Kategori: Psikoloji

  • KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık duygusu, her insanın yaradılışında vardır. Bu duygunun

    varlığı kişinin gelişiminde etkili olduğu kadar, aşırı uyarılmıs olması

    halinde de yaşamı zora sokar. Hele ki bu bir çocuksa yaşam daha da zor

    bir hal alır.

    Anne-babaların bilmesi gereken en önemli şey ‘kardeş kıskançlığı’nın

    doğal, evrensel ve beklenen bir durum olduğudur. Bu durum karşısında

    paniğe kapılmak oldukça yanlış bir davranış olacaktır. Anne-baba ne

    kadar rahat olursa çocukta bu dönemi bir o kadar rahat atlatır.

    Kıskançlığın en büyük nedeni ; büyük kardeşin en değerli varlığı olan

    anne ve babasını, kardeşiyle paylaşmasıdır. Fakat kıskançlık sadece

    büyük çocukta ortaya çıkan bir durum değildir. Küçük kardeş büyüdükçe,

    büyük kardeşin becerileri karşısında kendini yetersiz hissedebilir ve ona

    tanınan ayrıcalıklar olduğunu düşünerek kıskançlık duymaya başlar.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI KARŞISINDA ANNE – BABA

    TUTUMLARI NASIL OLMALIDIR ?

    – Anne-babalar çocuklarına eşit davrandıklarında kıskançlık tetiklenir.

    Önemli olan eşit davranmak değil ‘adil’ davranmaktır. Çünkü her

    çocuk birbirinden farklıdır. Eşit zaman ayırmak yerine çocuğa

    gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Sevginizin eşit olduğunu

    göstermek yerine, her çocuğa sadece kendine özel sevgi duyulduğunu

    göstermek doğru olacaktır.

    – Anne- babasının kendine adil davranmadığını hisseden çocuk, anne-

    babasına karşı güvenini yitirirse, kıskançlığın asıl tetikçisi

    ‘güvensizlik’ olur.

    – Bir kardeşin, aileden birine benzetiliyor olması ve bunun dile

    getirilmesi diğer kardeşin kendini dışlanmış hissetmesine sebep olur

    ve bu da kıskançlığı tetikler.

    – Ebeveynlerin doğal olmayan davranışları kıskançlığa sebep olur.

    Örneğin kardeşi dünyaya gelen bir çocuğun annesi hastaneden

    gelirken yanında bir hediyeyle gelir ve ‘ Bunu sana kardeşin hediye

    olarak getirdi’ derse, çocuk bir bebeğin hediye alıp getiremeyeceğini

    bilecek yaşta ise, bu duruma şaşırır ve anne-babasına güveni sarsılır.

    Kardeş kıskançlığı oluşturmak istemeyen ebeveynler çocuklarına

    karşı gerçekçi ve doğal davranmalıdırlar. Yapmacık davranışlar

    çocuğu kaygılandırır, kaygı ise kıskançlığa sebep olur.

    – Bazı durumlarda kardeş kıskançlığı tehlikeli bir hal alabilir ve çocuk

    kardeşine zarar vermeye çalışabilir. Bu gibi durumlarda onları ayrı

    tutmaya çalışmak yanlış bir davranış olacaktır. Kardeşleri mümkün

    oldukça bir arada tutmaya çalışmalı fakat bunu yaparken göz önünde

    olmalarına dikkat edilmelidir. Çocuğun kardeşine zarar vermesi gibi

    bir durumda ebeveynler yeterince net ama sert olmayan bir tavırla

    çocuğu uyarmalıdır. Büyük çocuğa karşı suçluluk hisseden, yeterince

    net sınırlar koyamayan ebeveynler bebeğin zarar görmesine sebep

    olabilir.

    – Küçük kardeşle ilgili işlerde, çocuğunuzdan yardım istemeniz faydalı

    bir hareket olacaktır. Fakat bunu yaparken çocuğunuza ‘sen abi/abla

    oldun’ gibi sözler söylenmemeli, çocuğa ‘çocuk’ olduğu

    unutturulmamalıdır.

    – Çocuğunuzla kardeşi olmadan önce yaptığınız şeyleri yapmaya

    devam ederseniz yaşanan kıskançlığı en aza indirebilirsiniz.

    – Kardeşi dünyaya geldiğinde çocuğun evdeki düzeni mümkün oldukça

    bozulmamalıdır. En önemlisi önceden çocuğunuza nasıl

    davranıyorsanız öyle davranmaya devam etmenizdir. Aşırı

    davranışlar sergilemeniz, ‘seni daha çok seviyorum’ ‘kardeşin çok

    yaramaz sen çok uslusun’ gibi aşırı sözler çocuğa hem yapmacık

    gelir hem de kardeşler arası yakınlaşmayı engeller.

    Ebeveynlerin üzerine düşen en önemli görev ‘doğal davranmak’tır.

    Ebeveylerin çocuğu kaygılı davranışlarını telaşa vermeden, sakince

    dinlemesi ve doğal davranmaya devam etmesi, çocukta kaygıların

    yersiz olduğu izlenimini uyandırır. Yani çocuk her şeyin yolunda

    olduğunu düşünmeye başlarsa kıskançlık başlamadan sönmüş

    olur.Örneğin kardeşi dünyaya gelen çocuk artık eskisi kadar anne-

    babası tarafından sevilmeyeceğini düşünmeye başlarsa bu kıskançlık

    için yetecek bir cümledir. Ancak anne-baba kendi istifini hiç

    bozmadan hem yeni kardeşi sever, hem de kıskançlık başlayacak

    olan çocuğun kendisini sevmeye devam ederse, çocuğun kıskançlık

    davranışlarından etkilenmeden anne- baba yaşamlarına devam

    ederlerse, çocuk normalleşir. Aslolan çocuğun anne-baba ve evdeki

    bireylerin sevgisini kaybedeceğine karşı kaygılanmasıdır. Kaygının

    ortadan kalkmasının çözümü ise doğal ve rahat davranmaktır.

    Çocuğunuzun durumunun tüm bunlardan daha kötü olduğunu

    düşünüyorsanız mutlaka bir uzmana danışılmalısınızdır.

    Unutmayın Kardeş kıskanlığı geçici bir süreçtir. Onlar ‘kardeştir’ ve

    aslında birbirlerini çok severler.

  • OKULA UYUM SÜRECİ

    OKULA UYUM SÜRECİ

    Her yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması ile birlikte

    çocuklar ve aileler için zorlu bir dönem başlar. Bu süreçte

    Öğrencilerimizin okula başladıkları ilk günlerinde uyum

    süreçlerini kolaylaştırmak için, hazırladığımız bülten

    doğrultusunda ve iletişim içinde bulunarak Rehberlik ve

    Psikolojik Danışmanlık Bölümü olarak sizlerle işbirliği içinde

    onlara destek olacağız.

    Özellikle tatil dönemlerinden sonra çocuklar okuldan uzak

    kalmakla birlikte ev ortamına ve ebeveynlerine alışmış olur.

    Tekrar okula alışması zaman alan bir süreçtir.

    Alışma sürecinde çocuklar güne ‘Bugün okul var mı?’ ‘ Okula

    gitmek istemiyorum.’ gibi cümlelerle başlayabilir. Okulun

    kapısına gelindiğinde çocuk ebeveynden ayrılmamak için

    şiddetli ağlamalara başvurup eve geri dönmek için her türlü

    yöntemi deneyebilir. Bu gibi durumlarda siz ebeveynlerin sakin

    kalmaya calışmaları çocuğunuzun okula alışmasında birinci

    basamaktır. Bu süreçte anne-baba kaygılı davranırsa çocukta da

    kaygı oluşur. Çocuktan ayrılırken ona suçlu gözlerle bakmak

    yerine güler yüzlü ve neşeli bir tavır sergilenmelidir.

    KARARLI OLUN

    Çocuğunuzu okula getirdiğinizde ağlarsa onu tekrar eve

    götürmek büyük bir hata olacaktır. Bir süre sonra çocuk bunu

    alışlanlık haline getirerek gözyaşlarını kullanmaya başlar. Eğer

    sabahtan okula gelmek istemiyorsa ve evden çıkmadıysanız bir

    seferliğine o günü evde geçirin. Fakat okulda yapılan aktivileri

    evde yapmak isterse onunla hiç birini yapmayın. Tüm elektronik

    aletlerden çocuğunuzu uzak tutar ve oldukça kararlı davranıp

    günü mümkün olduğu kadar az aktiviteyle geçirirseniz

    çocuğunuz okulda geçirdiği kaliteli zamanla evdeki durumu

    kıyaslayıp sizi fazla zormalamadan okula kendisi gitmek

    isteyecektir.

    VERDİĞİNİZ SÖZLERİ TUTUN

    Güven duygusu çocuk ve ebeveyn arasında ki en önemli bağdır.

    Çocuğunuza onu okuldan alacağınız zamanı günün başında

    söylemeniz ve tam zamanında okuldan almanız önemli bir

    ayrıntıdır.

    Onu sınıfa bıraktığınızda geri döneceğinizi bilsin. Sınıftan kısa

    sürelerle çıkıp geri dönerek her zaman geri döneceğinizi

    öğrenmesini sağlayacaksınız. Böylece sizden ayrı kalacağı süre

    gittikçe uzayacak ve bir gün sınıfta tek başına kalacak.

    Alışana kadar okula her gün aynı kişinin bırakması da başka bir

    detay. Başka kişiler bıraktığında ne yazık ki aynı ağlama

    sürecine geri dönülebilmesi mümkün.

    Sınıfta ona eşlik ediyorsanız, geride durun. Müdahil olmadan,

    her şeyi öğretmeniyle yapmasına fırsat verin. Sınıftan gizlice

    kaçmayın; öğretmeni, ebeveynin kaybolması ile

    ilişkilendirebilir. Yanınıza geldiğinde oynamayın, arkadaşları ve

    öğretmeni ile olması için teşvik edin. Oyuna dahil

    olmadığınızda bir süre sonra öğretmenine geri dönecektir.

    ONUNLA SOHBET EDİN

    Çocuğunuz okula gitmeden önce orada olacaklarla ilgili ona

    bilgi verin. Edineceği arkadaşlardan, oynayacağı oyuncaklardan

    ve öğreneceği bilgilerden bahsedin.

    Çocuğunuz okuldan geldiğinde neler yaptığını, gününün nasıl

    geçtiğini, neler öğrendiğini sorun . Okulla ilgili mümkün

    oldukça keyifli ve uzun sohbetlerde bulunun.

    Tüm bunlara ek olarak sevdiği bir oyuncakla okula gelmesi

    alışma sürecinde faydalı olacaktır.

    Kıyafetlerini ve çantasını akşamdan birlikte hazırlamanız hem

    sabah oluşacak karşmasayı önler hem de çocuğunuz özenle

    hazırlanırsa okula gitmekte hevesli olur.

    Hafta sonu tatilinde okuldan uzaklaştığı için bir gezinti sırasında

    okulun önünden geçmek, o civarda dolanmakta faydalı

    etkenlerden birisidir.

    Unutmayın okula uyum süreci kararlı olunduğunda kolay ve

    hızlı bir şekilde gelişir. Çocuğunuz her ağladığında kapıdan

    dönerseniz bu süreç hem onun hem de sizler açısından oldukça

    zor bir durum haline dönüşür. Henüz yaşlarının çok küçük

    olduğunu düşünerek okula düzensiz getirilen çocuklar ileride

    kuralsız birer yetişkine dönüşebilir. Okul hayatlarının ilk

    döneminde nasıl başlarsanız çocuğunuzun alışkanlıkları öyle

    devam edecektir.

    Uyum sürecinin uzaması ya da ailenin başa çıkamadığı bir

    durumun oluşması halinde sınıf öğretmeni ve Rehberlik ve

    Psikolojik Danışmanlık Birimi ile iletişime girilmeli, işbirliği

    içinde çalışılmalı ve çocuğun okula gelmek istememesinin

    gerçek nedenleri araştırılmalıdır.

    Hepimize sağlıklı, mutlu ve başarılı bir yıl diliyoruz.

  • ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    ÇOCUKLARDA SOSYAL ANKSİYETE

    Sosyal anksiyete ; sosyal ortamlarda, özellikle performans gerektiren

    durumlarda kişinin aşağılanıp utandırılacağı korkusunu duyması durumu olarak

    tanımlanmaktadır. Sosyal anksiyete sosyal fobi olarak da bilinir. Sosyal

    anksiyetesi olan çocuklar toplum içerisindeyken yaptıkları her harekette ''

    Acaba insanlar benim için ne düşünüyor?'' düşüncesiyle yaşarlar . Bu sebepten

    dolayı sosyal anksiyetesi olan çocuklar grup aktiviteleri, toplum içinde

    konuşmak, toplum içinde yemek yemek, öğretmenine soru sormak,

    arkadaşlarıyla oyun oynamak gibi durumlardan kaçınırlar.

    Sosyal anksiyetesi olan çocuk bu davranışları sergilerken ebeveynler bu

    durumlardan rahatsızlık duymayabilir aksine çocuklarının uslu ve sakin birer

    birey olduğunu düşünebilirler. Sosyal anksiyetesi olan çocuklar bu davranışları

    sergilerken ''Ben onlar gibi değilim'', ''Arkadaşlarımın oynadıkları oyunlardan

    keyif almıyorum'' gibi cümleler sarf edebilirler. Bu cümleler onların savunma

    mekanizmalarıdır. Halbuki gerçek sebep çocuğun gülünç duruma düşmekten

    korkmasıdır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında dikkatli olunmalı ve sosyal

    ankisyete ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sosyal anksiyetenin oluşmasının birçok sebebi vardır. Anne veya baba kaçıngan

    çekingen tipte kişiler ise genetik olabilir veya bu durum sonradan öğrenilebilir.

    Anne ve babanın çekingen davranışları sosyal anksiyeteyi destekler. Aşırı kaygılı

    ebeveyn olma durumu da çocukta sosyal anksiyeteyi oluşturur, aile sosyal

    kaygıya izin verirse çocuk bu fobiyi daha fazla büyütebilir.

    Sosyal anksiyeteye müdahale edilmediği taktirde ilerde kişinin yaşamında

    birçok olumsuz duruma yol açabilir. Bunlar;

    -okulda başarısızlık

    -arkadaşlık kuramama

    -iş hayatında kısıtlılık

    -karşı cinsten biriyle birlikte olamama

    -depresyon

    – madde kullanımı

    gibi durumlardır.

    Çocuklarda sosyal anksiyete tedavisinde ilk adım ebeveynleri bilgilendirmektir.

    Ebeveynler böyle bir durumda çocuklarını eleştirmek yerine destek veren

    davranışlarda bulunmalı, çocukta kaygı yaratan durumlar üzerine sohbet

    etmelidirler.Çocuklarının sosyalleşmeleri adına çocuğun zevk aldığını

    düşündüğü grup halinde yapılan sporlara yönlendirebilirler. Böyle bir durumla

    karşı karşıya kaldığını düşünen aileler mutlaka bir uzmandan yardım

    almalıdırlar.

  • ÇOCUKLARDA CİNSEL İSTİSMAR

    ÇOCUKLARDA CİNSEL İSTİSMAR

    Cinsel istismar, psiko-sosyal gelişimini tamamlamamış olan bir çocuğun

    bir erişkin tarafından cinsel doyum için kullanılmasıdır. Cinsel istismar

    oral-genital veya oral temas ile olabileceği gibi, teşhircilik, röntgencilik

    şeklinde de olabilir.

    Çocukluk çağı travmaları içinde çocuk istismarı yinelebilirliği, çocuğa

    genellikle en yakınları tarafından yapılıyor olması nedeniyle

    tanımlanması ve tedavi edilmesi en zor olan travma olarak

    nitelendirilmektedir. Çocukluk çağı cinsel istismar çoğu zaman kimseye

    söylenmediği için birilerince fark edilinceye kadar çocuk tarafından

    saklanır ya da özellikle tanıdık biri tarafından istismara maruz kalan

    çocuk olayı bir oyun olarak algılayabilir. Bir diğer ihtimal ise ailesinin

    kendine inanmayacağını düşündüğü için sessiz kalmayı tercih edebilir.

    Zamanla bunun bir suç, kendi işlediği bir günah olduğunu düşünür, suçlu

    hisseder ve utanç duyar.

    ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARA MARUZ KALDIĞININ İPUCUNU

    VEREBİLECEK OLAN DAVRANIŞLAR VE FİZİKSEL

    BELİRTİLER:

    Aşağıdaki maddeler genelde aniden ve başka bir açıklama olmaksızın

    (hastalık, ailede sorun-boşanma, taşınma, kardeş kıskançlığı ölüm vb)

    ortaya çıkarsa dikkatli olmak gerekli. Ayrıca bunlardan sadece biri yeterli

    değil birkaçının birden gözlenmesi gerekir:

     Çocuğun normalinin dışında içe kapanıklık veya huysuzluk

     Geceleri uyku sorunları, kabuslar

     Tuvalet eğitimli bir çocuğun yatak ıslatması

     Öfke nöbetleri

     Ani korku ve çekinme davranışları

     Yemede azaltma veya çoğaltma

     Argo kelimeler kullanma

     Oyuncakları ile oynarken yaşının ötesinde bilgide cinsel hareketler ile

    oynaması

     Kendine zarar verme davranışları (vurma, saç yolma, v.b.)

     Evden veya okuldan kaçma

     Genital bölge, anus veya ağız çevresinde ağrı, renk değişimi (çürüme

    gibi) veya kanama

     Tuvalet yaparken ağrı (birden çok defa)

    Tüm bunları çocuğunuz da fark ederseniz cinsel istismar ihtimalini göz

    önünde bulundurmalısınız. ‘Kim yapabilir ?’ demeyin. ‘Etrafında kimse

    yok sadece aile bireylerimiz var.’ Gibi durumlara aldanıp bu belirtileri

    göz ardı etmemelisiniz. Unutmamalısınız ki çocuklara cinsel istismar en

    çok yakınları tarafından uygulanıyor.

    CİNSEL İSTİSMARA KARŞI ÇOCUĞUNUZU BİLGİLENDİRİN

    Bu anlamda anne-babalara düşen ilk ve en önemli görev, çocuklarını

    cinsellik ile ilgili bilgilendirmeye başladıkları okul öncesi dönemde, adı

    tam olarak kullanılmasa da “cinsel istismar” konusuna değinmektir.

    Çocuğunuzun cinsel anlamda kendini korumasını sağlamak için

    bilgilendirici bir konuşmaya “Bedenimiz özeldir, oyun oynamak için

    kullanmayız ve başkalarının da bedenimizle oyun oynamasına izin

    vermemeliyiz” gibi bir ifadeyle başlayabilirsiniz. Yanı sıra, çocuğunuza

    “iyi dokunuş” ve “kötü dokunuş”tan bahsedip, başkasına dokunmanın

    veya başkası tarafından dokunulmanın bir sevgi işareti olduğunu ve birine

    sarılmayı veya birinin ona sarılmasını, sevmesini istediğinde bunu

    söyleyebilmeyi öğretmelisiniz.

    Bununla birlikte ona, her dokunuştan hoşlanmayabileceğini; bu yüzden

    de karşısındaki kendisine hoşlanmadığı bir şekilde dokunuyorsa bunu da

    ifade edebilmesi, engelleyemediği takdirde de bir büyüğüne söylemesi

    gerektiğini öğütlemek çok önemlidir. Ona istemediği şekilde dokunan

    kişi ısrar etse bile kesinlikle bunu “sır”olarak saklamaması gerektiğini ve

    ancak gerçeği söylerse onu koruyabileceğinizi vurgulamak önem taşır.

    Anne-babalar iyi ve kötü dokunuşları anlatırken çocuklarını korkutup

    kaygılandırmadan, sakin ve yumuşak bir ifadeyle açıklama yapmaya özen

    göstermeliler. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise anne-babaların

    bu tarz konuşmalarda, “kötü dokunuş”lara çok fazla vurgu

    yapmamalarıdır.

    Çünkü, olumsuz cinsel deneyimlere fazla dikkat çekmek çocuğun

    kaygılanıp en yakınlarından gelen sevgi ve şefkat içeren “iyi

    dokunuşların da yanlış algılamasına neden olabilir. Bu konu,

    çocuğunuzun yaşı ilerledikçe farklı bağlamlarda ele alınır. Örneğin,

    ergenlik dönemindeki çocuğunuz iyi dokunuş ve kötü dokunuşu ayırt

    edebilecek yaş ve farkındalığa ulaşmıştır. Fakat, bu dönemde de

    vurgulanması gereken, çocuğunuzun sevgi ve ilgi duyduğu arkadaşı ile

    ilişkisinde de istediği noktada sınırlarını belirleyip “dur” diyebilmesi

    gerektiğini bilmesidir.

    Vücudumuzda dört özel bölge olduğunu ve bunlara kimsenin

    dokunmaması gerektiğini söyleyebilirsiniz. Bu dört özel bölge: Dudak,

    göğüs, genital ve kalça bölgesidir. Genital ve kalça bölgesini iç çamaşırı

    bölgesi olarak tarif edebilirsiniz. Bir iç çamaşırı kuralı olduğunu ve

    kimsenin oraya dokunamayacağını, onun da kimsenin iç çamaşırı

    bölgesine dokunmaması gerektiğini ve bu bölgelerin kişiye özel olduğunu

    vurgulamalısınız.

    Önemli ayrıntılardan birisi de tüm bu konuşmanın ardından böyle bir

    durumla karşılaşırsa size mutlaka gelip söylemesi gerektiğini asla böyle

    bir konuda sır saklamaması gerektiğini anlatmalısınız. Çünkü

    istismarcılar genellikle böyle bir durumda çocuğa oyun oynadıklarını ve

    bu oyunun aralarında sır kalması gerektiğini söylerler.

    Fizyolojik ve psikolojik olarak çocuğunu yakından izleyip her ihtimali

    düşünmeniz gerekmektedir.

    Hiçbir çocuğun böyle bir durumla karşılaşmaması dileğiyle…

    Psikolog Büşra

  • ANNE-BABA TUTUMLARI

    ANNE-BABA TUTUMLARI

    Birbirinden farklı birçok anne baba tutumu vardır. Ebeveynler farkında

    olmadan bu tutumlardan birini sergiliyor ve şüphesiz ki o tutumun

    çocukları için en doğrusu olduğuna inanıyolar. Peki çocuğunuz için en

    sağlıklı anne baba tutumu hangisi ?

    1- Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu:  

    Çocuğun her an kontrol altında tutulduğu, aşırı ilgi ve alaka gösterildiği,

    zarar gelebilir endişesi ile gündüzleri bile sokağa çıkması istenmediği

    veya kısıtlandığı aile tipidir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar, aileye aşırı

    bağımlı, özgüveni olmayan, duygusal açıdan zayıf, sıkıştırıldığında

    başkalarına suç atabilecek yapıda olabilmektedirler. Bu tutumu

    sergilerken çocuğunuza iyilik yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz fakat

    onun bir birey olduğunu ve hayatta yalnız kalabilmesi gerektiğini

    unutmamalısınız. Çocuğunuzun ileride kendi ayakları üzerinde

    durabilmesi için koruyucu tutumu tadında bırakmak gerekir.

    2-Baskıcı ve Otoriter Anne-Baba Tutumu:

    Aile katı, kuralcı ve disiplinlidir. Anne /baba veya her ikisinin de otoriter

    tutumu karşısında, çocuk nazik, dürüst, disiplinli, yardımsever ve dikkatli

    olmasına rağmen, ürkek, çekingen, kendine güveni olmayan veya çok

    zayıf, başkalarının etkisi altında kalabilen, duyarlı, korkak, kendi başına

    iş yapma yeteneği gelişmemiş bir yapıya sahip olabilirler. Kural ve

    disiplin hayatımızda her zaman olması gereken bir şeydir fakat bunun

    aşırısı çocukta özgüven eksikliğine sebep olur. İş ve sosyal hayatında

    kaçıngan-çekingen bir kişilik yapısı sergiler. Bu tutumun sonucu sosyal

    fobiye kadar varabilir. Kurallar her zaman olmalıdır fakat aşırı baskıdan

    uzak durulmalıdır.

    3- Aşırı Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu:

    Baskıcı ve otoriter tutumun tam tersine bu tip ailelerde çocuk tek

    hükmedendir. Aile tüm hayatını çocuğun istek ve arzusuna göre belirler.

    Aile çocuğa aşırı sevgi gösterir. Bütün tutumları dengesiz ve çocuk

    merkezlidir. Bu tip ailelerde çocuk ne derse o olur. Böyle ailelerde

    yetişen çocuklar; bencil, sevgi arsızı, kural tanımayan, doyumsuz kişilik

    yapılarına sahip olabilmektedirler. Bu çocuklar sosyal hayatta geçimsiz,

    sosyal yönleri zayıf ve benmerkezci bir yapıya sahip bir görünüm

    çizerler. Ne aşırı baskıcı ne de aşırı hoşgörülü olmak gerekir. Her ailede

    kural ve sorumluluklar olmalı, çocuk bunları bilinçli yapmalı ve uyum

    sağlamalıdır. Aşırı hoşgörü gösterilen çocuklar hayat başarısına

    ulaşmakta oldukça zorluk çekerler.

    4- Kararsız ve Dengesiz Anne-Baba Tutumu:

    Bu tip aileler genellikle anne ve babanın iyi anlaşamadığı ve her iki

    tarafın da baskın karaktere sahip olduğu ailelerdir. Anne / babanın

    çocukla ilgili bir konuda evet dediğine, diğeri hayır diyebilmekte çocuk

    hangisine bakacağına, hangisine uyacağına karar verememekte

    çoğunlukla kararsız kalarak herhangi bir tepki vermemeyi tercih

    etmektedir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar genellikle kararsız, her türlü

    etkilenmeye açık, tutarsız, çabuk karar değiştirebilen çocuklardır. Aynı

    zamanda duygusal açıdan dengesiz bir yapıya sahip olmaları da

    mümkündür. Aile içinde ki en önemli şey tutarlılıktır. Anne ve babanın

    ağzından çıkan her söz ve yapılan her davranış aynı olmalıdır. Aksi

    takdirde çocuk annenin izin vermediği bir şeyi babadan ister ve elde

    ederse hem aile içinde ki olması gereken otorite sarsılır hem de çocuk

    neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez hale gelir, kafa karışıklığı

    yaşar.

    5-Mükemmeliyetçi Anne / Baba Tutumu:

    Bu tip ailelerde anne ve baba çocuklarının her konuda mükemmel

    olmalarını isterler. Genellikle benmerkezci bireylerin oluşturduğu bu

    ailelerin çocuklarında; yaptığı işi beğenmeme, yetersiz olduğu duygusu,

    devamlı olarak başkalarını mutlu etmeye çalışma duyguları görülebilir.

    Bu tutum sonunda çocuklarda otoriter anne-baba tutumunda olduğu gibi

    sosyal fobi ve özgüven eksikliği oluşabilir. Çocuğunuzun neye yeteneği

    varsa onu yapmasına izin verin. Sizin istediğiniz doğrultuda gitmeye

    zorlanırsa hem başarısız hem de mutsuz bir gelecek onu bekler.

    6-Reddedici Anne- Baba Tutumu:

    Bu aileler farkında olarak veya olmayarak çocuğun tüm isteklerini

    aksatırlar. Çocuğun aslında istenmediğini hissettirmek ve çocuğa karşı

    düşmanca tutumlar beslemek olarak da tarif edilebilir. Bu tip ailelerde

    yetişen çocuklarda kendisinden daha zayıf olanı ezme, tüm çevresine

    karşı nefret besleme, kimseye güvenememe, çevresindekilere düşmanca

    tutum sergileme düşüncelerine sahip olabilirler.

    7-Tutarsız Anne- Baba Tutumu Tutumu:

    Bu tip ailelerde genelde kurallar yoktur. Anlık çözümler, anlık kavgalar

    ve anlık mutluluklar vardır. Çocuk için konulan kuralların bazen çok katı

    bir şekilde uygulandığı, bazen de hiç yokmuş gibi davranıldığı tutumlar;

    çocukta güvensizlik, kurallara karşı kayıtsızlık,  çözümün parçası olmayı

    reddetme,  kararsız ve kişiliksiz karakter yapısı meydana gelebilmektedir.

    8- Hoşgörülü ve Güven Verici Anne-Baba Tutumu:

    İdeal aile tipine uygun bir yapıdır. Bu tip ailede temel kural ve

    kısıtlamalar haricinde çocuklar özgür bir şekilde, fakat sorumluluklarının

    bilincinde olarak yetişirler. Birey olmanın ayırtına varan çocukların

    özgüvenleri tam, sosyal ilişkileri kuvvetli olur. Bu tutumla yetiştirilen

    çocuklar geleceğin ideal yetişkin adaylarıdır.

    Çocuk yetiştirirken hoşgörü, kural, sınır koyma, koruma ve kollama

    davranışlarının hiç birinde aşırıya kaçılmamalıdır. Hem tüm bunlar

    dozunda olur hem de tutarlı ve kararlı davranılırsa ideal bir yetiştirme

    tarzında bulunmuş olursunuz.

    Ömür boyu süren bu ebeveynlik yolculuğunda hepinize, çocuklarınızla

    olumlu anılar biriktireceğiniz keyifli günler dilerim…

  • ÇOCUK VE YALAN

    ÇOCUK VE YALAN

    Yalan söyleme, karşıdaki kişiyi yanıltmak ve yanlış bilgi vermek amacıyla ortaya

    konan bir davranıştır. Çocuk yalanları yetişkin yalanlarından farklıdır.  Çocukların

    hayal gücü okul çağına gelene kadar ki yaş diliminde oldukça yoğundur. Özelikle 9

    yaşına kadar çocuklar doğru ile yanlışı birbirlerinden ayıramazlar. Bu nedenle

    çocuğun bir takım olaylar, durumlar uydurması, hayali arkadaşlar yaratması yalan

    söyleme olarak değerlendirilip, endişe edilmemelidir.

    İnsanın üç farklı dünyası vardır; Uyku ve rüya dünyası, Hayal dünyası ve gerçek

    dünya. Hiçbir sağlıklı yetişkin hayal kurduğu bir şeyi gerçekmiş gibi anlatmaz. Fakat ilk

    9 yaş dönemindeki çocuklar bu üç dünyayı birbirinden ayırt edemez. Onlar için hayal

    dünyası tıpkı gerçek dünya gibidir.

    9 yaşından önce çocuğunuz yaptığı abartılı anlatımlarını duyunca endişelenmeyin

    ve onun sözünü keserek yalan söylediğini ifadece edecek kelimeler kullanmayın.

    Böyle bir durumda çocuk yalan kelimesini öğrenir, suçluluk duygusuna kapılır ve

    hayal gücü zamanla kısıtlanır. Bu durum karşısında çocuğunuzun abartılı

    anlatımlarına gülmeden onu hafife almadan kulak vermeniz yeterli olur. Çünkü oyun

    ve hayal dünyası olmadan çocuk, çocuk değildir ve kendini geliştiremez.

    9 yaşından sonra bir çocuk yalana başvuruyorsa

    altında yatan bir çok sebep vardır:

    – Psikolojik ve fiziksel şiddet gören, ceza alan çocuklar yalan söyler.

    – Mükemmelliyetçi aileye sahip çocuklar yanlış yapmaktan korktukları için

    yalan söyler.

    – Hesap verme durumuyla sıkça karşı karşıya kalan çocuklar kaygılanır ve bu

    kaygı çocukta yalan söyleme davranışını oluşturur.

    – Çocuk anne-babasını kızdırmamak ve onları mutsuz etmemek için yalan

    söyler.

    – Genellikle kardeş kıskançlığıyla birlikte ortaya çıkan, sevgiyi kaybedecek olma

    düşüncesiyle karşı karşıya kalan çocuk yalan söyler.

    Böyle bir durumda aile ne yapmalı ?

    Anne baba durumu fark ettikten sonra çocuğa ‘yalanını yakaladım’ deyip ceza

    verirse çocukta ki yalan davranışı sönmez. Aksine çocuk bir dahaki sefere

    yakalanmamak için daha akıllıca bir yalan bulmaya çalışır sonrasında yalan söylemek

    çocukta alışkanlık haline dönüşür ve yalanda ustalık kazanır.

    Çocuğunuzun doğruyu söylemesi için ona model olun ve küçük beyaz yalanlardan

    kaçının. Gerçeği söylediğinde onu takdir edin. Örneğin; sınavdan kötü not almasına

    rağmen aldığı sonucu söyleyen çocuğunuzu gösterdiği cesaret için övün. En önemlisi

    çocuğu yalan söylemesine neden olan kaygının, baskının ne olduğunu bulun ve bunu

    ortadan kaldırmaya çalışın. Bir çocuğun her durumda doğruyu söyleyebilmesi için en

    önemli şey ‘güven’dir. Çocuk her ne olursa olsun anne ve babası tarafından zarara

    uğramayacağından ne kadar eminse yalan söyleme ihtimalide bir o kadar düşüktür.

  • DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    MÜMKÜN OLMAYAN MÜKEMMELLİK

    ( MÜKEMMELLİYETÇİLİK )

    Hemen hepimiz, yaşam standartları çok yüksek olan, maddi olarak çok iyi durumda olup, mutlu bir aile hayatına sahip ve herkes tarafından önde görülen insanlarla karşılaştığımızda bu tabloyu imrenerek, belki de iç geçirerek, izleriz. Bir de bu insanların herşeye sahip olduğunu, çok mutlu olduklarını, hiçbir dertlerinin olmadığını sanırız. Acaba gerçekten böyle mi ?

    Eski Beyaz Saray Danışman Yardımcısı Vinsent Foster da bu tür insanlardan biriydi. Beyaz Saray’dan önceki yaşamında hayatının neredeyse tüm karesi başarı ve takdirlerle dolu olan, hukuk fakültesini birincilikle bitiren, Arkansas sınavında en yüksek puanı almış olan, çok ünlü bir hukuk firmasının ortağı olan, çok güzel bir aileye sahip, çok zengin ve sosyal çevresi tarafından sevilen Vinsent Foster’ ın hayatı intiharla son bulmuştur. Doktorlar nedenini araştırdıklarında Foster ‘ın aşırı mükemmelliyetçi kişiliğinin esas neden olduğunu ortaya çıkarırlar.

    Peki, insanı intihara kadar götürebilecek mükemmelliyetçilik nedir ?

    Hayatınıza ‘ya hep ya hiç düşüncesi hakimse, olumsuz detayları çok küçük olsalar dahi abartıyorsanız, ‘herkes benim dört dörtlük olduğumu düşünmeli’ gibi bir kaygınız varsa, küçük – büyük, önemli – önemsiz herşeyde daima karar verme güçlüğü çekiyorsanız, ‘beşer şaşar’ hakikatine değil de ‘mükemmel olmak mümkündür’ ütopyasına inanıyorsanız, ‘asla, daima, herkes, hiçkimse, kesinlikle’ kelimelerini sıkça kullanıyorsanız, mükemmelliyetçisiniz demektir.

    Burada mükemmel olma isteği ile mükemmelliyetçiliği karıştırmamak gerekir. Hayatın bazı dönemlerinde kapasitemizin ve ortamın elverdiği kadarıyla kendimizden çok yüksek performans beklediğimizde bunun adı mükemmelliyetçilik değil, mücadele etme ve azimli olmadır.

    Peki, mükemmelliyetçilik bize ne gibi zararlar verebilir ?

    Herşeyi her zaman en iyi yapmak, herkes tarafından beğenilip takdir edilmek hiç kimse için mümkün değildir. Mükemmelliyetçi düşünce yapımız bizi buna zorlar, gerçekleşmediğini gördüğümüzde kendimizi eksik ve işe yaramaz hissederiz. Bu da özdeğer ve özgüvenimizi kaybetmemize neden olur. İnce eleyip sık dokuma özelliğimizden dolayı ayrıntılara o kadar takılırız ki bu bizim üretkenliğimizi engeller, işleri sürekli ertelemememize ya da zamanında yetiştiremememize yol açar. Herşeyin dört dörtlük olması gerektiği düşüncemizden dolayı kimseye güvenemeyiz ve hiçbirşey emanet edemeyiz. Bu da sosyal ilişkilerimizde problem oluşturur.

    Mükemmelliyetçiliğin üstesinden gelmek için neler yapabiliriz ?

    Aslında mükemmelliyetçilik tüm belirtileriyle bizde varsa tek başımıza yenmemiz çok güç olacaktır. Bunun için bir uzmanın desteği faydalı olacaktır. Bunun yanında ;

    • Olaylara ‘ne yapmam gerekiyor’ düşüncesiyle yaklaşmaktansa ‘benim elimden ne gelir, nereye kadar yapabilir, nereye kadar yapamam’fikriyle yaklaşın.

    • Gerçekleşme ihtimali çok düşük olan yüksek ve sıradışı beklentilere girmeyin. Kendi kapasite, ilgi ve yeteneklerinizle paralel olan gerçekçi hedefler belirleyin.

    • Yaptığınız işlerde elde edemedikleriniz kadar elde ettiklerinizi de görmeye çalışın.

    • Hataları ‘kabul edilmez yanlışlar’ olarak algılamaktansa ‘ parayla satın alınamayacak hayat tecrübeleri ve deneyimler’ olarak algılayın.

    • Hayatınızda sadece zevk almak için, istediğiniz zamanlarda yapabileceğiniz, gerçekten sizi rahatlatan hobileriniz olsun.

  • Psikoterapi ile İlişki Problemlerinin Çözümü

    Psikoterapi ile İlişki Problemlerinin Çözümü

    Pek çok kişi romantik, aile, arkadaşlık gibi yakın ilişkilerde sorun yaşıyor. Bu sorunların
    kaynağına inildiğinde; kişilerin ilişki kurma, yürütme biçimlerinde ve kişilik yapılarında bir takım
    çarpıklıklar, yanlışlıklar olduğu görülüyor.
    İlişkilerinde problem yaşayan ve yardıma başvuran kişilerin çoğu, yaşadığı ilişkilerde hemen
    hemen aynı sorunlarla karşılaşıyor, sağlıklı bir ilişki yaşamakta zorlanıyor ya da sürekli kısa süreli
    ilişkiler ve ayrılıklar yaşıyor. Problemli bir ilişkiden kopamıyor, sürekli ihanete uğradığından ve
    karşı cinse tamamen güvenemediğinden şikayet ediyor. Bir ilişkiye başlayamıyor ya da
    bitiremiyor veya sürekli ilişki değiştiriyor ve kendisini yoruyor, yıpratıyor. Anlaşılmamaktan
    yakınıyor ve sağlıklı ilişkiler yaşayamıyor.
    Yaşanan bu ve benzeri problemlerde asıl sebep kişinin kendi düşünce ve davranış biçimleridir.
    Buna rağmen pek çok kişi yaşadığı ilişkisel problemlerin sebebi olarak karşı tarafı suçlu görür,
    şanssızlık ya da kadersizlik yaşadığını düşünür. İnsanların nankör ve güvenilmez olduğuna inanır
    fakat asıl sebep kişinin kendi düşünce ve davranış biçimidir. Dolayısıyla ilişkilerinde benzer
    sorunları yaşayan kişi, problemin kaynağı olarak diğerlerini görmek yerine, kendi düşünce ve
    davranış biçimine odaklanmalı, yanlış, çarpık ve bozuk olanları değiştirmelidir.
    Doğru olmayan bu düşünce ve davranış biçimleri, kişinin problemleri algılayış ve yaklaşım
    tarzları, genellikle geçmiş yaşantılarıyla ilişkilidir. Kişinin çocukluğundan itibaren başlayıp devam
    eden süreçte yaşadığı problemler, hayal kırıklıkları, travmalar ve kayıplar onda belirli bir düşünce
    ve davranış sistemi oluşturur. Kişi bu deneyimlerinden yola çıkarak, şuanda yaşadığı ve
    gelecekte yaşayacağı olası tüm problemlere aynı düşünce kalıpları ve davranış biçimleriyle
    yaklaşır. Bu yüzden de ilişkilerinde zaman zaman tıkanmalar, kopmalar yaşar.
    Terapide de amaç, kişiye sorunları çözme becerisi ve ilişkiyi iyileştirebilme yetisi kazandırmaktır.
    Tedavi süreci boyunca yapılan psikoterapi seanlarında, kişinin geçmişte yaşadığı ilişki
    problemlerine ayna tutularak, şimdi ve geçmiş arasında benzerlikler saptanır. Kişinin soruna
    ilişkin düşünce, duygu ve davranış biçimleri tespit edilir. Kişinin geçmişte ve şuanda yaşadığı
    ilişki problemlerine sebep olan, düşünce ve davranış biçimleri belirlenerek, kişinin problemlere
    olan yaklaşımları yeniden düzenlenir.
    Psikoterapi süreciyle beraber kişi, doğru çözüm stratejileri ve yeterli çaba sayesinde yaşadığı
    ilişki problemlerinin üstesinden gelebilir, ilişkilerini iyileştirilebilir. Yeniden düzenlediği düşünce,
    davranış ve yaklaşım şekliyle, karşılaştığı problemlere daha sağlıklı bir bakış açısıyla yaklaşabilir
    ve problemlerle baş edebilir duruma gelebilir.

  • ZEKA TESTLERİ NEDİR ? NE İÇİN KULLANILIR ?

    ZEKA TESTLERİ NEDİR ? NE İÇİN KULLANILIR ?

    Eğitim, klinik ve mesleki bir çok alanda kullanılan zaka testleri kişinin akıl yürütme, muhakeme yapma , kavrama gibi zihinsel fonksiyonlarını değerlendirmek amacıyla dizayn edilmiş psikolojik testlerdir.
     Bu testlerin amacı kişinin entellektüel potensiyeli hakkında bir fikir elde edilmesini sağlamaktır. Bu testler bir takım test bataryasından oluşmaktadır.
    Farklı farklı becerileri ölçen bir çok zeka testi bulunmaktadır ancak bu testler bazı yönleriyle  birbirlerine benzemektedirler. Bu nedenle farklı iki zeka testinin aynı sonucu vermesini beklemek kimi zaman  çokta doğru olmayabilir.
    Zeka testi uygulaması sırasında kişinin tamamlaması gereken bölümler vardır. Bu bölümler, sözel olarak sorulan soruları  cevaplama, matematiksel işlem yapma ve el-göz koordinasyonunu gerektiren çeşitli görevleri içermektedir. Bazı bölümler zaman kısıtlaması içerebilir ve kişinin yapabileceği en hızlı şekilde bu bölümleri tamamlaması gerekebilir. Sorular  kolaydan zora doğru şeklinde sıralanmaktadır.
    Zeka testileri uygulama sonrası elde edilen bilgiler, kişinin entellektüel becerileri hakkında uzmanlara bilgi verir. Bu bilgiler test uygulanan kişinin hangi alanlarda başarılı olduğu ve hangi alanların geliştirilmesi gerektiği ile ilgili bilgi sağlar. Örneğin el göz koordinasyonu bölümünde  ve sözel sorular bölümünde başarılı olan bir öğrencinin sayısal bölümde başarısız olması bu öğrencinin  akıl yürütme , ilişkilendirme alanlarının geliştirilmesi konusunda yardımcı bir bilgi sağlayabilir. 
    Mental retardasyon ve üstün zekalı kişilerin tespitinde de bu testler kullanılmaktadır. Özellikle çocukların akademik başarıları açısından bu test sonuçları önemlidir. Hafif-Orta ve ağır zeka geriliği tespiti öğrencinin akademik başarısızlığının nedenine ışık tutarak kendi zihinsel becerilerine uygun eğitim alabilmesi adına yönlendirici olabilir. Aynı şekilde üstün zekalı öğrencilerin tespitinde de kullanılarak kendi zihinsel süreçlerine hitap eden eğitim kurumlarında eğitim alabilmeleri adına yönlendirici olabilir.
    Yaygın olarak kullanılan zeka testleri Stanford-Binet Zeka testi, Wechsler- Yetişkin ZekaTesti (WAIS), ve Wechsler-Çocuk Zeka Testi(WISC-R) ‘dir. 
    Stanford-Binet Zeka Testi  2 yaştan yetişkinlik yaşına kadar her yaşa uygulanabilmektedir. Yaş grubuna göre belirli becerileri ölçmektedir. Wechsler-Yetişkin Zeka Testi(WAIS) 16 yaş üzeri kişilere uygulanmaktadır ve klinik alanda yaygın olarak kullanılmaktadır. Wechsler-Çocuk Zeka Testi(WISC-R) 6-16 yaş aralığına uygulanan bir testir.
    Bu testler bir  uzman, öğretmen veya ailenin gerekli görmesi üzerine test eğitimi almış kişilerce  uygulanabilir.

    Aile Danışmanı Psikolog 
    Büşra Epözdemir
     

  • ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞi

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ
       Hemen hemen hepimizin karşılaştığı bir durumdur özgüven eksikliği. 
    Bir çok anne-baba çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder, kimi çalışan patronuna karşı kendisini hep suçlu hissettiğini işinde başarılı olmadığını söyler, bazı kişiler ise sosyalleşememek ile ilgili bazı problemler yaşar. Tüm bu durumlar ve daha fazlası özgüven eksikliğinin bir işareti olabilir. Bu yazımızda özgüven eksikliğinin nedenleri, özgüven eksikliği yaşayan kişilerin neler hissettiği, düşünce kalıpları ve özgüven eksikliği ile başetme yolları üzerine konuşacağız.
    Özgüven Eksikliğinin Nedenleri Nelerdir?
        İnsanlar yaşamış olduğu denyimlerden mesajlar alırlar ve almış oldukları bu mesajlar düşünce sistemini oluşturur. Örneğin yapmış olduğu bir davranış sonucunda olumlu sonuç alan bir kişi bu durumla ilgili olumlu bir düşünce yapısı geliştirir ancak olumsuz bir sonuç  alan bir kişi ise olumsuz bir düşünce sistemi geliştirir.
       Bu düşünce sistemi geliştirme durumunu özgüven eksikliği ile bağdaştırdığımızda ise  ilk çocukluk dönemi deneyimlerimizin etkisini göreceğiz. Öyle ki bu dönemde oluşturmuş olduğumuz düşünce kalıpları sonraki dönemlerimizde bizi takip etmekte ve kurduğumuz yeni düşünce kalıplarına yön vermektedir.
       Çocukluk döneminde ebeveylerin anne-babalık görevlerini yerine getirmemesi  veya  anne-babanın çocuğunu redetmesi, çocukluk döneminde istismara uğramış olmak, yaş itibari ile ihtiyaç duyulan arkadaş grubuna dahil olamamak, çevredeki insanların olumsuz tutumlarına maruz kalmak, diğer insanlar tarafından önyargılı davranılan bir aile veya sosyal gruba dahil olmak, dahil olduğu aile veya sosyal grup tarafından dışlanıyor olmak, sevgi, şefkat, ilgi gibi duyguların eksikliğini yaşamak gibi durumlar özgüven eksikliğinin temellerini atmaktadır.
    Geçmiş Yaşamdaki Deneyimler
       Geçmiş, yaşamımızdaki önemli insanların bizlerle olduğu, onların bizi değerlendirdiği, yargıladığı, eleştirdiği , başkalarıyla karşılaştırdığı anlarla dolu bir zaman dilimidir.  Bizler  tüm bu bilgileri zihnimizde taşırız. Özgüven eksikliği yaşayan kişilerde zihinlerinde taşıdıkları bu karşılaştırma ve yargılar ile aynı bu kişiler gibi kendilerini yargılamaya ve karşılaştırmaya devam ederler. Örneğin oğlunun sürekli beceriksiz ve işe yaramaz biri olduğunu söyleyen bir babanın oğlu muhtemelen yaşamı boyunca yaptığı hatalarda kendisini babası gibi suçlayacak, kendi kendine işe yaramaz ve beceriksiz olduğunu hatırlatacaktır.  
       Böyle bir durum negatif bir kişisel algı oluştur ve özgüven eksikliğinin altında yatan temel düşünce formlarını oluşturur.
       Geçmiş ile ilgili başka bir konu ise çocukluk döneminde gelişmiş olan bu negatif düşünce formlarının çocuksu bir bakış açısıyla gelişmesidir. Çocukluk döneminde deneyimlenmiş olan olumsuz bir sonuç çocuksu bir bakış açısyla yanlış algılanıp, yanlış değerlendirildiği için yanlış değerlendirilmiş deneyimleri bize gerçekmiş gibi algılatabilir.Ve bizler hatalı algıları bugünümüze taşıyarak aynı sonuca ulaşacağımız düşüncesiyle özgüven eksikliği yaşıyor olabiliriz. Bu düşünceler belki yaşanmış olduğu döneme uygun olabilir ancak şuan bize yardımcı olmuyor ve zihnimiz tarafından benzer durumlar eskileriyle ilişkilendiriyor.
    Önyargılarımız
       Geçmiş yaşantımızdan elde etmiş olduğumuz olumsuz deneyimler ve bunlara bağlı gelişen olumsuz düşünceler zamanla kalıplaşarak sorgulanmaksızın kabul edilen önyargılara dönüşebilir. 
        Bu durumda iki süreç ortaya çıkar;
    1) Kişi kendi negatif düşüncesine uygun olan her türlü düşünce ve deneyimi göz önünde bulundururken, bu düşünceye ters düşen ve bu düşüncenin işlevsizliğini ispat eden her türlü düşünce ve sonucu görmezden gelir.
    2)Kişi deneyimlediği durum olumlu sonuçlansa dahi bu durumu çarpıtarak olumsuz bir sonuç elde edeceği düşüncesine bağlı kalır. Örneğin bir kişi arkadaşı tarafından görünüşü ile ilgili övgü aldığında  ‘Bu doğru değil beni iyi hissettirmek için böyle söylüyor’ diye düşünebilir.

       Özgüven eksikliği sürecinde geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz ile önyargılarımız işbirliği yaparak beklediğimiz olumsuz sonuçlara dikkatimizi çeker, olumsuz durumların aynı koşullarda hep var olacağına bizi inandırarak  bizleri geri planda tutar. Bu durumda kişi asıl gerçeği göremez ve kendi zihninde kurduğu asılsız sonuçlara dayanarak kendisini yargılar.

    Yaşam Kuralları
       Geçmiş yaşantımızdaki deneyimlerimiz yaşamsal zorluklarla başedebilmemiz için kurallar oluşturur. Zihin geçmişteki olumsuz deneyimi haklı ve her zaman aynısı olacak şeklinde kodladığı için kişi buna göre kural oluşturacak. Mesela ‘başarısız olmaktansa hiç denememek daha iyidir’ gibi bir yaşam kaidesi olan bir kişi attığı her adımda olumsuz sonuç elde edeceğine inanadığından dolayı asla yeni bir adım atmayacaktır. Böylece geçmişten gelen düşüncelerini pekiştirecektir. 

    ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ YAŞAYAN KİŞİLER NASIL HİSSEDER ?
       Özgüven eksikliği yaşayan kişiler genellikle korku ve kaygı içindedirler. kendilerinde bir sorun olduğunu düşünürler ve diğer insanların sürekli onları izlediği, kendilerininde sürekli aptalca şeyler yaptıkları inancındadırlar.
       Kendilerinin değersiz olduğu  ve sevilmeye layık olmadıkları düşüncesindelerdir. Bu düşüncelerle kendilerini utanmış,küçümsenmiş,depresif  ve çaresiz hissedebilirler.
       Sosyalleşmekte zorluk yaşarlar. Bu kişiler başkalarının kendileriyle dalga geçeceği, reddedilecekleri, kendilerine saygı duyulmayacağı ve diğer kişilerin kendisinden daha üstün olduğu düşüncesindedir. Bu nedenle zihinlerindeki bu düşüncelerin gerçekleşmesini sağlayacak bulgular ararlar. Oldukça kırılgan ve hassas duygulara sahiptirler. Zihinlerindeki bu negatif düşüncelerden dolayıda sosyal ortamlara girmekten çekinirler.
        Özgüven eksikliği yaşayan kişilerin tecrübe ettiği bir diğer duygu ise kendilerini hep eksik hissetmeleridir. Kendilerini sürekli başkaları ile kıyaslarlar  ve kendi eksik yönlerine odaklanırlar. 
       Duygularını paylaşmak istemezler. Reddedilmekten veya başkalarını üzmekten korktukları için duygularını bastırabilirler. Bu nedenlede pasif kalmayı tercih ederler.

      
       Genel olarak baktığımızda özgüve eksikliği geçmişimizden ve çocukluk tecrübelerimizden başlayarak gelişen düşünce kalıplarımızın, önyargılarımızın ve yaşam kaidelerimizin bir sonucu olarak bugünümüzde varlığını sürdürmeye devam ediyor. Varlığı ile bizleri yorucu duygu ve durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Yaşam kalitemizi azaltıyor.

       Peki özgüven eksikliği ile nasıl başedebiliriz ?
     Bu süreci yoğun ve yaşamsal aktivitelerimizi işlevsizleştirecek bir şekilde deneyimliyorsak bir uzman yardımına başvurmamız süreci daha verimli atlatabilmemiz açısından faydalı olacaktır.

     Bunun dışında bu süreci aşabilmek için ;
    1) Kendinize karşı yönelttiğimiz eleştirel düşünceleri tekrar değerlendirebiliriz. Bu eleştirel düşünceler gerçekten bize mi ait yoksa başkası tarafından bize yöneltilmiş bir düşünce mi ?
    2)Becerilerimize ve başarılarımıza odaklanarak kendinize karşı geliştirmiş olduğunuz önyargılarımızı kırabiliriz.
    3)Bizi hep aynı olumsuz döngü içerisinde tutatan yaşam kaidelerimizi değiştirebiliriz. Çünkü aynı davranışlarla aynı sonuçlara ulaşacağımız bir gerçek.
    4)Geçmiş deneyimlerimizi yeniden değerlendirip bugünle arasındaki farkı keşfedebiliriz.

    Unutmayalım;
    Kendisiyle savaşan insan değerli insandır. (Jackson Brown)
    Şimdi ise olumsuz düşüncelerimizle savaşma zamanı…

    Aile Danışmanı Psikolog
     Büşra Epözdemir