Kategori: Psikoloji

  • Anlatamıyorum-Anlaşılmıyorum

    Anlatamıyorum-Anlaşılmıyorum

    İletişim ne demek istediğimizi karşımızdakine açık bir şekilde ifade etme, bir bilgiyi, düşünceyi ve duyguyu paylaşma, dinleme gibi süreçleri içeren karşılıklı konuşma sanatıdır. Günlük yaşantımızda ailemizle, arkadaşlarımızla, partnerimizle, patronumuzla vs. iletişim kurmak durumunda kalırız. Hayatı nitelikli olarak sürdürebilmenin en önemli unsurlarından biridir iletişim.

    Terapiye başvuran çiftlerin de bireysel problemleri olan kişilerin de sorunun kaynağının çoğu zaman iletişimde tıkanma olduğunu görmekteyiz. Birçok kişi anlaşılmamaktan şikayet etmektedir. Peki bu neden kaynaklanır?

    “ Sana bir şey anlatırken neden bana bakmıyorsun? Bu şekilde beni dinlemediğini düşünüyorum.”

    “Sana bakmadan da seni dinleyebilirim.”

    “Yapman gereken sadece kafanı kaldırıp bana bakman. Saatlerini istemiyorum birkaç dakika bana odaklanamaz mısın?”

    “Neden hep sorun çıkarıyorsun? Huzurumu kaçırmak için yer arıyorsun. İşten gelip bir akşam bu evde huzurlu olamayacak mıyım?”

    “Asıl huzur kaçıran sensin. Senelerdir aynı şey. Beni hiç umursamıyorsun. Sana bir şey anlatmaya çalışıyorum ve her zamanki gibi tek düşündüğün şey kendinsin.”

    “Umursamasam seninle bunca senemi geçirmezdim.”

    ….

    Ve konuşmalar böyle sürer gider. Bu ve bunun benzeri konuşmalar sizin de başınıza gelmiş olabilir. İletişim tıkanır ve kişiler kendini ifade edemez. Kendini ifade edememenin vardığı sonuç çoğu zaman ise öfke patlamalarıdır. Ya da bazı durumlarda kişi karşısındakini hiç dinlemeyerek yahut ciddiye almayarak intikam alma yolunu seçerler. Bugün yaşanan olay geçmişi bugüne taşır ve sorun daha da büyür. Bu tarz iletişim kişilerin kültür, eğitim, yaşam tarzı ve özellikle kişilik yapılarına göre şekillenir.

    Bir insanın kişilik yapısı değersizlik çekirdeği üzerine kurulduysa karşısındaki ne söylerse söylesin, ona karşı bir değersizleştirme olarak algılayabilir. Bazı kişiler ise kendini aşırı korumaya aldığından en ufak bir eleştiriyi saldırı olarak algılar ve kendilerini o iletişime kapatırlar. Saldırı olarak algıladıkları şeyi etkisiz hale getirmek için bazen direk sözlü saldırı da bulunabilirler.  Bazı kimseler ise kişilik yapısına uygun olarak iletişimi kendileri çıkmaz haline sokarlar ve bu şekilde yakın ilişkilerden kaçınırlar. Bu insanların çoğu bunların bilinç dışının bir oyunu olduğunu bilmeden kendilerinin anlaşılmadığını söyler durur. Peki, kaçımız karşımızdakini ne kadar anladığımızı sorguluyoruz?

    Bence en büyük problemlerimizden biri de karşımızdakini gerçekten dinlememek! Anlamak için dinlemiyoruz çoğu zaman. Yukarıdaki örnekte de olduğu gibi karşımızdaki kişinin ne söylediğini dikkate almadan cevaplarımız otomatik geliyor. Çünkü bizim düşüncemize göre ya yargılanıyoruz ya eleştiriliyoruz ya beğenilmiyoruz ya da onaylanmıyoruz. Çoğu zaman durum hiç de böyle olmuyor ama bildiğimiz yolu sürdürmek için kendimizi bu oyuna kaptırıyoruz. Bu ne demek? Ailelerimizin çocukluğumuzdan beri bizim üzerimize yapıştırdığı her neyse ya hayatımıza giren kişileri o sağlıksız iletişimin içine sürüklüyoruz ya da yapımıza uygun kişiyi seçip buluyoruz. Sonuç hep aynı… İletişim tıkanıyor ve ilişkiler ya sürmüyor ya da mutsuz oluyoruz.

    İletişimle alakalı bir sürü teorik bilgi verilebilir. Yapılan bir sürü araştırma açıklanabilir ama özet olarak biz ne söylersek söyleyelim karşımızdakinin bizi anladığı kadardır kurduğumuz iletişim. Daha sağlıklı ve nitelikli ilişkilerin ana kaynağı olan iletişimi sürdürebilmek için dinlemeyi, empati yapmayı ve hissettiklerimizin sorumluluğunu almayı denemeliyiz. Gerçekten bizi anlamayan karşımızdaki mi, yoksa anlaşılmadığımızı düşünen biz miyiz?

  • Aşk

    Aşk

    Böyle hassas bir konuda bilimsel gerçeklerle konuşmak pek hoşuma gitmeyecek ama meslek aşkım ve saygım da bir yandan bunu esprili bir dille de olsa yapmam gerektiğini söylüyor. Yani burada psikolog kendiyle çelişiyor. Aşka haksızlık etmek istemeyen duygusal tarafı ve illa da bilim diyen meslek AŞKı. Yine de anlaşılan duygusal tarafım ağır bastı ki illa da anlatacaksam espri katayım, yumuşatayım istiyorum

    Her şeyi de bilmeyelim efendim, aşkı da yalan yanlış yaşayalım ne olacak diyenleriniz olabilir. Vallahi yaşayın ama daha sağlıklı yaşayın diye sıvadım kollarımı aşka, yani aşkı yazmaya.

    “Aşk yoktur, libido vardır” demiş psikolojinin babalarından olan Sigmund Freud. Öyleyse libidonun tanımını yapmakla başlamalı. Libido, bilinçdışına bastırılmış duyguları, insanın bedeninde ateşleyen, yaşantımızın birçok yönüyle bize haz veren şeyleri anlatmak için kullanılan bir terimdir. Aşkta da bilinçdışından bir şeyler çıkıyor demek ki bilince. Bakalım onlar neymiş?

    Bir söylentiye göre ( söylenti dediğime bakmayın, oturmuş kuram yapmışlar), kimilerinde ödipal arzuymuş aşk. Hadi, yeni bir kavram daha… Şimdi ayıklayalım pirincin taşını. Hayatımızda bir dönem var ki o dönem 3-5 yaşlarına tekabül eder. Bu dönemde erkek çocuk anneye, kız çocuk babaya aşıktır ve hem cinsini ortadan kaldırmak ister bilinçdışında. Bundandır kız çocuklarının annesinin topuklu ayakkabılarını giyip salınması evin içinde. Babaya beğendirecek ya kendini. Ee erkek çocukta korur kollar annesini, kıskanır babayı, bilek güreştirir ki babayla göstersin anneye gücünü. Ancak, toplumun ve kültürün oluşumunu sağlayan bir yasak var ki bu da ensest yasağı. Mecbur bastırır çocuk duygularını. Bastırmış duygular durur mu bilinçdışında, durmaz! Bu çocuk büyür ve günün birinde karşısına çıkan “O” na ilk görüşte aşık oluverir. Yıllardır aradığı, hayallerini süsleyen kadın-erkek ordadır işte. Bilinçli olarak farkında değildir, aşık olduğu kadının yanağındaki benin aynısının annesinde olduğunun, ve farkında değildir aşık olduğu adamın babası kadar şefkatli bakışına vurulduğunun. Bunlar basitleştirilmiş örnekler tabi. Sonra gelsin evliliklerde cinsel sorunlar, hayal kırıklıkları, anlaşmazlıklar, sen böyle değildin demeler… “O” aslında genelde öyledir de, görmek istediği gibi görüşündendir şimdiki hayal kırıklığı. Ve işte bu yüzden kördür aşkın gözü! 

    “Aşk; herkesi O’na benzetip, kimseyi O’nun yerine koyamamaktır” demiş Can Yücel. Şairlerinde bir bildiği var demek.

    Bir diğer söylentiye göre ise, çocukluk yaşantımızın ödipal dönemden önceki döneminde eksik kalmış, ilk nesneyle yani bakıcıyla ilişkimizin eksik kalan yanlarını tamamlamak için aşkı arar dururmuşuz. Bu yüzdendir ki yap-bozun eksik kalan parçalarını uygunsuz parçalarla doldurma isteği. Boşluğu doldurma ihtiyacına aşk der, tutkuyla yaşar, delice bağlanır, kaybetmekten korkar ve kaybetmemek için çılgın bir çaba gösterir. Aslında o kişinin derdi aşık olunan kişinin gidişi değildir, görünen o olsa da. O çılgın çaba eksik kalan yanını hatırlamama çabasıdır. O boşluk üşütür insanı, ve üşümemek için yanmayı göze alır. Bu kişilerin iyilik halleri dışarıdaki kişilere bağlıdır. “O”nu kaybetmemek için kendini bile kaybeder.

    Burada da Cemal Süreya girer işin içine ve der ki; “Annesinden dayak yediği halde, yine anne diye ağlayan bir çocuktur aşk.”

    Bir de aşkın şu yüzü var; bebekliğin ilk dönemde bakıcı ile ortak yaşamsal haz verici yaşantıların tekrarlanması, bu vesileyle de bakıcının bebeğe sunduğu “cennete” erişme isteği. Kimi zaman bu hissi tekrar yaşamayı, yani sevgilinin sıcaklığını, ilgisini hissetmeyi arzular. Bu kimi zaman sağlıklı bir bütünleşmeyi getirse de kimi zaman bağımlı bir varoluşu tetikler. Şarkılarda aşkların, aşıkların cennetle ilişkilendirmesi de boşuna değildir hani.

    “Gel benim ol, cennet gözlüm/ sar beni tut elimi, al kalbimi” , “ Cennet gözlüm gittin ama hayalinle yaşıyorum” , “Cennetten gelen bir melekti sanki” , “Gel gel gel elleri cennet kokan yarim” , “Cennet gözlüm bul beni/ Yavrum cennetine al”.

    Kimisi de kendi pofpoflanma ihtiyacından yaşadığını aşk zanneder ve zannettirirmiş diyorlar. Bu kişiler hayranlığı kendilerine toplamak için deli divane aşık rolüne girer ve o anda aslında gerçektende öyle hisseder. Sepetindeki aşık sayısı koltuklarını kabartır. Bu kişiler hep koltukları kabarık gezme ihtiyacı hisseder, sepetindeki insan sayısından beslenirler. Hele bir kır o kişiyi, kafasındaki dünyasına çomak sok, bambaşka biri olur, o aşık kaybolur. Sonrasında tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna… Kendisi mükemmel olduğu hissinin yanında mutlaka aşık ettirmeye çalıştığı kişi de mükemmeldir. Bu tarz kişiler sepetine attığı, yani kendine aşık ettiği kişilerin gerçek özelliklerini fark ettikçe hayal kırıklığı yaşar ve o kişiyi tümüyle kötü algılayıp sepetinden atar. Gelsin yeni mükemmeller!

    Bir objeye duyulan sevgi, ona sahip olma isteğinden gelir.” Freud

    İçinizi karartmış olabilirim ama tüm bunların yanında sağlıklı ve nitelikli beraberliklerin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yani iyisini de kötüsünü de söylemesi benden, sizde olanı bulması sizden. Olgun bir ilişkinin yaraları iyileştirdiği, bütünleşmeyi sağladığı, ihtiyaçları giderdiği, paylaşımı arttırdığı ve çoğu zaman hayatı kolaylaştırdığı doğrudur. Daha fazla uzatmadan Newton’un sözüyle nokta koymak istiyorum yazıma. Aşkla kalın!

    “Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar.” Newton

  • Ayrılığın Gözyaşları

    Ayrılığın Gözyaşları

    Genç kadın gözyaşlarına boğulmuştu. İçindeki tarifsiz sancıyı anlatmaya yetecek kelimeler yoktu adeta. Hıçkırıkları nefesini kesiyordu zaten. Yine de boğulduğu hıçkırıklar arasında çıkarmaya çalıştığı birkaç yarım yamalak cümle pekiştiriyordu acısını. Hıçkırdıkça anlatmaya çalışıyor, anlatmaya çalıştıkça daha çok ağlıyordu. “ Neden, neden bunları ben yaşadım ki, içimi yakıyor onsuzluk” gibi birkaç cümleydi anlaşılan söylediklerine dair. Yanağından süzülen gözyaşları içine akıyordu, içindekileri kusuyordu o yaşlarla.

    Biraz sakinleştikten sonra cümleleri daha anlaşılır hale gelmişti. Terk edilişini, önemsenmeyişini, değersizliğini anlatıyordu bir bir. Hakaretlerle, bir hiç gibi gördüğü amansız muameleyle nasıl hala onu istediğine, onu bırakıp gideni daha saniyesinde nasıl bu kadar özlediğine inanamıyordu. Anlamsızdı duyguları ama yaşıyordu. Küçük düşüşü canını yakıyor ama bu yalnızlığının, terk edilişinin her şeyi küle çevirircesine yakmasından daha fazla olamazdı. Tüm vücudu yara bere içinde kanıyordu sanki ve kanı bitmişçesine soluk bir benizle duygularını anlamlandırmaya çalışıyordu. “Neden?” Neden sevmeyi bu kadar ağır ödüyordu ki? Kendinden verdikçe sevileceğini zannedip tükendiğini hissediyor fakat bununla yüzleşemiyordu. Bu gerçekle yüzleşmek iyice yitirecekti kendine olan saygısını. Tek çıkış yolu buluyordu bu yangını hafifletmeye, o da gideni suçlamaktı…

    Yukarıda genç bir kadının bir ayrılık sonrası hissettikleri anlatılmıştır. Kadın ya da erkek fark etmez, bir insan neden bu kadar yoğun yaşar terk edilişi? Bu yazılanlarda kendinizi bulduğunuz bazı durumlar olabilir. Ayrılıklar, kayıplar her insanı üzer ve depresif bir ruh durumuna sokabilir. Fakat ayrılığa verilen tepkiler bir çan eğrisinin uç noktalarında ise bizi düşündürmelidir. Terk edilme ihtimalinde bile çılgınca çabalar gösteren, kendini yok sayan, kontrolsüz davranışlarla terk durumunun önüne geçmeye çalışan bir insan çan eğrisinin bir ucunda değerlendirilir. Bu yazıda bahsetmek istediğim tam da bu uçtaki kişiler.

    Peki, neden terke dair hissedilen bu yoğun korku ve bunu engellemek için yapılan çılgın çabalar? Hayatının hangi bölümünde olursa olsun bu yoğun, uç duyguları yaşayan bir insan için yapılması gereken erken dönemlerin incelenmesidir. Yeni yürümeye başlayan çocuk için ilk adımları kendi için yaptığı ve birey olmasına hizmet eden şeydir. Ama çocuk bunu ilk defa deneyimlediği için kendi başına yapması mümkün değildir. Yürüme, genetik olarak yapması gereken bir eylem olup psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde anneden (bakıcı sağlayan kişi) ayrılma olarak görülür. Bir iki adım uzaklaşan çocuk adeta bir arabanın benzin alması gibi anneye döner ve yürümeye devam edebilmek için annenin gözlerine bakar ve o hayat enerjisini almak ister. Anne kendi bireysel gelişim durumundan dolayı bilinçdışında çocuğun kendinden uzaklaşmasını tehlike olarak algılar ve çocuğun ihtiyacı olan o hayat enerjisini ister istemez çocuğa veremez. Çocuk ne yapmalıdır? Burada uzaklaşmaya ihtiyacı olan fakat annenin gözlerinden o ışığı alamayan çocuk anneye geri döner. Eğer bir adım daha atarsa anneden hayat enerjisini alamaz ve bu çocuk için psikolojik açıdan ölmek demektir. Ölmek pahasına yürümek, bunu ilk defa deneyimleyen çocuk için zordur. Eğer kendi olursa annesinin onu terk edeceği zihnine oturmuştur bir kere. Bu çocuk büyüyüp kocaman bir insan olduğunda farkında bile olmadığı zihin kelepçesi kendi olmasını engeller, kendi yoktur. 

    Bu yüzdendir bir kişinin ayrılıkta verdiği kontrolsüz tepkiler. Birinin gitmesi ölüm demektir. Nefes alamamak demektir. Yetişkin yaşantısında karşısına çıkan durum ve kişiler anne türevidir. Aslında ilişkilerini o günün koşullarında ve o kişiyle değil, zihninde terk edilme duyguları ile annesiyle yaşar. 

    Herhangi bir ilişkinin kopması bu kişide depresyon, öfke, korku, suçluluk, çaresizlik ve boşluk duygularına yol açar. Bu boşluk duygularına dayanamayan insan kendini uyuşturacak eylemler arar. Kendini başka bir ilişkinin kollarına atmak, cinsellik, uyuşturucu ve aşırı alkol kullanımı, tıkınırcasına yemek yeme, alışveriş yapmak, uyku gibi spektrumun bir ucundan diğer ucuna çeşitli eylemlerle o yok edici duyguların üzerini kapamaya ve kendini iyi hissetmeye çalışır.

    Özet olarak anlatmaya çalıştığım bu kişilik özellikleri, kişinin hayatını zihnindeki kelepçelerle yaşamasına neden olur. Bunu fark etmek atılacak ilk adımdır. İyileşme dediğimiz şey ise kişinin zihnindeki anne ve anne türevlerinin gözlerine bakma ihtiyacı duymadan diğer adımları atabilmektir. Bir ayrılık sonrası yahut kendiniz için yaptığınız bir eylem sonrası gelen yok edici duygulara, uyuşturucu eylemleri yapmadan dayanabildiğimiz kadar dayanmak kişiyi güçlendiren bir şey olacaktır. Yeter ki içinizdeki potansiyelleri fark edin ve hayatı kendi ayaklarınız üzerinde durarak yaşantılamanın keyfine varın. Tüm bunları yapmak burada yazılanlar kadar kolay değildir belki de. Fakat kişinin davranışları ve duyguları üzerine düşünmesi ve sabretmesi bu potansiyelleri yavaş yavaş fark etmesine ve hayata geçirmesine vesile olacaktır. Kendi başınıza yaptığınız eylemler yeterli gelmiyorsa bir uzmana başvurmanız daha nitelikli bir yaşama adım atmanızın önemli bir yoludur. 

  • Dünya Dönüyor

    Dünya Dönüyor

    Dünya dönüyor, dönüyor, dönüyor…

    Dünya tabii ki de dönüyor, ama benim etrafımda diyen biri misiniz ya da eşiniz, dostunuz, patronunuz mu kendini dünya merkezinde gören. Öyleyse bu yazı sizin için…

    Gelişiminin 9 ile 18. ayları sırasında dış dünyaya açılmaya başlayan çocuk engellerden habersiz gözükür, her şey ona büyülü gelmektedir. Bir başka deyişle dış dünya ile aşk yaşamaktadır. Çocuğun dış dünyaya açılırken en önemli ihtiyaçlarından biri annenin büyümesine verdiği destek ve dış dünyada başarısız olduğunda bunun uygun şekilde tamir edilmesidir. Bu ne demek? Dünyayı keşfederken her şeyin mükemmel gideceğini düşünen çocuk, örneğin yürümeye başlarken düşer ve zihnindeki o mükemmellik hissinin zedelenmesinden zarar görür. Bunu uygun şekilde tamir etmek sağlıklı bir yetişkin olmak için önemli bir adımdır. 

    Ya tamir edilmezse? İşte o zaman narsisistik kişiliğin çekirdekleri atılmış olacaktır. Çocuk kendini korumaya almak adına hayatı boyunca bu mükemmellik hissini, yani dünyanın merkezinde olduğu hissini sürdürmek zorundadır. 

    Bu kişiler iki birimde yaşar. Ya karşısındaki cezalandırıcı, saldırgan, değersizleştirici algılayıp kendini parçalanmış, değersiz hisseder ve bunu utanç ve aşağılık hisleri takip eder. Ya da ilişkide olduğu herkesi mükemmel görüp kendini üstün, çok zeki, mükemmel, tapılası ve emin hisseder. Ama genel hatlarıyla görünen ikinci saydığımız özelliklerdir. Aşağılanmış ve değersizlik hisleri kişinin o kadar canını yakmaktadır ki, bunu göstermemek adında mükemmelliğini sürdürmek zorundadır. Tıpkı bilgisayarın ekran koruyucusu gibi. Arka ekranda olan ilk gördüğümüz değildir çoğu zaman. 

    Bu kişiler çevresel başarısızlıklar, olumsuzluklar, mükemmellik hissini sarsacak duygulanımlar yaşadığı zaman, tüm bunların üzerini kapamak için kaçınma, inkâr, başkalarını değersizleştirme, kötüleme, reddetme gibi davranışlar göstermektedirler. 

    Mükemmel olmak ve bunu sürdürmek adına para, güç, güzellik, seks vb. alanlarda hayranlığı toplamak adına çılgınca çaba gösteren narsisistik kişiler olduğu gibi idealize ettiği herhangi bir şeyin ışığında mükemmelliği sürdüren kişiler de vardır. Tuttuğu takım, parti, sevdiği şarkıcı vb. hepsi ama hepsi en mükemmelidir, çünkü onundur. Bu kişiler kendilerini sürekli eleştirir, fakat bunun altında yatan ben aslında mükemmel olabilirim ama başaramıyorum düşüncesidir. Bir diğer narsisistik kişilik ise sürekli etrafındakilere saldırarak, değersizleştirerek mükemmelliği sürdürürler. 

    Bu kişileri terapide görmek çok sık rastlanan durumlar değildir. Çünkü o zaten mükemmeldir. Ancak ilerleyen yaşlarda arkaya bakıp aslında bu mükemmelliği kendilerinin yarattığını az da olsa hissedenler ya derin bir depresyona girip ya da yine kendi vücuduna aşırı yatırım yaptığından panik atak gibi rahatsızlıklarla terapiye başvururlar. Terapiye başvuracak kadar gerçekle yüzleşemeyenler ise huysuz bir ihtiyar olma yolunda ilerlemektedirler.  Terapiye getiren başka şeyler ise tamir edemeyeceği büyüklükteki hayat başarısızlıklarıdır. Kariyerindeki değişimler, iflas, duygusal açıdan beslenilen bir kişinin kaybı, büyük bir hastalık vb. 

    Bu kişilerle yaşamak oldukça zordur. Çünkü kendi kafalarından geçen her ne ise doğru olan odur ve bunu karşısındakine kabul ettirmek için bile uğraşmazlar. Zaten o ne düşünüyorsa herkes onu düşünmektedir. Bu kişilerle iletişimini sürdürmek isteyenler çoğu zaman kendinden vazgeçerek karşısındakini aynalamak, halk diliyle pofpoflamak durumundadırlar. Bir eleştiri yaparken bu yolu kullanarak önce bu kişilerin biraz olsun dinlemeleri sağlanabilir. Sert bir eleştiri karşısında iç dünyalarına ulaşmanız oldukça zordur, çok ciddi bir kırılma yaşayarak ya sizi değersizleştirirler ya da uzaklaşırlar. 

     Eğer etrafınızda bu tarz kişiler varsa hayatınızı kolaylaştıracak birkaç ipucu vermek istedim. Hadi bakalım, kolay gelsin !

  • İletişim Nedir?

    İletişim Nedir?

    İletişim ne demek istediğimizi karşımızdakine açık bir şekilde ifade etme, bir bilgiyi, düşünceyi ve duyguyu paylaşma, dinleme gibi süreçleri içeren karşılıklı konuşma sanatıdır. Günlük yaşantımızda ailemizle, arkadaşlarımızla, partnerimizle, patronumuzla vs. iletişim kurmak durumunda kalırız. Hayatı nitelikli olarak sürdürebilmenin en önemli unsurlarından biridir iletişim. 

    Terapiye başvuran çiftlerin de bireysel problemleri olan kişilerin de sorunun kaynağının çoğu zaman iletişimde tıkanma olduğunu görmekteyiz. Birçok kişi anlaşılmamaktan şikayet etmektedir. Peki bu neden kaynaklanır?

    “ Sana bir şey anlatırken neden bana bakmıyorsun? Bu şekilde beni dinlemediğini düşünüyorum.”

    “Sana bakmadan da seni dinleyebilirim.”

    “Yapman gereken sadece kafanı kaldırıp bana bakman. Saatlerini istemiyorum birkaç dakika bana odaklanamaz mısın?”

    “Neden hep sorun çıkarıyorsun? Huzurumu kaçırmak için yer arıyorsun. İşten gelip bir akşam bu evde huzurlu olamayacak mıyım?”

    “Asıl huzur kaçıran sensin. Senelerdir aynı şey. Beni hiç umursamıyorsun. Sana bir şey anlatmaya çalışıyorum ve her zamanki gibi tek düşündüğün şey kendinsin.”

    “Umursamasam seninle bunca senemi geçirmezdim.”

    ….

    Ve konuşmalar böyle sürer gider. Bu ve bunun benzeri konuşmalar sizin de başınıza gelmiş olabilir. İletişim tıkanır ve kişiler kendini ifade edemez. Kendini ifade edememenin vardığı sonuç çoğu zaman ise öfke patlamalarıdır. Ya da bazı durumlarda kişi karşısındakini hiç dinlemeyerek yahut ciddiye almayarak intikam alma yolunu seçerler. Bugün yaşanan olay geçmişi bugüne taşır ve sorun daha da büyür. Bu tarz iletişim kişilerin kültür, eğitim, yaşam tarzı ve özellikle kişilik yapılarına göre şekillenir.

    Bir insanın kişilik yapısı değersizlik çekirdeği üzerine kurulduysa karşısındaki ne söylerse söylesin, ona karşı bir değersizleştirme olarak algılayabilir. Bazı kişiler ise kendini aşırı korumaya aldığından en ufak bir eleştiriyi saldırı olarak algılar ve kendilerini o iletişime kapatırlar. Saldırı olarak algıladıkları şeyi etkisiz hale getirmek için bazen direk sözlü saldırı da bulunabilirler.  Bazı kimseler ise kişilik yapısına uygun olarak iletişimi kendileri çıkmaz haline sokarlar ve bu şekilde yakın ilişkilerden kaçınırlar. Bu insanların çoğu bunların bilinç dışının bir oyunu olduğunu bilmeden kendilerinin anlaşılmadığını söyler durur. Peki, kaçımız karşımızdakini ne kadar anladığımızı sorguluyoruz? 

    Bence en büyük problemlerimizden biri de karşımızdakini gerçekten dinlememek! Anlamak için dinlemiyoruz çoğu zaman. Yukarıdaki örnekte de olduğu gibi karşımızdaki kişinin ne söylediğini dikkate almadan cevaplarımız otomatik geliyor. Çünkü bizim düşüncemize göre ya yargılanıyoruz ya eleştiriliyoruz ya beğenilmiyoruz ya da onaylanmıyoruz. Çoğu zaman durum hiç de böyle olmuyor ama bildiğimiz yolu sürdürmek için kendimizi bu oyuna kaptırıyoruz. Bu ne demek? Ailelerimizin çocukluğumuzdan beri bizim üzerimize yapıştırdığı her neyse ya hayatımıza giren kişileri o sağlıksız iletişimin içine sürüklüyoruz ya da yapımıza uygun kişiyi seçip buluyoruz. Sonuç hep aynı… İletişim tıkanıyor ve ilişkiler ya sürmüyor ya da mutsuz oluyoruz.

    İletişimle alakalı bir sürü teorik bilgi verilebilir. Yapılan bir sürü araştırma açıklanabilir ama özet olarak biz ne söylersek söyleyelim karşımızdakinin bizi anladığı kadardır kurduğumuz iletişim. Daha sağlıklı ve nitelikli ilişkilerin ana kaynağı olan iletişimi sürdürebilmek için dinlemeyi, empati yapmayı ve hissettiklerimizin sorumluluğunu almayı denemeliyiz. Gerçekten bizi anlamayan karşımızdaki mi, yoksa anlaşılmadığımızı düşünen biz miyiz? 

  • Kendimizi Tanıyalım

    Kendimizi Tanıyalım

    Kendiliğimiz

    Yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan, insan ilişkilerimizi düzenleyen ve bir şekilde karşımıza çıkan her durumda nasıl davranacağımızı belirleyen bir kendiliğimiz bulunmaktadır. Bu kendiliğimiz yaşamımızın ilk 3 yılında ortaya çıkar ve yaşamımızın diğer dönemlerinde gelişir. Özellikle ergenlik döneminde netlik kazanır. Kendilik üzerine birçok tanım yapılmıştır fakat anlaşılır ve bütüncül bir bağlamda toparlayacak olursak kendilik, tam bir kişi olarak bilinçli ve bilinçdışı süreçleri içinde barındıran, bizim kim olduğumuzu tanımlayan bir terimdir. Kendimizle ilgili zavallı, aciz, değersiz, mükemmel, eşsiz, korkak, cesur, başarılı, başarısız vs. yüzlerce kendilik tasarımımız vardır.

    Kendiliğimizi gerçek kendilik ve sahte kendilik olarak ikiye ayırabiliriz. Sahte kendilik, içinde sevilme, beğenilme, onaylanma, ilişkilerde mesafe ayarlama vb. bazı savunmaları bulundurmaktadır. Bu savunmaları sıkıntılardan kurtulmak, kendimizi uyuşturmak pahasına gerçeklikten uzaklaşarak kötü duygulardan korunmak için kullanırız. Oluşumu ise ilk üç yaşta bize bakım veren kişinin beklentileri doğrultusunda oluşur ve hayatımız boyunca tüm bu ilişkilerimizi ilk bakıcıyla yaşadığımız ilişki gibi yaşarız. Bu, çoğunlukla bilinçdışı ve sağlıksız bir döngü halini alır. Örneğin, koşullu sevgi almayı öğrenen bir bebek, hayatı boyunca ancak yaptığı eylemler neticesinde sevileceğini düşünerek hareket eder. Başka bir örnek verecek olursak, yine ilk üç yaşta her dediği olan, sınırlarını bilmeyen bir çocuk, yetişkinlik yaşantısında da her şeyin kendi kafasındaki gibi olmasını bekleyecektir. Dünya adeta onun etrafında dönmektedir. Bu davranışlar bilinçli bir düşünmeden değil, sahte kendiliğe hizmet eden sağlıksız savunmalardan kaynaklanır.

    Gerçek kendilik terimi ise, içinde sahte kendilik bulundurmayan doğal, özgün, dış odaklı olmayan içsel bir kendiliktir. Gerçek kendiliği daha iyi anlayabilmek için bazı kapasitelerinden bahsetmek mümkündür. İşte gerçek kendiliğe sahip olan kişilerin kapasiteleri;

    1. Sağlıklı bir gerçek kendilik geliştirmiş, sahte kendiliğinin savunmalarıyla yaşamını sürdürmeyen bir bireyin duyguları spontan, canlı, doğal ve içtendir. Duygularını canlılık içerisinde hisseder.

    2. Kişinin kendini tam kendi olarak algılaması kendilik kapasitelerinden bir diğeridir. Kendilerini ne olduğundan zayıf, yetersiz, değersiz ve aciz hissetmeli ne de gereğinden fazla şişirilmiş kendilik algısı olmalıdır.

    3. Kişinin kendilik aktivasyonu yapabilmesidir. Kendilik aktivasyonu yapabilmek, kişinin bireyleşmeyi başarabilmesi ve yaptığı davranışların arkasında durmasıdır. Yaptığı eylemleri temelinde yatan şey dış etkenlerle bağlı değildir. Kendi için, içsel deneyimlerinin sesini dinleyerek davranır. Başkalarının onayını bekleyerek dış odaklı bir sistemle yaşamını sürdürmez. Dışarıdan gelen saldırılara karşı kendini savunur. 

    4. Yaptığı kendilik aktivasyonunu kabul eder ve kendine güvenir. Çevresel durumlarla olumlu ve uyumlu bir tavırla başa çıktığını kabul eder ve kendine güveni ortaya çıkarır.

    5. Acı veren duyguları yatıştırabilir. Acı veren duyguları yatıştırarak bağımsız bir şekilde plan yapar ve yaşadığı olumsuz duyguları minimuma indirerek yaşantısına devam eder.

    6. Kişinin tecrübelerinin devamı olarak kendiliğinin devamını sürdürebilir. Başka bir deneyim halinde ise bu durumla uyum sağlayabildiğini kabul eder. 

    7. Kararlıdır. Kendini bir nesne veya ilişkiye adar, bütün engellere rağmen hedefe ulaşmada ısrarcı davranır. 

    8. Yaratıcılık özelliği vardır. Bu özelliği sayesinde eski ve tanıdık örüntüleri kendiliği için farklı hale dönüştürür. 

    9. Bir ilişki içerisinde terk edilme, yok olma, bitme vb. kaygıları olmadan kendini ilişkiye adar ve kendini tam olarak ifade eder. 

    Özetle gerçek kendiliğe sahip kişi olgunlaşmış, güçlü potansiyelleri olan, cinsel kimliğini kabullenmiş, doğal davranan, adaptasyon kabiliyeti olan kişidir. 

  • Teröre Farklı Bir Bakış

    Teröre Farklı Bir Bakış

    Terör, politik, dini ve ya ekonomik bazı hedeflere ulaşmak için uygulanan her türlü şiddet olarak tanımlanabilir. Teröristler, insanları bir şekilde dehşete düşürerek korkutma ve buna bağlı olarak insanları sindirme, yıldırma yoluyla amaçlarına ulaşmayı hedefler.

    Terör birçok açıdan açıklanabilir ve değerlendirebilir. Politikacıların tutumu, terörizmi doğuran etkenler, teröristlerin kimliği, terörün çeşitleri, terörün halk üzerinde etkisi vb. Ben bu yazıda halkın üzerinde oluşturduğu psikolojik etkiler ve buna bağlı tepkileri açmaya çalışacağım.

    Tanımda da belirtildiği gibi teröristlerin amaçlarına ulaşmakta kullandığı yöntem insanlarda, cana kıyma, malı yakıp yıkma, işkence yapma gibi eylemlerle dehşete düşürerek korku havasını hakim kılmak, buna bağlı olarak sindirme yoluyla insanları eylemsizliğe itmektir. Eylemsiz ve sinmiş bir halk üzerine birçok oyunlar oynanabilir. Bazı bireyler yaşayacaklarını belirsizliğinden korkarak eylemsizliğe kendini mahkûm ederken bazı bireyler ise tepkisel olarak yine terör yoluyla intikam almak isterler. Bu her iki durumda da sağlıklı yaşam koşulları kaybolur. 

    İnsanları strese sokan en büyük etkenlerden biri de belirsizlik ve olayların kontrolünün kişinin dışında gelişmesidir. Etrafında sürekli terör olayları olup biten kişi başına geleceklerden habersiz, endişe ve korkuyla hayatını sürdürmeye çalışır. Bu açıdan baktığımızda teröre maruz kalmasa bile yarattığı psikolojik etki ile insanlar  terör mağdurudur. Böyle bir durumda ise bireyden topluma genel bir huzursuzluk hâkim olur. Terörist için durum bundan farklıdır. Çünkü terörist yaptığı eylemin plancısıdır ve başına gelecek şeyleri öngörür.   

    Yaşanan terör olaylarından sonra yeni olaylar gündeme gelmese bile kişi önceki yaşananların bıraktığı etki ile endişeli ve korku dolu bir yaşamı sürdürebilir. Yaşanan, şahit olunan ve uzaktan da olsa paylaşılan terör yaşantıları kişilerde travma etkisi bırakır. Travma yaşamış bir bireyin ruhsal dengesi ve hayat bütünlüğü bozulmuş olabilir.  Terörü bu açıdan değerlendirecek olursak toplumsal travma olarak görülebilir ve böyle bir toplum terörle mücadelede eksik kalabilir. Bunun için terör eylemleri daha çok sivillerin bulunduğu ve toplu ölümlere neden olacak yerlerde ve toplumsal olarak duyarlılığın daha fazla olduğu zamanlarda yapılır. 

    Toparlayacak ve günümüz şartlarına uyarlayacak olursak eğer toplumsal olarak uzun süredir yas sürecindeyiz. Bu yas süreci ile birlikte yaşadığımız günlük endişeler bizi terörle mücadelede kısır bir döngüye sokmaktadır. Politik açıdan yapılacaklardan öte terörün psikolojik etkilerinin toplumda oluşturduğu tepkiler ile olayın başka bir tarafına dikkat çekmek istedim. Bunları değerlendirecek olursak terörle mücadelede ruh sağlığın önemini değerlendirmeli ve terörün hakim olduğu toplumdaki bireylerin güvenini kazanmak için uygun ortam sağlanmalıdır. Kişiler, yaşadığı olumsuz duygular hakkında bilinçlendirilir ise olumsuz durumlar ile başa çıkma konusunda güçlenir. Böylelikle başına geleni atalet ile kabullenen bireylerin değil, başa çıkma yolunda adımlar atan mücadeleci bireylerin bulunduğu toplumlar terörle mücadele de avantajlı olur.  

  • Türkiye’de Cinsellik

    Türkiye’de Cinsellik

    Yazıma öncelikle cinselliğin tanımını yaparak başlamak istiyorum. Cinsellik; beden ve ruh sağlığımız için önemli ayrıca duygusal olarak bütünlüğü sağlayan haz verici bir eylemdir. Haz verici olmasının yanı sıra amacı türlerin devamını sağlamaktır. Sağlıklı bir cinsel yaşantı, çiftlerin hayatını renklendirir, ruhsal ve bedensel rahatlama sağlar, çiftlerin arasındaki iletişimi ve paylaşımı pekiştirir. Ayrıca cinsellik insan yaşantısının geçmişten geleceğe en doğal parçalarından ve ihtiyaçlarından biridir.

    Türkiye’de cinselliği değerlendirecek olursak toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından, gerek kültürel gerek dini açıdan tabu olarak kabul edilmektedir. Özellikle kültürel baskıların etkisiyle kişiler cinsellik konusunda duygularını, düşüncelerini ifade edememekte ve ayrıca dürtülerini bastırmaktadırlar. Bu durumda da cinsel problemlerin görülme sıklığı artmaktadır. Bunun bir sebebi de kültürel baskıların yanı sıra kulaktan dolma, yanlış bilgilerin kişilerin zihninde yer etmesidir. Böylelikle sağlıksız ve sapkın cinsel yaşantılar önümüze çıkmaktadır. Sağlıksız bir cinsel yaşantı da depresyon gibi psikolojik problemlere ve evlilik içi çatışmalara, çiftler arasında gerginliğe ve kişilerin kendilerine olan güvenlerini kaybetmeleri vb. sorunlara yol açmaktadır.

    Ülkemizde medyaya baktığımızda da sağlıksız cinsel yaşamı tetikleyen, bilgilendirme niteliği taşımayan, amacın daha çok ilgi çekmek olduğu tecavüz, taciz, aldatma, seks ticareti vb. konuları barındıran haberlerin, dizilerin, programların olduğunu görmekteyiz. Halbuki sağlıklı bir cinsel yaşantının topluma empoze edilmesinde medya olumlu bir rol oynayabilir. Bunun için cinsel problemler ve hastalıklar hakkında bilgilendirmeler içeren, evliliklerin daha nitelikli sürmesini sağlayan, bilgilendirici programlar düzenlenebilir.

      Ayrıca yine ülkemizde cinselliğin tabu, yasak, günah gibi kavramlarla ilişkilendirilmesi cinsel problemlerin ortaya çıkmasına neden olmakla kalmayıp kişilerin bu problemleri dile getirmesine ve çözüm yolu aramasına da engel olmaktadır. Kendini ifade edemeyen, sorunlarına çözüm arayamayan ve dürtülerini bastıran bireyler de sapkın davranışlar ve psikolojik problemler oluşmakta ve bu da toplumsal sağlığı sekteye uğratmaktadır.

    Peki, sağlıklı bir cinsellik için neler gereklidir?

    Öncelikle sorunların çözümünde cinsellik hakkında bilgilendirme çok önemlidir. Kişisel istek ve ihtiyaçlarımızı anlamlandıracak ve cinsel kimliğimiz hakkında açıklayıcı net bilgiler problemlerin çözümünü kolaylaştırır.

    Bilgilendirme ayrıca tabuların yıkılmasına yol açar ve kişinin sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşamasını sağlar.

    Kişinin korkularıyla, çekinceleriyle yüzleşip ön yargılarından kurtulması gerekmektedir. Buradan anlayacağımız gibi kişinin kendini tanıması, farkındalık kazanması önemlidir.

    Kişinin kendini tanımasının yanı sıra partnerini tanıması, onun istek ve ihtiyaçlarını önemsemesi de ayrıca önemlidir. Kendini seven, güvenen bir birey sevgi, anlayış, saygı, açıklık ve samimiyetle partnerine karşı zorlayıcı olmadan doğal seyrinde cinselliği yaşar.

    Sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşamak için cinsel problemlerinizi kabullenin, yüzleşin ve çekinmeden bir uzmana danışın. Sağlıkla kalın!

  • Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve psikapatoloji adına; 0-3 yaş döneminde kurulan anne-çocuk ilişkisinin öncelikle çocukluk dönemine ve daha sonra kişilik örüntüleri üzerinde etkilerini çalıştığını söyleyebiliriz. Bağlanma kuramı üzerinden çoculuk döneminde araştırdığı patolojiler depresyon ve anksiyetedir. Bunlar:

    • Bebek Depresyonu

    • Analitik Depresyon

    • Psişik Hospitalizasyon

    • Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu

    • Bebeklik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu

    Bunlarla birlikte, yetişkinlik dönemi adına kişilik bozukluklarına değinen Mahler, kişilik bozuklukları ile anne – çocuk ilişkisi üzerinden neden sonuç ilişkisi kurmuştur. Bu bozukluklar ise:

    • Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    • Borderline Kişilik Bozukluğu

    • Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Bebek Depresyonu

    Bebek depresyonuna neden olacak temel durum, anne ve bebeğin bağlanma sürecindeki kesintileridir. Bu kesinti kısa olursa; kısa süreli anne yoksunluğu, uzun olursa; uzun süreli anne yoksunluğu görülmektedir. 

    Analitik Depresyon:

    Kısa süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin 3 ay içerisinde varlığını tekrar göstermesi ile belirtilerde olumlu geri dönüşler ve iyileşme yaşanır. Çocuk anneden ya da bakım verenden yaşadığı ilk ayrılık döneminde uzun sürebilen ve şiddeti yoğun ağlamalar yaşar, sonlanan ağlamalar yanına yabancı bir kişinin gelmesi ile tekrarlanır. Sustukları zaman kendilerinde yorgun ve küskün bir hal görünür. “Protesto dönemi” olarak adlandırılan dönem, yemek yeme sürecinde azalma, kilo kaybı, fiziksel gelişimde yavaşlama, dışkılamada zorluk veya ishal gibi geribildirimler verir. Bakım veren eksikliğinin 2. veya 3. haftasında durgun bir hal alan çocuk, bu dönemde “depresif dönem” e geçmiş olur. İki aylık süre zarfında bakım veren sürece dahil olmazsa çocuğun duygusal tepkileri giderek kısıtlı ve donuk bir hal alacak şekilde kötüleşir. Etkilere karşı gösterilmeyen tepkiler, bu sürecin “içe kapanım dönemi” diye ifadelendirilen kısmıdır. Bakım verenin üç aylık sürede geri gelmesiyle çocukta semptomlar azalarak, sağlıklı yapıya yavaş yavaş dönüş sağlanacaktır. Çocuk anne veya bakım vereni arzulamaktadır, fakat bir yönüyle de yaşadığı terk edilişin siniri halindedir. Kişinin(bakım veren) gelmesiyle, içe kapanık dönemde olan çocuk, kişiye direnç gösterme eğilimindedir. Kişi hatırlanmasına rağmen terk edilişin sinirini ve bu terk edilişin tekrarlanma korkusunu hisseder. Böyle çocukların bir kısmının ergin dönemleri için, duygusal ilişkilerinde kısmi veya yok denecek kadar az bir duygulanma ve duygu yönüyle geri durma ile belirtilen duygusu olmayan kişilik tipolojileri görülebilir. 

    Psişik Hospitalizasyon: 

            Uzun süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin geri dönüşü 3 aydan uzun sürer. Yeni doğmuş veya bebeklik dönemlerinde ebeveynleriyle olmayan ve yetimhanelerde bulunan çocuklarda gözlemlenen bir durumdur. Öyle ki annenin olmayışı ve kurulamayan bağ üzerinden böyle bir süreç ortaya çıkar. Anneyle ve ya bakım veren konumunda bulunan bir kişiyle sağlanan ilişkiden mahrum kalan çocuklar bilişsel ve duygusal gelişim yönünden de eksik kalırlar. Bu tip çocuklar için sorulara veya tepki beklentisi içeren herhangi bir davranışa zor ve sonradan cevaplama, çevresel durumlara dikkatin yoksunluğu görülmektedir. Kendi kendilerine sallanışlar, ağzında birşeyler varmışcasına çiğneme ve bunun gibi rutin, sistematik davranışlar gösterirler. Bu tür davranışlar çocuk için aslında kendisi adına bir uyarıcı oluşturan eylemlerdir. Bununla birlikte parmak emme ve ritmik bazı bedensel hareketler gibi hedonistik davranışlarda bulunurlar. Süreç daha belirgin bir hal aldığında ise sahte zeka geriliği kronik bir durum oluşturabilir.

    Kısa süreli ve uzun süreli anne yoksunluğu sendromları DSM-IV’te yer almamıştır. DSM-III’te reaktif bağlanma bozukluğu (attachment disorder) adı altında kategorize edilmiştir. 

    Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: 

           DSM-IV’te “Bebeklik, Çocukluk veya Ergenliğin Diğer Bozuklukları” kategorisi altında bulunmakla birlikte, çoğunlukla görülme oranı 1 ile 3 yaşları arasında bulunan çocuklarda fazla olan bir bozukluktur. Anne çocuk ilişkisindeki patolojik bağlanma nedeniyle çocuğun olası ebeveyn kaybı anksiyetesidir. Kreşe başlarken fark edilme olasılığı artan bu hastalıkta çocuk, sahiplendiği ebeveyn olmadan bir ortamda kalamama, yapılması gereken bir işi yapamama, oyuna yalnız katılamama gibi benzeri sosyal durumlarda kendi göstermektedir. Ayrıca ebeveyn yanındayken suskunluk ve karşıdaki yetişkinle iletişime girmeme, anne ortamdan ayrılmak istediğinde ise yoğun bir kaygıyla ağlama kendini göstermektedir.

    Bebelik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: 

          Dönem itibariyle 5 yaş öncesinde görülen bir bozukluk olup, gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda çevresiyle olağandışı bir iletişimi gözlemlemek mümkündür. Çevreyle(başka insanlarla) iletişimde sorunlar gözlemlenmektedir. Süreç gerçekleşirken sunulan yardım, çocuk tarafından kabul edilmeyebilir. Kendisini geri çeken bir durum ve nötr(duygusuz) bir ifade dikkat çeker. 

    Kişilik Bozuklukları

          Kuram dahilinde kişilik bozukluklarının yapısına ve işleyişine dikkat çeken Mahler için sağlıksız anne – çocuk ilişkisi yetişkinlikte Narsisistik, Borderline ve Şizoid Kişilik Bozuklukları’na neden olmaktadır. Bu patolojileri çalışırken, duygusal ilişkiler içerisinde yer alan bazı duygu, düşünce ve davranış süreçlerini yine üç kişilik patolojisi üzerinden iki bölümde incelemiştir. Bu bölümler; libidinal afekt ve terk depresyonu bölümleridir. Her üç kişilik bozukluğu da tariflenen bölümlerde kendi kişilik örüntüleri dahilinde benzer duygu, düşünce ve davranışlar gösterirler.

     

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu: 

            Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nin alt evresi olan Alıştırma Evresi’nde takılan narsisistik kişi, kendisini her daim olumlu görürken, olumsuz herhangi bir durumun suçlusu karşıdakidir. Bireysel anlamda bir sorunla karşılaştığında varolabilecek olumsuz durumu ortadan kaldırmak için çözüm üretmekten ziyade problemi dışlamaya, ötelemeye, paketleyip kaldırmaya meyillidir. Anneyle kurulan ilişkide anne tarafından gerçekdışı yüceltmeler ve iltifatlar, yaptığı bir davranış üzerinden eylemin derecesinden büyük ödüller ve özellikle olumsuz bir davranışta sorumluluk vermek yerine olayı geçiştirmek veya karşıdakini suçlu göstermek ileride narsisistik kişilik örüntüsünün çocukluk dönemleri nedenleri olabilir. Türkiye’de çocuk yetiştirme kültüründe sıklıkla görülen bir örnek vermek gerekirse; çocuğun istemeyerek çarptığı, çarpmanın etkisi ve huzursuzluğuyla ağlamaya başladığı sırada annenin gelip ‘‘Kim ağlattı seni?’’ sorusunu seçmek mümkün. Bu sorudaki alt metin, ‘‘Sen ki iyi olansın ve asla ağlamazsın. Eğer ağlıyorsan biri seni mutlaka ağlatmıştır. Seni ağlatan her ne olursa olsun(sehba, halı gibi cansız eşyalar dahil) kötüdür, suçludur ve cezalandırılmalıdır’’. Bu sorunun ardından da elbette cezalandırma naraları gelir, ‘‘Al sana halı, al sana sehba, alsana!’’. 

          Peki narsisistik kişilik yapısı libidinal afekt ve terk depresyonu göz önünde bulundurulduğunda duygusal ilişkilerde ne gibi duygu, düşünce ve davranış örüntüleri kurarlar?

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Tekrar birleşme hissi 

    • Biriciklik

    • Hayran olunan

    • Mükemmel

    • Hak eden

    Nesne ‘‘kaynaşılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yüce, biricik, özel.

     

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Panik

    • Ümitsizlik 

    • Çaresizlik

    Nesne ‘‘terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; fragmante, değersiz, hak etmeyen.

    Terk Depresyonunda Görülen Davranışlar:

    • Masturbasyon

    • Sadomazo ilişkiler

    • Hemcinse ilgi duymasa dahi o süreçte yakınlaşma

    • Uyuşturucu

    • Kumar

    • Adrenalin yükselten eylemler

    İntihara meyil yoktur.

    Borderline Kişilik Bozukluğu: 

           Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nde takılı kalan Borderline için; sürekli kendine değeri, sevgiyi ve yakınlığı sorgulama vardır. Yetersiz hissettiği anlar intihara meyil oluşturur. Egosunu karşısındakine teslim ederek, başkalarının kurallarına ve yaşam tarzına uymaya çalışır. Özellikle narsisistik örüntüler taşıyan annelerin çocuklarında görülme ihtimali yüksektir. Erken yaş dönemlerinde oluşmaya başlayan egosu narsisist anne tarafından sürekli işgale uğrayan çocuk için bir süre sonra teslim bayrağını çekmek mecburiyeti oluşur. Bir dönem direnilerek anne ile çatışan çocuk daha sonra pes ederek varolma çabası taşıyan egosunu tam olarak oluşturamadan karşıya(anne) teslim eder. Böylece bireysel düşünce süreçleri üzerinden işleyen karar mekanizmaları oluşamaz. Tabiri caizse bulunduğu kabın şeklini alan ve bir kap bulamazsa yaşamını sürdüremeyen bir kişilik tipolojisi oluşur. Bu onun olmayan kendilik değerini oluşturabilecek tek değer alanıyken, bir taraftan da egosunu teslim ettiği kişiye bu durumdan dolayı(egoyu teslim ettiği için) öfke duyar. 

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • İyi hissetme

    • İlgilenilme

    • Sevilme

    • Beslenme

    Nesne ‘‘yapışılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; iyi, itaatkar, pasif, sevgili, çocuk(su).

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Cinai Öfke

    • Ağır Depresyon

    Nesne ‘‘uzaklaşan, terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yetersiz, kötü, çirkin, terk edilen.

    Terk depresyonunda görülen davranışlar içerisinde intihar girişimleri vardır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu:

          Mahler’in kuramına göre çocukluk döneminde annesiyle hiç bağlantı kuramamış, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte duygusal destek vermemiş, bir benzetmeyle robotik bir tavır takınmış annelerin çocuklarında görülmektedir. Belki de çocuğun temel ihtiyaçlarını bir çok anneye nazaran çok daha zamanında ve ölçüsünde karşılamasına rağmen, göstermediği sevgi ve değerden dolayı anne – çocuk bağlanması gerçekleşemez. Duygusal güven bağı eksiktir. Böyle bir anne – çocuk ilişkisi yaşamış birey için şunları söylemek mümkün: Duygusal ilişkiyi sürdürmek adına ne tam olarak kopmak ne de tam olarak içiçe geçmek ister. Kendi sınırını belirlemekle birlikte karşıdakinin hududu geçmesini istemez. Aynı zamanda tam olarak geri çekilmesini veya diğer çizdiği uzaklaşma sınırını ihlal etmesi de istenmeyen bir harekettir.

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Bağlantıda

    • Varlığı onaylanmış

    • Yabancılaşmamış

    Nesne ‘‘bağlantı’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; bağlantıda, köle.

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Boşluk/hiçlik

    • Suçluluk

    Nesne ‘‘kopan, sadist’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; alien(uzaylı), izole, özgür.

  • Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik, ileride okyanusta yaşayabilmek için su dolu bir lavaboda dalmayı öğrenmektir:

    Tıkadığım, içi su dolu banyo lavabosuna ilk defa kafamı daldırdığımda 9 yaşındaydım. Çoğunuz nefes almanın hayat kurtardığını sanırsınız, bir başka durumda (örneğin suyun altında) nefes vermek sizi hayatta tutar. Ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Bende öyle yaptım.
    Tasmamın ipinin annem ve babamda olduğunu, ne kadar salınmamı isterlerse o kadar geniş alana hareket edebildiğimi ilk defa 9 yaşında anladım. Bu yaşa kadar nasıl böyle yaşamışım diye soracak olursanız; bir zamana kadar küçük bir köpek yavrusu ile insan yavrusu arasında pek bir fark yokmuş. Fakat benimle büyüyen yavru köpekler artık hırlıyor ve ben artık düşünebiliyorum. Düşünüyorum demişken, yazık ki annemle babam artık çocuk olmadığımı ve düşünebildiğimi fark etmediler.
    Beni sakındıkları bir çok şeyi onlar bu ihtimali düşünmezken deneyimliyorum. Aslında o kadar da kötü değil; bahane veya yalan hesap vermekten daha kolay.
    Aslında bu suyun altında nefes vermek gibi; ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı. Onun yerine kulaklarımda vurgun oldular. Hep dinlemeksizin, seçeneksiz ve açıklamadan bir şeylere ittiler, bir şeylerden çektiler. 
    Kulaklarım ağrıyor. Şu an 37 yaşındayım ve hala kulaklarım ağrıyor. Eşimin sesi babamın sesine karışmış, patronum annem gibi bakıyor ve ne zaman kendime dönsem kendimi su dolu bir lavaboda boğulur halde buluyorum.
    Sanırım suların derinliklerinde ben 9 yaşındaki halimi, 9 yaşındaki halim ise bizi arıyor.

                Çok dramatik ve karamsar bir öykü değil mi? Edebiyatın öncülüğünde gerçekler imgesel bir örtünün altına saklanıyor ve örtüye dokunduğumuzda bizlere ‘‘-ce e!’’ diyor.

                 Ergenlik dönemini çoğu kişi melankoli ve hüzün dönemi olarak gözlemler, tanımlar. Bu hüzün tam da yaşanması gereken bir hüzün olduğu için onurlu bir hüzündür. Çünkü insan ergenlikle beraber geçmiş yaşantısından, çocukluğundan, ailesinden uzaklaşır. Bu ergenliğin amentüsüdür. Tüm bu uzaklaşmalardan dolayı ergen melankoli ile hüzün yaşamaktadır ve bir taraftan tam da zorunlu olduğu için bu hüzün onurlu bir hüzündür. Ergenlik bu uzaklaşmaların ardından kendisini geçmiş ile gelecek arasındaki an, tamamiyle şimdi, kendini tarihlendirme süreci olarak karşımıza çıkar. 

                  Burda kendini tarihlendirme süreci önemli, bu süreçte ebevenlere büyük rol düşmektedir. Bu rolü anlamak için kendini tarihlendirme sürecine değinelim: Kendini tarihlendirme süreci evreleri ikiye ayrılır; unutkanlığa karşı koruma ve kişisel tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Bu yolda ergen için ‘tarihçi çırağı’ ifadesi kullanılır. Peki tarihçi çırağı ergen ise tarihçi kim? Tarihçi ebeveynler. Ergen ‘Ben kimim?’ sorusuna bulamadığı yanıtı ‘Ben nerden geldim?’ sorusunu sorarak yanıtlanır. İşte burda, ben nerden geldim noktasında, uzaklaştığı ailesine, unuttuğu çocukluğuna geri döner. Bu sorunun yanıtı ebeveynlerde gizlidir. Bu yüzden ön ergenlik denilen dönemde her ergen ebeveynlerine kan bağları, soy ağacı ve en önemlisi çocuklukları ile ilgili sorular sorarlar. Bu hem unutmak istemedikleri çocukluklarına dair bir nevi terapidir, hem de kendilerini tarihlendirmede bir referans oluşturur. Bu dönemde ebeveynler iyi bir tarihçi olurlarsa, aile bağları o denli kuvvetlenecektir. Anne – baba iletişimi sağlıklı bir şekilde devam edecektir. Bu dönemde çoğu aile yapılmaması gereken ilk şeyi yapıp onlarla arkadaş olmayı denerler. Oysa ki ergenin o dönemde bir başka arkadaşa değil, tam tersine tarihçi rolünü iyi şekilde yapan, aile bağlarını kuvvetlendiren ebeveynlere ihtiyacı vardır.

    Peki ebeveynler bu bağı ergenlikle beraber nasıl güçlendirecekler?

                 Çocukluk dönemiyle ergenlik dönemi arasındaki ihtiyaçlar çok farklıdır ve anne – baba iletişimi bu farklılıklar üzerinde değişim göstermelidir. Bu perspektifi oluşumunda, ergenlik döneminde ebeveynlere düşen en büyük sorumluluk; karşıdakini (ergeni) dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak ve net yönergeler vermemek. Basamakların başında yer alan iki kavram çok önemlidir: Dinlenmek, Anlaşılmak.

    Aslında yalnızca ergenlik döneminde değil, ergenlik dönemiyle başlayarak hayatımızın her anında dinlenmek ve anlaşılmak isteriz, ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç ergenlik döneminde sağlıklı bir şekilde karşılanmışsa, yetişkinlik döneminde toplumla kurduğumuz diyalog da o ölçüde sağlıklı olur. Fakat bu ihtiyaç karşılanmamış ve hatta sürekli görmezden gelinmiş – bastırılmaya çalışılmışsa, o zaman yakın çevremizden tutun arabasına bindiğimiz taksiciyle dahi iletişimimiz bu eksikliğin nevrotik dışavurumundan nasibini alır. 

    Nevrotik dışavurumdan kastım; agresiflik, kendini savunmayı saldırı pozisyonu üzerinden sağlamak, çözüm odaklı olmayan, sorun taşırıcı üslup ve düşünce tarzı gibi çoğu zaman istemsiz, sonunda huzursuz eden veya pişmanlık yaşatan tutumlar.

               Çocukluk döneminin travmaları ergenlik döneminde kendini gösterebilir. Ergenlikle beraber ebeveynlerini değerlendirmeye başlayan kişi, çocukluk dönemine dair düşük not verdiği ebeveynlerini cezalandırmak adına istenmeyen davranışlar sergileyebilir, zor bir ergenlik geçirebilir. Aslında bu dahi ebeveynler için bir fırsattır. Çocukluk döneminde oluşan yaralarla yaşamak yerine ergenlikle beraber bu yaraların gösterilmesi, ebeveynlerin yaralanan yerlere pansuman yapabilmelerine olanak sağlar. 

    Bu pansuman aletlerini üstte sıralamıştım, tekrar etmekte fayda var: Dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak, net yönergeler vermemek. Yazıda da dendiği gibi –bir ebeveyn olarak- ‘‘şnorkel’’ olunmalı. Bkz. ‘‘Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı.’’