Kategori: Psikoloji

  • Depresyon

    Depresyon

    Kendinizi son zamanlarda üzüntülü bir duygu içinde mi hissediyorsunuz?

    Normalde ilginizi çeken şeylere ilginiz azaldı mı? Hiçbir şeyden keyif alamıyor musunuz?

    Yorgunluk, odaklanma güçlükleri, uyku ve iştah problemleri mi yaşıyorsunuz?

    Değersizlik ve suçluluk duygularının etkisinden kurtulmakta güçlük çekiyor musunuz?

    Günlük işlevinizde (Ev işleri, okul ya da işte) düşüş var mı?

    Tüm bunları iki haftadan uzun süredir, neredeyse her gün ve gün boyu yaşıyor musunuz?

    Bu sorulara cevabınız ‘evet’ ise Depresyonda olabilirsiniz.

    Depresyonu tanımlarken Depresif hissetmek ile ayrımını yapmak gerekir. Hepimiz zaman zaman yukarıdaki belirtileri kendimizde görebiliriz. Bu yaşamın getirdiği güçlüklere verdiğimiz doğal bir tepkidir ve genellikle gün içinde geçer ya da birkaç gün sürüp biter. Buna ‘Depresif Duygulanım’ deriz. Bu depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Ancak bazen bu belirtilerin çoğunun haftalarca, ya da aylarca sürdüğü olur. Bu durumda Depresyonda olduğumuzu düşünebiliriz ve bir uzmandan destek almamız gerekebilir.

    Major Depresyonun DSM-5 tanı kriterleri şunlardır:

    İki haftadan uzun süren üzüntülü ruh hali, ilgi ve zevk kaybına ek olarak aşağıdaki belirtilerin en az beş tanesinin eşlik ettiği psikolojik hastalıktır.

    1. Çok fazla ya da çok az uyuma

    2. Hareketlerde yavaşlama, ya da aşırı hızlanma

    3. Kilo kaybı ya da kilo alma, iştahta değişim

    4. Enerji kaybı

    5. Değersizliklik ya da aşırı suçluluk hissi

    6. Odaklanma, düşünme ya da karar alma güçlüğü

    7. Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

    Not: Belirtiler, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde içinde bulunduğumuz yas tepkilerinden bağımsızdır.

    Depresyonun Nedenleri: Yapılan araştırmalar depresyonda genetik etkilerin önemine vurgu yapıyor. İkiz çalışmalarında, ikizlerden birinde depresyon tanısı konduğunda, diğer ikizde de depresyonun görülme oranının %37 olduğu görülmüş. Buna ek olarak nöro-biyolojik bazı değişikliklerin depresyon ile ilişkili olduğu bulunmuş ve bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. 

    Ancak biyolojik olarak yatkınlık olsun ya da olmasın, bir kişide depresyon görülebilir. Stresli yaşam olayları depresyonun en büyük nedenlerindendir. Yapılan araştırmalarda, iş kaybı, önemli bir ilişkinin ya da romantik ilişkinin kaybedilmesi depresyonun en sık nedenlerinden olarak görülmektedir. Uzun süreli stres yaratan durumlar (yoksulluk, ilişki problemleri, mobbing vs) depresyonu başlatan yaşam olaylarındandır. Peki stresli yaşam olayları bazı kişilerde depresyona neden olurken diğerlerinde niye olmaz? Burada da kişilerin strese verdikleri tepki farklılıkları yatar. Bazı kişiler (biyolojik yatkınlık, sosyal destek eksikliği ya da psikolojik olarak) strese tepki vermede diğerlerine göre daha zayıf olabilirler. Aynı zamanda gelişimsel faktörler de önemlidir. Aile içerisinde duygusal çatışmalara maruz kalmış, düşmanca tavırlar görmüş, duyguları engellenmiş kişilerin depresyona girme oranlarının %70 oranında yüksek olduğu görülmüştür. Depresyona neden olan bir neden ise, kişilik özelliklerimiz ve olumsuz düşünme eğilimlerimizdir.

    Depresyonun tedavisi: Antidepresan tedavilerine ek olarak psikoterapi depresyonda oldukça etkilidir. Psikoterapi ile depresyona neden olan faktörler incelenir ve onları değiştirme yolunda çalışmalar yapılır. Eğer ağır düzeyde depresyon varsa ve kişinin davranışları kısıtlandıysa davranışsal aktivasyon tekniği ile işlevsel davranış becerileri kazandırılır. Olumsuz çarpıtılmış düşünceler incelenerek sağlıklı bakış açıları geliştirilir. Depresyona neden olan travmatik anılar anı çalışmaları veya EMDR teknikleri ile yeniden sağlıklı bir forma dönüştürülür. Bunlara ek olarak, danışanın hem yaşamını hem de tedavi motivasyonunu olumsuz etkileyen karamsarlığa karşı umutlu hissetmesi için motivasyonel teknikler uygulanır.

    Bu belirtiler bende var, peki ne yapmalıyım?

    Eğer kendinizde depresyon belirtilerinin olduğunu düşünüyorsanız, öncelikle bir dahiliye uzmanına görünüp gerekli tıbbi tetkikleri yaptırmanız faydalı olacaktır. Bazen metabolik değişiklikler depresif belirtiler yaşamamıza neden olabilir. Tıbbi herhangi bir neden yoksa ile bu belirtilerin giderilmesi, tekrar umutlu, keyifli ve sağlıklı hissedebilmeniz için psikiyatrik bir muayeneden geçmeli ve psikoterapi desteğine başvurmanız gerekmektedir. Depresyon tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır ve kendi kendine geçmeyebilir. Kendinizi desteksiz bırakmamanız, yardım istemeniz oldukça önemlidir.

    Umudunuzun yoldaşınız olması dileğiyle…

  • Zihin Kendiliğinden Gülümsemez, Gıdıklamak Lazım!

    Zihin Kendiliğinden Gülümsemez, Gıdıklamak Lazım!

    Beynimizle ilgili her geçen gün yapılan çalışmalar bizim Düşünce, Duygu ve Davranışlarımıza ışık tutuyor. Beynimizi yine kendi beynimizle anlamak da bir o kadar zorlaştırıyor işi, ama bizim hayatımızı merakımız belirlediği için, ilgi duyanlar için birkaç şey yazmak istedim.

    Hem muhteşem bir donanım; yetişkin bir kişide 100 milyar nöron olduğunu düşünürsek ve de bağlantılarının bildiğimiz sayı sistemi ile ölçemeyeceğimiz bir kapasitede olduğu gerçeği ile ( Galaksideki yıldızlardan daha çok). Lucy filminde söylendiği şekliyle devasa bir enformasyon ağının sahibiyiz ama neredeyse hiç erişimimiz yok!!Hem de hala atalarımızdan kalma sürüngen beynimiz devrede olduğu için işler iyice karışıyor. Belki de biz hayatımızı bu karmaşıklığı çözmek için geçiriyoruz bu koskoca evrende kısacık yaşantımızı.

    Algılamamız sınırlı, kıyas ve zıddiyet temelli, duyularımızla hareket ediyoruz ki henüz fark etmediğimiz pek çok duyumuz devrede. Bu karmaşık metabolizmada hiç farkında olmadan yaşamak çok etkili ve güçlü bir silahı çocuğa teslim etmek gibi aslında. O yüzden tüm Kadim Öğretiler, Bilim, Felsefe , Din ve Psikoloji aynı şeyi söylüyor aslında. KENDİNİ BİL. Bunun için ilk şart kendini merak etmek, o yüzden merak bizi yönlendiriyor dedim. Neyi merak ediyorsak Ona yönelip Ona dönüşüyoruz, sohbetimiz de O oluyor, soframız da, dostluklarımız da, okuduklarımız da, izlediklerimiz de, tam da hayatımızın merkezinde. 

    Psikoloji sanıldığı gibi bunların romantik bir şekilde ele alındığı bir bilim değildir. Tam tersine oluşum nedenleri, köklerini inceleyen, incelerken de pek çok bilimden yararlanan pozitif bir bilimdir. Beyin tüm karmaşıklığına rağmen bir organdır ve neyi çalıştırdığımızla ilgili gelişir ya da gelişmez hatta “KULLANILMAYAN BEYİN GERİ ALINIR.”O yüzden mutluluk kendiliğinden üzerimize konan bir kelebek bile olsa beynimizde bir takım merkezleri harekete geçirmemiz gerekir. Beyni olan canlıları sınıflandırırken hareket eden canlılar diye tanımlanır, yani anı yaşayabilen; çünkü hareket andadır. Hareket şart bir bitkiden farkımız olması için, farkında olmak şart bir kaplumbağadan farkımız olması için . Farkındalıkla yaşayabilmek, insan olmaya doğan İnsansı tarafımızı eğitebilme dileğiyle.

  • Kişilik Oluşumunun Temelleri Anne Karnında Başlar

    Kişilik Oluşumunun Temelleri Anne Karnında Başlar

    Hamilelikteki ruh halimizin bebeğin kişilik oluşumunu etkilediğini biliyor muydunuz?

    Kişilik oluşumu anne karnında başlar ve hamilelik dönemi, bebeğin ruhsal gelişimi açısından en önemli yaşam evresidir diyebiliriz. Yeni doğmuş bebeklerin genelde uyku ve beslenme şekilleri benzerlik gösterse de bireysel tepkilerinin farklı olduğu bilinir. Aslında bu tepkilerin farklılığı bize bebeklerin anne karnında biraz genetik biraz da öğrenme yolu ile belli bir mizaç edindiğini göstermektedir.

    Anneler ve babalar, bebeğin anne karnında ilk oluştuğu an ile dünyaya gelmesi arasındaki zamanda nasıl geliştiğini bilirlerse, bebeğin eğitimi için nasıl davranmaları gerektiğini de daha iyi bilirler. Annenin hamilelikte yaşadığı duyguların bebeğe doğrudan etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

           Anne karnındaki bebeğin yaşadığı bedensel ilk duyumlar hafızayı oluşturmaya başlar. Bunlar algı, duyular ve hisler şeklinde depolanır. Annenin düşünceleri, duygularını etkiler, bu duygular da bebek tarafından algılanır ve bebeğin kişilik yapısının oluşumunda etkili olur.

           Hamilelik döneminde annenin herhangi bir travma yaşamaması doğacak bebeğin ruh sağlığı için oldukça önemlidir. Anne karnındaki bebek sadece annenin değil,  çevresindeki insanların seslerini de duyar.  Baba ve anneyle ilişkide olan diğer yakınların da anne adayı üzerinde, dolayısıyla da bebek üzerinde etkisi vardır.

           Eğer anne adayı fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak çevresinden destek alıyorsa bebeğin de gelişimi desteklemiş olur, ancak anne adayı fiziksel ve duygusal taciz görüyor, korku içinde yaşıyorsa, stresi yoğunsa, bebeğin etkilenmesi de kaçınılmazdır. Bu olumlu veya olumsuz etkiler ne kadar yoğunsa,  bebek üzerindeki etkisi de o kadar fazla olur.

            Kısacası hamilelik döneminde eşler arasındaki ilişki son derece önemlidir. Baba adayının anneye destek olması, doğacak bebeğiyle temas kurmaya istekli olması, anne adayını mutlu edip rahatlatır. Mutlu ve huzurlu bir ortamda gelişen bebek dünyaya mutlu ve sağlıklı bir biçimde “Merhaba” der.

  • Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Günümüzde stres, hayatımızın normal bir parçası halini aldı, ancak çok fazla stres, en başta kalp hastalığı, tansiyon, ve kalp çarpıntısı olmak üzere pek çok önemli sağlık sorununa neden olabiliyor. Aslında stres bir hastalık değildir fakat belirtileri bir hastalığa benzeyebilir ve sonuçları da hastalık kadar sağlığımızı olumsuz etkiler. Bu nedenle stres erken aşamada çözülmesi gereken ciddi bir sorundur, çünkü stresin yaşam kalitesini ciddi şekilde bozduğunu biliyoruz. 

    Eğer kişi strese uzun süre maruz kalırsa vücudu bir şeylerin yanlış gittiği yönünde ikaz işaretleri vermeye başlar. Baş dönmesi, genel ağrı, diş gıcırdatma, çene sıkma, hazımsızlık, baş ağrısı, kas gerginliği, uyku sorunları, yorgunluk, kilo kaybı ya da kilo alımı gibi fiziksel belirtilerin yanı sıra öfke, kaygı, ağlama, sinirlilik, negatif düşünce, unutkanlık, yetersizlik gibi duygusal belirtiler de görülmeye başlayabilir. Eğer bu tarz durumlar yaşadığınızı düşünüyorsanız stresinizi azaltma yönünde harekete geçmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Günlük hayatta kolayca uygulayabileceğimiz bazı stresle başa çıkma ipuçları vardır.  

    Beslenmemizi kontrol altında tutmak, yemenin ölçüsünü kaçırmamak önemli. Başkalarının beklenti ve taleplerini her zaman karşılayamayız,  gerektiğinde hayır demeyi öğrenmeliyiz. Sigara içerdiği uyaranlarla stresi tetikler, eğer kullanıyorsak sigarayı bırakmamız iyi bir başlangıç olacaktır. Düzenli egzersiz yapmak da hem bedenen,  hem de ruhen faydalı, en başta özellikle düşük tempolu egzersizlerle başlamalıyız, bu kendimizi daha iyi hissetmenizi sağlar. Her gün mutlaka dinlenmek için kendimize zaman ayırmalıyız.

    Stresli olduğumuzda olumlu bir tutum sergilemeye çalışmalı, olumlu tutum benlik saygımızı oluşturarak strese karşı iyi bir savunma yapmanızı sağlar. Hayatımızdaki kaçınılmaz değişikliklere pozitif yaklaşmaya çalışırsak  kontrol bizde olur. Stresli bir durum sırasında olumlu tutumunuzu korumak için bu ipuçlarını dikkate almalıyız. 

    Tamamen stressiz bir hayat yaşamak mümkün olmasa da, stresin bazı zararlarını azaltmak mümkündür. Bunun için Öncelikle stresimizin nedenini ve neden stresli hissettiğimizi belirleyelim. Stres kaynaklarımızdan kurtulmak için alternatifler belirleyip stresimizi etkili bir şekilde yönetmek için programımızı yaparken gerçekçi ve esnek olmalıyız. İşimize konsantre olarak bir defada bir konuyla ilgilenmeliyiz. Aynı anda birkaç şeyle ilgilenmek stresimizi artırabilir. Stresimiz kontrol edemeyeceğimiz bir seviyeye geldiğiyse bir mola verelim, stresle başa çıkamıyorsak yardım alabiliriz.

           Eğer stresli durumlar, insanlar arası ilişkilerden kaynaklanıyorsa, sorunları bu kişilerle paylaşabiliriz. Sıkıntıları sürekli içimizde tutmak yerine paylaşmak çoğu zaman rahatlık verir. Uykudan önce gerginliğe neden olan durumlardan uzak durmak daha az stresle karşılaşmamızı sağlayan koruyucu unsurlardan biridir.

            Kendimize yaptığımız olumsuz konuşmalar veya düşünceler sürekli devam ettikçe olumlu hale dönüşmesi zorlaşır, olumsuz düşüncelerimizin farkına varmak ve olumlu düşünmeye çalışmak hem stresi azaltmaya yardımcıdır hem de sağlıklı kararlar almamızı sağlar. Yaşanan korku, tedirginlik, kızgınlık gibi duygular üzerinde odaklanmak yerine, elde etmeyi istediğimiz sonuç üzerine yoğunlaşabiliriz. Sürekli yaşanan olumsuzlukları düşünmek stresi arttırarak daha da olumsuz düşünmemize neden olacaktır.

  • Şiddet Yaşamın Her Alanında

    Şiddet Yaşamın Her Alanında

    Şiddet, her ne kadar istenmeyen ve olumsuz bir durum olsa da ne yazık ki hayatımızın hemen her alanına nüfuz etmiş durumda olduğunu görebiliyoruz. Kişiler bunu farklı şekillerde uygulamakta, bazen fail olarak adlandırılmakta, bazen de mağdur konumunda olup şiddete maruz kalmaya devam etmektedir. Hatta şu an bile dünyanın bir yerinde, birileri mağdur birileri de fail olmakta. Aslında, doğanın kendisinde var olduğu şekliyle bir çatışma biçimi olarak ele alınır şiddet.

    Şiddeti tanımlayacak olursak, en kısa biçimde, bir kişiye güç veya baskı uygulayarak istediği bir şeyi yapmak ya da yaptırmak şeklinde tanımlayabiliriz. Buradaki şiddet eylemleri, zorlama, saldırı, kaba kuvvet, bedensel ya da psikolojik acı çektirme ya da işkence, vurma ve yaralama olarak yer alabilir. Şiddet çeşitli davranışlar halinde sergilenebilmektedir. Bunlar işkence, vuruş, darbe, baskı, tehdit, cinayet, terör, şantaj vb. şeklinde sıralanabilmektedir. Bazen bir kişiye, bazen de bir hayvana ya da nesneye karşı şiddet uygulanabiliyor hatta şiddeti kişinin kendisine de yöneltebilmesi mümkündür. Bu duruma öz kıyım ya da beden uzuvlarına zarar verici durumlar diyoruz. Psikoloji çerçevesinde şiddeti incelediğimizde psikiyatrik bozuklukları da unutmamak gerekir. Organik kökenli ruhsal bozukluklar örneğin, alzheimer, delirium, kişilik bozuklukları, antisosyal kişilik bozukluğu, bu kişilerde diğerlerine göre daha yüksek olabilmektedir.

    Şiddetin oluşmasında tek bir faktör etkili değildir. Burada psikososyal, psikodinamik, nörolojik ve çevresel faktörler, bebeklik döneminde ebeveyn ve çocuk arasında gerçekleşen bağlanma stili, okul ve eğitim hayatı karşılıklı etkileşim içerisindedir. Kötü bir çevrede büyümek kişide var olan şiddet potansiyelini de tetikleyebilmektedir. Aynı zamanda kültürün de şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Erkeklik özelliklerinin olduğundan daha fazla abartılması ve yüceltilmesi, kadının hor görülmesi, çocuk ve kadını dövmenin erkeğin hakkı olarak algılanması şiddeti tetiklemekte ve normalleştirmektedir.

    Çok fazla bilinmese de bir başka şiddet türü de psikolojik şiddettir. Eğer karşımızdaki insanda değersizlik duyguları uyandıran bir durum söz konusuysa, bu durum psikolojik şiddeti ifade eder, aynı zamanda bu kişinin bir özelliği de karşıdakini çok sık eleştirmesidir. Bu da duygusal bir şiddet şeklidir. Kıskançlık da bir duygusal şiddet çeşididir, İnsan sahip olduğu ve paylaşmak istemediği kişiyi kıskanarak ona acı çektirir; aşırı kontrol ve üzerine titreme ile kıskandığı kimseyi üzer.

    Bir bireyin, karakter yapılanmasının ilk filizlendiği birim ailedir. Birincil olarak aileye çok iş düşmektedir. Ebeveyn tutumlarının yanı sıra çocuğu yeteri derecede denetim altına almak, çocuğun sınırlarını yine onun anlayacağı bir dille ifade etmek oldukça önemlidir. Geleceğimiz olacak çocuklarımızın kendini ifade edebileceği ortamlar oluşturmalı, ifade yeteneğini güçlendirmek ve geliştirmek adına iletişim dersi adı altında bu konu hakkında bilgi verilmelidir. Kendini değerli hissetmesini sağlamak, düşüncelerinin önemli olduğunu hissettirmek çocuğa, özgüveni açısından yarar sağlayacaktır. Kim bilir, belki de böylece şiddeti hayatımızdan uzaklaştırma fırsatı bulabiliriz.

  • Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak yeme, yaşamın hangi dönemde ortaya çıkmış olursa olsun kesinlikle bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilip, altında yatan sebepler tespit edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Çocuklarda sıklıkla rastlanan tırnak yeme, birçok durumla beraber ortaya çıkabilir. Kız çocuklarında erkeklere oranla daha sık görülür ve ergenlik döneminde artış gösterebilir. Hatta her iki ergenden birinin tırnaklarını yediğini söyleyebiliriz.

    Fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında daha sık görülen bu davranış, stresle başa çıkma yöntemi olarak gelişiyor. Ebeveynlerinden baskı gören ve eleştirilen çocuk, stresle tırnaklarını yiyerek baş edebilmektedir. Cinsel istismara uğramış çocuklarda da en sık görülen davranışların başında tırnak yeme gelmektedir. Ailelerin bu konuda duyarlı ve tedbirli olmaları önemlidir.

    Genel olarak Tırnak yeme alışkanlığının nedenleri nelerdir diye baktığımızda, üzüntü, sıkıntı ve keder duyguları, kaygı ve gerilim duyguları, saldırganlık ve öfke duyguları, korku duyulması, güvensizlik ve değersizlik duyguları, aile içinde iletişim sorunlarının olması ve yine aile içinde otoriter ve baskıcı bir tutumun olmasını sıralayabiliriz. Tırnak yeme alışkanlığının getirdiği tehlikelere bakacak olursak uzun süre tırnak yiyen kişilerde enfeksiyon gelişimi riski fazladır, ağız ve sindirim sistemi hastalıkları sıkça görülür.

    3-4 yaşlarında çocukların tırnak yeme davranışları ebeveynler tarafından görmezden gelinebilir, çünkü genelde ailesinin dikkatini çekmek isteyen çocuklar bu alışkanlığı edinmektedir. Ancak bu davranış devam ediyorsa altında yatan nedenler acilen araştırılmalıdır. Azarlamak, eleştirmek, bağırmak ve baskı kurmak gibi tutumların olumlu sonuçlar doğurmadığı göz önünde bulundurularak, ebeveynlerin tutumlarını değiştirmeleri gerekir.

             Tırnak yeme konusunda ailelere bazı öneriler sunmak gerekirse, en başta çocuğun dikkatini başka bir yöne çekmenin tırnak yeme davranışının azalmasında etkili bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Çocukların 3-4 yaşına kadar bu alışkanlıkları görmezden gelindiğinde, bundan vazgeçmeleri daha kolay olabilir. Çocuklara sevgi ve şefkat göstermek gerekir, yeteri kadar ilgi görmeyen çocuklar, bunu tırnak yeme olarak dışa vurulabilir. Çocukların hangi dönemlerde tırnak yediğini belirlemeliyiz. Bu alışkanlığı yok etmek için, farklı alternatifler üretmek gerekebilir. Çocukları meşgul edecek uğraşlar bulunmalıdır. Çocuğun kendisine olan güvenin pekiştirilmesi de ayrıca önemli ve gerekir. Öncelikle onları bu alışkanlığın üstesinden gelebileceklerine inandırmalıyız. Çocuğun yaşına göre ve bilgisi dahilinde bundan vazgeçebilmesi için, tırnaklarına zararsız acı sıvılar da sürülebilir. Çocuğa kaygı ve korku oluşturacak durumlardan uzak tutulması da gerekir. 

            Çocuklara bu konuda sabırlı yaklaşmalı, onlara bu alışkanlıktan kurtulmaları için zaman tanımalıyız.

  • Karakter ve Kimlik Oluşumu

    Karakter ve Kimlik Oluşumu

    0–6 yaş bireyin gelişiminde oldukça önem taşıyan bir dönemdir ve bu dönem bedensel, duygusal, zihinsel, dil ve kişilik gelişimi açısından en hızlı gelişim yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda bireyin edindiği kazanımlar, ileri yaşlardaki tutumlarını oluşur ve bu dönemde atılan temeller gelişerek devam eder. Bu nedenle ebeveynler ve sosyal ilişkide bulunulan diğer kişiler çocuğun yaşamında kalıcı etkiler bırakır.

    Çocuğa bu dönemde kazandırılması gereken bazı temel davranışlar vardır. Örneğin yatağını düzeltmek, dişlerini düzenli fırçalamak gibi kişisel hijyen açısından olumlu davranışlar bu dönemde kazandırılmalıdır. Kendine güvenen, bağımsız, uyumlu ve girişimci bireyler yetiştirmek için çocuğa karşılıksız sevgi gösterilmeli, başarıları ödüllendirilmeli, bedensel cezalardan kesinlikle uzak durulmalıdır.

    Etkin bir iletişim için çocuğu sakince dinlemeli her hangi bir problem yaşandığında onunla mantıklı ve açıklanabilir şekilde konuşulmalı, gerektiğinde disiplin yöntemi olarak ikna ve geçici mahrumiyet kullanılmalıdır. Tehdit etme, uyarma, rüşvet teklif etme gibi davranışlar çocukla ebeveyn arasındaki iletişimi engeller. Baskıcı ve kuralcı anneler çocukların öğrenme yetilerini azaltır ve çocukların her şeyden korkak, ürkek ve özgüveni eksik yetişmesine sebep olur.

    2 yaş civarı çocuklar kendi kimlikleriyle ilgili farkındalık geliştirmeye başlar. çocuktan bir şey yapmasını istediğimizde, ya hayır der ya da bizi görmezden gelir. Söyleneni yapması için kısa, açık ve net talimata, kararlı tutuma ihtiyacı vardır. Sözel talimat uygun davranması için yeterli olmadığında, yanına gidip göz teması kurularak ciddiyetin belirtilmesi daha uygundur.

    Genellikle hayal ile gerçeği ayırmada sorun yaşayıp, kurdukları hayalleri gerçek olarak algılarlar. Bu dönemde rüyalar da gerçek görünmektedir hatta onlar için canavarlar gerçekten yatağın altında yaşıyor gibidir. Çevreden yapılan korkutucu uyaranları gerçek olarak değerlendirirler. 

    3 yaşındaki çocuğun daha güçlü bir benlik duygusu vardır ve bağımsızlığı kaybetme endişesi olmaksızın itaat etme eğilimindedir. 3 yaş çocuğu kurallara uymaktan hoşlanır. Onun olumlu davranışlarının takdir edilmesi, zorlandığı durumlarda cesaretlendirilmesi ve pozitif yaklaşımla yönlendirilmesi, yetişkinle işbirliğine girmesine yardımcı olur.

    4 yaş ise karşı gelme yaşıdır. Çocuk isteklerine karşı gelindiğinde, yetişkinlerle kaba bir şekilde konuşabilir ve oyun arkadaşlarıyla kavga edebilir. Sınırları zorlar, yetişkin otoritesine meydan okur. Tahrik edildiğinde vurur, tekme atar, mutlu olmadığında bulunduğu ortamı terk etmek ister. Yüksek sesle ağlar, duygularında uç noktalarda dolaşan bir değişkenlik görülür. Kaba sözcükler kullanmaktan hoşlanır. 4 yaşındaki çocuk özellikle aynı cinsten olan aile bireyiyle çatışma yaşar. Bu dönemlerde yalan da çok fazla görülür. 

    5 yaş çocuğu daha sosyaldir,  kendinden emin ve uyumludur. Anne, onun için dünyanın merkezidir. Annesini memnun etmek, onun yanında olmak, ona yardımcı olmak ister. Sürekli konuşarak, bilgisini arttırmak için sorular sorar, her şeyin neden ve niçin ile ilgilenir. 

    6 yaşlarında ise çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini ortaya koyacak girişimlerde bulunur, tembel ve kararsız davranabilir. Fakat bir kere karar verdikten sonra onu fikrinden caydırmak her zaman kolay olmaz. Bu dönemde bireysel oyunun yerini grup oyunu almıştır. Yarışma ortamlarında başarısızlığa tahammülü yoktur. Birinci olmaya ihtiyacı vardır. Arkadaş ilişkilerinde zaman zaman emreden, tartışan, korkutan veya vuran bir kişi olarak dikkati çeker. Sürekli bir şekilde dikkate alınma arzusunu yaşar. Eleştiriler karşısında çok duyarlıdır. Kolayca ağlar. Bazı sorumluluklar yüklenir, söylenenleri dikkatle dinler suçlanmak ve eleştirilmek istemez. Kendisine verilen cezalara tepki gösterir. Bu yaşlardaki çocukların başarısızlıkları üzerinde durulmamalı, başarıları ise övülmelidir. 

    Artık biliyoruz ki çocuk, bize kör bir uyumla bağlanmadığı zaman başarılı olur. Onu özgürleştirmeye çalıştığımız zaman, ona farklı düşünme olanağı, kendi değer normlarını seçme olanağı verdiğimiz zaman yetişkinliğe hazırlanmış olur. Ana-babasından gelen itici tutumlar, çocuğun kendisini değersiz bulmasıyla sonuçlanır. İstenen davranışları gösterdiğinde desteklenen çocuk, onaylanan davranışlarının hangileri olduğunu öğrenir. Bu ortam özgüvenli çocuk yetiştirmenin temelidir. 

    Günümüz şartları dikkate alındığında, kendi kendini yönetebilen, atılgan, güvenli, kendi başına karar verip sorumluluğunu üstlenebilen çocuk yetiştirmek önemlidir ve tüm bunları yaparken de doğal olunması, dürüst bir iletişim kurulması şarttır.    

  • Özgüven Duygusunu Geliştirmek

    Özgüven Duygusunu Geliştirmek

    Tüm insanlar için çok önemli bir duygusal gerekliliktir aslında özgüven, bir anlamda kendimizi ne kadar değer verdiğimizin, ne kadar değerli bulduğumuzun bir göstergesidir. Kendimizi değerli bulmadığımız, değersiz hissettiğimiz durumlarda temel gereksinimimiz karşılanmadığı için de sıkıntı yaşarız.

    Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri farkındalık özelliğimizdir, yani kendimizin farkında olma. Yaşantımızın ilk yıllarından itibaren, çeşitli faktörlerin de etkisiyle kendimize bir kimlik oluştururuz. Kim olduğumuzu tanımlarız, sonra bu kimliğin, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz özelliklerine karar veririz ve özgüven sorunu da tamda burada başlar. Kendimize ait bir özellikten hoşlanmamak veya bazı ayrılmaz parçalarımızı reddetmek ruhsal dengemizin sarsılmasına neden olabilir. Her insanın bazen kendine güvendiği, bazen de güvenmediği durumlar olabilir. 

    Özgüvenin gelişiminde özellikle çocukluk döneminin ilk yıllarındaki anne ve baba tutumları, yetiştirme biçimi, bireyin kendisi hakkındaki duygularının oluşumunda ve özgüvenin derecesinde önemlidir.  Ebeveynlerden biri ya da her ikisi, aşırı derecede eleştirel ve yüksek beklentili ise ya da aşırı korumacı ve bağımsızlığı engelleyiciyse, çocuğun kendine ilişkin duygu ve yargısı  yeteneksiz, yetersiz ve değersiz olduğudur.  Oysa  ebeveynler, çocuğun girişimlerini destekler, hata yaptığında doğrusunu bulmasına yardımcı olur, onu bu haliyle sevmeye ve kabullenmeye devam ederlerse çocuk da kendini kabul etmeyi, sevmeyi ve kendine güvenmeyi öğrenir. Kendine güven eksikliği, çoğu kez yetenekten yoksunluktan değil, diğerlerinin özellikle ana-babanın, çevre ve toplumun gerçek dışı beklenti ile ölçütlerinin bir sonucudur.

    Aslında özgüveni arttırmanın bazı yolları vardır. Mesela çoktan başarmış olduğunuz şeylere bakın, bugüne kadarki yaşamınızı gözden geçirin. Önemli bir sınavda birinci olmuş olabilirsiniz, iyi bir takımda önemli bir rolünüz olmuş olabilir, en iyi satış oranlarını yakalamış olabilirsiniz, başka birinin hayatında önemli bir fark yaratmış olabilirsiniz, sizin için çok anlamlı bir proje geliştirmiş olabilirsiniz. Güçlü yanlarınızı düşünün hayatınıza, arkadaşlarınıza göre sizin güçlü ve zayıf yönlerinizin neler olduğunu belirleyin. Sizin için neyin önemli olduğunu düşünün ve nereye gitmek istediğinizi,bir sonraki adımda sizin için gerçekten nelerin önemli olduğunu düşünün ve hayatta neyi başarmayı arzuladığınızı. Bir hedefe ulaşmaya niyet etmek ve başarmak anahtar noktadır ve gerçek özgüven buradan gelir.

    Zihninizi düzenlemeye başlayın. Olumsuz iç konuşmalarını fark edip değiştirin, sözleriniz düşüncelerinizin uzantısıdır. Gerçekçi düşünmeyi öğrenmeye çalışın, kendi yarattığınız çarpıtmaları fark etmeye çalışın ve bunlardan arının. Zaman zaman özeleştiri yapmak da özgüvenimizi yükseltir. Nerede hata yaptım, nerede doğru hareket ettim gibi sorular sorun, özeleştiri özgüvenin en büyük besleyenlerinden birisidir. İnsanın kendisini sevmesi, fiziksel ve duygusal açıdan güçlü hissetmesini sağlar. Kendisini seven insan, kendisi ve çevresi ile barışık insandır.

    Sonuç olarak, arkadaşlarımızla ya da aile içinde, kendimize yeterince güvenmediğimizi hissediyor olabiliriz. Buna zemin hazırlayan pek çok şey olabilir. Bunları keşfetmek, kendimizi daha iyi tanımak ve adım adım kendimize daha fazla güvenmeye başlamak elimizde.

  • Teknolojik Cihazlar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Teknolojik Cihazlar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Son yıllarda ebeveynlerin en sık karşılaştığı sorunların başında 3T diye adlandırdığımız, telefon, tablet ve televizyon gelmektedir. Sizce içinde bulunduğumuz bu dijital çağda çocuklar tableti, telefonu bilmeden mi büyümeli? Belki şaşıracaksınız ama bu sorunun cevabı EVET.

    Teknoloji hayatımızın merkezinde olduğundan çocuğun gündelik yaşam alışkanlıkları ve eğitim hayatı boyunca telefon, tablet ve televizyon ile tanışmaması mümkün değil. Ailelerin endişe duyması gereken konu bu teknolojik aletlerin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri olmalıdır. 

    Telefon, tablet ve televizyonun çocukların karakteri ve kişilik gelişiminde etkileri nelerdir diye baktığımızda, en başta çocukların sosyal gelişimini olumsuz etkiler ve çocukların içe kapanmasına, yalnızlaşmasına neden olur. Hatta 0-3 yaş arasında yoğun televizyon izleyen, tablet ve telefon kullanan çocuklarda, otizm ve otizm benzeri yaygın gelişimsel bozukluklar da görülebilir. Ayrıca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğuna da neden olabilir. Çocuklar hayal kurma yeteneğini ve yaratıcılığını kaybedebilir, korku ve kaygı duyguları artabilir ve bu duygularla baş edebilmeyi öğrenmekte zorluk yaşayabilir. Dahası okul döneminde problem yaşayarak öğrenme güçlüğü, dikkatdağınıklığı ve odaklanmasorunları yaşayabilir. 

    Daha ağır,hareketsiz bir çocuk olarak büyür ve bedensel hareketlilik, yorgunluk gerektirecek oyunlara dâhil olmak istemeyebilir. Şiddetten etkilenebilir ve hatta hayatında uygulayabilir.  Bu teknolojik aletler, yoğun biçimde kullanımı nedeniyle, gelişme çağındaki çocukların omurgalarında da ciddi hasarlara yol açabilir.

         Maalesef ki teknoloji, bir yandan hayatımıza rahatlık ve keyif katarken diğer taraftan sağlımızı da ciddi oranda tehdit etmektedir. Tehlikenin henüz farkında değiliz ve bunun uzun süreçte ne gibi zararlar verdiği konusunda net bir bilgimiz olmasa da birçok hastalığı tetiklediği kuvvetle olasıdır. Akıllı cihazlar elbette doğru kullanımda verimli sonuçlar elde edilmesini sağlıyor ancak maalesef ki çoğu zaman yanlış bir şekilde kullanılıyor.

  • Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Biliyoruz ki çocuğun gelişiminde bebeklik ve ilk çocukluk dönemi çok önemlidir. Bu dönemi önemli yapan sebeplerden bir tanesi de özellikle 0-3 yaş döneminde anne, baba veya bakım veren ve çocuk arasında oluşan bağlanmadır. Bu bağlanma şekli, çocuğun ileri dönemdeki davranışlarını, doğrudan etkilemektedir. Bağlanma çeşitleri nelerdir ve bu bağlanmalar nasıl oluşur bir bakalım. 

    Eğer bebeğin ihtiyaçları zamanında ve yeterli bir biçimde karşılanırsa, ağlama ve gülme tepkilerine karşılık alabilirse, sakin ve sevecen bir yetişkinle iletişim içerisinde ilgi ve samimiyet görürse Güvenli bağlanma gelişmeye başlar. Bebek böylece kendisi, çevresi ve dünya ile ilgili olarak olumlu düşünceler geliştirmeye başlar. İlerleyen yaşamında da başkalarıyla olan ilişkilerinde, güvenli, onay aramayan, yakınlık kurabilen, başkalarına destek olabilen bir birey haline gelir. Güvenli bağlanan bir birey, uzun süreli ilişkiler kurmakta zorlanmaz, kendine ve karşısındakine saygı ve güveni yüksek olur. 

    Bakım veren kişinin, bebeği büyütmek ve yetiştirmekle ilgili çok endişeli olması, bebekten ayrılmakta güçlük yaşaması, kendini yetersiz hissetmesi sonucunda ise Kaygılı bağlanma gelişmeye başlar. Kaygılı bağlanan bebekler, annelerinin olmadığı ortamda kalmakta güçlük yaşar, çok ağlar, hatta sakinleşmekte anne geldiği zaman bile zorlanırlar. Sürekli terk edilme korkuları yaşadıkları için, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde, reddedilme kaygısı duyarlar, ilişkilerinde kıskançlık ve güvensizlik görülür ve hatta kişilerarası ilişkilerde yoğun bir öfke yaşarlar. 

    Bakım veren kişinin, bebeğin isteklerine duyarsız kalması, daha çok kendi odaklı olması, samimi, içten, sıcak ilişki kurmakta zorluk yaşaması sonucu ise Kaçınan bağlanma gelişir. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, annelerinin yokluğunu önemsemiyormuş gibi görünürler ama, anneyle bir araya geldiklerinde öfkeli davranabilir ya da annenin varlığına kayıtsız kalabilirler. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, ilerleyen yaşlarında duygusal ilişkilere yatırım yapmaktan uzak durmaya çalışırlar. Başkalarının ilgi ve samimiyetinden rahatsızlık duyabilirler. Desteğe ihtiyaçları olduğunda yalnız kalmayı, başkalarının yardıma ihtiyacı olduğunda da uzak durmayı tercih ederler. Aslında altında yatan duygu genellikle, yardım isteme halinde gerekli desteği alamayacak ya da reddedilecek olmaktan korkmalarıdır.

           Çocukta bağlanmanın oluşmaması mümkün değildir ve bağlanma türlerinden birisi mutlaka oluşur. Bu bağlanmayı oluşturan da kritik dönemlerde bizim çocuğun ihtiyaçlarına verdiğimiz tepkilerdir. 

           Anneyle bağlanma çocuk için önemlidir ve başka bir bağlanma biçimiyle kıyaslanamaz fakat babayla bağlanma da bir o kadar önemlidir çocuğun yaşamında. Çocuğun anne ile bağı çocuğun iç dünyasını sağlam bir temele oturturken, baba ile kurulan bağ çocuğu dış dünyaya hazırlar. Babayla güvenli bir bağlanma oluşması çocuğun duygusal gelişimini destekler. Baba ve bebek bağının sağlıklı kurulabilmesi için babanın ilk bir yıl içerisinde bebeğin bakımı ile ilgili faaliyetlere katılması gerekmektedir. Babaların çocuklarıyla etkileşimlerinde duyarlı ve ilgili olmaları önemlidir. Çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı olan ebeveynler, oyun ve bakım verme yoluyla, çocuklarıyla güvenli bağlanma ilişkileri kurabilmektedir. Çocuk için baba, anneden farklı bir bakış açısı kazandırır. Bu süreçte babanın etkisi bu kadar önemli ve etkiliyken babaların sürecin dışında kalması düşünülmemelidir.