Ebeveynler çoğu zaman kime danışacakları ve ne zaman danışmanın uygun olduğu ile ilgili endişe yaşarlar. Terapi nedir veya çocuklarının ne şekilde etkilenecekleri ile ilgili sorular ile gelirler. Bu sorular, « Çocuk psikolojisi » ve genel anlamda « ruh sağlığı » alanlarınınülkemizde henüz yeni oluşundan ve bircok sorunun cevapsız kalıyor olmasından kaynaklanır. Peki o halde psikoloğa ne zaman danışılır?
Bazı durumlarda semptom kendini daha açık bir şekilde ifade eder ; örneğin alt ıslatma, ileri yasta parmak emme, uykusuzluk, ağlama. Ancak, huzursuzluğun kendini daha örtük bir şekilde ifade ettiği durumlar da vardır. Aile burada değerli bir gözlemci rolünü oynar çünkü çocuktaki farklılığı tespit edecek olan anne ve baba olacaktır. Çocuklarında, genel günlük yaşantısından farklı olarak bir içe kapanma, huzursuzluk veya kızgınlık, öfke gördükleri taktirde ve bu durumun tekrarlandığını düşündükleri durumlarda bir uzmana danışılması uygundur.
Bazen davranışlarda, bazen duygularda bazen de her iki alanda bir değişiklik görülebilir. Bu, çocuğun, çoğu zaman kendisinin de farkında olmadığı bir durumla ilgili ifade etmekte güçlük çekiyor olduğu anlamına gelebilir. Peki bu durumda psikolog ne yapabilir ?
Çocuklarla calışmanın birçok farklı yolu vardır, bunlardan biri, oyun terapisidir. Bu yöntem çocuğun kendini oyun kahramanlari aracılığı ile ifade etmesine olanak tanır. Başka bir deyişle, çocuk, iç dünyasını farklı insancıklar veya hayvancıkların ağzından anlatarak biraz durumdan uzaklaşabilir. Bazen, rahatsız eden bir durumu olduğu gibi anlatmak zordur ve yetişkinler bile bunu gerçekleştirmek için başka yollar ararlar. Oyun oynayarak anlatmak her zaman daha rahatlatıcıdır. Bir oyun kahramanının başına gelenlerin ardında çocuğun kendisiyle ilgili durumlar gizlidir. O gizlenenleri duymak ise terapistin, psikologun izlediği yola ve kulağına bağlıdır. Seanslar ilerledikçe ve güven ilişkisi kuruldukça oyun ve gerçek hayat arasındaki bağları kurmak psikoloğun en önemli işidir.
Çocuklar kendilerini oyun aracılığı ile ve dolayısı ile dolaylı bir şekilde anlattıkça rahatlarlar. Bazı duygularla karşılaşırlar, kendilerine ait olduklarının farkına varınca şaşırırlar ve zamanla onları daha açık bir şekilde anlamaya başlarlar. Oyun terapisi duyguların daha rahat bir şekilde yaşanmasına yardımcı olur.
Oyun terapisine başlamadan önce, aile ve çocuk ile birlikte bir ilk göruşme yapılır. Çocukla gerçekleştirilecek haftada bir seansların dışında ise, ebeveynler ve çocuk ile birlikte ayda bir göruşülür, karşılıklı olarak ve “gizlilik ilkesi” göz önünde bulundurularak paylaşımda bulunulur.
Kategori: Psikoloji
-

Çocuk psikoloğu – terapisti kimdir ? Nasıl calışır ?
-

BAĞIMLILIK
Son dönemlerde, özellikle bonzai denilen sentetik uyuşturucunun, somut gözle görülür
şekilde bir artış göstermesine dayanarak bu haftaki yazımı uyuşturu kullanımı ve bağımlılık
üzerine yazmak istedim.
Bağımlılık konusu derin ve çok boyutlu bir kavramdır. Fiziksel olduğu kadar
psikolojik boyutuda vardır. Bu yüzden sadece maddeyi almayı bıraktıktan sonra bağımlılık
bitmemektedir. Fiziksel bağımlılık beyindeki sinir sistemlerine zarar verdiği için kullanma
arzusu ve dürtüsü baskındır ve çoğu kişiler buna yenik düştükleri için tekrar kullanmaya
başlarlar. Bunun yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi büyüktür; örnegin arkadaş ortamı,
stres yaratan durumlar, aile içi problemler, psikolojik rahatsızlıklar da uyuşturucu kullanımını
tetikleyen faktörlerdir. Bağımlı olmayı engellemek için yapılacaklardan en önemlisi hiç
başlamamaktadır. Bu kesin çözüm olarak önerilir.
Uyuşturucu madde kullanımı bağımlılık yapan maddelerin vucüda dâhil edilmesidir. Fakat
bağımlılığın tanımı en basit hali ile: maddenin yaşamı va sağlığı olumsuz etkilemesine karşın
kullanımının devamıdır. Fakat insanın insanın doğası gereği en temel amacı canlılığını devam
ettirme çabasıdır. İçgüdüsel olarak yaşamımızı, sağlığımızı tehdit eden, bize acı ve zarar veren
şeylerden kaçınırız. Bu yüzden uyuşturucu madde kullanımı kişilerin içindeki büyük bir
çelişkinin işaretidir ve patolojik bir durumun göstergesidir.
Çocuğunuz ve ya yakınınızdaki biri uyuşturucu kullanıyor mu diye şüpheleniyorsanız
bunu anlamanın en iyi yolu gidip tahlil yaptırmaktır. Fakat emin olmadığınız durumlarda
bunu yapmak riskli olabilir. Ailenin çocukları ile ilgilenmesi ve gözlem yapması bu noktada
çok önemli. Rutinin dışındaki davranışlar, ruh hali bizim için ipucu niteliğinde olabilir.
Bağımlılık dediğimiz durumda şu davranışlar gözlemlenebilir; dikkati yoğunlaştırmada sorun
yaşama, daha içine kapanık ya da saldırgan olma, sözel iletişimde azalma, okulda ve ya iş
yerinde aksaklıklar yaşaması, notların ve ya genel olarak iş performansının düşmesi, yorgun,
halsiz, uykulu görünme gibi durumlara yol açabilir.
Uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı her yaşta başlayabilir. Genç yaştaki nüfus burada
daha risklidir. Bunun sebebi o dönemdeki dürtü kontrölünün daha zor olması, arkadaş baskısı,
uyum sağlama isteği daha ileriki yaşlara oranla daha güçlü yaşanır.
Bağımlılık tedavisi mümkün bir sorundur. Bununla ilgili en sık karşılaştığımız
senaryolardan biri genellikle birey aile zoru ile getirilmesidir ki bu maalesef çok iyi sonuçlar
doğurmuyor. Kişinin kendi isteği ve rızası çok önemlidir. Bağımlılıktan kurtulma isteğinin
içsel bir motivasyonu olursa daha iyi sonuçlar alınıyor. Tedavinin başlangıcında kişinin
vucüdü tamamen maddeden temizlenmek için detoksifikasyon işleminden geçer. Daha sonra
ilaç tedavisi, grup ve bireysel terapilerle tedavi sürecinin devamı öngörülür. Tedavi ne kadar
uzun takip edilirse başarı oranının da o kadar yüksek olduğu belirtilmektedir. Amaç kişinin
kendisini tanıması, uyuşturu kullanım davranışını belirleyebilmesi, nedenlerini
sorgulayabilmesi, başlama arzusu ile başa çıkma yollarını öğretmek ve uygulayabilir hale
getirmektir. Ailenin de bu konuyla ilgili bilgilendirilmesi elzem ve faydalıdır.
-

Çift Terapisine Bakış (Kısım III)
Bundan önceki son iki yazımın devamı olarak Çift Terapisi konusunu bu yazımda sonlandırmak istiyorum. Öncelikle çift terapisine başlamak için gereklilikleri ve genelde bize başvurulduğu takdirde bunun bir sistem çerçevesinde incelenip, sorumluluğun çiftlerden her ikisine de paylaştırıldığını söylemiştik. İlişki içerisindeki problemler bizim için ipucu olup, birer belirti ve ya semptom olarak ele alınırlar demiştik.
Yazının ikinci kısmında biraz daha çiftlerin bize gelmelerindeki sebeplerden bahsettik. Tatminsizlik, yüksek ve gerçek dışı beklentiler, değişime karşı olan hoşgörü eksikliği, aile içi sıkıntı ve travmalarla başa çıkmadaki yetersizlik, aldatma ve benzeri duygusal tatminsizlikler; yapıcı olmayan fakat yıkıcı iletişim gibi sorunların boşanma oranlarındaki artışa bir katkısı olabileceğinden bahsettik. Bu sepeblerden bir başkası olarak da kişinin kendi yapısal, kişilik örüntüsünden kaynaklanan sıkıntılarının eşine ve etrafındaki ilişkilere yansıması olduğuna değinmiştik. Bugün biraz daha bu konuyu detaylandırmak istiyorum.
Kişilik yapısı dediğimiz, kişilik örüntüsü olarak da isimlendirilen bu kavramı kabaca şu şekilde açıklayabiliriz: kişiliğimiz çok küçük yaşlardan itibaren inşa edilmeye başlanan, yaklaşık 5 yaş civarında kalıplaşan ve kişinin duygusal, düşüncesel ve davranışsal olarak gösterdiği özelliklerin tümüne verilen ad diyebiliriz. Kişinin özelliği dediğimiz şeyler kalıcı, tanımlanabilir, tahmin edilebilir ve sabittirler. Kişilik bozukluğunun ortaya çıkmasıyla beraber, kişinin özelliklerinin değişiklik göstermesi (tutarsızlaşması), çevresinde ve ilişkilerinde uyum problemi yarattığında, öznel bir problem yarattığında ortaya çıkan durum olarak açıklanabilir. Kişilik bozukluğu ve ya kişilik problemi olan kişiler etrafı objektif olarak gözetleyemedikleri ve anlamlandıramadıkları için çevresiyle olan problemlerde genelde kendisinin değil diğer kişilerin sorumlu olduğunu düşünmesi ve kendini değiştirmek yerine dış dünyanın ona uyum sağlamasını bekleme eğilimindedirler. Olan olayları kendi için ve kendine göre algılarlar ve diğer insanları yargılamaları da buna göre olur. O yüzden çoğu zaman kafalarında yazmış oldukları, ya da algısal çarpıtmalarla hareket ettiklerinden dolayı insanlarla sağlıklı iletişim ve ilişki kurmaları gittikçe zorlaşır.
Kişilik dediğimiz şeyin oluşumuna katkıda bulunan faktörler; çocukluktan gelen ve mizaç benzeri unsurlar, ailenin tutumu ve yetiştirilme tarzı, kültürel öğeler, sinir sistemi gelişimi, çevre, biyolojik faktörler, psikanalitik dediğimiz bilinçaltı unsurları bütünümüzü oluşturur.
Kişilik bozukluğu dediğimiz şey belki ölümcül bir rahatsızlık değildir ama kendi kafamıza göre de verebileceğimiz bir tanı değildir. Bu tanıyı almak için kişilerin çok iyi bir psikiyatrik ve psikolojik muayeneden geçmesi gerekir. Bu noktada başvurduğunuz ruh sağlığı uzmanın yetkinlik ve yeterliliklerini iyi değerlendirmeniz ve uzmanın güvenilir olması elzemdir.
Peki, çift olarak konuyu ele aldığımızda çiftlerden birinin kişilik problemlerinden dolayı tetiklenen ve giderilmesi zor olan sıkıntılar için ne yapılmalı? Az önce de dediğim gibi çiftler bize geldiklerinde biz onlar tek tek değil bir sistem yapısı halinde beraber görüp, seansları bu şekilde ele alıyoruz. Fakat çiftlerden birinin önceden yaşadığı travma ile alakalı birikintileri varsa ve bunu eşine yansıtıyorsa, ya da kişilik problemlerine bağlı olarak olayları algılama ve duygulanımında sıkıntı varsa o zaman o eşin eş zamanlı olarak bireysel terapiye de başlamasını öneririz ki kendisiyle olan sorunları ile ilgili iç görü ve farkındalık kazanarak hem kendisi hem de ilişkisi için önemli bir adım atmış olur. Bu kesinlikle yanlış anlaşılmasın; bir tarafın kişilik bozukluğu var ve diğer eş tamamen suçsuz ya da etkisizdir diye bir şey söz konusu değil. Burada belirtilmek istenen bazen kişinin kendi geçmişinden ve yapısından kaynaklanan bazı problemler ileriki dönemlerde tetiklenebilir ve bunun ilk ve son defa olarak çözümlenmesi bu problemin bir daha karşıımza çıkmaması için gereklidir. Eşlerin birbirlerine bu konuda destek olarak, gerekirse kendileri de bilgilendirmelidirler. Döngüsel olarak tekrar gösteren davranışların kırılmasına olanak sağlamak gene çift taraflı olacaktır. İletişimin de önemi burada artıyor çünkü anlayış ve en önemlisi o güveni karşı tarafa hissettirmek ve onun bu süreçte yalnız olmadığını hissettirmek oldukça faydalı olacaktır.
Yani eşler aynı zamanda bireysel olarak kendi terapilerine devam ederken, çift olarak da çift terapisine devam edebilirler. Hiç bir sakıncası yoktur.
Anahtar kelimeler: boşanma, çözüm odaklı düşünme, bilişsel terapi, tedavi, terapi, olumlu düşünme, farkındalık, psikoloji, ruh, beden, zihin, mutsuzluk, depresyon, kaygı, semptom, kişilik, karakter, evlilik, aldatma, bireyse terapi, zihin, aile, destek, sosyal destek, eş problemleri
-
Çift Terapisine Bakış (Kısım II)
Bu bölümde çiftler arasında yaşanan sorunların sebeplerini daha yakından inceleyerek tedavide karşımıza çıkan sorunlardan bahsetmek istiyorum. Boşanma oranındaki artışlar dünyanın her yerinde görülmektedir ve bu ülkeler arasında Türkiye’de yer almaktadır. Türkiye İstatistik Kurumunun 2013 yılındaki araştırmalarına göre boşanma oranın en yüksek görüldüğü ilk üç il sırasıyla; Antalya, İzmir ve Muğla olarak tespit edilmiştir.
Boşanma artışındaki nedenler nelerdir ve bunlarla nasıl baş edilir?
Yüksek beklentiler ilişkilerin yürümemesinde ve boşanmaya kadar sürüklenmesinde büyük rol oynar. Beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığını gözden geçirmekte fayda var. Çoğu kişi evlenmeden önce eşi ile ilgili, evlendiklerindeki hayatları ile ilgili ve daha bir çok şeye dair hayal kurup kafalarında bir takım kabullenilmiş düşüncelerle adım atabiliyorlar. Bunun sonucunda evlendiklerinde bu beklentilerin dışına çıkan en ufak bir detay onları git gide rahatsız edebilecek hale geliyor ve en sonunda “Bu benim evlendiğim insan değil!” ya da “Ben böyle bir evlilik hayal etmemiştim.” diyebiliyorlar.
Bunun en büyük sebeplerinden biri ilişkide tarafların değişime ve karşı tarafın eksiklerine karşı hoşgörü eksikliğinden kaynaklanıyor. Jacobsen ve Christensen’ın geliştirdiği Bütüncül Davranışsal Çift Terapisinin dayandığı en önemli temel ilke: kabullenme ve tolerans göstermeye dayanır.
Özellikle genç çiftlerde görebileceğimiz ilişkiler çok çaba gerektirmemeli düşüncesi sıkıntılara sebep olabiliyor. Tam aksine ilişkiler çok çaba gerektirir. Âşık olmak, hoşlanmak kolaydır ama evlenmek, hayatı paylaşmak, ilişkiyi sürdürmek bambaşkadır.
Algısal olarak hepimizin ön yargıları mevcuttur. Etrafımızda olan olayları, insanları ve ilişkilerimizi nasıl değerlendirdiğimize dair bilişsel şemalarımız vardır. Bunun yanı sıra aile şemaları vardır. Şemalar biraz olsun beklentilere benzeler fakat daha bilincimiz dışında gelişir ve zihnimiz tarafından olaylara uygulanırlar. Aile şemaları dediğimiz şey kendi aile içi ilişkilerimiz ve deneyimlerimize dayanır. Bu şemalar daha sonra ileriki ilişkilerimizde de aktifleşirler. Eğer sorunlu bir aile geçmişimiz varsa; örnegin kavga ortamında ve şiddetle geçen bir çocukluğunuz olduysa kendi ilişkinizde de bu tarz bir etkileşim içerisine girmeniz olasıdır. Olaylarla baş etme ve diğeri ile iletişim kurma şekliniz ancak kavga, gürültü ve şiddetle mümkündür çünkü bir diğeri ile iletişim kurma şekliniz ile ilgili bu şekilde bir öğrenilmişlik geliştirmiş olabilirsiniz ve kendinizi ifade etmenin başka yollarını bulamayabilirsiniz. Uyumsuz şemalar varsa bunlar üzerinde çalışılmalıdır.
Gelen çiftlerin en önemli sıkıntılarından biri genelde bir birleri ile olan bozuk iletişimleri olduğunu gözlemliyorum. Kişi kendini doğru ve sağlıklı şekilde karşıya ifade edemediği durumlarda; karşı tarafta anlayış göstermede sınırlı kalıyor ve çoğu zaman bir çıkmaza doğru sürüklenebiliyorlar. Bizim terapide yaptığımız çiftlere nasıl doğru iletişim kurulur bunun örneklemelerini yapmaktır. Yıkıcı değil yapıcı iletişim kurmayı öğretmektir.
Sıklıkla karşılaştığımız bir diğer sorun eşlerden birinin daha fazla yakınlık istediği gerçeğidir. Burada kişisel farklılıklara karşı hoşgörü ve anlayış göstermek gerekiyor. Bir kişinin duygulanım tarzı diğerinkinden farklı olabilir. Biri daha sakinken diğeri daha tutkulu olabilir. Çiftler bu farklılıkları göz önünde bulundurarak beklentilerini gerçekçi tutmak zorundalar.
İlişkilerde bedel-fayda oranından bahsetmek mümkündür. Bedelin düşük olduğu ve faydanın çok yüksek olduğu durumlarda ilişkiyi yürütürüz. Bu faydanın bedeli, faydanın kendisini aştığında bir dengesizlik olamaya başlar ve sıkıntı çıkar. Özünde ilişkilerin dayandığı önemli şeylerden biri ihtiyaçların karşılanmasıdır. Eğer ihtiyaçlarımız karşılanıyorsa bu bizi tatmin eder. Hangi davranışların çiftler arasında tatmin arttıracağını bularak bu sıkıntılara müdahale edebiliriz.
Pozitif davranışları arttırırsak negatif davranışları azaltmaya gerek kalmayacaktır. Sadece pozitif davranışlara odaklanırsak zaten negatif davranışlara odaklanmamız gerekmez. Pozitif şeylere odaklanmak karşılığında da pozitif şeyler getirir.
Çift terapilerinde önemli unsurlardan biri de çiftlerden birinin kişilik sorunu ve ya kişilik bozukluğu olup olmadığıdır. İkinci önemli unsurlardan biri de kişinin bağlanma şeklidir. Bu ikisinin de çiftin ilişkilerinde bir röl oynadığı şüphesiz ve bireysel düzlemde incelenmesi gereken bir durumdur. Bununla ilgili yazının devamı bir sonraki bölümde…
Anahtar kelimeler: boşanma, çözüm odaklı düşünme, bilişsel terapi, tedavi, terapi, olumlu düşünme, farkındalık, psikoloji, ruh, beden, zihin, mutsuzluk, depresyon, kaygı, semptom, kişilik, karakter, evlilik, aldatma
-

ÇİFT TERAPİSİNE BAKIŞ
Bir önceki yazımda terapide kalmanın ve tedavi sürekliliğinin öneminden bahsetmiştik. Bu hafta Çift Terapisinden bahsetmek istiyorum. Bireysel terapide görülen çekingenlik aynı şekilde bu alanda da mevcuttur fakat biraz daha farklı şekillerde baş gösterir. Genelde çiftlerden biri diğerini gelmeye ikna edememekten şikâyet eder; ya da zorla getirildiğinde o bireyin motivasyonu oldukça düşük olur. Bunun en önemli nedenlerinden biri problemin kabullenilmemesidir.
Bir ilişkinin ve ya evliliğin yürümesi için iki tarafında katkısı gereklidir. Fakat genellikle klinik ortamda rastladığımız; beraberlikte bir problem çıktığında taraflar bir birlerini suçlayarak bir çıkmazın içine girerler. Bir ilişkide suçlu, hatalı, problemli taraf aramayız ve bize gelen bireyleri de bunu yapmamaya teşvik ederiz. Terapi başvurusu için ilk geldiklerinde genelde ‘sorun bende değil karımda’ ve ya ‘sorun kocamda, siz onu düzeltin’ diye isteklerini belirtirler ve biz de onlara her iki tarafında sorumluluk alması gerektiğini ve diğer türlü kendileri ile çalışmamızın zor olduğunu belirtiriz. Çünkü az önce de belirttiğim gibi bir ilişki iki kişi tarafından yürütülür ve sağlıklı bir ilişki için iki tarafında çaba göstermesi gerekir.
Çift terapisinde çift beraber bir sistem olarak ele alınır. İlişkisel süreçte çiftlerin karşılaştıkları problemleri semptom olarak ele alırız. Nasıl ki birey geldiğinde mutsuzluk, uykusuzluk gibi belirtilerden şikayat eder; aynı şekide bir çift içinde örneğin aldatma buna örnek olarak gösterilebilir. Bunu asla bir taraf suçlu o aldattı ve diğer tarafı kurban gibi ele alamayız. Eğer aldatma yaşayan bir çift terapiye geliyorsa bununla ilgili iki taraf da sorumluluk almalıdır. İnsanlar farklı nedenlerden dolayı evlilik dışı ilişkiye girerler. Genelde cinsel tatminsizlik ve ya yetersizlik olduğu gibi bir algı var fakat bu altta yatan sıklıkla rastlanan sebeplerden biri öfkedir. Bunun yanı sıra karşılanmayan duygusal ihtiyaçlarda aldatmaya sebep olabilir.
Çift terapisinin ele alınması ile ilgili bu yazı haftaya devam edecektir…
-

ÇOCUKLARDA OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK
Son zamanlarda çocuk alanında sıkça rastladığımız problemlerden biri de Obsesif-Kompulsif Bozukluk adını verdiğimiz ve kişide belli takıntılı düşünce ve davranışlara neden olan rahatsızlıktır. Erişkinler de sıkça rastlayabildiğimiz gibi özellikle son yıllarda çocuklarda da sıkça rastladığımız bir problemdir.
OKB, kısaca tekrarlanan ve rahatsızlık veren düşünce ve davranışlar olarak açıklanabilir. Bu düşünce ve davranışlar, günlük hayatı olumsuz etkileyebildiği gibi, hem çocuğun kendisini hem de çevresini olumsuz etkileyebilmektedir.
Bu alanda yapılan çalışmalar göstermektedir ki, çocukluk çağında gözlemlenen OKB, özellikle erken ergenlik döneminde kendisini şiddetli olarak göstermektedir. Yine yapılan bazı çalışmalar göstermektedir ki, bu dönemle en çok rastlanan OKB çeşitleri, cinsel obsesyonlar, dini obsesyonlar ve temizlik obsesyonları olarak sıralanmıştır.
Obsesyon halk arasında, takıntılı düşünce olarak tanımlanmaktadır. Kompulsiyon ise takıntılı davranış şekilde tanımlanmaktadır. Kişi önce takıntılı düşünce geliştirir ardından rahatsızlık veren düşünce ile başa çıkabilmek için takıntılı davranış geliştirerek kendini rahatlatmaya çalışır. Örneğin; dini obsesyon geliştiren bir çocuk “içimden sürekli küfür etmek geliyor, bu düşünce kötü, eğer masaya 3 kere dokunmazsam cezalandırılırım.” Şeklinde bir OKB geliştirebilir. Bu örnekte de görüldüğü gibi önce düşünce, düşünceyi rahatlatmak için ise davranış geliştiriliyor. Ancak her zaman obsesyonlar ve kompulsiyonlar bir arada görülmeyebilir. OKB kendi içerisinde 3 gruba ayrılır:
1- Obsesyonlar önde tip
2- Kompulsiyonlar önde tip
3- Karma tip
*Ne zaman OKB’den şüphelenmeliyiz?
1- Eğer çocuğunuzda tekrarlayan, ritüel davranışlar varsa (örn; sürekli ek yıkama, ışığı 3 kere açıp kapama, çizgilere basmadan yürüme vb. )
2- Eğer çocuğunuzda sürekli ve rahatsızlık veren düşünceler varsa (örn; kirlendiğimi düşünüyorum, günah işlediğimi düşünüyorum vb.)
Yukarıdaki maddeler OKB’nin en belirgin iki özelliğidir. Eğer bu belirtileri 1 aydan fazladır ve sürekli yaşıyorsanız, mutlaka bir uzmana başvurmalısınız.
*Tedavi Yöntemi
OKB tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Uygulanan tedavi yöntemleri:
1. Bilişsel Davranışçı Terapi
2.Oyun Terapisi
3. EMDR (Tramva kaynaklı ise)
-

Zihinsel Performans Geliştirme
Zihnimizi hayatımızın her anında kullanırız. Mutlu olabilmek, zevk alabilmek, sinirlerimizi kontrol edebilmek, huzurlu olmak, dikkat, konsantrasyon, algılama yeteneğimiz, problem çözme, hafıza, karar verme gibi işlevlerde zihinsel performansımız öne çıkar. Bu işlevlerin bazılarında iyiyken bazılarında kötü olabiliriz. Bundan dolayı zihnimizi geliştirmek istememiz gayet doğaldır.
Zihinsel Performans Nasıl Geliştirilir?
Bazı firmalar zihinsel performans geliştirme için check up programları tasarlamışlardır. Bu programlar vasıtasıyla sizin zihinsel ve ruhsal performans ölçümleriniz yapılarak seviyeniz belirlenir.Gerekli güçlendirmeler yapılarak ikinci aşamaya geçilir.
Bu güçlendirmeye ihtiyacı olan kişi bilgisayarlı modüllerin ve psikoterapi yöntemlerinin kullanıldığı “Zihinsel Güçlendirme” programlarına alınır. Bu programın yanında gerekli görülürse anti stres biyolojik destek programı da uygulanmaktadır. Bilgisayarlı eğitim modülleri yöntemi genellikle zihnimizdeki dikkat sorunları, konsantrasyon sorunları, hafıza sorunları gibi sorunları çözmek için kullanılan yöntemlerdir. Önceleri bilgisayarlı eğitim modülleri yöntemi hiperaktivide ve dikkat bozukluğu gibi rahatsızlıklarda kullanılırken zihin performans düşüklüklerinde de oldukça etkili olduğu görülmüştür. Bu tip çalışmalar zihinsel kondisyonun artışını da sağlamaktadır.
Bireysel çalışma programı ise kişiye özel stres kaynaklarının tespitinde kullanılır.Amaç olarak bu stres kaynaklarının yönetilmesini ve gerekli donanımların kazanılmasını amaçlar.Kişinin geçmişten gelen bilinçdışı iç çatışmalarını da keşfedip çözümlenmesi gerekir. Bu yöntem geçmişten gelen karmaşıklıkları çözerken gelecekteki gereksiz yüklemelerden de kişiyi korur. Nitekim ruhsal performans ve buna bağlı olarak da zihinsel performans güçlenir ve kişi potansiyelini ileri düzeyde kullanma yetisi kazanır.
Beslenme sağlığınız ve tükettikleriniz zihinsel performansınızı geliştirmek için son derece önemlidir. Yine aynı firmalar sizin için yaşam koçluğu hizmetleri de vererek bedensel ve zihinsel sağlık için maksimum verimi size kazandırmak isterler. Bundan dolayı beslenmemize dikkat etmezsek beyin performansımız düşebilmektedir. Sürekli ve düzenli su tüketimi alışkanlığı kazanmamız gerekmektedir. Vücudumuz susuz kaldıkça yorgunluk ve halsizlik ilk belirtileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dengesiz beslenme metabolizmayı bozar ve sağlığımıza zararlıdır. Zihinsel performansımızı en yüksek seviyelere çıkarmak için organik ve besin değeri yüksek gıdalar tüketmeliyiz. Her ne kadar organik gıdalar günümüzde zor bulunsa da besin değeri yüksek preparatlar ile bu açığı kapatabiliriz.
Ufuk Kılıç
Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıç‘a aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.
-

Uyku Sorunu
Uyku Sorunu
Günümüz insanlığının en büyük sorunlarından biriside uyku problemidir. Uyku en önemli ihtiyaçlarımızdandır. Güzel bir uyku çekmek herkesin hayali ve arzusudur. Ancak hayat şartlarımız ve alışkanlıklarımız bizi bu durumdan alı koymaktadır. Kimine göre psikolojik kimine göre alışkanlık olan uyuyamama sorunu tıp biliminde uyku sorunu (insomnia) olarak adlandırılmaktadır.
Uyku Sorunu Belirtileri Nelerdir?
Gece boyunca uykuyu sürdürmekte zorlanıyorsanız. Uykuya hiç dalamıyorsanız. Beklediğinizden veya tahmin ettiğiniz süreden daha erken uyanıyorsanız. Gün boyu sürekli kendinizi yorgun hissediyorsanız,başkalarına huzursuzluk veriyorsanız sizde de uyku sorunu olabilir. Yatağa yattıktan sonra ortalama bir insan için uyku süresi 15 dakika civarıdır.
Uyku Sorununa Sebepleri Nelerdir?
Uyku sorununa birçok sebebi olabilir. Bunların başında alkol, nikotin, kafein ve bu tarz maddeler, İlaç kullanımları, normal uyku düzeni için olan biyolojik saatin aşılması, psikolojik rahatsızlıklar, aşırı stresse bağlı durumları örnek verebiliriz.
Uyku Sorununu Çözme Yolları Nelerdir?
Öncelikle uyku sorunu daha ciddi hastalıkların belirtisi habercisi olabilir. Sıkıntılarınızdan veya bu soruna sebep verdiğini düşündüğünüz nedenleri çözmediyseniz doktorunuza başvurun.Dışarıda reçetesiz ve doktor tavsiyesi olmadan, danışılmadan önerilen ilaçları almayın.Uyku sorununu belli başlı çözme yolları ise; uyuduğunuz ortamlarda loş ışık kullanmaya özen gösterin, gün içinde bir saatten az uyumaya dikkat edin, spor yaparak vücudunuzu dinç tutun aşırı kilo alımı ve yağlanmanın da önüne geçmiş olursunuz, yatağa yattığınız zamanlarda kötü düşüncelerden uzak durun, yattığınız odada ses yalıtımı kullanabilirsiniz, uzun süre boyunca aynı yastıkları kullanmayın ortalama iki senede bir yastıklarınızı değiştirin, uykunuz gelemden uyumaya çalışmayın, yatak odası veya uyuyacağınız odalarda sizi dinlendirecek rahatlatacak renkler kullanın, bitkisel çayları denebilirsiz, saat kaçta yatarsanız yatın her sabah aynı saatte kalkmaya özen gösterin, yatmadan önce ılık bir duş alabilirsiniz, geceleri uykunuz kaçıp uyandığınızda bir bardak su içip tekrar uyumayı deneyin, alkol, nikotin benzeri maddeleri az tüketin, yattığınız odanızın ısısının ılık olmasına dikkat edin, yattığınız yastık ve yatağın boyun ve vücut yapısına göre olmasına özen gösterin sizi rahatsız eden alıştığınız yastık ve yatakta yatmakta ısrarcı olmayın.
Ufuk Kılıç
Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıç‘a aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.
-

Hipnozda Telkin ve Trans nedir?
Hipnotik trans, değişik hipnoz teknikleri ile kişinin zihinsel ayrışmasıdır. Buna disosiasyon denir.
Hafif, orta ve derin olmak üzere 3 aşamadır. Hipnotik transın derin kısmında hipnotik fenomenler dediğimiz özel bulgular ortaya çıkar.Hipnoz sırasında çevreden gelen uyaranlardan geçici olarak kopulduğu ancak telkin alabilecek düzeyde kalındığı ,bedenin tamamen gevşemiş olduğu bilinir.İçsel verilere odaklanılarak yeni bir farkındalık boyutunda kişinin kendini keşfetmesi ihtiyaç duyduğu konularda (olumsuz kişisel kalıplar ,zararlı alışkanlıklar gibi ) telkinlere çok açık hale gelip kolaylıkla telkin alabildiği bu hale trans hali diyoruz. Söz konusu trans hali içinde iken dikkatimizi odakladığımız problem yada konu dışında dışarıdan gelen uyaranların ,içerden ise kendi beş duyumuzdan gelebilecek duyulara olan algı ve farkındalık da büyük oranda azalır.
Örnek vermek gerekirse günlük yaşamda da trans halinin söz konusu olduğu bir çok durumu farkına bile varmadan defalarca deneyimleriz. örnek vermek gerekirse araba kullanırken dalgınca, kafamız düşüncelerle fazlasıyla meşgulken varacağımız yere nasıl ulaştığımızı neredeyse bilmeden yolun sonuna geldiğinizi hiç deneyimlediniz mi ? Yada farklı bir bilinç seviyesinde bilinç altı zihnin kontrolü ele aldığı bir durum yaşanmıştır ,bazen çok ilgi çekici bir kitabı okurken ,bazende bir televizyon programını seyrederken öylesine dalarız ki , çevrede olan bitenlerden ,konuşulanlardan ,çalan telefonlardan bütünüyle koptuğumuz ve kendi içimize döndüğümüz anlar ki bu anlar, aslında fark etmeden yaşadığımız birer trans deneyimidir.
TELKİN NEDİR ?Telkin bir kişiye veya topluluğa bir duyguyu veya düşünceyi belli bir hedefe yönelik olarak benimsetmek maksadıyla iletmektir. Bu bilinç dışı bir süreçtir ve bu vasıta ile, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi , yeni ve doğru düşünme ve davranma şeklinin benimsetilmesinde çok etkindir. Telkin olumlu şekilde yapılabildiği gibi olumsuz da olabilir. telkin olumlu mesajlar içermeli, uyum içerisinde ilgi ve dikkatin toplandığı bir anda verilmelidir. Anne ve babaların hemen tüm sözleri çocuklarına verdikleri mesajlar farkında olmadıkları derecede etkin gerçek telkinlerdir. Bu nedenle ebeveynler çocuklarıyla olabildiğince olumlu ve motive edici telkinler içeren konuşmalar yapmalıdırlar.
Hipnoz esnasında trans altında telkin yoluyla gerçekte yapılmak istenipte yapılamayan şeylerin bilinçaltı gerekli biçimde etkilenerek, davranışların gene amaca hizmet edecek şekilde değiştirilmesiyle başarılı olunamayan konuların başarılabilir hale getirilmesine yönelik telkin verilmesi mümkündür ( okul başarıları için etkin ders çalışma,sınav heyecanı gibi konularda )Diğer taraftan davranışlarımızı etkileyen bilinçaltımızın şekillenmesi büyük oranda geçmişimize çocukluğumuzdan bu yana deneyimlediğimiz tüm yaşantılarımıza dayanmaktadır. Doğduğumuz andan itibaren bize söylenen her sözcük doğrudan bilinçaltına gitmektedir. Yaşanılan deneyimlerin özellikle olumsuz olanlarının daha derin izler bırakarak bu günkü hayatımıza negatif ket vurmaları söz konusu olabilmektedir. Bunların belirlenmesi , olumlu telkinlerle yeni ve doğru davranış kalıplarının öğretilmesi söz konusu olabilmektedir. Verilecek telkinler transın derinliğinden bağımsızdır.
HİPNOZ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?BİREYSEL HİPNOZ: Bir kişinin hipnoz edilmesidir.
Grup hipnozu: Birden çok kişinin aynı anda birlikte hipnotize edilmesidir.
OTOHİPNOZ: Kişinin bir başkasına ihtiyaç duymaksızın kendi kendini hipnotize etmesidir.
YOL HİPNOZU: Özellikle uzun ve düz yolda otomobil kullanan sürücülerin yol hipnozuna girdikleri bilinir. Aşırı yorgunluk, uykusuzluk, sessizlik, trafiğin serbest ve rahat oluşu yol hipnozunun meydana gelmesini kolaylaştırır.
KOLLEKTİF HİPNOZ: Kalabalık sayılabilecek insan grubunun topluca hipnoz edilmesidir. Grup hipnozundan farkı, hipnotize olan insanların sayıca farklı oluşudur.
Analitik hipnoz: Hastanın oluşan probleminin temel noktalarını saptamak için yapılan kişinin tedavi edilmesini de mümkün kılan , regresyonun(geçmişe döndürmenin) kullanıldığı bir yöntemdir.Kişinin doğumu itibarıyla tüm yaşantıları,anılarına ulaşılması söz konusu olabilir.HİPNOZUN DERECELERİ NELERDİR?
HAFİF TRANS HALİ : Hipnozun başlangıç aşamsında gelişir. Hafif bir gevşeme durumudur. Hipnoza alınan kişinin gözleri kapalı olduğu halde göz kapaklarında titremeler meydana gelir.Kişinin bu esnada zihinsel faaliyetlerinde zayıflama, kol ve bacaklarda ağırlaşma, fizyolojik faaliyetlerde yavaşlama görülür. Bütün bunlara rağmen hafif bir hipnoz hali gerçekleşir.
ORTA TRANS HALİ Bu safhada hipnoz hali net olarak gelişir.hipnoz olan kişi hipnozitörün sesine tam olarak bağlanır.Etraftaki sesleri duymaya bilir.Duygular hipnozun bu safhasında kesinlik kazanır, kişi telkine tamamem hazırdır.
TAM VE DERİN TRANS HALİ: Tam ve derin transta, trans hali bozulmaksızın sujenin (hipnoz yapılan kişinin ) gözleri açtırılabilir. Deneğin gözleri açık olmasına rağmen, donuktur. Ortamdaki seslerin hemen hiçbirini duymaz. Kendisine hipnotizörün verdiği şekli aynen, muhafaza eder. Sujenin gözlerinin bakışı sabittir. Tam bir uyuşukluk hali bütün vücuda yayılmıştır. Bu safhada denek üzerinde çeşitli testler rahatlıkla yapılabilir.
SOMNAMBULUZİM HALİ: Hipnoza alınan kişinin tamamen kontrol altında olduğu ve her türlü tedavinin yapılabilecegi bir durum söz konusudur.Her hastada bu seviyede bir durum söz konusu olamayabilir,ancak hastaları yüzde 20-30 unda rastlanabilen bir durumdur.
-

Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri
Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!
Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.
Stresi kullanın, ondan kaçmayın
Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.
Ne zaman mola vereceğinizi bilin
Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.
Bir hobiniz olsun
Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.
Zamanınızı yönetin
İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.
Gün içinde egzersiz yapın
Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.
Arkadaş edinin
Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.
Abur cuburdan uzak durun
Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.
Pozitif olun
Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.
Stres günlüğü tutun
Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.
İşi işte bırakın
Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.