Kategori: Psikoloji

  • Sigarayı Bırakma

    Sigarayı Bırakma

    Sigara sağlığımızın en büyük düşmanlarından biridir. İçerisinde polonyum gibi kanserojen, radon gibi radyoaktif, metanol gibi füze yakıtlarında kullanılan, toluen gibi tiner olarak kullanılan birçok zararlı maddenin bulunduğu bir üründür.

    Sigara Bağımlılığı Nasıl Olunur?

    Küçüklük veya ileriki yaşlarda merak dürtüsüyle veya zevk objesi olarak lanse edilen sigaraya, “erkek adam sigara içer” gibi yakıştırmalarla “bir kereden bir şey olmaz”, “iç bir tane, yak bir tane” gibi eş, dost, arkadaş veya toplum baskıyla başlanılıyor ve içenler tarafından özendiriliyor.

    Sigara Bağımlılığının Zararları Nelerdir?

    Bilimsel araştırmalara göre sigara iştahınızı keser, sindirim sisteminizi zorlayarak sindirimi zorlaştırır, uyku bozukluklarına yol açarak uykunuzu kaçırır, kalp damarlarında tıkanıklıklar yaparak kalp hastalıklarına zemin hazırlar, öksürük ve nefes tıkanıklıkları belirtileriyle bronşite yol açar, vücuttaki vitamin tahribatı yaptığından dolayı yorgun düşersiniz, sigara içerisindeki tütün dişlerinizi sarartır, boğaz ve gırtlak kanserine yol açar, cildinizde kırışıklıklara neden olur, vücudunuzda ki mukoz tabakalara zarar verir, hafıza problemleri yaşamanıza sebep olur, dikkat ve irade bozukluklarına yol açar, kemik gelişimi açısından sorun teşkil eder ve bu durum büyüme çağındaki çocuklar için çok önemlidir. Akciğer kanserinin önemli dereceden sorumlusudur. Bu yüzden sigarayı bırakma çok önemlidir.

    Sigarayı Bırakma Yolları

    Sigara bağımlılığı olan herkes belli bir süre sonra sigaranın getirdiği hem maddi hem manevi hem bedensel zararlardan ötürü sigarayı bırakmayı düşünmüştür. Peki sigarayı bırakma yolları nelerdir? Ne yapılması gerekir.

    Öncelikle kendinize bağımlılık testi yaparak ne kadar bağımlı olduğunuz sorusuna cevap bulabilirsiniz.Bu test sonucuna göre daha sağlıklı bir yol izleyebilirsiniz.İlk olarak kendinize sigarayı hatırlatacak ortamlardan uzak durarak ,bırakma işini kafanızda bitirerek başlayabilirsiniz.Sonrasında hipnoz yöntemi ile başlayabilirsiniz.Bu yöntem ile beyninize bilinçaltınıza yerleşmiş sigara arzunuzu yaklaşık yüzde doksan çözüm ihtimaliyle sinirlenmeden ve sıkılmadan halledebilirsiniz.Bir başka yöntem olarak akupunktur yöntemini kullanabilirsiniz.İki veya üç seans sürmekte olan işlem ücreti seans başına iki yüz elli türk lirasından başlıyor.Devletimizde bu konuda oldukça hassas hareket etmekte ve sigara yaygınlığını azaltmak için uğraşmakta yine devletimizin bir hizmeti olan “Alo 171 Bırakma Hattı” ile de sigarayı bırakmayı deneyebilirsiniz.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • BEDENİN DİLİ

    BEDENİN DİLİ

    BEDENİN DİLİ
    Günümüzde oldukça popüler olan, birçoğumuzun oldukça ilgisini çeken, birçok eğitmen tarafından ticari çıkara dönüştürülen, kimilerinin sıklıkla kategorize ederek ele aldığı bir konu beden dili.
    Esasında kendisi bir uzmanlık alanı olmamasına karşın malesef bazı kişiler tarafından kullanılarak maddiyata dökülmüş olmasını anlamak güç. “Beden Dili Uzmanı” gibi bir ünvan görürseniz değerli okurlarım, sorgulamanız gereken bu ünvanı alan kişilerin nerede bu bölümü okuduğudur? Tabi varsa…
    Böyle bir bölüm henüz Türkiye’de hiçbir üniversitede bulunmamaktadır. Dolayısıyla da bu bir alan değildir. Ve uzman ünvanı elde edilemez. Ha derseniz ki her uzmanlık üniversite sayesinde mi elde edilir? Akademik anlamda cevabım evet olsa da yaşamsal anlamda yanıtım hayır olacaktır. Çünkü hepimizin bildiği bir kavram var ki o da “alaylı” olmak. Eğer kişi bir işi uzunca yıllar nitelikli biçimde icra ederse alaylı,işin uzmanı olabilmektedir. Mevzubahis eğer ünvan ise üniversite yolu ile elde edilmektedir.
    Yapmış olduğum geniş girizgahtan sonra konunun derinliğine inmeden yüzeysel olarak nedir bu beden dili meselesi açıklamaya çalışayım. Ve tabi kullanılan, yanlış lanse edilen tarafları nelerdir onlara değineyim.
    Başlıktan da anlayacağınız üzere ben konuyu bedenin dili olarak ele alıyorum. E ne değişti derseniz şayet beden dili dendiğinde akla birsürü kalıp gelmektedir.Şöyle durursanız böyle düşünüyorsunuz demektir. Şöyle yaparsanız böyle birisinizdir gibi kalıpları artık “beden dili” eğitimlerinde, seminerlerinde anlatılan kavramdır.?????
    Benim “bedenin dili” olarak ele almamın sebebi fizyolojik temellidir ve bedeni edebi olarak kişiselliştirirsek belirli olaylar,durumlar ve yaşantılar karşısında beden istemsiz olarak tepkiler vermektedir. Bu anlattığım insanda sempatik sistemin devreye girdiği zamanlardır.
    Bizler korktuğumuzda,sıkıldığımızda, öfkelendiğimizde vücudumuz istemsiz (insanın iradesi dışında) tepkiler vermektedir. El ve ayaklarda titreme, avuç içlerinin terlemesi, göz bebeklerinin büyümesi v.b. tepkiler bizim kontrolümüz dışında gerçekleşmektedir.
    İşte bu durumlarda bedenimiz karşı tarafa mesajlar vermektedir. Bir nevi konuşmaktadır diybiliriz soyut anlamda…
    Açıkcası işin bilimsel olan tek kısmı burasıdır. Bunun haricinde geriye kalan kısımlar ancak kültürel farklılıklar ve öznel çıkarımlardır. Kültürel farklılığa bir örnek verecek olursak ABD’de ve Kanada’da “müthiş,harika” anlamında yapılacak bir el hareketinin anlamı; ülkemizde “eşcinsel misin?” sorusunu temsil eden işarettir.
    Öznel deneyim olarak ise arkadaşımın yaşayıp bana anlatmış olduğu bir olayı sizlerle paylaşabilirim. Kızının erkek arkadaşıyla tanışacak olan babanın ilk tokalaşma esnasında, arkadaşımın elini koparacak ölçüde sıkması babanın bedeni tarafından verilen bir mesaj olarak değerlendirilebilir. Ama burada şunu belirtmek benim asıl görevimdir. Tüm babalar böyle yapar gibi bir çıkarım da bulunamayız. Ancak duygularımızın,düşüncelerimizin davranışlarımızı yönettiği gerçeğini de yadsıyamayız.
    Ayrıca belirttiğim öznel deneyim veya sizlere belirtilen öznel deneyimler hiçbir bilimsellik arz etmemektedir. Yazımın girizgahında ifade ettiğim kullanılan tarafı tam olarak budur. Beden dili kalıplara sokulmamalıdır. Kişilerin yalnızca beden dillerinden yola çıkarak kesin çıkarımlar yapamayız,yapmamalıyız. Ancak bazı tepkiler vardır ki fizyolojik temellidir ve sağlıklı çıkarımlar yapmak mümkündür.
    Bunun dışında örneğin insanlar kolları bağlı duruyorsa iletişime kapalıdır diyemeyiz. Eğer dersek anaokulundan itibaren “çiçek olmak” olarak öğrenilen davranış nasıl “iletişime kapalı” olarak yorumlanabilir?
    Sevgilerimle…

  • Psikolojik destek almalı mıyım?

    Psikolojik destek almalı mıyım?

    Merhabalar, bugün ki yazımda bana çok sık soru sorulan bir konu üzerinden konumu belirlemek istedim ve bilgilendirme amaçlı olmak üzere sizlere psikolojik destek almalı mısınız, bunun kararını neye göre verirsiniz bunu anlatmak istedim. Psikoloji okumaya başladığım ilk günden beri bana, tanıdık tanımadık herkes aynı soruyu soruyor; SENCE BENİM PSİKOLOJİM BOZUK MU? 
    Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bunu sorguluyor olmanız iyi bir şeydir. Genellikle psikologa gitmesi gereken kişi  bunu sorgulayacak duygu durumunda olamayabilir. Fakat siz bunu sorguluyorsanız, sorgulamayanlara göre daha iyi durumda sayılabilirsiniz. Kendinizde psikolojiniz bozuk mu yada psikologa gitmeli miyim sorularının cevabını ararken  bakacağınız ilk şey işlevselliktir. Çoğumuz gerek ülke gündemi gerek kendi kişisel yaşantımızın zorlukları  nedeniyle bir çok stresli duruma maruz kalıyoruz. Bu nedenle günlük sıkıntı ve kaygılarımızın olması çok doğal bir durumdur. Buradaki kilit nokta bu stres ve kaygı yaratan durumlar sizin işlevselliğinizi bozuyor mu yoksa bozmuyor mu  buna bakmaktır. Yani stresli yada  kaygılı durumlar sizi evden çıkamaz, iş yapamaz,kimseyle görüşemez  duruma getiriyor mu bunlara bakmanız gerekir. 
    Bazen kişi, işlevselliği yerinde olsa bile  kendini kötü hissedebilir.Bu noktada ise yapılacak şey hissettiğiniz olumsuz duygunun yoğunluğu ve süresine bakmaktır. Örneğin; ayrılık, ölüm, kayıp,kaza,doğal afet sonrası kişinin yoğun bir şekilde üzülmesi ve kendini sıkıntılı hissetmesi normal bir durumdur. Yaşanan talihsiz olaya karşı verilen bir tepkidir.  Ancak bu üzüntüler kişinin günlük hayatını duygusal anlamda çok uzun bir süre etkiliyor ve kişinin moralini  bozuyorsa bir uzman ile görüşmek iyi olabilir. 
    Kişiye duygu durumu hakkında fikir verecek bazı psikolojik testler de mevcuttur. Bunlar da kişinin duygu durumunu anlamak için uygulanabilir, ancak unutulmasın ki  internette bu testlerle ilgili bilgi kirliliği mevcut. Bu nedenle bu testleri, test konusunda tecrübeli bir uzmanın size yapması ve testin uzman tarafından yorumlanması daha uygun olacaktır. En son nokta ise kişinin kendi çevresinden aldığı geri bildirimlerdir. İnsan bazen içinde bulunduğu durumu, duyguları nedeniyle fark edemeyebilir. Bu nedenle yakın çevrenizden aldığınız geri bildirimler size kendi psikolojiniz hakkında fikir verebilir. Bilgilendirici olması ümidi ile..
    Psk.Dilara Tahincioğlu

  • Ertelemecilik (Erteleme Sorunu)

    Ertelemecilik (Erteleme Sorunu)

    Günlük yaşamımız içerisinde yapmamız gereken bazı şeyleri yapmaktan üşenebilir, görevlerimizi yerine getiremeyebilir, kimi zaman ödevlerimizi son dakikaya bırakabilir, yapacağımız işi sanki sonradan da yapsak olurmuş gibi geliyor ve sürekli ertelediğimiz için hiçbir zaman yapamıyoruz.

    Bu durumlar erteleme davranışı içinde olan kişilerde sıklıkla rastlanan olaylardandır. Erteleme davranışı bireyi olumsuz yönde etkilemekle birlikte, karar almada, bir fiili gerçekleştirmenin bir ileri tarihe atılması davranışı olarak tanımlanabilir. Ertemecilik davranışı pek çok alanda kendini gösterebilmektedir. Dilerseniz bunu örneklerle açıklayalım. Bir öğrenci akademik kariyeri içerisinde kendisinin yapması gereken ödev ve sorumlulukları erteleyebilir ve bunun sonucunda ise görevini ya güçlükle yerine getirir ya da yerine getiremez. Farklı bir örneğe daha değinecek olursak, sağlık problemi olan bir birey kendisini bir türlü hastaneye gitmeye ve muayene olmaya ikna edemez her seferinde erteler bunun sonucu olarak ta kötü durum ve sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

    Ertelemecilik davranışı genellikle şu yolla kendini izler. İlk olarak bir konu hakkında yapma davranışı içerisine girilir. Bir süre sonra birey daha önce yapmak istediği bu davranışı sonraki dönemlere erteler. Nasıl olsa sonra yaparım, acelesi yok diye düşünür. Bu düşünce içerisinde olan birey bir yandan da kendisinin yapması gereken bu davranışı yapmadığı için kendini suçlama ve kendisine öfkelenme davranışı içerisine girer. Yapması gerektiği davranış için artık süre daralmıştır ve alel acele o işi tamamlar fakat eksik ve yanlışlarla karşı karşıya kalır. Mesela randevuya yetişecek birisi sabah çantasını hazırlama kararı alır. Fakat son dakikaya kadar erteler. Bunun sonucu olarak ise ya randevuya geç kalır. Ya da çantasında bazı eksik eşyalar bulunur.

    Ertelemeciliğin Sebebi Nedir?

    Kişinin bu davranış içerisinde olmasının birçok sebebi olabilir. Bunlardan bazılarına örnek verecek olursak: Zaman yönetme becerisindeki eksiklikler, mükemmeliyetçilik, verimli çalışma yöntemleri hakkında bilgisizlik bu örneklerden bazılarıdır.

    Ertelemecilikten Daha Az Etkilenmek İçin Ne Yapılmalı?

    • Uzun ve kısa süreli plan yapılmalı

    • Çeşitli hatırlatıcılardan yararlanılmalı

    • İş sonunda ödüllendirmelerde bulunulmalı

    • Hedef işi bitirmek değil, işe başlamak olmalı

    • İşi akıla geldiğinde hemen yapılmalı

    • Verim çalışma ortamları ve yöntemleri belirlenmeli

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

     

  • Erteleme Sorunu

    Erteleme Sorunu

    Erteleme sorunu, bireyin çeşitli görev ve sorumluluklarını yerini getirirken bunu bir sonraki zamana bırakması ve kimi zaman o işi yapamama veya yaptığı iş sonucunda olumsuzluklarla karşı karşıya kalmasına sebep olan durumdur. Dilerseniz erteleme sorununu detaylı bir şekilde ele alalım

    Kimi insanlar yapacağı işi en kısa zamanda yapmayı planlar ve elinden geldiği sürece de işi zamanında yaparlar. Kimi insanlarda ise bu durum biraz daha farklıdır. Birey bir iş, görev veya sorumluluk için karar alır ve o işi yapacağına inanır. Fakat fikri bir şekilde değişir ve o işi ertelemeye ertelediği zaman geldiğinde tekrar ertelemeye başlar. Yani bir kısır döngü içerisine girer. Son dakikaya geldiğinde ise etekleri tutuşurcasına yapar veya yapmaktan vazgeçer. Erteleme sorunu günümüzde sıkça rastladığımız bir durum. Bize bir görev verilir ya da bir şeyi yapmakta karar alırız, bir okul ödevini ya da şirket projesini buna örnek olarak alalım. Kişiye belirli bir süre verilmiştir. Kişi bu işi yapmak hakkında karar alır yapacağını da düşünür fakat elinde belirli bir süre olduğu için rahat davranır. Bu rahatlık bir yere kalır ve sonunda zaman tükenmeye başlar. Kişi birden kaygı içerisine girer eli ayağı karışırcasına o işi halleder veya bu işi halletmekten vazgeçerek sonuçlarına katlanmayı kabullenir. Ödev veya proje teslim edildiğinde ise yaptığı işte sorunlarla karşılaşır. Bu sorunlar, eksiklik, düzensizlik, baştan savmacılık vb. durumlar olabilir.

    Erteleme Sorununun Sebebi ve Üstesinden Gelme

    Kişi beceri eksikliği, mükemmeliyetçilik, düzensiz çalışma düzeni, isteksizlik gibi çeşitli sebeplerden dolayı erteleme sorunuyla karşı karşıya kalır. Bu durumdan kaçınmak için ise planlı ve programlı çalışılmalı, hatırlatıcılardan yararlanılmalı, işi akıla geldiğinde ertelemeden en kısa sürede yerine getirmeli, verimli çalışma anlamında kendimizi geliştirmeliyiz. Bir diğer yöntem ise hedef olarak işi bitirmeyi değil işe başlamayı hedef almalıyız. Başlamak bitirmenin yarısıdır sözü de bu yöntemi bir kez daha açıklamakta.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

     

  • Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi Nedir ?

    Psikoterapi sürecini bilimsel ve sözlük anlamlarıyla açıklamadan önce bir öykü olarak

    bakarsak; hayat bir açık denize benzer gemi ise kişinin hayatıdır. Kişi hayat gemisini

    yürütmekle sorumlu kaptandır. Ne zaman ki fırtına koptu, yolu şaşırdı, girdaplar, başka

    gemiler çıktı işte o zaman minimum risklerle güvenli denizlere ulaşabilmek için kılavuz

    kaptan olarak psikoterapist devreye girer. İşte bu kılavuz kaptanla yapılan yolculuk

    psikoterapidir. Kişi daha sonra hayat denizinde aynı veya benzer sorunlarla karşılaştığında

    artık ne yapacağını gemisini nasıl kurtaracağını bilecektir.

    Batı dillerindeki kelime anlamıyla psikoterapi İngilizcesi “psycho” olan, can ve ruh

    anlamına gelen ve bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi anlamına gelen “threapy”

    kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Bu tanımlardan yola çıkarak sözlük anlamında

    psikoterapi ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Bu tanım psikoterapiyi tam

    olarak açıklamaz. Kapsamı biraz daraltırsak psikoterapi danışanın medikal ve cerrahi yöntem

    kullanmadan değişik yöntemlerle kişinin kendini iyi hisssetme, moralizasyon ve topluma

    kazanma durumudur. Bu iyi hissetme, moralizasyon açısından bakıldığına her iyi hissetme

    örneğin ;öğretmenin öğrenciye, ebeveynin çocuğuna, din adamının cemaatine, şamanın

    halkına, doktorun hastasına yaptığı bilgilendirme, ikna gibi farklı uygulama ve yaklaşımlar

    psikoterapi kapsamına girer. Böylece bu tanımda psikoterapiyi açıklamakta yetersiz kalır.

    Psikoterapi bu geleneksel yöntemlerden daha farklı ve bilimseldir.

    Psikoterapide ilk akla gelen psikiyatrik rahatsızlıklar ve ruhsal sıkıntılar olsa da, eş,

    arkadaş, ve insan ilişkileri gibi ilişki zorlukları; kimlik karmaşaları ve arayışları, ahlaki

    ikilemler, cinsel sorunlar gibi kişinin iç dünyasında olup biten zorluklar gibi pek çok problem

    psikoterapi ihtiyacı oluşturur. Özetleyecek olursak psikoterapi zihinsel, duygusal ve toplumsal

    sorunlarla bş etmekte yetersiz kalan kişi, çift ya da gruplara belli bir amaç ve plan dahilinde

    belli teknik ve yöntemlerin duygusal bağ kurularak uzman kişilerce uygulanan bir tedavi etme

    bilim ve sanatıdır. Bu yolculukta danışanın kendi yöntemiyle anlatıyı veya öyküyü kendi

    sosyal ve kültürel bağlamından soyutlayarak kişinin bu öyküde altta yatan patolojik yapılarını

    keşfetmesine yoğunlaşır. Bu keşifte kişi haberdar olmadığı birçok yönünü görecek ve

    kendisiyle yüzleşecektir.

    Psikoterapi iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet olmadığına, insan gelişimini

    açıklayan felsefi ve bilimsel bir sistem olduğuna göre bu sistemin belirli yöntemleri, teknikleri

    ve çeşitleri vardır. Bugün dünyada birçoğu kullanılmayan sekiz yüzün üstünde psikoterapotik

    teknik olduğu iddia edilmektedir. Bu kadar çok teknik ve yaklaşımın olması belki de

    insanların bu kadar çok çeşitli olmasından kaynaklıdır. Bunların başlıcaları başlıklar halinde

    şunlardır:

     Psikianalitik yaklaşım

     Bilişsel davranışçı yaklaşım

     Dinamik yaklaşım

     Varoluşçu yaklaşım

     Hümanistik yaklaşım

     Sistemik yaklaşım vb.

    Kullanılan bazı yöntemler ise; grup terapileri, EMDR, hipnoterapi, çizim teknikleri,

    oyun terapisi, sanat terapi vb.

    Nasıl ki her insanın parmak izi farklıysa kişilik yapısı, gelişimi ve kültürü gibi bir çok

    özelliği de farklı olduğundan her teknik her insanda aynı etki ve sonucu yaratmaz. Orlinsky ve

    Howard (1986) 35 yıla yayılan bir araştırmanın sonuçlarını incelemişler ve terapinin ana

    unsurunun kullanılan kurama değil danışanla empatik ve önyargısız olarak kurulan bir bağ

    olduğuna işaret etmişlerdir. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında bir güven

    ilişkisi kurulmalı, danışan anlaşılmalı, danışanın ne söylediği kadar nasıl söylediğine, neleri

    önemsediğiyle de ilgilenilmeli. Yani satır araları iyi okunmalıdır. Yardım amacıyla gelen

    danışanın yalnızca sorunlarıyla değil, çocukluğuyla, korkularıyla, endişeleriyle de

    ilgilenilmeli, odaya getirdiği kişiliği, kültürü ve yaşanmışlıklarıyla bir bütün olarak kabul

    edilmelidir. Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da danışanını üzerinde güç arzusu

    doyurulacak bir nesne olarak görmemesidir. Danışanın terapiste güvenmesi, gerçekten

    işitildiğini, aynı duyguların paylaşıldığını, anlaşıldığını hissetmesi, terapistinin yardım etme

    becerisine, bilgisine ve hünerine sahip olduğuna, iyileşeceğine inanması başarılı bir terapi

    sürecinin anahtarlarıdır.

    Sonuç olarak neden psikoterapi almalıyız ?

     Kendimize bakabilmeyi öğrenmek, kendi sistemimizden kaynaklarla yüzleşip bu

    durumu çözebilmek için.

     Her zaman içimizde daha uzak hedeflere gidebilme kabiliyeti olduğunu görmek için

     Hayatta ki en büyük kaybın ölüm değil, yaşarken içimizde ölen şeyler olduğunu

    öğrenmek ve onları yaşatmak için.

     Hayat oyununda yaşadıklarımızın ya kazanç ya da öğrenme olduğunu fark etmek için.

     Asıl gerçeklerin içimizde olduğunu, dışarının sadece bir rüya olduğunu fark ederek

    uyanmak için.

     Bir takvim yaşı olmasa “kaç yaşındasınız?” sorusunu yanıtlayabilmek için.

     Kendimizi kötü hissettiren şeylerin aslında bizim onlara yüklediğimiz anlamlar

    olduğunu öğrenmek için.

     İnsanın hayal edip, inandığı seyleri başarabileceğini, merdiveni tırmanmak için başka

    güce değil iç gücünüze ihtiyacınız olduğunu görmek için.

     Kötü olasılıkları hesaplarken güzellikleri kaçırmamak için.

     Birlikteliklerde önemli olanın aynı düşünmek değil, birlikte düşünebilmek olduğunu

    fark edebilmek için.

     Mutlu evliliğin doğru kişiyle olmakla değil, doğru kişi olmakla olacağını kavramak,

    değişime önce kendimizden başlamak için.

     Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkaracağını, keskin sirkenin küpüne zarar vereceğini tam

    manasıyla kavramak için.

     Ya çaresiz yada çarenin siz olduğunu öğrenmek için.

  • ACI HATIRA TRAVMA

    ACI HATIRA TRAVMA

    İçinde bulunduğumuz son yüzyılda ve özellikle son yıllarda insanların hayatını

    kolaylaştıracak birçok önemli gelişmenin yanında savaşlar doğal afetler gibi olumsuz etkileri

    olan olaylarda yaşanmıştır. Bu olumsuz olaylar insanlar üzerinde psikolojik travmaya yol

    açmıştır. APA ’nın tanımına göre psikolojik travma, travmatik yaşantılar, ölün tehdidi ya da

    gerçek bir ölüm durumu oluşturan, insanların vücut bütünlüğüne yönelik bir tehdit oluşturan,

    kişinin kendi yaşantısı veya tanık olduğu olaylardır (1994). Pearlman & saakvitne ‘nin

    tanımına baktığımızda travma insanların fiziksel bütünlüğünü, yaşamsal faaliyetlerini tehdit

    eden ve duygusal anlamda bu durumla baş etmekte zorlandığı yaşanmış olaylar ve durulardır

    (1995).

    Psikolojik travma oluşumlarına göre ikiye ayrılır. Bunlardan ilki doğal yollarla oluşan

    insan etkisinin olmadığı deprem, sel vb. doğal afetlerdir. İkincisi ise insanların oluşturduğu

    travmalardır. Bu ikinci kısımda kendi arasında ikiye ayrılır. Bunlardan ilki kaza yoluyla

    oluşan trafik, nükleer, uçak tren gibi kazalardır. İkincisi ise bilerek ve belli bir amaç

    doğrultusunda yapılan tecavüz, soykırım, savaşlar, işkence ve terör olayları gibi olaylardır.

    Travma Kişisel Bir Olgudur

    Aynı olayı yaşayan farklı bireyler bu olaydan farklı duygular ve etkiler yaşayabilir. Bu

    olayı yaşayan bazı bireyler için bu durum travma iken bazıları için olmayabilir. Olayın

    travmatik olup olmaması kişinin algılayışına, duygu ve düşüncelerini ne kadar olumsuz

    etkilediğine kişinin o olaya yüklediği anlama bağlıdır.

    Olayın kişi tarafından algılanışı farklı olsa da eğer bir travma yaratıyorsa bu kişinin dili,

    dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun gösterdiği davranış, mimik, hisler, döngü ve tepki aynı

    olur. Bu aynı tepkiler psikolojinin uluslararası bir dili olduğunun göstergesidir.

    Travmaya Yönelik Tepkiler

    Duygusal tepkiler: Kişi travmatik bir olaya maruz kalmışsa yoğun stres altında

    olduğundan ortaya çıkan korku, üzüntü, karamsarlık, şok hali, suçluluk, çaresizlik, endişe,

    değersizlik, yabancılık, yalnızlık gibi duygusal durumların ilk iki hafta içinde görülmesi

    normaldir. Bu durum iki haftadan fazla devam ederse psikolojik bir soruna işaret edebilir.

    Fiziksel tepkiler: Kişi yoğun stres altında bulunduğunda vücudunun sempatik ve

    parasempatik sistemine bağlı olarak baş ağrısı, mide bulantısı, kalpta ve boğazda sıkışmalar,

    iştahın artması veya azalması buna bağlı kilo kaybı/artışı, uyku problemleri, titreme vb.

    durumlar ortaya çıkar.

    Zihinsel tepkiler: Kişi yoğun stres altında zihnini büyük kısmının olaya

    odaklanmasından dolayı zihnini etkin kullanamamasına bağlı olarak zaman/ mekan algısında

    düşüklük, hafıza problemleri, kafa karışıklığı, şaşkınlık, dalgınlık vb. tepkiler gözlemlenir.

    Davranışşal tepkiler: Olaya bağlı yoğun stres durumlarında kişi evde, okulda, işteki

    arkadaşlık, eş, ebeveyn gibi rol ilişkilerinde güvensizlik, tedirginlik, içe kapanma, kendini

    yalnız ve reddedilmiş hissetme, ön yargılı davranışlarda artış ve bunu sürekli kontrol etme

    ihtiyacı olarak özetlenebilir.

    Travma Sonrası Bireyin Yaşadığı Duygular

    Travmatik olay sonrasında kişide üç ana duygu yaşanmaktadır. Bunlar :

    1) Bir kısmı sorumlulara ancak büyük bir kısmı hedefe yönlendirilmiş yoğun öfke

    duygusu,

    2) Eğer olayda bir kayıp yaşanmışsa buna ilişkin yoğun üzüntü durumu,

    3) Olayın tekrar yaşanabileceğine ilişkin yoğun korku hissi.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

    Travmanın tanımına tekrar bakacak olursak kişi ölüm ya da ölüm tehdidi, vücut

    bütünlüğüne yönelik bir tehdit olaylarını kendisi yaşamış ya da böyle bir olaya şahit olmuştur.

    Kişi bu duruma karşı aşırı korku, çaresizlik veya dehşete düşme duygularıyla tepki vermiştir.

    Yapılan araştırmalara göre travmatik olaydan sonra TSSB ‘ye yakalanma oranı bazı

    farklılıklar gösteriyor: kadınlar erkelerden 2-3 kat daha fazla, geçmişte psikolojik sorunlar

    yaşayanlar yaşamayanlara göre, yakınlarında psikolojik sorun yaşamış ya da yaşayanlar

    olmayanlara göre daha fazla risk altındadır.

    TSSSB Belirtileri

    Travmatik olaylara maruz kalan her üç kişiden ikisi bu olayı hafif düzeyde bir stresle

    atlatabilmesine rağmen bu üç kişiden biri TSSB habercisi olabilecek daha yoğun stres

    tepkileri yaşamaktadır. TSSB belirtilerini maddeler halinde verecek olursak:

    1) Olayla ilgili hatıralar sık sık göz önüne gelir,

    2) Olayla ilgili sık tekrar eden kabuslar görülür,

    3) Bazen olayı yeniden yaşıyormuş hissine kapılır ve o şekilde davranışlar gösterir.

    4) Olayı hatırlatan en ufak ayrıntıda bile aşırı tepkiler verilir,

    5) Olay anının önemli bir bölümü unutulur,

    6) Olaydan önceki hayatında yaptığı, ilgi duyduğu ve zevk aldığı herşeye karşı önemli

    bir şekilde ilgi azalır,

    7) Etrafındaki insanlardan uzaklaşma ve yabancılaşma hissedilir.

    Bu belirtilerin 1 aya kadar yaşanması normal sayılırken bu süreden fazla devam etmesi bunun

    yanında kişinin sosyal ve mesleki hayatında bozulmalar ve uyku problemleri birkaç geceden

    fazla devam ederse psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.

    TSSB Riski Oluşturan Faktörler

    Yapılan araştırmalara göre kişinin travmatik olaydan önce yaşamış olduğu benzer

    olayların olması ya da farklı stres oluşturan durumların içinde bulunması TSSB riskini

    arttırıyor. Bunun nedeni geçmişte olan olayların tekrar alevlenmesidir. Bunun haricinde

    belirlenen risk faktörleri ise şunlardır:

    Olayı doğrudan kendisinin yaşamış olması,

    Oluşumuna göre ikinci grupta yer alan insan eliyle yapılan travmatik olaya maruz kalınması,

    Kadın, bekar, dul, çocuk ve yaşlı gibi daha mücadele imkanı az olan gruplar,

    Tıbbi, psikolojik ve sosyal yardım ve destek kuluşlarına ulaşamamak ,

    Düşük sosyo-ekonomik düzey,

    Kişinin kendisinin ya da ailesinin geçmişinde psikolojik ya da psikiyatrik sorunlar bulunması

    vb. TSSB’ye yakalanma riskini arttırmaktadır.

    Yapılan ilginç bir araştırma ise travmatik bir olay yaşayan kişinin beklenenin aksine aynı

    travmatik olay oluşturacak olayları ve durumları oluşturacak ya da oluşması ihtimal yer,

    zaman, kişi gibi ögelerin olduğu bir döngü içine girer. Bu bilinçli olarak yapılan bir durum

    olmamasına karşın kişinin bilinç altında buna iten nedenin hikayenin sonunu değiştirme

    isteğin duymasıdır. Geçmişte kontrol edemediği durumu kontrol altına alma gayretiyle aynı

    travmatik olayın içine girerek sürekli bir döngü oluşturur.

    Bireylerin TSSB İle Mücadele Etmek İçin Başvurdukları Sağlıksız Yollar

    1) Alkol ve madde gibi bağımlılıklar

    2) Tehlike oluşturacak cinsel ilişki

    3) Şiddet

    4) Kendine ve çevresine zarar verici davranışlar

    5) Aşırı ya da hiç yemek yememe davranışları

    TSSB İçin Öneriler

    Birey olaydan sonra yaşanan ve uzun süren, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden

    kurtulmak istemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç öyle hemen olacak bir süreç

    değildir. Uzun zor ve acılı bir dönemdir. Bu dönemin aşamaları şöyledir:

    1) Kabul: Kişi yaşananları inkar eder ya da düşünceleri bloke ederse iyileşme olmaz.

    Bunun için bireyin öncelikle TSSB ‘yi ve olayı kabul etmesidir.

    2) Terapi: Öncelikten sonra önem sırasına gelirsek atılması gereken en önemli adım bir

    psikolojik danışmaya/ terapiye gitmektir. Bu süreçte danışman/terapist bireyle tam

    anlamıyla empatik bir bağ kurabilirse kişin tüm hayatı olumlu yönde değişebilir.

    3) Hassasiyet azaltma: Terapiye başladıktan sonra çok duygusal ve acılı bir süreç

    fakat yaşanması gereken yüzleşmeye başlanır.

    4) Yeniden işleme: terapistin yardımıyla yeniden canlandırma aşamasıyla beyin

    yeniden işlenerek olumsuz düşünce şekli değiştirilmeye çalışılır.

    5) Yeniden yapılandırma: Kişi bu dönemde yalnızlaşma içine girmiştir ve bu

    şekilde yaşamak doğru olmadığından hayatına ona iyi gelecek aktiviteler eklenir.

    6) Stresi azaltma: Stresi azaltmak için meditasyon, yoga, nefes egzersizleri gibi

    teknikler kullanılır.

    7) Kokularla yüzleşme: Yeniden yapılandırma süreciyle birlikte tekrarlayan

    korkular gözlemlenebilir.

    8) Zamana bırakma: En başta da belirtildiği gibi bu bir süreçtir. Bir gecede iyileşme

    beklenmemelidir.

  • Asansör Korkusu

    Asansör Korkusu

    Asansörler hepimizin hayatını kolaylaştıran makinelerden biridir. Ancak bu makineler bazılarımız için hiç de masum değildirler. Dört tarafı kapalı bu metal kutular kimilerimiz için korku dolu anlar yaşatırlar. Bu durum asansörle ortaya çıksa da kapalı mekân korkusu olarak adlandırmamız da doğru olabilir.

    Asansörden Neden Korkulur?

    Asansörde insanlar genellikle asansör halatının birden kopacağına, asansörün birden duracağına, içeride nefes alamayacağına boğularak öleceğine veya haftalarca asansörde mahsur kalacağına inanır. Bu korku giderek artabilir şiddetli yaşanabilir ve kişiler artık asansör yerine merdiven tercih eder asansöre yaklaşamayacak hale gelir. Bu kişiler asansöre bindiklerinde asansörde kalacaklarına, sıcak basacağına, uyuşma veya bulantılar olacağına kesin gözüyle bakarlar. Asansör korkusu olan insanlar Biran önce asansörden inmeyi ve bir daha binmemeyi düşünüp buna odaklanırlar. Bu korkuya küçükken veya ileriki yaşlarda karşılaşılan bir asansör tehlikesi sıkıntısı atlatmak neden olabilmektedir. Ya da küçükken dinlenilmiş “saatlerce asansörde kalma maceraları da” bu kişileri etkilemiş olabilmektedir.

    Asansör Korkusu Nasıl Çözülür?

    Bu tarz korkular hipnoterapi yöntemi ile kişilerin çocukluğu veya ileriki yaşlarında asansörle ilgili kaygılarına sebep olan durumlar ortaya çıkarılıp çözülmeye çalışılıyor. Ancak fobik durumların ortaya çıkması da mümkün.

    Klostrofobi Nedir?

    Klostrofobiyi kapalı alan korkusu olarak adlandırabiliriz. Klostrofobi günümüzde çok yaygın bir fobidir ve günümüzde yaklaşık altı insandan dördü bu fobiden şikâyetçidir. Çocukluk döneminde veya sonradan kazanılabilir. Bu tarz kişilerin kapalı yerlerde kalmaması gerekir. Kişiler panik ataklar geçirerek kendilerini boğuluyormuş gibi hissedip nefes alamamaktan şikayet edebilirler.

    Klostrofobi Belirtileri Nelerdir?

    Kişilerin bulunduğu ortamda kendilerini çaresiz hissedip duvarların üzerlerine geliyor gibi hissetmeleri, kapana kısılmış gibi hissetmeleri, vücutta terleme, çarpıntı, nefes darlığı halleri,sinema tiyatro asansör gibi alanlarda bulunamama bu durumun belirtileri olarak sıralanabilir.

    Klostrofobi Nasıl Yenilir?

    Kapalı alanda kalma korkusu aynı asansör korkusunda olduğu gibi, psikoterapi veya hipnoterapi ile doktor kontrolünde olmalıdır.Öncelikle hastalığına veya korkuya neden olan faktörler ivedilikle araştırılmalıdır.Korkularla yüzleşme,endişeleri yenme ve psikolojik mücadele çalışmaları yapılmalıdır.Doktor önerisi ve reçetesi dışında ilaçlar alınmamalı ve kullanılmamalıdır.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Anksiyete bozukluklarına yatkınlık

    Bu yatkınlıkta kalıtımsal faktörlerin yanı sıra çocukluk döneminin ciddi etkilerini görmek

    mümkündür. Çocuğun özellikle annesi veya bakım vereni ile kurduğu bağ çok bu noktada

    önemlidir ve psikoterapide araştırıp incelenmesi ve ele alınması gerekir. Çok genel anlamda

    söyleyecek olursak, kişi çocuklukta annesiyle yakın, tatminkar ve güvenli bir bağ

    kuramadıysa bu çocukta ayrılık, anneyi kaybetme ve sevilmeme kaygısına neden olur. Bu

    kaygı çocuk için oldukça şiddetli bir kaygıdır ve iyi bir destekle ele alınması gerekir. Bunun

    yanı sıra, katı bir şekilde toplum baskısı veya ailevi standartlarla büyütülmüş çocuklarda da

    doğru mu yaptım yanlış mı yaptım, içimden gelenler iyi mi kötü mü… gibi yoğun ve içinden

    çıkılmaz “şüphe” gelişmeye başlar. Bunun sonucu olarak da çocuk kendi isteklerini,

    tercihlerini…vs kısaca benliğini bastırmaya, susturmaya çalışarak bir şekilde kontrol etmek

    ister. Bu kendiyle mücadele, bu iç çatışma da sonuç olarak yoğun suçluluk ve vicdan azabı ile

    gözlemlediğimiz kaygıyı ortaya çıkarır. Tüm bu kaygının yönetilemediği durumlarda kaygılar

    bastırırlır, red edilir, veya kişiyi sürekli bir şekilde endişe ve paniğe yatkın hale getirir. Sonuç

    olarak kişi kaygısından bir anlamda korkmaya başlar ve ansiyete bozukluklarına yatkınlık

    böylece gelişmiş olur.

    Anksiyete Bozukluklarında nasıl bir yol izlenmeli?

    Aslında kaygı bozukluklarında kaygı sadece bir semptom yani sonuç olarak görülebilir. Kişi

    yaşadığı bu iç çatışmaları ilk başta inkar eder veya onları da bastırmaya veya görmemeye

    çalışır; fakat sonunda durumla baş edemeyen psikolojik yapı artık çığlıklar atarak yardım

    ister. İşte bu çığlıklar problematik diyebileceğimiz anksiyete dir. Dolayısıyla yapılması

    gereken bu anksiyeteyi yani bu çığlığı doğuran sebepleri, çatışmaları, endişeleri ve önceki

    yaşantıları anlamak ve kişinin bu durumla yüzleşme ve baş etme becerilerini geliştirecek bir

    yolda ilerlemektedir. Yani aslında bu durumu şöyle değerlendirmeliyiz, eğer bir kaygı sorunu

    yaşıyorsak anlamalıyız ki iç dünyamız bir şeylerle daha fazla mücadele edemiyor ve sorunun

    tespit edilip çözülmesi için bizden yardım istiyor. Bu noktada yapılması gereken uzman bir

    psikoterapistten kaliteli bir psikoterapi hizmeti almaktır.

  • Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Anksiyete Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygı Bozukluğunun Perde Arkası

    Kaygıyı normal bir duygudan bir psikolojik/psikiyatrik bozukluğa götüren nedenler nelerdir?

    Aslında bu soru kaygı ile yapılan psikoterapinin en temel çalışma alanıdır ve öyle de

    olmalıdır. Bu sorunun cevabı herkese göre farklılaşır çünkü herkes kendi yaşamsal

    geçmişinde geliştirmek durumunda kaldığı bir takım özellikleri sonucunda bu kaygı

    kısırdöngüsü içine girer. Ama genel anlamda kişiyi kaygılanmaktan çok panikleten faktörler

    tespit edilmelidir. Deneyimime göre bu noktada ortaya çıkan en belirgin konu kontroldür.

    Kontrol ve kaygı kısır döngüsü nasıl oluşur?

    Kişinin güçsüzlüklerine, karşısında zayıf, kontrolsüz kaldığı olaylara tahammülü düşmüştür

    veya zaten tahammülü pek yoktur. Elinden geleni yapıp, yani kontrol edebildiği kadarını

    kontrol edip olağan güçsüzlük, çaresizlik ve kontrolsüzlüğüne teslimiyet göstermek, kontrol

    edemeyeceği kısmı sürece bırakmak yerine, tam da bu noktada kontrol etme isteğini kontrol

    etmesi mümkün olmayan alanlara yönlendirir ve bir kısır döngü içine girer. Örneğin depremin

    ne zaman nerede olacağını bilemeyiz ve bunu kontrol edemeyiz. Ama ev içindeki mobilyaları

    mümkün olduğunca sabitleyip olası zarar ihtimallerini azaltmaya çalışabiliriz. Bizi aşan

    kısmını da kontrol edemeyeceğimizi bilir ve hayatın akışına güvenmeye çalışarak kaygımızı

    takılmamayı deneriz. Fakat kaygı bozukluklarında kişi kontrol edemeyeceği kısmı

    bırakamadığı gibi onu hayatının tam da merkezine alır. Yine deprem örneğinden gidecek

    olursak kişi elinden geldiğince tedbir alıp gerisini sürece bırakmak yerine, kişi depremin ne

    zaman nerede olacağını ısrarla bilmek ister ve bu durumu kontrol etmek üzere aşırı ve gerçek

    dışı bilişsel(düşüncel) çabalara girmekten kendini de alıkoyamaz hale gelir. Bu bahsettiğim

    kontrol gerçekte mümkün olmadığına göre, kişinin içinden çıkamadığı çaresizlik,

    kontrolsüzlük ve güçsüzlükle belirgin bir kısır döngü içine girmesi kaçınılmazdır. Bu da

    kişinin zayıflık ve savunmasızlık algısını daha da güçlendirir ve kişi hayatın belki olağan

    olabilecek tehditleri karşısında bile artık olağandan daha fazla endişe içine girer. Bu durumla

    baş etmek için de yüzleşmek ve bazı zorlukları tolere etmek yerine, bir an önce rahatlama

    getirecek yollar arar. İşte bu arayış sonucunda da kişi bazen anlamsız olduğunu düşündüğü

    halde bazı rutinlerle (ocağı kapattığını tekrar tekrar kontrol etme, veya kötü bir şey olmasın

    diye 3 kez bir objeye dokunma… gibi) kaygı düzeyini azaltıp kontrolün kendisinde olduğunu

    hissedip rahatlamaya çalışır. Bir süre sonra bu rutin vazgeçilemez bir alışkanlık halini alır ve

    kişi eğer bu rutinden vazgeçerse başına tam da korktuğu felaketler gelecekmiş gibi düşünür.

    Aslında kişi de masaya üç kez tıklatmakla örneğin sevdiklerimizin ölümünü engelleme

    arasında hiçbir akılcı bağlantı olmadığını bilmektedir. Ama yine de bunu bir sorumluluk

    olarak görmektedir ve vicdanen rahatlayabilmek için bu rutine ihtiyaç duymaktadır.

    Kişi neden kontrol etmek ister ya da neden güvenemez?

    Bu soruların cevabı aslında kişinin kendi iç dünyasında gizlidir. Kontrol ihtiyaçtan

    geliştirilmiştir ve herkesin kontrol ihtiyacının altında farklı sebepler yatabilir. Örneğin kimi

    kişiler desteksiz kalıp hayatta tek başlarına olduklarını düşünürler. Bundan dolayı da “kimse

    bana yardım etmez, sorumluluklarımı atlamamak için, başarılı olmak için, kazanmak için,

    yetersiz kalıp yenilmemek için her şeyi kontrol etmeliyim ve asla güçsüz kalmamalıyım yoksa

    toparlayamam, onun için kontrol tamamen bende olmalı” gibi düşünebilirler. Kimi kişiler ise

    yaşadıkları zorluklar karşısında “ancak ben hayatımın kontrolünü kendi elime alırsam

    hayatıma istediğim gibi bir yön verebilirim” algısını geliştirirler ve kontrole sımsıkı sarılırlar.

    Kimi kişiler ise hayatlarında hiç yenilen veya güçsüz kalmayı deneyimlemedikleri için

    bundan ölesiye korkarlar ve bununla yüzleşiyor olmak istemezler, kimileri ise kaygının

    motive edici tarafını bir güç unsuru olarak görür ve kaygı olmazsa harekete geçmeyeceğinden

    endişe duyarlar. Kişinin kontrole bu kadar tutunmak istemesinde bu saydıklarımdan çok farklı

    sebepleri de olabilir. Dolayısıyla kişinin neden kontrole bu kadar sarıldığını anlamak için

    kişinin hayatını mümkün olduğunca derinlemesine irdelemek ve anlamak gerekecektir.