Kategori: Psikoloji

  • Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete/Kaygı Nedir?

    En genel anlamda kişinin herhangi bir fiziki, duygusal veya sosyal bir tehdide karşılık olarak

    verdiği tepkidir. Ankisyete kaygı olarak da adlandırılabilir. Kaygı aslında doğal ve yaşanması

    gerekli bir reaksiyondur. Çünkü kaygı sayesinde başımıza gelebilecek tehlikeleri değerlendirir

    ve kendimizi daha güvenli, daha istenilen pozisyonda tutmak için harekete geçeriz. Örneğin

    bir öğrenci sınavla ilgili kaygı duymazsa ders çalışmayacaktır, hatta sınavı bile umursamayıp

    belki soruları ciddiyetle anlamaya çalışmayacaktır. Sonuç olarak da sınavlarda

    sergileyebileceği performansın çok altında performans sergileyecektir ve ulaşabileceği daha

    başarılı pozisyonlara ulaşamayacaktır. Aynı şekilde günlük hayatımız için de düşünecek

    olursak yine kaygı sayesinde bazı koruyucu önlemler alabiliyor ve kendimizi koruyabiliyoruz.

    Kendimizi koruduğumuz şey kaza, yaralanma, hastalık gibi fiziksel bir tehdit olabileceği gibi,

    değersiz hissetmenin kaçınılmaz olduğu sağlıksız ilişkilerin duygusal zorluklarından ve sosyal

    ortamlarda aşırı uyumsuz ve aşırı dışlanan pozisyonda saplanıp kalmaktan da kaygı sayesinde

    korunabiliriz. Dolayısıyla kaygının belli bir düzeye kadar işlevsel ve hatta gerekli bir şey

    olduğunu söylemek mümkün. Fakat bir yere kadar kaygı bizim hayat kalitemizi artırırken,

    belli bir noktada sonra artık artan kaygı tam tersine hayat kalitemizi düşürmeye başlar.

    Aslında bu hemen her duygu için geçerli bir durumdur, bir yere kadar var olması işlevselliği

    artırırken duygumuz belli bir seviyeyi aşarsa işlevselliğimizi bozmaya başlar. İşte bu noktada

    “anksiyete bozuklukları” diye isimlendirilen problemler ortaya çıkar.

    Peki anksiyete/kaygı bozukluğu nedir?

    Yukarıda anlattığım şekilde kaygının olması gerekenden çok daha şiddetli, uzun süreli, ve

    daha sık yaşanması; bununla beraber kişinin hayat kalitesini düşürmesi ve işlevselliğini

    bozması kaygı bozukluklarına işaret eder. Kaygı bozukluklarının iki temel belirti boyutu

    vardır; biri ruhsal belirtiler diğeri de duygusal belirtilerdir. Ruhsal belirtiler: kişinin

    kontrolsüzlük, çaresizlik, sıkışmışlık, güçsüzlük algısıyla paralel giden bir bunaltı, iç daraltısı,

    kötü bir şeyler olacak hissiyatı, karamsarlık ve yoğun endişe halleridir. Bununla eş zamanlı

    olarak da kişi bedensel olarak da nefes daralması, kalp çarpıntısı, kan basıncının yükselmesi,

    el ve ayaklarda soğuma, terleme, titreme, mide bulantısı, baş dönmesi gibi etkileri yoğun

    şekilde yaşar. Kişi hem bu duygusal hem de bedensel semptomları kontrol edip

    dindiremediğinden dolayı kontrolsüzlük algısı iyice artar, hatta çoğu durumlarda kişiler

    çıldıracaklarını düşünürler. Bu da kişinin yaşadığı paniği daha da arttırır ve durum tahammül

    edilemez bir kısır döngü halini alır. Bu durum ataklar şeklinde gelebildiği gibi kişinin

    hayatının rutin bir parçası halini de alabilir.

  • Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Bireylerin kendi aralarında kurdukları ilişki, duygusal ve ruhsal açıdan son derece önemlidir. Hayatımızın büyük bir bölümünü birlikte geçirdiğimiz ebeveynlerimiz, eşimiz, çocuklarımız ile olan ilişkimiz direkt olarak hayatımızı etkilemektedir. 
    Evlilik içerisinde çıkan çatışmalar, problemler, doğru bir şekilde çözülmediği zaman daha büyük sorunlara yol açabilmektedir. Aile ve çift terapisinin amacı, bu çatışmaları çözmek ve daha ilişkiyi daha sağlıklı bir boyuta taşımaktır.
    Aile terapisi bu sorunları çözümlerken kişinin kendisi ve partneri hakkında daha çok bilgi sahibi olmasını amaçlar, olaylara karşı tarafın gözünden bakabilmeyi, mevcut sorunlarla baş edebilme tekniklerini gelişmesini sağlar. 
    Aile ve çift ilişkilerinde problem yaşayan herkes bu terapi yönteminden yararlanabilir. Sıklıkla aşağıdaki konulara çözüm arar;
    Çift ilişkileri
    Evlilik problemleri
    Boşanma
    Çocuk ve ergenlerde davranış bozukluğu ve okul problemleri
    Aile yaşamında değişiklikler
    Ebeveynlik becerileri
    Üvey bireyi bulunan aileler destek.
    Psikoseksüel zorluklar
    Evlat edinme, üvey ebeveyn/çocuk ilişkileri
    Göç eden ailelere destek
    Aile ve çift terapisi uygulamalarının farklı yöntemleri vardır. Çoğu uygulamada görüşmeler çiftin birlikte katılımıyla sağlanır, çiftin kendi aralarındaki iletişimlerini gözlemlerken, yaşanan durumlara farklı bir pencereden bakabilmeleri, eşlerinin istek ve şikayetlerini anlayabilmeleri, partnerlerini tanımaları amaçlanır.
    Aile terapisti yaşanan sorunlarda arabuluculuk yapacak olan ya da suçlunun kim olduğuna karar verecek olan kişi değildir. Ya da size öğütler vererek aile olmayı öğretecek kişi değildir. Terapistin görevi aile bireylerinde farkındalık yaratmaktır. Bu farkındalık ile birlikte aile bireyleri kendi kararlarını veriyor olacaktır. 
    İlişkide yaşanan sorunu çözebilmek adına eşlerin birlikte hareket edebiliyor olması çok büyük bir avantaj sağlar. İki taraf da ortada bir çatışma olduğunun farkındadır ve bunu düzeltme niyetindedirler. Fakat bunun gerçekleşemediği durumlar da olabilmektedir. Bir psikologdan yardım alıyor olmak maalesef bazen çok yanlış yorumlanabiliyor. Çiftlerden biri bu fikre “ben deli değilim, sen git” ya da “benim ihtiyacım yok, sorun sende” gibi bir karşılık verebiliyor. Oysa aile ve çift terapisine katılan kişiler “deli” olarak nitelendirilemeyeceği gibi, terapi içerisinde amaç asla suçluyu bulmak değildir. Eşinize danışmanlık alma teklifinizi bir kavga esnasında ya da sorunları çok yoğun yaşadığınız bir anda söylemeyin. Olumsuz duygular varlığını sürdürürken böyle bir teklifte bulunmak çoğu zaman ters tepki yaratır. Kavga esnasında bu tip bir teklif ile geldiğinizde karşı taraf bunu bir eleştiri ya da hakaret olarak nitelendirip savunmaya geçer ve terapi fikrine kendisini kapatır.
    Kimi kişiler de kişilik yapıları ve toplumsal koşullanmalar ile birlikte “birisinden yardım alma” fikrine sıcak bakmayabiliyor. Bununla birlikte ailede yaşanan problemlerin gizli kalması ve üçüncü bir kişi ile paylaşılmaması gerektiği inancı terapiye katılıma engel teşkil edebiliyor. Eşinizin neden aile ve çift terapisi istemediğini anlamaya çalışın ve onu rahatlatmaya, bu durumun normal ve olması gereken olduğu konusunda ikna etmeye çalışın. Bu konuda bir terapistten de yardım alabilirsiniz.
    Her ne kadar tek başınıza problemli bir evliliği düzeltmeniz çok kolay olmasa da eşinizi ikna edemediğiniz durumlarda tek başınıza da bir terapistten yardım alabilirsiniz. Terapi sürecinde siz kendinizi tanıyabilir, kendi durumunuzu belirleyebilir ve üzerinize düşen düzenlemeleri uygulayabilirsiniz. Sizin evlilik içerisinde bir değişim sağladığınızı gören eşiniz de bu sayede terapiye dahil olmayı kabul edebilir. 

  • Uyku problemleri

    Uyku problemleri

    Uyku zihinsel ve fiziksel yenilenme için son derece gereklidir. İnsan vücudu ortalama 6-8 saat kadar gece uykusuna ihtiyaç duyar. Bu karşılanamadığında ya da bu süre kalitesiz olarak geçirildiğinde uykusuzluğa bağlı fiziksel ya da sosyal problemler yaşarız. Hepimiz dönem dönem uykuyla alakalı sorunlar yaşıyoruzdur. Ancak bu sorunlar kalıcı hale geldiyse, 1 aydan uzun bir süredir sıklıkla devam ediyorsa o zaman uyku problemi yaşadığımızdan bahsedebiliriz. 
    Bilinen yaklaşık 80 tane uyku problemi vardır. Bunların çoğu kolaylıkla düzeltilebilecekken bazıları için fiziksel ve zihinsel tedaviler gerekmetedir. 

    Uyku problemlerinin büyük bir kısmının kaynağında stres ve yaşam tarzındaki bir takım yanlışlıklar yatmaktadır. Hayatınızda yapacağınız ufak tefek değişiklikler yaşadığınız uyku problemlerine çözüm olabilir.

    Uykusuzluğa ya da kalitesiz uyku uyumaya sebep olan başlıca sebepler şunlardır;

    Uykusuzluk eğilimi

    Kimi insanlar stresli durumlara karşı mide ya da baş ağrısı ile tepki verirken kimi insanlar ise stresli durumlarda uykusuzluk geliştirmeye daha yatkındır.

    Kalıcı Stres

    İş, okul ya da sosyal yaşantıda çözümsüz ya da çözümü uzun vadede olacak bir problem yaşıyorsanız bunun uyku düzeninizi direkt olarak etkilemesi çok olasıdır. 

    Yeme içme alışkanlıkları

    Alkol, kafeinli içecekler, nikotin ve bazı tedavi amaçlı kullanılan ilaçlar (zaman zaman uyku hapları dahi) uykusuzluğa neden olmaktadır ya da uyku kalitesini etkilemektedir. 

    Hareketsizlik

    Gün içerisinde mesleği gereği çok fazla hareketsiz kalan kişiler geceleri uykuya dalmakta da sıkıntılar yaşarlar. Gün içerisinde kişinin yaşına, kilosuna, yaşam standartlarına uygun spor yapması geceleri uykusunu daha kaliteli almasına yardımcı olacaktır. Ancak yatma saatiniz ile spor saatiniz arasında en az 2 saatlik boşluk bırakmayı ihmal etmeyin. Aksi takdirde tersi bir durum yaşamanız da söz konusu olabilir.

    Çevresel Faktörler

    Yatak odanızın ses, ve ışık konusunda yeterli yalıtımı yoksa bu sizin uykuya dalmanızı ve kaliteli bir uyku geçirmenizi engelleyecektir. Aynı zamanda yatak odanızın çok soğuk ya da çok sıcak olması da uykuya dalmanızı güçleştirecektir.

    Fiziksel rahatsızlıklar

    Yaşadığınız fiziksel bir rahatsızlık uykunuzu etkiliyor olabilir. Bu konuda doktorunuzdan bilgi almanız faydalı olacaktır.

    Uyku hapları uyku problemlerini tedavi etmekten ziyade anlık çözümler için kullanılmalıdır. Eğer uykunuzun kalitesini etkileyen faktör gelip geçici ise bu dönemi rahat geçirebilmeniz adına kullanmanız yararlı olacaktır. Örnek vermek gerekirse, uzun bir seyahat sonrası jet lag yaşıyorsanız, vardiyalı çalışıyor ve bu vardiyalar arasında bazı geceler uykuya dalmakta sorun yaşıyorsanız, gelip geçici bir stres kaynağı bulunuyorsa (önemli bir iş toplantısı ya da okulda sınav dönemi) uyku hapları bu konuda size yardımcı olacaktır.

    Uyku hapları muhakkak doktor kontrolünde alınmalıdır. Uykusuzluğunuzun altında yatan önemli bir fiziksel rahatsızlığınız varsa uyku hapları bunu maskeleyebilir ve çok daha ciddi sıkıntılar gözden kaçabilir. 

    Uyku ilaçlarının etkisinin üst seviyede yaşanması için haftada üçten fazla kullanmamak gerekmektedir. Sık kullanıldığı vakit vücut uyku hapına bağışıklık kazanacaktır ve etkisini daha az yaşamanıza neden olacaktır. Aynı zamanda uyku ilacına bağımlı hale gelmek de ilaç almadığınız zamanlar uyumanızı çok güçleştirecektir.

    Uyku ilaçlarına gerek duymaksızın hayatınızda yapacağınız ufak değişiklikler de uyku düzeni konusunda size yardımcı olacaktır.

    Öncelikle yatak odanızın sadece uyumak ve cinsel aktivite için kullanılan bir yer olmasını sağlayın ve gün içerisinde yatak odanızda vakit geçirmeyin. Televizyon, bilgisayar gibi cihazları yatak odanızda bulundurmayın.

    Yatak odanızın yoğun ışık ve sese maruz kalmadığından emin olun. Ses ve ışığın uykuya dalmanızda güçlük yaratmadığını düşünüyorsanız dahi uykunuzun kalitesine direkt olarak etki edeceğini ve ertesi sabah dinlenmemiş olarak uyanma hissine neden olacağını bilin. Eğer ses ve ışık konusunda kalıcı önlemler alamıyorsanız kulak tıkacı, göz maskesi gibi aksesuarlar kullanın. Oda ısınızın uykuya elverişli olmasına özen gösterin. Hafif serin bir oda daha kaliteli bir uyku için gereklidir.

    Yatmadan bir kaç saat öncesinde yağlı, baharatlı yiyeceklerden, kafeinli, alkollü içeceklerden uzak durmaya çalışın, yatmadan önce sigara tüketiminizi en aza indirgeyin, mümkünse yatmadan 3-4 saat öncesinde sigara tüketiminizi bitirin. Ilık süt ya da papatya çayı için. Yine yatmadan bir kaç saat öncesinde spor yapmaktan kaçının. 

    Yatma ve kalkma saatinizi önceden belirleyin ve haftasonları dahi buna uymaya özen gösterin. 
    Telefonda biraz oyun oynamanın uyku getireceği düşüncesi büyük bir yanılgıdır. Aksine tablet, akıllı telefon, televizyon, bilgisayar gibi elektronik cihazlar zihninizi meşgul eder ve yaydığı ışık sebebiyle beyninizi uyarıp melatonin üretimini durdurabilir ya da yavaşlatabilir bu da yine uykuya dalma sürenize ve uyku kalitenize etki eder. 

    Gün içinde şekerleme yapmamaya çalışın. Eğer yapmak zorundaysanız günde bir defa, bir saatten az ve mümkünse öğlen 3’ten önce olacak şekilde kısıtlayın.
    Yatağa sadece uykunuz geldiğinde girin. 20 dakika içerisinde uyuyamazsanız yataktan çıkın, başka bir odaya geçin, sizi rahatlatacak bir şeylerle uğraşın. Bir kaç sayfa kitap okumak, hafif bir müzik dinlemek faydalı olacaktır. Okuyacağınız kitap, dergi kafanızı çok meşgül edecek, sizi düşünmeye zorlayacak, kafanızı karıştıracak türde olmasın.
    Stres uykuya en çok etki eden faktörlerin başında gelir. Abartılı ve yoğun düşünceler, kaygı, gerçekçi olmayan beklentiler, hayal kırıklıkları, korkular, uykunuzu direkt olarak etkilemektedir. Bu tip durumlarda kişinin kendine telkinde bulunması, düşünce yapısında değişikliğe gitmesi, kafasını kurcalayan şeylerle ertesi gün ilgilenebileceğini kabullenmesi, “yine uyuyamayacağım” ya da “yarınım çok kötü geçecek” gibi negatif düşünceleri zihninden uzaklaştırması faydalı olacaktır.
    İş hayatınızdaki yoğunluk uykularınızı kaçırıyorsa, günlük bir iş planı yapın ve bunu uygulayın. Aklınıza takılan şeyleri ertesi gün incelemek için not alın ve kafanızdan atın.

    Haftalık egzersiz programı oluşturun, buna sadık kalın.
    Yatmadan önce nefes egzersizleri, yoga, meditasyon gibi aktiviteler uykuya dalmanızı kolaylaştıracağı gibi uyku kalitenizi de arttıracaktır. Aynı şekilde ılık bir banyo, mümkün değilse de elimizi yüzümüzü ılık su ile yıkamak gevşememize faydalı olacaktır.
    Eğer bunları denediğiniz halde çözüme ulaşamıyorsanız bir uzmana danışmanız faydalı olacaktır. Altında yatan fiziksel ya da zihinsel problemlerin çözümü konusunda destek almak sorununu çözecektir. 

    Uyku probleminizin altında fiziksel bir rahatsızlık yatıyor olabilir. Bunun keşfi ve gerekli tedavilerin sağlanması için doktorunuza başvurmanız gerekmektedir. 
    Kaygı, stres gibi zihinsel sorunlar yaşıyor ve tek başınıza başa çıkamıyorsanız da psikolog yardımı almanız bu süreçte size yardımcı olacaktır. Stresle başa çıkabilmeyi öğrenmek, negatif düşünce yapısını değiştirmek, olumlu yaklaşımlar benimseyebilmek adına bilişsel terapiler çok faydalı olmaktadır.

  • Benlik Kavramının Gelişiminde Ailenin Yeri

    Benlik Kavramının Gelişiminde Ailenin Yeri

    Benlik kavramı ve benlik saygısı, benlik psikolojisi ve sosyal psikoloji literatüründe önemli yere sahip olan kavramlardan biridir. Yetiştirilme biçimi, sosyo-ekonomik düzey, anne-baba tutumları, fiziksel sağlık, okul başarısı ve arkadaşlık ilişkileri başta olmak üzere bireylerin benlik saygısı düzeylerini etkileyen ve bundan etkilenen pek çok faktörden söz etmek mümkündür.
    Benlik, tüm insanların gelişimsel süreçleri içinde ebeveynleri ve diğer insanlarla etkileşim ve deneyimlerinin bir sonucu olarak geliştirdiği örgütlenmiş bir düşünce, duygu ve davranış ağıdır.
    Benlik saygısı; çocuğun kendi değer, yetenek ve başarılarına bağlı olarak kendisi hakkında oluşturduğu doğal  duygular sonucu ortaya çıkar. Çocuğun benlik imajı ilk olarak aile içinde  gelişir. Çocuklar, ebeveynlerinin kendilerine ilişkin duygularından ve algılamalarından büyük ölçüde etkilenirler. Benlik saygısının gelişimi anne veya anne yerine geçen kişinin çocuğa gösterdiği ilgi ve uygun yansımalı ilişkiye bağlıdır. Çocuklar, ebeveynlerinin kendilerine  ilişkin duygularından ve algılamalarından büyük ölçüde etkilenirler. Başkalarının saygısı ve olumlu duygusal etkileşimi kişide kendini sevmeyi geliştirir. Bu sayede duygusal kendilik ve egemenlik oluşur. 
    Bireyin gelişiminde önemli etkiye sahip en önemli değişken anne-babaların çocuklarına ilişkin tutumlarıdır. Çocuk dünyaya geldiği anda  ilk etkileşimde bulunduğu kişiler aile bireyleri ve özellikle anne-babasıdır. Bu etkileşim çocuğun tüm yaşamı boyunca devam eder. Çocuğun kişilik yapısının oluşmasında anne-baba etkisinin önemli bir yeri ve değeri vardır. Uyumlu ve özgür bir ailede, tutarlı ve sağlıklı ilişkiler içinde yetişen çocuk, özerk bir birey olarak yetişkin yaşamına ulaşabilir. Özerklik gereksinimi kişinin eylemlerinin kontrol edildiği ya da o eylemlerde bulunmaya zorlandığını hissetmesi yerine, eylemlerinde, kendi adına karar verebildiğini duyumsamasıyla ilgilidir. Aile, sağlıklı gelişim üzerinde en önemli etkiyi gösteren sosyal çevredir. Bu sürecin en önemli adımını ise anne-baba desteği ve katkısı ile aile içerisinde değerlerin ve inançların içselleştirilmesi oluşturmaktadır.
    Ergenlik süresince, anne-babanın çocukları ile kurdukları olumlu ilişkilerin; ergenlerin, iyi oluş düzeyleri, benlik saygısı, uyum becerileri ve özerk-benlik gelişimleri, sosyal beceri ve çevresine uyum sağlama düzeyleri üzerinde etkili olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte bir çok araştırma bulgusu anne-baba iletişiminin ve katılımının yüksek düzeyde yaşandığı aile ortamlarında yetişen çocukların olumlu davranışlar sergiledikleri ve kişilik gelişiminde avantajlı olduklarını ortaya koymaktadır. 
    Günümüzde benlik saygısını etkileyen birçok faktör araştırılmaktadır. Yüksek düzeyde benlik saygısı aile ile olumlu iletişim, kişinin kendi hayatı üzerinde kontrole sahip olduğu duygusu, orta derecede risk alma isteği ve etkili bir kişi olduğunu hissetmesi gibi faktörlerle ilişkilidir.  En alt düzeyde benlik saygısı ise çoğunlukla ebeveyn baskısı gibi faktörlerle ilişkilidir Ebeveyn tutumu; anne, baba ve çocuk arasındaki etkileşimin türüne denir.  Çocuğa karşı takınılan anne-baba tutumlarını etkileyen birçok faktör vardır, bu faktörler arasında; anne babanın beklentileri, toplumun değer yargıları, anne ve baba olmaya hazır olma, anne ve babanın kendi çocukluk deneyimleri, anne ve baba arasındaki ilişki, çocukların sayısı vb. sayılabilir. Farklı ebeveyn tutumlarını ayırt etmeye yönelik çalışmalar arasında Baumrind (1966) tarafından ileri sürülen ve “otoriter”, “açıklayıcı/otoriter” ve “izin verici” olarak adlandırılan üç stil geniş kabul görmüştür.
    Otoriter tutum sergileyen ebeveyn tutumunda anne babanın kabul ve ilgisi düşük iken çocuk üzerindeki kontrol çok yüksektir. Otoriter anne-baba sevgisini, çocuk onların istediği gibi davrandıkça, şartlı gösterir. Sevgiyi bir pekiştireç olarak kullanır. İstenen davranışlar da çoğunlukla gelenek ve daha üst otoritelerce saptanmış kurallara uygun davranışlardır. Anne baba, kendisini toplumsal otoritenin temsilcisi olarak görür. Mutlak itaat bekler. Çocuğun davranışları katı standartlarla değerlendirilir, hata ve yanlış yapma hakkı tanınmaz. Baskı ve katı disiplin çocuğun kendini kabul ettirmesini zorlaştırır, uyumsuzluk görülür. Çocuk evde anne-babasında gördüğü olumsuz tutumları, diğer yetişkinlerle ve yaşıtları ile olan iletişiminde de uygular. Bu tip ailelerde yetişen gençlerle yapılan araştırmalarda, karar verme ve düşüncelerini ifade etme de güçlük yaşandığı ve öfke düzeyinin yüksek olduğu bulunmuştur. (Yavuzer, 2005)
    Açıklayıcı/otoriter anne babalar, çocukları kısıtlayıcı yasaklayıcı olmaksızın denetlerken, aynı zamanda onları bir birey olarak kabul eder, onlara sevgi ve ilgi gösterir. Ebeveyn ile çocuk arasında sözel iletişim kanalları açıktır. Bu tutum içinde yetişen çocuklarda genellikle sosyal yeterlilik, beceri, yardımseverlik, bağımsızlık, düşüncelerini serbestçe söyleyebilen, arkadaş canlısı, diğer insanların gereksinimlerine duyarlı, kendine ve diğer insanlara saygılı, özgüven ve sosyal sorumluluk görülmektedir. (Sprinthall ve Collins’ten aktaran Tunç ve Tezer 2012) 
    Açıklayıcı/otoriter çocuk yetiştirme stilinin çocuklarda “sağlıklı” ve “normal” davranışlarla ilişkili olduğunu belirtmektedirler. Bu konuda yapılan araştırmalar, genel olarak, anne babalarını açıklayıcı/otoriter olarak algılayan çocukların, diğer stillere kıyasla, psikososyal yeterlik ve olgunluk ölçümlerinde en yüksek; psikolojik ve davranışsal bozukluklarda en düşük puanları aldıklarını göstermektedir. 
    İzin verici/şımartan anne babalar, çocuklarıyla çok ilgili, yani tepki verici olan ama onlardan çok az talep eden ve onları çok az kontrol eden anne babalardır. İzin verici/ihmalkar anne babalar ise ne talep edici ne de tepki vericidirler. Bu stile sahip anne babalar çocuklarını bir birey olarak kabul etme, onlara sevgi ve ilgi gösterme ve bir birey olarak olgunlaşmaları yönünde bir çaba göstermezler. 
    Bütün bu çalışmaların ortaya koyduğu ortak bulgunun, çocuklarında özerklik ve psikolojik olgunluğu teşvik eden, iki yönlü iletişimi sürdüren, kontrolü şefkat ve kabul ile birleştirebilen, yani açıklayıcı/otoriter çocuk yetiştirme stillerine sahip anne babaların çocuklarında bütüncül bir olumlu benlik imajı ve daha yüksek bir kendilik değeri ve benlik saygısı geliştirmeyi destekler nitelikte olduğu söylenebilir. (Tunç, 2012)
    Sonuç olarak bütün bu bulguların ışığında, otoriter stilin kabul ve ilgiden yoksun oluşunun çocuğun benlik saygısını olumsuz yönde etkilediği söylenebilir. Açıklayıcı/otoriter stil ile benlik saygısı arasındaki olumlu ilişkinin varlığı netleşirken, diğer stillerin benlik saygısıyla ilişkilerini irdelemeye yönelik çalışmalara gereksinim duyulduğu görülmektedir.

    Kaynakça
    Yavuzer H. (2005) Çocuğu Tanımak ve Anlamak 
    Tunç, A. Tezer, E. (2012) Çocuk Yetiştirme Stilleri ve Benlik Saygısı Arasındaki İlişki, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi (2012) Cilt 3, Sayı 25

  • Bulimia Nervosa

    Bulimia Nervosa

    Bulimia Nervosa kişinin kısa sürede aşırı yemek yiyip akabinde kusarak ya da laksatif ilaçlar (müshil) kullanarak vücuttan atmaya çalışması ile ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Anoreksiyanın aksine çoğu zaman normal ya da normalin üstünde kiloda olurlar. 
    Birkaç saat gibi kısa bir süre içerisinde binlerce kalorilik yemek yiyip akabinde kontrol amaçlı vücuttan bu besinleri atmaya çalışırlar. “Binge Eating” (Tıkınırcasına aşırı yeme)den sonra gelen kendini kusturma ya da zorla dışkılama durumu rahatsızlığın derecesine göre ayda bir olabileceği gibi günde birkaç kere de olabilir. Teşhis konulabilmesi için kişinin 3 aylık periyod içerisinde en az 1 defa kontrol amaçlı kasıtlı kusma, laksatif ya da diuretika (idrar söktürücü) ilaç kullanmış olması ve yeme krizleri yaşıyor olması beklenir. Kişi aynı zamanda yeme davranışlarından, vücut ağırlığından ve şeklinden memnun değildir ve bu endişelerini sıklıkla dile getiriyordur.
    Bazı tip bulimialarda kişilerin aşırı yeme krizlerinden sonra aşırı spor, ertesi dönemde aşırı diet yöntemlerine başvurdukları da gözlemlenmektedir.
    Yemek yeme krizleri bulimikler insanlar için utanç kaynağıdır. Bu sebeple çoğu zaman bu yeme krizlerini gizli bir şekilde gerçekleştirirler. 
    Bulimik kişiler sürekli olarak vücut ağırlıkları ile meşgul olurlar. Normal kiloda olsalar dahi şişmanlama endişesi ile kontrolü ellerinde tutmak isterler. 
    Çoğunlukla 18-25 yaş arası genç kadınlarda görülen rahatsızlık, son dönemlerde genç erkeklerde de sıklıkla görülmeye başlanmıştır. Yaklaşık olarak her 100 kişiden 5i bulimiktir ve bu kişilerin büyük bir kısmı bunun bir rahatsızlık olduğunun farkında değildir. 
    Bulimia rahatsızlığı bir çok sebeple ortaya çıkabilir. Genel anlamda incelik temelli güzellik anlayışının ve çok kalorili gıdaların sürekli olarak reklamlarda ve medyada karşımıza çıkması, travmatik yaşantı, düşük özgüven, biyolojik faktörler bunların başında gelir. Genetik olarak ailede bu tip bir rahatsızlık yaşayan kişilerde hastalık riski 3-4 kat artmaktadır.
    Bulimia tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır. Çoğu zaman psikoterapi fazlasıyla yardımcı olmaktadır. Kişinin yeme alışkanlıklarını, kişinin kendine bakış açısını, kişisel değerlendirmesini sadece vücut yapısı ile yapmaması gerektiğini danışana vermeye çalışan bilişsel davranışçı terapiler ile birlikte kalıcı olarak iyileşme mümkündür. Bazı durumlarda ilaç desteği ve yatılı tedavi de kullanılabilir. 

    Bir yakınınızda bulimia belirtileri görüldüğünde, bu konu hakkında kendisi ile konuşmanız faydalı olacaktır. Ancak bu konuşmayı yaparken dikkatli olmak gerekmektedir. Kişi yaşadığı utanç duygusu ile birlikte bu konu hakkında konuşmak istemiyor olabilir ya da durumunu inkar ediyor olabilir. Sabırla bu konu tekrar tekrar gündeme getirilmeli, destekleyici ve anlayışlı bir tavırla yaklaşılmalıdır. Bu tip bir durumda hasta yakınlarının da izlenecek yolun belirlenmesi içinbir uzmandan yardım alması faydalı olacaktır.

  • Çocuklara Cinselliği Anlatmak

    Çocuklara Cinselliği Anlatmak

    Çocuklar gelişimlerinin bir parçası olarak karşı cins ve cinsellik ile alakalı konuları merak ediyor ve bu konu ile alakalı konuşmak istiyor olacaklardır. Çocuklar bu tip sorularla geldiğinde geçiştirmeden yaşına uygun bir dille kendisine açıklamalar yapılmalıdır. Günümüz teknolojik şartları altında da çocuk aileden alamadığı cevapları internet ortamında arayacak ve çok uygun görmeyeceğiniz bilgilere ulaşabilecektir. Bu sebeple sorularını yanıtsız bırakmamaya çalışmak daha faydalı olacaktır. 
    Her yaşın kendine has özellikleri vardır. Çocuklar genellikle 3 yaşından itibaren cinsellikle alakalı konularda soru sormaya başlarlar. Vücut yapılarını ve farklılıklarını anlayabilmek adına bu dönemde oyunları daha temasa dayalı olmaya başlar. Doktorculuk, anne ya da babacılık gibi oyunları tercih edip bu bahaneyle sizlerin vücutlarını incelemeye çalışırlar. 
    Cinsiyetlerinin farkına varırlar, kendilerini kız ya da erkek olarak tanımlarlar. Oyunlarında, kıyafetlerinde, hobilerinde de ayrımcılık yapmaya başlarlar, bu kız oyuncağı, bu erkek kıyafeti gibi katı çizgiler çizmeye başlarlar.
    Yetişkin bedeni ile aradaki farkı gözlemleyip bunun ile alakalı sorular sorarlar. 
    Bu dönemde özellikle odasında yalnız kaldığı vakitlerde kıyafetlerini çıkartıp çıplak olmaktan hoşlanırlar. Utanç duygusunu da bu dönemde kavramaya başlarlar. Mahremiyet duygusu geliştirip toplum içerisinde yapılacak ve yapılmayacak davranışları kavramaya çalışırlar
    Kız çocuklar babaya, erkek çocuklar anneye yakınlaşırlar..
    Bebeğin nasıl dünyaya geldiğini sorgularlar, üreme hakkında sorular sorarlar.
    Kendi vücudunu tanımaya başlar, cinsel bölgelerine dokunarak haz aldığı noktaları keşfeder. 
    Bu dönemde çocukların bu tip davranışlarını baskılamamak gerekmektedir. Çocuğun kendisini ve çevresini tanımasına müsade etmeli, özellikle kendisine dokunduğu vakitlerde sert bir tepki ile durdurulmamalıdır. Bu tarz bir tepki ileriki yaşlarında bastırılmışlıkla birlikte farklı sorunlara yol açabilir. 
    Sorularını yanıtlarken kaçamak cevaplardansa olabildiğince açıklayıcı olunmalıdır. Doğadan, hayvanlardan örnekler vererek yaşına uygun açıklamalar sunulmalıdır. Sizin vücudunuzu tanımaya yönelik hareketlerine müsade edilmelidir. Aslında amacının oyun oynamak olmadığını size dokunmak olduğunu farketseniz dahi bunu yüzüne vurmamalı, anlamazdan gelmeli ve oyunu sürdürmelisiniz. 
    5 yaşından itibaren çocuklar cinsellikle alakalı düşüncelerini daha da pekiştirirler ve daha çok merak etmeye başlarlar. Soruları artık daha net ve sizi daha zorlayacak hale gelir. 
    Mahremiyet duygusu iyice gelişir, sizin yanınızda dahi giyinmekten, banyo yapmaktan çekinebilirler. 
    Cinsellikle alakalı espriler yapıp bu tip sözcükleri sıklıkla kullanmaya başlarlar.
    3-5 yaş döneminin aksine bu dönemde erkek çocuklar babaya, kız çocuklar anneye daha fazla yakınlaşırlar.
    Kendine dokunma bu dönemde artış gösterir. Bu dokunuşların fiziksel olarak kendisine zarar vermemesi için doğru ve yanlış dokunuşu bu yaşlarda öğretmelisiniz.
    Bu dönemde özellikle yaşıtlarının vücutlarını incelemeye başlarlar. Arkadaş ortamlarında, daha önce sizinle oynadıkları doktorculuk oyunlarını yaşıtları ile oynamaya başlayacaklardır. Bu meraklarını giderebilmek adına yaşına uygun kitaplar ile insan anatomisi açıklanabilir.
    Kadın ve erkek vücudunun farkları üzerine soruları olacaktır, özellikle erkek çocuklar neden memeleri olmadığını, kız çocukları neden penisleri olmadığını sorgulayacaktır. Bu anatomik farklılıklar çocuklara makul bir dille anlatılmalıdır. Bebeğin, anne ve babanın tohumlarının birleşmesi ile annenin karnındaki özel bir yuvada geliştiği anlatılabilir. 
    Çocuğunuzla cinselliği erken yaşlarda konuşmaya başlamak hem ergenlik öncesi dönemi daha rahat geçirmenizi sağlayacak hem de merak ettiklerini güvenilir bir kaynaktan öğreniyor olmasını sağlayacaktır. 
    Çocuğa cinsel bölgelerinin özel olduğu bu yaşta muhakkak anlatılmalıdır. Arkadaşlarının ya da ailesinden bile olsa hiç kimsenin bu özel bölgelerine dokunmaması gerektiği bilgisi verilmelidir. Özellikle kendisinden büyük arkadaşları ile oyun oynuyorlarsa odasının kapısını açık bırakması sağlanmalı, kendisini rahatsız etmeden ya da şüphelendirmeden aralarda kontrol edilmelidir.  
    Çocuğunuzun sorduğu soruya cevap vermek için acele etmeyin, eğer bilmediğiniz ya da emin olmak istediğiniz bir konu ise kendisine bu konuyu birlikte araştırabileceklerini söyleyebilirsiniz ve bir kitaptan birlikte okuyabilirsiniz
    8-9 yaşından itibaren çocuklar ön ergenlik dönemine geçerler. Bu dönemde daha ciddi anlamda kendisine cinsel eğitim verilmelidir. 
    Kız çocuklara adet kanamaları hakkında bilgi, erkek çocuklara ereksiyon, düş azması konularında açıklayıcı bilgiler verilmeli, çocuğun bu durumlara hazır olmaları sağlanmalıdır. Özellikle kız çocuklar için adet kanaması eğer bu konuda hiç bir bilgileri yoksa çok travmatik bir sürece dönüşebiliyor. Bu durumdan çok büyük bir utanç duyabiliyor ya da yaşadığı kanamadan öleceğini düşünebiliyor. 
    Masturbasyonun suç olmadığı ancak fazlasının ne gibi zararlar doğuracağı anlatılmalıdır. 
    Ergenlik döneminde yaşayacakları fiziksel ve duygusal değişikliklerden bahsedilmelidir. 
    Cinsel ilişkinin ne demek olduğu, yetişkin bir erkek ile kadının cinsel yaşantısı hakkında bilgi verilmeli, kendi değerleriniz çok baskı kurmadan anlatılmalıdır. 
    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. 
    Bu dönemde hiç bir soruyu cevapsız bırakmamanız gerekmektedir. Eğer yanıtları sizden alamazsa çok daha sağlıksız yollarla bu bilgilere ulaşacaktır. 

  • Tükenmişlik sendromu

    Tükenmişlik sendromu

    Tükenmişlik, kişinin mesleğine olan inancını yitirmesi sebebiyle eskisi kadar işine odaklanamaması, yoğun bir isteksizlik yaşaması, yaşadığı aşırı stres sonucu iş hayatının dışında da fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşaması olarak tanımlanmaktadır.
    Sürekli bitkinlik hissi, sık baş ağrıları ve uyku problemleri, mide rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi fiziksel belirtilerin yanında, sürekli sinirlilik hali, çabuk öfkelenme, kaygı, huzursuzluk, sabırsızlık, özgüven ve özsaygı kaybı, eleştirilere aşırı duyarlılık, çevreye karşı ilgisizlik, duygusal anlamda küntleşme, ifade yeteneğinde zayıflama, hafıza becerilerinin zayıflaması gibi psikolojik belirtiler tükenmişlik sendromu içerisinde kendini göstermektedir. 
    Kişi bu durumu yaşarken sürekli olarak yapması gereken işleri erteleme, öteleme durumundadır. İşe ister istemez geç kalır, sebepli ya da sebepsiz olarak işe gelmeme çabasındadır. Çoğu zaman işi bırakma eğilimindedir. Yaptığı işte sıklıkla hata yapar, kendini vermekte güçlük çeker. İşin dışında kalan sosyal ve ailevi yaşantısında da strese dayalı problemler yaşar. Genel olarak geçimsizlik halindedir. 
    Tükenmişlik sendromu genelde dış etkenlerle ortaya çıkan bir problemdir. İşine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu kişiler ilk heyecanlarıyla büyük beklentiler içine girerler ve beklentileri doğrultusunda yoğun bir enerji sarfederler. Ancak kontrolün sadece kendi ellerinde olmadığını, dış etkenlere bağlı çalışmak zorunda olduklarını ve önceliklerinin de işveren ile uyuşmadığını gördükleri zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Durumu kabullenip buna göre beklentileri düşürmeyi başaramazlarsa tükenmişlik sendromunun temelini atmış olurlar. Bunun yanı sıra, sorumluluklar ve yetkiler arasındaki dengesizlik, fazla ya da meslekle alakasız iş yükü, uzun çalışma saatleri, profesyonel olmayan bir yönetim anlayışı, iş arkadaşları ile yaşanan sorunlar, iş ortamının güvenilir, saygılı ve onaylayıcı olmayışı, çalışanların inisiyatif alma yetkisine sahip olmaması gibi şirket içi dinamikler; herşeyi kusursuz yapma isteği taşıyan, hayır demekte zorluk çeken, görev ve sorumluluk duygusu çok gelişmiş kişilerde yoğun bir baskı ve strese sebep olarak tükenmişlik sendromu yaşamalarına neden olabilir.
    – Tükenmişlik sendromundan çıkabilmek adına herşeyden önce bunun herkesin başına dönem dönem gelebilecek bir durum olduğunu kabullenmek gerekmektedir. Sizin şu an bu durumu yaşıyor oluşunuz sizi “zayıf”, ”güçsüz” yapmamaktadır. Siz yaşadığınız bu durumdan ötürü “suçlu” ya da “hatalı” değilsiniz. Ya da yaşlanmıyorsunuz, yeteneklerinizi kaybetmiyorsunuz.
    – Genelde motivasyon geçicidir. Önümüze koyduğumuz hedef ilk zamanlarda bizi ateşlese dahi bir süre sonra bu özelliğini yitirecektir. Motivasyonunuzu korumaya özen gösterin.
    – İşinizi kişiselleştirmeye çalışın. Olabildiğince kendinizden bir şeyler katın ve kalıpların dışına çıkın.
    – Yeni fikirlere açık olun, başkalarının fikirlerine önem verin.
    – Üzerinize, yapabileceğinizden çok iş almayın. Eğer size bu işler başkası tarafından veriliyorsa bir öncelik sırası yapın, acil ya da daha önemli olanları ilk olarak yapmaya özen gösterin. Günün sadece 24 saat olduğunu ve bu sürenin tamamını işle geçirmenizin imkansız olduğunu unutmadan planlamanızı yapın.
    – İş ortamınızı sevebilmeniz adına iş yerinizdeki arkadaşlık ilişkilerinizi gözden geçirin. Size mutsuzluk getiren kişilerle olan ilişkilerinizi zayıflatıp daha iyi anlaşabileceğiniz kişilerle olan ilişkilerinizi arttırın.
    – İşiniz esnasında dinlenme ve mola sürelerini dikkatlice ayarlayın. Bir işi yetiştirmek için kesintisiz çalışmak çoğu zaman üretkenliğinizi düşürür, bu da aksine yapacağınız işin daha uzun sürede tamamlanmasına ya da hatalı olmasına sebep olur.
    – İşten geriye kalan zamanlarınızı kendinize ve sosyal çevrenize ayırmaya özen gösterin. Mümkün olduğunca işle alakalı şeyleri iş yerine bırakmaya çalışın. Eve iş getirmemeye özen gösterin. Eğer mecbursanız iş yerinde 1 saat daha fazla kalıp işi, iş yerinde tamamlamaya çalışın. Eviniz de kafanızda bir iş yerine dönüşmesin.
    – İş sahibi iseniz çalışanlarınızın katılımını arttırın. Yapılan işle alakalı onların fikirlerine kulak verin, inisiyatif almalarını sağlayın. Bu hem sizin yükünüzü azaltacaktır hem de çalışanlarınızın iş yerini benimsemesini sağlayacağı için verimi arttıracaktır.
    – Sizi strese sokan faktörleri analiz etmeye çalışın. İçinde bulunmaktan rahatsızlık duyduğunuz durumları not edip alternatif olarak yerine ne koyabileceğinizi düşünün. 
    – Canınız sıkıldığında konuşmak, içinizi dökmek her zaman, herkese iyi gelir. Olabildiğince sevdiğiniz ve sizi anlayabilecek kişilerle sıkıntılarınızı paylaşın.
    – Herşeyden önemlisi ise hayatın sadece işten ibaret olmadığını asla unutmayın. Kendinize iş dışında meşguliyetler, zevkler bulun, çeşitli hobiler edinin ve iş dışında kalan zamanlarınızı olabildiğince iyi geçirmeye özen gösterin.
    Tükenmişlik sendromu çözümsüz bir sorun değildir. Hayatınızda yapacağınız ufak değişikliklerle bu durumdan çıkabilir, ilerlemesini durdurabilirsiniz. Eğer kendi başınıza çözüm üretmekte güçlük yaşıyorsanız profesyonel destek almaktan asla çekinmeyin. 

  • Tatil dönüşü okula hazırlık

    Tatil dönüşü okula hazırlık

    Çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal olarak okula dönmeye hazır olduğundan emin olun. Eğer bir rahatsızlığı varsa okul dönemi başlamadan önce bunu çözmek çocuğun tatil sonrası okula adaptasyonunu kolaylaştıracaktır.
    Odasında yaz için değişiklikler yapıldıysa (çalışma masasının kaldırılması vs. gibi) yeniden okul dönemindeki düzenine getirin. Ders çalışmak için uygun ortamı hazırlayın.
    Okul ihtiyaçlarını önceden hazırlayın, bu sürece çocuğunuzu da dahil edin.
    Tatilde eğer çocuğunuzun uyku ve yemek düzeni bozulduysa, okullar açılmadan eski düzenine dönmesini sağlamakta fayda var. Okulların açılmasına 2 hafta kala yatma kalkma saatlerini, kahvaltı saatlerini okul dönemine uygun olacak şekilde düzenleyin.
    Çocuğunuzla birlikte okulunu ziyaret edin.  Yeni bir okula başlıyorsa okulunu gezin, öğretmenleriyle tanıştırın.
    Okul döneminde size destek olacak olan öğretmenleriyle, müdür ve müdür yardımcılarıyla, rehberlik servisiyle tanışın.
    Televizyon, bilgisayar gibi uğraşları kitap okuma, bulmaca çözme, yap-bozlarla oynama, resim yapma gibi etkinliklerle değiştirin. 
    Okul arkadaşlarıyla vakit geçirmesini sağlayın. Yaz döneminde eğer okul arkadaşlarıyla çok fazla vakit geçiremediyse aralarındaki samimiyeti tekrardan sağlamak adına bu görüşmeler yararlı olacaktır.
    Okulların açıldığı dönemde kendi programınızı mümkün olduğunca hafifletin, çocuğunuzla daha çok vakit geçirip, ona destek olun.
    Okula yeniden adapte olması 15 günü bulabilir. Eğer bu süreç daha da uzarsa bir uzmandan yardım almanız faydalı olacaktır.

  • Somatoform bozukluklar

    Somatoform bozukluklar

    Somatoform bozukluklar, fiziksel ağrı ve yakınmaların bulunduğu, ancak yapılan kontroller ve tetkikler sonucunda, sıkıntının kaynağına işaret eden herhangi bir hastalığın teşhisi konulamadığı, bir grup psikiyatrik rahatsızlıktır.
    Somatoform bozukluk yaşayan hastalar çeşitli bölgelerinde (sıklıkla sırt, karın, baş ve eklemler) ağrıların yanı sıra baş dönmesi, mide bulantısı, şişkinlik, solunum problemleri ve cinsel problemler ile doktorlara başvururlar. Yapılan tüm muayenelere rağmen bu tip bir ağrıya ya da rahatsızlığa neden olabilecek herhangi bir fiziksel bulguya rastlanmaz. Yaşadıkları problemlerin çok büyük bir hastalığın habercisi olduğuna o kadar eminlerdir ki, doktorun teşhis koyamadığını düşünerek hastane hastane gezerler, çoğu zaman da doktorlara olan inançlarını yitirip bir hastalığın varlığını kabullenip kendilerini o hastalığa göre tedavi etmeye çalışırlar.
    Somatoform rahatsızlıklar, kadınlarda erkeklerin iki katı kadar rastlanır. Her 100 kişiden 12’si hayatı süresince bir somatoform bozukluk yaşar.
    Somatoform bozukluklar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. En sık görülen iki tipi Somatizasyon bozukluğu (Briquet Sendromu) ve Hipokondryazis bozukluğu ya da halk arasındaki adı ile “hastalık hastalığı”dır.
    Somatizasyon bozukluğunda en az dört farklı uzuvda ağrı, uyuşma ya da işlev kaybı (sırt, bel, baş, boyun vs.) iki sindirim sistemi bozukluğu (bulantı, kusma, ishal, kabızlık, şişkinlik vs.) bir cinsel problem (cinsel isteksizlik, işlev bozukluğu, adet görme sıklığında bozukluk vs.) ve bir sahte nörolojik reaksiyon (dengede bozukluk, görme kaybı ya da çift görme, işitmede eksiklik, ses kaybı vs.) bulunmaktadır. Bu problemlerin hiç birinin fiziksel bir sebebi bulunamıyorsa bu kişinin somatizasyon bozukluğu yaşadığı düşünmelidir. 
    Örneğin bir kişi sıklıkla baş ağrılarından şikayet ediyor, aynı zamanda bel, omuz ve sırt bölgelerinde sıklıkla tutulmalar yaşıyorsa, adet görmesi vaktinden geç oluyorsa, mide bulantısı ve baş dönmesi yaşıyorsa ve ara ara dengesini kaybettiğinden yakınıyorsa bu kişiye somatizasyon bozukluğu teşhisi gerekliği tetkikler yapıldıktan sonra konulmalı ve tedavisi bir psikiyatrist ve psikoterapist eşliğinde sürdürülmelidir. 
    Hipokondriyazis bozukluk, kişinin kendi vücudu ile alakalı yaşadığı yoğun kaygı ve korkuların sonucu olarak ortaya çıkar. Kendi vücudunda hissettiği aslen çok da üstünde durulmayacak belirtileri çok ciddi ve acilen tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık olarak görürler. En basitinden rüzgarlı bir havada baş ağrısı yaşayan kişi, bu ağrının beynindeki tümor yüzünden olduğu korkusuna kapılır. Ya da yediği çok bahartlı bir yemekten ötürü mide yanması yaşayan kişi mide kanaması geçirdiği endişesi ile kendisini hastanede bulabilir. 
    Hipokondriyak kişiler her ne kadar bu korkuların anlamsız olduğunu bilseler de davranışlarını ve düşüncelerini kontrol etmekte sorun yaşarlar. 
    Bu kişiler bazen yakın çevresinde birisinin bir yaşadığı hastalığı, bazense sadece medyada duydukları gördükleri yeni bir hastalığı kendilerine yorarlar. 
    Somatoform bozuklukların nedenleri tam olarak bilinemese de iki görüş üzerinde durulmaktadır. 
    Birinci görüşe göre somatoform bozuklukların stres temelli olduğu düşünülmektedir. Yaşanılan fiziksel sıkıntıların, beynin stresten korunmak için ürettiği bir savunma mekanizması olarak düşünülür. Bireylerin depresyon ya da anksiyete benzeri ruhsal problemler yaşamamak için fiziksel semptomlar geliştirdiği düşünülür.
    Bir diğer görüş ise kişilerin vücutlarına karşı bir şekilde fazlasıyla hassasiyet göstermesi ile alakalıdır. Bu kişiler çevresel faktörlerle ya da belli travmalar ile fiziksel sağlığa çok önem verirler. Normalde farkedilmesi bile beklenmeyen en ufak ağrıları bile takip eder sebebi hakkında uzun uzadıya düşünürler. “Erken teşhis çok önemlidir” mottosu ile birlikte de kendilerine tüm ölümcül rahatsızlıkları yakıştırır ve önceden önlem almaya çalışırlar.
    Somatoform Rahatsızlıkların tedavisinde psikoterapi faydalı olmaktadır. Kişiye kendisi ile alakalı iç görü kazandırmak yaşadıkları durumu daha doğru yorumlamalarına olanak sağlayacaktır. İlaç tedavisi bazı durumlarda terapiye ek olarak kullanılmaktadır.
    Somatoform hastalarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, hastaların gerçekten bir fiziksel sıkıntı içinde olduklarıdır. Bedensel yakınmalara herhangi bir organik neden teşhis edilememesi hastanın sağlıklı olduğu ve numara yaptığı anlamına gelmez. Hasta yakınlarının bu durumu sürekli akıllarında tutması gerekmektedir. Zira somatoform bozukluk sahibi hastalar zaten büyük ihtimalle stres kaynaklı olan bir sorun yaşarlarken, en yakınlarındaki kişilerin de sürekli olarak kendilerini eleştirmesi, durumlarını ciddiye almaması ile birlikte büyük bir üzüntü ve stres durumunda kalacaklardır, bu durum da yaşanılan rahatsızlıkların olumsuz yönde ilerlemesine neden olacaktır.

  • Sınav kaygısı

    Sınav kaygısı

    Sınav Kaygısı, kişinin öğrenilen bilgisini sınav esnasında etkili bir biçimde kullanmasını engelleyen ve bu sebeple başarısının düşmesine neden olan durumdur. 
    Bu kaygı, orta düzeyde kaldığı sürece faydalıdır. Öğrenciyi motive eder, hedefleri için çabalamasını sağlar. Ancak aşırı ve yüksek kaygı başarısızlığa neden olur. 
    Sınav esnasında aşırı dikkat dağınıklığı, bilinen konuları hatırlamakta güçlük, unutkanlık, kötü senaryolar içeren düşünceler gibi zihinsel belirtiler, güvensizlik, çaresizlik, heyecan, gerginlik, sinirlilik gibi duygusal belirtiler, ders çalışmayı ya da sınavı yarıda bırakma, sürekli ders çalışmayı erteleme sınava girmeme gibi davranışsal belirtiler, baş ağrısı, sabahları yorgun kalkma, iştahsızlık, uyku problemleri gibi fiziksel belirtiler sınav kaygısına işaret olabilir.
    Sınav kaygısının en genel sebebi öğrencinin ya da ailesinin sınava yüklediği farklı anlamlardır. Öğrenci sınava ailesine karşı bir borç, kendini ispat, iyi bir evlat olduğunu kanıtlama gibi anlamlar yüklediği zaman kaygı seviyesi olması gerekenin çok üzerine çıkmaktadır. 
    Sınav kaygısının en sık karşılaşılan sebebi ise sınava yeteri kadar hazırlanamamış olmaktır. Sınav vakti yaklaştıkça sınav kaygısına işaret eden belirtileri daha yoğun bir şekilde gözlemleyebiliriz.
    Sınava hazırlanmaya geç başlanılması, konuların yetiştirilememesi veya zamanında başlansa dahi etkin bir çalışma yapılamaması, mükemmeliyetçi bir düşünce yapısı, hatasız olma isteği sınavda motivasyonun düşmesine neden olacaktır ve beraberinde de başarısızlığı getirecektir. 
    Öte yandan ailenin sınava yüklediği anlam, gerçekleşmesi güç hedefler, öğrenci üzerinde yoğun bir baskı oluşturacak ve bu da sınav başarısını direkt olarak etkileyecektir. 
    Sınav kaygısını yenebilmek adına sınavdan önce ve sınav esnasında yapılacak ufak değişiklikler faydalı olacaktır.
    Sınavdan önce yapılacak hazırlıkların temelinde “doğru çalışma” yatar. Bilgi eksikliğini en aza indirmek sınavda daha huzurlu olmanızı sağlayacaktır. 
    Sınav vakti yaklaştığında çalışma temposunu arttırmak çoğu zaman faydadan çok zarar getirir. Bu süreçte aşırı yüklenme, bilginin depolanmasından ziyade kaygının yoğunlaşmasına neden olur.
    Sınavın anlamı doğru değerlendirilmelidir. Sınav sadece sizin o konu hakkındaki bilginizi ölçer, kim olduğunuzu değil. Sizi siz yapan değerler ise sadece o konular değildir. O sınavdaki yetersizliğinizi örtebilecek bir çok iyi özelliğiniz olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın. Sınav sonucu değerlendirilirken kendinizi sadece bir öğrenci olarak değil aynı zamanda ailenizin bir çocuğu, iyi bir sporcu ya da iyi bir sanatçı olduğunuzu da hatırlayın. 
    Düşünce yapınızı mümkün olduğunca olumlu tutmaya çalışın. “Ben bu sınavı geçemem” “Ben başarılı olamayacağım” ya da “başarısız olursam aileme ne derim” gibi düşüncelerin yerine daha pozitif düşünceleri aklınıza getirin. Kendi yetersizliklerinize odaklanmak yerine olumlu özelliklerinizi ön planda tutmaya çalışın ve başarabileceğinize inanın.
    Sınavdan önce uykunuzu yeterli bir şekilde almaya özen gösterin. Sınava olabildiğince dinç ve dinlenmiş olarak girin. Sabaha kadar o sınava çalışmak belki 1 ya da 2 konuyu daha bitirmenizi sağlayacaktır ancak sınav esnasında çok iyi bildiklerinizi kaygı ve yorgunluk sebebiyle yapamamanız olarak geri dönecektir. 
    Hayatta başarılı ve mutlu olmanın tek yolunun bu sınav olmadığına inanın. 
    Aileler de bu konularda çocuklarına destek olmalıdır. Başta da söylediğimiz gibi, orta seviyede kaygı başarı için gereklidir. Tamamen boşvermiş bir yapı sergilemek de faydalı olmayacaktır ancak sınavın önemi vurgulanırken öğrencilerin gözleri çok korkutulmamalıdır, alternatiflerin olduğunu da bilmeleri gerekmektedir.
    Aileler çocuklarından beklenti içine girerken gerçekçi beklentiler içinde olmalıdır. Her çocuğu avukat ya da doktor olacak diye yetiştirmek maalesef  oluşan yoğun kaygı sebebiyle ters tepmektedir. Çocuğun limitlerinin üzerinde bir sonuç elde etmesine karşın ters bir tepki görmesi özgüvenini, kendine olan inancını ve değerlerini direkt olarak kıracağı gibi bir sonraki sınavda da üzerinde çok yoğun bir baskı oluşmasına neden olacaktır. 
    Başka çocuklarla kıyaslamak da bu dönemde kaygıyı son derece arttıran davranışlardır. Her kişinin yetenekleri farklıdır. Komşunun kızının sınavdan 90 alıyor olması sizin çocuğunuzun da 90 alması gerektiği anlamına gelmemektedir. Ya da büyük oğlunuzun mühendis olmuş olması diğer çocuğunuzun da o yönde yatkınlık göstereceğine işaret değildir.
    Sınav esnasında öncelikle bilinen sorulardan başlamak motivasyonu arttıracaktır. Başarabildiğinizi, yapabildiğinizi görmek sınavın kalan kısmında sizin için itici bir güç olacaktır. 
    Aklınıza negatif düşünceler gelirse bu düşünceleri bir an önce uzaklaştırmaya çalışın. Gözlerinizi kısa bir süreliğine kapatın, bir kaç kez derin nefes alın ve aklınıza güzel anılarınızı getirin. Bu sınavdan alacağınız not ne olursa olsun ailenizin yine de sizi seveceğini aklınızdan çıkarmayın. 
    Hayatın bize ne getireceği bilinmez. Sadece ipuçları vardır önümüzde. Ama sizi mutlu edecek bir yaşantının hangi üniversiteden ya da hangi bölümden geleceğini asla kestiremeyiz. 
    Bu değişiklikler işe yaramıyorsa ya da uygulanamıyorsa, kaygı çok ileri seviyelere taşındıysa, depresyon, anksiyete gibi ruhsal bozukluklar ortaya çıkıyorsa ve genel işlevselliği etkiliyorsa, davranış bozuklukları gözlemleniyorsa psikiyatrik destek almak bu dönemde faydalı olacaktır.