Kategori: Psikoloji

  • Sıkça Sorulan Sorular   Psikolog Akıl Verir Mi?

    Sıkça Sorulan Sorular Psikolog Akıl Verir Mi?

    Akıl vermez; danışanı, kendi doğrularına göre yönlendirmez (örneğin; “işinizi değiştirmelisiniz”, “eşinizden ayrılmalısınız”, “bir süre aramayın, bırakın o sizi arasın” gibi yönlendirmelerde asla bulunmaz).

    Psikolog İle Konuştuklarım Gizli Kalır Mı?

    Danışanın bilgi ve onayı olmadan, terapide konuşulan, paylaşılan bilgileri üçüncü şahıslara aktarmaz, katıldığı sosyal ortamlarda bu konulardan bahsetmez.
    Bir kişinin kendisinden terapi hizmeti aldığı bilgisini, danışanın izni olmadan, üçüncü bir şahısla (bu kişi danışanın annesi, babası, kardeşi, eşi bile olsa) paylaşmaz.

    Psikolog Tanıdığı Kişilere Terapi Uygular mı?

    Psikolog tanıdığı kişilere terapi uygulamaz. Profesyonel ve sağlıklı bir danışmanlık ya da terapi süreci için mesleki etik kurallar çerçevesinde arada sadece terapist ve danışan ilişkisi bulunmalıdır. Bununla birlikte danışanlarıyla seanslar dışında görüşmez, arkadaşlık etmez.

    Psiko Terapi Almalı mıyım ?

    Psikoterapi kişinin düşünce bozukluklarının konuşarak bulunduğu, kişiye farkettirildiği ve bu sayede kişinin düşünce sisteminde dolayısıyla hayatında da değişimin sağlandığı bir süreçtir. İlaç tedavisi kişinin var olan sorunla başa çıkmasında psikoterapiye destek verir. İlaç tedavisi kişinin var olan problemini ilaç tedavisinin uygulandığı süre boyunca iyileştirse de sorunu tamamen ortadan kaldırmayabilir. Kişinin ilaç tedavisini bıraktıktan sonra tekrar aynı problemi yaşamaya başlaması muhtemeldir. Psikoterapi yaşanan sorunun ana nedeninin bulunmasını sağlayarak, sorunun tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Obsesif kompulsif bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu, panik bozukluklarda kişinin ilaç tedavisi alması sorunu ortadan kaldırma konusunda çok etkin olmayacaktır. Psikoterapi bu bozuklukların tedavisinde oldukça işlevseldir. Depresyon hem psikoterapi, hem de ilaç tedavisi gerektiren bir hastalıktır. Günlük yaşamda karşılaşılan problemler, tercih aşamaları, karar verme güçlüklerinde yine psikoterapi veya danışmanlık hizmeti almak gereklidir.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Takıntı hastalığı olarak da bilinen OKB, tekrarlayan obsesyon ve/veya kompulsiyonlar ile karakterize, genellikle süreklilik gösteren, kişinin günlük yaşamını ve ilişkilerini bozan ruhsal bir hastalıktır.

    Obsesyon (takınıtı); kişinin isteği dışında ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde aklına gelen, kişide kaygı ve huzursuzluk yaratan, yineleyici özellikteki düşünce, dürtü ya da imgeler olarak tanımlanır. Kişi, genellikle obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır, ancak zihninden atamaz.
    Kompulsiyon (zorlantı); kişinin, obsesyonlarının yarattığı sıkıntıyı azaltmak için yapmak zorunda hissettiği, mantıksız olduğunu bildiği, tekrarlayıcı törensel davranışlar ya da düşüncelerdir.

    Kirlenme/bulaşma obsesyonu

    • Emin olamama/kuşku duyma obsesyonu
    • Düzen/simetri obsesyonu
    • Dini obsesyon
    • Cinsel obsesyon
    • Şiddet/saldırganlık obsesyonu
    • Temizlik kompulsiyonu
    • Kontrol kompulsiyonu
    • Sayma kompulsiyonu
    • Dokunma kompulsiyonu
    • Düzenleme kompulsiyonu
    • Biriktirme ve saklama kompulsiyonu

    En çok rastlanan takıntı, kirlenme/bulaşma (kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, kimyasal madde, deterjan, idrar, gaita ve diğer beden salgıları ile bulaşacağına ilişkin) obsesyonu ve temizlenme kompülsiyonudur (defalarca elini, vücudunu, kıyafetlerini yıkama, sürekli evini temizleme gibi). Aşırı el yıkama, bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi gününün büyük bir kısmını bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde geçirebilir.
    Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı, emin olamama (ocak açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli yerinde mi? hata yaptım mı?) obsesyonu ve kontrol kompülsiyonudur. Bu kuşku ve kontroller yaşamın birçok alanında kendini gösterebilirler. Kişi, kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için defalarca evine dönebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkabilir veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına yüzlerce kez kontrol edebilir, bazı sözlerin söylendiğinden emin olmak için defalarca tekrar edebilir.
    OKB’nin toplumda % 2-3 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30 yaşlar arasında başlamakla birlikte herhangi bir yaşta da ortaya çıkabilir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başlamasına rağmen, kadınlarda daha sık görülür.
    Her insanın takıntılı bazı düşünce ve davranışları olabilir. Bunların hastalık sayılabilmesi için, kişinin günlük yaşamını, işlevselliğini etkileyecek hatta bozacak kadar şiddetli olmaları gerekir.
    Genetik: Ailesinde OKB olan kişilerde daha sık görülmektedir.

    Beyin işlevlerinde ve serotonin işlevinde bozulma

    Çocukluk çağı travmaları: Özellikle cinsel istismara uğrayan çocuklarda, önemli bir stresörün ardından kişide OKB ortaya çıkması sık görülen bir durumdur.

    Kişilik özellikleri: Obsesif kişilik özellikleri (kuralcı, titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi) belirgin olan bireyler, hastalığa da yatkın olan bireylerdir.
    OKB, kişinin işlevselliğini bozan, yaşam kalitesini düşüren, kronikleşebilen bir hastalıktır. Mutlaka uygun sürede tedavi edilmesi gerekir.

    İlaç Tedavisi: Özellikle serotonin üzerinden etki eden ilaçlar öncelikle tercih edilir. Etkinin başlaması için 2 hafta gerekmekle birlikte obsesif semptomlarda düzelmenin başlaması 3 ayı bulur. Hastalık semptomlarının direncinden dolayı, tedavinin en az iki yıl sürdürülmesi önemlidir.

    Bilişsel-davranışçı terapi: Bilişsel tedavi ile obsesyonların neden olduğu sorumluluk algısı azaltılır. Davranışçı terapi ile kişinin obsesyonları tetiklenir ve kompulsiyonları engellenir. Kişi desensitize edilir. Hem hastalığın tedavisinde, hem de nükslerin önlenmesinde bilişsel-davranışçı terapi önemlidir. Bazen tek başına, bazen de ilaç tedavisi ile birlikte uygulanır.

  • ETKİLİ ÖĞRENME VE VERİMLİ ÇALIŞMA

    ETKİLİ ÖĞRENME VE VERİMLİ ÇALIŞMA

    Yaşadığımız dünyada ve dönemde bireyler daha ziyade başarı odaklı bir yaşam sürdürmektedir. Bu noktada akademik başarı büyük önem taşımaktadır. Çoğunlukla ebeveynlerin ve öğretmenlerin çocuklara ve gençlere direktifleri “çalış” kelimesiyle başlamaktadır. Ancak bu ve benzeri direktiflerin olumlu sonuç vermediği açıkça ortadadır. Çünkü etkili öğrenmenin gerçekleşebilmesi için göz önünde bulundurlulması gereken bazı önemli noktalar ve yöntemler vardır. Bu yazımda söz konusu noktalara ve yöntemlere değineceğim.

    Öğrenme, tekrarlayarak veya deneyim yoluyla davranışlarda veya düşüncelerde oluşan devamlı değişikliktir.Doğumla başlar, yaşamın sonuna dek sürer. Öğrenmenin etkili yani uzun süreli olmasını sağlayan bazı kavramlar vardır.

    Aşağıda bu kavramların tanımları ve bunlara dair anahtar öneriler özetlenmiştir.

    Yöntem: Öğrenmenin gerçekleşmesi için izlenecek yoldur. Öğrenci kendine uygun çalışma yöntemlerini uygulayarak başarıya ulaşabilir.
    Hafıza: Organizmanın geçmiş bir olayı kaydetmesidir. Öğrenmenin uzantısı olup bir bilgi öğrenildiği anda işe karışır. Başarıda hafızanın da rolü büyüktür. Bir bilginin hatırlanması için hafızanın üç aşamadan geçmesi gerekir. Birinci aşama kayıt etmedir. Hatırlamadan önce algılama devreye girer. Bilginin hatırlanması için mutlaka kodlanması gerekir. İkinci aşama depolama (muhafaza), üçüncü aşama ise depolanan bilginin geri getirilmesi, yani kullanımdır. Hafıza 3 çeşittir:
    Duygusal hafıza: Duyu organlarından gelen bilginin alındığı hafızadır. Hafızada 1-5 sn durur.
    Kısa süreli hafıza: İnsanın sürekli etkinlik gösteren hafızasıdır.
    Uzun süreli hafıza: Kapasitesi sınırsızdır. Ancak edinilen bilgilerin bu sisteme yerleştirilmesiyle, bilgilerin seçilmesi, kullanılması kolaylaşır.
    Verimlilik: Verimlilikte esas, birim çalışma zamanı ve emeğe karşılık en fazla öğrenmeyi gerçekleştirmektir. Verimli çalışmayı etkileyen faktörler şunlardır:
    Amaca Yönelik Çalışma: Verimi artırıp, başarıyı yakalamada dikkat edilecek en önemli noktalardan biri çalışmaların amaca yönelik olmasıdır. Yani öncelikle amacın belirlenmesi gerekmektedir.
    Planlama: Verimli olmak, ancak planlı çalışma ile mümkündür. Öğrencinin çalışma planını yaparken kendi kapasitesinin farkında olması, bireysel farklılıklardan kaynaklanan süre ve şekli değiştirebilmektedir. Bir öğrenci planlı olmaktan şunları anlamalıdır:
    Mevcut olanaklarını belirleyerek bunları nasıl kullanacağını önceden tasarlamak.
    Hangi derse ne kadar çalışacağını belirlemek.
    Çalışmasına olumsuz etki edecek faktörleri tesbit edip, bunlar için önceden önlem almak.
    Çalışma Süresi: Öğrenmede önemli bir nokta da çalışma süresidir.Bu konuda da bireysel farklılıklar nedeniyle kişiler arası farklılıklar görülür. Süre tesbitinde geçerli olan prensip, bir öğrencinin baştan sona kadar dikkatini ve etkinliğini koruyarak sürdürebileceği zaman dilimini belirlemektir. Bu süre o öğrenci için en uygun çalışma süresidir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki 20-40 dakikalık seanslar halinde çalışmak verimliliği artırmaktadır. Öğrenilenler 10 dakika süreyle tekrarlanmalı ve 10 dakika dinlenilmelidir. Dinlenme sırasında öğrenci kendini ödüllendirmelidir. Maalesef bu noktada iki güçlük ortaya çıkabilir. Bunlardan biri öğrencinin kendi başına yapacağı tekrarın gereksiz gelmesi, diğeri ise 10 dakikalık dinlenme arasınının iç disiplini zayıf olan öğrencilerde uzamasıdır. Ancak bu güçlükler öğrencinin özgüvenini artırıcı desteklerle aşılabilinir.
    Çalışma ortamı: Öğrencinin çalışma ortamı verimini etkileyen önemli faktörlerdendir. Çalışma masası uygun boyut ve konumda; ışık, sıcaklık, ses ve oksijen miktarı uygun düzeyde olmalıdır.
    Dinlenme: Nitelikli dinlenme süresi öğrenmeyi ve verimliliği önemli ölçüde artırır.
    Sorumluluk almak ve aktif olmak: Dersten önce yapılan ön hazırlık, derse katılım, soru sorma, konuyu konu-parça-bütün yöntemiyle çalışılmak gibi aktiviteler de öğrenmeyi pozitif etkileyen önemli unsurlardır.
    Boş zaman ve sosyal aktivite: Yukarıdaki önerilerin uygulandığı bir plan içinde birey kendine ayırabileceği boş zamanlar yaratmalıdır. Bu zamanlar zevk alınan faaliyetlerle doldurulmalıdır. Derslerine düzenli devam eden, günü gününe ve planlı çalışan öğrenci, çalışmalarından daima olumlu sonuç alacaktır.
     

    Son olarak verimli çalışma ve başarılı olmak için şu ilkelere uyulmalıdır:

    • Çalışmaya konuyu öğrenmek için başlayın.
    • Dikkatinizi çalıştığınız konu üzerinde toplayın.
    • Zihnen ve bedenen yorgun iseniz yazı işlerinizi yapmayı tercih edin.
    • Çalışma saatlerinizi mutlaka planlayın.
    • Çalıştığınız konuyu öğrenmek için aktif olun.
    • Yardımcı kaynaklardan yararlanın.
    • Bir konuyu öğrenmeden başka bir konuya geçmeyin.
    • Çalışmalarda tekrarın önemli bir unsur olduğunu unutmayın.
    • Artık onlar geleceğe,  Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği, ODTÜ Sosyoloji, Bilkent Üniversitesi Mimarlık, Gazi Üniversitesi Elektrik Elektronik, TOBB Uluslararası Siyaset, fakülte/bölümlerinde hazırlanarak hayata katkıda bulunmaya devam edeceklerdir.

    Hayallerine kavuşan tüm öğrencileri yürekten kutlarken başarılarının devamını dileriz.

  • Ergenlik Dönemi

    Ergenlik Dönemi

    1-Ergenlik dönemini nasıl tanımlayabiliriz?

    Ergenlik, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan ,gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yetişkin yaşama hazırlığın gerçekleştiği bir psikososyal duraktır.

    2- Ergenlik döneminin kökeni nedir?

    Tümüyle biyolojik kökenli olan bu dönemin önemli psikolojik sonuçları vardır. Yani ergenlik psikososyal bir gelişme basamağıdır.

    3- Ergenlik ne zaman başlar ,ne kadar sürer?

    Genellikle 9-11 yaşlarında başlar, 19-21 yaşına kadar devam eder,tamamlanır.

    4-Ergelik döneminde bireyin yaşadığı en önemli değişiklikler nelerdir?

    Bu dönemdeki hızlı biyolojik değişiklikler ergene iki önemli özellik kazandırır.

    • Birincisi:Cinsel üremeyi sağlayan cinsel olgunlaşma,
    • İkincisi: Anne baba tarafından korunma ve bakılma gerekliliğini azaltan fiziksel büyüme ve kendi kendine bakabilme gücü,yani temel amaç anne- babadan ayrılarak bağımsızlığın kazanılması,karşı cinsle ilişkilerin sağlıklı kurulabilmesidir.

    5- Bu dönemde ergen öncesinde sahip olmadığı hangi becerileri kazanır?

    • Beden imgesi kabullenilir.
    • Cinsel kimlik rolü belirlenir, kabullenilir.
    • Özerklik yani ebeynden bağımsızlaşma
    • Bir yetişkin kimliği edinme
    • Üretken bir birey olmaya hazırlanma
    • Yaratıcılık,sevme ,anlamlı amaçlar ve değerler kazanır.

    6- Ergenlik dönemi her birey için standart bir süreç varmıdır, Yoksa ergenlik döneminde bireysel farklılıklar varmıdır?

    Ergenlik biyolojik değişkenler evrenseldir.Ancak bu değişkliklere verilen Psikolojik v sosyal yanıtlar evrensel değildir.Bireyden bireye farklılık gösteririr.

    7- Ergenlik döneminin kendi içinde evreleri varmıdır? Bu dönemde belirleyen karateristik özellikleri nelerdir?

    • Erken ergenlik (10-13) Bu dönemin temel işlevi çocukluk rolünün terk edilmesidir. Ruhsal gelişim açısından hayatın beklide en sorunlu dönemidir.Bu dönemde ebeveynlere geliştirilmiş uyumlu duygusal yapı değişir.Bu dönemde ergen aile aktivitelerine daha az katılır. Anne baba yargıları değersizleşir.
    • Orta Ergenlik Dönemi(14-16)yaş Güçlü akran bağlarının geliştiği dönemdir. Anne babadan uzaklaşma eğilimi vardır.Akran gruplar arasında duygusal bağlar gelişir.
    • Geç Ergenlik (Yaş aralığı nedir, varmıdır? )
    • Erişkin davranışlarının görüldüğü evrenseldir. Bu dönemde cinsel kimlik oturur. Cinsel çatışmalar yerini mesleksel ve toplumla ilgili sorunlara bırakır.

    8-Bu dönemde ergenin otoriteyle arası nasıldır?

    Bireyin tanıştığı ilk otorite figürü ailesidr/ebeveyndir.

    Bu dönemin başında zoraki olarak kabuledilen ebeveyn otoritesi sorgulanmaya başlar.

    9-Bu dönemde ebeveyn tutumları nasıl olmalıdır?

    Anne-baba özellikle kendi ergenlik dönemlerindeki ruh hallerini hatırlamaya çalışmalıdırlar. Bunu gerçekşeştirebildiklerinde çocuklarını daha kolay anlayabileceler,empati kurabileceklerdir.

    Bu dönemde özellikle anne-baba tutumları ortak kararlarla şekillenmeli,tutarkılık ve karlılık ilkesinden uzaklaşılmamalıdır.

    10- Ergenin bu dönemde davranış özellikleri nelerdir?

    • Ergen bu dönemde tutarsız ve çelişkilerle doludur.
    • Anne-babaya karşı çift yönlü zıt duygular besleyebilir.Sevgi,kızgınlık ve öfke bir aradadır. Sözel salırganlıkların artması olağanır.
    • Şiddet eğilimi artar.
    • Negatif,karamsar ve dürtüseldir.
    • Soumlulukları reddeder.
    • Depresyon eğilimi artar.
    • Kişiler arası dengeyi bulması zorlaşı.
    • Kendi eleştiriya kapalıyka ,özellikle aile bireylerini kolaylıkla eleştirir.
    • Bu dönemde mualif olma davranışları sıklıkla görülür.

    11- Bu dömende yaşana aile içi çatışmaların temelinde neler vardır?

    Bu dönemde çoğunlukla ana-baba ergenin kendi değer yargı sistemleri içinde kalmasını beklerler.Kimlik arayışı içinde olan birey ise ‘farkı’ olmaya çabalar.İki taraf arasında ki bu karşıtlık ‘ Kuşak Çatışmasını’ oluşturur.

    12- Evdeki başka hangi faktörler bu çatışmayı artırır?

    Evdeki cezalandırıcı onur kırıcı ,soğuk ve uzlaşmadan uzak tutumlar da bu çatışmayı artırır.

    13- Peki bu dönemde ebeveyn nasıl bir yaklaşım içinde olmalıdır?

    Fiziksel-ruhsal baskının ve zorlamanın olabildiğince kullanılmadığı ilişki biçimi uygulanmalıdır.

    Anne-baba ergeni ,sabırla dinleyebilmeli,onu anlamaya çalışabilmeli,kararsız kaldığı durumlarda ,kendine zaman tanıyabilmelidir. Ani ve sert tutumlardan kati suretle kaçınılmalıdır.

    Esneklik gösteren daha az cezalandırıcı ,destekleyici ebeveyn tipi hep daha iyi sonuçlar elde eder. Ergenin evde birey olarak algılanması prestijinin olması aile içi ilişkileri olumlu yönde etkiler.

    Evde ergenin fikrinin alınması , kararlara katılması ,önemli olduğu duygusunun yaşatılması benlik saygısını da artırır.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon, duygusal açıdan çökkün bir ruh halinin varlığını gösteren bir çok belirtilerden oluşan psikolojik bir problemdir. Depresyon, sadece olumsuz düşünceler, olumsuz duygular ve olumsuz davranışlarla ortaya çıkmaz. Özgül birtakım bedensel işlevlerin bozulmasıyla da kendini gösterebilir. Yemek yeme sıkıntıları, uyku uyuma problemleri ve cinsel performans kaybı gibi şeylerde depresyonu ortaya çıkarabilir. Depresyon nedenleri, belirtileri ve tedavi yaklaşımları açısından, psikolojik, biyolojik ve toplumsal uzantıları olan bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmediği takdirde daha da kötüleşebilir. Sağlıklı bir tedavi süreci yaşanmazsa yeniden ortaya çıkabilir.

    Depresyonda tam bir iyileşme sağlanabilmesi için psikoterapi ve ilaç tedavisinin birlikte uygulanması gerekir. Depresyon, çoğu zaman bedensel bir hastalık gibi kendisini gösterebilir. Depresif kişiler, yorgunluk ve uykusuzluk, baş ağrısı, sırt ağrısı, halsizlik gibi bedensel yakınmalarla uzmana gelirler.

    Kimler depresyon geçirmeye yatkındır?

    • Benlik saygısı düşük olanlar
    • Kendilerine değer vermeyenler
    • Kendini olduğu gibi kabul etmeyenler
    • Kendine inanmayanlar
    • Kendine karşı aşırı özeleştirici davrananlar
    • Sürekli karamsar olanlar
    • Her şeye kolay üzülenler
    • Yaşamlarının akışının kendi kontrolleri altında olmadığı duygusunu yaşayanlar
    • Aşırı stres yüklemesi yapanlar ve stres karşısında kendilerini çabuk bırakanlar, pes edenler.
    • Kötümserler, karamsarlar

    Bunları Biliyor Muydunuz?

    İnsanlardaki duygu, düşünce ve davranış bozuklukları ile uğraşan bir tıp dalıdır. Kendi içinde ikiye ayrılmaktadır. Yetişkin psikiyatrisi , çocuk ve ergen psikiyatrisi.

    Yetişkin Psikiyatrisi: Tıbbın bir dalıdır. Yetişkin psikiyatrisi uzmanı olmak için tıp fakültesini bitirmek ve ondan sonra 4- 5 yıl psikiyatri eğitimi görmek gerekmektedir. Genel olarak psikiyatri, biyolojik, psikolojik veya sosyal ve toplumsal nedenlerle gelişen ve duygu, düşünce ve davranışlarımızda bozulmalara neden olan hastalıklarla uğraşan bir bilim dalıdır.

    Bu bilim dalı depresyon, duygulanım bozuklukları, panik bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, anksiyete bozuklukları, paranoid bozukluk, şizofreni, kişilik bozuklukları, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığı, cinsel işlev bozuklukları, nörotik bozukluklar, somatizasyon bozuklukları (çeşitli fiziksel belirtilerle seyreden bozukluklar), uyku bozuklukları, yeme bozuklukları vs. bozuklukların teşhis ve tedavisi ile uğraşır.

  • Çocuğunuzun Gelişimi Yaşı ile Uyumlu mu?

    Çocuğunuzun Gelişimi Yaşı ile Uyumlu mu?

    Bebeğin varoluşunun gereği ruh sağlığının gelişimi yanında bir de fizyolojik gelişimi vardır;
    Fizyolojik Gelişim; belirli bir sırayı takip eder hiç bir şey zamanından önce ya da sonra olmaz. Hazır bulunuşluk ilkesi bunu gerektirir.
    Gelişim belli bir sırayla baştan ayağa ; içten dışa doğru uzanır.Önce iç organlar,sonra dış organlar gelişir.Başını tutamayan bebek oturamaz örneğin.
    Genel normlara göre bebeklerden beklediğimiz gelişime göre şunları izleyiniz:
    0-12 ay:
    -Yüz yüze bakışıp gülüşüyor mu?
    -Çıngırağı kavramak için uzanıyor mu?
    -Renkli nesneleri gözüyle takip ediyor ve arkanıza sakladığınızda yok olmadığının orada olduğunun farkında mı?
    -Kahkaha atabiliyor mu?
    -Tıkırtı gürültü gibi duyduğu seslere doğru dönüp bakar mı?
    -Yüz üstü yatırdığınızda göğsünü kollarından destek alarak kaldırabilir mi?
    -Yattığı yerde tam tur dönebilir mi?
    -Kendi başına bisküvi ekmek yiyebilir mi?
    -Heceleme biçiminde değil de bilinçli olarak anne-baba kelimelerini kullanabilir mi?
    -Hiçbir yere tutunmadan 5-6 sn ye kadar ayakta durabilir mi?
    Eğer bebeğiniz 1 yaşını doldurmuşsa bu becerilere sahip olmuş olması beklenir.
    24-36 ay:
    Bardaktan tek başına su içebiliyor mu?
    Evde işlere yardım edebilir mi? (Artık sofra kurarken ondan basit yardımlar alabilirsiniz)
    Kendisi hem çatal hem kaşığı kullanarak tamamen yemek yiyebilir mi?
    Kıyafetlerinin alt parçalarını (pijama vs) giyebilir mi?
    Adını soyadını söyleye bilir mi?
    Aile dışındaki bireyler tarafından konuşmaları net şekilde anlaşılabiliyor mu?
    Ayağını yerden keserek zıplayabilir mi?

    Ayaklarını yere sürümeden, pedal çevirerek bisiklete binebilir mi?
    Bebeğiniz 3 yaşını doldurmuşsa bu becerilere sahip olmuş olması beklenir.
    36-60 ay:
    -Kıyafetlerinin alt parçalarını kendisi giyinebilir
    -Ters de olsa kıyafetlerinin üst parçalarını kendisi giyinebilir.
    -Legolarla inşa ettiğiniz basit şekillerin bakarak aynısını yapabilir.
    -Kaba hatları ile uzuvları yerli yerinde insan resmi çizebilir.
    -Acıkınca , yorulunca ne yapman gerekir sorularına cevap verebilir.
    -Basit kelimelerin zıddını bilir(gece-gündüz, büyük küçük gibi)

    Bu yaş aralığı özellikle kritiktir, ebeveynin çocuğun yapamayacağını düşünerek ya da daha iyi anne olma kaygılarıyla çocuğun yerine yaptığı her türlü eylem onun girişimcilik duygusunu zedeleyecektir.Anneye bağımlı hale gelecektir.

    5 yaş itibariyle;
    Kendisi düğmelerini iliklemek dahil tamamen giyinebilir.
    İnsan resmi çizebilir (Baş gövde bacak olan resim yeterli kabul edilir)
    Tek ayağının üstünde (hem sağ hem sol) hiçbir yere tutunmadan 6-7 saniye kadar durabilir.
    Genelde 1 yaşına kadar normal gelişim göstermiş, gelişim görevlerini zamanında tamamlamış çocuklar da sonradan gelişim geriliği ortaya çıkmaz.

    Gelişimi sekteye uğratabilme ihtimali olan sıklıkla 6 aydan 5 yaşa kadar karşılaşılan ; febril/ afebril konvülsiyonun kalıcı etkisi harici durumlarda;
    Çocukların ebeveyn tarafından deneyimsiz bırakılması halinde gelişim gecikmiş gibi değerlendirilebilir. Bu yalancı bir gecikme durumudur. Ebeveynin kendi kaygılarından arınarak çocuğunun deneyimler yaşamasına fırsat vermesi normal gelişim düzeyine yaklaşması için çocuğun yerine yapması değil,yeteri kadar destekle kendisinin deneyim yaşamasına fırsat vermesi,çocuğun başarmışlık duygusunu tatmasını sağlaması yerinde bir tutum olacaktır.
    Eğer uygun tutumlarınıza rağmen çocuğunuzun gelişimi yukarıda belirtilen genel Dünya normlarından farklılık gösteriyor ise hiç vakit kaybetmeden çocuğunuzun gelişim değerlendirme ve takibini yaptırmanız erken teşhis ve erken müdahale açısından büyük önem arz eder.

  • Çocuk Depresyonu ve Kaygı Bozuklukları

    Çocuk Depresyonu ve Kaygı Bozuklukları

    1) Çocukluk Depresyonu:

    En az iki hafta süreyle;

    • Çocuklarda durgunluk ya da aşırı hareketlilik
    • İsteksizlik, enerji düşüklüğü ya da anlamsız bir enerji
    • Eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama
    • Oyun oynamama
    • Okul başarısında düşüş, okula gitmek istememe
    • Uyku bozuklukları
    • Aşırı yeme, ya da yememe gibi belirtiler ile ortaya çıkabileceği gibi;
    • Aşırı hareketlilik, huysuzluk
    • Hırçınlık, davranış bozuklukları ile de gözlemlenebilen çocukluk depresyonu yetişkinlerde
    • olduğu gibi psikosomatik belirtiler ile de haberci olabilir.

    Karın, sırt omuz ağrısı, bulantı, kusma, eklem ağrıları baş ağrısı gibi çeşitli bedensel yakınmalarının
    altında yatan neden depresyon olabilir.

    2) Kaygı bozuklukları

    Kaygı kişiyi gerektiğinde tehlikeden koruyan, uyuma ya da hayatta kalmaya
    yönelik bir sinyal olmasına karşın bir çok farklı ruhsal bozukluk da belirti olarak ortaya çıkan bir
    duygu durumudur.
    Kaygının duyumsanma biçimi, fonksiyonel ve afonksiyonel oluşuna göre kaygıyı
    normal ya da anormal olarak değerlendirebiliriz. Kaygının ortaya çıkış yeri zamanı şekli ve içeriği
    önemli olsa da, çocuğun kaygı karşısında kullandığı savunma düzenekleri ve benlik gücünün
    terapist tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşır.
    Savunmaların yetersiz kaldığı durumlarda ortaya kaygı bozuklukları çıkar. Kaygıya ilişkin linkler çocuk da var olmaya devam eder ve
    çocuk büyüdükçe tamamen gelişip ortadan kalkmazlar, bu linkler stresli bir durumla karşılaştığında
    tekrar tetiklenirler.

    Çocuklarda kaygı problemleri;

    • Anneden ayrılıp okula gidememe, okulda kalamama
    • Sınıfta anneyi isteme
    • Anneyi göremediği zaman yok olduğunu zannetme, sık sık sınıf penceresinden bakma
    • Okulda başına bir şey gelme endişesi, okul çıkışında anneyi kaybetme bulamama endişesi
    • Sokakta başına gelebilecek felaket senaryoları üretme
    • Nefes alma yemek yeme güçlükleri; boğaza takılma korkusu
    • Karanlıktan aşırı korkma
    • Evde yalnız kalamama(9 yaş sonrası)
    • Asansör veya belirli nesnelere karşı özel korku
    • Fobiler şeklinde gözlenebilir.
    • Sosyal fobi(aşırı çekingenlik)
    • Panik Bozukluk ve Panik Atak(Bedensel semptomların eşlik ettiği)
    • Sınav Kaygısı ile Başa Çıkma
    • Seçici Konuşmazlık

    Tüm bu semptomların altında güvende hissetmeme ve ebeveynle ayrışamama problemleri mevcuttur.
    Bu çocuklar her daim bir güvenlikçiye ihtiyaç duyarlar. Anne ya da baba acil güvenlik sağlayıcıdır. Problemle baş etme becerileri gelişmemiştir.

    Çocuklarda kaygı bozuklukları çoğunlukla ebeveynlerin Dünya’yı tehditkar olarak algılamalarının bir sonucu olabildiği gibi fazla fedakar olan ebeveynlerin çocuklara yüklediği tam olamama, hata yapma korkusu, gözden düşme ve suçluluk duyguları ile de ilişkili olabilmektedir.
    Annenin kendi duygularını yatıştıramadığı, yoğun duygu dalgalanmaları yaşadığı durumlarda da ,çocuğun kendini güvende hissetmemesi mümkündür.
    Aile dinamikleri, çocuğun aile içindeki konumu, anne- babanın ruhsal durumu; mevcut aile ilişkileri içerisinde kaygı düzeyi değerlendirilmelidir.
    Kaygının çocuğun hangi ihtiyacını giderdiği saptanmalıdır.
    Çocuk ve aile dinamikleri analiz edildikten sonra çocuk ile yapılandırılmış oyun terapi seansları ve aile psikoeğitimleri ile ciddi gelişmeler sağlanabilmektedir.
    Aynı zamanda çocuğun okul ve öğretmenleri ile de iletişim kurulmalı, temel yaşam alanlarına ilişkin güvende hissetmesi sağlanılmalıdır.
    Bu dönemde çocuğun geliştireceği sağlıklı savunmalar ve olumlu benlik algısı, işlevsel olmayan kaygının üstesinden gelmeyi sağlar.

  • BEBEK PSİKOLOJİSİ VE BAĞLANMA PROBLEMLERİ

    BEBEK PSİKOLOJİSİ VE BAĞLANMA PROBLEMLERİ

    Bağlanma, henüz bir kadının hamilelik sırasında doğmamış çocuğu ile ilgili düşünceleri ve hayalleri ile başlar.
    Bebeğiniz ile kurduğunuz yakınlık bağlarını, nasıl kurduğunuz önemlidir ve bu bağı oluşturan değişkenler, kendi tarihçenize ve deneyimlerinize bağlıdır.
    Bağlanma türünüzü anlayabilmek için kendinize şu soruları sormanız sizin için aydınlatıcı olabilir..

    Hamileliğe gereğinden az ilgili görünen bir anne miydiniz?
    Kendinize nasıl annelik yaklaşımlarında bulunulduğu şu gün için çok da önemli değilmiş gibi gelir?
    Ya da anneniz ile ilişkiniz aşırı sıkı, bebeğinizle de aynı şekilde hiç kucağınızdan indirmek istemeyen bir anne misiniz?
    Sosyal yaşamınızda birincil ilişkilere kendinizi hiç düşünmeden attığınız olur mu?
    Bir diğer grup olarak da annenizle ilişkiyi istersiniz fakat ölçülü biçimde,bebeğinizle de aynı şekilde..
    Hep bir uygun mesafe olmalı… Hangisi size daha yakın geliyor?
    Bu soruya cevap aramayı başlatarak aslında daha farkındalıklı bir sürece adım atmış oluyoruz.
    Peki, çocuğunuz nasıl bir çocuk?

    Bir yaşının sonlarına doğru çocuk iç dünyasını inşa etmeye başlar. İki ve üçüncü yılında dil gelişiminin de oluşmasıyla bunu daha etkili bir şekilde gerçekleştirmeye çalışır.
    Çocukların ayrılma ve birleşme anındaki tepkilerine bakarak fikir edinebiliriz..
    Siz odadan çıktığınızda hafif kederlenir, biraz endişelenir, tekrar odaya geldiğinizde size yaklaşır ve rahatlar mı?
    Odadan çıktığınızda çok yoğun tepki verir, siz tekrar odaya döndüğünüzde de huzura kavuşamaz mı?

    Yaklaşmak ister ama yaklaşınca da huzursuzlanır, tekrar uzaklaşır mı?
    Soğuk davranır, oyuncaklarıyla oynamaya devam eder, kucağa alınınca da diklenir mi?
    Bu gözlem aslında hayatın tüm alanında çocuğunuzla ilişkinizin ipuçlarını verir.
    Annenin hissi genelde; ne yapsam yaranamıyorum, derdi huzursuzluk çıkartmak gibi, zor bir çocuğum var düşünceleriyle birleşir.
    Baş edilmesi zor hale gelir.
    Çözümü ertelemekte, büyüyünce geçer belki ye sığınmakta, diğer ebeveynin küçüklüğüne benzeterek topu taça çıkarmakta bulabilir. Oysaki kişilik örüntüsünün temellerini oluşturan bağlanma problemleri ömür boyu yaşına ve rolüne uygun biçimde her yakın ilişki de kendini tekrar eder.
    Bağlanma bozuklukları alanında ki çalışmalarımız da sürekli tekrar eden bozuk örüntü tespit edilip çözümlenir ve yerine otomatik değil de farkındalıkla sarmalanmış sağlıklı davranışlar kazandırma amaçlanır.

  • DEĞİŞMEK YERİNE GELİŞMEYİ DÜŞÜNÜN

    DEĞİŞMEK YERİNE GELİŞMEYİ DÜŞÜNÜN

    Herkesin kendisiyle ilgili bir fikri vardır. İstemeden de olsa gün içerisinde sürekli kendimizle ilgili düşünürüz. Çevremizde olaylar yaşanmaya devam ederken gün sonunda yalnız kaldığımızda ister istemez olayların nedenleri ve sonuçlarını kendimizle bağdaştırırız. Bu yapılan analiz yanlış mıdır? Bu soruya evet ya da hayır diye cevap vermek çok doğru olmaz. İnsanın doğası gereği bu süreç bilinçaltımızda otomatik olarak gerçekleşen pek önüne geçilemeyecek bir süreçtir.

    Kalabalık içerisinde kendimizin olumlu yönlerine ya da başkalarının olumsuz özelliklerine odaklanırız bunun sebebi çevremizdeki uyaran fazlalığıdır. Yalnız kaldığımızda ise kendimizin olumsuz yönlerine odaklanırız.

    “Orada gereken cevabı veremedim!”

    “Özgüvenim çok düşük bunu değiştirebilmeyi çok isterdim.”

    eşim beni yeteri kadar güzel bulmuyor bunu değiştirmeyi çok isterim.”

    “İnsanları yeteri kadar güldüremiyorum bunu değiştirmeyi çok isterim.”

    “ Eşim yaptığım yemekleri çok beğenmiyor fikrini nasıl değiştirebilirim.”

    “Olaylara çok olumsuz bakıyorum bunu değiştirebilmeyi çok isterdim.”

    “Öfkemi iyi kontrol edemiyorum bunu değiştirmeyi çok isterdim.”

    “Zayıf bir karakterim var bunu değiştirebilmeyi çok isterdim.”

    Eksenimizi değişim olarak ayarlarsak kendimizden ve sorunlarımızdan kaçmış oluruz. Sorunlarımızı belirlemek kolaydır fakat bundan sonrasında ne yapacağımızı belirlemek zor olan kısımdır. İnsanların sizinle ilgili düşüncelerini değiştirebilmek neredeyse imkansız bir şeydir. Kişilerin kafasının içerisine girip yerleşmiş düşünceleri değiştirebilmek çok zorlu bir süreçtir. Bunun yerine kendi eksik yönlerimizle barışık olup onları geliştirmeyi seçersek daha az zorlanmış oluruz ve daha fazla kendimizle barışık oluruz.

    Terapi süreçlerinde analiz ettiğimiz eksik yönlerimizi değiştirmek yerlerine başka bize ait olmayan özellikler getirmek yerine halihazırda karakterimizi oluşturan özelliklerimizle barışık olmayı ve onları geliştirebilmek için yeni yollar keşfedebilmeyi öğreniriz. İnanın süreç böyle daha doğal bir hal alır ve çevremizdekilerin takdirini kalıcı olarak kazanmış oluruz. 

    Bu sebeplerden terapi sürecine başlamayı düşünüyorsanız kendinize hedef olarak değişmeyi değil gelişmeyi seçmenizi öneririm. İçinizden yeni bir insan çıkmasını beklerseniz kendinize çok büyük haksızlık yapmış olursunuz ve kendi öz sevginizi kaybedebilirsiniz. Değişime değil gelişime inanın yaşam kalitenizi arttırın. Bu şekilde yaptığınız takdirde gelecek hedeflerinize doğru ilerlerken daha güçlü daha sağlam ve daha inançlı şekilde yürüyebileceğinizi hissedebilirsiniz.

  • WISC-R Çocuklar İçin Zeka Ölçeği- Nedir ve Nasıl Uygulanır?

    WISC-R Çocuklar İçin Zeka Ölçeği- Nedir ve Nasıl Uygulanır?

    1979 yılında oluşturulmuş bu kapsamlı zeka testi, yenilenmiş ve güncellenmiş formu ile 6- 16 yaş bireylerin zeka düzeyleri hakkında fikir veren bir uygulamadır. Bu test 12 tane alt testin bir araya gelmesiyle oluşur.
    Test 2 bölüme ayrılır, 6 tanesi “Sözel Testler” dir ve Genel Bilgi, Benzerlikler, Aritmetik, Sözcük Dağarcığı, Yargılama, ve ek test olarak Sayı Dizisidir.
    Genel bilgi alt alanı; çocuğun ailesinden, çevresinden, arkadaşlarından vs aldığı bilgi düzeyini ölçer. Benzerlikler alt alanı; çocuğun soyut düşünebilme, ve bu düşünceyi doğru ve açık bir şekilde ifade edebilme yeteneğini ölçer. Aritmatik alt alanında; çocuğun matematik sorularını çözebilme yeteneği, aynı zamanda kısa süreli bellek ve çalışan belleğinin kapasitesi ölçülür. Sözcük dağarcığı alt alanında; sözcüklerin ve kavramların tanımlarını yapabilme ve bunları ifade edebilme yeteneği ölçülür. Yargılama alt alanı; muhakeme, mantık yürütme ve duygusal olgunluk seviyesini öleçreken aynı zamanda çocuğun sosyal zekasını da ölçer. Son olarak Sayı dizisi alt alanı; çocuğunuzun işitsel kısa süreli belleğini ve çalışma belleğini ölçer. Sesli uyaranları algılama, ve zihinsel olarak tekrarlayabilme yeteneğini gösterir. Bu son test yedek testtir ve uzman gerekli görürse yapar.
    Diğer 6 tanesi “Performans Testleri” dir ve Resim Tamamlama, Resim Düzenleme, Küplerle Desen, Parça Birleştirme, Şifre ve ek test olarak Labirentler’dir.
    Resim tamamlama alt alanı; çocuğun görsel dikkatini ölçmeye yarar. Resim düzenleme alt alanı, çocuğun görsel dikkatiyle birlikte, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurabilme yeteneğini ölçer. Hem kısa-dönemli hem de çalışan belleğin devreye girdiği bir alt testtir. Küplerle desen alt alanı, ellerle manipulasyon, dolayısıyla görsel algı ile hareketsel koordinasyonun birleştirilebilmesi son derece önemlidir. Eğer çocuğun küplerle desen alt testtindeki skoru ortalamanın üstündeyse, çocuğun görsel ve çevresel manipulasyon kabiliyeti oldukça yüksek demektir. Parça birleştirme alt alan; parça bütün ilişkisini kavrayabilme ve görsel-hareketsel koordinasyon yeteneğini ölçer. Şifre alt alanı; kalem manipulasyon kabiliyeti, kısa süreli belleğe attığı bilgileri işleyebilme ve hatırlayabilme yeteneği ve konsantrasyon verebilme yeteneğini ölçer. Son olarak Labirentler alt alanı; çocuğun sorun çözebilme yeteneğini ve yaklaşımını ortaya koyar.
    Testin uygulanması da raporlanması da özel uzmanlık gerektirir. Bu uzmanlık için uzmanlar hem eğitime hem de sınava tabi tutulurlar. Ancak Türk Psikologlar Derneği’nin verdiği sertifikaya sahip kişiler bu testi uygulama ve raporlamaya yetkin sayılır. Test çocuğun hızına ve verdiği doğru cevaplara göre yaklaşık 1.5 – 2 saat arası sürmektedir.
    Test sonucunda çıkan puan sadece bir ipucudur. Testi uygulayan uzmanın gözlemi ve aile görüşmesi de bu testin raporlanmasına katkı sağlar. Unutmayın ki, testler çocuğunuza tanı koymak için değil; tanıya yardımcı olabilmek için yapılan araçlardır.