Kategori: Psikoloji

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon genel anlamda isteksizlik, hayattan zevk alamama, sürekli yorgunluk hali belirtileri taşıyan bir rahatsızlık halidir. 
    Depresif bozukluk hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumu etkileyebilir. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı düşünce üretebilmesine kadar her şeyini bozabilir. Belli sıkıntıların sonucunda gelişen anlık ve geçici üzüntüleri depresyon olarak tanımlamak çok doğru değildir. Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük hayat etkinlikleri bozulur. Odaklanma ve konsantre olma konusunda problem yaşarlar. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler. 
    Tüm depresyon türleri aynı değildir. Klinik depresyon olarak tanımlanan majör depresyon ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın türdür. Fakat kendine özgü işaretleri, belirtileri ve tedavisi olan başka depresyon türleri de vardır.
    Depresyon döneminde bir uzmandan yardım almak süreci doğru yönetmeniz ve bir an önce eski yaşantınıza dönmeniz açısından çok önemlidir. Yardım almadan depresyonu atlatmak mümkün olmakla birlikte bazen aylarınıza, yıllarınıza mal olabilir.
    Majör depresyon tanısı koyabilmek için DSM-IV kriterlerine göre aşağıdaki belirtilerden en az 5 tanesinin bulunması ve bunlardan en  az birinin en az birinin “depresif duygudurum“ ya da “ilgi kaybı” ya da “zevk alamama” olması gerekir.

    1. Her gün ve gün boyu süren depresif duygudurum. (Ağlamaklı görünüm, mutsuzluk hali, boşlukta hissetme)
    2. Her gün ve gün boyu süren etkinliklere ilgide azalma, eskisi kadar zevk alamama
    3. Önemli derecede kilo kaybı ya da kilo alımı
    4. Uyku düzeninde bozulma (uyuyamama ya da aşırı uyuma)
    5. Psikomotor davranışlarda aşırı artma ya da gerileme
    6. Yorgunluk, bitkinlik ve enerji kaybı
    7. Değersizlik hissi, aşırı ya da ugun olmayan suçluluk duyguları
    8. Düşünceleri yoğunlaştırmada azalma ya da kararsızlık
    9. Yineleyen ölüm düşünceleri

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Çoğunlukla nedensiz olarak ortaya çıkan panik atak, tek başına ya da çeşitli fiziksel ya da

    ruhsal rahatsızlıklarla birlikte de görülebilir. Genel olarak stresli bir yaşam sürmek, baskılı bir

    ortamda yetişmiş olmak, genetik faktörler, kendini ifade etmekte ve iletişim kurmakta sorun

    yaşamak, içine kapanık yaşamak, duyguların net olarak ifade edilmesine olanak

    sağlanmamış olması ve mükemmeliyetçi yapı, panik atak yaşama ihtimalini yükseltmektedir.

    Bunların yanında geçmişte yaşanan travmatik olaylar da (kaza, tecavüz, taciz, doğal afet vs.)

    panik atak gelişmesine etken oluşturabilir.

    Panik atak yaşayan kişi o an içerisinde büyük bir endişe ve korku yaşar. Kalp krizi ya da

    beyin kanamasını geçirdiğini, öleceğini düşünmeye başlar. Bunun yanında terleme, çarpıntı,

    nefes alıp vermede bozukluk gibi fiziksel belirtiler de görülebilir.

    Panik atak teşhisi konulabilmesi için aşağıdaki kriterlerden en az 4 tanesinin aniden ortaya

    çıkmış olması ve 10 dakika içerisinde en yüksek seviyeye ulaşması beklenmektedir.

     Çarpıntılar, kalbin güçlü atması, veya kalp atışlarının hızlanması.

     Terleme.

     Titreme ya da sarsılma.

     Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma hissi

     Soluğun kesilmesi

     Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

     Mide bulantısı, karında rahatsızlık.

     Baş dönmesi, düşecek ya da bayılacak gibi hissetmek.

     Derealizasyon (gerçek değil ya da hayalmiş duygusu), veya depersonalizasyon

    (kişinin kendinden ayrılması duygusu).

     Delirme ya da kontrolü kaybetme korkusu.

     Ölüm korkusu.

     Karıncalaşma, uyuşma, hissizleşme.

     Üşüme, ürperme veya ateş basması.

    Panik atak yaşadığınızı düşündüğünüz an içerisinde mümkün olduğunca kendinizi

    dinlendirmeye çalışın. Bir yere uzanın ya da oturun ve kendinize bunun geçici bir atak

    olduğunu, fiziksel bir sorun yaşamadığınızı, ölmeyeceğinizi, delirmeyeceğinizi ya da kalıcı

    başka bir sorun yaşamayacağınızı hatırlatın. Atak anında canınızı sıkacak durumlardan

    olabildiğince uzak durmaya çalışın, stresli bir ortamdaysanız o ortamdan ayrılın. Kafeinli

    içecekler, içki ve sigara içinde bulunduğunuz durumu daha da şiddetlendirebilir. Panik atak

    anında çok hızlı nefes alıp vermek paniği arttırır. Bu sebeple panik atak esnasında bir kese

    kağıdının içinden nefes alınması, verilen karbondioksiti geri soluduğumuz için solunum hızını

    yavaşlatır, nefes alıp vermemizi düzene sokar.

    Bunun yanında genel anlamda yaşam tarzınızda bazı değişiklikler yapmak; sağlıklı

    beslenmek, aşırı yemekten ve uzun süre aç kalmaktan kaçınmak, düzenli spor yapmak,

    sağlıklı ve kaliteli bir uyku uyumak, kafeinli, asitli ve gazlı içeceklerden olabildiğince uzak

    durmak, kendimizi mutlu edecek ortamlarda daha fazla bulunmak, hobiler, sosyal aktivitelerle

    daha fazla meşgul olmak genel anlamda size yarar sağlayacaktır.

    Panik atak tedavisinde, gerek görüldüğü durumlarda ilaç tedavisi ile birlikte, danışanın

    gevşeme eğitimini, bilişsel yeniden yapılanma ve alışmasını konu alan bilişsel davranışçı

    terapi yöntemleri faydalı olmaktadır. Öncelikle danışanın fiziksel bulguları kriz anında ortadan

    kaldırması beklenir. Solunum egzersizlerini ve aşamalı kas gevşetme tekniklerini içeren

    gevşeme eğitimi verilir. Fiziksel belirtilerle başa çıkabilme bir şekilde danışana öğretildikten

    sonra danışanın işlevsel olmayan olumsuz inanç ve duygularını değiştirebilmesi hedeflenir.

    Alıştırma yöntemi ile birlikte danışanın korkutucu ya da tehlikeli olarak yanlış yorumladığı

    durumları tekrar gözden geçirip bunları normalleştirmesi sağlanır.

    Panik bozuklukların başka türleri de panik atak ile sıklıkla karıştırılmaktadır. O yüzden hem

    yaşadığınız sorunu tam olarak belirleyebilmek için hem de genel anlamda tedaviyi

    sağlayabilmek için bir uzmana danışmanız çok faydalı olacaktır.

  • Oyun Terapisi Nedir ?

    Oyun Terapisi Nedir ?

    Oyun terapisi çocukların uyumlu ve mutlu olarak yaşamalarını hedefleyen gelişimsel bir

    terapi şeklidir. Çocukların oyunu ve oyuncakları kullanarak kendilerini ifade etme

    gereksinimlerine odaklanan özel bir süreçtir.

    Oyun, çocuğun genel anlamda hayatı deneyimlemesine olanak sağlayan, yaratıcılığını

    geliştiren, mekan ve zaman bütünlüğünü kavramasını kolaylaştıran, motor becerilerini

    destekleyen, genel gelişimine büyük katkı sağlayan bir eylemdir. Zihinsel ve motor

    becerilerini geliştirmesinin yanı sıra bir diğer özelliği ise çocuğun içinde yaşadığı duygusal

    çatışmaların çözülmesini sağlamaktır. Çocuk özellikle yalnız oyun oynarken, tamamen kendi

    kurguladığı oyunu oynar ve kendi içinde çözemediği sorunlarla oyuncaklar vasıtası ile

    yüzleşir.

    Oyun terapisi çocuğun yaşadığı sıkıntıları anlayabilmek ve çocuğu bunlarla yüzleştirip çözüm

    üretebilmesini sağlayabilmek üzerine kurulmuş bir yöntemdir. Çocukların kendilerini rahatça

    ifade edebilecekleri bir ortam oluşturulur ve bu güvenli ortamda çocuğun, yaşadığı sorunları

    farkedebilmesi ve bunlarla nasıl başa çıkabileceğini öğretilmesi esas alınır.

    Yetişkinler bir sorunla karşılaştığında bu sorunu çözebilmek adına farklı yöntemleri düşünür,

    işin içinden tek başına çıkamazsa bir uzmandan ya da güvendiği birilerinden yardım alır,

    çözümü sağlarlar. Fakat çocuklar bu sorun tespiti ve çözümünü yetişkinler gibi

    yapamamaktadır. Oyun terapisinde çocuklar bunu hayal güçleri ile yapmaktadırlar.

    Yaşadıkları hayalkırıklıklarını yeniden oyunda canlandırarak gerektiğinde yönlendirmeler ile

    alternatif baş etme yöntemleri keşfederler ve bunları gündelik yaşantılarına aktarmayı

    öğrenirler.

    Özel olarak tasarlanmış oyun odasında her biri özel olarak bir anlam taşıyan oyuncaklarla

    oynayan çocuk, terapistin kabul edici tavrı ile birlikte toplum ya da aile tarafından doğru kabul

    edilmeyen düşüncelerini çekinmeden aktarır. Bu durum hem çocuğun bu duyguları doya

    doya yaşayıp içini dökmesini sağlar, hem de bu duyguları nasıl kontrol edeceği konusunda

    terapistinden yardım alır.

    Yaşadığı problemin kaynağının farkında olmayan çocuk, oyun oynarken yaşadığı sorunları

    ister istemez oyuncaklar ile anlatır vaziyete gelmektedir. Mesela bir oyuncak evinde aile

    yaşantısı kurgularken baba oyuncağını sürekli olarak yerleştirmeyi unutması ya da öfkeyle bir

    kenara fırlatması çocuğun baba ile olan ilişkisinde bir şeylerin doğru gitmediğini işaret

    etmektedir.

    Oyun terapisinde “yönlendiren“ ve “çocuk odaklı” 2 tür yöntem kullanılmaktadır. Yönlendiren

    yöntemde terapist, belirlediği sorunlarla çocuğu yüzleştirmek ve çözümler üretmek adına

    oyunun kurgusunu belirler. Çocuk odaklı yöntemde ise terapist sadece figürandır, oyunu

    kuran, yöneten ve oynayan çocuktur, eğer çocuk isterse terapist de oyuna dahil olur. Duruma

    göre iki yöntem de terapi sürecinde kullanılır.

    Endişe, kıskançlık, korku, takıntı, özgüven problemleri, dürtüsellik, saldırganlık, uyum

    sorunları, yeme alışkanlıkları, uyku problemleri gibi konularda yardımcı olduğu gibi, yaşadığı

    ağır travmalarla (ölüm, boşanma, cinsel taciz) yüzleşip bu yaralarını sarmasına da olanak

    sağlamaktadır.

  • Daha iyi hissetmek için ipuçları

    Daha iyi hissetmek için ipuçları

    Herkes dönem dönem kendini çok kötü hissedebilir. Duyguları ve düşünceleri olan biz insan ırkı için bu doğal bir süreçtir. Aksilikler üst üste gelir, yapacak işleriniz birikir, beklemediğiniz problemler ortaya çıkar, hayal kırıklıkları yaşarsınız ve bunların tümü size tükenmişlik hissi verir. Böyle bir süreçle karşı karşıya geldiğimizde işin içinden nasıl çıkacağımızı nereden başlayacağımızı bilemediğimiz anlar olur. Bu tip durumlarda kendi hayatımızda ufak değişiklikler yapmak, bakış açımızın değişmesine ve ihtiyaç duyduğumuz gücün geri gelmesine olanak sağlayacaktır. 
    Öncelikle çalışma ortamınızı ve yaşam alanınızı temizlemek ve düzenlemekle işe başlayın. Kendinizi sıkışmış ve bunalmış hissettiğiniz anlarda çalışma ve yaşam alanlarınızın da iç dünyanızı yansıtırcasına normal düzeninden çıktığını ve normale göre daha dağınık olduğunu farkedeceksiniz. Masanın üstündeki kağıtları düzenlemek, çekmecelerinizi elden geçirmek, odanızdaki dağınıklığı gidermek sizin daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.
    Nereden başlayacağınızı bilemediğiniz anlarda size en kolay gelen işi seçin ve başlayın. Hiç bir şey yapmamaktansa çok da aciliyeti ve önemi olmayan bir işi dahi tamamlıyor olmak yeniden çalışma isteği getirecektir size. Ek olarak yapılacaklar listenizde duran ve sayfayı kalabalık gösteren bir kaç parça işi de silmiş olacaksınız 
    Canı sıkan konuları sevdiklerinizle konuşmaktan asla çekinmeyin. Kendi kendinize yetmediğiniz zamanlar olacaktır, fikirlerine güvendiğiniz kişilerden destek alın, farklı düşüncelere ve fikirlere açık olun. Bunun yanı sıra sevdiklerinizde bu sıkıntılarınızın dışındaki herhangi bir konuda konuşmak da bu sancılı süreçte size moral ve motivasyon sağlayacaktır.
    Mükemmeliyetçi düşünce yapısından mümkün olduğunca sıyrılmaya çalışın. Bazı zamanlar bir işin tamamlanamamasının en büyük nedeni, o işi kusursuzca yapma isteğimizdir. 
    Kendinize zaman ayırın. Canınızı sıkan konu dışında da bir hayatınız olduğunu unutmayın ve kendiniz için birşeyler yapmaya çalışın. Sizi geliştirecek uğraşlar bulmak hayatla aranızdaki bağı güçlendirecektir. 
    Kendinize ayırdığınız zaman kadar olmasa da başkalarına da zaman ayırın. Diğer insanları mutlu etmeye çalışın, sokak hayvanlarına yardım edin, zor durumdaki bir arkadaşınıza destek olun. İç huzurunuz için bu tip davranışlar çok önemlidir. Özellikle de kendinizi “işe yaramaz” hissettiğiniz dönemlerde başklarına yardımcı olabiliyor olmak size huzur verecektir. 
    Spor yaptığınızda vücudunuzda endorfin hormonu sağlayacaktır ki bu hormonun ağrı kesici etkisi kulladığımız ilaçlardan otuz kat daha fazladır. Eğer zaman sıkıntısı yaşıyorsanız evde bir kaç hareket yapmak, akşam 15-20 dakika yürüyüş yapmak size iyi gelecektir. 
    Bakış açınızı değiştirmeye çalışın. Aslında hayat tamamen bizim algılarımızdan ibarettir. Bir olayın ne kadar can sıkıcı ne kadar keyifli ne kadar rahatsız edici olduğuna biz karar veririz. Bu kararları verirken  geçmiş tecrübelerimiz, bize öğretilenler, travmalarımız, o anki ruh halimiz gibi içsel etkenlerin yanı sıra havanın sıcaklığından tutun da toplantı yaptığınız odanın duvarların renklerine kadar bir çok dış etkenler olaya bakış açınızda ciddi anlamda rol oynamaktadır. Yaşadığınız sıkıntıyı mümkün olduğunca diğer etkenlerden bağımsız değerlendirmeye çalışıp çözüm süreçlerini de buna göre planlamanız gerekmektedir. 
    Farklı bakış açıları oluşturmakta sıkıntı yaşıyorsanız ya da baktığınız bütün açılar size farklı farklı olumsuzluklar getiriyorsa profesyonel bir destek almaktan çekinmeyin. İç dünyanızı tanımak, beklentilerinizi düzenlemeyi öğrenmek, farklı bakış açıları edinebilmek size hayatta çok şey kazandıracaktır. 

  • Çocuklu Ailelere Yaz Tatili İçin Öneriler

    Çocuklu Ailelere Yaz Tatili İçin Öneriler

    Zorlu okul dönemi sonrası tatile giren çocuklarınız, bu süreçte eğlenirken bir yandan gelişimlerini de sürdürsün. İşte ailelere çocukları ile verimli zaman geçirebilmelerini sağlayacak bir kaç öneri..

    Yaz okullarını değerlendirin

    Yaz okulları çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimlerinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle toplu yapılan aktiviteler, yaşıtlarıyla birlikte geçirdikleri kaliteli zaman vesilesiyle iletişim becerileri için faydalı olurken aynı zamanda takım oyunu, birlikte hareket etme, sorumluluk alma gibi becerileri de kazanmalarına yardımcı olur. 
    Yaz okulu seçerken çocuğunuzun ilgi alanları ve becerilerini de göz önünde bulundurulmalıdır. Spora ilgi duymayan bir çocuğu sanatsal etkinleri olan bir okula yönlendirmek daha faydalı olacaktır.

    Müzeler, sergiler, tarihi yerler

    Yaz tatili sürecinde çocuğunuzun tarihi ve kültürel geziler yapmasına olanak tanıyın. Fırsatlarınız doğrultusunda müzeleri, sergileri ve tarihi yerleri gezdirmeye çalışın.

    Aileden Uzak Bir Tatil

    Yaşına uygun olarak güvendiğiniz bir akrabasının ya da arkadaşının evine bir süreliğine kalmaya gönderin. Bu durum kendi işlerini idare edebilme yeteneklerini, özgüvenlerini, sorumluluk alma duygularını geliştirecektir. 
    6 yaşa kadarki süreçte çocukları uzun süreli olarak bir yerlere göndermek faydadan çok zarar getirmektedir. Çocukları tatil döneminde büyükannelere ve büyükbabalara göndermek anne baba için çok cazip olsa da çocuğun terkedildiğini düşünmesine yol açabilir. Aynı zamanda disiplin konusunda genellikle büyükanne ve büyükbabaların anne baba kadar net olmayışı çocuğun edindiği özelliklerini kaybederek geri dönmesine sebep olabilir. Bu yaş grubu çocuklarda bu tip anneden babadan uzak tatilleri 1 haftadan daha uzun tutmamaya çalışın.

    Hayallerindeki mesleğe ilişkin staj olanakları

    İleri yaş çocuklarınız bu dönemi hayallerinde meslekle alakalı staj yaparak geçirebilirler. Bu durum hem çalışma hayatına, yaşamın zorluklarına adapte olmaları için hem de kafalarındaki mesleğin artılarını eksilerini çok daha yakından görüp analiz etme fırsatı bulabilmeleri açısından faydalı olacaktır.

    Kitap okuma alışkanlığı kaybolmasın

    Okul döneminde kazandığı okuma alışkanlığını yitirmemesi açısından düzenli olarak günde birkaç sayfa da olsa okumaya teşvik edilmelidir. Çocuğunuzun kitap okumasını sağlamaya çalışırken sizler de ona örnek teşkil ediyor olmalısınız. Anne ya da babası tüm günü tabletle, telefonla ya da bilgisayar başında geçirirken ve hiç kitap okumazken çocuğunuza  bilgisayar başında oturmamasını, kitap okumasını tembihlemeniz faydalı  olmayacaktır. 

    Tatilde aile bağlarını sağlamlaştırın

    Okul döneminde pek görüşme fırsatı bulunamayan akrabalarıyla görüşmesini sağlayın. Fırsatınız olursa il dışında yaşayan akrabalarınızı ziyaret edin, çocuğunuzun onları da benimsemesini sağlayın. Aynı şehirde bulunan akrabalarınızla da belirli aralıklarla düzenli bir görüşme sistemi oturtmaya çalışın. Ergenlik dönemindeki çocuklar bu tip gezilerden pek hoşlanmasalar da aile bağlarını kuvvetlendirebilmek adına faydalı olacaktır.

    Gezilerinizde aktif olarak rol almalarını sağlayın

    Araba ya da otobüsle seyahat ederken çocuğunuzla sohbet halinde olun. İçinden geçtiğiniz illeri tanıtın, zamanınız varsa o şehirlerde kısa molalar verin oraları da tanımasını sağlayın. 
    Seyahat esnasında haritadan ya da navigasyon cihazlarından takip etmesini, size yol göstermesini isteyin. Bu sayede hem kendisini o seyahatin bir parçası olarak hissedecek ve sizle olan iletişimi güçlendirecek hem de sorumluluk alma becerilerini, dikkat ve konsantrasyonunu geliştirecektir. Aynı zamanda içinde yaşadığı coğrafyayı tanıması açısından da çok faydalı olacaktır.

    Video oyunlarını kısıtlayın

    Çoğu çocuk tatili sınırsız oyun oynama zamanı olarak görür. Bu süreyi belirli limitlerde tutabilmek çocuğunuzun gelişimi açısından çok faydalı olacaktır. Günde 1 saat gibi bir süre normal karşılanabilir. Eğer bu süreyi çok aşıyorsa ona ev içerisinde yaşına uygun olarak farklı hobiler yaratmaya çalışın, dışarı çıkmaya teşvik edin, kendisiyle daha fazla vakit geçirin. 
    Bilgisayarı ortak olarak kullanılan bir alana taşıyın. Bu sayede hem bilgisayar başında geçirdiği vakitleri kontrol etme fırsatınız olacak hem de bilgisayar başında geçirdiği vakitte aileden tamamen kopmamış olacaktır. 

    Çocuğunuzu kitap okuma, günlük tutma, koleksiyon yapma konularında cesaretlendirin. Zevk alabildiği başka aktiviteler yaratmak çocuğunuzu bilgisayardan ve video oyunlarından uzaklaştıracaktır.

    Rutinlerini kaybettirmeyin

    Tatili sınırsız özgürlük olarak görmemesini sağlayın. Bu dönemde yeme ve uyku alışkanlıklarını kaybetmesi birkaç ay sonra okul açıldığında tekrardan adaptasyon sorunlarına yol açacaktır. 

    Ayrı anne babalar..

    Ayrı yaşayan anne ve babalar çocuklarının iyiliği için bazen birlikte tatile çıkmayı uygun görürler. Bu durum iyi niyetli bir yaklaşım olsa da çocuğa geri dönüşü maalesef sanıldığı kadar iyi olmamaktadır. Ayrılığı kabullenmiş ve buna alışmış bir çocuk, güzel geçen bir tatilden sonra tekrardan anne ve babasının birleşeceği düşüncesine kendisini kaptırır ve bu da gerçekleşmediği zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Bu sebeple çocukla ebeveynlerinin ayrı ayrı tatillere çıkması çok daha sağlıklı olacaktır.

    Derslerden tamamen kopmayın

    Çalışma alışkanlıklarını kaybetmemesi açısından tatil döneminde de çocuğunuzun ders çalışmasını sağlayın. Çok yoğun olmayan bir program ile dönem derslerinin üzerinden geçmesini, eksik kaldığı konuları tamamlamasını sağlayın. Okulların rehberlik servisleri ile görüşüp bir çalışma programı talep edebilirsiniz. Çocuğunuzun yaşına ve okulun eğitim sistemine uygun bir programı onlar sizler için hazırlayacaklardır.

    Sosyal sorumluluk projelerine dahil edin

    Fırsat buldukça çocuğunuzu sosyal sorumluluk projelerine, gönüllü aktivitelere dahil edin. Hayvan barınaklarını ve yaşlıları ziyaret etmesine olanak sağlayın. Vicdani değerlerinin, empati yeteneklerinin gelişmesine yardımcı olacak, içinde yaşadığımız hayatı daha detaylı tanımaları açısından faydalı olacaktır.
    Ergenlik öncesi dönemde bir çocuğunuz varsa eğer, karşılaştığı sahneler kendisini derinden yaralayabilir. Bu sebeple bu tip gezileri biraz daha ileri yaşlara bırakın.

  • Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel Depresyon

    Güneşli güzel günlerin yerini daha kapalı, yağışlı havalara bırakması, günlerin kısalması,

    açık alanlardansa kapalı yerleri daha çok tercih etmek zorunda kalışımız ister istemez

    keyfimizin kaçmasına neden olabiliyor.

    Çocuklu ailelerde ve öğrencilerde okulların açılması ile birlikte oluşan maddi ve manevi

    kaygı, çalışan kesimde genellikle iş yoğunluluğun yaz dönemi sonrası artması, özellikle

    büyük şehirlerde yaşayanlar için kötü hava koşulları sebebiyle oluşan normal dışı trafik vb.

    sebepler bu mevsimde modumuzun düşmesine sebep oluyor. İlkbahar ve yaz mevsimlerinde

    değişik sosyal faaliyetlerle meşgul olup kafamızı dağıtma fırsatı bulurken sonbahar ve kış

    mevsimlerinde soğuk ve karanlık sebebi ile kapalı ortamları seçmek ya da evden hiç

    çıkamamak daha kaygılı ve depresif olmamıza neden olabiliyor.

    Bununla birlikte güneş ışınları ile birlikte beyinde artan seratonin (mutluluk hormonu)

    miktarının azalması ile de mevsimsel depresyon görülebilir.

    Sonbahar depresyonu daha çok kadınlarda görülmekle birlikte daha önce depresyon tanısı

    almış kişilerin de bu mevsimde yineleme ihtimali yüksektir. Hamilelik sürecinde bulunanlar da

    hormonal değişikliklerle birlikte bu süreçten daha fazla etkilenebiliyor.

    Bu dönemde kişi yorgunluk, bitkinlik, isteksizlik, çabuk sinirlenme, karamsarlık, libidoda

    azalma, konsantrasyon eksikliği, uykusuzluk, yorgun ve bitkin uyanma gibi şikayetler

    yaşayabiliyor. Bu tip sıkıntılar yaklaşık olarak 2 hafta sürmesi normal sayılabilecekken, 2

    haftadan daha uzun süre devam etmesi halinde bir uzmandan destek almak gerekmektedir.

    Tedavi edilmeyen depresyonda bu belirtiler çok uzun süre devam edebilir, mesleki ya da

    akademik başarıyı düşürebilir, ikili ilişkilerde sorunlara, cinsel bozukluklara, alkol ve

    uyuşturucu madde kullanımına ve hatta kişinin kendisine fiziksel zarar vermesine yol açabilir.

    Depresyon tedavisinde ilaç ve psikoterapinin son derece faydalı olduğu bilinmektedir. Bunun

    yanı sıra gündelik hayatta uygulayabileceğiniz bazı basit yöntemler de depresyondan

    uzaklaşmanızı ve keyiflenmenizi sağlayacaktır.

    Mümkün olduğunca sevdiğiniz kişilerle vakit geçirin, aklınıza takılan çözümsüz konulardan

    uzaklaşın

    Spor yapmaya özen gösterin. En azından günde yarım saatinizi açık havada yürüyüşe

    ayırmaya çalışın.

    Evinizi mümkün olduğunca temiz ve toplu tutmaya çalışın, canınız sıkıldığında evdeki bir

    çekmeceyi ya da dolabı düzenleyin. Bir şeyleri düzeltiyor olmak sizi psikolojik olarak

    rahatlatacaktır.

    Çarşaflarınızı sık sık değiştirin, odanızı mümkün olduğunca havalandırın, güzel kokular

    keyfinizi yerine getirecektir.

    Gün ışığından olabildiğince faydalanın. Eve daha çok ışık girmesini sağlayın. Dışarı çıkmak

    için bütün fırsatları değerlendirin

    Karbonhidrat tüketimini mümkün olduğunca azaltın, bol bol su tüketin, kafeinli içecekler

    yerine bitki çaylarını tercih edin.

    Zamanınızı uyuyarak geçirmeyin, erken kalkmaya özen gösterin

    Kendinize bir hedef koyun ve onu gerçekleştirmek için çaba sarfedin

    Sizi oyalayacak bir hobi edinmeye çalışın. Yeni insanlarla tanışma olanağı sağlayacak

    aktivitilere katılın fakat çok kalabalık ortamlar sizi rahatsız edebliir, daha ufak grupları tercih

    edin.

    Sizi mutlu eden anılarınızı sıklıkla aklınıza getirin, hayallerinizi gerçekleştirebilmek için bir

    program yapın.

  • İd Ego – Süper Ego

    İd Ego – Süper Ego

    20. yüzyılın ortalarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde insanların vicdan

    duygusunu sorgulayan Freud, davranışlarımızı gelişim teorisi ekseninde inceleyerek, bilinci 3

    ruhsal kategoriye ayırmaktadır.

    – İd

    – Ego

    – Superego

    Freud’a göre toplum içerisinde durum ve davranışlarımız bu 3 ruhsal duruma göre şekillenir.

    Karar verme ve yargılama yeteneklerimizin bu 3 ruhsal aşamanın gelişimine bağlı olarak

    oluştuğunu savunan Freud, bu 3 soyut kavramın güdülerimizle ve toplumdan edindiğimiz,

    sonradan öğrendiğimiz bilgilerle şekillendiğini söylemektedir.

    İd, en yalın tabirle ilkel benliktir. İhtiyaçlara göre şekillenen, durdulamayan yanımızdır.

    İçgüdülerimizi kapsamaktadır. Mantıkla ve gerçeklikle çakışmaktadır, tamamen kuralsızlık

    hakimdir. Sadece haz ilkesine dayalıdır. Cinsellik, açlık, saldırganlık ide örnektir. Freud idi

    içimizdeki şımarık çocuk olarak tanımlamaktadır. İd, istediklerinin mantıklı olup olmadığını

    sorgulamadan, uygulanabilirliğini düşünmeden sadece ister.

    İd her zaman zevke yönelir. İdin duyduğu ihtiyaçlar karşılanamazsa ya da ertelenirse strese

    gireriz, karşılandığı zaman tatmin oluruz. Yapmaktan kaçındığınız işleri gözden geçirdiğiniz

    zaman bunların hepsinin aslında size zevk vermeyen işler olduğunu farkedebilirsiniz. Buna

    karşın, çok istediğimiz bir şeyi yapmak için ise müthiş bir heves ve istekle hareket eder

    oluruz. Bu davranışlarımız tamamen ide uygun davranışlardır.

    Ego, bilincin orta aşaması olarak tanımlanabilir. İdin istekleri ile çevre arasında bir denge

    kurmaya çalışır. İd haz ilkesi ile çalışırken, ego gerçeklik ilkesi ile çalışır. Superego ve İd

    arasındaki köprüyü kurup mantıklı bir çözüm bulmaya çalışır.

    Ego bunu yaparken zaman zaman “Bastırma”, “Mantığa Bürüme”, “Yansıtma”, “Yüceltme”

    gibi bazı savunma mekanizmaları uygular. (Bu savunma mekanizmalarına da gelecek ay

    değineceğiz.)

    Süperego, bu sistemdeki son parçadır. Ahlak ve toplum normlarına göre şekillenir. Çocukluk

    döneminde aile tarafından verilen kuralların içsel temsilcisidir. En idealini ve en mükemmelini

    uygulamaya çalışır. Toplumun ahlak değerleri ile değerlendirerek davranışın uygunluğunu

    belirler.

    İstekleri bastırmak konusunda çok katıdır. Gerektiğinde açlıktan ölmenin bile topluma ayıp

    olmasından daha doğru olduğunu savunur. Egoyu gerçek amaçlardan ziyade toplumsal

    değerlere göre, ahlaki değerlere göre şekillendirmeyi hedefler.

    Bir örnekle bu sistemi açıklamak gerekirse, topluca gittiğiniz bir yemekte yemek servisine

    daha 1 saat vardır ve çok acıkmışsınızdır. İd size “bana yemek ver!” der en kaba haliyle.

    Süperego ise “burada yalnız değilsin, arkadaşlarınla birlikte geldin, herkesle birlikte yemek

    yemen lazım, yoksa çok ayıp olur.” der. Ego ise iki tarafı da dinledikten sonra mantıklı bir

    çözüm bulmaya çalışır. “Çok açsın, 1 saat daha beklersen eğer bu senin için hiç iyi

    olmayacak, çaktırmadan dışarı çık, açlığı bastıracak ufak bir şey ye ve kimseye belli

    etmeden geri gel” der.

    Süperegonun çok gelişmiş olduğu ve egoyu bastırdığı bireyler, öğrendiği kurallara, ahlak

    kavramına ve normlara çok bağlı hareket edeceğinden, herşeyi “ayıp olur” şeklinde

    değerlendirir ve daha içe kapanık bir karakter oluşturur. İsteklerini dile getirmekten çekinir,

    inisiyatif alamaz, ikili ilişkilerinde “karşı tarafa rahatsızlık vermemek adına” kendini geriye

    çeker, güçlü ilişkiler kuramaz.

    Yaptığı çoğu şeyi değerlendirirken kendisine kızar, kaygı ve stres yaşar. Sürekli bir suçluluk

    duygusu içerisindedir.

    Örnek olarak karşı cinse karşı duyduğu ilgiyi göstermek isterken, bir yandan da onu rahatsız

    ederim, ayıp olur düşüncesiyle kendisini uzaklaştırır ve bir ilişkiye başlayamaz. Ya da daha

    basit bir örnekle oturduğu bir kafede garsona seslenme konusunda endişeleri vardır, eğer

    garsona seslenirse yan masadaki kişilerin rahatsız olacağını düşünerek siparişini garson

    masasına gelene kadar erteler, bastırır ve aç bekler.

    Süperegonun gelişmediği ya da az geliştiği durumlarda ise kişi çok bencilce hareket eder,

    çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine saygı duymaz, ilkel benliğinin ihtiyaçlarını daha ön

    plana çıkartır. Eğer canı yemek yemek istiyorsa yemek yer, çevreye aldırış etmez. Yanında

    aç birisinin olması umrunda değildir. Ya da canı o sırada yüksek sesle müzik dinlemek

    istiyorsa çevresindekilerin bundan rahatsız olacağını umursamaz, dilediği gibi müziğini dinler.

    Sağlıklı bir gelişim için bu dengenin korunması gerekmektedir. Süperego gelişiminin temelleri

    ailede atıldığı için ailelerin hangi kuralların ne katılıkta olması gerektiğini çocuklarına doğru

    bir biçimde aktarmaları çocukların gelecek yaşantılarındaki karakterini şekillendireceği için

    büyük önem taşımaktadır.

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Özgüven, özellikle çocukluk döneminde ailenin tutum ve davranışları ile büyük ölçüde şekillenir. Ailenin genel tavrı, çocuklarına gösterdikleri güven, sağladıkları fırsatlar, almalarını sağladıkları sorumluluklar, başarıyı onaylama yöntemleri ile çocuğun birey olma yolunda kişiliğinin gelişmesine olanak sağlar. Bu sürecin sağlıklı geçirilememesi durumunda ise kişinin gerek çocukluk döneminde gerekse ilerleyen yaşlarında kendini kabul edemeyen, güvenemeyen, utanan, çekinen bir birey olmasına neden olur. 

    Çocuklarda özgüven gelişimini sağlamak adına anne ve babalara bazı görevler düşmektedir.

    – Çocuktan beklentiler gerçekçi olmalıdır. Henüz motor becerileri yeteri kadar gelişmemişken onu bir çok sanatsal ve sportif faaliyete sokmak ve başarızlığına göz yummak çocukta özgüven kaybına neden olacaktır. Aynı sebeple tuvalet eğitimi de yaşından önce verilmemelidir. Henüz kas yapısı tuvaletini tutmaya müsait değilken verilen eğitim hem aileler için hüsranla sonuçlanmaktadır hem de çocukta başarısızlık hissiyatı oluşturacaktır.

    – Akademik başarısı değerlendirilirken aldığı nottan ziyade derse olan ilgisi, alakası ve sosyal becerileri değerlendirilmelidir. Her çocuğun her dersten yüksek not almasını beklemek hem sizi hayal kırıklığına uğratacaktır hem de çocukta başa çıkamayacağı bir baskı oluşturacaktır. Bu baskı hem okula olan sevgisini negatif etkileyecek hem de kendisini yetersiz hissetmesine neden olacaktır.

    – Kıyaslamalardan mutlak suretle kaçının. Filancanın oğlu sizin oğlunuzdan daha akıcı konuşuyor olabilir, filancanın kızı sizin kızınızdan daha çok şarkı sözü biliyor olabilir. Bu, sizin çocuğunuzu yetersiz ya da başarısız yapmaz. Sadece sizin çocuğunuzun o kıyasladığınız çocuktan daha farklı ilgi alanları olduğunu gösterir. 

    – Okul yaşantısında ya da gittiği kurslarda başarılarından çok çabasını değerlendirin. En nihayetinde onun bir çocuk olduğunu ve bir yetişkin kadar hırs, konsantrasyon ve istek gösteremeyeceğini aklınızda bulundurun.

    – Çocuğunuzun özbakımını yaşına uygun bir şekilde yapmasına olanak tanıyın. Yaşlara göre özbakım becerileri değişmektedir. Bu konuda bilgi sahibi olup ona göre beklentilerinizi şekillendirmeniz sağlıklı olacaktır.

    – Çocuklarınız bir problemle karşılaştığı zaman o problemi çözmek yerine çocuğunuza o problemi nasıl çözeceğini öğretmeniz gerekmektedir. Hazıra alışan ve sorumluluk almaktan yoksun büyüyen çocuklar kendilerini değerlendirebilme fırsatı bulamadıkları için özgüven konusunda da sorun yaşarlar. Bir şeyleri kendi kendine hallettiğini gördükçe de kendilerine inanmaya başlarlar.

    – Sıkıntılarını dinleyin ve kendisini ifade etmesine izin verin. Konuşma hakkı tanınmayan çocuklar ileride de söylemek istediklerini söylemeye çekinen bireylere dönüşeceklerdir.

    – Yarım kalan işlerini tamamlaması için motive edin. Bir şeyden sıkıldığı zaman önüne hemen başka bir şey koyuyor olmak ileriki yaşantısında da sorun çözmekten ziyade sorundan kaçan bir birey olmasına neden olacaktır. Sorun çözemeyen birisi de ister istemez özgüven problemleri yaşayacaktır.

    – Özellikle 3-6 yaş dönemi içerisinde çocuklar ebeveynlerini çok fazla izliyor ve davranışlarını takip ediyor olurlar. Sizler anne baba olarak kendinden emin, rahat ve çözüm odaklı tavırlar sergilemezseniz, söylediklerinizin çok bir anlamı olmayacaktır. Çocuklar sözlerden çok davranışlara önem verir. Bir çocuğa sigaranın zararını anlattıktan yarım saat sonra karşısında sigara içiyorsanız o çocuk asla sigaranın zararlı olduğunu kabul edemeyecektir. Özgüven konusunda da bu aynı şekildedir. Eğer göstermesini beklediğiniz bir davranış varsa siz de onunla birlikte o şekilde davranmalısınız.

    – Çocuklar gelişim süreçleri içerisinde sürekli olarak sınırlarını belirlemeye çalışırlar. Bu sınırlar net bir şekilde belirlenemezse çocuk, kendi öz kontrolünü geliştirmekte problem yaşar. Bu da akademik ve sosyal yaşantısında zorluk yaşamasına, bu sebeple de kendine olan inancını kaybetmesine neden olur. Belli bir disiplin evin içerisinde muhakkak olmalıdır ve bu sınırlar anne, baba ve evde yaşayan başka akrabalar ya da bakıcılar tarafından benimsenmeli, herkes tarafından uygulanmalıdır.

    – Başarılı olabileceği ortamlar yaratmaya çalışın. Bir oyun oynarken kasten yenilmek çocuğa özgüven kazandırmaz, bu maalesef yanlış bilinen bir doğrudur. Aksine sizin samimiyetinizi sorgular. 4 yaşınızdaki oğlunuzla teke tek maç yapıyorken maçı kaybetmeniz gerçekçi değildir. Maçı kazanırken onun da bazı başarılar kazanmasına fırsat vermek önemlidir. Maçın galibi siz olsanız da maç bitiminde konuşulan konu onun attığı golün güzelliği ve kazanma çabası olmalıdır.

    – Çocuğunuz size bir şey anlatırken sadece dinlemeniz yeterli değildir. Ona değer verdiğinizi vücut diinizle de göstermelisiniz. Başka bir şeylerle uğraşarak yüzüne bile bakmadan diyalog kurmaktansa gözlerine bakarak, mümkün olduğunca onun hizasına gelerek anlattıklarını kulak vermek, çocuğun önemsendiğini hissetmesini sağlayacaktır.

    – Kendi işleriniz ile alakalı olarak da yaşına uygun bir şekilde kendisinden yardım isteğinde bulunun ve bu yardımı takdir edin. 
    Bunlar ve bu paralelde davranışlar çocuğunuzun kendini değerlendimesine olanak tanıyacak, yaptığından emin, çözüm odaklı, başarılı, istekli ve özgüveni yüksek bir birey olmasını sağlayacaktır.
    Bu tip durumlarda bir uzmanla birlikte çalışıyor olmak, davranışları birlikte gözden geçirmek çok daha faydalı olacaktır. 

  • Çocuklara ölüm haberini vermek

    Çocuklara ölüm haberini vermek

    Ölüm yetişkinler için dahi karmaşık ve kabullenmesi güç bir durum iken, çocukların bu acı durumu kavrayabilmesi, o kişinin yokluğuna alışabilmesi çok daha zordur. Çocukların ölüm kavramına bakışları yaşlara göre çok değişkenlik göstermektedir. Çocuğa ölüm haberi verilirken yaşına uygun bir şekilde izah edebilmek çok önemlidir.
    3 yaştan önceki dönemlerde çocuklar ölüm kavramını hiç anlayamazlar. 3-6 yaş aralığında ölümü anlarlar fakat geri dönüşü olabilecek bir durum gibi değerlendirirler. 6 yaştan itibaren yavaş yavaş anlamaya, durumu geri dönülmez bir şey olarak kavramaya başlasalar dahi 10-12 yaş civarında gerçek ölüm algısı oturmaya başlar.
    Çocuğa ölüm haberini verirken her zaman dürüst olmak gerekmektedir. Hiç bir şey yokmuş gibi davranmak, ölen kişinin bir yere gittiğini geri geleceği söylemek geniş zamanda çocuğa çok daha büyük zarar vermektedir.  Her gün kaybettiği yakının geleceği döneceği ile yaşayan çocuk, her gün tekrardan hayal kırıklığı yaşıyor ve ölen kişiye karşı öfke hissetmeye başlıyor. Kendisini terkedip gittiğini, onu sevmediği için geri dönmediği düşünmeye başlıyor.
    Ölüm beklenmeyen, ani bir ölüm ise bunu alıştırarak söylemek faydalı olacaktır. Öncelikle hastalandığı ve durumunun kötü olduğu söylenerek çocuk bu duruma hazırlanabilir. Fakat bu süreç çok uzatılmamalıdır çünkü bu süreç içerisinde çocuk hiç beklemediği bir anda bu ölüm haberini başka bir kaynaktan duyabilir bu da hem kendisi için bir şok olur hem de size olan güveninin zedelenmesine yol açabilir.
    Çocuğa ölüm haberini, çocuğun kendisine yakın hissettiği, sevdiği ve sevildiği birisi tarafından verilmesi gerekmektedir. Güvenmediği ya da yeteri kadar tanımadığı, sevmediği birisinden bu haberi alması durumu kabullenmesini zorlaştıracaktır.
    Kültürmüzde sıklıkla rastlanılan bir diğer sakıncalı durum ise ölümü bir ödül, bir güzellik olarak gösterme kaygısıdır. Ölen kişinin arkasından “Allah onu çok sevdiği için ya da çok iyi bir insan olduğu için yanına aldı gibi söylemler çocukta farklı kaygılara yol açabiliyor. Böyle bir durumla karşılaşan çocuk, iyiliğin göstergesi olarak ölümü kabulleniyor ve kendisinin ve diğer yakınlarının da ölmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. Bu ölüm gerçekleşmediği vakit de kendisinin ve diğer yakınlarının aslında iyi insanlar olmadıklarını ya da Allah’ın onları sevmediğini düşünebiliyor. Aynı şekilde ölüm bir ceza olarak da gösterilmemelidir. Hayatın doğal bir parçası olduğu, tüm canlıların bu süreci er ya da geç yaşayacakları yaşına uygun bir dil ile aktarılmalıdır. 
    Çocuğun yas sürecini yaşamasına müsade ederken, cenaze, defin ve diğer kültürel anma törenlerinden mümkün olduğunca uzak tutmak faydalı olacaktır. Diğer yakınlarını çok kötü durumda görmek yaşı gereği kaldıramayacağı bir durum olabilir. 
    Ölüm haberini alan çocuğun tepkisini doğal bir biçimde yaşamasına müsade etmek gerekir. Ağlamasına engel olunmalalı, duygularını boşaltmasına olanak sağlanmalıdır. Yaşını da göz önünde bulundurarak ondan çok olgun bir davranış sergilemesini beklemek çocuğa kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklenmesine neden olur. Konuşmaya zorlanmamalı ancak konuşmak istediğinde de kendisi ile konuşulmalıdır.
    Ölüm çocuğa ne kadar doğru ve sağlıklı bir biçimde anlatılırsa anlatılsın, yaşına da bağlı olarak çocuk ölüm olayını çok rahat kabullenemeyecektir. Özellikle kaybedilen kişi ebeveynlerinden biri ise bu süreç çocuk için çok daha zor olacaktır. Bu duruma maruz kalan çocuğun genel davranışlarını gözlemlemekte ve bir uzmandan genel bir destek almakta çok fayda bulunmaktadır. 

  • Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yakın İlişkiler Neden Zordur?

    Yaşamak kişisel ilişki kurmaktır….

    Hepimizin anne babası var, çoğumuzun dost ve kardeşleri var, bazılarımız evli ve çocuk sahibiyiz. Zaman zaman hayal kırıklığı, öfke ya da kederle de son bulsalar da, çoğumuz bu ilişkilerin son derece değerli olduğunu düşünürüz. Ailelerimize oldukça fazla zaman ayırırız ve dostluk, sevgi, evlilik konuları üzerinde düşünürken yine oldukça fazla fiziksel ve ruhsal enerji harcarız.

    Öte yandan, tüm çabalarımıza karşın, yakın kişisel ilişkileri kurmak ve sürdürmenin ne kadar zahmetli bir iş olduğunu kabul etmek için bilge bir kişi ve ya kâhin olmamıza gerek yok. Yakın ilişkilerkurmak ve sürdürebilmek gerçekten zor ve zahmetli bir iş. Kurduğumuz kişisel ilişkilerin birçoğu yakın ilişkiler değildir. Dostlarımızın ve ailemizin sorunlarını, gözlemlerini ya da konuştuklarını duyarlılıkla dinlemeyiz; ilgi duydukları her neyse, bunda onlara destek olmak için gerekli çaba ve gayreti göstermeyiz. Oysa onlar kalıcı diğer ilişkilerimizin birçoğu geçicidir. Dostlarımız bizi eleştirdiği, eğlenceli gelmediği, sinirimize dokunmaya başladığı takdirde kendimizi geçici olarak ya da ebediyen ilişkiden geri çekebiliriz.

    Gerçek samimiyet ise farklı renkte bir ilişkidir. Çoğumuz hayatımızı, düşüncelerimizi, korkularımızı ve özlemlerimizi paylaştığımız samimi ve içten ilişkiler kurmayız. Gerçek ve samimi ilişkiler kurmayı ve yaşatmayı enerji ve kuvvet gerektiren bir çaba olarak görürüz. Bir çok evli çift samimiyete asla ulaşamıyorlar. Samimiyeti ayakta tutmakta oldukça zordur. Boşanma oranlarına şöyle bir göz atmak birçok çiftin samimi ilişkiler kuramadıklarından yakındıklarını görmek mümkün.

    Bu sorunlar sadece romantik duygusal ilişkilere mahsus değildir. Hepimizin hayatında dostlarımızın sıradan bir tanıdığa, uzak yabancılara, hatta kötü düşmanlara dönüştüğüne şahit olmuşuzdur. Çok yakın dostlar kendileri için çok önemli olan meseleler hakkında ciddi anlaşmazlığa düştüklerinde, dostluğun bitmesi hiçte sürpriz değildir. Genelde bu dostlukları ayakta tutabilmek için gönüllü olmuyoruz. Peki, ama kişisel ilişkiler kurmak ve onları ayakta tutmak neden bu kadar zor? Belki de samimiyete ihtiyacımız var. Ve ilk bakışta dostlara ve bir aileye sahip olmak pekte zor gibi gelmiyor. Burada yolunda gitmeyen bir şeyler var. Eğer dostluk ve aşk düşündüğümüz gibi değerliyse ve samimi ilişkilerin kurulması ve olduğu gibi korunması görece kolaysa, o zaman bunlar neden bu kadar tehlike içindeler?

    Kişisel ilişkiler belki değerlidir, ama çoğumuzun sandığı nedenlerden ötürü değil. Kişisel ilişkiler kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için değil, bizi daha iyi bir insan haline getirdiği için değerlidir. Eğer bu tez doğru ise kendini iyi hissetmek için ilişkiye girenler büyük olasılıkla samimiyetin getireceği en iyi imkânlardan mahrum kalacaklardır ve bu ilişkileri yürütmeleri için pek bir nedenleri olmayacaktır.

    Evet bu ilişkiler değerli ve önemlidir, ama onlara başlamak ve sürdürmek ilk başta düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk istiyor olabilir. Evet bir çoğumuz onlara zaman ve enerji harcama konusunda isteksizizdir. Tıpkı sağlığına dikkat edemeyecek kadar tembel ve disiplinsiz olanlar gibi, ilişkimizi ayakta tutabilecek disiplin ve dürtüye sahip olmaya biliriz.

    Kaynak : Kişisel ilişkiler 

    Hugh Lafollette