Kategori: Psikoloji

  • Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Okul öncesi eğitime, anaokuluna veya daha yaygın kullanıldığı şekliyle yuvaya başlama dönemi hem çocuk hem de ebeveynler açısından çok önemli ve zaman zaman da zor bir süreçtir.
    Çocuk ilk kez ailesinden ayrılmakta, yapılandırılmış kuralları olan bir ortamda bulunmakta ve sosyal anlamda ilk önemli sınavını vermektedir.
    Yuvaya başlama için en doğru zamanın hangisi olduğunu bulabilmek için; her çocuk ve aile ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak genel olarak çocukların yaşıtlarıyla birlikte olabildiği, oyun kurabildiği, kurallara uymayı öğrenebileceği bir dönem olarak 3 yaş civarında bu deneyime hazır olduklarını söyleyebiliriz.
    Tabii ki aileler bazı zorunlu sebeplerden (annenin işe geri dönmesi zorunluluğu gibi) çocuklarını daha erken yaşlarda okula başlatmak durumunda kalabilirler. Okula başlama kararı verilirken çocuğun genel gelişim değerlendirmesi (dil, motor, sosyal-duygusal gelişim düzeyi) ve çocuğun okul için yeterli olgunluk ve beceri düzeyine erişip erişmediği dikkate alınmalıdır. Ayrıca aile içi ilişkiler (özellikle anne çocuk ilişkisi ), ailenin çocuğun bu ilk sosyal deneyimini algılayışı, yuvadaki ortam, öğretmen ve öğrencilerin tavır ve tutumları da çocuğun uyumunu etkileyen faktörler arasındadır.
    Bu küçük birey, yeni okulunda eğitim- öğretim alacak, yeni sosyal ilişkiler kuracak, pek çok farklı alanda gelişmeler gösterecek, dünyayı bir miktar daha tanıyacaktır. En önemlisi karakter gelişiminin büyük bir çoğunluğu okulöncesi dönemde tamamlanacaktır.
    Çocuğun takvim yaşı kaç olursa olsun onun bu yeni ortamdaki ilk günlerini en az gerginlik ve en yüksek uyumla atlatmasını sağlamaya çalışmak ebeveynlere ve okula düşen en büyük görevdir.

    Okula uyum sürecinde ilk günlerde yapılması gerekenler

    Aslında okulun ilk günü gelmeden önceki sürece de değinmek gerekir. Okul seçimi bu süreç içindeki en önemli ve en zor kısımdır. Doğru kurumu seçmiş olmak okula uyum sürecindeki birinci madde olan “ebeveynin kendine ve okula güvenmesi” maddesinin aşılmasında oldukça büyük önem arz eder.
    İkinci önemli madde ise çocuğunuza güvenmeniz ve ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu ona telkin etmenizdir. Okula uyumda en zorlayıcı konu çocukların “ayrılık anksiyetesi” ile başa çıkabilmeleridir. Doğum ile başlayan anne- bebek ayrılığı aylar ve yıllar içerisinde gittikçe gelişecek, fiziksel ve duygusal gelişiminin ilerlemesiyle beraber öz güveni gelişen bebek “bireyselleşecek” her geçen gün anneden bir adım daha ayrılmaya hazır olacaktır. Ancak anneye olan ihitiyacı bitmediğinden onu kaybetme korkusu, terk edilme kaygısı bir süre daha devam edecektir. Okula başlamak bu kaygının artmasını tetikleyici bir faktördür. Anksiyeteyle başa çıkabilmenin püf noktası “karşılıklı güven” oluşturmaktır. Annesi tarafından yuvaya “bırakılan” çocuk günün sonunda anneye yine kavuşmaktadır. Tekrarlayan bu rutin içindeki doğru tepkiler çocuğun anneye güven duymasına, onu tekrar gelip alacağına emin olmasına olanak verir. Kısa veya uzun vadede çocuklar bu rutini öğrenecektir.
    Çocuk yuvada eğitime başlamadan önce bir veya iki kez kurumu ziyaret etmek, öğretmeni ile tanıştırmak, birlikte etrafı gezmek ön hazırlık için uygun olacaktır. Okulla ilgili alışverişe birlikte gitmek, bazı eşyaları alırken ona seçtirmek okul fikrini sevdirmeye yardımcı olabilir.

    Çocuğun okula başladığı dönem duygusal olarak rahat olduğu bir dönem olmalıdır. Hastalık, taşınma, boşanma, yeni bir kardeşe sahip olma durumlarının hemen ardından okula başlama hem çocuk hem de aile için ekstra stes kaynağı olacaktır. Böyle bir dönemde okula başlama çocuğun anneye daha sıkı yapışmasına ve öğretmenle ilişki kurmasında güçlüklere sebep olabilir.
    Çocuğu yuvaya bırakırken kısa süreli vedalaşmak, ilk günlerde gerekirse bir saatle başlayıp, sonraki günlerde süreyi uzatmak, yanında sevdiği bir eşyayı veya oyuncağı götürmesine izin vermek uyum sürecini kolaylaştırıcı adımlardır. İlk günlerde anne de oyun odasındaki oyunlara katılabilir, çocuğunu tuvalete götürebilir. Günler ilerledikçe çocuk, bu yardımları öğretmeninden de alabileceğini fark eder ve onun yapmasına izin verir. Bu aşamada anne artık geri çekilmeye başlamalıdır. Aynı odada oynanan oyunlar esnasında anne bir adım geri çekilir ve çocuğun öğretmenle oyuna devam etmesi sağlanır. Zaman içerisinde kademeli olarak anne odadan ayrılır ve çocuk ile öğretmen başbaşa kalır.
    İlk günlerde yemek, uyku ve servis düzeniyle ilgili beklentiler minimumda tutulabilir. Bunlarla ilgili düzenlemeler 2. veya 3. haftaya sarkıtılabilir. İlk günler için ana hedef, belirlenen süreyi keyifli bir şekilde tamamlamaktır. Arkadaşlara alışmak da öğretmene alışmaktan sonra gelmelidir. Öğretmenine alışan çocuğun arkadaşlarına alışmasına öğretmen zaten süreç içinde yardımcı olacaktır.
    Çocuğun özel bir durumu varsa öğretmeni ile en başta paylaşılmalıdır. Örneğin; tuvalet eğitimine yeni başlamış bir çocuğun iki saatte bir tuvalete götürülmesi gibi.
    Öğretmenin ismini öğrenmek, evde öğretmenden adı ile bahsetmek (Ayşegül öğretmenin), öğretmeni ile yaşadığı eğlenceli şeylerden bahsetmek öğretmenle kurulacak ilişkide güveni ve samimiyeti artıracaktır.
    Anne çocuğun yanından “ortadan kaybolarak ayrılmamalıdır”. Uygun şekilde “hoşça kal” diyerek, abartılı bir vedalaşma olmadan ayrılmalıdır. Anne –veya ilgili ebeveyn- çocukla birlikte yuvadayken abartılı sevgi, öpücük veya gözyaşı göstermemelidir. Güven vermede sözler kadar beden dili de etkilidir. Anne de çocuğundan ayrılmaya hazır ve istekli olmalıdır. Duygusal çatışmalar çocuğa yansıtılmamalıdır. Çocuğu alma zamanı geldiğinde okula geç kalınmamalıdır. Eve gidildiğinde olumlu anılar üzerinde durulmalı bir sonraki günün daha keyifli olacağı anlatılmalıdır.
    Çocuk gösterdiği tepkiler konusunda akranlarıyla ya da kardeşleriyle kıyaslanmamalıdır. Günün sonunda onu yüreklendirmek adına övgülü sözler söyleyebilirsiniz.
    Ayrılık anksiyetesi dediğimiz zaman sadece fiziksel ayrılık akla gelmemelidir. Çocuklar bu yeni mekanda başlarına gelmesi muhtemel pek çok şeyden de korkarlar: Acaba bu koca yerde kaybolur muyum, tuvaletim gelince ne yapacağım, diğer çocuklar bana zarar verir mi, öğretmen beni sever mi, acıkınca beni kim yedirecek, annem olmadan uyuyabilir miyim? Tüm bu soruların aşılmasında kolaylaştırma sağlanabilmesi için öğretmen- ebeveyn iş birliğinin en üst düzeyde olması, çocuğun öğretmenle sağlıklı bir iletişim kurabilmesi için bahsi geçen konulara mümkün olduğunca özen gösterilmesi önemlidir.

    Çocuğunuz okula gitmeyi reddediyorsa

    Çocuklar arasında bireysel farklılaşmalar olabilmekle beraber çocuğunuzun öğretmenine, akranlarına, yeni okul ortamına ve ayrılma rutinlerine alışması 2 ila 4 hafta kadar sürecektir. Bu süre içerisinde uyku ve yeme düzeninde farklılaşmalar ya da ağlama, bağımlılaşma gibi duygusal tepkiler gözlemlemeniz doğaldır. Ne de olsa çocuğunuz ilk ciddi sosyal deneyimi ile karşı karşıyadır ve pek çoğu ailesinden ilk kez ayrılmaktadır. Bu dönemde çocuğunuza karşı sabırlı ve anlayışlı olmalı, rutinlerinizi bozmamalı, onun özgüvenini destekleyici diyaloglarda bulunmaya devam etmelisiniz.
    Gerektiğinde okulla iletişim halinde olmalı ve birlikte hareket edebilmelisiniz.
    He türlü çabanıza rağmen çocuğunuz, okula uyum problemlerini aşamıyor ve sorunlar gittikçe büyüyorsa bir uzmandan destek alarak sorunu çözümleyebilirsiniz.
     

    Yeme problemleri
    Pek çok ebeveyn, özellikle anneler “çocuğum yemek yemiyor, yemek seçiyor, yemek saatinde tam bir mücadele yaşanıyor” gibi ifadeleri sıkılıkla kullanıyorlar bu sorunla karşılaştıklarında.
    Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki uyumak, oynamak, tuvalete gitmek gibi yemek yemek de temel bir ihtiyaçtır. Çocuk gerçekten acıktığında besin alabilmek için bu ihtiyacını ifade edecektir. Yeni doğan bebekte doyurulma ihtiyacı ağlama yoluyla ifade edilir. Zamanla bebek büyür, beslenme sıklığı azalır, saat başı değil öğün zamanları geldiğinde yemeye alışır, açlığını ağlayarak değil davranışlarıyla ifade etmeye başlar. Bebeklikten çocukluk dönemine geçmekte olan 2 yaş çocuğunun büyüme hızı azaldığı için gün içinde alması gereken kalori miktarı ve buna bağlı olarak da besin miktarı azalmış dolayısı ile de beslenme alışkanlıkları değişmeye öğünlerde daha az yemeye başlamıştır. İşte bu aşamada, çocuğun elinde olan yeme özgürlüğü, annenin “kilo kaybı, beslenememe, gelişiminin engellenmesi, hasta olması” gibi yersiz bahanelerle çocuğun elinden alınmak istenir.
    Anneler çocuklarının daha çok yiyerek daha güçlü, daha sağlıklı hatta daha akıllı olacaklarını zannedebilirler. Ancak gereksiz ve yersiz beslenen çocukta fazladan kilo alımı oluşabilir ve fazla kiloya bağlı hastalıklar, kilolu olduğu için arkadaşları arasında alay konusu olma gibi sorunlar doğabilir. Zorla beslenmek çocuğun ruh sağlığını bozarak yemeği tamamen reddetmesine hatta aile sofrasına oturmayı dahi reddetmesine sebep olabilir. Şu unutulmamalıdır ki yemek yedirmek bir sevgi verme biçimi değildir. Çocuğuna sevgisini göstermek isteyen ebeveyn bunu sadece yemek saatlerinde değil günün tamamı içerisinde göstermelidir. Bir maç, bir savaş edasında geçen yemek saatleri çocukla ebeveyn arasındaki ilişkinin de bozulmasına sebep olur. Yemek yedirmek için türlü cambazlıklar yapmak, ödül ya da ceza kullanmak, doğal olan yeme sürecini yapaylaştırır, çocuğun doğru alışkanlıklar kazanmasını güçleştirir. Hatta yemeyi tamamen reddetmesine sebep olabilir.
    Çok iştahlı olmak, yaşından beklenen düzeyin üzerinde yemek yemek de çocuğun psikolojisi ile ilgili önemli ipuçları verebilir. Bazen çocuklar stres sebebiyle, kendilerini ifade etmekte güçlük yaşadıklarında ya da ebeveynlerinden ilgi bekledikleri durumlarda yemeye aşırı ilgi gösterebilirler. Bu durumda da davranışa sebep olan etken araştırılmalıdır.

    Yemeyi reddeden çocuklar için öğünleri düzenlerken unutulmaması gereken noktalar şunlar olmalıdır:
    Öncelikle ebeveyn çocuğa model olmalı, yemek zamanı aile masada bir arada olmalıdır.
    Yemek zamanı aile bireylerinin sofrada tartışma yaşadığı, sıkıntıların anlatıldığı bir zaman değil, hoş sohbetlerin yapıldığı bir zaman dilimi olmalıdır.
    Çocuğun gün içinde öfkelenmesine sebep olan şey yemek zamanına kadar çözüme ulaştırılmaya çalışılmalı, ebeveynine olan öfkesini yemek sırasında yemeğini reddederek değil, başka yöntemlerle çözümlemesi öğretilmelidir.
    Sofrada yemek istemediğini ifade ettiğinde bir sonraki öğüne kadar başka yemek yeme fırsatına sahip olamayacağı kendisine anlatılmalı, öğün aralarında abur cubur yemesine engel olunmalıdır.
    Televizyon karşısında, parkta, oyuncaklar kullanarak ya da arkasından dolaşarak yedirmek yerine, öğün saatlerinde birlikte sofraya oturarak yemek gerektiği öğretilmelidir.
    Yeni yiyecekleri reddedenler için sadece bir yudum ile tadına bakmak yeterli bir başarı olarak görülmelidir.
    Çocuğun tabağına devamlı olarak yiyebileceğinden fazlasını koymak, her serfinde bitirememesine ve başarısızlık olarak yorumlamasına sebep olacağından porsiyonlar küçük olmalıdır.
    Çocuk yemek esnasında deneyimlemek isteği şeylerde özgür bırakılmalı, zaman zaman yemeğini tabağına kendisinin almasına, kaşık ve çatalı (etrafı kirletse dahi ) kendisinin kullanmasına hatta yiyeceklere eliyle dokunmasına imkân verilmelidir.
    “Doydum” diyen çocuğa gerçekten güvenmek gerekir. “henüz doymuş olamazsın, biraz daha ye” diye zorlanan çocuk, özgüveni ile ilgili şüpheye düşebilir.
    Yemek zamanı aşırı kurallarla yapılandırılmış bir süreç olmamalıdır.
    Yemeyen çocuk korkutma ya da cezalandırmayla yemesi için motive edilemez.
    Akranları ile karşılaştırmak da bir motivasyon unsuru değildir.
    Yemeye özendirmek bir metot olarak kullanılacaksa sunumda kullanılan tabak ve peçeteler çocuğun sevdiği desenlerde seçilebilir ya da farklı şekiller uygulanarak yiyecekler dekore edilebilir.
    Masada saatlerce yemek yemesi için beklenmemelidir. Öğünler yarım saatten fazla sürdürülmemelidir.
    Yemekte ilgi çocuğun tabağında değil, çocuğun kendisinde olmalıdır. (Bütün gün neler yaptığı ile ilgili sohbet edilebilir.)
    Gerçekten de çocuğun iştahını azaltacak hastalık, ağrı, ateş gibi durumların da var olduğu, ancak bunların geçici olduğu unutulmamalı, hemen “yeme problemi var” şeklinde değerlendirmeye gidilmemelidir.
    Yoğun heyecan yaşayan çocuklarda da zaman zaman iştahta azalma görülebilmektedir. Sınav dönemlerinde, okula başlamada, önemli bir yere gitmek ya da eve özlediği birinin geleceği haberini almak gibi çocuk için heyecan verici durumlarda kısa dönemli olarak yemeğin reddedilmesi davranışı görülebilir. Bu da geçicidir ve sorun edilmemelidir.
    Unutmamalıdır ki birkaç öğün atlamakla çocuk hemen zayıflamaz, hastalanmaz. Doğru yeme davranışının kazandırılması için ilgi ve sevgiyle beraber yukarıda sıraladığımız doğru tutumların da sabırla uygulanması gerekir.

    “Çocuğumun yeme problemi var ve kendi başıma bunun üstesinden gelemiyorum” diyorsanız çözümü birlikte üretmek için size yardıma hazırız.

    Uyku problemleri
    Bebeklikten yetişkinliğe doğru giderek azalan uyku ihtiyacı 2-5 yaş çocukları için günde ortalama 13-15 saattir.
    Bebeklikte uykuyu bozan faktörler açlık, ıslak bez, gaz sancısı gibi fiziksel etmenler iken çocukluk döneminde genellikle korkular ve kaygılar uyku engelleyici sebepler arasında yer alır.
    Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da stresli, yorucu veya heyecanlı bir günün ardından uykuya dalmak bir hayli zor olabilir. Çocukların kolayca uykuya geçebilmeleri için bu faktörlerin etkilerini azaltmaya çalışmak gereklidir.
    Bir “yatma rutini” oluşturmak en kolay yöntemdir. Bunun için uygulanacak işlemler şunlar olabilir:
    Yatmadan önce stres yaratacak işlerden kaçınmak: korku dolu ya da savaş içerikli bir film izlememek, çocuğun yanında ona kaygı verecek olaylardan konuşmamak (ör. Amcasının ameliyatı gibi), akşam yemeği esnasında -özellikle yemek yedirmek konusunda- bir inatlaşma yaşamamak
    Yatmadan önce uyarıcı etki yaratacak yakalamaca gibi oyunlardan kaçınmak
    Uyku saati geldiğinde televizyonu kapatmak
    Yatmadan önce ılık bir banyo yaptırmak, süt içirmek
    Eğer seviyorsa odasında hafif bir müzik çalmak
    Korkuları varsa odasında veya koridorda loş bir ışık yakmak, kapısını açık bırakmak
    Uyuyana kadar başucunda kalmak (ancak çocuk, kendisi uyuduğunda anne babanın da kendi odalarına gideceğini bilmelidir)
    Yatma rutini oluşturmak: dişler fırçalanır, pijamalar giyilir, masal okunur ve çocuk uyur
    Çocuğu mutlaka odasında uyutmak, ebeveynin yatağına gelmesine engel olmak, gece uyanıp gelse bile uygun bir yaklaşımla tekrar yatağına göndermek
    Aynı şekilde ebeveynin de çocuğun yatağını paylaşmaması, bir minder veya bir koltuk üzerine oturarak yatağın yanında durması gerekir
    Çocuğun uyku saatine saygı göstererek büyüklerin evde çok gürültülü davranmaması gerekir
    Bebeklikten itibaren anne yanında yatmaya alıştırmamak (tensel ihtiyaçları uyku dışındaki zamanda, oyun ve emzirme gibi etkinlikler içerisinde karşılamak)
    Çocuğun biyolojik saatine uygun rutinler hazırlamak, gereğinden fazla uyuması için zorlamamak
    Gündüz uyku ihtiyacı olmayan çocuğu zorla uyutmaya çalışmamak
    Zorlayıcı olmamak, ceza ve korkutma yolunu kullanmamak
    Rüya görerek uyandığını ifade ederse sakinleştirerek, fazla zaman kaybetmeden yatağına göndermek uygun davranım şekilleri olabilir.

    Çocuk uykuya gitmekte yavaş davranıyorsa ya da yattıktan kısa bir süre sonra yanınıza geliyorsa sizinle birlikte olduğu anlarda bazı kazanımları var demektir. Belki gündüz ebeveynine olan ihtiyacını tatmin edememiş olabilir, aklı küçük kardeşinde kalmış, onu kıskanmış olabilir ya da gerçekten onu uyumaktan alıkoyacak düzeyde korku ve kaygıları olabilir. Uyku saatinden ödün vermemek ön planda tutulmakla birlikte çocuğun ihtiyaçları da anlaşılmaya çalışılmalı ve uygun şekilde giderilmelidir.
    Okulda ya da yabancı bir evde/ortamda uyuyamamak çocuğun güvensizlik duygusuyla doğrudan ilintilidir. Daha çok küçük çocuklarda görülen bu durum çocuğun terk edilme, unutulma ve benzeri kaygı ve korkularından ileri gelmektedir. Güvensizlik duygusunun aşılmasıyla okuldaki uyku sorunu da hallolacaktır. Bazen sadece zamana bırakmak dahi çözüme ulaşmada bir yöntem olabilir. Yabancı bir yerde uyurken kendisine ait bir eşya ile uyuması da yardımcı olabilir.
    Sık sık kâbus görüyorsa, uyandığında bunları ifade edemiyor ancak çok korkuyorsa, uykusunda geziniyorsa veya gece korkuları varsa bu durum bir uzman tarafından değerlendirilmelidir. Aynı şekilde gündüz olmadık vakitlerde sık sık uykusu geliyorsa bir sağlık sorunu olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Elbette ki boşanma, ölüm gibi çocuğun ebeveynine daha yoğun ihtiyaç duyduğu olağan üstü durumlar da olacaktır. Bu süreçleri birbirine sarılarak ve birlikte uyuyarak geçirmek çocuk için travmayı atlatmasında kolaylaştırıcı olabilir. Ancak uzun vadede istenmeyen sonuçlara meydan vermemek adına birlikte uyuma seremonilerinin mümkün olduğu kadar kısa tutulup hızlı bir şekilde çocuğun eski uyuma rutinine kavuşmasını sağlamak gerekir.
    Tuvalet eğitimi
    Tuvalet eğitimine başlarken izlenecek yol üç ana bölümden oluşmaktadır.
    Hazır oluşu sağlayıcı unsurlar üzerinde çalışmak
    Tuvaleti kullanma fikri üzerinde çalışmak
    Tuvalet eğitimi alabilecek olgunluğa gelen çocuğu tuvalete alıştırmak
    Hazırlık: Tuvalet eğitimi için en uygun olan zaman aralığı yaklaşık olarak 2-3 yaş aralığındaki dönemdir. Tabii ki çocuklar arasındaki bireysel gelişim farkları bu yaş aralığını daha aşağı ya da daha yukarı çekebilir. Önerilen yaş aralığı başarı sağlanması en muhtemel yaş aralığını ifade etmektedir. Bu yaş grubundaki çocuğunuz artık sözel olarak birkaç kelime kullanmakta, değilse bile objeleri işaret edebilmekte, verdiğiniz basit işleri yerine getirebilmekte, sizi taklit edebilmekte, kirli bezinden rahatsız olmakta, muhtemelen çiş ve kaka kontrolünü fiziksel anlamda başarabilecek kas olgunluğuna erişmiş bulunmaktadır (18-24 ay civarı). Kıyafetlerini kendisi giyip çıkarmak için çaba göstermekte, ellerini lavaboda yıkamaktan keyif almaktadır. Bu aşamaya geldiğinizde ufak bir yardımla ona tuvaleti kullanmasını öğretebilirsiniz. Bazı çocuklar önce geceleri tuvaletini tutmayı öğrenirler ve temiz bez ile uyanırlar; diğerleri ise gündüz eğitimi aldıktan bir süre sonra gece tuvalete gitmeyi kazanabilirler. Her iki durumda da çocuğunuzu gözlemleyin; yukarıdaki becerileri göstermeye başladıysa, tuvalet ihtiyacının olduğunu hareketlerle ya da sözel ifadelerle belirtiyorsa artık ikinci aşamaya geçebilirsiniz demektir. Eğer belirtiler henüz ortaya çıkmadıysa ona çişinin/kakasının olup olmadığını sorarak farkındalık kazanmasını sağlayabilirsiniz. Sözel ifade veya işaret kullanımını, el yıkama, pantolon ve külot çıkarma gibi becerileri kazanması için de onu desteklemelisiniz.
    Tuvalet ziyaretleri: İkinci aşamada tuvaleti kullanması için klozete veya oturağına oturarak alıştırma yapmasını, sifonu çekmesini, tuvalet ihtiyacı için anne, baba ve diğer büyükler gibi tuvaleti kullanması gerektiğini ona öğretmelisiniz. Bu aşamada okul arkadaşlarının tuvaleti kullanıyor olması da büyük bir motivasyon unsuru olacaktır. Ancak tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum, çocuk akranları ile bu konuda da asla kıyaslanmamalıdır.
    Çocuk her tuvalete oturduğunda çişini yapmasa bile sözel olarak takdir etmek ya da küçük ödüller vermek hoş olabilir. Bazı çocuklar tuvalete oturmaktan çok korkarlar. Tuvaletin içine düşmekten, soğuk bir yere çıplak temas etmekten, sifon sesinden ya da çiş ve kakanın bedenlerinden ayrılıp bilinmeyen bir yere gitmesinden endişe duyabilirler. İşte ikinci aşamanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dolayısı ile tuvaleti gelsin gelmesin arasıra tuvaleti ziyaret etmek ona bu ortamın korkulacak bir yer olmadığını göstermekte faydalı olabilir. Sevdiği oyuncak ayısı oturağa oturtulabilir. Tuvaleti sempatik hale getirmek için duvara çıkartmalar yapıştırılabilir. Tuvalet ihtiyacını henüz ifade etmiyorsa bile kendi bedenine kulak vererek tuvaletinin geldiği sinyalini algılaması için fırsat verilmiş olunur.
    Gündüz Tuvalet eğitimi: Eğitime başlama aşamasında iki hafta kadar çocuğunuzun bezini ıslattığı saatleri bir çizelgeye işaretleyin. Böylece biyoritmi ile ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. (Ortalama olarak 3 saat kadar kuru kaldığını görebilirsiniz.) Bezine çiş/kaka yaptığı saatlerde onu tuvalete oturtun, yaparsa ödüllendirin. Yapmazsa en fazla 10 dakika bekleyip bir sonraki sefere başarabileceği yönünde telkinler verin, onu motive edin. İlk zamanlarda onu tuvalette yalnız bırakmayın, varlığınızla destekleyin. Tuvaleti kullanma becerisi pekiştikçe siz de tuvaletin dışında bekleyin. İlk günlerde soyunması, alt temizliği, sifonu çekmesi, el yıkaması ve giyinmesi konularında ona yardımcı olun ve daha sonraki günlerde yardımı azaltarak onun bu becerilerde bağımsızlaşmasını sağlayın. İlerleyen günlerde çocuğu tuvalete götürüp başında beklemenin yerini, sadece sözel yönlendirmeler ve otokontrol almalıdır. Bu konuda aceleci olmayın ama destekleyici ve kararlı olun.
    Gece tuvalet eğitimi: Bazı çocuklarda gece tuvalet eğitiminin kazanılması, gündüz tuvalet eğitimi verildikten aylar sonrasına tekabül edebilir. Bu konuda anne babanın tuvalet kontrolünü kazanma yaşı, uykunun derin oluşu ya da bazı fizyolojik faktörler belirleyici rol alabilir. Gece eğitimi vermek istediğinizde yatma saatinden hemen önce tuvalete gitmesini sağlamak, daha önce hazırladığınız biyoritm çizelgesini kullanarak zamanı geldiğinde onu uyandırıp tuvalete götürmek de uygun yardımlar olacaktır. Gece alt ıslatmaları devam ediyorsa yatmadan 3 saat önce sıvı gıda alımını kesmek de bir öneri olarak uygulanabilir. Psikolojik kökenli alt ıslatmalarda bir uzman yardımı almak süreci çok daha hızlandıracaktır.
    Kazalara hazırlıklı olmak: Tuvalet eğitimine karar verdiğinizde en riskli durum çocuğun istenmeyen yerlere kaçırmasıdır. Unutmayın ki o yürümeye başlamadan önce pek çok kez düşmüştü, elinizi tutarak yardım istemişti. Bu eğitimde de ufak kazalar son derece normaldir. Çocuk, büyüklerin dünyasının kurallarını yeni yeni öğrenmektedir. Anlayış ve sabırla o bölgeyi temizleyin ve “üzülme, bir dahaki sefere başaracaksın” deyin. Kesinlikle çiş ve kaka için dokunulmaması, bulaştırılmaması gereken iğrenç şeyler olarak nitelendirmelerde bulunmayın. Temizlemede aşırı şekilde takıntılı davranmak, çocuğunuzun tuvalet eğitimi almasını güçleştirebilir. Geldiği halde çişini/kakasını tutabilir; yabancı yerlerde tuvalete gitmeyi reddebilir. Ağlama, öfke gibi tepkiler geliştirebilir.
    Akılda tutulması gerekenler: Çocuk tuvalet eğitimini kazanmaya başladıktan sonra sırf kendi konforunuz için onu tekrar bezlemeyin. Dışarıda kazadan korkuyorsanız yeterince miktarda kıyafet taşıyın. Gerekiyorsa çok titiz arkadaşlarınıza misafirliğe gitmeyi erteleyin.
    Hastalık, okula başlama, kardeş doğumu, anne baba arasında geçimsizlik, aileden birinin vefatı gibi bazı nedenlerle tuvalet eğitimi almış olan çocuklarda geriye dönüş olabilir. Kısa süreli tepkisel durumlarda çocuğa empati ile yaklaşmak sorunu çözebilir. Ancak bir uzmandan yardım almayı gerektirecek boyutta uzun bir alt ıslatma süreci de olabilir. Soruna sebep olan psikolojik etmenin çözümlenmesi ve çocuğun bu durumdan bir an önce kurtulabilmesi için uzman yardımı almaktan kaçınmamak gerekir.
    Okula giden çocuklarda tuvalet eğitimi öğretmen ve gerekli yardımcı personelin bilgilendirilmesi ile evde ve okulda paralel şekilde gitmelidir. Çocuk bakıcı ya da anneanne gibi birinden bakım alıyorsa bu kişi de ebeveyn tutumu ile aynı yönde tavır almalıdır. Anne ve baba arasında da tutumlar açısından fark olmamalıdır.

    Alt ıslatma
    Tuvalet eğitimi, mesane kontrolünün başladığı 18-24 ay arasında verilmeye başlanabilir. Ancak bazı çocuklarda değişken faktörlerden dolayı gece ve gündüz tuvalet eğitiminin tam olarak kazanılması 3,5 – 4 yaşa kadar devam edebilmektedir, hatta bazı kaynaklar üst sınırı 4,5- 5 yaş olarak vermektedir.
    Okul öncesi dönemde en sık rastlanan davranış problemleri arasında alt ıslatmaya rastlanmaktadır. Ancak yukarıdaki yaş aralıkları göz önünde tutulduğunda alt ıslatma davranışını her zaman için bir davranım bozukluğu olarak yorumlamak mümkün olmamaktadır. Tuvalet eğitiminin verilmeye başladığı yaş ile ilgili kasların tam olarak olgunlaştığı yaş aralığı bazı çocuklarda iki yıla kadar uzayabilmektedir.
    Alt ıslatma problemi 3 ana grupta incelenebilir:
    Yalnızca geceleri
    Yalnızca gündüzleri
    Hem gece hem gündüz

    Sadece geceleri alt ıslatma problemi, çocuğun kas olgunluğuna henüz erişememiş olmasına ya da gece uykusunun ağır olmasına yorumlanabilir. Ancak duygusal sorunları olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Sadece gündüzleri alt ıslatma şikâyeti varsa, tuvalet eğitimi uzun zaman önce tamamlamış ve aradan geçen zamanda alt ıslatma olmamasına rağmen sorun başladıysa, fiziksel ve psikolojik kaynakların araştırılması gereklidir.
    Hem gece hem gündüz alt ıslatmanın varlığında ise ağırlıklı olarak fiziksel sebepler söz konusu olmakla beraber psikolojik kaynaklı sorunlar da söz konusu olabileceğinden zaman kaybetmeden bir uzmana danışmakta fayda vardır.
    Özellikle 4 yaşından sonra, halen bebeklere ait bir davranışı sergiliyor olmak çocuklar için oldukça gurur kırıcıdır. Suçu genlere ya da atalara atmak “babası da böyleydi” demek sorunu çözmez, aksine çözümü geciktirerek çocuğun daha da çok örselenmesine sebep olabilir.
    Alt ıslatmaya sebep olan etmenler
    Fizyolojik etmenler:
    İdrar yolu, böbrek ve mesanenin fizyolojik bozukluğu, kas ve sinir yapısı ile ilgili problemler, enfeksiyonlar
    Kalıtsal nedenler
    Yatmadan önce çok fazla sıvı alımı
    Psikolojik etmenler
    Özgüvenin yeterli olmayışı
    İlgi çekme ihtiyacı
    Kardeş kıskançlığı (özellikle aileye yeni bebek geldiğinde)
    Stres ve kaygı doğuran durumlarla karşılaşma
    Taşınma- okul değiştirme
    Boşanma- ayrılık
    Anne- babanın anlaşmazlıkları, kavgaları
    Ailede ölüm ya da önemli hastalık
    Bir yakının veya kendisinin ameliyat olması
    Ciddi yaralanma veya kaza geçirme
    Baskıya veya tacize maruz kalma
    Ebeveynin çocuğun tuvalet ihtiyacını gidermede ihmalci tutumu
    Ebeveynin baskıcı tuvalet eğitimi vermesi
    Gelişimsel veya zihinsel gerilik
    Eve hırsız girmesi gibi çocuğu doğrudan etkilemeyen ama korku verebilecek bazı yaşantılar
    Alt ıslatma sorununu çözmek için yapılması gerekenler
    Doktor muayenesi ile fiziksel faktörlerin tanılanması ve tedavi edilmesi
    Yatmadan önce ve uyku aralarında sulu gıda alımının azaltılması veya hiç verilmemesi
    İdrar yolu enfeksiyonuna karşı genital hijyene dikkat edilmesi
    Tuvalet eğitimi esnasında aşırı titiz, zorlayıcı, baskıcı bir tavır sergilenmemesi
    Geceleri uyanıp tuvalete gitme alışkanlığı kazanabilmesi için ebeveynin çocuğu rutin bir şekilde kaldırıp tuvale götürmesi
    Aşırı yorgun olmak gece uyanmayı güçleştireceğinden yatmadan önce çok hareketli oyunlar oynamamak
    Altını ıslattığı günlerde çocuğa tepkili yaklaşmamak, cezalandırmamak, yargılamamak, alay etmemek; yakın çevreyi de uyararak çocuğun istemeden yaptığı bu davranışa uygun tepkilerle yaklaşmalarını sağlamak
    Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak, kendini ifade etme becerisini desteklemek
    Öğretmeni ile sorunu paylaşmak ve işbirliği yapmak.
    Parmak emme
    Pek çok psikolojik kurama göre 0-1 yaş dönemindeki bebeklerde beslenme ihtiyacının giderilmesi sırasında anne tarafından emzirme, kucaklanma, dokunulma gibi temasların sağlanması bebekte güven duygusunun gelişimini destekler. Beslenme yani emme davranışı ile paralel giden bu ihtiyaç yeterince karşılanamadığında ileriki dönemde küçük çocukların güven ihtiyacı hissettiklerinde emme (parmak emme) davranışına yöneldikleri görülür.
    Bazı çocuklar gün içerisinde çeşitli zamanlarda parmak emerken bazıları da sadece uyurken bu davranışı seçebilirler. Her ikisinde de ortak nokta “güven arayışıdır”. Çocuk gün içerisinde stres hissettiği anlarda parmağına veya emebileceği bir objeye yönelerek güven ihtiyacını doyurmaya çalışmaktadır. Uykuya geçiş süreci de ortama güvenmeye, yalnız olmaya dayanabilmeye hatta belki korkunç rüyalarla karşılaşabilme olasılığına hazır oluşu gerektirir. Bu hazır oluşluk düzeyini yakalayamayan çocuklarda parmak emme, yastık köşesi emme veya pijamanın kolunu emme gibi davranışlar gözlenebilir.
    Çevresel bazı faktörler de çocuğu parmak emme davranışına itebilir. Örneğin yeni kardeş sahibi olan bir çocuk bebeğin alt ıslatma ve biberon emme davranışını taklit edebilir ya da bunların yerine parmak emmeyi koyabilir. Bazen hazır olmadığı halde anne memesinden kesilen veya emzik bıraktırılan çocuklarda da tamamlanamamış emme ihtiyacından dolayı parmak emme görülebilir. Bir kısım çocuklarda ise parmak emen bir arkadaşını taklit şeklinde kısa süreli bir davranım ortaya çıkabilir.
    Burada önemli olan davranışın sıklığı ve hangi durum ve ortamlarda ortaya çıktığıdır. 3 yaşına kadar olan parmak emme davranışı çoğunlukla normal olarak kabul edilebilmekle beraber, bu alışkanlık 6-7 yaşına kadar uzayabilir ve süre arttıkça parmak yapısında diş, damak ve çene yapısında bozulmalara sebep olma olasılığı da artar. Davranışı ortadan kaldırabilmek için bağırmak, cezalandırmak, parmağına biber sürmek, “elini ağzından çek” demek çözüm oluşturmamaktadır. Gerçekten bir sonuç almak istiyorsanız parmak emme davranışına değil, olumlu davranışlarına odaklanın ve bu davranışları överek farkında olduğunuzu ona gösterin. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun ilgi ve sevgi ihtiyacını doyurmak için elinizden geleni yapmayı da unutmayın. Her şeye rağmen sonuç alamıyorsanız probleminizi mutlaka bir uzmanla paylaşın.
    Tırnak yeme
    Çocukluk döneminde sıklıkla görülen davranış problemlerinden biridir. Özellikle estetik kaygılar ve mikrop kapma olasılığı yüzünden ebeveynler tarafından bir an önce kurtulmaya çalışılan bir durumdur.
    Tabii ki çocuklar da çoğunlukla bu durumdan rahatsız olmakta, hoş olmayan eleştiri ve tavırlarla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Ne var ki altta yatan asıl sebep keşfedilip sorunun çözüme ulaştırılması sağlanmadığı sürece davranışın devam etmesi kaçınılmazdır.
    Çocuğu tırnak yeme davranışına iten sebepler genelde ilgi ve sevgi ihtiyacı, güvensizlik, kendini ifade etmede güçlük gibi psikolojik kaynaklıdır. Dolayısı ile asıl sorunu çözmeden sadece davranışsal yaklaşımlarla olayın üzerine eğilmek davranışın azalmasına yardımcı olmadığı gibi çocuk üzerinde çok baskı kurulursa artmasına da sebep olabilir.
    Görmezlikten gelmek
    Uyarmak
    Ceza vermek
    Acı oje sürmek

    “Sen bebek misin?” şeklinde alaycı sözlerle yaklaşmak
    Fiziksel olarak cezalandırmak;
    işe yaramayan yöntemlerin başlıcalarıdır.
    Bunun yerine sakin bir zamanda çocuğa tırnak yemenin hem ağız hijyeni için uygun olmayan bir davranış olduğunu, hem de ellerin estetik görünümünü bozduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Ayrıca mutlak surette, çocuğa kaygı veren durumu da tespit etmek gerekir. Bunun için bir davranış çizelgesi hazırlamak ve hangi durum ve ortamlarda çocuğun tırnak yediğini not almak çözüme ulaşmada yardımcı olacaktır. Son dönemde yakın çevrede oluşan bir kaygı etmeni olup olmadığı da gözden geçirilmelidir. Anne babanın çocuğun yanındaki kavgası, yakın birinin ölümü veya hastalığı, yeni bir kardeşe sahip olma, ebeveynin çocuğa aşırı baskıcı- cezalandırıcı yaklaşım şekli gibi unsurların varlığı da davranışı tetikleyebilmektedir. Kaynak sorun bulunup çözümlendiğinde tırnak yeme davranışı da azalacak ve ortadan kalkacaktır. Aile sorunu tespit edip çözüme ulaştırmakta güçlük yaşıyorsa davranışın yerleşmemesi için bir uzmandan yardım almak uygun olacaktır.

    Cinsel Gelişim ve Eğitim (2-6 yaş)
    Küçük çocuklar kendi bedenleriyle yakından ilgilidir. Çevreyi tanımadaki ilk girişim, önce kendi bedenini tanımayla başlar. Kendini tanıma yolu da hayatın ilk yıllarında dokunma ve bakma ile olur. Benmerkezci bir yapıyla doğan bebekler için kendi bedenleri başlıca ilgi ve keyif kaynağıdır. Hayatın ilk günlerinde bebek için en büyük haz kaynağı annesi tarafından kucaklanmak, emzirilmek ve temizlenmek gibi ihtiyaçlarının giderilmesi ve bu sırada duyduğu rahatlama ve güven duygusudur. Temel ihtiyaçlarının giderilmesi sırasında emerken annesinin göğsüne dokunmak, banyo yaparken ılık suya dokunmak tensel keyif almanın ilk basamaklarıdır.
    0-2 yaş döneminde bebekler çeşitli devinimsel hareketlerle bedenlerine dokunarak keyif almayı öğrenirler. Bebek bezinin temasından ya da altlarının silinmesi esnasındaki dokunuştan da hoşlanabilirler.
    2-3 yaş döneminde ise tuvalet eğitiminin başlaması ile birlikte bezsiz olan genital bölgenin farklı nesnelere dokunması ile yeni deneyimler edinirler. Tuvalet eğitiminin verildiği bu dönemde cinsel merak büyük oranda cinsel organların olduğu bölgeye odaklanır.
    3 -6 yaş aralığında ise bedeni ile ilgili öğrenme sürecine çevresel merakı da katarak bedenini akranları ile veya kardeşi ile kıyaslar, karşılaştırmalar yapar. Bakma ve dokunmaya dayalı sınırlı öğrenme araçlarına dil yeteneğini de ekleyerek cinsellik üzerine pek çok soru sorduğu döneme girer. Akranlar arasında dokunsal oyunlarda artış ya da mastürbasyon eğilimi görülebilir.
    İşte bu evrede ailenin yaklaşımı çok büyük önem taşır. Çocuğun ilgi ve merakına ebeveynin vereceği cevaplar ve takınacağı tavırlar ne kadar doğru ve yerinde olursa çocuğun ilk cinsel eğitim başarısı da o ölçüde doğru olacak; ergenlik ve yetişkinlikteki sorunları ile başa çıkma olasılığı da aynı ölçüde kolay olacaktır. Olumsuz yaklaşmak, çocukların sonraki yaşlarında cinsellikten utanmalarına neden olabilir ve aileleri ile sağlıklı iletişim kurmalarını, kendi cinsinin özellikleriyle barışık yaşamalarını engelleyebilir.
    Kendini keşfetmek için bedenine (genital bölgesine) dokunmakta olan çocuğa yasaklar koymak, ayıplamak, cezalandırmak, ellerine vurmak yapıcı bir çözüm değildir. Yasaklamak ve cezalandırmak bu merakı engellemeyecek, çocuk bulduğu ilk fırsatta tekrar merakını tatmin etmeyi deneyecek, ancak bu kez suçluluk duygusuna kapılacaktır.
    Cinsel eğitim için en uygun zaman çocuğun bedeni ile ilgili sorular sormaya başladığı zamandır. Durup dururken çocuğu karşımıza alıp ders anlatır gibi cümlelerle ona bir şeyler öğretmeye çalışmak çok doğal olan öğrenme sürecini yapaylaştırır. Burada önemli olan çocuğun neyi ne kadar merak ettiğini tespit edip ona uygun yanıtlar vermektir.
    Çocuğun ilgisinin dışında ya da gereğinden fazla ayrıntı içeren yanıtlar vermek çocuğun kafasını karıştırabilir. Aynı şekilde soruyu yanıtlarken takındığımız tavır da çocuğun olayı yorumlamasını etkiler. Soruları yanıtlarken unutulmaması gereken; ne çok ayrıntılı, ne de çok sade yanıtların verilmesidir. Yaşına uygun ve merakını tatmin edecek düzeyde ayrıntıya sahip yanıtlar tercih edilmelidir.
    3–6 yaş döneminde sıklıkla görülen kız çocuğun annesi gibi makyaj yapmaya çalışması, kıyafet ve ayakkabılarını giymesi, erkek çocuğun da babası gibi tıraş olmaya çalışması, onun tarzında gömlek ve ayakkabılar seçmesi doğal gelişimsel özelliklerdir ve cinsel kimlik gelişiminin ilk göstergeleridir. Ancak bazen tam tersine, erkek çocukların kızlar gibi külotlu çoraplara, tokalara merak sardığı, bebeklerle oynadığı; kızların ise saçlarını kısa kestirmeye ve erkek tarzı oyunlar oynamaya ilgi duyduğu durumlar ortaya çıkabilir.
    Karşıt cinsin davranışlarını model alan çocuklar için ilk önce gözlemci olup davranışın sebebi araştırılmalıdır. Dikkat çekme ya da sadece meraktan kaynaklanıyorsa zaten kısa bir süre sonra kendiliğinden sona erecektir; müdahaleye, paniklemeye gerek yoktur. Ancak bu davranışlar uzun süre devam eden bir hal aldıysa ve kendi cinsiyetine özgü davranışlar azaldıysa, bu aşamada mutlaka bir uzmandan yardımı almak gereklidir.
    Boşanma, ebeveynden birinin kaybı veya iş nedeniyle çok uzun süre evden ayrı kalması gibi durumlarda rol modeli eksikliği özdeşimi geciktirebilir ya da engelleyebilir. Bazen de belirli cinsiyetteki çocuğa sahip olma özlemi, aileyi çocuğu zıt cinsiyette yetiştirmeye yönlendirebilir. Bu durumda da ailenin sorunu çözmek için danışmanlık alması önerilir.
    Cinsel merak dönemine giren çocukların, sorularına yanıt getirebilecek en uygun kaynak ebeveyndir; ancak çoğu kez çocuk, ebeveynden aldığı bu ilk bilgileri çevrede gözlemleyerek doğruluğunu test etmek isteyecektir. Eğer okula gidiyorsa sınıf arkadaşlarını tuvaletteyken gözlemlemeye çalışacak ya da oyunlar sırasında öpmek ve dokunmak için fırsat kollayacaktır.
    Ebeveyninden doyurucu cevap alamazsa başka yetişkinlere ya da kendinden daha büyük çocuklara sorularını yöneltecektir. Uygun olmayan kaynaklara yönelen çocuğun bilgiyi kontrolsüzce elde etme ihtimali yüksektir. Bu kişiler çocuğunuza gelişim seviyesine uygun olmayan, kafa karıştıran, eksik ya da tamamen yanlış bilgiler verebilirler. Çocuğun uygun olmayan kaynaklara yönelmesini engellemek ve onu doğru eğitebilmek için her sorusunu uygun şekilde yanıtlamaya gayret edin. Yanıtını bilmediğiniz sorular olduğunda “bilmiyorum” demekten çekinmeyin. Sorunun cevabını araştırarak ona geri dönün. Her zaman size açılması ve güvenmesi için destek olun. Böylelikle ileriki yıllarda yaşanması muhtemel sıkıntılarla başa çıkmada çok daha başarılı olabilirsiniz.
    Çocuğunuzun gelişimine uygun cinsel eğitimi nasıl vereceğiniz konusunda sorularınız varsa uzmanımızdan yardım alabilirsiniz.

    Çocukluk Çağı Korkuları
    Korku, her insanda bulunan doğal ve olağan bir duygudur. Genellikle bilinmeyen, belirsiz şeylere karşı hissedilir ya da kontrol altına alınamayan durumlara karşı geliştirilir.
    Çocukluk çağı korkuları 3- 6 yaş aralığında sıklıkla görülür. Kişinin günlük hayatını engelleyecek düzeyde yaşanan korkulara ise “fobi” adı verilir.
    Çocukluk çağında yaşanan korkular genellikle şu konularla ilişkilidir: yalnız kalmak, bazı hayvanlardan, karanlıktan, canavarlardan, şimşek- yağmur gibi yüksek doğa seslerinden korkmak, ailesinden bir kişinin hastalanmasından veya ölmesinden korkmak.
    Ayrıca yaşantıya bağlı olarak doktordan, polisten, hırsızdan, karanlıktan, köpekten korkmak gibi tepkiler de bu yaş grubunda sıklıkla görülmektedir.
    Çocuklar korkularını kimi zaman sözlü olarak ifade etmekte, kimi zaman ise beden dili ile belli etmektedirler. Korkan çocuklar ebeveynlerini daha fazla yanlarında ve yakınlarında görmek isteyebilirler. Terleme, alt ıslatma, parmak emme, tırnak yeme, karın ağrısı, korkulu rüya görme gibi belirtiler verebilirler.
    Sizler de çocuğunuzda buna benzer davranışlar gözlemliyorsanız aşağıda sıralanan önlemleri alarak korkularını yenmesinde ona yardımcı olabilirsiniz.
    Korktuğu şeyler konusunda onu alaya almayın, “bundan da korkulur mu” demeyin.
    Ona istediğiniz davranışları yaptırabilmek için polis, iğne, köpek, böcek gibi korku verebilecek unsurları kullanmayın.
    Korkması muhtemel tv programlarını, filmleri izletmeyin; korkulu hikâyeler okumayın.
    Çevrenizde gerçekleşen olumsuz bir olay varsa (ör: komşunun evine hırsız girmesi) olayla ilgili yorumların çocuğunuzun yanında yapılmasına izin vermeyin.
    Kendi başınızdan geçen korkutucu durumlara nasıl tepki verdiğinizi gözden geçirin, çocuğunuza olumlu model olabilmek için davranışlarınızı düzenleyin.
    Korkabileceği ancak zorunlu olarak yapılması gereken etkinliklerde (ör: diş doktoru muayenesi) onu bilgilendirin ve duruma hazırlayın.
    Korkularını yenmesi için empati kurun ve onu yüreklendirin, gerekirse bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin.
    Çocuğunuz, bakıcısı ya da 3. bir şahısla ilgili olarak korkular yaşadığını söylüyorsa ya da bedensel olarak ifade ediyorsa konuyu mutlaka araştırın.

  • Özel Öğrenme Güçlüğü

    Özel Öğrenme Güçlüğü

    Yaygın adıyla özel öğrenme güçlüğü olarak tanımladığımız öğrenme bozuklukları, bireyin yaş-eğitim-zekâ düzeyi ile bağdaşmayan okul başarısı sorunları ile kendini gösterir. Okuma bozukluğu, matematik bozukluğu ve yazılı anlatım bozukluğu olarak üç alt tipi mevcuttur.
    Öğrenme güçlüğünün bir zekâ problemi olmadığını bilmek gerekir. Bu grupta değerlendirilebilecek çocukların zekâ düzeyi takvim yaşı ile uyumludur ve akranları ile aynı düzeyde akademik eğitime devam etmektedirler. Ne var ki ÖÖG tanısı alması muhtemel çocuklarda akademik hayatın ilk yıllarında (1 veya 2. Sınıfta hatta bazen daha önce) sinyallerini vermeye başlayan öğrenme problemleri bir süre sonra okul başarısını olumsuz etkilemeye başlar.
    Çocuğunuz okuma- yazma becerisini yaşıtlarından daha geç öğreniyor olabilir. Okumada veya yazmada harf/hece atlamaları yapıyor, kelime içerisinde harflerin sıralamaları değişiyor olabilir. Harfleri veya sayıları ters yazıyor, matematik işlemlerini yaparken toplama yerine çıkarma işlemini kullanıyor olabilir. Çarpım tablosunu veya saati öğrenirken zorlanabilir. Haftanın günlerini, ayları veya mevsimleri sıra ile söylemekte güçlük çekebilir. Sağını solunu, yönlerini karıştırabilir; zamanı veya eşyalarını organize etmekte zorluk yaşayabilirler.
    Unutmayalım ki hiçbir şey yapmadan beklemek ÖÖG’nü çözecek bir yaklaşım değildir. Bu durum kendiliğinden geçmez. Sadece okul eğitimi ya da ilave ders aldırmak da soruna tam anlamıyla çözüm getirmez, üstelik yıllar ilerledikçe çocuğun okuldaki başarısı düşebilir, öğrenmeye karşı isteksiz olabilir, özel durumundan dolayı arkadaşları arasında uyum problemleri yaşayabilir.
    Öğrenme bozukluğu tanısı; çocuk ve ergen psikiyatri uzmanı ve çocuk psikoloğu işbirliğiyle yapılan muayene ve testler sonucunda konur. Eğer çocuğunuzda bu tür bir öğrenme problemi olduğunu düşünüyorsanız yapmanız gereken bir danışmanlık merkezinden yardım almaktır. Çocuğunuz öğrenme becerileri yönünden değerlendirilecek ve desteklenmesi gereken alanlar belirlenerek bir öğrenme programı oluşturulacaktır. Okuldaki öğrenme programından farklı olarak danışmanlık merkezinde; dikkat becerileri, öğrenme süreçlerinin farkına varma, hatalarının kontrolünü yapabilme ve üstesinden gelebilme ayrıca sosyal uyum becerileri konularında destek verilecektir.
    Ebeveynlerin çocuklarına uygun şekilde yaklaşabilmeleri ve onların başarılarına destek olabilmeleri için en kısa zamanda doğru tanıya ulaşmaları ve eğitim süreçlerinden faydalanmaları gerekir. Uygun koşullar sağlandığında öğrenme bozukluğu yaşayan çocukların da yetenekleri geliştirilebilir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Her çocuk zaman zaman stres ve benzeri faktörlere bağlı olarak hiperaktif özellikler gösterebilmektedir; ancak gerçek hiperaktivitede çocuk bu özellikleri zaman zaman değil daima gösterir. Bir çocuğun gerçekten hiperaktif olduğunu söyleyebilmek için problem olarak kabul edilen davranışların geçmişi ve sebepleri iyice araştırılmalı, başlangıç yaşı ve devam etme süresi göz önünde bulundurulmalıdır. Gerçek hiperaktivitede belirtiler 7 yaşından önce ortaya çıkmıştır ve en az 6 aydır devam etmektedir. Ayrıca bu belirtilerin en az iki ayrı ortamda ( örneğin hem ev hem de okul ortamında) gözlemleniyor olması ve bireyin günlük yaşamını etkileyecek düzeyde olması gerekir.
    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan aşırı hareketlilik, ataklık ve dikkat süresinin kısalığı ile kendini gösteren kalıcı bir psikiyatrik bozukluktur. Beraberinde değişik ölçüde öğrenme güçlükleri ve özel öğrenme bozukluklarını da içerebilir.
    Toplumda yaygın olarak çok zeki olan çocukların hiperaktif olduklarına inanılır. Oysa bu doğru değildir. Aksine hiperaktif çocukların çoğu normal zekâya sahiptirler. Ayrıca zekâ sorunu olan ve DEHB’nun eşlik ettiği çocuklar da vardır.
    DEHB, okul öncesi ve okul çağı çocuklarında ortalama görülme sıklığı % 3-5’dir. Ülkemizde kentsel kesimde ilkokul çocuklarına yönelik bir yaygınlık çalışmasında sıklık oranının % 6,5 olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerde görülme sıklığı kızlara oranla 4-9 kat daha fazladır.
    Belirtiler; dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik başlıkları halinde gruplandırılmıştır. Çünkü DEHB gösteren çocukların bazıları sadece dikkatsizlik belirtilerini, bazıları sadece hiperaktivite- dürtüsellik belirtilerini, bazıları ise hem dikkatsizlik hem de hiperaktivite- dürtüsellik belirtilerini bir arada gösterebilmektedir.
    DEHB başlıca 3 grupta toplanabilir.

    1.Dikkat eksikliğinin ön planda olduğu tip:

    Dikkat eksikliği, dikkat süresinin ve yoğunluğunun bireyin yaşına göre daha az olması durumudur. Dikkat süresi ve yoğunluğu her yaşta farklıdır. 5-6 yaşlarındaki bir çocuk için normal kabul edilebilecek dikkat süresi, 12 yaşındaki bir çocuk için kısadır. Bu nedenle her birey kendi yaş dilimi içinde değerlendirilmelidir.
    Bu sorunu taşıyan kişiler belirli bir noktaya odaklanmakta güçlük çekerler ya da dikkatleri kolayca dağılır. Dağınık ve unutkandırlar, sık sık eşya kaybederler. Okul dönemindeki çocuklarda derse odaklanamama, ders araç gereçlerini sıklıkla kaybetme, üzerine aldığı görevleri bitirememe, öğretmeni dinlememe, ödev veya sınavlarda sık hata yapma ön plandadır. Okumaya ilgili değildir. Okurken ve yazarken hatalar yapabilir.
    Uyarana ve çevreye ait bazı faktörler de dikkat süresi ve yoğunluğunu etkiler. Ödev başında on dakikadan fazla oturamayan bir çocuk, bilgisayar başında saatlerce oyun oynayabilir ya da sevdiği bir televizyon programını uzun süre izleyebilir. Bu, onda dikkat eksikliği olmadığını göstermez. Dikkat eksikliği olan bir birey için, dikkatin bir noktaya odaklanması ve sürdürülmesi kalabalık, gürültülü ortamlarda daha da zordur. Bununla birlikte birebir ilişkilerde, sakin ortamlarda ve ilgisini çeken konularda daha uzun süre odaklanabilir.

    2.Hiperaktivite-İmpulsivitenin ön planda olduğu tip:

    Aşırı hareketlilik (hiperaktivite); bireyin, yaşından ve gelişim düzeyinden beklenmeyecek düzeyde hareketli olmasıdır.
    Dürtüsellik (impulsivite); genel olarak bireyin kendisini kontrol edebilmesinde bir sorun olmasıdır. Bu tür bireyler yapacakları şeyin sonucunu düşünmezler, akıllarına geleni hemen yaparlar ya da hemen söylerler. Acelecilik, istekleri erteleyememe, söz kesme, sıra bekleyememe gibi özellikleri olan kişilerde bu sorunun olduğu düşünülür.
    Hiperaktivite ve dürtüselliğin ön planda olduğu bireyler genellikle çok konuşur, sanki bir motor tarafından sürülüyormuş gibi hareketlidir, elleri ayakları kıpır kıpırdır veya oturduğu yerde kıpırdanıp durur. Küçük çocuklar sürekli koşuşturur veya tırmanır, okulda oturması beklenen durumlarda oturduğu yerden kalkar. Sakin bir biçimde oyun oynama ya da boş zaman geçirme zorluğu yaşarlar. Sıra beklemekte güçlük çekerler, başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer, sorulan soruların cevabını soru tamamlanmadan yapıştırlar.

    3.Birleşik tip:

    Hem dikkat eksikliği hem de aşırı hareketlilik- dürtüsellik belirtileri aynı anda yoğun olarak görülür. En sık görülen tip birleşik tiptir.

    TANI ve TEDAVİSİ

    Tanının konulabilmesi için yapılan ekip çalışmasıyla bir psikolog veya psikolojik danışman tarafından çocuğa; gelişim düzeyini, mental becerisini ve davranış problemlerini değerlendirmek üzere testler uygulanır. Ailenin ve öğretmenin gözlemleri, daha önceden yapılandırılmış formlar aracığıyla tespit edilir. Bir çocuk psikiyatrisi veya nöroloğu tarafından muayene ve gerekli tetkikler yapılır. Tüm verilerin bir araya getirilip değerlendirilmesi ile tanıya gidilir.
    DEHB belirtileri 3 yaş civarında dikkati çekmekle beraber genellikle ilkokula başlamayla birlikte daha da belirginleşmektedir. Bu belirtileri gösteren çocuklar 3-6 yaş döneminde yerinde duramayan, kendini tehlikeden sakınmayan, yaşıtlarına karşı kaba kuvvet kullanan, sık sık başkalarının konuşmalarını kesip araya giren, yaramaz ve şımarık bir görünüm sergileyen özelliktedirler. Aile bu durumu genellikle çok ciddiye almaz ve büyüyünce geçer şeklinde bir tavır takınır. Ancak çocuk büyüyüp ilkokul çağına geldiğinde okuldaki uyum sorunları başlar ve öğretmenin de belirtileri tespitiyle durumun ciddiyeti anlaşılır. Zekâ düzeyinde bir sorun yoksa ve ek bir öğrenme problemi eşlik etmiyorsa 1. ve 2. sınıfta problemin ders başarısına etkisi fazla hissedilmeyebilir. Ancak 3. sınıftan itibaren derslerin yoğunlaşmasıyla okul performansı da düşmeye başlar.

    Psikolog ve doktorun bulgularının sonucuna göre problemin boyutları belirlenir. Çocuğun davranış sorunlarına yönelik terapi, anne- baba eğitimi, öğretmen eğitimi, sınıfta uygun ortamın düzenlenmesi ve ilaç tedavisi gibi gerekli eğitim ve tedavi yöntemleri başlatılır.
    Bu sorunla başa çıkabilmek için ailenin doktor ve terapist ile devamlı işbirliği içinde olması büyük önem taşımaktadır. En etkin tedavi, davranış ve eğitim alanındaki tedavi yöntemleri ile ilaç tedavisinin eşzamanlı sürdürülmesidir.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Panik sizi mutsuz etmek için gelmiyor siz mutsuz olduğunuz için geliyor.

    Panik bozukluğu kısaca tanımlayacak olursak; “sıkıntının ataklar halinde ve çoğunlukla beklenmedik biçimde ve yoğun bir biçimde gelmesidir”diyebiliriz.
    Hepimizde zaman zaman sıkıntı olur ancak buradaki fark belirgin bir biçimde kişinin yaşamı etkilenmiştir ve beraberinde ölüm ya da çıldırma korkusu eşlik eder ve aşağıdaki fiziksel ve psikolojik belirtilerden en az 4 tanesi bulunur.

    1-Çarpıntı, 2-terleme, 3-nefes alamama, 4-titreme 5- karın ağrısı, 6-göğüste ağrı ya da sıkıntı, 7-bulantı, 8-Sarsılma, 9-baş dönmesi, 10-sersemlik hissi, düşecek ya da bayılacak gibi olma, 11-gerçekdışılık duygusu, sanki benliğinden ayrılacak gibi olma, kontrolü kaybetme hissi, 12-uyuşma, karıncalanma, 13-üşüme ürperme, 14- ateş basması.

    İlk ataklarda genelde hastanelerin acil servislerine başvuru yapılır, bir süre sonra dışarı çıkma korkusu olaya eklenebilir. Kişi sürekli tedirgindir ve atak geçirme korkusuyla birçok şeyden kaçınmaya başlar, atağın geldiği yerlerden uzak durma, su ya da ilaç taşıma, yalnız kalamama gibi belirtiler ortaya çıkar.

    Panik atak nasıl tedavi edilir?

    Paniğin felsefesini ya da mesajını algılamadan tam iyileşme pek mümkün değildir. Söylemek istediğim panik atak aslında bir sonuçtur. “Hayatta neyi yanlış yapıyorum ki bedenim tepki gösterdi” sorusu cevaplandığında tedavi başlamış olur. Örneğin çok verici, hep uyumlu, karşı odaklı, herşeye herkese yardımcı olan bir yapınız var, ya da fazlaca maddi, fiziksel ve manevi yük taşıyorsunuz ve aslında panik atak bir anlamda sizi taşıdığınız fazlaca yüklerden korumak için bedenin verdiği bir tepkidir. Düşünün yukarıdaki nedenlerden dolayı yoruldun ve kalbin çarpıyor; aslında kalbin “ kendini çok yoruyorsun yeter” diyor, yani size dostça şeyler söylüyor ve siz ise gidip acildeki doktora “sustur şu kalbi doktor diyorsunuz” aslında asıl yapmanız gerekenin kalbinizin sesini dinlemek olduğunu göremiyorsunuz.
    Bu felsefe ve ipuçlarını danışanımıza farkettirdiğimizde kişi yüklerden kurtulmak için motive olur. Yükten arınmak kişiyi rahatlatır ve ek olarak paniği tetikliyen faktörleri anlamak, kötü nefesin katkıları gibi konuları danışanlarımızla çalışıyoruz.
    Uygun vakalarda ilaç tedavisini geçici bir biçimde tedaviye ekliyoruz. Benim deneyimlerime göre panik doğru yönetildiğinde üstesinden gelinebilecek abartılı bir vücut savunmasıdır ve mutlaka tedavide psikoterapi kullanmılmalıdır.

  • ÇOCUKLARIN GELİŞİM DÖNEMLERİNE UYGUN DAVRANIŞLARI GELİŞTİRME VE  SONLANDIRMA

    ÇOCUKLARIN GELİŞİM DÖNEMLERİNE UYGUN DAVRANIŞLARI GELİŞTİRME VE SONLANDIRMA

    Çocukların gelişim dönemlerine dair bir çok teori vardır. Freud, Erikson, Bowlby, Piaget,

    Maslow ve Rogers gelişim dönemi kuramcılarıdır. Hepsinin temelini incelediğimizde çocukların

    gelişim dönemlerinin fiziksel gelişiminin sevgi ve güven duyguları ile harmanlanıp olumlu veya

    olumsuz olarak değişkenlik gösterebileceğini ve kişilik yapılanmalarını bu yönde

    etkileyebileceğini anlatırlar. Yeni nesil anne babalar daha bilinçli bir şekilde çocuklarının

    sinyallerini izleyerek çocuklarını gelişimsel olarak desteklemeye önem veriyorlar. Ancak ne

    zamanki ağlama süreleri uzuyor veya başa çıkmakta zorlandıkları bir tepki meydana çıkıyor o

    noktada geleneksel anneanne yöntemleri daha ön plana çıkmaya başlıyor.

    Bu noktada ne yapmalıyız? ‘biz sizi böyle büyüttük’ garantili anneanne önerileri mi? ‘en

    çok satanlar’ listesine girmiş kitaplara mı uymalıyız? Ya da internetteki anne blogları, arkadaş

    toplantılarındaki tecrübeler mi doğru? Belki de danışmanlık aldığınız bir pedagog önerisi daha

    mantıklı geliyordur kulağa… Tüm bu kafa karışıklığında anne babalar çocuğu ve kendi seslerini

    dinlemeyi unutabiliyorlar. Bazen de endişeyle çocuğun yaşına uygun sonlandırılması gereken bir

    davranışını devam ettirebiliyorlar. Örneğin emzirme, tuvalet alışkanlığını kazandıramayıp bez

    bağlamaya devam etme, tek başına uykuya dalamama; ayakta sallama, emzik verme, kendi

    özbakımı ile ilgili müdahale etme; yemek yedirme, üzerine giydirip çıkarma, elini ağzını yıkama.

    Birçok dönemin sonlandırılması için bir yaş sınırı vardır. Ancak çocuğun hazır olup

    olmadığını da takip etmek önemlidir. Örneğin 18 aylıkken çocukların üriner kaslarının geliştiğini

    biliriz. Ancak her çocuğun idrarını 18 ay itibari ile kontrol etmeyi öğrenebileceği anlamına

    gelmemektedir bu. Bu yazının amacı daha çok bu gibi durumların uzamasının aslında ebeveynlerin

    süreçle başa çıkmakta zorlanmasından kaynaklanan gecikmelere bir yüzleştirme yapmaktır. Gece

    sık uyanmak istemeyen anne veya baba çocuğu gece bezden kesmeyi erteleyebilir. Ya da

    temizlikle ilgili takıntıları olan ebeveyn çocuğun kendi başına yemek yemesine izin vermez hep o

    yedirir. Veya ağlamasına dayanamayıp meme ya da emziği bıraktırmakta zorlanabilir bazı anneler.

    Bazı vakalarda da yıllar öncesinde memeden kesilmesine rağmen çocuğun teklifi üzerine meme

    emmesine izin veren anneler de aslında çocuklarına sınır koymanın bu aşamada önemli olduğunu

    bilememektedirler. Durumu daha çok duygusal yakınlık olarak değerlendirmek bu aşamada

    istediğimiz bir düşünce tarzı değil.

    Çocuğun kendine güveni olan bir birey olarak yetişmesi, anneye duygusal olarak yapışık

    olmaması çok önemli durumlardır. Bunun için ise mümkün mertebe her konu ile ilgili çocuğun

    kendi yapabileceği noktaya kadar ona fırsat tanımak bu noktadaki en önemli faktör. Anne

    babaların ise çocuğun yapamadığı kısımla ilgili onun yerine yapmayıp, yapabilmesi için destek

    olmayı öğrenmeleri çocukları için yapabilecekleri en büyük iyilik olacaktır.

    Peki nasıl bıraktırıcaz bezi, memeyi? Veya kendi başına uyumasını nasıl sağlayacağız

    soruları ise en çok cevap arananlar arasında. Her çocuğun mizacı da sürece önemli miktardı dahi

    olmaktadır. Bu sebeple çocuğun karakterini göz önünde bulundurarak izleyeceğiniz yola karar

    vermenizi tavsiye ederim. Eğer birden fazla konuda sorun yaşıyorsanız tek tek ele almanız da

    sağlıklı olacaktır. En önemli nokta izleyeceğiniz yola karar verip o yolda tutarlı bir şekilde devam

    etmek. Çocuğunuzun memnun olmayacağı, ağlayacağı zamanlar olacaktır. Bunları kabul etmeyi

    öğrenmeli ve ona destek olmalı. Nihayetinde en sevdiği, rahatladığı, sakinleştiği, huzur bulduğu

    bir nesneden ayrılacak. Kendini güvensiz hissedeceği zamanlar olabilir. Bu zamanlarda ona

    kızmak cezalandırmak onu görmezden gelmek onun için sağlıklı olmayacağı gibi başka sorunlara

    da yol açılabilir. Diğer bir öneri ise eğer çocuğunuzla güvensiz bir ilişkiniz olduğuna inanıyorsanız

    veya çocuğunuzun kaygılı bir yapısı olduğunu düşünüyorsanız belki bu gibi önemli gelişim

    aşamalarında bir uzmandan destek almanız karşılaşabileceğiniz sorunların üstesinden gelmenizde

    size daha yardımcı olabilir.

    Unutmayın ki herşey kararında ve zamanında olunca onlar için daha güzel olacak

  • EMDR TERAPİSİ İLE İLGİLİ SORULAR /YANITLAR

    EMDR TERAPİSİ İLE İLGİLİ SORULAR /YANITLAR

    HAZIRLAYAN : DİLEK GÜREL (UZM. PSİKOLOG –EMDR TERAPİSTİ)

    EMDR TERAPİSİ NEDİR?

    EMDR (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma Yeniden İşleme) Terapisi 1897 yılında ABD’ li Klinik

    Psikolog Farencine Shapiro tarafından uzun yıllar yapılan araştırma ve uygulamalar sonucu

    geliştirilmiş bir psikoterapi çeşididir. EMDR yapılan pek çok araştırma sonucu test edilmiş ve etkinliği

    bilimsel olarak kanıtlanmış ve günümüzde Dünya Sağlık Örgütü tarafından Kaygı bozukluklarında

    birinci öncelikli tedavi seçeneği olarak onaylanmıştır. EMDR’ nin temel hipotezi kısaca şu şekilde

    açıklanabilir; yaşadığımız olumsuz travmatik olaylar, beynimizde diğer anılarımız gibi anı merkezine

    kayıt olmak yerine düzensiz yığınlar halinde bekletilir. Siz farkında olmadan en ufak ses, renk, koku,

    imge vb. bir uyaranla anılar tetiklenir ve nedenini hiç anlayamadığınız biçimde kendinizi huzursuz,

    kaygılı, mutsuz hisseder bulursunuz. Çocukluğunuzda yaşamış unutmuş olduğumuzu sandığınız bir anı

    tetiklendiğinde 70 yaşında bile olsanız aynı tazelikte hatırlanır. Travmatik yaşantıların illaki büyük

    olaylar olması gerekli değildir. Çocukluk döneminde maruz kaldığınız aşağılanma, azarlanma, küçük

    düşürülme, sürekli yoğun kötü muameleye maruz kalmak, fiziksel, duygusal şiddet, yoksulluk, utanç,

    suçluluk duyguları, küçük yaşta anne-baba rolü üstlenmek zorunda bırakılmak vb. yaşantılar da

    toplamında büyük travma etkileri oluşturur. Travmatik olayı ve ya durumları tam olarak hatırlamasak

    bile içimizde hissettiğimiz olumsuz duygular, yersiz ani öfke patlamaları, nedeni tıbben açıklanamayan

    ağrı veya garip bedensel duyumlar, kontrolsüz yeme içme davranışları, vb. izler bile bir ipucu

    niteliğindedir. EMDR deki çift yönlü uyarımlar, travmatik anı ağlarına ulaşılmasını ve işlemlenip

    nötürlenebilmesini sağlar. Tıpkı bedenimiz gibi beynimiz de kendini iyileştirme potansiyeline sahiptir.

    EMDR, bu iyileşmeyi başlatan ve tamamlamasını sağlayan tek yöntemdir. Travmatik anılar EMDR ile

    ortadan kaldırıldıkça beyinde var olan olumlu inançlar, duygular tekrar açığa çıkar ve bu yolla kişi her

    geçen gün kendini daha rahat, huzurlu, mutlu, özgüvenli ve potansiyellerini ortaya koymaya başlar

    hale gelir. EMDR ile işlenmiş anılar geri dönüşümsüzdür yani kurtulduğunuz bir anı tekrar sizi

    rahatsız edemez.

    EMDR TERAPİSİ HANGİ SORUNLARDA KULLANILIR?

    İlk çıkışı psikolojik travma geçirmiş bireyler iken günümüzde başta;

     Kaygı Bozuklukları (Güncel kaygılar, gelecek kaygısı, genel kaygı bozukluğu)

     Korkular (Uçak, Hayvan, Kapalı yer, Ölüm vb)

     Takıntı Bozuklukları (OKB)

     Kronik Ağrı (Migren, Fibromiyalji vb)

     Sınav /performans Kaygısı

     Depresyon

     Panik Atak

     Kayıp – Yas travmaları

     Patolojik (saplantılı) Aşk

     Bağımlılıklar(alkol, sigara, madde vb)

     Yeme Bozuklukları

     Kötü çocukluk yaşantıları ile baş etme

     Cinsel taciz- istismar- aldatılma vb. olaylarla baş etme

     Tüm doğal ve ya insan eli ile oluşturulmuş olumsuz yaşam olaylarının etkisinden kurtulma

    vb. sorunlarda kullanıldığı gibi;

    “Performans Arttırma” olarak adlandırılan kişinin bir hedefe ulaşmasında zihinsel

    kapasitesini arttırma amaçlı da kullanılmaktadır. Şizofreni, Kişilik Bozuklukları yeni yeni

    kullanılmaya başlayan diğer alanlardır.

    EMDR İLE HİPNOZ ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

    EMDR, Hipnozdan çok farklı bir tedavidir. Hipnozda bireyin bilinci kapalıdır ve ona bir takım telkinler

    verilir. EMDR de ise, bireyin bilinci tamamen açık terapistle birlikte tüm süreci adım adım takip eder.

    Hatta danışanın farkındalığının tamamen açık olması gereklidir. Beyinde uyarılan veya kullanılan

    alanlar hatta beyin dalgaları açısından bile hipnozla arasında büyük farklar vardır.

    EMDR NASIL UYGULANIR?

    EMDR ilk önceleri terapist tarafından uygulanan ritmik göz hareketlerini takip etme şeklinde

    başlamışsa da daha sonra işitsel ve ya dokunsal olarak değişik uyarımlarında aynı başarılı etkiyi yaptığı

    tesbit edilmesi sonucu bu çift yönlü uyarımlarda kullanılmaktadır. Standardize etmek için daha sonra

    EMDR cihazları üretilmiş bu cihazlara farklı kombinasyonlar eklenmiştir. Terapi sırasında danışan

    terapistin yönlendirmeleri ile bu süreci yürütür. Çift yönlü uyarımların bireydeki yansımaları dikkatle

    takip edilerek süreç yürütülür. Bu cihazların hiçbir yan etkisi veya tehlikesi yoktur. Seans anında

    terapist dikkatinizi aklınızdan geçen düşünceler ve ya beden duyumlarına dikkat etmenizi ister. Bu

    yorucu olabilir o yüzden aç, yorgun, acil yetişmeniz gereken işler varsa telaşlı olmamanız gereklidir.

    Çıktığınızda ise; dinlenmeye ihtiyaç hissedebilirsiniz. O yüzden seanslarınız için özel zaman ayırmanız

    sizin faydanıza olacaktır.

    EMDR TERAPİSİNE KİM KARAR VERİR SÜREÇ NASIL İŞLER?

    EMDR terapisi almak için başvuran bir danışan uzman tarafından her açıdan değerlendirilir. Gerekirse

    Piskolojik testler de uygulanır. Çünkü, her ne kadar çok etkili bir terapi olsa da danışanın uygun ve

    hazır halde olması gereklidir. EMDR için danışanlara hazırlık seansları yapılmadan uygulanması

    kaldıramayacağı bir stres yaşamasına sebep olabilir. Ön görüşme sırasında terapistin tecrübe bilgisi

    devreye girer ve bunu değerlendirir. Ayrıca EMDR’ uygun olmadığı ya da EMDR ye uyum yapamayan

    danışanlar başka psikoterapilerden yaralanabilir.

    KAÇ SEANS SÜRER?

    Bu her danışana, sorununa, sorunlarının ağırlığı, şiddeti, yoğunluğuna göre değişir. Tek seanslık bir

    terapi değildir. Tek travma/ olay tek seansta bitebilir ama bireyin durumu ve koşullara göre bu

    uzayabilir. 1-4 arası etkileri daha sağlıklı görülür, diğer terapilere göre çok kısa ve hızlı olsa bile süreç

    çok önemlidir. Seanslar artıkça kişiler de Özgüven, Özsaygı , kendilik algısı artan biçimde devam eder

    ve danışan kendini gittikçe daha güçlü ve güvenli hissetmeye, olaylar, durumlar ve kişilerle daha iyi

    başetme gücünü elde eder. Daha önce cesaret, güç gösteremedikleri durumlara kolayca girişip

    başarılı biçimde onları yapabildiklerini görürler.

    EMDR SIRASINDA İLAÇ KULLANILIR MI?

    EMDR terapisi için başvurduğunuzda Doktorunuz tarafından düzenlenmiş ilaçlar hakkında bilgi alınır

    ancak bunlara müdahale asla yapılmaz ancak terapi sürecinde iyileşme oldukça doktorunuz dozlarınızı

    azaltma ve ya kesme yoluna gider. Başlangıçta hiç ilaç almıyorsanız terapistiniz sizin sorunuzu ilaçsız

    yanlızca EMDR ile çözebileceğinizi değerlendirirse ilaçsız devam etmeye karar verir. Ancak ilaç desteği

    almanıza karar verirse, sizi doktora yönlendirir ve bazı durumlarda ilaç ve EMDR bir süre birlikte

    devam eder.

    EMDR ÇOCUKLARA ve ERGENLERE UYGULANIR MI?

    EMDR çocuklara hatta basit formlarda bebeklere bile uygulanabilir. Ancak çocuklara ve ergenlere

    EMDR uygulayacak terapistin Çocuklar için EMDR sertifikası olması şarttır. Büyükler için EMDR

    sertifikası olan biri, bu sertifika ile çocuklara uygulama yapamaz. Çünkü çocuklar için uygulanan

    EMDR prosedürleri farklıdır.

    Çocuklar ve Ergenlerde EMDR ;

     Okul korkuları , kaygıları

     Okulda yaşanan akran zorbalıkları, içe kapanıklık, özgüven sorunları

     Cinsel saldırılar

     Özgül öğrenme güçlüğü, disleksi, matematik vb. ders korkuları

     Kayıp yas yaşantıları, doğal felaketlere maruz kalma

     Sınav/performans kaygısı

     Performans arttırma vb.

     Yeme problemleri

     Dikkat eksikliği, dürtüsellik

     Bilgisayar/oyun vb. bağımlılıkları

     Davranış ve uyum sorunları

    Değişik problemlerde başarılı ve etkili biçimde kullanılmaktadır.

    EMDR BİREYSEL OLARAK UYGULANABİLİDĞİ GİBİ AYNI TRAVMATİK OLAYA MARUZ KALMIŞ

    GRUPLARA VE ÇİFTLER ARASINDAKİ SORUNLARDA ÇİFT TERAPİSİ FORMLARINDA DA

    UYGULANABİLİR. DEĞİŞİK TEKNİK VE YÖNTEMLERLE ZENGİNLEŞTİRİLEREK ETKİSİ VE HIZI

    ARTIRILABİLİR.

    EMDR TERAPİSİ ALMAK İSTERSEM DİKKAT EDECEKLERİM NELERDİR?

    Ruh Sağlığı Meslek yasasının olmaması her terapi gibi EMDR almak isteyen danışanlarında alanda

    istismar edilmesine yol açar. Bu yüzden bilinçli tüketici olmak adına ;

     Gideceğiniz EMDR terapistinin EMDR TÜRKİYE DERNEĞİ ÜYESİ olup olmadığını mümkünse

    psikolog olmasını kontrol ediniz. Web sitesinden veya bizzat derneği arayarak terapistin

    kayıtlı olup olmadığını ya da eğitim düzeyini öğrenmeniz mümkündür.

     II. Düzey EMDR diplomasına sahip olmasına mutlaka bakılmalıdır.

     EMDR seansı en az 60 dakika (yetişkinlerde) sürer bundan daha az 15-20 dk EMDR seansı

    olmaz.

     Terapist cihaz kullanıyorsa cihaz varken yanınızda birebir size eşlik edip seans birlikte

    yürütülür. Size cihaz takıp gidemez ya da sadece bekleyemez. Saniye saniye soru cevap

    halinde yapılandırılmış biçimde tedavi protokolünü takip eder.

  • Sürekli Düşünmek Engellenebilir mi?

    Sürekli Düşünmek Engellenebilir mi?

    “Sürekli düşünüyorum, beynim hiç susmuyor”; bize başvuran danışanlarımızın hemen hepsinin ortak şikayetleri olan bu cümleler aslında göründüğünden çok daha önemli hatta belki de evrendeki en önemli birkaç kavramdan bir tanesi.

    Düşünmek neden bu kadar önemli sorusunun en önemli cevabı, aslında düşüncelerin yaratım gücüne sahip olmalarıdır. Sadece spiritüel ya da manevi bir kavramdan söz etmiyorum düşüncenin yaratma gücü artık hem fiziksel hem de psikolojik olarak gözlenebilmektedir.

    Sürekli olarak negatif bir şeyler düşündüğünüzde bu düşünceler ve yarattığı duygular belli davranış kalıplarına yol açıyor ve bu davranışlarda belli yaratımlara neden oluyor. Örneğin köpekle ilgili düşünceleriniz yoğunsa ve pozitifse köpek sahibi oluyorsunuz. Öfkelenmenin kötü ve tehlikeli olduğunu düşünüp duruyorsanız, öfkeyi kendinize döndürüp, suçluluk ve değersizlik duygularıyla, kendinizi enerjisiz bırakıp depresyon yaratıyorsunuz, sürekli yargılanma ve küçük düşmemeye odaklı düşüncelerle yaşıyorsanız sosyal fobi yaratıyorsunuz, sürekli borca ve kıtlığa odaklıysanız ve bolluk dolu düşüncelere odaklanamıyorsanız hep maddi sorunlarla boğuşan bir insan haline geliyorsunuz.

    Peki, çözüm nedir? Düşünceyi durdurmak mümkün mü? Ya da düşünceleri değiştirerek yaratımları istediğimiz gibi oluşturmak mümkün mü?. İlk soruya cevabım kısmen mümkün ama ikinci soruya cevabım evet. Yeterli konsantrasyon, “mış gibi yapmak” ve düzenli egzersizlerle 1-2 ayda zihni formatlamak ve pozitif yaratımlar oluşturmak, daha güvenli, daha enerjili, daha zengin, daha sakin olmak mümkün.

    Düşünceyi durdurma konusunda ise öğrettiğimiz çeşitli teknik ve çalışmalarla düşünce döngüsünü yavaşlatmak, kötü hissettiren düşüncelerle sürüklenmeyi engellemek ve iyi hissettiren düşüncelere odaklanmak mümkün hale gelmektedir.

  • İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    Ekmek saklamanın kaç tane yöntemi vardır. Kalan yemekleri nasıl en iyi muhafaza ederiz.

    Yatamadan önce evin güvenliğini sağlamak için neler yapmamız gerekebilir? Ev temizliği en iyi nasıl

    yapılır ne kadar zamanda bir yapılması gerekir? Bu sorulara dikkatinizi vermenizi istiyorum. Bu

    sorulardan herhangi birinin herkesçe bilinen tek bir cevabı var mıdır? Herkes kendi ailesinden ya da

    sosyal çevresinden bu soruların cevabını öğrenebilir ki geçmişte çoğunu mutlaka öğrenmişsinizdir.

    Peki hangimizin cevabı doğru. Ne kadar emin olabiliriz? Ya da en son ne zaman bu soruların içinde

    cevabını bildiklerinizin doğruluğundan şüphelendiniz. Heralde şimdi ben söyleyince şüphelenmiş

    olabilirsiniz.

    Peki şimdi biraz bakış açımızı değiştirelim kendimizin cevaplarını değil de eşimizin ya da

    sevgilimizin cevaplarını soralım yukarıda ki sorulara. Belki birkaç tanesi aynı çıkabilir sizin

    cevaplarınızla fakat farklı çıkanlar onları direk elediniz değil mi? Çünkü en doğruları sizin kendi

    geçmiş yaşantınızdan getirdiklerinizdir. İşte şimdi bu durumdaki en önemli nokta karşı tarafında

    sizinle aynı şekilde düşündüğü gerçeğidir. Çünkü elbette ki farklı geçmişlerden gelme iki insan aynı

    evde yaşamaya başlayınca birbirlerini empoze etmeye çalışacaklardır. İki farklı toplumun birbirini

    empoze etmesi çok uzun yıllar süren bir süreçtir ve çok zorludur bir sürü direnç ortaya çıkabilir.

    Farklı kültür yapıları çakışabilir hatta savaş bile çıkabilir. Empoze etme durumu toplumlar için bu

    kadar zorken bireyler için daha da zordur. Çünkü farklı toplum içerisinde kendinize yandaş

    bulabilirsiniz milyon kişinin yüzde onunu etki altına alsanız işiniz daha da kolaylaşabilir fakat birey

    konusunda böyle bir avantaj söz konusu değildir. Ya hep ya hiç. Ya o ya siz.

    Birbirinizi değiştirme çabası çok yorucu bir süreçtir. Evliliğin ilk yıllarında ortaya çıkmayan bu

    kavram ilerleyen süreçte kendiliğinden ortaya çıkmaya başlayabilir. Böyle bir çaba içerisine

    girdiyseniz bir şeylerde problem var demektir. Neden mi? Nedenini çok basit bir şekilde

    açıklayabiliriz. İlişki içerisinde dinamiklere göz atacak olursak bunlar nelerdir? Sevme, sevilme,

    arkadaşlık, sırdaşlık, güvenlik, seks, aşk, romantizm, tutku vb. duygusal dinamikler vardır. Birbirini

    değiştirme gibi bir ihtiyaç söz konusu değildir. Fakat bu neden ortaya çıkar evliliğin 1. Yılından

    sonra ilişkinizin “BEN-SEN- BİZ” dengesi bozulmuş olabilir ya da cicim ayı bitmiş olabilir. Cicim

    ayının bitmesi diye bir şey söz konusu değildir bunu bitiren ilişkilerin

    kendi sahipleridir unutmayın sevgili ceketleriniz karı-koca ceketlerinizin içlerinde duruyor yeri bol

    çıkarmanıza hiç gerek yok. Cicim aylarının geçici olduğu algısı ne yazık ki toplumumuzda yerleşmiş

    bulunmakta fakat yanlış bir genellemedir. Cicim ayınızı asla bitirmeyin ilişkinizdeki “BİZ” i

    beslemekten asla vazgeçmeyin. Romantizmi her zaman kullanabilirsiniz bitirmenize hiç gerek

    yoktur.

    Evliliklerdeki güç savaşı kavramının tamamen ilişkinin ana dinamiği haline gelmesinin ana sebebi

    sevgililik döneminin terk edilmesidir. Çünkü bunu bıraktığınız takdirde yapacak bir eylem kalmıyor

    ki doğal olarak birbirinizi incelemeye ve kendinize göre karşı tarafın yanlışlarını analiz etmeye

    başlıyorsunuz halbuki ikinizin de geçmişlerinizden getirdiğiniz bilgiler doğrudur ve siz ilişkiye bu

    hallerinizle başladınız birbirinizi değiştirmeye çalışırsanız başta aşık olduğunuz kişiler

    olmayacaksınız ve bu ilişkinizdeki aşkın tutkunun bitmesine sebep olabilecek bir durum haline

    gelebilir. Başta söylediğimiz gibi güç savaşından yorgun hale gelmek istemiyorsanız mutlaka

    ilişkinin bilirlerinin de dengelenmeye ihtiyacı vardır ve tabi ki de “BEN-SEN- BİZ” dengesinin

    korunması ve beslenmelerinin zamanında yapılması gerekmektedir.

    Bu bilgilendirici yazıda okuduğunuz bilgiler teoriktir. Bu bilgilerden yola çıkarak ilişkinize bir analiz

    yapmaya çalışmanız sizi yanlış sonuçlara götürür. Her insanın kendi bakışı, hayatı algılama biçimi ve

    olayları yorumlama biçimi farklıdır. İlişkileri de aynı insan gibi ele almamız gerekir. Her ilişkinin

    kendisine ait dinamikleri, kültürü, hayatı algılama biçimi ve olayları yorumlama şekli kendine

    özgüdür. İlişkinin bu dinamiklerinin altyapıları kişilerin karakteri, hayatı algılayış biçimleri,

    kültürleri vs gibi durumlardan oluşmaktadır. Her ilişki farklı bir yapıdır ve benzerlikleri azdır. Çift

    terapisinde ilişkinize dışarıdan bakabilme şansını yakalarsınız hem ilişkinizin dinamikleri analiz

    edilir hem de kişisel duygulanımlarınızı analiz etme şansını yakalarsınız. Bu analizlerin farkına

    vardığınız zaman ilişkinizin etrafında dönen olayları daha iyi analiz edebilecek ve kendi olumlu ya

    da olumsuz duygulanımlarınızın farkına varmış olursunuz.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Panik sizi mutsuz etmek için gelmiyor siz mutsuz olduğunuz için geliyor.

    Panik bozukluğu kısaca tanımlayacak olursak; “sıkıntının ataklar halinde ve çoğunlukla beklenmedik biçimde ve yoğun bir biçimde gelmesidir”diyebiliriz.
    Hepimizde zaman zaman sıkıntı olur ancak buradaki fark belirgin bir biçimde kişinin yaşamı etkilenmiştir ve beraberinde ölüm ya da çıldırma korkusu eşlik eder ve aşağıdaki fiziksel ve psikolojik belirtilerden en az 4 tanesi bulunur.

    1-Çarpıntı, 2-terleme, 3-nefes alamama, 4-titreme 5- karın ağrısı, 6-göğüste ağrı ya da sıkıntı, 7-bulantı, 8-Sarsılma, 9-baş dönmesi, 10-sersemlik hissi, düşecek ya da bayılacak gibi olma, 11-gerçekdışılık duygusu, sanki benliğinden ayrılacak gibi olma, kontrolü kaybetme hissi, 12-uyuşma, karıncalanma, 13-üşüme ürperme, 14- ateş basması.

    İlk ataklarda genelde hastanelerin acil servislerine başvuru yapılır, bir süre sonra dışarı çıkma korkusu olaya eklenebilir. Kişi sürekli tedirgindir ve atak geçirme korkusuyla birçok şeyden kaçınmaya başlar, atağın geldiği yerlerden uzak durma, su ya da ilaç taşıma, yalnız kalamama gibi belirtiler ortaya çıkar.

    Panik atak nasıl tedavi edilir?
    Paniğin felsefesini ya da mesajını algılamadan tam iyileşme pek mümkün değildir. Söylemek istediğim panik atak aslında bir sonuçtur. “Hayatta neyi yanlış yapıyorum ki bedenim tepki gösterdi” sorusu cevaplandığında tedavi başlamış olur. Örneğin çok verici, hep uyumlu, karşı odaklı, herşeye herkese yardımcı olan bir yapınız var, ya da fazlaca maddi, fiziksel ve manevi yük taşıyorsunuz ve aslında panik atak bir anlamda sizi taşıdığınız fazlaca yüklerden korumak için bedenin verdiği bir tepkidir. Düşünün yukarıdaki nedenlerden dolayı yoruldun ve kalbin çarpıyor; aslında kalbin “ kendini çok yoruyorsun yeter” diyor, yani size dostça şeyler söylüyor ve siz ise gidip acildeki doktora “sustur şu kalbi doktor diyorsunuz” aslında asıl yapmanız gerekenin kalbinizin sesini dinlemek olduğunu göremiyorsunuz.
    Bu felsefe ve ipuçlarını danışanımıza farkettirdiğimizde kişi yüklerden kurtulmak için motive olur. Yükten arınmak kişiyi rahatlatır ve ek olarak paniği tetikliyen faktörleri anlamak, kötü nefesin katkıları gibi konuları danışanlarımızla çalışıyoruz.
    Uygun vakalarda ilaç tedavisini geçici bir biçimde tedaviye ekliyoruz. Benim deneyimlerime göre panik doğru yönetildiğinde üstesinden gelinebilecek abartılı bir vücut savunmasıdır ve mutlaka tedavide psikoterapi kullanmılmalıdır.

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Okul hayatları boyunca edindikleri akademik bilgi ve becerilerin “sınav yöntemi” ile değerlendirilmesine öğrenciler farklı şekillerde ve düzeylerde tepki göstermektedirler. Öğrencilerin bir kısmı bu sınavları sıradan karşılarken bazıları ise kaygı ve stres ile dolu bir süreç olarak karşılamaktadır. Elbette bu iki karşılama şekli öğrencilerin performansları ve başarılarını da farklı etkilemektedir. Bunu sıradan bir durum olarak karşılamak öğrencinin başarısına, performansına bir etki etmezken; yoğun kaygı ile karşılamak sınava hazırlık yaparken performansı düşürdüğü gibi sınav sırasında edindiği bilgileri hatırlama ve kullanma becerisini de köreltmektedir. Tabi başarısızlık kaygısı ile girilen sınavın sonucunun başarısızlık olması, kısır bir döngüyü ortaya çıkarmakta ve sıradaki diğer sınavlarda da aynı döngü ortaya çıkabilmektedir. Elbette bu olumsuz yaşantılardan kurtulmak doğru yardımı alarak başarılabilir. Ancak bu aşamada görev yalnızca bu durumdan etkilenen asıl kişi olan öğrenciye değil, onunla birlikte anne ve babasına ayrıca öğretmenlerine de düşmektedir.

    Nedir bu kaygı dediğimiz şey? Aslında stres verici durumlarla karşılaştığımız zamanlarda hepimizin belli düzeylerde hissettiği bir duygudur. Sınavlar ise öğrenciler için kaygı ve stres yaratan durumların herhalde başında gelmektedir. Belirli bir düzeyde kaygı yaşamamız doğaldır, hatta yararlıdır diyebiliriz, çünkü belirli bir derecede yaşanan kaygı bizi motive eder ve daha iyi performans göstermemiz için bizi tetikler. Fakat yoğun olarak yaşanan kaygı hayatın diğer alanlarında olduğu gibi sınavlarda da başarının önünde büyük bir engel ve performansın büyük bir düşmanı olabilir.

    Bu yoğun sınav kaygısını yaşayan öğrenciler sınava hazırlanırken, sınav sırasında ve sınav sonrasında bazı farklı belirtiler gösterebilir. Bu belirtiler zihinsel, duygusal ya da bedensel belirtiler olabilir.

    Sınav kaygısının bu belirtileri şu şekilde sıralanabilir;

    • Unutkanlık veya öğrendiklerini kullanamama,

    • Dikkatini toplayamama,

    • Anlamakta güçlük çekme,

    • Kalp çarpıntısı,

    • Soluk alıp vermede güçlük,

    • Ellerde titreme ve ateş basması hissi,

    • Baş dönmesi,

    • Yorgunluk, uyuşma,

    • Terleme ya da üşüme,

    • Mide ve baş ağrıları,

    • Gerginlik ve sinirlilik,

    • Heyecan ve panik,

    • Karamsarlık,

    • Korku

    Peki anne, baba ve öğretmenler nasıl yardım edebilir?

    Öncelikle öğrencilerin, girecekleri sınava yeterince hazırlandıklarını düşünebilmeleri için çalışma sürelerini planlamaları ve organize etmeleri çok önemlidir. Ancak bu planlamayı yapmak her zaman kolay olmayabilir. Bu konuda yardımınıza ihtiyaç duyabileceklerini unutmayın.

    Kendisinin “yeterli ya da yetersiz”, “değerli ya da değersiz” olduğuna sınav sonucuna göre karar vermeyi bekleyen bir öğrenci için sınav, ciddi düzeyde kaygı yaratacaktır. Bu nedenle aldıkları sonuç ne olursa olsun; yeterli ve değerli ayrıca sevilmeye değer biri olduğunu çocuğunuza mutlaka hissettirmelisiniz. Sınavlar yalnızca kişilerin akademik bilgi düzeylerini ölçmektedir, hiç kimsenin bir insan olarak yeterliliği ya da değeri hakkında bilgi vermemektedir.

    Sınavdan aldıkları sonuçtan ziyade o sınavda başarılı olabilmek için harcadıkları enerji ve gösterdikleri çabanın takdir edilmesi, elinden geleni yapmış olmasına rağmen istediği sonucu alamamış bir öğrenci için şansını ikinci kez denemek ya da yaşamında daha sonra gireceği sınavlar için büyük bir motivasyon kaynağı olacak ve kaygısını sağlıklı düzeylere çekmesine yardımcı olacaktır.

    En büyük motivasyon kaynaklarımızdan bir diğeri ise daha önce gösterdiğimiz, elde ettiğimiz başarılarımızdır. Çocuklarınıza bu katkıyı yapmak için geçmişteki küçük ya da büyük başarılarını hatırlatmaktan çekinmeyin.

    Yoğun çalışmaların yanında tüm diğer insanlar gibi öğrencilerin de rahatlamaya, mola vermeye ihtiyaçları vardır. Sınava hazırlanmanın durmaksızın ders çalışmaktan ibaret olmadığını onlara hatırlatın ve sosyal becerilerin gelişmesini, çok yönlü bir birey olabilmeleri için sosyal aktivitelere katılmalarını destekleyin.

    Sonuç olarak anne-babasının, öğretmenlerinin ve kendisinin tüm çabalarına rağmen öğrenci sınav nedeniyle yaşadığı yoğun kaygıyla baş edemiyor olabilir. Bu durumda da sınav kaygısına yönelik psikoterapi yardımıyla kontrol altına alınabildiğini, üstesinden gelinebildiğini unutmayın ve mutlaka bir uzmandan yardım alın.

    Uzm. Klinik Psk. İhsan YEĞENOĞLU

  • Bireysel Psikoterapi

    Bireysel Psikoterapi

    Semptomu, bilinçdışında oluşan çatışmanın örtük ifadesi olarak tanımlayabiliriz. Bireysel psikoterapi talebiyle başvuran danışanla yürütülen çalışma ise, bu örtük ifade içerisinde gizleneni arama yoluyla gerçekleşir. Danışan, yaşadıklarıyla ilgili bağlantılar kurarak aklına gelenleri ifade ederken, psikolog da bu yolu onunla birlikte alır ve bağlantıları danışan ile birlikte anlamlandırmaya yönelik bir çalışma yürütür.
    Ergen ve yetişkin danışanlarla uygulanan ve sözel ifadeyi esas alan bireysel psikoterapiye yön veren, çerçevedir. Çerçevenin uygun bir şekilde ilk görüşme esnasında oturtulmasıyla birlikte başlar psikoterapi. Çerçevenin oturtulması ise, zaman ve mekânın tanımlanmasıyla gerçekleşir.
    Psikoterapi sürecinde devamlılık önemli bir unsurdur. Bu nedenle, psikolog ve danışan uygun bir gün ve saat belirlerler. Zamanlılıkla ilgili olan bu unsur, düşünce akışının devamlılığına da gönderme yapmaktadır. Mekânın veya başka bir deyişle, görüşmelerin gerçekleştiği odanın sabit oluşu da, danışana bir alan tanındığı ve bu alan içerisinde aklına gelebilecek herşeyi serbestçe söyleyebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Çerçeve bu nedenle, hem danışanın kendini rahatça ifade edebilmesi üzerine düşünülerek oturtulmaktadır, hem de psikoloğun bu zaman ve mekân içerisinde danışana uygun bir alan sunmasıyla ilgilidir. Karşılaşmaların aynı gün, aynı saat ve aynı mekânda gerçekleşmesi, psikoloğun danışana korunaklı ve kendine ait bir alan sağlayabilmesi gibi önemli unsurlara dayanmaktadır.
    Bireysel psikoterapi uygulamasıyla ergen ve yetişkinlerde, oyun terapisi aracılığı ile ise çocuklarda oluşan ruhsal sıkıntılara yönelik anlamlandırmaya ve rahatlatmaya yol açabilecek bu süreçler oldukça dinamik ve önemlidir.