Kategori: Psikoloji

  • SINIRLI VE MUTLU ÇOCUKLAR-ÇOCUKLARA SINIR KOYMANIN İNCELİKLERİ

    SINIRLI VE MUTLU ÇOCUKLAR-ÇOCUKLARA SINIR KOYMANIN İNCELİKLERİ

    “Ben çocuğumu hiçbir şeyde kısıtlamıyorum, canı ne isterse yapsın. Özgür büyüteceğim çocuğumu,

    biz birçok şeyden mahrum büyüdük, çocuğuma yaşatmayacağım aynısını…” cümleleri uzar gider. Bu

    cümlelere, söyleyen kişinin olumlu bir havada ve gülümseyerek “evimizin hükümdarı, vallahi bu çocuk

    bizi parmağında oynatıyor” söylemleri de eklenebiliyor çoğu zaman.

    Çocukları için en iyisini düşünen bazı ebeveynlerin, çocuklarına iyilik yapmak niyetiyle ya da “çocuğum

    beni sevmezse, psikolojisi olumsuz etkilenirse, aramız bozulursa” gibi endişelerle çocuklarına sınır

    koyma konusunda pek gönüllü olmadığı söylenebilir. Bu noktada öncelikli olarak vurgulamak

    istediğim, sınır koymanın bir cezalandırma yöntemi olmadığı ve sınır koyarken çocuğumuza olan

    sevgimizi kısıtlamadığımız, sadece çocuğun davranışlarının sınırlandığıdır.

    Bebek dünyaya geldiğinde bir bilinmezin tam ortasına doğuyor ve doğal olarak etrafındaki her uyaran

    onun için tehlike, tehdit ve kaygı unsuru oluşturuyor. Neyin doğru ya da yanlş olduğunu

    bilmemesiyle, yapılması ya da yapılmaması gerekenlerin belirsizliği arasında sıkışıp kalan küçük bir

    çocuğun “bana sınırlarımı gösterin, kayboluyorum, korkuyorum!” seslerini duymayan ebeveynlerin

    farkında olmadan çocuklarına kötülük ettiğini söylemek yerinde olur sanırım. Tek istediği birisinin ya

    da birilerinin ona yol göstermesi, liderlik etmesi. Bu süreçte çocuğun zorlayıcı davranışları doğal

    olarak kendini gösteriyor çünkü çocuk kendi sınırını keşfederken karşıdakinin yani sınır koyanın

    sınırlarını da test ediyor. Tek istediği ne kadar ileri gidebileceği, ne kadar zorlayabileceği ile ilgili bilgi

    almaya çalışmak. Görmek istediği şey ise kendinden emin, pes etmeyen, güçlü bir kural koyucu.

    Karşıdan “ben güçlüyüm, bana güvenebilirsin” mesajı geldiğinde, işte o zaman kendini güvende

    hissediyor. Sınırların anlamı da o değil mi zaten, çocuğa “güvendesin, değerllisin, korunuyorsun”

    mesajlarını vermek.

    Anne baba olarak görevimiz çocuklarımızı büyütmek, yetiştirmek, geliştirmek, eğitmek, onlara bir

    şeyler öğretmek, fizyolojik ihtiyaçlarının yanında sosyal, duygusal, psikolojik ihtiyaçlarına karşılık

    vermek. Dünyayı kendi kendilerine keşfetmeleri çok zor olduğu kadar tehlikeli de. Kendi başlarına

    doğru karar veremedikleri gibi kendilerine sınır da koyamazlar. Bu ihtiyacı karşılama görevi de

    ebeveynlere düşüyor elbette. Çocuklara sınır koymayarak, onlara kuralları öğretmeyerek onları nasıl

    büyük bir yükün altına soktuğumuzu fark edebiliyor muyuz?

    Evin dışında da bir hayat var ve evde bir anlamda dışarıdaki hayatın provası yapılıyor. Sınırlarını

    bilmek çocuğun dışarıdaki hayatta yer alan kurallara uyum sağlaması açısından büyük kolaylık.

    Sınırlar çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak için var ve olmalı da. Sınırları belirlerken seçici davranmak

    önemli. Her şeyi sınırlamak, çocuğu kurallara boğmak yapılan yanlışların başında geliyor ne yazık ki.

    Yapılması gereken, tehlikeli şeyleri ortamdan uzaklaştırıp mümkün olduğunca çocuk için güvenli bir

    yaşam alanı sağlamak. Çocuğun davranışlarını kısıtlamadan ve çocuğa ‘hayır’ demeden önce

    davranışın çocuğun kendine ve etrafına zarar veren bir davranış olup olmadığı ile ilgili durup

    düşünmek faydalı olabilir.

    Sınır koymaya niyetli olan ebeveynlerin karşılaştığı belirsizliklerden biri de sınırların çocuğa nasıl

    anlatılması gerektiği ve bu süreçte dikkat edilmesi gereken önemli noktalar konusunda oluyor.

    Özellikle geniş ailede büyüyen çocuklara sınır koyma konusu daha da zorlaşan bir durum olarak

    karşımıza çıkıyor. Sınırları belirledikten sonra bu sınırların uygulanması konusunda ailedeki her bireyin

    aynı tutumu sergilemesi belki de en önemli noktalardan bir tanesi. Bir aile üyesinden onay almayan

    çocuk başka bir aile üyesinden onay alacağından zaten çoktan eminse, sınırlar maalesef işlevselliğini

    yitirmiş duruma geçiyor. Bu konuda tüm aile bireylerinin “çocuğun iyiliği için” ortak bir tutum

    göstermesi son derece önemli.

    Kuralların tutarlı olması diğer hassas konulardan bir tanesi. Bir kural normal şartlar altında her zaman

    geçerli olmalı. Burada önemli olan nokta, kuralların çocuğun yaşına ve gelişim özelliklerine uygun

    olmasının gerekliliği. Kurallar gerektiğinde esnetilebilmeli, yeni kural eklenebilmeli ya da kurallar

    ortadan kaldırılabilmeli. Bunları yaparken çocuğun ve ortamın özellikleri dikkate alınmalı, yine

    ailedeki her üyenin bilgisi dahilinde yapılmalı. Bir kuralın neden o anda uygulanmadığı da çocuğun

    anlayabileceği mantıklı bir şekilde çocuğa açıklanmalı.

    Kural koyarken o kuralın neden varolduğu çocuğa açıklanmalı. “Olmaz diyorsam olmaz, vardır bir

    nedeni” demek çocuklar için ikna edici olmaktan çok kurala uymama konusunda onları motive eden

    bir yaklaşım olmaktadır.

    Çocuklar model alarak öğrenirler ve kurallara uyma konusunda da ebeveynlerin çocuklara doğru bir

    rol model olmaları gerekmektedir. Yatmadan önce dişlerin fırçalanması gerektiği ile ilgili bir kurala

    çocuğun uymasını kolaylaştıran şey ailedeki diğer bireylerin çocukla birlikte dişlerini fırçalaması

    olabilir.

    Etkili ve doğru bir iletişimle çocuğa sunulan kuralların verdiği mesaj daha etkili olacaktır. Mesajların

    net olmasının yanında; söylediğimiz sözlerin, mimiklerimizin, vücut duruşumuzun ve ses tonumuzun

    birbirini destekler nitelikte olması çok önemli.

    Çocukların kurallara uymasını kolaylaştıran diğer bir konu da, çocuk uygun davranışlar sergilediğinde

    onu sözel ifadelerle övmek, mimiklerimizle memnuniyetimizi ve onayladığımızı çocuğa belirtmektir.

    İstendik davranışları pekiştirerek bu davranışların yapılma olasılığını ve sıklığını arttırmış oluruz.

    Çocuğa alternatif sunmak, sınırları zorlama konusunda çocuğun fazla diretmemesi açısından oldukça

    faydalı bir yoldur. “Burada oynayamazsın ama bak burada istediğin kadar oynayabilirsin” Şu anda

    hasta olduğun için dondurma yiyemezsin ancak sana en sevdiğin pastadan alabilirim” cümleleri bu

    duruma örnek olabilir.

    “Her çocuğa sınır olmaz, bizim çocuk farklı, ona kural işlemez” şeklinde düşünen ebeveynler için “her

    çocuğa aynı kurallar olmaz, çocuğa uygun kurallar olur” şeklindeki düşüncemi söylemek isterim.

    Sınırları bir resim ya da fotoğraf çerçevesine benzetecek olursak; çerçeve fotoğrafı koruyan, onu

    ayakta tutan, fotoğrafa bir duruş kazandıran önemli bir ayrıntıdır. Ebeveyn olarak bizim görevimiz,

    fotoğrafa uygun çerçeve bulmak.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızla artmasıyla birlikte, cep telefonu, bilgisayar ve internet teknolojisinin kullanımı günlük yaşamımızda yaygınlaşmıştır.Teknolojiye olan bu ilgi son yıllarda yaşamımızda bir ihtiyaç ya da merak olmaktan çıkmış ve bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır.

    İnternet ve teknoloji bağımlılığını; bireyin bağımlısı olduğu ürüne ulaşamadığında yoksunluk belirtileri göstermesi olarak tanımlayabiliriz.

    TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞININ YOKSUNLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bikaç dakika diyerek saatlerce internette zaman geçirmek,

    Bilgisayar, cep tefonu, televizyon başında geçirilen zamanlar hakkında çevreye yalan söylemek,

    Bilgisayar Ya da cep telefonundan uzak kaldığınızda kendinizi gergin ve boşlukta hissetmeniz,

    Yapılan eylemden hem suçluluk duymak hemde zevk almak,

    Gece geç saatlere kadar bilgisayar Ya da telefonla zaman geçirmek,

    Çevrenizdeki insanlarla yüzyüze sohbet etmek yerine internet ortamında sohbet etmeyi tercih etmek yani iletişim kurmak için sosyal ortamlardan kaçınıp sanal ortamları tercih etmek.

    İnternete girmek için, dersten, işten, randevulardan, sosyal etkinliklerden kaçınmak.

    ÇOCUKLARDA VE ERGENLERDE İNTERNET KULLANIMI NASIL OLMALI?

    2 yaşından küçük çocukların televizyon, bilgisayar Ya da cep telefonuyla tanıştırılması kesinlikle önerilmemektedir.Okul öncesi dönemdeki çocuklar için günde 30 dakika internet kullanımı yeterli olucaktır.Okula başlayan çocuklarda, ödev dışında özellikle ilköğretimin ilk 4 yılında 45 dakika eğlenceli zaman geçirmeleri için günlük ideal süredir.Sonraki yıllarda haftasonu arada esneklik yapılarak günde 1 saat, lise dönemindeki ergenler içinde aynı şekilde günde 2 saatlik internet kullanımı önerilebilir.

    İNTERNET BAĞIMLILIĞINI NASIL KONTROL ALTINA ALABİLİRİZ?

    Günlük internet kullanım saatlerini değiştirin,

    Haftalık olarak çocuğunuza internet kullanım çizelgeleri hazırlayın,

    Çocuğunuz için bireysel Ya da aile terapisi almaya başlayın,

    Çocuklarınızı arkadaşlarıyla zaman geçirmesi için yönlendirin, ona fırsat tanıyın,

    Yetenek ve ilgi alanlarına uygun spor dallarına yönlendirin,

    Bilgisayarınızda güvenli internet uygulamalarının olmasına özen gösterin.

    Teknoloji bağımlılığı çoğu zaman ailenin uzman yardımı almadan başaçıkabileceği bir durum değildir.Bu nedenle uzman yardımı alın.

  • GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    Psikoloji insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve bunların altında yatan

    nedenleri kapsar. İnsanların olayları anlamlandırma ve yorumlama biçimlerini, şimdi ve

    daha sonrasında olaylara verdikleri tepkileri, insan ilişkilerini, yaşam biçimlerini ve

    tarzlarını etkiler.

    Her sabah aynada gördüğümüz insanın bu sabah bize biraz sevimsiz ya da pırıl

    pırıl bir gülümsemeyle bakmasını, kahvemizin tadının daha iyi ya da kötü olmasını,

    komşumuzla kapıda karşılaştığımızda kocaman bir gülümsemeyle günaydın dememizi

    ya da bakışlarında farklı anlamlar arayıp itici bulmamızı belirleyen şey nedir? Ruh

    halimiz günlük hayatımızdan profesyonel yaşamımıza, ilişkilerimizden tavırlarımıza

    kadar her şeyle yakından ilgilidir. “İş arkadaşıma neden surat astım aslında yetiştirmem

    gereken proje yüzünden gerginim.” şeklinde kendimizi sorgularken ruh halimizin

    davranışlarımıza yansıdığı anları bazen yakalayabiliyoruz. Bazense bu süreçler

    davranışlarımızda o kadar otomatikleşiyor ki dikkatimizi yöneltmeden fark edilmesi

    imkansız bir hal alıyor. Bu süreçlerin en sık gözlendiği alanların başında beslenme

    geliyor.

    Hiçbirimiz yaşamımızın günlük akışında yemek yemeden önce kendimizi

    sorgulamayız. Yemek yemek hayati ve haz veren bir eylemdir. Bu nedenle

    birçoğumuzun mottosu “Canımız istediğinde o yemek yenmeli”dir. Bunu ilke edinir son

    raddeye gelene kadar asla sorgulamayız. Burada ifade ettiğim son radde kimilerimiz

    için yaz aylarında bikiniden taşacak bir göbek kimilerimiz içinse nefes almamızı

    zorlaştıracak kadar yağlanmış bir vücut olabilir. Tepe noktamız ne olursa olsun tam bu

    anda yeme davranışlarımızı sorgulamaya başlamamız gerekir. Masaya otururken

    gerçekten fizyolojik bir açlıkla mı oturuyoruz yoksa kendimizi daha iyi hissetmek,

    rahatlamak için mi yiyoruz?

    Ruh hallerimiz yeme davranışımızda, aldığımız kilolarda oldukça etkilidir.

    Farkında olmadan üzüldüğümüzde, kızdığımızda, stresliyken ya da kendimizi mutlu

    hissetmek istediğimizde yeme davranışına yönelebiliyoruz. Bu süreç o kadar

    otomatikleşmiş ki fizyolojik açlığımızla duygusal açlığımızı ayıramıyoruz. Sonuç mu?

    Aslında tok olan vücudunuza ihtiyacımız olamayan besinleri doyurulması gereken

    duygularımız için yük olarak kabul ediyoruz. Bu süreçte bizi kaçınılmaz sona

    götürüyor. Artan kilolarımıza çare olarak diyet yapmaya başladığımızda da duygusal

    yememiz ruh hali değişimlerimizde “Beni ye, yemelisin, yemezsen mutlu olamazsın.”

    şeklinde koşuşturan abur cubur figürleriyle bizi zorlamaya başlıyor. Karşı konulması

    zor bir mekanizmayla çalışan bu sistem motivasyon problemlerine sebep oluyor,

    başarısızlık hissini tetikliyor, diyet sürecimizi ve benlik algımızı olumsuz etkiliyor.

    Psikolojimizin tüm hayatımızı dolayısıyla beslenme alışkanlıklarımızı da

    derinden etkilediğinin bilincine varabilirsek duygu dalgalanmalarımızda karşımıza

    çıkacak açlık ataklarımızın önüne daha kolay geçebiliriz. Biz duygularımızla,

    davranışlarımızla, bedenimizle bir bütünüz. Bu bütünden biri zarar gördüğünde diğer

    parçalarımız da otomatik olarak süreçten etkileneceğini bilmeliyiz. Unutmayın,

    bedeninizi doyururken ruhunuzu aç bırakmayın.

    Sevgiyle,

    Psikolog Melisa Yener

  • SONBAHAR DEPRESYONU’NU CİDDİYE ALIN!

    SONBAHAR DEPRESYONU’NU CİDDİYE ALIN!

    Sonbahar’ın gelmesiyle birlikte havanın pusu gittikçe artar ve güneş ışınlarını artık daha az görmeye başlarız.Sabahları erken uyanmak, yataktan çıkmak, işe Ya da okula konsantre olmak ta gittikçe zorlaşır.Güne yorgun, mutsuz, bitkin uyanmış olarak başlıyorsanız, öfkeli bir ruh hali içindeyseniz, davranışlarınızda yavaşlama, cinsel ilginizde azalma ve iştahta bir artış söz konusu ise, zaman kaybetmeden uzman yardımı almalısınız.

    SONBAHARDA DEPRESYON NEDEN ARTAR?

    Mevsimsel geçişler, depresyonu tetikler.Sonbaharın hüznü ifade etmesi, kişide zevk alamama, mutsuzluk ve umutsuzluk hislerini yaratır.

    Sonbaharla birlikte güneş ışığını daha az almamız beyindeki bazı kimyasalların işleyişinde bozulmalara sebep olabilir bu sebeple de depresif duygularımız artmaya başlar.Depresyonla ilgili yapılan araştırmalar, sonbahar mevsiminin depresif duyguları arttırdığını göstermiştir.

    Sonbaharın gelmesiyle birlikte iş ve okulla ilgili kaygılar, aile içi sorumluluklarımızın artması da kendimizi depresif hissetmemize neden olur.

    SONBAHAR DEPRESYONU DEPRESİF HİSSETTİRİR!

    Sonbahar depresyonu geçiren kişiler kendilerini daha karamsar, çökkün ve mutsuz hissederken, olaylara ani tepkiler gösterip, öfke patlamaları yaşayabilirler.Geçmişte depresyon tanısı almış kişiler ve erkeklere oranla kadınlar sonbahar depresyonundan daha fazla etkilenmektedir.

    SONBAHAR DEPRESYONUYLA BAŞA ÇIKABİLMEK İÇİN ÖNERİLER

    Mevsime bağlı depresyon geçiyorsanız, aşırı kalabalık ortamlardan kaçının.Kendinizi güvende hissettiğiniz az sayıda kişilerle aynı ortamları paylaşın.

    Depresyonla birlikte kişinin algı ve yorumunda olumsuz düşünceler hakim olmaya başlıyor.Olumsuz düşüncelerinizi farketmeye çalışırsanız, bu düşüncelerin ruh halinizi nasıl değiştirdiğini de görebilirsiniz.

    Düzenli olarak spor yapmak, yürüyüş egzersizleri yapmak ya da kendimize hobi alanları yaratmak depresif enerjimizi boşaltmamıza yardımcı olur.

    Uyku ve yeme alışkanlıklarımızı gözden geçirmek ve tekrar düzenlemek gerekiyor.Uyku düzenimizi oluşturabilmek için davranışsal egzersizler yapabiliriz.Beslenme ve diyet uzmanlarına göre de özellikle kafeinli içeceklerden, şekerli gıdalardan uzak durmak, bitki çayları ve bol su tüketmek önemli.

    Özellikle işten Ya da okuldan sonra keyif verici aktivitelere katılmak, çökkünlük ve yorgunluk hissinin azalmasına neden olur.Bu sebeple kendinize haftalık aktivite planı oluşturun.

    Kendinize kısa süreli ve ulaşılabilir hedefler belirleyin.

    Hergün uyumadan önce ılık bir duş almaya çalışın.

    İşyerinde, okulda, ders çalışma ortamında vb.yerlerde kısa molalar verin.

    Depresyon’da olduğunuzu düşünüyorsanız, geçirdiğiniz depresyonun şiddeti ve türü önemlidir.Her depresyon mevsimsel olmayabilir.Bu sebeple bu durumda uzmana danışmanız da yarar vardır.

    Depresyonla başaçıkamadığınız durumlarda psikoterapi ve ilaç yardımı almanız gerekir.

  • Ergenlik

    Ergenlik

    Ergenlik(Puberte); çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir.Bireyin çocuksu tutum ve davranışlardan çıkıp erişkin rolüne,erişkin kimliğine hazırlandığı,cinsiyet yetilerinin kazanıldığı vücut değişikliklerinin yoğun olduğu dönemdir.Cinsiyet ile ilgili hormonların üretimi bu dönemde çok fazlalaştığından ergenlerin ruh durumu sebepsiz değişimler gösterir.

    Genel olarak 12-21 yaş arası ergenlik dönemi olarak adlandırılır.Ancak son zamanlarda ergenlikten çıkış yaşı 30 yaşa kadar uzamaktadır.Ergenliğe giriş yaşı, genetik(ailesel),sosyo-ekonomik şartlar,iklim gibi faktörlerden etkilenir.Genel olarak kızlar erkeklerden daha erken ergenliğe girerler.,bu nedenle bu dönemde fiziksel olarak erkeklerden daha önce gelişirler.Pek çok genç kız değişen vücutları ve bırakmaya çalıştıkları çocukluk dönemleri sebebiyle karışık duygular yaşar.Kadın olmaya başlama fikri korkutucu gelebilir..Kızlar vücutları hakkında yeterince bilgi sahibi olamadıkları için ve ergenlik çağı kadın cinselliği ile bağdaştırıldığı için bu dönemi erkeklerden daha zor geçirirler.

    Ergenlerin genel olarak duygularında istikrarsızlık görülür.Duygular anlık değişimler bile geçirebilir,duygularını çok coşkulu yaşarlar,yoğun hayaller kurarlar,yalnız kalma isteği duyarlar.Ergenler yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir,utanabilir ve kendini saklama eğilimi içinde olabilirler.Yeni şeyler deneme merakları artar.Fark edilme,önemsenme ve takdir edilme ihtiyacı duyarlar, bu yüzden arkadaşlar çok önemli bir yerdedir.Dürtü taşkınlığı yaşarlar,motor etkinlikleri hızlanır,büyüklenme düşünceleri fazlalaşır,kendini bir tane görürler.

    Yine bu dönemde özgüven problemi, karşı cinsle ilişkiler,akran ilişkileri önemli yer tutar.Bazı ergenler depresif belirtiler gösterebilir ancak günlük hayatına devam edebilir.Gerçek depresyonlarda ise intihara varan düşünceler geliştirebilirler.Değersiz hissetme ,yalnızlık ,çocukluktan gelen duygular depresyona neden olabilirler.Ergenler zaman zaman öfke patlamaları yaşarlar,bunun nedeni öfkeyle ailesinden uzaklaşmaya çalışıp yeni(ailesinden farklı)bir kimlik oluşturma çabasıdır.

    Ergenler için çok yemek yeme veya yemeği reddetme(kilolu olduğunu düşünme,kilo almamaya çalışma)önemli konular arasındadır.Dış görünüşleriyle çok fazla ilgilidirler ve beğenilmeyecek taraflarını mutlaka bulurlar.

    Ergenlik dönemi hem ergen için hem de ergenin ailesi için zor bir dönemdir.Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken ergen de anlaşılamadığını düşünür.Ergenler ailelerinden anlaşılma ve değer görmeyi ,önemsenmeyi beklerler.Öğütler ve nasihatler genellikle işe yaramaz.

    Anne-baba çocukların girdiği bu yeni dönemin hakkı olan ergen statüsünü çocuklarına vermekte zorlanabilirler.Çocuk değil artık ergendir ve bir adım sonra yetişkin olacaktır.

    Ergenlik dönemi anne-babadan ayrışmanın başladığı dönemdir.Anne babayı eleştiri,alay,beğenmeme ve kavgalar bunun işaretleridir.Bu ayrışma ergenlere ‘yas duygusu’ da yaşatır,fakat bu duygu geçicidir.Ebeveynin isteyip olamadığı özellikleri çocuklarından beklemeleri ergenin kendisi olmasını engeller.

    Ergenlik dönemi ayrıca bireyin en yaratıcı olduğu dönemdir.Bu yaratıcılığı kendini bulmak, kendini yapılandırmak,toplumda onaylandığı bir yer bulmak için kullanır.İnsanın kendi kendini oluşturması en zor ve en güzel yaratıcılıktır.Kendine uygun bir konuşma biçimi,yazı biçimi,yürüme biçimi,özgün bir ‘ben’ yaratması bu süreçtedir.

    Ergenlik dönemi kimliğin yapılandığı dönemdir. Kimliğini yapılandırırken çevresinde beğendiği kişilerin (amca,öğretmen,arkadaş,anne-baba gibi)beğendiği özelliklerini ve değerlerini içselleştirirler.Toplumda isim yapmış kişilerin davranışlarına da dikkat eder fakat maalesef olumsuz olanların da etkisinde kalır.Yalan söyleyen,rüşvet alan kişiler de çevresinde veya toplumda ağırlıktaysa bu özellikler de içselleştirilir.

    Ergen çevresinden edindiği tüm olumlu ve olumsuz özellikleri sentezler,topladığı özelliklerin ötesinde yeni bir kimlik yaratır.Sentez ettiği özelliklerden daha üstün değerde bir bütün oluşturur,bu özellikler olumlu yöndeyse bu toplumu ilerletici,olumsuz yönde ise toplumu geriletici yönde etkisi olur.

  • Kişilik  Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik genel olarak; kişiyi başkalarından ayırt ettiren ,kendine özgü ,biricik olan duygu,düşünce ve davranış örüntülerini içerir. Kişilik bireyin ‘nasıl bir kişi’ olduğunu betimler.Kişiliğin oluşumu doğum öncesi ,doğum sonrası ve çocukluk çağındaki fiziksel ,ruhsal koşullar ,etkileşimler ,öğrenme ve toplumsallaşma etkileriyle biçimlenir.

    Herkesin bir kişiliği vardır ve çoğumuzun kişiliği ‘bozuk’ değildir. Bazı özelliklerimiz diğerlerine göre daha öne çıkabilir ancak hepimiz birkaç kişilik tarzının özelliklerini birlikte taşırız.Belli bir tanımlamaya uymayan birçok kişi ,iki tip kişilik yapılanmasının bir birleşimini taşır (depresif-mazoşistik,paronoid-şizoid gibi)

    Kişilik bozukluğu diyebilmek için , kişinin toplumsal uyumunda işinde ,ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde uzun süredir önemli bozulmaların olması gerekmektedir.Kişilik bozukluklarında,benliğe yerleşmiş olan davranış örüntüleri esneklik göstermeden sürdürülür.(örneğin,yapılan yanlışlar devam eder).Genel olarak çevre ile çatışma olur ve kendisini çevreye değil çevresini kendisine uydurmaya çalışır .Sorunları olduğunda kişilik bozukluğu olanlar kendi davranışlarını haklı çıkarmaya çalışır, davranışları hakkında iç görüsü yoktur,daha çok çevreyi suçlar.Sorunun kendisinden değil başkalarından kaynaklandığına ilişkin açıklamalarda ısrar eder.Kendi davranışlarından yakınmaz ve değiştirmek için bir çabası olmaz,hatta çevresini değiştirmeye çalışır.Bazı kişilik bozukluklarında alkol ve başka maddelere karşı düşkünlük de olabilmektedir(örneğin,anti sosyal ve borderline kişilik bozukluğu).

    Kişinin ses tonu , duruşu ve anlatımı da kişilik yapısıyla ilgili önemli ipuçları vermektedir.Hisrionik kişilikte abartılı,dramatik bir anlatım ve davranış biçimi,obsesif kişilikte olayları çok ayrıntılı anlatma eğilimi , şizoid ve çekingen kişilikte göz göze gelememe ,paronoid kişilikte kendini savunan konuşma biçimi ,antisosyal kişilikte çevreyi suçlama eğilimi görüşme sırasında gözlenebilmektedir.Depresif kişinin anlatımında da genelde başkaları ,başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışma yer alır.

    İlişki kurma biçimlerine gelince narsisistik kişiler ‘değerli’ olduğu duygusunu sürdürebilmek için , özsaygılarını dengede tutabilmek ve özsaygısının uğradığı hasarı onarabilmek için ilişkide bulunduğu kişileri değersizleştirme ve kullanma eğilimindedir.

    Mazoşistik (kendi aleyhine işleyen kişilik) kişiler ,ilişkide bulunduğu kişilerin kendilerini suistimal etmekte olduğunu yansıtırlar ancak bundan sorumlu kişiyle ilgili herhangi bir rahatsızlık veya tepki duygusunu da genellikle inkar ederler.

    Obsesif ve kompulsif kişiler ilişkilerinde inatçı , düzenli , mükemmeliyetçi ,dakik ,katı ,aşırı vicdanlı , sorumluluk sahibi ve güvenilir özellikler gösterirken , sınırda (borderline)kişiler ilişkide bulunduğu kişileri hem yüceltir,( göklere çıkarma ) hem de değersizleştirirler( yerin dibine sokma ).

    Genel olarak toplum içinde kişilik bozukluklarını saptamak güçtür çünkü çevreyi suçlama eğilimlerinden ötürü kendi sıkıntılarını fark etmekte güçlük çekerler ve tedavi için başvurmazlar.Çevre ile çatışmalarından ötürü genelde yakınları tarafından başvurular olur.Ya da değişik hastalıklarla psikiyatriye gelenler arasında kişilik bozukluğu saptanır.

    Kişilik bozukluğu türlerine bakacak olursak ;garip, sıra dışı kişilik özelliklerini içeren Paranoid,Şizoid,Şizotipal kişilik bozuklukları ; Dramatik ,coşkusal ,özellikleri içeren anti sosyal,borderline(sınır) ,histrionik,narsisistik kişilik bozuklukları bulunmaktadır.

    Kişilik terapi uygulamalarıyla çokça değiştirilebilir ancak dönüştürülemez. Örneğin terapist depresif bir kişinin ,depresif halinin zarar verici ve dirençli niteliğini azaltmasında yardımcı olur ancak onun histerik yada paronoid bir kişilik haline gelmesini sağlamaz.İnsanlar ,temel kişiliklerinin içerdiği özellikleri iyi değerlendirebilirlerse özerkliklerini ve özsaygılarını çokça arttırabilirler.

    Daha özgür hissedebilme ,otomatik olarak yaptıkları davranışlar üzerinde hakimiyet kurabilme ve seçim yapabilme gücü elde edebilirler.Kendini kabul edebilme ,kendilerine özgü eğilimlerin birleşiminin nasıl oluştuğuna ilişkin bir kavrayışa neden olur.

  • Çekingenliği yenmek için Pratik öneriler;

    Çekingenliği yenmek için Pratik öneriler;

    Öncelikle başlangıçta çekingen olduğunuzu kabullenin. Kabulleniş ve “olduğun gibi olmak” her zaman kişiye güç ve enerji verir ve kişi bu enerjiyi olmak istediği yöne doğru kullanabilir. Yani çok rahat ve etkileyici olmak zorunda olmadığınızı kabullenin.

    Beisserin bu konuda yazdığı “İnsan olamadığını olmaya çalışarak değil, olduğu gibi olduğunda değişebilir” cümlesi mükemmel bir yol göstericidir.

    Şimdi diğer farkındalık önerilerime göz atın lütfen;

    Sıradan olun; sıradanlık mükemmeliyete gitmenin ilk durağıdır. Burada mola vermeden çekingenliği atmanız imkansızdır.

    Unutmayın yargılarsanız yargılanırsınız. Yani aslında sizdeki yargılanma, küçük düşme korkusunun temeli sizin de çok yargılayıcı olduğunuz gerçeğinden kaynaklanıyor olamaz mı?.

    Toplumsal ihtiyaçları gözardı edin demiyorum ama kendi ihtiyaçlarınıza biraz daha önem verin. Yani başkalarını mutlu etmeden önce kendinizi mutlu edebilmeyi öğrenin.

    Biriyle temas ederken mutlaka kendinizlede temasta kalın. Bunun için en iyi rehber nefes takibidir. Konuşurken nefesiniz rahat olmasını sağlayın.

    Yukardaki prensipler ışığında sizi zorlayan durumlara katlanın hatta üstüne gidin. Kademe kademe korkunuzu arttıran şeylerin üzerine gitmeniz ve bir süre sıkıntıya katlanmanız çekingenliği yenmenize yardımcı olacaktır.

    Bu konuda deneyimli bir terapist süreci hızlandırıp acil hedeflerinize kısa sürede ulaşmanızı sağlar (sosyal fobi, iş görüşmesi vs)

    Bir metaforla tedaviyi özetleyecek olursak yüzeydeki dalgaları yaşamın kendisi gibi algılamaktan vazgeçmeyi ve okyanusun derinlerindeki dinginliğe odaklanmayı öğrenin.

  • Otizm ve Yaygın Gelişimsel Bozukluk

    Otizm ve Yaygın Gelişimsel Bozukluk

    Otizm Nedir?

    Otizm, yaşamın erken dönemlerinde başlayan ve yaşam boyu süren; sosyal ilişkiler, iletişim, davranış ve bilişsel gelişimde gecikmeye neden olan nörobiyolojik kökenli bir bozukluktur. Ortaya çıkan sendromun şiddeti ve problem davranışların bir araya gelme şekli her çocukta farklıdır.

    Otizm; Ruhsal Bozukluklar Tanı ve İstatistik El Kitabı’nda (DSM- 5) Yaygın Gelişimsel Bozukluklar başlığı altında tanımlanır.

    Yaygın gelişimsel bozukluklar başlığı altında otizmden başka yer alan bozukluklar şunlardır: Rett sendromu, asperger sendromu, çocukluğun dezintegratif bozukluğu, başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluk.

    Otizmin Temel Belirtileri Nelerdir?

    Otizmde görülen belirtiler üç temel grupta yer alır.

    Toplumsal ilişkilerin gelişiminde bozukluk.
    Sözel ve sözel olmayan iletişimde bozukluk, sembolik oyun da dahil olmak üzere hayal gücünden yoksunluk.
    Takıntılı, tekrarlayıcı davranışlar; ilgi alanının kısıtlılığı ve darlığı.

    Otizimli Bir Çocukta Hangi Özellikler Gözlenir?

    Etkileşim içinde olmaktansa yalnız kalmayı, kendisi için ilginç olan bir tür faaliyet içinde olmayı yeğler.
    Çoğunlukla insanları değil de obje ve cansız varlıkları tercih eder.
    Sözel veya sözel olmayan (yüz ifadesi gibi) birtakım ifadelere tepki vermeyebilir.
    Göz teması zayıftır.
    Huzursuz görünür.
    İnsanları araç olarak kullanır.
    Kendisini karşısındaki insanın yerine koyamaz; vücut dilini kullanma ve anlamada sorunları vardır. Örneğin kişinin kaşlarını çatması onun için anlam taşımaz.
    Sembolik oyunlar denilen evcilik, doktorculuk gibi etkinlikler onun için cazip değildir.
    Genelde oyuncaklarla amacına uygun oynamak yerine detaylarla ilgilenir. Örneğin, oyuncak arabayı yerde sürmek yerine saatlerce tekerleklerini döndürmekten zevk alır.
    Eşyaları dizme eğilimi çok tipiktir. Yap-bozun parçalarını yerleştirmek yerine parçaları yan yana dizmek onun için daha eğlenceli olabilir.
    Parlayan yüzeyler, ışık, gölge, dönen cisimler (pervane, vantilatör, saat), insanların saç ve sakalları, nesnelerin parçaları (kapı kolu, düğmeler), hareketin kendisi (sürekli olarak kapıyı açma kapama) ilgisini çekebilir.
    Diğer çocuklar üzerinde etkili olan birtakım motive ediciler bu çocuklar üzerinde aynı etkiyi yapmaz.
    Yaşadıkları duygular anında ve kesindir, ihtiyaçlara odaklıdır.

    El-kol sallama, parmakların hareketlerini izleme, ayak parmakları ucunda yürüme, kendi etrafında dönme gibi hareketler çok tipiktir.

    Gündelik yaşamdaki değişikliklere karşı direnç gösterir (yemek masasında oturduğu yerin değişmesi gibi). Şiddete başvurabilir. Hayatın akışındaki her şeyin hep aynı kalmasını talep edebilir (okula her gün aynı yoldan gitmek gibi).

    Bazı ses, doku ve tatları çok rahatsız edici bulabilir. Evde oturup gürültülü bir filmi izlerken dışarıdan gelen bir motosikletin sesini fark etmeyebilirsiniz bu nedenle onun aniden kulaklarını kapaması ve hırçınlaşması size çok anlamsız gelebilir. Kimi otistikler pütürlü yiyecekleri yiyemez, kimisi krem süremez, oyun hamuru, kum gibi bulaşabilen nesnelerle oynamaktan kaçınır.

    İletişim için konuşmayı kullanmazlar. Kullandıkları kelimeler çok sınırlıdır ve genellikle etrafında sık duydukları kelimeleri kullanırlar.

    Otizimli çocukların yaklaşık yarısı konuşma becerisini hiçbir zaman geliştiremez. Konuşabilen çocuklar ise zamirleri karıştırır, kendisine “ben” yerine “sen” der, annesinden süt istediğinde “anne süt ver” değil de “süt istiyor musun ?” diyerek ister.

    Anında/gecikmeli ekolali görülür. Annesinin o anda söylediği “elini yıka” cümlesini monoton ve mekanik sesle tekrarlar. Annesi bir şeyler anlatmaya çalışırken daha önce duymuş olduğu “hayatın gerçek tadı” gibi ilgisiz bir reklam sloganını tekrarlayabilir.

    Gezmeyi, özellikle otomobil ile dolaşmayı, suyla oynamayı severler. Saatlerce akvaryumdaki balıklara bakabilirler.

    Genelde yeme bozuklukları vardır. Bazıları yenmez şeyleri yemekten hoşlanabilir.
    Elektronik eşyalara ve mutfak eşyalarına çok ilgi duyabilir, deterjan kutuları ve bunun gibi şeyleri toplayabilirler.

    Müziğe aşırı ilgi gösterebilirler. Reklam ve video kliplere çok düşkün olup akranlarının izleği çizgi filmlere ilgi göstermeyebilirler.

    Çevresindeki tehlikelerin farkında değildir. Yoğun trafikte karşıdan karşıya koşar, korku duymaksızın yüksek bir duvar üzerinde yürüyebilir. Sıcak nesnelere veya cam kırığına dokununca neler olacağını öngöremeyebilir.

    Çevresine/ kendisine zarar veren davranışlar sergileyebilir; kızdığı, endişelendiği, başarısız olduğu zamanlarda eşyaları fırlatma, çığlık atma, saçlarını çekme, yüzünü tırmalama, ellerini ısırma, başını duvara veya yere vurma gibi hareketler ve öfke nöbetleri görülebilir.
    Bazı yetenekleri arasında büyük uçurumlar olabilir. Motor gelişimde yaşına uygun hatta yaşının üstünde birtakım beceriler gösterebilirken, sosyal gelişimde ancak çok ufak bir çocuğun sosyal becerilerine sahip olabilir.

    Otizm ve Üstün Yetenek
    Soyutlama yetisi gerektirmeyen, belleğe dayalı becerilerde üstün özellikler gösteren bireyler tüm otistik grubun %10’u kadardır. Birçok yönden eksiklikleri de olan bu bireyler; matematik, sanat, müzik, mekanik gibi alanlarda üstün yeteneklere sahiptirler. Kendi kendine okuma yazma öğrenebilme, okuduğunu anlamadan akıcı bir şekilde okuyabilme (hiperleksi), kısa sürede ezberleme gibi yetilere de rastlanmaktadır. Otistiklerin % 10-20′ si aynı zamanda hiperleksiktir. Bu otistik çocuklar çok küçük yaşta, örneğin 2-3 yaşlarında kendi kendilerine okumayı öğrenirler, ancak okuduklarından anlam çıkaramazlar. Hiperleksik ve otistik olan çocukların daha az hiperaktif ve daha az beceriksiz olduğu saptanmıştır. Genellikle zekâları yüksek otistiklerde ve erkeklerde on kez daha fazla görülür. Hiperleksik bir çocuğu teşvik etmemek, yaşına uygun oyunlara ve erişkinler tarafından yönlendirilen sosyal etkinliklere yöneltmek gerekmektedir. Okuma yeteneğinden yararlanarak eğitiminde yazılı materyal kullanılabilir.
    Tanı ve tedavi

    Çocuğunuzda yukarıda sıralanan belirtiler varsa mutlaka bir uzmana başvurmanız gerekir. Ayırıcı tanıyı çocuk psikiyatri uzmanları koymakla beraber sizlerden mutlaka tanıya yardımcı test ve gözlemler isteyecektir. Tanı aşamasından sonra gerekiyorsa ilaç desteği ile beraber mutlaka bireysel eğitime de başlanmalı; çocuğunuzun gelişim alanlarını destekleyecek sosyal, iletişimsel, motor, zihinsel ve konuşma becerisi ile ilgili eğitimi zaman kaybetmeden planlanmalıdır.

  • Mental Retardasyon

    Mental Retardasyon

    Mental retardasyon (zekâ geriliği), tanısı 18 yaşından önce konan, bireyin entellektüel becerilerinin ortalamanın altında olması ile birlikte kişiler arası iletişim, kişisel bakım, kendini yönetim, sağlık ve güvenlikle ilgili beceri kazanımı ve okulla ilgili becerilerde yaşından beklenen ortalamaya sahip olamaması şeklinde tanımlanabilir.

    Tanı konulabilmesi için bireye yaşına uygun bir zekâ veya gelişim testinin uygulanması, ailesinden ve eğer okula gidiyorsa öğretmeninden sınıf içi performansı ile ilgili bilgi alınması, ayrıca doğrudan gözlem yapılarak eşlik eden başka bir rahatsızlığın olup olmadığına bakılması gerekir.
    Merkezimizde her yaşta (18 yaşa kadar) olan bireyler için değerlendirme materyalleri mevcuttur ( bakınız ölçme değerlendirme alt başlığı). Uygulama sonrası gerekli durumlarda uygun kurumlara yönlendirme yapılır ve zihinsel problemin düzeyine göre bireysel veya özel eğitim önerisi getirilebilir.

    Down Sendomu
    Down sendromu, trizomi 21; genetik düzensizlik sonucu insanın 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması sonucunda ortaya çıkan hastalığa verilen isimdir. Down sendromu sık sık zihinsel kavramadaki bozukluklar ve fiziksel gelişimin farklı olmasıyla ilişkilendirilir. Toplumda görülme sıklığı yaklaşık 1/1000’dir.
    Sebebi tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir, annenin gebelik yaşı bir etken olarak öne sürülmektedir ve gebelik yaşı geciktikçe down sendromu olasılığı artmaktadır.
    Down sendromunda tipik fiziksel özellikler gözlenebilmekle beraber, bunların her bireyde mutlaka bir arada olması da beklenmez. Zihinsel beceri düzeyi de normalden düşük olmakla birlikte her bireyde farklılık gösterir.
    Bir kromozom hastalığı olduğu için tıbbi tedavisi mümkün değildir. Ancak ek rahatsızlıklar varsa bunların tedavisini uzman doktorunuz size önerecektir. Eğitim konusunda mutlaka erken davranmak gerekir. Down sendomu çok belirgin özellikleri nedeni ile özel eğitim gerektiren pek çok durumdan daha önce tanılanır, ancak ne yazık ki pek çok aile tanıyı kabullenme ve başa çıkma sürecinin uzunluğu nedeniyle eğitime başlama zamanını geciktirebilirler. Down sendomunda da erken eğitimin önemi büyüktür. Tıbbi destek, fizik tedavi uygulaması ve uygun özel eğitim desteği ile bu çocukların pek çoğu öğrenimlerini tamamlar, bir meslek sahibi olabilir ve kendi hayatlarını idame ettirecek düzeye gelebilir.
    Ebeveynlerin yalnız olmadıklarını hissetmek ve çözüm önerilerinden haberdar olmak adına paylaşım gruplarına katılmaları, çocuklarının bireysel düzeyine uygun bir eğitim programına en erken dönemde başlamaları ve toplumsal uyum için gerekli önleyici yaklaşımları öğrenmeleri için mutlaka uzman yardımı almaları gerekir.

  • Konuşma Bozuklukları ve Konuşma Gecikmesi

    Konuşma Bozuklukları ve Konuşma Gecikmesi

    Konuşma, sözel dilin seslerle ifade biçimidir. İnsanlar arası iletişimde konuşma son derece önemlidir.

    Çocuklarda yaş ile doğru orantılı bir konuşma düzeyinin var olması, konuşmayı iletişim amaçlı kullanabiliyor olması, söylediklerinin ebeveyn dışındaki kişilerce de anlaşılıyor olması, yaşına uygun kelime dağarcığı ve tümce yapısı ile konuşuyor olması, takılmadan akıcı bir şekilde konuşması gelişimsel anlamda yaşından beklenen olgunluk düzeyinde olup olmadığını gösteren temel özelliklerdir.

    Pek çok etmenden dolayı konuşmada gecikme veya bozulma görülebilir. Bunlardan başlıcaları nörolojik, genetik veya motor problemler, işitme engeli, zihinsel gerilik, otizm benzeri iletişim problemine sahip olmak, duygusal stres içerisinde olmak, sosyo-ekonomik düzeyde kısıtlılık, ebeveynin çocuğa konuşmayı destekleyici uyaranları vermemesi veya yetersiz bakım, ebeveynden yoksunluk, ailenin eğitim düzeyinin düşük olması, evde çift anadil konuşulması, ailede konuşma gecikmesine sahip bireyler olması olarak sıralanabilir.
    Artikülasyon bozukluğu dediğimiz, konuşma seslerinin telaffuzundaki bozukluk (k sesi yerine t sesi kullanmak: köpek yerine töpet), veya fonolojik bozukluk dediğimiz (kelime içindeki seslerin yer değiştirmesi veya yutulması), çocuğun kendini ifade etmesini güçleştirebilir, sosyal çevresinde yadırganmasına, tepki almasına sebep olabilir. Okul öncesi dönemde yaşla beraber seslerin pek çoğu doğru telaffuz edilmeye başlar, ancak 5-6 yaşından sonra sesleri hala hatalı çıkarıyor olmak okuma yazma öğrenmeye başlayan çocuğunuzda hatalı öğrenmelere sebep olabilir ve okul başarısını etkileyebilir.

    Konuşmanın yaşla doğru orantılı olarak gelişmemesi, ileride ciddi iletişim problemlerine sebep olabilir. Konuşmanın olmaması veya geç gelişmesi yukarıda sıraladığımız pek çok problemden birinin belirtisi olabilir. Erken yaşta problemlerin belirlenmesi ve çözüm yoluna gidilmesi çocuğunuzun akranları ve sosyal çevresi ile uyum içesinde büyümesine, başarılı, sağlıklı ve mutlu bir birey olarak yetişmesine yardımcı olacaktır.
    Çocuğunuzda yukarıda sıralanan problemden biri olduğundan şüpheleniyorsanız ya da konuşma gelişiminin yaşına uygun olup olmadığını öğrenmek istiyorsanız kurumumuza başvurabilir, dil ve iletişim becerilerini güçlendirecek programlardan yararlanabilirsiniz.

    .