophysiological effects of fenfluramine or combined vitamin B6 and magnesium on children with autistic behaviour.’

    http://www.otizmvakfi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=11&Itemid=22Pacholok, Sally M.

    Pacholok, Sally M., 2014. Pharmacy Times. Feb2014, Vol. 80 Issue 2, p59-64. 2p.

    Fernell, Elisabeth, Bejerot, Susanne, Westerlund, Joakim, Miniscalco, Carmela, Simila, Henry, Eyles, Darryl, Gillberg, Christopher, Humble, Mats B, 2015. Autism spectrum disorder and low vitamin D at birth: a sibling control study. Molecular Autism. 2015, Vol. 6 Issue 1, p1-9. 9p.

  • Obez olan bedenin değil bilinçaltındaki düşüncelerin!

    Obez olan bedenin değil bilinçaltındaki düşüncelerin!

    Dünya genelinde giderek yaygınlaşan obezite sorunu sadece kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve felç riskini artırmıyor. Yapılan araştırmalar obezitenin özellikle kadınlarda rahim ağzı, meme kanseri ve kalınbağırsak kanseri riskini de artırdığını gösteriyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanan obezite tüm dünyanın alarma geçtiği global bir sağlık sorunudur hatta artık hastalık olarak kabul edilmektedir. DSÖ’nün araştırmalarına göre, 2008 yılında obez olan insan sayısı 400 milyonken, bu sayının 2015’te 700 milyon olması bekleniyor.

    Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı tarafından, 7 bölgedeki 7 ilde 15 bin 468 birey üzerinde yapılan ‘’Sağlıklı beslenelim, kalbimizi koruyalım’’ araştırmasına göre, erkeklerde obezite görülme sıklığı yüzde 21,2 olarak belirlendi. Bu oran, kadınlarda ise yüzde 41,5 olarak tespit edildi.

    Obezitenin nedeni..

    Obezitenin en önemli nedenleri yanlış beslenme ve fiziksel aktivite yetersizliği gibi görünse de asıl neden beynimizde yani bilinçaltımızın işleyişinde gizli.

    Zihnimiz, aldığı bilgileri hem bilinçli hem de bilinçaltı olarak işlemektedir. Bilinç, zihnin yaklaşık yüzde 1’ini oluşturan, mantık yürüten, kavrayan, eleştiren, yargılayan kısmıdır. Bilinçaltımız ise beynimizin yüzde 99’unu oluşturan farkında olmadığımız yanıdır. Birçok kişi yüzde 1’i şef sanar. Öyle olsaydı; doktorlar zararlarını bildikleri halde sigara içer veya kilolu olurlar mıydı?

    Gerçek şef bilinçaltıdır. Sadece bilincin bilmesi yetmiyor, bilinçaltının da ikna olması gerekiyor. Hepimiz sağlığımız için spor yapmamız, sağlıklı beslenmemiz gerektiğini biliyoruz ama yapamıyoruz. Çünkü bilmek yetmiyor, bilinçaltı çalışmaları ile yeme davranışı ile ilgili hataları bulup, bilinçaltını ikna etmek gerekiyor. Yoksa her şey geçici olur, kilo verirsiniz ama tekrar alırsınız ki bu çok zararlıdır.

    Kontrolsüz yemenin altında aslında duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarımız yatıyor. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk, kızgınlık gibi olumsuz duygular, aşırı yemeye neden olabiliyor. Yemek yiyerek bu olumsuz duyguları bastırmaya çalışıyor olabilirsiniz. Öte yandan yemek yeme keyifli bir şeydir ve bununla ilgili çocukluğumuzdan beri bilinçaltımızda olumlu anılar mevcuttur. Örneğin doğum günleri birçoğumuz için eğlence, pasta ve yemek demektir. Bu durumda bilinçaltı bu anları daha sık yaşamak, anne babayı memnun etmek, kızdırmamak için yedirtir. Ya da içindeki değersizlik duygusuna bir yanıt olarak “Madem kendini değersiz hissediyorsun, kendini beğenmiyorsun, ben de sana yardım edeyim” der ve çılgınca yedirerek sizi şişmanlatır.

    Bir hastamla bilinçaltı çalışmaları yaparken neden aşırı yediği ile ilgili imgelem çalışmasında 8 yaşlarındayken çok hasta olduğu bir zamanda annesinin ona söylediklerini hatırladı:’’Ben sana demedim mi iyi yemezsen hasta olur ve ölürsün’’. Bilinçaltımız bizi hayatta tutmak için vardır. Sonuç; yemezsem ölürüm düşüncesi bilinçatına yerleşince danışanım şişmanlamıştır.

    Yine bir hastamın aşırı çikolata yeme durumu ile çalışırken, babasını işten eve geç geldiği zamanlar çikolata getirdiğini ve kendisine sarılıp okşadığını hatırladı. Çikolata ile baba sevgisini ve güvende olmayı birbirine bağlamıştı ve kendini güvende hissetmediğinde canı çikolata çekiyordu.

    Bazen de zayıflamak için mide kelepçesi ameliyatı olan ama hala kilolu olan birçok hastam oluyor. Sorunun midede değil, beyinde yani bilinçaltında olduğunu farkettiklerinde ise hızla kilo vermeye başlıyorlar.

    Bence metaforik olarak mideye değil, bilinçaltına kelepçe gerek. Zaten ben de bilinçaltı imgelem çalışmalarında danışanlarıma midelerinin içi hava dolu balonun ağzı açıldığında sönmesi gibi küçüldüğünü ve çok az yediğinde bile hemen doyduklarını hayal ettiriyorum. Ayrıca aşırı yemenin, hızlı yemenin anlamlarını bilinçaltında farkettirince işim kolaylaşıyor.

    Peki ne yapmalıyız?

    Sağlıklı beslenme alışkanlığını egzersizle desteklemek kilo vermenizi hızlandırır, ama esas önemli olan sorunu temelde yani bilinçaltında çözmektir. Bataklığı kurutmazsak sivrisinekler bitmez. Terapi ancak bilinçaltını ikna ederek, inançlarını değiştirerek gerçekleşir. Dış şartları değiştirmek yerine içimizdeki inançları değiştirmek zorundayız. Mevlana’nın söylediği gibi: “Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.’’

    Bilinçaltımızı olumlu düşünce ve duygularla doldurursak hastalığı sağlığa, mutsuzluğu mutluluğa, başarısızlığı başarıya çevirebiliriz. Kendinize 15 dakika ayırarak ’’Bilinçaltı Değişim Çalışması’’ olarak adlandırdığım çalışmayı yapabilirsiniz:

    Değiştirmek istediğiniz inancı ve yerine koymak istediğiniz inancı belirleyin ve başınızı hareket ettirmeden sadece gözlerinizle önce kaşlarınızın arasına gözlerinizi kırpmadan 10 saniye bakın, nefeslerinizi verirken içinizden veya sesli‘’rahat, daha rahat ” deyin. Sonra yine başınızı çevirmeden sadece gözlerinizle sol üst tarafa bakın. Böylece bilinçaltınız ile iletişime geçmiş olursunuz. Olumlu düşünceyi örneğin ’’Yavaş yavaş azar azar yiyorum’’ veya ‘’İdeal kiloma iniyorum.’’ telkinlerini içinizden veya sesli olarak bir kez söyleyin. Cümleniz bitince sağ elinizin işaret parmağı ile sol elinizin üstüne bir kere hafifçe vurun. Sol üst yöne olan bakışınızı bozmadan tekrar olumlamanızı söyleyin ve tekrar parmağınızla elinize vurun. Bu işlemi bu şekilde en az 40 kere tekrarlayın. Bu çalışma süresince gözünüz hep sol üst köşeye bakıyor olsun, gözünüz yorulursa kırpabilirsiniz ama sol üste bakmaya devam edin.Bu çalışmayı bir gün bile atlamadan 21 gün boyunca yapın. Atlarsanız baştan başlamanız gerekecek bunu hatırlayın. 21 gün bitince artık her gün yalnızca 1 kere sol üst köşeye bakarak parmağınızla elinize vurmanız ve 1 kere olumlamanızı söylemeniz yeterli olacaktır. Günde 1 den fazla olumsuz inanç ile çalışabilirsiniz. Ancak her biri ile 21 gün çalışmanız gerektiğini unutmayın. Tabii ki bir Hipnoterapist ile çalışırsanız,değişim daha hızlı ve kalıcı olacaktır.

    Bilinçaltınızı daha iyi tanıyarak ve yöneterek ideal kilonuza inmeniz dileğiyle…

  • Karbonhidrat bağımlılığından kurtulun

    Karbonhidrat bağımlılığından kurtulun

    Tatlı ve şekerlemelere dayanamıyorsanız, bir dilim çikolatadan sonra paketi bitiriyor ve iştahınızı frenleyemiyorsanız, kontrol edemediğiniz ve kontrol etmeye çalıştıkça güçlenen bir yeme isteğiniz varsa karbonhidrat bağımlısı olabilirsiniz.

    Bu bağımlılık sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı gibi belirtilerle karşımıza çıkıyor, durdurulamayan bir iştah ve kontrol edilemeyen yeme isteği oluyor. Bazı araştırmalar şekerin kokainden daha etkili bağımlılık oluşturduğunu gösteriyor. Karbonhidrat Bağımlılığı ile ilgili araştırmalar yapan Dr.Richard Heller’e göre de, kilo problemi olan kişilerin %75′i karbonhidrat bağımlısı. Fazla karbonhidrat tüketimi, kan şekerini yükselterek, pankreasın insülin hormonu salgılamasına neden oluyor. Bu hormon kandaki şekerin hücre içine girmesini ve enerji için kullanılmasını sağlıyor. Fakat şeker kullanımı artarak devam ediyorsa insülin de aşırı salgılanıyor, hücreler ise artık insüline duyarsızlaştığı için insülin direnci ortaya çıkıyor, bu da vücuttaki yağlanmayı arttırarak, diyabet ve kalp hastalıkları riskini arttırıyor. Bu yazımda karbonhidrat bağımlılığından kurtulmanızın, daha kolay ve kalıcı olarak nasıl kilo vereceğinizin bütüncül olarak bedensel, zihinsel ve ruhsal yollarını anlatacağım.

    California Üniversitesi’nden Dr.Robert Lustig,şekerin kokain kadar zararlı olduğunu, uyuşturucu maddeler gibi bağımlılık yaptığını söylüyor. Yine Fransa’da fareler üzerinde yapılan bir araştırma şekerin kokainden daha güçlü bir bağımlılık haline dönüştüğünü ortaya koymuştu. Madde bağımlısı haline getirilen fareler, tercihlerini kokain yerine şekerli gıdalardan yana yapmıştı. Uzmanlar, şekerin beyinde çok güçlü bir ödüllendirme sinyali uyandırdığı ve irade mekanizmasını etkisizleştirdiği üzerinde duruyorlar. Hastalar ise şekerin geçici bir tatmin duygusu verdiğini, sonrasında daha çok tüketme isteği doğurduğundan bahsediyorlar. Bu daha sonra kişide suçluluk, değersizlik duygusu oluşturup daha fazla kilo almalarına neden olabiliyor.

    Karbonhidrat bağımlılığını yenmenin yolları:

    Bu konuya bedensel, zihinsel ve ruhsal olmak üzere bütüncül olarak bakmalıyız:

    Bedensel:

    1- Aşırı insülin hormonu salgılanmasına yol açan besinler daha az tüketilmelidir. Bunların en başında şekerli, nişastalı besinler, meyve suları, gazlı içecekler geliyor. İyi de bunu nasıl yapacağız. Yapmak için bilinçli aklın bilmesi yetmiyor, bilinçaltının da ikna edilmesi gerekiyor. İşte burada hipnoterapi,nefes çalışmaları, meditasyon, yaratıcı imgelem gibi bilinçaltı çalışmaları çok işe yarıyor. Yazının sonundaki hipnotik meditasyon yardımcı olacaktır.

    2- İnsülin direncini kırmanın en etkili yolu, daha fazla hareket etmektir. Yürüyüş gibi yapılan egzersizler, hücrelerin insülin hormonuna daha kolay cevap vermesini sağlar.

    3-Krom pikolinat destekleri insülin direncini azaltarak karbonhidrat bağımlılığına yardım edebilir.

    4- Omega-3 yağ asitleri içeren besinler (balık, ceviz, keten tohumu avokado) ,yağların enerji kaynağı olarak kullanılmasına yardımcı olabilir.

    5- Sabah kalktığınızda dinlenmiş hissettiğiniz kaliteli uyku,stresi azaltarak şeker bağımlılığında size yardım edebilir.

    Zihinsel ve ruhsal olarak:

    Karbonhidrat bağımlılığını tetikleyen asıl neden, bilinçaltındaki olumsuz mesajlar, sık tekrar edilen olumsuz düşünceler, duygular ve strestir. Stresli zamanlarınızda canınız tatlı çekiyor ve bu isteği zorlasanız da durduramıyorsanız, bilinçaltı eğitimi ile bunu çözebilirsiniz. Önce bilinçaltını biraz tanıyalım. Bilinçaltı, içimizde konuşan öteki tarafımız, bizi çoğunlukla sabote eden ses. Yunus Emre’nin ‘’Bir ben var benden içeru ’’dediği, Mevlana’nın ‘’Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun’’ dediği bilinçaltı. Bilinçli aklın bilmesi yetmiyor, bilinçaltını da ikna edip ikisi birlikte kol kola girmeli. Birçok şeyi biliyor olabiliriz ama neden yapamıyoruz çünkü bilinçaltı bu konuda farklı düşünüyor. Örneğin bilinçli aklının, ’’çok şişmanladım, bağcıklarımı bağlayamıyorum’’ dediğini ve bilinçaltı aklının da ‘’çikolatanın lezzetini, güzelliğini, o görüntüyü ‘’hatırladığını düşünün. Hangisi daha etkilidir? Sonuç belli. Kararları her zaman bilinçaltı alır, bilinç buna katılır. Böylece kararları biz alıyormuşuz gibi hissederiz.

    Kontrolsüz yemenin en büyük nedenleri genellikle duygusal nedenlerdir ve bilinçaltında gizlidir. Bazıları yemekle bu olumsuz duyguları bastırmaya çalışır. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk, kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı karbonhidrat tüketmeye neden olabilir.

    Kişi Hipnoterapi, Duygusal Özgürleşme Teknikleri(EFT), meditasyon, dua, olumlamalar, af seansları, fitoterapi (bazı bitkisel destekler), nefes tekniklerini gibi bilinçaltı çalışmaları ile gevşemeyi, stresini azaltabilmeyi bir uzman kontrolünde öğrendiğinde şekerli gıdalara ihtiyaçları azalır,kontrolsüz yemenin zihinsel ve duygusal nedenlerini çözdükleri için de kilo verirler.

    Şeker, tatlı,çikolata bağımlılığını aşmanız ve ideal kilonuza inip ömrünüzce orada kalmanız dileğiyle hoşçakalın…

  • Kaygılarınızdan özgürleşmek ister misiniz?

    Kaygılarınızdan özgürleşmek ister misiniz?

    Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile denetlenemeyen aşırı endişe hali hissediyorsanız, yakınlarınızca “aşırı evhamlı” olarak tanınıyorsanız, nedensiz yorgunluk, dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü yaşıyorsanız, baş ağrısı ve kas ağrılarınız varsa, tahammülsüzlük, sersemlik hissi, sıcak basma, titreme, terleme gibi fiziksel yakınmalarınız varsa, uykuya dalamıyor veya gece sık sık uyanıyorsanız kaygı (anksiyete) sorunu yaşıyor olabilirsiniz. Anksiyete yaşayan kişi bu durumu genellikle “kötü bir şey olacakmış hissi”, “hoş olmayan bir endişe hali” ya da “nedensiz bir korku” şeklinde ifade eder.

    Kaygı veya endişe, deneyimlediğimiz gerilim, bunaltı ve sıkıntı halidir. Hafif kaygı yaşamın normal bir parçasıdır. Birçoğumuz günlük yaşamda değişik konularla ilgili kaygı duyuyoruz. İş stresi, trafik, sınavlar, sağlık sorunları, para, çocuklar ve aileyle ilgili sorunlar birçok insanı kaygılandırıyor. Okulun ilk gününde, sevgili ile buluşulacak ilk randevuda ya da yeni bir durum ile ilk karşılaştığımızda anksiyete duyulması normaldir. Aslında kaygı, bir ölçüde bizim günlük sorunlarla baş edebilmemiz için hazırlıklı olmamızı, bir tehlike durumunda da hızlı karar vermemize yardımcı olur, dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Normalde bu tür kaygı hafiftir ve baş edilebilir düzeydedir. Ancak kaygı hali çok hafif bir tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine kadar varan değişik yoğunluklarda yaşanabilir. Kontrol dışına çıkıp kişinin hayatını aksatmaya başlatıyorsa zamanla azalmak yerine şiddetleniyorsa iyice ilerlemiş demektir. Sürekli ve durumla uygun olmayan aşırı bir endişe durumu söz konusudur. Bu kişiler her durumda olası en kötü sonucu düşünürler, her şey kendi denetimlerinin dışındadır. Bu durumda bir uzmandan yardım almak gerekir. Eğer kaygı ve endişeleriniz hafif düzeydeyse aşağıdaki önerilerimle kaygınızı azaltabilirsiniz. Yazının sonundaki hipnomeditasyon telkinlerini kaydedip 21 gün dinlerseniz endişelerinizin uçup gittiğini, onları kontrol edebildiğinizi göreceksiniz.

    Kaygı bozukluğu her 100 kişinin 30’unda yaşamlarının bir döneminde görülebilir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görülür. Vakaların yarısından çoğu çocukluk ve erişkinliğe geçiş döneminde başlamaktadır. Stresler, kaygı gelişiminde önemli rol oynar. Endişe, evham, kaygı, korku hisleri sinir uçlarımızdan Adrenalin ve Kortizol adlı stres hormonları salgılanmasına yol açıyor. Bu maddeler kalbimizi daha hızlı çarptırır, tansiyonumuzu yükseltir, çarpıntı, titreme, terleme, bunaltı hissi, nefes alamama, boğuluyormuş gibi hissetme gibi belirtilere neden olur. Aynı maddeler damarlarımızın iç duvarını da etkileyip bozabilir. Kaygı, endişe hali uzun sürerse kalp krizi, diabet, felç riski artar. Johns Hopkins tıp fakültesinden Prof.Dr.Una McCann, anksiyete ile oluşan çarpıntı, kalpte oluşan ritm bozukluğu ve yüksek tansiyon nedeniyle kalp hastalıkları riskinin arttığını söylüyor.

    Anksiyete ve kalp krizi bağlantısı hakkında yapılan ve Amerikan Kardiyoloji Derneğinin saygın bilimsel dergisi JACC ‘da yayınlanan araştırmada, 50 bin kişinin sağlık durumları 37 yıl boyunca izlenmiş. Bu süre içerisinde anksiyete bozukluğu olanların olmayanlara göre 2,5 kat daha fazla kalp krizi geçirdiği ortaya çıkmış.

    Anksiyetesi olanlarda uyku problemi de sıkça görülmektedir. Son birkaç yıl içinde yapılan araştırmalar uyku düzensizliklerinin kalp hastalığı riskini artırdığını göstermiştir.

    Özellikle çocukluk dönemi ve ergenlik döneminde başlayan kaygı bozuklukları yavaş ve sinsi bir gelişim gösterebilir. Kaygı Bozuklukları, genellikle geçmişte yaşanan bir olaydan kaynaklanır ve bir olaya duyulan tepki şeklinde kendini gösterir. Bilinçaltındaki çelişkilerden kaynaklandığı için kişi duyduğu huzursuzluk ya da korkunun nedenlerini bilemez. Annenin gerilim ve kaygısının önemli olduğu anne ile sağlıklı bir bağlanmanın olmadığı düşünülmektedir. Birçoğunda yüksek bir oranda anne baba ayrılığı olduğu gözlenmiştir. Zorlu bir çocukluk dönemi geçirmiş olabilirler. Yapılan bir çalışmaya göre hastaların % 30’unda, hastalığın stresli bir olayla başladığı belirlenmiştir.

    Kaygı ve endişelerden kurtulmak için:

    1- Kaygı ve endişelerinizin hangi olaydan kaynaklandığı ile ilgili düşünün,

    2- Kaygıya yol açan etkenlerle yüzleşin

    3- Düşünce biçiminizi değiştirin,

    4- Aynı anda bir çok işi yapmamaya çalışın.

    5- Derin nefes alıp verin. Bu, Endorfin (vücudun yaptığı doğal Morfin) salgısını arttırarak sizi rahatlatır.

    6- Kaygıyı artırabilen kafeinli maddeleri (çay, kahve, kola) azaltın.

    7- Beyni sakinleştiren GABA adlı kimyasalı arttıran 1 bardak Kefir veya 1 kase yoğurt tüketin.

    8- Endişe savar hormonumuz olan Serotonin ( Mutluluk hormonu) i arttırmak için 1 avuç Kabak çekirdeği yiyebilirsiniz.

    9- Sinirleri ve kasları gevşeten Magnezyum içeren gıdalar tüketin( Ispanak, pazı, badem gibi)

    10- Sinirleri güçlendiren, Serotonin yapımını arttıran B6 vitamini tüketin ( muz, balık, yumurta, tavuk, bezelye veya havuç tüketin)

    11– Gevşemeyi öğrenin. Hipnomeditasyon,Yoga,Nefes teknikleri gevşemenize yardımcı olabilir. Ayrıca Hipnoterapi,Psikoterapi yöntemleri de endişelerinizin gerçek nedenlerini bulup çözmenize yardımcı olabilir.

  • Affetmek iyileştirir

    Affetmek iyileştirir

    Bazen eşimizin, arkadaşlarımızın yaptıklarını affetmekte zorlanırız. Affetmek bazen dünyanın en zor şeyi olabilir ama biraz gayret ederseniz bunun sizi iyileştirip ve özgürleştirdiğini görebilirsiniz.

    Yapılan birçok araştırma bu tezi desteklemektedir. San Diego Üniversitesi’nde 200 kişi üzerinde yapılan araştırmada, kendilerini üzen kişilere kin tutmayıp onları affetmenin kişilerin sağlıklarını olumlu yönde etkilediği, affedenlerin kan basınçlarının düştüğü ve kalp sağlıklarının daha iyiye gittiği ortaya çıkmıştır.

    Affetmek, uzun ve sağlıklı yaşamanıza da destek olur. Amerika’nın saygın dergilerinden Newsweek ‘in haberine göre, affedememe durumlarında stres hormonu olan Kortizol seviyesi artmakta, kalp hastalıkları, sinirsel bozukluk ve hafıza kaybı riski büyümektedir. Bu konuda yapılan 1200 klinik araştırma, negatif duyguların insanın hem psikolojik hem de fiziksel sağlığına zarar verdiğini gösteriyor.

    Stanford Üniversitesi’nde 259 kişi üzerinde yapılan farklı bir araştırma ise kişilere affetmeyi öğretmeyi amaçlamış. Deneye katılan kişiler kendilerine zarar veren olay durum veya kişileri affettikten sonra, daha az acı duyduklarını belirtmişler.

    Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, affetmeyi öğrenen kişiler sadece duygusal değil fiziksel olarak da kendilerini daha iyi hissetmektedirler. Örneğin deney sonucunda stresten kaynaklanan sırt ağrısı, uykusuzluk ve mide ağrısı gibi ruhsal ve fiziksel belirtilerin de bu kişilerde önemli ölçüde azaldığı tespit edilmiştir.

    Affetmek doğru bakış açısı geliştirmenize de ışık tutar. Çünkü çamurla kaplı arabanızın camını yıkadığınızda hem camı temizlenmiş olursunuz hem de rahat bir görüşe kavuşursunuz.

    Affetmek, sizi özgürleştirmektir. Affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmek aslında kendimize yaptığımız en büyük iyiliktir.

    Affetmek, yaşamdan keyif almanızı sağlar, öfkenin, nefretin tutsaklığından özgürleşmenizi sağlar. Kendimizle ruhsal teması tekrar kurmamıza yardım eder.

    Affetmek aslında bilinçaltınızla çok sıcak bir ilişki kurmanız anlamına da gelir.

    Kendi ruhunuzla daha iyi sohbet etmenize yardımcı olur. Böylece sorunları çözmede kendinize dostça yaklaşmış olursunuz

    Peki affetmek neden zordur?

    Çoğu insan affetmenin, nefret ettiği kişiyi suçsuz bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki olumsuz anıların boyunduruğundan kurtulmak, olumsuz duyguların yaşamımızı kontrol etmesine son vermek demektir. Affetmek sanılanın aksine, bir hatayı görmezden gelmek demek değildir. Geçmişte yaşadığımız deneyimleri unutmak anlamına da gelmez, tam tersi yaşananları bir ders olarak görmek ve aynı tuzaklara düşmemektir affetmek.

    Panik atak yaşayan bir doktor danışanım vardı, annesinin kanserden ölümünden dolayı kendini suçluyor ve affedemiyordu. ’’Doktorum ama annemi iyileştiremedim; belki Amerika’ya götürseydim iyi olabilirdi’’ düşünceleri ve suçluluk duyguları ile doluydu. Hipnoterapi, yaratıcı imgelem ve duygusal özgürleşme tekniklerini içeren çalışmalarda olayın ayrıntıları ortaya çıktı. Annesinin vefatından sonra arabamı kullanamam diye otobüse binmiş ve otobüste zihninde hep aynı cümleler dönmüştü: ’’Annemi iyileştiremedim, belki Amerika’ya götürseydim…’’ bu esnada nefesi daralmış, boğulur gibi olmuş, bayılacağından hatta öleceğinden korkmuş ve ilk panik atağını o zaman geçirmiş. Artık her otobüs gördüğünde hatta düşündüğünde bile panik atağı başlıyor, boğuluyormuş gibi hissediyordu. Terapi seanslarında bunları fark edip, panik atağın nedenlerini anladı ve o duygular boşaltıldı. Çok rahatlamıştı ama esas iyileşme kendini affedince, artık suçlamayınca olacaktı, öyle de oldu. Annesinin kanser hastalığında bir doktor olarak elinden geleni yaptığı, kendisinin bir suçu olmadığı bilinçaltı düzeyde çalışıldı. Seansta annesi ile sohbet ettiği, karşılıklı sandalyede oturdukları bir an hayal ettirildi: Annesi onu çok sevdiğini, hastalığında ona çok iyi baktığını, onunla gurur duyduğunu söylerken ağlıyordu. Kendini affetme olumlamaları ile daha da rahatladı. Sonra annesinin rahatsızlığı sırasında sıkça annesinin yanına gittiği için şikayet eden eşine olan kızgınlığını hatırladı. Mutlu ve huzurlu olmak için onu da affetmesi gerektiği söylenince: ’’Bunu yapamam, onu affedemem, bunu hak etmiyor ‘’dedi. ”O hak ettiği için değil, senin iyileşmen, özgürleşmen için affetmelisin” telkinlerini çalıştık. Affetmek onun haklı olduğunu kabul etmek değildir, onun için değil kendimiz için affederiz. Yüklerimizden özgürleşmek için. Artık panik atak yaşamıyor, hem kendini hem de eşini affederek iyileşti…

  • Stresi yönetin, yoksa o sizi yönetir

    Stresi yönetin, yoksa o sizi yönetir

    Hayatınız ne kadar stresli? Ne kadar zamandır stres altındasınız? Öfke ve endişe gibi duyguları her gün yaşıyor ve bunlardan kurtulamıyor musunuz? Sürekli soğuk algınlığına yakalanıyor musunuz? Kendinizi yorgun hissediyor musunuz veya kendinize hedefler belirleyip bunlara ulaşmakta güçlük mü yaşıyorsunuz? Okuduklarınızı anlamakta veya hatırlamakta zorluk çekiyor musunuz? Kronik uykusuzluk yaşıyor musunuz? Sürekli diyet yapıp kilo veremiyor musunuz? Bunların nedeni stres olabilir. Stresi daha yakından tanımak, vücudunuz, aklınız ve ruhunuzla arasındaki bağlantıyı nasıl etkilediğini anlamak ve stres yönetme tekniklerini öğrenmek istiyorsanız doğru yerdesiniz..

    Stres çağımızın en önemli hastalığıdır. Hastalıkların babası da diyebiliriz. Çünkü gripten kalp hastalıklarına hatta kansere kadar geniş bir yelpazede birçok hastalığın nedenlerinin başında stres geliyor. Stresli insanlarda kalp hastalıklarının 3 kat fazla olduğu, kalp krizinden ölümün 5 kat fazla olduğu biliniyor. Hayatın her safhasında, ilkokulda, üniversitede, işyerinde stresle baş başayız. Bizi kronik mutsuz, kaygılı yapıp enerjimizi tüketen, yaratıcılığımızı azaltan, daha kolay hastalanmamızı ve yaşlanmamızı sağlayan baş aktör ama biz doktorlar bile onu yeterince iyi tanımıyor, yönetemiyoruz. Çok uzun eğitimler aldık, ama stres yönetme eğitimleri almadık. Belki de bu yüzden stresini yönetemeyen bir çok doktor bile sigara, alkol, aşırı yemek yeme gibi yanlış yöntemlere başvurmak zorunda kalıyor. Bence öncelikle alınması gereken eğitim, stresi yönetme eğitimi olmalı.

    Stres, ilk insanların tehlike karşısında savaş veya kaç durumuna girmeye hazırlıklı olma ihtiyacından doğmuş bir işlev. Zorlanmaya karşı bedenimizin verdiği bir yanıt. Bu durumda nabız hızlanır, kaslar gerilir, duyular aşırı hassaslaşır ve vücut savaşmaya veya geri çekilmeye hazırlanır. İnsanoğlu aslında bu sayede belki de hayatta kaldı, aslandan, ayıdan kaçtık, savaştık ve hayatta kaldık. O zamanlar bu aşırı uyarılmış hal kısa sürüyordu ve vücut kısa sürede sakin haline dönüyordu. Oysa günümüzde korku, öfke, endişe veya üzüntü gibi duygular ile savaş veya kaç uyarı sistemimiz sürekli tetikte olduğundan tüm bedeni yıpratıyor.

    Stresle başa çıkamazsak, ne olur?

    Stres konusunda en geniş araştırmaları olan bilim adamı Hans Selye diyor ki: ” Bugün yaygın hastalıkların çoğunun mikropların, virüslerin, zararlı maddelerin veya her türlü dış etkenin yarattığı aksaklıklardan çok, strese uyum gösterme eksikliğinden kaynaklandığını görüyoruz”

    Stres altında bağışıklık sistemi baskılanır. Birçok araştırmada stresin bağışıklık sisteminin askerlerinden olan T lenfositlerini azalttığını göstermiştir.

    Stres kilo aldırır, kortizol ve adrenalin yağ yapar. Kaos olan ülkelerdeki insanlar ölmemek için nasıl un, bakliyat depoluyorsa stres anında da vücut yağ depolar ve kilo alırsınız.

    Bilim adamı Dr. Bartop’ın yaptığı araştırmada 6 hafta önce eşlerini kaybetmiş, 26 dul kadın incelemeye alınmış. Şeker hastalığı, kalp hastalığı, bağırsak koliti, eklem romatizması, alerjik cilt hastalığı ile stres arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiş. Alınan kan örneklerinde ise vücut savunma sistemini gösteren T-lenfositlerin işlevinde azalma gözlemlenmiş.

    Ohio State Üniversitesinde yapılan çalışmada ise “Homecysteine” adlı aminoasidin stresli kişilerde arttığını gösteriyor. Bu madde kalp hastalıkları riskini artıran bir maddedir.

    Herkes stressiz bir hayat ister. Maalesef bu çoğumuz için mümkün değildir. Stresin günlük hayatınızın bir parçası olduğunu kabul ederseniz, aşmak için gerekli adımları atabilirsiniz. Stresin azı bazen yararlı olabilir çünkü motivasyonumuzu arttırır ama stres miktarı arttıkça ve süresi uzadıkça yıkıma neden olur. Uzun vadeli stresinpsikolojik etkileri arasında sinirlilik, endişe, huysuzluk, depresyon, üzüntü ve asabiyet sayılabilir. Eğer uzun süredir stres altındaysanız doğru düşünmekte, karar vermekte, dikkatinizi toplamakta, öğrenmekte veya öğrendiklerinizi hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Uykusuzluk çekebilir, kaza yapabilir veya olumsuz düşüncelerden kurtulamayabilirsiniz. Olumsuz alışkanlıklar edinebilir veya tik geliştirebilirsiniz.

    Uzun süreli stresin fiziksel etkileri arasında; baş ağrısı, kas ağrısı, sırt ağrısı, göğüs ağrısı, mide rahatsızlıkları, ishal, kabızlık, ellerde titreme, terleme veya üşüme sayılabilir. Stres kurdeşene, deride kızarıklıklar çıkmasına, dişlerin sıkılmasına, kulakların çınlamasına veya soğuk algınlığına sebep olabilir. Stres uzun süre çözülmeden kalırsa ciddi bir rahatsızlık geçirme ihtimaliniz artar. Eğer stresin fiziksel ya da psikolojik belirtilerinden herhangi birini uzun süredir yaşıyorsanız profesyonel yardım almalısınız. Böylece stresi daha çabuk yenebilirsiniz.

    İçsel ve Dışsal Stres

    Her yerde stres vardır. İçimizde sürekli olarak stres yaratılır veya başka kaynaklardan stres alırız. Stresin kaynaklarını tespit etmek, aşmanın ilk adımıdır.

    İçsel stres, bilinciniz ve bilinçaltımız tarafından yaratı­lır. Geçmişteki deneyimlerinizden, bugün içinde olduğunuz durumdan veya gelecekle ilgili beklentilerinizden kaynaklanabilir. Geçmişle stres yaratan ve çözülememiş olayların anıları birçok insanın hayatını karartabilir. Olumsuz bir anının yarattığı imge, zihninizde defalarca canlanır ve olumsuz bir deneyimi veya deneyimleri tekrar tekrar yaşarsınız. Bitmeyen bir döngüye takılıp kalmaya benzer.

    Bu imgeler bilinçaltınızdan gelir ve beş duyunuzdan herhangi birisiyle hatırlanır.

    Dışsal Stres

    Dış kaynaklara bağlı dışsal stres işle, okulla veya ilişkilerle ilgili olabilir. Bazen bir anda ortaya çıkabilir. Trafik öfkesi buna güzel bir örnektir. Yolda ilerlerken başka bir sürücü aniden sizin şeridinizi ihlal edebilir. Bu durumda kazayı önlemek için aniden direksiyonu kırmanız gerekir ve öfkelenir ve gerilirsiniz. Gürültü de dışsal strese yol açabilir.

    Geçmişten Gelen Stres

    Eğer geçmişten gelen ve sürekli aklınıza takılan stres veren bir sorununuz varsa bu, kendinizi olumsuz transa soktuğunuz anlamına gelir. Geçmişten kaynaklanan stres, bilinçaltınıza yerleşir ve ayrılmaz. Stres çözümleninceye kadar sürekli olarak etkisi altında kalırsınız. Stres kaynağını bulmak, çözmenize yardımcı olabilir.

    Gelecek Stresi

    Bilememek, belirsizlikler stres yaratabilir. Eğer bir olayın nasıl gelişeceğinden emin değilseniz endişe duyabilirsiniz. Bir şeyin mükemmel gitmesini beklerseniz bu nadiren gerçekleşir. Gelecekle ilgili birçok şey hakkında endişe duyabilirsiniz; sağlığınız, işiniz, ödenmemiş faturalarınız veya ilişkileriniz. Gelecek üstünde yoğunlaşırsanız, şimdiki anın farkına varamazsınız.

    Stresi yönetme yolları:

    Düzenli egzersiz yapın. Bu kas gerginliğinizi azaltır ve daha iyi hissetmenizi sağlar.

    Düzenli ve sağlıklı beslenin, bu strese olan direncinizi arttırır. Öğün atlamayın, kafeini azaltın veya kesin. Kahve başlangıçta size enerji verse de sonra ters etki yapar.

    Bilinçaltı çalışmaları yapabilirsiniz. Meditasyon yapın, dua edin, şükredin. Sahip olduklarınıza odaklanın. Bunlar kendi özünüzle, bilinçaltınızla daha iyi iletişim kurmanıza yardımcı olur.

    Nefes egzersizleri yapabilirsiniz. Üzüntülü, kaygılı olduğunuzda nefesinizin kesik kesik olduğunu ve yüzeyselleştiğini fark etmişsinizdir. Bu durumda derin nefesler alıp yavaş yavaş verin, nefesiniz verirken ‘’Rahat, daha rahat’’, ’’Gevşiyor gevşiyor, daha da gevşiyorum’’ diyebilirsiniz.

    Stresi azaltmaya yardımcı olan Gingko biloba, Sarı kantaron, Ginseng, Passiflora gibi bitki ekstrelerinden yararlanabilirsiniz. Bir hastalığınız varsa, ilaç kullanıyorsanız bunun için öncelikle doktorunuza danışmanızı öneririm.

    Düşünce ve duygularınızı fark edip düzenleyin. Olumsuz olaylar karşısında duygusal ve davranışsal tepkiler vermenize neden olan akılcı olmayan düşünceleriniz varsa değiştirmeye çalışın.

    Hobiler Geliştirin. İlgi alanlarınıza uygun, sizi rahatlatacak aktiviteler bulmak stresin etkilerini azaltacaktır.

    Zamanı iyi kullanın. İşlerinizi, yapmanız gerekenleri ertelemeyin. Eve iş götürmemeye çalışın, sosyal etkinliklere zaman ayırın, bunun için zaman yönetimi becerilerinizi geliştirin.

    Stresi azaltan akupunktur noktalarına masajlar yapabilirsiniz. Basitçe her iki elinizdeki işaret ve baş parmak arasında etli kısma veya el avcunuzun ortasına diğer elin başparmağı ile günde 3 kez 30 saniyelik orta sertlikte masajlar yapmanız endorfin hormonunu arttırarak stresi azaltmaya yardımcı oluyor.

    Eğer kronik stres yaşıyorsanız bu depresyona, panik atağa, yüksek tansiyon gibi sorunlara neden olmuşsa bir uzman yardımı almalısınız. Bu, problemlerimizin farkına varmanıza ve çözümüne yönelik stratejiler belirlemenize yardım edecektir.

  • Bilinçaltı diyeti

    Bilinçaltı diyeti

    Diyetisyene, doktora gidiyorsunuz, size iyi öneriler, listeler veriliyor, ama sonra yapamıyorsanız, koltuktan kalkıp hareket edemiyorsanız, içimizde konuşan diğer ses bizi sabote ediyorsa, spor salonuna üye olup gidemeyenlerdenseniz, tok olduğunuz halde kontrolsüzce yemeye devam ediyorsanız beyninizin şefi olan bilinçaltını ikna edememişsiniz demektir.

    Bilinçaltını ikna etmenin yollarını öğrenmek ister misiniz?

    Bildiklerimizi neden yapamıyoruz?

    Bilinçli aklın bilmesi yetmiyor, bilinçaltını da ikna edip ikisinin birlikte kol kola girmesi gerekiyor.

    Birçok şeyi biliyor olabiliriz ama neden yapamıyoruz, çünkü bilinçaltı bu konuda farklı düşünüyor.

    Örneğin sigaranın ne kadar zararlı olduğunu bilip içen birçok doktor var. Hani o içimizde konuşan öteki tarafımız var ya orası.

    Yunus‘un ’’Bir ben var benden içeru’’ dediği, Mevlana’nın ’’Sen Düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun’’ dediği bilinçaltı.

    Bir sigara bırakma çalışmasında danışanım sigaranın kokusunun kendisini çok etkilediğini ,bir türlü sigarayı bırakamadığını söylemişti. Çalışmada sigara kokusunun ona babasının yanına gittiği yedi yaşındaki zamanı hatırlattığını fark etti. Babası tütün ticareti ile uğraşıyormuş, balya balya tütünlerin arasında babasının onunla ilgilendiği ve iyi vakit geçirdiği zamanları hatırladı. Bilinçli aklı, sigaranın zararlı olduğunu söylerken, bilinçaltı akıl sigara kokusuyla babasıyla iyi vakit geçirdiği anı hatırlamakta. Sürekli kilo verip alan bir danışanım da, kilo verdiği zamanlarda ne hissettiğini sorduğumda ilk aklına gelen onu büyüten ve çok seven anneannesinin söylediği idi: ’’Bu çırpı gibi bacaklarla, kemikleri fırlamış yüz ile seni kimse sevmez.’’ Maalesef bilinçaltı aklı ne derse o oluyor genelde, maçı çoğunlukla o kazanıyor.

    Kilo alınıp verilen yoyo diyetlerin, tokken bile yediğiniz duygusal açlıkların, kaygılıyken veya mutluyken yediğiniz bir kavanoz çikolatanın, sürekli pazartesi başlanacağı söylenen ama sıklıkla ertelenen kararların nedeni bilinçaltındaki duygu ve inançlardır.

    Bilinçli akıl soyut şeylerle ilgiliyken, bilinçaltı duygularla, inançlarla ilgilidir ve duygusal kayıtlar beynimizde daha büyük izler bırakır, daha kolay hatırlanır. Örneğin bilinçli aklın, ’’şişmanlık birçok hastalığın nedenidir’’ dediğini ve bilinçaltı aklın da ‘’profiterolün lezzetini, akan çikolatanın güzelliğini görüntüyü ‘’ hatırlattığını düşünün. Hangisi daha etkilidir? Sonuç belli. Kararları her zaman bilinçaltı alır, bilinç buna katılır. Böylece kararları biz alıyormuşuz gibi hissederiz.

    Mazeret Üretme Merkezi

    Belki kilodan bağcıklarımızı bağlayamıyoruz veya kalp, şeker hastasıyız veya kendimizi çirkin bulup beğenmiyoruz ve diyet, spor yapmamız gerektiğini biliyoruz, ama sonra yapmamak için mazeretler bulma uzmanı oluyoruz.

    İşte değişim için bilinçaltınız ile iletişim kurmak, sağlıklı ve kalıcı olarak kilo vermek istiyorsanız Hipnoterapi‘den yararlabilirsiniz.

    Fazla kilolu olmak bedensel, zihinsel ve ruhsal birçok nedenden kaynaklanabilir.

    Şeker hastalığı, tiroit yetmezliği, uykusuzluk, kahvaltı yapmamak, öğün atlamak, az su içmek, aşırı gazlı-asitli içecekler, fastfood yiyecekler gibi bedensel ve hormonal nedenler, stres, kaygı, üzüntü, değersizlik, suçluluk, yetersizlik inançları gibi zihinsel ve ruhsal nedenler olabilir.

    Bence en önemlisi zihinsel ve duygusal nedenlerdir. Nasıl ki savaş ya da kaos ortamlarında insanlar hayatta kalmak için un, şeker, bakliyat depoluyorlarsa bedenimiz de stres durumlarında yağ depolamaya eğilimlidir.

    Diyet sözcüğü yerine sağlıklı beslenmeyi kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü rejim, diyet sözcükleri bilinçaltı için genelde olumsuz çağrışımlar içerir. Sevdiğimiz şeylerden uzak kalacağımız bir süreyi anlatır ve bir gün mutlaka biter.

    Size ömür boyu kolayca uygulayabileceğiniz, yeni bir yaşam biçimi olarak göreceğimiz bir programdan bahsedeceğim.

    Kontrolsüz yemenin en büyük nedenleri genellikle duygusal nedenlerdir ve bilinçaltında gizlidir. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk, kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı yemeye neden olabilir. Bazıları yemekle bu olumsuz duyguları bastırmaya çalışır. Diğer taraftan yemek yeme keyifli bir şeydir ve bununla ilgili çocukluğumuzdan beri bilinçaltımızda olumlu anılar mevcuttur. Doğum günleri pasta demektir, düğünler yemeksiz olmaz, tüm ailenin birlikte olduğu Pazar kahvaltıları sevgi, huzur anları demektir. Bu durumda bilinçaltı bu anları daha sık yaşatmak için size yedirtebilir. Bazen anne babayı memnun etmek, kızdırmamak için de yedirtebilir. Bilinçaltı çalışmaları, beslenme alışkanlıklarınızla ilgili hedeflere ulaşmak ve bu hedefleri korumak için çok etkili bir yöntemdir.

    Kendinize şu soruları da sormanızı öneririm:

    En büyük streslerim, kızgınlıklarım, öfkelerim neler? Kime, neye öfkeliyim?

    Kendime öfkeli miyim?

    Beni ne kadar etkiliyorlar?

    Stresi yönetebiliyor muyum?

    Bunun için ne yapıyorum?

    Suçluluk duyduğum şeyler var mı?

    Kendimi değerli ve yeterli hissediyor muyum?

    Kendimi sürekli eleştiriyor muyum?

    Sahip olduklarıma şükrediyor muyum?

    Bazıları rahatlamak için sigara, alkol, aşırı ve kontrolsüz yiyerek veya aşırı spor yapmak gibi sağlıksız yollarla rahatlamaya çalışıyorlar. Hipnoterapi, Duygusal Özgürleşme Teknikleri(EFT), meditasyon, dua, olumlamalar, af seansları, fitoterapi (bazı bitkisel destekler), nefes tekniklerini gibi bilinçaltı çalışmaları ile gevşemeyi, streslerini azaltabilmeyi öğrendiklerinde ise sigara ve alkol ihtiyaçlarının kalmadığını, kontrolsüz yemenin zihinsel ve duygusal nedenlerini çözdükleri içinse kilo verdiklerini gözlemliyorum.

    Tabii ki sağlıklı ve kalıcı zayıflamak için yapılması gerekenler bellidir: Düzenli beslenme, düzenli hareket etme, iyi uyku, stresi azaltma gibi.. Ama bilinçaltına bu kararlarınızı kabul ettirmezseniz başarı şansınız düşüktür. Kilo verseniz bile tekrar alırsınız.

    Her bakımdan özellikle duygusal ve ruhsal açıdan arınmanız ve ideal kilonuza inmeniz dileğiyle hoşçakalın…

  • Kadın hastalıklarında hipnoz

    Kadın hastalıklarında hipnoz

    Kadınların cinsel sorunlarında da hipnoterapi oldukça faydalıdır.Cinsel istek azlığı,vajinismus,orgazm olamama,ağrılı cinsel ilişkilerin tedavisinde artık hipnozdan da yararlanılmaktadır.

    İnfertilite ve tüp bebek ( ivf ) tedavilerindeki başarı şansı hipnoterapi ile artmaktadır. Yıllardır gebe kalamayan,tüp bebek denemeleri birkaç kez başarısız olan kadınlar oldukça yoğun bir stres yaşarlar.Gergin ve kaygılı olurlar,acaba bu sefer gebe kalabilecek miyim endişesi duyarlar.Yaşadıkları bu stres gebe kalma şanslarını azaltmaktadır.Hipnoz ile gebe adayı derin bir rahatlama hissetmekte ve stresi azalmaktadır,bu da gebe kalma şansını arttırmaktadır.

    Yıllar sonra menopoz dönemine geçiş sürecinde de kadınlarda sıcak basmaları, ateş, terlemeler, çarpıntı, uykusuzluk görülmeye başlar. Hipnoterapi ile menapozdaki bu şikayetleri gidermek veya azaltmak mümkündür.

    Hipnoz ve hipnoterapi, kadınlarıngenç kızlıktan menapoza kadar yaşanan pek çok sorununun çözümünde ciddi yararlar sağlamaktadır.

    Genç kızlık döneminde, özellikle sancılı adet görme(dismenore) ve adet öncesi gerginlik sendromunda (premenstrüel sendrom) hipnotik telkinlerle şikayetler giderilebilmekte veya azaltılabilmektedir.
    Gebelik sürecinde de bazı psikolojik problemler olabilir. Bunlar arasında en sıklıkla hamileliğe ait bulantı ve kusmalar (hiperemesis gravidarum), hamilelik dönemindeki psikolojik sıkıntılar ,doğum korkuları, erken doğum veya düşük yapma veya bebeğini sakat doğurma korkuları sayılabilir.

    Son yıllarda hipnoz ile ağrısız normal (vajinal) doğum isteği olan gebeler de artmaktadır. Hipnotik telkinler ile rahmin kasılmaları etkilenmeden,kasılmaları ağrı olarak algılamadan gebelerin ağrısız doğum yapabilmeleri mümkündür.
    Diğer taraftan doğum sonrası lohusalık dönemindeki depresyon hali ve anksiyeteye bağlı süt miktarının az olması gibi sorunlarda da hipnoterapi yarar sağlayabilmektedir.

    Bazı kadınlar evliliklerinde çocuk istemelerine rağmen gebe kalamamanın verdiği sıkıntılar olabilmektedir. Bu sıkıntılar motivasyonlarının kırmakta, yaşama küsmelerine neden olabilmektedir. Hipnoterapi ile bu sıkıntılar azaltılabilmekte, motivasyonları güçlenebilmekte ve yaşam enerjileri arttırılabilmektedir.

  • Hipnozla sınavlara hazırlık

    Hipnozla sınavlara hazırlık

    Ülkemizde her yıl milyonlarca öğrenci sınavlara hazırlanıyor. Öğrencinin bütün hayatını etkileyen bir kaç saatlik bu sınava psikolojik yönden hazırlanması da çok önemli. Bazı öğrenciler sınavda aşırı stres ve heyecan duyarlar,panik havasına bile girenler vardır,bazıları sınavdan hemen önce tüm bildiklerini unuttuklarını düşünürler.Bazıları da sınavdan önceki aylarda ders çalışmaya motive olamazlar,ders çalışma istekleri yoktur. Sınav heyecanı aslında gerekli bir duygudur. Ancak bu aşırı şekilde olursa ve öğrenciyi panik havasına itecek boyutlara ulaşırsa ortaya çıkan durum; motivasyon güçlüğüne, konsantrasyon bozukluğuna ve sonuçta başarısızlığa neden olur.

    Hipnoz yoluyla öğrencinin bilinçaltına inilerek sınava dair tüm korku, kaygı ve stresi ortadan kaldırılabilir, öğrendiklerini daha kolay hatırlaması sağlanabilir. Yapılan araştırmalar beynin en iyi rahatlamış haldeyken yani alfa dalgaları yayarken öğrendiğini,öğrendikleri hatırladığını göstermektedir.Hipnoz ,beyni bu alfa dalga formuna getiren en etkili araçtır.Ayrıca sınavdan 3-5 ay önce hipnoz seanslarına başlanabilirse,düzenli çalışma alışkanlığı kazandırılabilir,motivasyonları arttırılabilir.Hipnoz yoluyla öğrenme kapasitemizi katlayarak artırabiliriz.Ayrıca sınavlara hazırlanma sürecinde oluşabilecek yorgunluk,bıkkınlık,bezginlik gibi olumsuz duygular da tamamen ortadan kaldırılabilir.

    Başarısız olunan derslere karşı öğrencinin bilinçaltındaki “ben başarılı olamam,yapamam” düşüncesi hipnoz yardımıyla ortadan kaldırılarak korku duyulan derslere karşı ilgi arttırılabilir.Ders çalışmaktan sıkılan, ders çalışmayı sürdüremeyen,ders çalışırken hayallere dalan, okuduğu sayfayı başa dönerek defalarca okuma ihtiyacı hisseden, çalışmak için kendini zorlayan öğrenciler, hipnozla ders çalışırken hayatlarının en keyifli işini yapıyormuş gibi kendilerini hissederler ve daha başarılı olurlar.Ayrıca hipnozla öğrencilerin hafızaları da güçlendiğinden başarıları artar.