Kategori: Psikoloji

  • Bağlanma Stillerimiz ve Partner Seçimlerimiz

    Bağlanma Stillerimiz ve Partner Seçimlerimiz

    Aşk yakınlık, bağlanma, güven, saygı ve sevgi gibi duyguları beraberinde getirmektedir.

    Kişilerin çocukluklarında hatta bebeklikte bakım verenleri ile (anne-baba,bakıcı)ilişkilerinde temelleri atılan bağlanma stilleri ileriki yaşlarda onların romantik ilişkilerinde de belirleyici olur.

    Güvenli Bağlanma Stili:Sevgilimle kolaylıkla yakınlık kurabiliyorum. Rahatlıkla ona bağlanabiliyorum ve o da bana bağlanabiliyor. Terk edilmekten ya da bir başkasının bana çok yakınlaşmasından endişelenmem.

    Bu tarz bağlanma stiline sahip bireyler, kolayca yakın ilişkiler kurabildiklerini ve ilişkilerinin doyurucu olduğunu belirtmişlerdir.

    Bu gruptan yetişkinler ilişkilerinde çok az sorun yaşamakta ve ilişkileri genellikle uzun süreli olmaktadır.

    Güvenli bağlanma stili olan yetişkinlerin, romantik ilişkilerinde daha mutlu, kendilerini güvenli ve birlikte oldukları kişilerin hatalarına karşın onlar için destekleyici oldukları görülmüştür. 

    Kaçınmacı Bağlanma Stili: Başkalarıyla rahatlıkla yakınlık kuramıyorum ve bağlanmakta güçlükler yaşıyorum. Sevgilim bana çok yakın olduğunda sinirleniyorum. Benim istediğimden daha fazla benimle yakınlık kurmak istediğini düşünüyorum.

    Bu kişiler, yakınlık kurmak istememektedirler.

    Bu bireyler, birlikte oldukları kişilere karşı soğuk ve mesafelidirler.

    İlişkilerinde kıskanç ve sık sık duygusal iniş ve çıkışlar yaşamaktadırlar

    KAYGILI-KARARSIZ Bağlanma Stili: Sevgilim benim istediğim kadar benimle yakınlık kurmak istemiyor. Genellikle sevgilimin beni gerçekten sevmediğini ya da benimle birlikte olmak istemediğini düşünüyorum.

    Bu kişiler, romantik ilişkilerinde birlikte oldukları kişilerin  kendilerini terk edeceğinden endişe duyduklarına işaret etmişlerdir.

    Eşlerine böyle bağlanan yetişkinlerin ilişkilerinde kıskanç, oldukça cinselliğe önem verdikleri ve ilişkilerinde çok sık duygusal iniş çıkışlar yaşadıkları gözlenmiştir.

    Son olarak, bu bireyler eşleri tarafından reddedilecekleri endişesi taşımaktadırlar.

    Güvenli bağlanma stiline sahip kişilerin kendileri gibi güvenli bağlanmaya sahip kişilerle mutlu oldukları görülmektedir. Kaygılı-kararsız kişiler ise şikayet etmelerine rağmen akıllarında sürekli terk edilecekleri, ilgi görmeyecekleri beklentisini taşıdıkları için bu beklentilerini doğru çıkaracak olan kaçıngan bireylerle ilişki kurma eğilimindedirler. Kaygılı-kaçıngan kişilerin güvenli bağlanma modeline sahip kişilerle romantik ilişki kurarak kendilerine yönelik algılarını olumlu hale getirerek mutlu olmaları sağlanabilir. Kaygılı kişiler de yakınlıktan kaçınmalarına rağmen kendilerine aşırı ilgi gösterecek kaygılı-kararsız kişileri seçerler. Kaygılı kişilerin de güvenli bağlanma stiline sahip kişilerle daha mutlu aşk ilişkileri yaşayabilecekleri açıktır.

    Özetle diyebiliriz ki, partner seçimlerinizde bağlanma stili güvenli olan adayları değerlendirin, mutlu olun.

     Peki sizin bağlanma stiliniz ve partner seçiminiz hangisi?

  • Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Evlilik ya da ilişki dışı yaşanan cinselliğin toplumlar tarafından yaygın olarak onaylanmamasına rağmen, herkesin tek eşli olmadığı dikkat çekmektedir. Birçok bireyin evlilikleri ya da ilişkileri devam ederken, ilişki dışı cinsel birliktelikler de yaşadıkları görülmektedir. Ancak birçok kişi, aldatmayı sadece cinsel ilişki olarak değerlendirmemek gerektiğini savunmaktadır.

    Evlilik dışı ilişkilerde son yıllarda artış gözlendiği bilinmektedir. Evlilik dışı ilişkiler üzerine birçok çalışma düzenlenmesinin nedeninin bu tür ilişkilerin evlilik ilişkisine çok fazla zarar vermesi olduğu söylenebilir. Tek eşlilik ve çok eşlilik durumundan farklı olarak, ilişkinin sürekliliği ile sadakatin çoğu kez aynı anlamda kullanıldığını ve ilişki süresinin genel olarak, sadakatin derecesi olarak kabul edildiği belirtilmektedir. Bu alanda güvenilir istatistikler olmamakla birlikte, Vaughan’nın (1998) araştırmasında aldatma oranını erkekler için %60, kadınlar için %40 olarak bulunmuştur. Boşanmış çiftlerle yapılan bir çalışmada boşanma ise bu oranın, erkeklerde %44 ve kadınlarda %40 olduğu görülmektedir (Janus ve Janus, 1993).

    Düzenlenen çalışmalarda, çevrelerinde evlilik dışı ilişki yaşamalarını destekleyen arkadaşları olan kişilerin bu tür davranışları daha çok gösterdikleri saptanmıştır. Aynı zamanda, geçmişte bu tür davranışta bulunanların aynı davranışı tekrarlama eğiliminin yüksek olduğu görülmektedir. Genel olarak erkeklerin kadınlara oranla daha fazla evlilik dışı ilişki yaşadıkları savunulmaktadır. Bir başka görüşe göre ise, ailelerinde aldatma ile karşı karşıya kalan çocuklarda ileriki yaşlarda aldatma eğilimi görülme riski daha fazladır. Bunu, çocukların aile ilişkilerini model alarak aynı modeli tekrarladıklarını belirterek açıklamakmümkündür.

    Düzenlenen bir araştırmada, babalarının aldattığını bilen yetişkinlerin aldatmayı kendi yaşamlarında da tekrar etme olasılığınınn daha fazla olduğu bulunmuştur. Ancak, annelerinin aldattığını bilen yetişkinler için durumun aynı olmadığı görülmektedir. Aynı araştırmada, bu durumun erkekler için olası olduğu; fakat kadınlar için anlamlı bir sonuç bulunmadığı görülmüştür.

    Bunların yanı sıra, erkeklerde ilişki baslangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre arttıkça aldatma eğiliminin de arttığı görülmektedir. Bu bağlamda, uzatmalı ilişki sürdüren kişilerin ilişkiyi yasayış biçimleri ve ilişkiye bakış açılarının aldatma üzerinde etkili olduğu söylenebilir. Uzatmalı ilişkilerin, uzun flört dönemi olan ve evlilik kararı geç alınan ilişkiler olduğu belirtilmektedir. Bu ilişkilerde ise, çiftlerin birbirleri ile daha az zaman geçirdikeri, boş zaman etkinlikleri sırasında eşlerinden ayrıldıkları ve gündelik işleri birlikte yapmadıkları görülmektedir.

    Ayrıca, bu tür ilişkilerde evlilik olasılığını yüksek görmeyen kişilerin, başka seçeneklerini açık tutmak amacıyla zamanlarının bir bölümünü başkalarına ayırdıkları savunulmaktadır. Uzatmalı ilişkilerde evlenme kararı alma nedenlerinin de ilişki dışı olaylar olduğu belirtilmektedir (iş degiştirdim, hastalandım, kader). Evlilik öncesi birbirini tanımak için zaman ayırmayan bu çiftlerde aynı evi paylaşma söz konusu olduğunda çatışmaların meydana geldiği söylenebilir. Çatısmaların da aldatma eğilimini arttırdıgı bilinmektedir. Ayrıca, evlilik öncesi ilişki alternatiflerini göz önünde tutan bu bireylerin; mutlu, doyumlu ve eşit ilişkide olsalar bile, çekici alternatiflerle karşılaşabildikleri savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra başka bir boyutun da, Türk örneklemi ile çalışıldığında geleneksel evlenme biçimi olan görücü usulü olduğu görülmektedir. Boğda ve Şendil (2012) tarafından düzenlenen araştırmada, evlenme biçiminin aldatma eğilimi üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. Ancak, ilişki başlangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre azaldıkça

    aldatma eğiliminin azaldığı düşünüldüğünde; görücü usulü ile yapılan evliliklerde, evlilik kararı ile yola çıkılmasının da göz önünde bulundurulması gerektiği söylenebilir. Geleneksel şemaya sahip olan bireylerin evliliklerinde en fazla bağlılık hissedenler olduğu görülmektedir.

    Düşünülmesi gereken bir başka noktanın da, erkeklerde aldatma nedenlerden birinin yenilik arama olduğu belirtilmektedir. Yenilik arama, eşe yönelik heyecan azalması ve bıkkınlıkla da bazı çatışmalara yol açabilir. Büyük bir olasılıkla, erkekler genellikle az konuştuklarından, sözleri anlamlı ve önemli olarak algılanmaktadır.

    Hem kadınlarda hem de erkeklerde evlilik uyumu ile aldatma eğilimi arasında negatif ve anlamlı iliskiler olduğu bulunmuştur (Amato ve Previti, 2003). Bu bağlamda, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü ya da aldatma eğilimi düştükçe evlilik uyumunun yükseldiği söylenebilir. Kadınların ve erkeklerin evlilik uyumları ile çatışma eğilimleri arasındaki ilişkilerin de negatif yönde anlamlı olduğu dikkat çekmektedir.

    Bunların yanı sıra, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin düştüğü ya da çatışma eğilimleri yükseldikçe evlilik uyumlarının düştüğü görülmektedir. Ayrıca, kadınlarda ve erkeklerde aldatma eğilimi ile çatısma eğilimi arasında da pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu belirtilmektedir. Aldatma eğilimi yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin de yükseldiği ya da çatısma eğilimi düşen kadın ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü savunulmaktadır.

    Aldatma Çeşitleri

    Literatürde yer alan çalışmalar incelendiğinde, aldatmanın duygusal aldatma, uzun süreli aldatma, tek gecelik ilişki, gönül eğlendirme olmak üzere 4 çeşidi olduğu görülmektedir. Duygusal ve cinsellik açısından aldatmanın, duygusal aldatma, sadece cinsellik, duygusal ve cinsellik olmak üzere 3 şekilde isimlendirildiği görülmektedir. Kişinin devam eden bir romantik ilişkisi varken bir başkasıyla duygusal bir yakınlık yaşaması, bir başkasına âşık olması, bir başkasıyla özel bir paylaşımda bulunması duygusal aldatma; yine romantik bir ilişki yaşarken bir başkasıyla cinsel ilişkiye girmesi cinsel aldatma olarak tanımlanabilir. Erkeklerde cinsellik odaklı aldatma daha fazla iken, kadınlarda duygusal ve cinsellik odaklı aldatmanın daha fazla olduğu belirtilmektedir.

    Aldatma Nedenleri

    Yeniçeri ve Kökdemir (2004) araştırmalarında, aldatan kişilerin aldatma nedenlerine dair altı boyut olduğunu belirtmişlerdir:

    A.Suçlama: Bu çalışmaya göre, erkeklerin işlerine çok fazla zaman ayırmaları ya da kendi anneleri hakkındaki eleştirileri kabul etmekte zorlanmaları, kadınların aldatma nedenleri arasında yer almaktır.

    B. Sosyal yapı: Kişinin tutucu bir çevrede yetişmesi, erken evlenmesi, ergenlikte az kadın/erkekle birlikte olması ve görücü usulü evlenmesi aldatma nedenleri arasında yer almaktadır.

    C. Baştan çıkarma: Yine bu çalışmaya göre, erkeklerin karşı tarafa hayır deme ve baştan çıkma boyutlarına daha fazla anlam yükledikleri bulunmuştur. Erkekler ‘baştan çıkma’nın aldatma nedeni olarak daha önemli olduğunu belirtmişlerdir. Kadınlar ‘baştan çıkma’ nedeniyle aldatmayacaklarını söylerken, erkekler her iki cinsin de bu nedenle aldatabileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir.

    D. Cinsellik: Yine bu çalışmada erkekler, eşlerinin evlenmeden cinsel ilişki yaşamak istemedikleri için başka kadınlarla cinsel birliktelik yaşadıklarını, kadınların da evli olmadıkları için, eşlerinin evlenmeden önce cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için, başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmelerini doğal karşıladıkları bulunmuştur.

    E. İntikam: Erkekler, intikam boyutuna kadınlara göre daha fazla atıfta bulunmaktadırlar, özellikle kadınların intikam nedeniyle aldattıkları bulgusuna varılmaktadır. Birlikte olduğu kişi hak ettiği için, birlikte olduğu kişiyi cezalandırmak için, birlikte olduğu kişiye kızgınlık duyduğu için ya da sadece inat olsun gibi olası nedenlerden oluşan bu boyut, özellikle erkekler tarafından “kadınların aldatmasına” neden olarak görülmektedir.

    F. Uyaran arayışı: Yenilik, heyecan, eğlence arayışı, monotonluktan sıkılma gibi nedenler de aldatmaya sebep olabilmektedir. Uyaran arayışı olarak adlandırılabilecek bu boyut hem kadınlar hem de erkekler için önemlidir. Aldatan kişi kadın da olsa erkek de olsa fark etmemektedir; uyaran arayışı her iki koşulda da aldatma nedeni olabilir. Örneğin uzun yıllardır aynı kişiyle evli olduğu için aldattığını söyleyen kişi, bu boyut altında yer almaktadır.

    Düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, kişisel etkenler, dışsal faktörler ve ilişkisel faktörler olmak üzere aldatmayı etkileyen faktörlerin 3 başlık altında toplandığı görülmektedir (Duba, Kindsvatter ve Lara, 2008). Kişisel faktörlerin; evlilikteki tatmin, merak, mazeret, mutsuz cinsel ilişki gibi etkenleri kapsadığı belirtilmektedir. Düzenlenen bir araştırmada, özellikle kadınlar için evlilikteki tatminin aldatma eğilimine önemli etkisi olduğu görülmüştür. Bu araştırmanın bulguları incelendiğinde, %66 oranında kadınların aldatma öncesi mutsuz oldukları, erkeklerin ise %30’nun aldatma öncesi mutsuz oldukları görülmektedir. Bu bağlamda, kadınların birincil ilişkilerinde mutsuzluk yaşadıkları zaman aldatmaya daha eğilimli oldukları söylenebilir. Blow ve Hartnett’a (2005) göre ise, birincil

    ilişkilerde duygusal olarak ihmal ve reddedilmişlik hissi özellikle kadınları aldatmaya yönelten faktörler arasında yer almaktadır. Bunlara ek olarak, cinsel ilişkideki mutsuzluk da aldatmanın sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Özellikle erkeklerin birincil ilişkilerinde cinsel tatminsizlik yaşamalarının aldatma eğilimini arttırdığı savunulmaktadır (Liu, 2000). Ayrıca, çocukların evlilikteki tatmin hissine etkisi çok sınırlıdır; ancak çocuk sayısı, yaşı ve karakteri evliliklerde aldatmayı etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Kişisel faktörlerden biri ise dini inançlardır.

    Birçok dinde aldatma dinen yasaklanan bir olgudur. Dinen yasaklı olması da çiftlerin aldatmadan uzak tutmaya yarayan faktörler arasında sayılabilmektedir.

    Bunlara ek olarak aldatma üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde, kişilerin gelir durumunun ve çalışıp çalışmamasının önemli iki faktör olduğu görülmektedir. Düzenlenen çalışmalarda, 3000 dolardan fazla yıllık geliri olan kişilerin aldatma eğilimlerinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, kişinin eşinin çalışıp çalışmamasının da aldatmayı etkileyen faktörlerden biri olduğu belirtilmektedir. Eşlerden birinin çalışıp diğerini çalışamaması ilişkideki dengeleri bozacağından çiftleri aldatmaya iten faktörlerden biridir. Aldatmayı etkileyen bir diğer etken ise eğitim düzeyidir. Özellikle kadınlarda partnerinin eğitim düzeyi kendisinden düşük olduğunda kadının eşini aldatma olasılığı daha yüksektir.

  • Ebeveyn Tutumlarının Çocuğun Kişiliğine Etkisi

    Ebeveyn Tutumlarının Çocuğun Kişiliğine Etkisi

    Kişilik kalıtımla getirilen özellikler olmakla birlikte, aynı zamanda çevrenin kişiye kazandırdığı özelliklerin tümüdür. Bireyin ilk çevresi ailesidir, dolayısıyla kişilik gelişimi ilk olarak ailede başlar. Davranış şekillerini çocuk burada yaşayarak öğrenir. Doğru-yanlış, günah-sevap, sevgi, saygı ve diğer toplumsal değerleri çocuk burada kazanır. Aile çocuğun psikolojik, sosyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarını karşılar. Bağımsızlık, aidiyet, sorumluluk, paylaşma gibi hayat boyu gereksinimi olan şeyleri de burada görür. (‘’Kişiliğin sağlıklı temelleri de bu ortamda atılmaktadır. Sevgiyle büyüyen çocuk güvenmeyi ve diğer insanlara sevgiyle yaklaşmayı öğrenir. Temel güven duygusu böyle bir ortamda gelişir, olgunlaşır ve hayat boyu devam eder. Aile içindeki bireylerin etkileşimi çocuğun aile içindeki konumunu belirler. Çocuk toplumsal bir birey olarak kendine bir model arar ve bunu ailesinde bulur. İlk modeller ana babalarıdır. Çocuğun kişilik gelişimde aile en önemli basamaktır’’.)(Kırkıncıoğlu,2003) Anne-babayı taklit etme bu dönemde başlar. Bebeklikten çocukluğa geçtiği dönemlerde yeni beceriler öğrenmeye ve davranışlarını kontrol etmeye başlar. Bu dönemde ailenin hatalı yönlendirmesi çocuğun gelişimini olumsuz etkileyebilir. Ebeveynler bazen çocuğa çok şey vermenin onu daha çok geliştirdiğini düşünebilir, aksine bu çocuğun gelişimini engeller. Bazen de gerekenden az şey vererek uygunsuz davranış geliştirmesine sebep olurlar. Bireyin kişiliğinin gelişmesinde en önemli etmeni ailesi oluşturur. Anne-baba- çocuk arasındaki iletişim çocuğun davranışlarını etkilerken, gelecek davranışlarını da biçimlendirir. Yeşilyaprak (1989)’a göre anne-baba tutumlarının kişilikte etkisi çocuğa uygulanan ödül ve cezalar yoluyla netleşir. Ailedeki ilişki temelde anne-babanın birbirlerine ve çocuğa olan tutumlarına bağlıdır.

    1.Anne-çocuk ilişkisi

    Çocuğun anneyle ilişkisi daha anne karnındayken başlar. Bebek tekme attığı zaman anne elini karnının üzerine koyduğunda bebek sakinleşir, bu da anne çocuk ilişkisinde fiziksel temasın ne denli önemli olduğunu gösterir. Çocuk annenin kokusunu, ısısını tanır, aslında konuşamayan bebeğin anneyle iletişim şeklidir bu durum. Günalp (2007)’e göre bu dönemde iletişimin olmaması ya da eksik olması çocuğun ileriki yaşlarda davranış bozuklukları göstermesine neden olabilir. Anneyle bu dönemde yeterince vakit geçiremeyen çocuklarda zihinsel ve sosyal gelişim gecikmeleri ya da gerilikleri olabilir. Annenin bebeğin ağlandığında acıktığını ya da altına yaptığını anlaması ve onun gereken ihtiyacını gerektiğinde karşılaması bebekte güven duygusu oluşturur.

    2.Baba-çocuk ilişkisi

    Günümüzde annelerin çalışma hayatına daha fazla katılımıyla birlikte babanın rolü ve etkinliği daha fazla artmıştır. Bu durum baba-çocuk ve anne-çocuk etkileşimi açısından ne gibi farkların olabileceği sorununu gündeme getirmiştir. Anne ve babanın çocuk gelişimindeki rolleri birbirini tamamlayan durumdadır. Ebeveynler kişiliğin farklı yönlerini etkilemektedir. İlk çocukluk döneminde kız çocuğunun babaya, erkek çocuğunun anneye hayranlığı vardır fakat erkek çocuk babası, kız çocuk annesi gibi olmak ister. Anne ve baba rol model olduğu için erkek çocuk babası gibi traş olmak isterken kız çocuk annesi gibi yemek yapmayı isteyebilir. O dönemde baba güç ile simgeleştirilir, ‘’benim babam en güçlü, benim babam herkesi dövebilir’’ düşüncesi vardır. Çocuğun güç timsali bir babayla o dönemde kendini özdeşleştirmesi çocukta güven duygusu oluşturur. Günalp (2007)’e göre baba yoksunluğu çocuğun psiko-seksüel gelişim dönemini olumsuz etkiler. Babası olan ve olmayan erkek çocuklar karşılaştırıldığında babasız çocukların akran ilişkilerinin zayıf, okul başarılarının düşük olduğu ve daha az erkeksi davranışlarda bulundukları gözlemlenmiştir. Çocuğun her türlü gelişiminde anne- baba tutumu önemlidir. Kişilik gelişimi yaşam boyu devam etse de, kişiliğin temeli çocuklukta atılır. Anne-babanın ve diğer aile bireylerinin çocukla etkileşimi çocuğun kişiliğini ve davranışlarını etkiler. Ebeveynlerin çocuğa karşı tutumları ‘’demokratik, otoriter, aşırı koruyucu ve ilgisiz’’ olmak üzere dört başlık altında ele alınır.

    Demokratik anne-baba tutumu: Ebeveyn tutumları arasında en ideal olanıdır, burada önemli olan şey sevgi ve disiplindir. Bu tür ebeveynler çocuklarını desteklerler ama sınırda koyarak onları kontrol etmeye çalışırlar. Çocuklarıyla ilgilenirler, onları dinlerler ve herhangi bir karar verilmesi halinde onlarında fikirlerine başvururlar. Evin sınırları açıkça belirtilir ve onunda duygularını ifade etmesine olanak sağlanır. Ailenin de sınırları bellidir, çocuğa sevgi ve destek verilir. Bu tür tutuma sahip olan ailelerin çocukları ailesini seven, sayan ve aynı zamanda ailesinden bağımsız olan fertlerdir. Çocuk kendi duygularını ve düşüncelerini açıklar ve saygı duyulmasını bekler. Aile sadece çocuğa yol gösterir, çocuğun kendi fikirlerini uygulamasına karışılmaz. Bu tutum içerisine yetişen bireyler, bağımsız, becerikli ve kendi başına ayakta duran, özverili, arkadaşçıl ve saygılı kişilerdir.

    Otoriter anne-baba tutumu: Bu tutumu gösteren ebeveynlerde sevgi ve şefkat eksiktir, aynı zamanda eğitim konusunda da baskı vardır. Çocuk bir kabahat işlediğinde şiddet göstererek cezalandırılır. Korkuya dayalı bir ilişki vardır, çocuğa söz hakkı tanınmaz. Bu durumu yaşayan çocuklar ebeveynlerine uysal görünerek içlerinde nefret ve öfke besleyebilirler. Öfke duygularını şiddet görürüz diye ebeveynlerine yansıtmazlar ve kendilerine yöneltirler. Bu tür tutumla yetişen çocuklar suça meyilli, güvensiz ve güvenilmez, kendisine ve çevresine sevgi göstermeyen kaygılı bireyler olurlar.

    Aşırı koruyucu anne-baba tutumu: Çocuklarını çok severler ve disiplin çok azdır. Çocuk istediğini anında yapar, sınırlama ve denetim yoktur, bu yüzden aileler bu çocuklar üzerinde otorite sağlayamazlar. Bu tür tutuma sahip aileler çocuklarına ‘’ ayy çocuğum sen yapamazsın, sen yorulma ben yaparım’’ tavırları sergiledikleri için çocuklar kendileri yapamaz ve ne yapıp yapmayacağını bilemezler. Aileye bağımlı ve kurallara bağlı bireyler olurlar. Aileleri bireyselleşmelerine izin vermediği için dış dünyadaki sorunları abartılı algılayabilirler.

    İlgisiz anne-baba tutumu: Çocuğun varlığının yokluğunun belli olmadığı, sevginin ve ilginin az olduğu ebeveyn tutumudur. Çocukla kurulan ilişkiler sadece yüzeyseldir, ebeveyn disiplini zayıftır fakat bu disiplinsizlik ebeveynlerin çocuğu umursamadıklarından kaynaklanır. Çocuk anne-babanın ilgisini ve dikkatini çekmek için farklı davranışlar sergileyebilir. Hasta taklidi yaparak ailesinin onunla sürekli ilgileneceğini düşünebilir. Çocuk ilgi istediğinde aileler sert, sevgisiz ve ilgiden uzak tavırlar gösterdiği için çocuk içine kapanan, konuşmadığı için dil gelişimi problemleri yaşayan bir birey haline gelebilir. Aileler açısından baktığımızda bu tutumu sergileyen ailelerin evlilik hayatı kötü gidiyor olabilir ya da yoğun iş temposunda çalışıyor olabilirler. Çocuk açısından incelediğimizde ise bu tür ailelerde yetişen çocuklarda ilgi ve sevgiyi dışarıda arama, evden kaçma, madde bağımlısı olma ya da arkadaş gruplarına aşırı bağlılık davranışları görülebilir. Bu çocuklar yalnızlık hisseden, depresif ve saldırgan, sosyal ilişkileri olmayan insanlar haline gelebilirler.

  • Obezitenin Nedenleri

    Obezitenin Nedenleri

    Halk arasında ‘bunun annesi de kiloluydu, o kadar yiyip spor yapmazsan böyle katmer katmer göbeğin olur, doğduğunda da kiloluydu’ söylemleri obezite nedenlerinden sayılır. Aslında bu efsane mitlerde küçükte bir pay yok değildir. DSÖ obeziteyi; genetik ve çevresel etmelerin, bireyin yağ dokusuna ve enerji metabolizmasına etkileri olarak tanımlar. Daha net bir ifadeyle; obeziteye genetik yatkınlığı olan bireyler, çevresel etmenlerin etkisiyle obez olurlar (Pekan, 2017).

    1.2.1. Obeziteye Genetik Faktörlerin etkileri: Obezitenin genetik geçişi olduğu bilinmektedir fakat obeziteyle komorbid durumdaki hastalıklar dışında, obez hastaların büyük bir kısmı kalıtım sebebiyle obez olmazlar. Kalıtımın obeziteye etkilerinin neler olduğunu bulmak için ikiz çalışmaları, aile ve üvey birey çalışmaları yapılmıştır. BKİ esas alınarak yapılan çalışmalarda, aynı yumurta ikizleri ve farklı yumurta ikizleri veya ayrı olarak yetiştirilmiş aynı yumurta ikizlerinin BKİ %70 oranında benzerlik göstermiştir, aynı oran üvey birey çalışmalarında %30 ‘a düşmüştür. Aileyle yapılan çalışmalarda ise ikiz ve üvey çalışmalarında farklı olarak orta düzey bir kalıtım bulunmuştur. Birinci derece akrabalarda, obezite veya aşırı kilolu olma durumu ‘lamda cofficient’ denen metodla hesaplanmaktadır. Bu bize bir biyolojik akrabamız obez olduğunda, bizim obez olma riskimizle toplumdaki diğer bireylerin obez olma riskini karşılaştırır. Bu konu üzerinde yapılan çalışma; 840 obez bireyin, 2349 birinci derece akrabasından elde edilen risk oranın toplumdakinden 2 kat fazla olduğunu göstermiştir. Bireydeki obezitenin ciddiliğine göre riskte artmaktadır (Şık,2017). Kanada’da yapılan bir araştırma bu konuyu destekler argümanlar sunmuştur. 15245 bireyde yapılan araştırmada, akrabasında obez birey bulunanların obez olma riski Kanada toplumuna göre 5 kat fazladır (Gedik,2003). Özetle, ailesinde veya akrabalarında obez birey bulunan kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla obez olma riski taşır.

    1.2.2. Obeziteye Çevresel Faktörlerin Etkileri: Bireyin obezite sorunuyla baş başa kalmasında genetik faktörlerin etkisi olsa da asıl belirleyici çevresel faktörlerdir. Bireyin kendisi dışında kalan herkes ve her şey ‘çevre’ olarak adlandırılır (Gürel ve İnan,2001). Swinburg (1999),  çevre ve obezite ilişkisine yönelik ilk tezi ortaya atan kişidir. Sağlıklı besin çevresi bireyi sağlıklı yaşamaya itmekte ve bireyin fiziksel aktivitesindeki artışa sebep olmaktadır. Çevrenin yaşayış biçimi, tarzı, düşüncesi ve hatta besin tüketim alışkanlıkları bizleri istemli ya da istemsiz olarak etkilemektedir. Obezitedeki çevresel etmenler; bizim hangi tür besini seçtiğimizle, o besine nasıl ulaştığımızla, o besinin kalorisel değerleriyle ve de çevrenin biz farkında olmadan yüklediği değerlerle şekillenir (Soylu, 2016).

    1. Besin Seçimi: İçinde yaşadığımız çevre bizim sağlıklı besin seçimimizi desteklediğinde değişim daha kolay sağlanmakta ve devamlılık sürmektedir. Cummins ve Macintre besin çevresini; dışarıdan alınan ve her türlü pişirilmeye hazır gıda, paketli ürün ya da dışarıdan tüketilen besin olarak tanımlar (Duman, Kayhan ve Sesal, 2009). Bireyden kaynaklanan etmenler (bireyin besin seçimi, yeme davranış ve tutumları, biyolojik ve demografik etmenler), sosyal çevre (aile, komşu, arkadaş ve akraba), fiziksel çevre (okul, market, işyeri, alışveriş merkezi ve restoran) ve makro düzeydeki çevresel etmenler (sosyo-ekenomik durum, kültür, besinlerin pazarlanması ve besin alanındaki politikalar) bireyin besin çevresini etkileyen faktörlerdir. Bir çocuğun sebzeyi sevip sevmemesi ya da yediği yemeğin porsiyonunu kendi belirlemesi bireysel etmen, çocuğun ailesinin sebze yiyip yemesi sosyal etmendir. Çocuğun gününü geçirdiği ev, okul gibi yerlerde sebzenin bulunması ya da ailenin sebzeye kolay ve ucuz ulaşması ise fiziksel çevre etmenidir. Bu konuda yapılan tarımsal politikalar ve kaliteli ürün ise makro düzey çevresel etmendir (Gedik, 2003).

    1. Ulaşılabilirlik: Artık Türk filmlerindeki gibi sefer taslarında yemek taşıyan insanları görmek neredeyse imkânsızdır. Günümüz çevresi bize anında, sıcak, lezzetli bol enerjili ve kalorili besinleri kolayca sunmaktadır. Her köşe başında bulunan fast food restaurantları, elimizde yürürken bile içebileceğimiz bol kalorili içeceğimiz, buzdolapları ve dışarıdaki her şeyi kolayca stoklayabileceğimiz dondurucular yiyeceğe kolayca ulaşabilmeyi ve tüketebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte yaşam biçimi ve sosyokültürel yapıdaki gelişmeler bireyi dışarıda beslenmeye zorunlu kılmaktadır. Dışarıda yemek yemek evde hazırlanana göre daha fazla şeker, yağ ve kolesterol içermektedir, bu durum obeziteye adeta bir davetiyedir(Soylu,2016). Us Department Of Agriculture (2010)’nin yaptığı çalışmalarda, dışarıda tükettiğimiz besinin evdekinden 134 kalori fazla olduğu bulunmuştur. Bir başka araştırma ise, insanların tükettikleri besinin kalorisini olağandan daha az algılama meyiline sahip olduğunu göstermiştir(Serter, 2003). Hayvanlar üzerinde yapılan kısa dönem çalışmaları göstermektedir ki; hayvanlara istedikleri kadar yağ oranı yüksek miktarda çeşitli besin verildiğinde, hayvanlarda yoğun bir şekilde enerji artışı ve obezite ortaya çıkmıştır. İki farklı kafes düzeneğine konulan atlardan birine 3 kap sukroz içeren içecek ve bir kap su konulmuştur, diğerine ise 3 kap su ve 1 kap sukroz içeren içecek koyulmuştur. Daha fazla sukroz içeren içecek alan at otuz günün sonunda aşırı derecede kilo almıştır. Bu hayvanlar aynı metabolik sisteme sahip olsalar bile enerji dengesi çevresel etmenlerin yönetimindedir(Soylu, 2016).

    1. Besin Fiyatları: Besin fiyatlarındaki artış ve azalmalar alacağımız besin miktarını etkiler. Üniversite öğrencilerinde yapılan bir araştırmada sağlıklı yiyeceklerin (süt ürünleri, çorba ve salata gibi) ücretleri düşürüldüğünde, öğrencilerin bu yiyecekleri daha fazla tükettikleri görülmüştür. Yine aynı şekilde öğrencilerle yapılan farklı çalışmalarda, meyve ve salata fiyatlarının yarı yarıya indirildiğinde satış oranlarının öncekine göre arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca sağlıklı yiyeceklerin fiyatlarının düşürüldüğünün tüketiciye duyurulması, tüketicinin sağlıklı yiyeceklere yönelimini arttırmıştır. Hastane kafeteryasında yapılan bir araştırmada şeker oranı yüksek içeceklerin fiyatı arttırıldığında tüketimin düştüğü, hatta fiyat indirildiğinde bile bireylerin o içecekleri tüketme davranışının azaldığı bulunmuştur. Tüm bu araştırmalar dikkate alındığında obezite oranını arttıran sağlıksız besinlerin fiyatlarının arttırılması gerekmektedir ve bireyi sağlıklı yiyecek tüketmeye yönlendirme amaçlanmalı ve tüketicilere farkındalık kazandırılmalıdır. Sağlıklı besinlerin fiyatlarının düşürülmesi, obezite oranını da düşürmektedir(Soylu, 2016).

    1. Menülerin etiketlenmesi: Menüde yer alan yiyecek ve içeceklerin, besin değeri ve kalorilerinin hemen tüketilecek ürünün üzerinde yazması bireyi daha sağlıklı menüler seçmeye itebilmektedir(Köksal ve Özen, 2008). Büyük bir restoran zincirinde yapılan araştırmada, bireylere seçtikleri ürünün besin değerleri ve kalori bilgisi söylendiğinde, bireylerin daha az kalorili besin seçme davranışı gösterdikleri gözlemlenmiştir(Soylu, 2016). Yaşları 11-18 yaş arasındaki 106 kişiden oluşan bir topluluğa, başka bir restoran zinciri araştırması yapılmıştır. Bireylere ilk olarak üzerinde besin değerleri ve kalorileri yazmayan menü verilmiştir. Daha sonra ise kalorileri ve besin değerleri yazan 2. bir menü verilmiştir ve 2. menüyü alan bireylerin  %29 oranında daha az besin siparişi verdikleri gözlenmiştir. Menülerdeki ve siparişlerdeki bu değişimler bireylerin daha az kalori almasına yardımcı olmaktadır ve bireyler bundan sonraki besin seçimlerinde daha dikkatli olmaktadırlar. Bu konuda menülerde kalorili bildirgesi bulunmasına dair yasal çerçeve kurulursa, obeziteye etki eden bir faktör eksilebilir(Gedik,2013).

    1. Reklamların etkisi ve Nörobiyoloji: Besinlerle ilgili yapılan reklamlar o besinleri tercih etme oranımızı etkilemektedir. İştah mekanizması ve besin alımı, çevremizden ve bedenimizden gelen sinyallerden etkilenmeye açıktır. Bu durumun farkında olan besin endüstrisü, nöropazarlama tekniği kullanarak bizi o ürünü seçmeye teşvik eder. Besin endüstrisi bu yüzden nörobilimcilerle ve psikologlarla çalışırlar. Bu konuda hedef çocuklardır, küçüklükten itibaren bu algılara maruz kalan çocuklar aynı firmalar için büyüdüklerinde de müşteridir. Gıda endüstrisi kalorisi yüksek, enerjisi düşük besinlere karşı bireylerin algılarını etkileyerek pozitif inanç oluşturmaktadırlar(Öyekçin ve Deveci,2012). Yapılan araştırmalar çocukların; evde yapılmış meyve suyu tüketmek yerine, reklamlarda gördüklerini istemeye daha meyilli olduklarını göstermiştir. Dünya Tarım ve Sağlık Örgütü (2002), yüksek enerji değeri olan ve besin açısından fakir ürünlerin, tüketilmesinin ve pazarlanmasının obezite için risk faktörü olduğunu belirtmiştir.

    1. Çocuklar ve Aileleri: Bireyin ilk tanıdığı çevre ailesidir, dolayısıyla ilk öğrenmeler ve ilk alışkanlıklar ailede çerçevelenir. Model alınan aile, çocuğun yetişkinlikteki yaşamını ve tercihlerini etkilemektedir. Dördüncü sınıfa giden çocuğa sahip 1196 ailede yapılan araştırmalar, evde abur cubur tarzında (cips, kola, tüketime hazır ürünler…) yiyecekler ya da sağlıklı yiyecekler bulunmasıyla obezite arasında yakın bir ilişki olduğunu belirtmiştir. Bireyin evde bulunan yiyeceğe yöneliminin olması sebebiyle birey evde ne varsa ya onu tüketir ya da dışarıdan hazır besin sipariş verir. Ailesiyle birlikte aynı sofrada haftada yedi kez veya daha fazla yemek yiyen çocukların, ailesiyle yemek yemeyen çocuklara göre obezite olma oranları 0,7 kat daha düşüktür(Köksal ve Özel,2008). Saelens ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada kilolu ailelerin çocuklarının kilolu olma oranları %35.1 ‘iken, obez olmayan ailelerin çocuklarında bu oran %8.2’ dir, ayrıca obez ailelerin %23.2’si obez çocuğa sahiptir. İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarına göre, evlerinin etrafında sağlıksız besin satan yerlerde oturan bireylerin BKİ’ leri diğerlerine göre daha yüksektir. Sağlıklı çevreye yakın ve fiziksel aktivitesi desteklenmiş çocuklar (sağlıklı ürünlerin bulunduğu market ve restaurantlar, bisiklet yollarına ve yürüyüş parklarına yakın )  daha az obezite riskiyle karşılaşırlar(Şık,2017).

    1. Çevrenin Düzenlenmesi: Yaşanılan evin ya da gün boyu çalıştığımız mekânın nerede, nasıl ve hangi olanaklara sahip olduğu önemlidir. Günümüzün belki de hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz evimiz ya da iş yerimiz obezitede hangi rolü oynuyor? Evimizin ve iş yerimizin güvenli, içimizi açan ferah bir yerde olması, fiziksel olarak ( park, kaldırım ve egzersiz faaliyetlerini yapabilecek imkân sunabilmesi ) yardımcı olması, ulaşım ( bisiklet yolları ve toplu ulaşıma yakınlığı ) olarak rahat olması çevremizi cazip kılar. Bu değerler bireyin fiziksel aktivitesi ve yaşam kalitesini arttıran etmenlerdir(Sözen, 2006). Obezitede fiziksel çevrenin önemi ile ilgili yapılan çalışmalar bu konuda 4 kriterden bahseder. Bu kriterler; fonksiyonellik,  estetik, uzaklık ve güvenliktir. Bireyin yaşadığı çevrenin uzaklığının; mağazalara, parklara, alışveriş merkezlerine, sağlıklı ürün hizmeti sunan kafeteryalara ve daha iyi fiziksel aktivite yapabileceği mekânlara mesafesiyle ilgidir. İkinci kriter olan güvenlik; bireyin güven içerisinde ve tehlikeden uzak bir şekilde yürüme ya da koşu alanlarında özgürce hareket edebilmesine olanak sağlar. Kötü bir cadde üzerinde olan duvar yazıları olan, çöp konteynerlerinden kötü kokular gelen bir yer bireyi ne kadar spor yapmaya motive eder? Estetik açıdan yeşil alanlar, bakımı yapılmış ağaçlar ve ilgi çekici caddeler bireyin motivasyonunu arttırır(Soylu, 2016). Drewnowski ve arkadaşları, 2001 yetişkin üzerinde ‘çevre değerlendirmesi’ konulu on bir maddeden oluşan bir anket yapmıştır. Her bireyin evinden on dakikalık yürüme mesafesi olan yerler her katılımcı için değerlendirilmiştir. Yoğun trafiğin olduğu, abur cubur yiyecek restaurantlarının bulunduğu ve barların bulunduğu caddeler gibi düşük uygunluk değerine sahip yerlerde yaşayan bireylerin BKİ’ leri, bunların tam tersini yani temiz, güvenli ve bakımlı çevrede yaşayanlara göre daha yüksek çıkmıştır(Pekcan,2017). Çevre uygunluk değerlerini vergi kayıtlarına göre inceleyen Mellor ve arkadaşları, yüksek uygunluk değerlerine sahip bireylerin daha düşük BKİ’ ne sahip olduğunu söyler. Özetle; düşük çevre yerleşim kriterine sahip bireylerin, sağlıklı besin alma ve spor yapma düzeyleri daha düşük olduğu için BKİ’leri daha yüksektir(İnanç,2015).

    1. Şehirleşme ve Sosyo-ekonomik düzey: Xu ve Wang, yetersiz cadde bağlantılarının ve sağlıksız besin satan kafeteryaların çokluğunun obezite ile ilgili çevresel etmen grubunda yer aldığını söyler. Fakat bu sonuçları daha çok, yaşanılan yerin coğrafik özellikleri ve kentleşme düzeyleri etkilemektedir. Daha iyi cadde bağlantılarına sahip olan yerler ve spor aktivitesi, obeziteyi sadece şehirleşmenin yüksek olduğu yerlerde düşürürken; bu durum daha küçük ve orta büyüklüğe sahip şehirlerde daha az etkilidir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009). Quintiliani ve arkadaşları Boston’da düşük sosyo-ekenomik düzeyde yaşayan bireylere, çok yönlü sağlıklı müdahale programı yapmıştır.  İlk olarak bireylere sağlıklı besin ürünlerine ulaşmada kolaylık sağlanmıştır, daha sonra spor için yürüyüş grubu oluşturulmuştur. Ayrıca bu bireylere diyetisyen tarafından sağlığı arttırıcı bilgiler verilmiş olup, bireylerin diyet ve spor aktiviteleri medya kampanyalarıyla desteklenmiştir. Proje bölgesinde sağlıklı ürün satan restaurantlara ulaşabilmeleri ve yürüyüş parklarına kolayca gidebilmeleri için haritalar oluşturulmuştur. Bu projede amaç; halk sağlığı politikaların nüfusun geneline değil de, özellikle dezavantajlı gruplara ulaşabilmesini vurgulamaktır(Öyekçin ve Deveci,2012).

    1. Okullar ve İşyerleri: Ailesinden sonra bireyin en çok davranış kazanımı okulda gerçekleşir. Çocuğun beslenmeye ait davranışları ve sporsal faaliyetlere ilişkin yargıları bu dönemde oturur.  Çocukların günde en az iki yemek döneminde okulda olmaları onların beslenme biçimini etkiler(Şık,2017). Okul kantinlerinde satılan besinlerin çoğu besin ve mineral bakımından yetersiz, yüksek derecede yağ, tuz ve şeker içeren ürünlerdir. Okul kantinlerine ve yemekhanelerine çocukların sağlığı için uygun besinlerin temini sağlanmalıdır. Okul panolarına sağlıklı yiyeceklerin faydalarının anlatıldığı yazı ve görseller konulmalıdır, hatta velilere yönelik olarakta bu konuda seminer düzenlenmelidir. Okullarda yeterli düzeyde sporsal alanlar bulunmalı öğrenciler bu konuda desteklenmelidir(Serter,2003). İnsanların büyük bir kısmı çalışmaktadır ve günlerini sadece işyerlerinde geçirmemektedirler. İş yerlerinin on dakikalık mesafe alanlarında,  sağlıklı besine ve sporsal faaliyetlere ulaşım, bunların sıklığı, kavşaklara yakınlığı, yürünebilecek caddelerin bulunması bireylerin obezite riskini düşürmektedir. Aynı iş yerinden aynı spor aktivitesine giden bireylere indirim yapılması ya da grupça gidilen fiziksel aktivitelere indirim de bireyleri spor yapmaya teşvik etmektedir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009).

  • Terapistimi Nasıl Seçerim?

    Terapistimi Nasıl Seçerim?

    Günümüz dünyasında sosyal medya her alanda çok etkili ve bir çok şey artık bir tık ötemizde. Bunun iyi tarafları olmakla beraber bazı durumlarda suistimal edildiği de gözlemlenebiliyor. Bazen alanında uzman olmayan kişiler kendilerini profesyonelce hazırlanmış sosyal medya hesaplarında uzmanmışcasına lanse edebiliyor. Bu nedenle terapist araştırması yaparken kişinin aldığı eğitimler ve hakkında yapılan yorumlar iyi araştırmalıdır. 

     Fakat buna rağmen bazen  denemeden yani o kişi ile bir seans geçirmeden, o kişi size nasıl gelir bilemeyeceksiniz. Mesleki ehliyetini almış olması ve uzmanlığı tabii ki de çok önemli çünkü ruh sağlığınızı emanet ediyorsunuz. Fakat bunların yeterli ve iyi seviyede olması her şeyin mükemmel geçeceği anlamına gelmeyebilir.

    Eğer bir hayal kırıklığı yaşarsanız hemen pes etmeyin. Gerçekten iyileşme niyetiniz var mı yok mu bunu sorgulayın. Belki de terapiye hazır olmadığınız için sonunu tahmin ettiğiniz terapi süreçlerinde buluyorsunuzdur kendinizi.

    Terapide danışanın iyileşme niyeti çok önemlidir. Hatta iyileşmeye  hazır olmadığınızı bilmek bile ilk adımdır. Yani terapiye gidiyorum ve iyileşme niyetim olmasa bile o niyeti inşa etmek için  devam ediyorum diyebilirsiniz. Burada önemli olan kendi  duygunuzun farkında olmanızdır

    Terapisti araştırırken size verdiği duyguya ve bu  duygunun size nasıl geldiğine bakın.

    İnsanın beyninde ayna nöronlar vardır. Bu ayna nöronlar karşımızdaki kişinin duygusunu anlamamıza yardımcı olur. Terapist sizi danışanı olarak severse, size güven verirse, sizi kapsarsa ve yine danışanı olarak size yakınlık duyarsa siz de  bunu hissedersiniz. Bana göre danışana en çok iyi gelen şey terapistin onu koşulsuz kapsayabilmesidir. Türk toplumu ilişkisel bir toplum yapısına sahip. Bu ilişkiselliğin içinde kuramadığımız ilişkiler, hissedemediğimiz yakınlıklar ve fazlaca hissettiğimiz yalnızlık duygusu bizlerin ruhunu hasta ediyor. Bu nedenle bana göre, terapide danışanla etiğe ve işlevselliğe bağlı kurulan terapötik yakın ilişki çok önemli ve iyileştiricidir. 

    Kendinizden daha genç bir terapisti tercih etmek isteyebilirsiniz veya daha yaşlı. Bazen erkek terapist, bazen kadın terapist tercih edersiniz. Bunlar hep sizin iç dünyanızla ve geçmiş hayatınızla  ilgili olan şeylerdir. 

    Her terapistin tekniği farklıdır. Gittiğiniz terapistin  hangi ekol ile çalıştığını sormak yerine işini ona bırakarak yaptığı şeyin size nasıl geldiğine bakın. Dışarıda psikolojik konular ile çok yakından ilgileniyor olabilirsiniz. Hatta kendiniz psikolog veya psikiyatrist olabilirsiniz ama o odada danışan olan sizsiniz.

  • Somatoform Bozukluk

    Somatoform Bozukluk

    Somatoform bozukluklarda, kişinin tıbbi sorunların varlığını akla getiren bedensel belirtilerden yada kusurlardan yakındığı organik nedenlerin bulunamadığı görülür. Soma, beden anlamına gelir. Kısacası somatoform bozukluk; duyguları bedenselleştirmedir.

    Kişinin ne başkasını kandırma gibi bir niyeti vardır ne de kasten kendileri hastaymış gibi rol yapma niyeti. Günümüzde bir çok kişi doktorlara ağrıları nedeniyle sürekli gider gelir fakat aldıkları cevap sorunların psikolojik olduğu ve bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşmeleri gerektiğidir.

    Peki insan duygusunu neden bedenselleştirir?

    Çünkü duygusu ile başa çıkamaz yani onu boşaltamaz veya düzenleyemez. Bazen de duygu o kadar iyi bastırılmıştır ki hiç fark edilmez. Fark edilmemeye dayanamayan duygu kendi başının çaresine bakar ve sahibinin bedeninde kendini sağdan sola atar. Bu atışlar kişiye bazen baş ağrısı, bazen omuz ağrısı, bazen de mide ağrısı olarak kendini hissettirir.  

    Eğer böyle bir durum yaşıyorsanız kendinize sorun; bu aralar canımın sıkıldığı, beni üzen bir olay veya kişi var mı?

    İnsanın olumsuz duygularını boşaltmasının en etkili yolu o duyguyu muhatabına söyleyebilmektir. Örneğin, arkadaşıma öfkeliysem bunu ona demeliyim, anneme kızdıysam bunu ona söyleyebilmeliyim. Önemli nokta bunu söylerken nötr bir şekilde, sadece duyguyu ifade etme niyetiyle diyebilmek.

    Eğer karşınızdaki kişi bunu taşıyabilecek biri değilse veya siz ona demeye hazır değilseniz bunu kendi kendinize yapacaksınız. Dışarıdan saçma görünen fakat çok etkili bir yöntem; duyguları sesli bir şekilde kendi kendine dile getirmek.  Duyguyu ne kadar çok spesifikleştirerek dile getirirseniz o kadar iyi boşaltırsınız. Örneğin; ‘’Ayşe’ye bana bağırdığı için kızgınım’’ veya ‘’Anneme, bana haksızlık yaptığı için kızgınım’’ veya ‘’Abime öfkeliyim’’ vb…

     Beyin çokça duyduğu şeye karşı duyarsızlaşıyor. Yani siz bunu sıkça tekrar ettikçe bir süreden sonra duygunuzun yatıştığını fark edersiniz. Tabi ki kişiden kişiye değişmekle birlikte bazen bu boşalma birkaç ay sürebilir. Ne kadar çok duyurursanız , o çabuk boşaltırsınız! 

    Bunu sesli bir şekilde kendinize duyurma fikrinin dışarıdan fazla basit göründüğünü düşünebilirsiniz fakat en basit olan en etkilidir. Bu teknik kendi danışanlarımda ve  kendimde uyguladığım ve çok fazla olumlu geri dönüş aldığım bir yöntem.  

    Bir diğer teknik kamera tekniği. Kişi diyelim ki hiçbir organik neden bulunamadığı halde midesinin çok fazla ağrıdığını söylüyor. O zaman bu kişi hayali bir kamera ile o bölgeye girip bakacak. Bu kamera ağzından girse midene inse neler görür?  Ağrısı konuşsa ona ne der? O ağrı ona ne anlatmak istiyor? Ağrısı hangi olaya tepki olarak orada toplanmış ve ne olursa çeker gider? Ağrısının bir cinsiyeti olsa, yaşı olsa bu ne olurdu? Bu ağrı güncel veya geçmiş hayatından birini temsil ediyor olabilir mi?

    Kişinin iyileşmeye niyeti varsa ve ikincil bir kazancı da yoksa somotoform bozukluk yani kişinin duygularını bedenselleştirmesi terapi ile çözülebilen bir durumdur.

  • EMDR Terapisi

    EMDR Terapisi

    Francine Shapiro Kimdir?

    Francine Shapiro, Amerikan Psikiyatri Birliği Uygulama Rehberi’nde travmalarda bir tedavi olarak önerilen göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisini geliştiren kişidir (EMDR Enstitüsü, 2019). 1987’de yılında EMDR ile ilgili ilk gözlemlerini yapan Shapiro, diğer terapi yöntemlerinden yararlanarak yöntemini geliştirmiştir (Shapiro,1989).

    New York Şehir Üniversitesi Brooklyn College’i İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra İngilizce öğretmeni olarak çalışan Shapiro, 1974 ‘te New York Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı alanında doktora programına katıldı. Kansere yakalandıktan sonra West Coast’a taşındı ve psikoloji alanında bir programa girdi. 1988 yılında doktoradan mezun oldu ve tezi 1989 yılında Travmatik Çalışmalar Dergisi’nde yayınlandı (Mental Research İnstitute, 2019).

    Shapiro Palo Alto’daki Zihinsel Araştırma Enstitüsü’nün kıdemli araştırma görevlisidir. Aynı zamanda kar amacı gütmeden, dünya çapında afet mücadelesini ve düşük ücretli eğitimleri koordine eden Travma İyileştirme/EMDR İnsanı Yardım Programları derneğinin kurucusu ve başkanıdır. Amerikan Psikoloji Derneği ve Kanada Psikoloji Derneği Etnopolitikal Savaş Ortak Girişimi’nin belirlediği uzman kadrosundan birisi olan Shapiro, çok çeşitli travma tedavisi ve sosyal yardım kuruluşları ve dergilere danışmanlık yaptı. Dünya çapındaki psikoloji konferanslarında davetli konuşmacı olarak yer aldı.

    EMDR Terapisi Nedir?

        Francine Shapiro tarafından ortaya atılan göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisi, Shapiro’nun parkta yürüdüğü esnada rahatsız edici düşüncüler düşünürken göz hareketlerinde sakkadik bir artış yaşandığının fark etmesi ve bu sakkadik göz hareketlerinin zihnindeki bilgi işlemedeki değişiklerle ilişkili olduğunu anlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bilgi işlemede sakkadik göz hareketlerinin etkililiğini keşfeden Shapiro, EMDR tedavisinde sakkadik göz hareketlerini arttırmak için, ‘’danışanların gözlerinin önündeki orta hattın her iki tarafında bakışlarını ileri geri kaydırmaları’’ talimatıyla birlikte başlayan parmak hareketlerini kullanmaya başlamıştır (Shapiro, 1989). Sonraki EMDR terapilerinde yaygın olarak göz hareketleri kullanılmakla birlikte dokunsal ve işitsel gibi alternatif bilateral uyarılmalar da kullanılmaya başlanmıştır. Bu 30 saniyelik çift yönlü uyarımlar esnasında danışandan travmatik hafıza görüntüsüne odaklanması istenmektedir (American Psychiatric Association, 2004). Bu çift yönlü uyarımlar sırasında, kişinin travmatik olayları rahatsız edici bir duygudurum olmadan ve duyarsızlaşma göstererek hatırlamasında yardımcı olacak, kendisiyle ilgili yapıcı ve olumlu bakış açıları geliştirecek şekilde hafızanın yeniden işlenmesi hedeflenmektedir (Pagani, Di Lorenzo, Verardo, Nicolais, Monaco, Lauretti ve ark., 2012). Kısacası EMDR, travmanın işlenmesine veya çok stres verici anılara odaklanan bir bilgi işleme terapisidir (Shapiro, 1989).

    EMDR Terapisinin Aşamaları

        EMDR danışan merkezli terapi, bilişsel davranışçı terapi ve psikodinamik yönelimli terapi gibi birçok farklı yaklaşımı bir araya getiren bir yöntemdir (Shapiro, 2001).

        EMDR 8 evrede uygulanmaktadır. Travmatik anı ile ilişkili tüm anı ağlarının işlenebilmesi için, terapi genellikle yaşamın ilk döneminde yaşanmış olan anı ile başlar. Hedeflenen travmatik anılar işlendikten sonra, şimdiki duruma yönlenilir. Anı ağlarının işlenmesinin yanı sıra sağlıklı bir yaşamın sürdürülmesi için gerekli olan kaynaklar, davranışlar ve beceriler geliştirmek için de kullanılır. 

        İlk aşama, anamnezin alındığı ve tedavi planının geliştirildiği aşamadır. Danışanın odaklanmaya karar verdiği sorun üzerinde konuşularak, bu sorunu en son yaşadığı olay belirlenir. Bu olayla ilgili duyduğu rahatsızlık derecesi (SUD) 0 ile 10 arasında puanlanır. Ardından bu olayla ilgili olumsuz düşünce/inanç, duygu/duygular ve beden duyum/duyumları belirlenir. Sonraki aşamada geriye akış tekniği kullanılarak, ilk anı, en kötü anı ve konu ile ilgili diğer travmatik olaylar ortaya çıkarılır. Son olarak şimdiki zamandaki tetikleyiciler (durumlar, kişiler, yerler) belirlenir. 

        İkinci aşama danışanın terapiye hazırlandığı bu evredir. Bu evrede terapötik ilişki kurulur ve kişi problemi ile ilgili yaşadığı belirtiler hakkında eğitilmektedir. Danışanın seans sırasında abreaksiyonlar yaşadığı gibi durumlarda ve seanslar arasında dengesini sürdürebilmesi için güvenli yer oluşturma çalışması yapılır. Oluşturulan bu güvenli bölge, aynı zamanda tamamlanmamış seansların sonunda da kullanılır. 

        Üçüncü aşama travmatik anının ele alındığı aşamadır. Çalışılacak anı belirlendikten sonra, bu anıyla ilgili kişiyi en çok rahatsız eden sahne/resim belirlenir. Danışanın hedef anıya yönelik uyumsuz bilişi (değersizim, yetersizim gibi) ve hedef resmi düşündüğünde kendisiyle ilgili inanmak istediği inancı yanı olumlu bilişi belirlenir ( yeterli biriyim gibi). Olumlu bilişin geçerliliği (VoC) 1 ile 7 arasında puanlanır (1=tamamen yanlış, 7=tamamen doğru). Aynı şekilde hastanın hedeflenen travmatik anıyla ilgili rahatsızlık düzeyi Öznel Rahatsızlık Birimi Ölçeği (SUD) ile belirlenir (0=Nötr/Rahatsızlık yok, 10=En yüksek rahatsızlık derecesi). Bu rahatsızlığı bedenin neresinde hissettiği ortaya çıkarılır.

        Dördüncü aşama travmatik anıya yönelik duyarsızlaştırma aşamasıdır. Kişiden travmatik anıyla ilgili belirlediği resmi, bu resme yönelik olumsuz inancını aklına getirmesini ve bunları bedeninin neresinde hissettiğini fark etmesine yönelik yönerge  verildikten sonra iki yönlü (bilateral) uyarıma başlanır. Hedef anı için SUD 0 olana kadar çalışılır. 

        Beşinci aşama yerleştime aşamasıdır. Kişinin hedef anıyla ilgili rahatsızlık düzeyinin 0 olduğundan emin olunduktan sonra bu aşamaya geçilir. Bu aşamada hedef anıya yönelik oluşturulan olumlu bilişin tam anlamıyla yerleştirilmesi hedeflenir. Olumlu bilişin geçerliliği (VoC) 7 olana kadar devam edilir. 

        Altıncı aşama kişinin bedenini başından aşağıya kadar taradığı ve herhangi bir olumsuz duyumun olup olmadığını belirlediği aşamadır. Eğer kişi herhangi bir olumsuz duyum belirtirse, olumsuz duyum ortadan kaybolana kadar çift yönlü uyarım uygulanır. Olumlu bir beden duyumu belirttiği takdirde de bu olumlu duyumu güçlendirmek için çift yönlü uyarım uygulanır.

        Yedinci aşama seansın tamamlandığı aşamadır. Seans gevşeme teknikleri ve güvenli yer uygulamasıyla bitirilir. 

        Sekizinci aşama, her seansın başında bir önceki seansın değerlendirildiği, çalışılan anının değerlendirildiği ve çalışılacak anının belirlendiği aşamadır.

    EMDR Terapisinin Nörobiyolojik Temelleri

        Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme (EMDR) terapisi, başlangıçta travtmatik veya işlevsel olmayan anılar, deneyimler ve onların psikolojik sonuçlarını tedavi etmek için tasarlanmış bir prosedür iken, çoğunlukla TSSB’nin tedavisinde kullanılmakla birlikte, son yıllarda sınav kaygısı gibi birçok psikolojik problemin tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır (Gosselin ve Matthews, 1995). Van der Kolk, Burbridge ve Suzuki (1997) tarafından yapılan bir çalışmada positron emission tomography (PET) taraması aracılığıyla travmatize olmuş bireylerin beyin işlevleri görüntülenmiş, üç EMDR terapisi sonrasında bu bireylerin beyinlerinin laterelleşmesinde oluşan belirgin asimetrinin düzeldiği görülmüştür. Bu da EMDR terapisinin psikolojik olduğu kadar nörobiyolojik etkilerinin de olduğu görüşünü desteklemektedir. 

        EMDR terapisinin en çok kullanıldığı bozukluk olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda olaya ilişkin anılar, kâbuslar ve flashbackler önemli belirtiler olarak ortaya çıkmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu’na yönelik yapılan çalışmalar, travmatik olayın bilinçli olarak bütünleştirilememesiyle ortaya çıkan, duyusal olarak parçalanmış hatıraların duyusal, görsel, koku, kinestetik duyusal parçalar halinde kişinin farkındalığında varlığını devam ettirdiğini göstermektedir (Bergmann, 2008). Nörobiyolojik anıların oluşumu incelendiğinde, dış dünyadan gelen bilgilerin ilk aşamada, her duyusal modalitede bir uyarıcı için ayrı içsel gösterimler üreten duyu kortekslerinden geçtiği görülmektedir. Görsel, işitsel, dokunsal ve koku alma girdilerinin her biri, kendi tek biçimli duyusal korteks bölgeleri tarafından işlendikten sonra daha yüksek işleme bölgelerine geçmektedir. Bu esnada duyuların bilinçli algısı meydana gelmektedir. Ancak, bilgi iletildikten sonra bile, bilginin artık “izi”, “algısal bellek”, duyusal korteks içinde tutulmakta ve normalde kısa süreli ve bilinçli farkındalığımızın dışında olmasına rağmen, bu tür izler araştırılabilmektedir. İlk duyusal algı sona erdikten sonra bile bu izler değişen süreler boyunca kullanılabilmektedir (Schacter, Chiu & Ochsner, 1993).Yani geçmişte yaşanılan her olay, her anı hatırlanmamakla birlikte, kişi için önemli olan, kritik, yararlı bilgiler, özetlenerek zihinde tutulmakta, bu şekilde yaşanılan deneyimlerin ‘’genel bilgisi’’ ve ‘’anlamsal içeriği’’ korunmaktadır (Stickgold, 2002). 

        Propper ve Christman (2008) EMDR terapisi esnasında çift yönlü uyarım sonucunda oluşan göz hareketlerinin beynin iki hemisferi arasındaki iletişimi arttırdığı, bu açıklamanın ise TSSB ‘nin EMDR tedavisinin hafıza üzerindeki etkisini açıklayabileceği belirtilmektedir. Görünteleme teknikleri ile yapılan incelemede epizodik kodlama (Sol hemisfer) sırasında prefrontal aktivitenin asimetrik lateralizasyon gösterdiğinin görülmesi, interhemisferik etkileşiminin epizodik hafızanın önemli bir bileşeni olduğunu kanıtlar niteliktedir. Benzer çalışmalar da çift yönlü uyarımın beynin sağ ve sol hemisferi arasındaki senkronizasyonu ve işlevsel bağlantıları arttırıp, anıların ayrışmış yönlerinin bütünleşmesini sağlayarak belleğe fayda sağlayabileceğini ileri sürmektedir (Bergmann, 1998; Servan, 2000) TSSB’nin hafıza ile ilgili kısmı incelendiğinde bu bozukluğun, kısmen travmatik olayların belirli epizodik hatıralarının uzun süreli ve uygunsuz bir biçimde baskın olduğu başarısız bir hafıza işleminin sonucu olduğu görülmektedir. Travmatik bir olaya karşı beyin epizodik belleği semantik belleğe uygun bir şekilde birleştirip bütünleştirememekte, bunun sonucunda travmatik olay ile diğer ilgili olayların arasındaki ilişkiler gelişmemektedir. Bu normal hafıza transferinin ve bütünleştirmenin bozulması, epizodik hafızanın devam ettirilmesine yol açmaktadır (Propper ve Christman, 2008). Schönfeld ve Ehlers (2006)’de benzer şekilde TSSB hastalarında otobiyografik olaylara ilişkin hafızanın bozulduğu, bu kişilerin epizodik hafızaya sahip olma eğiliminde olduklarını belirtmektedir. Hem algısal hem de anlamsal temsillerden gelen bilgilerin içine aktarıldığı, duyumların ve eylemlerin anılarının yer aldığı, depolanan bilgilerin zaman içerisinde birbirine bağlandığı, uzun süreli hafızanın oluşumunda görev alan bölge hipokampus olduğuna göre EMDR terapisinde hipokampus önemli bir bölge halini almaktadır (Stickgold, 2002). Çünkü anıların bilişsel yönleri hipokampüse, duygusal yönleri amigdalaya aracılık etmektedir (Harper, Rasolkhani-Kalhorn ve Drozd, 2009). Gün içerisinde yaşanılan bir olay hipokampüse kaydedilirken, olaya eşlik eden herhangi bir olumsuz duygu aynı anda amigdalaya kaydedilmektedir (Ribeiro, Gervasoni, Soares, Zhou, Lin, Pantoja ve ark., 2004). Eğer amigdadaki duygusal hafıza izine aracılık eden sinapslar, TSSB’de olduğu gibi, azami derecede kuvvetlendirilirse, amigdalada kaydedilen duygusal hafıza izi, hipokampüsten alınan bilişsel hafıza ile etkili şekilde birleştirilememektedir (Corrigan, 2002). Eğer bu birleştilme işlevsel bir şekilde gerçekleştirilemez ve bellek daha fazla işlenemezse, korku uyaran anılar uzun süre hatta çoğu zaman ömür boyu devam etmektedir (Harper, Rasolkhani-Kalhorn ve Drozd, 2009).

        Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile ilgili yapılan diğer çalışmalarda, amigdalanının aşırı aktivitesiyle ilişkili olarak medial prefrontal kortekste TSSB’nin çekirdek nöral korelasyonu oluşturmasıyla ilgili bir bozulma olduğu tespit edilmiştir (Bremner, 2007). Rasolkhani-Kalhorn and Harper (2006), limbik korku hafızasının oluşum sürecini araştırdıkları süreçte, düşük frekanslı stimülasyonun (LFS) uyarılmasıyla birlikte limbik sinapslarının zayıflamasının, bu anıların silinmesine veya değiştirilmesine yol açtığını belirtmektedir. Böylece LFS’in EMDR terapisi sırasındaki uyarımlarla birlikte uyarılmasının, sinapsların güçsüzleşmesine yol açarak korku hafızası izlerinin söndürülmesine veya değiştirilmesine yol açacağı öne sürülmektedir. 

        Corrigan (2002) ise EMDR terapisinin anterior cingulate cortex (ACC) üzerinde etkili olduğunu, ACC’nin duygusal ve bilişsel alt bölümleri arasındaki kopukluğu arttırarak hafızanın duygusal bölümünde rahatlamaya yol açtığını ifade etmektedir. Kaye (2007) EMDR ile ilgili yaptığı çalışmalarda Corrigan’ın çalışmalarını destekleyecek bulgular ortaya koyarak. EMDR’da kişinin parmak hareketleriyle birlikte ortaya çıkan göz hareketlerinin, anterior singulatın üst(dorsal) bilişsel alt bölümünün, alt(ventral) affektif alt bölüm tarafından baskılanmasının tersine çevrilmesini kolaylaştırdığını belirtmektedir. Aynı şekilde Barrowcliff, Gray, Freeman ve MacCullouch (2004), göz hareketleri sırasında anıların duygusal değerlerinde azalma olduğunu ifade etmektedir. Van der Kolk, Burbridge ve Suzuki (1997) tarafından yapılan çalışmada, EMDR terapisi sonrasında bireylerin beyinlerinin laterelleşmesinde oluşan belirgin asimetrinin düzeldiği görülmüştür. Bu durumun kanıtı olarak Broca bölgesinin artmış aktivasyonu ve gerçek tehdit ile algılanan tehdit arasındaki farklılığın daha gerçekçi algılanmasını sağlayan, hipervijilanstaki azalmayı kolaylaştıran ACC’nin iki yönlü aktivasyonu ileri sürülmektedir.

         EMDR terapisi boyunca, nöronal aktivasyonu izlemek için elektroensefalografi (EEG)’nin kullanıldığı bir çalışmada, başarılı EMDR terapisinde travmatik olayların bilişsel düzeyde işlendiği, bu durumunda çift yönlü uyarım esnasında olumsuz duygusal deneyimlerde rahatlama gerçekleşmesi ile beyin aktivitelerinin farklı nörobiyolojik yapılarının ilişkili olduğunu kanıtlar nitelikte olduğu belirtilmektedir. Bu araştırmada travmatik deneyimleri olan 10 hastanın ilk EMDR seansı sırasındaki (T0) ve ana travması işlendikten sonraki (T1) EEG sonuçları karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda bu 10 hastanın EEG sonuçları, kontrol grubunun sonuçlarıyla da karşılaştırılmıştır. Çift yönlü uyarım sırasında T0 aşamasındaki hastalarda, orbito-frontal, prefrontal ve anterior singulat kortekste önemli derecede aktivasyon görülürken T1    aşamasındaki hastalarda temporo-oksipital bölgesinde yükselmiş bir aktivasyon görülmüştür. Benzer eğilimler otobiyografik sahnelerin dinlendiği aşamada da ortaya çıkmıştır: T0 aşamasında fronto-temporal limbik bölgede yüksek bir aktivasyon görülürken, T1 aşamasında sağ temporo-oksipital bölgesinde yüksek bir aktivasyon görülmüştür. Çalışmanın temel nörobiyolojik bulgusu, hem otobiyografik sahne dinleme hem de çift yönlü uyarımlar esnasında maksimum kortikal aktivasyonun, T0’da prefrontal ve limbik bölgelerdeyken T1’de görsel kortekse geçmiş olmasıdır. Bu değişiklikler başarılı bir EMDR tedavisi sonrasında travmatik olayın yeniden yaşantılanması esnasında bilişsel ve duyusal (görsel) olarak daha iyi işlendiğini göstermektedir.  Semptom göstermeyen kontrol grubuyla, hasta grubun EEG sonuçları karşılaştırıldığında, özellikle otobiyografik sahne dinleme kısmında travmatik olay yeniden yaşantılanırken, çift yönlü uyarımların hasta grupta daha yüksek limbik aktivasyona neden olduğu belirtilmiştir (Pagani, Di Lorenzo, Verardo, Nicolais, Monaco, Lauretti ve ark., 2012).

  • Psikolojik Tedavi

    Psikolojik Tedavi

    “Sizin tecrübeli bir doktor olduğunuz kadar ben de tecrübeli bir hastayım.”
    Karamazov Kardeşler/ F.M. Dostoyevski

    “Benim psikolojim bozuk. Psikiyatri hastasıyım ben.”

    Psikiyatride hastalık kavramı yoktur. Çünkü hastalık diye tıpta ancak belirli bir nedenden olan, belirli tablolar kastedilir. Hastalık kavramıyla tanımlanmamasının birinci sebebi, psikiyatrik bozukluklar, çeşitli nedenlerden, birden fazla nedenin etkileşiminden ortaya çıkabilir. Her zaman somut, belirgin etkenler söz konusu olmaz. Kişilik özellikleri, genetik faktörler, çevresel, sosyoekonomik-kültürel etmenlerin etkilerinin hangilerinin ne kadar etkili olduğu muğlaktır. İkinci sebep de aynı nedenler bir başkasını etkilemeyebilir. Aynı toplumsal olayları bir çok kişi yaşamış olsa da herkes travmatize olmayabilir; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri göstermeyebilir. Üçüncü sebep diğer bozukluklarla birlikte görülebilir. Bir kayıp yaşayan kişi yas sürecinden sonra depresif belirtiler gösterebilir. Depresif belirtiler, yeniden başka kayıp yaşama ihtimalini yoğun yaşayan birinde kaygılı bir duruma evirilebilir. Hem depresif hem de anksiyete belirtilerini, gösterebilir; uyum bozukluğu tanısı alabilir.

    Nedenler ve sonuçlar ilişkisini sıkı sıkıya bağlamak yanlış çıkarımlar doğurabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı nedensellik bakış açısını dışarıda tutan psikiyatride “hastalık” sözcüğü yerine “bozukluk” kelimesi tercih edilir. Pek çok zorlayıcı, sıkıntı verici durum gündelik işlevsellikte ya da kişinin yetilerinde ve kişiler arası ilişkilerinde uyum bozucu sonuçlar olması halinde “bozukluk” olarak nitelendirilebilir. Yoksa pek çok kişi aynı zorlukları, sıkıntı verici durumları yaşıyor olmalarına rağmen, yaşamlarını çok rahat sürdürebilmekte ve işlevsellikleri de bu durumdan etkilenmemektedir. Akılda tutulması gereken ölçüt, kişinin bundan “kendisinin şikâyetçi olması” ya da kamusal düzen içinde uyumsuzluk doğurucu davranışlar sergilemesidir. Adli konular haricinde, kişinin isteği olmadan “zorunlu” tedavi uygulanamaz.

    “Bana da terapi yapsana”

    Psikiyatrik ve psikolojik sıkıntılar da duygusal, zihinsel ya da davranışsal bozuklukları ortadan kaldırmayı ya da azaltmayı hedefleyen tüm teknikler ve yöntemler psikoterapi olarak tanımlanır. Kökeni Yunanca’dan gelen psikoterapi kelimesi, psycho (akıl, ruh) ve therapy (tedavi, sağaltım) kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Psikoterapinin hedef kitlesi sadece psikopatolojisi olan yetişkin bireyler değildir; çocuklar, ergenler, aileler, çiftler ve çeşitli gruplar da bu hizmetten yararlanabilir.

    Psikoterapi, sadece ruh ve akıl sağlığı ile ilgili bozuklukları tedavi etmeyi amaçlamaz; aynı zamanda iş, aile, okul gibi çeşitli alanlardaki yaşam güçlüklerini çözümlemeyi, psikolojik uyumu arttırmayı ve kişisel gelişime yardımcı olmayı da hedefler. Bunu yaparken de, çeşitli yöntem ve ekollerden yararlanır.

    Psikoterapi, “zorunlu” uygulanan tedaviler olmadığı gibi standardize, yani herkese aynı şekilde uygulanabilen tedaviler de değildir. Psikiyatri için kullanılan en yaygın jargonlardan birisi “hastalık yoktur, hasta vardır.” Yani bireye özgü problemlere yine bireye özgü bilimsel metodolojik bilgi referans alınarak tedavi uygulanır. Tedavi sadece tedavi edici tekniklerin uygulandığı bir süreç değildir. Empatik yaklaşımın iyileşmeye etkisi de göz ardı edilemez. Sadece empatinin iyi olma halini sağlamadığı gibi sadece teknikler de iyi olma halini garantilemez. Terapi, empatik bir ilişkide bilimsel bilgiye dayalı tekniklerin uygulandığı süreçtir.

    “Tecrübeli hastanın” zorluklarıyla ilgili deneyimleri ve bu deneyimlerden öğrendikleri terapi ile birlikte anlamlı hale gelir. Psikoterapinin doğal bir sonucu anlamsız olanı anlamlı hale getirmektir. Ancak anladığımız şeylere “iyi” müdahale edebiliriz. Değişim, düşünerek değil ancak eylemle gerçekleşir.

  • Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri

    Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri

    Kaygı, doğuştan sahip olduğumuz temel duygulardan biridir. Bu duygu, gelecekte karşımıza çıkabilecek tehditlere karşı hazırlıklı olmamızı ve kendimizi korumamızı sağlayan bazı mekanizmaları harekete geçirir. Bu bakımdan yaşamsal olarak kritik ve sağlıklı bir duygudur. Ancak bazen kaygı, insan yaşamında problemli bir döngüye neden olabilir. Şiddetli bir kaygı da tekrar eden ve yaşamı kısıtlayan ataklara kadar varabilir. Bu noktada sağlıklı kaygı ile sağlıksız kaygıyı ayırt etmek ve kaygının yükselmesine neden olan kişilik özelliklerimizi gözden geçirmek ataklarla başa çıkmada bizlere yardımcı olacaktır. Çünkü sağlıklı kaygı bize yardımcı olurken sağlıksız kaygı işlevimizi bozar.

    Sağlıklı kaygı ve sağlıksız kaygıyı nasıl ayırt ederiz?

    Sağlıklı kaygı, yaşamımızda olası görülen konularla ilişkilidir. İçeriğindeki olasılıklar iki elin parmağındaki sayıyı geçmeyecek kadar azdır. Bu olasılıklar konusunda kontrolümüz dahilinde olan çözümler bulabiliriz. Sağlıksız kaygıda ise yaşamımızda olma olasılığı olan ve olmayan bir çok ihtimal zihnimizden geçer. Senaryolar sonsuz sayıdadır. Çözüm bulma konusunda yapabileceğimiz bir şey yoktur. Yani tamamen bizim kontrolümüz dışındaki durumları düşünürüz. Bu sebeple düşünmenin bir faydası da yoktur.

    Bir örnekle yola çıkalım. Diyelim ki şehirlerarası bir yolculuğa kendi aracınızla çıkacaksınız.

    Sağlıklı kaygı örnekleri

    1-Arabanın bakımını yaptırmak, emniyet kemerini takmak

    2- Yanınıza yeterli düzeyde para almak

    3- Kimlik, telefon ve diğer gerekli kişisel eşyalarınızı yanınıza aldığınızdan emin olmak

    4- Otel rezervasyonunuzu yapmak

    Bu 4 alanda bir eksiklik olup olmadığı ile ilgili kaygılanmak tatilinizin yolunda gitmesine neden olur, bu sebeple sağlıklı kaygıdır. Kaygılandığınız konular muhtemel risklerle ilgili mantıklı içeriğe sahiptir. Ve bunlardan birinin eksik olduğunu fark ederseniz kontrolünüzde olduğu için bu konuda çözüm bulabilirsiniz.

    Sağlıksız kaygı örnekleri:

    1. Yolda aracıma bir tır çarparsa

    2. Aniden yolda kesici bir şey ile lastiğim patlarsa

    3. Yolda kalır, kimseye ulaşamazsam

    4. Saldırıya uğrarsam

    5. Yolda kalp krizi geçirirsem

    6. Ben yola çıktığımda ardımda bıraktığım kişilerden birinin başına kötü bir olay gelirse (hastalık-ölüm vb.)

    7. Paramı kaybedersem

    8. Yolculukta panik atak geçirirsem

    9. Otelden hastalık kaparsam

    .

    .

    .

    Sağlıksız kaygı örneklerini daha da arttırabiliriz. Gördüğünüz gibi olasılıkların sayısı sağlıklı kaygıdaki kadar az değildir. Ayrıca olma olasılığı düşük bir sürü felaket senaryosu içerir. Mantıktan uzaktır. Son olarak tamamen kontrolümüzün dışında gelişebilecek olaylardır, yani bu ihtimaller konusunda önlem almamız imkânsızdır. İçeriği abartılı felaket senaryoları ile dolu olduğu için yüksek kaygı, gerilim, huzursuzluk verir. Bu sebeple tamamen işlevsiz, hatta işlev bozan bir örüntüdür.

    Eğer kaygılandığınızı fark ederseniz, aklınızdan geçen, sizi kaygılandıran düşüncelere odaklanın. Eğer sağlıklı kaygıysa, bu kaygıyı kabul edin ve bu konuda neler yapabileceğinizi düşünün. Fakat eğer düşüncelerinizin içeriği sağlıksız kaygıya benziyorsa, bunun sağlıksız kaygı olduğunu, kontrolünüzü aşan bir şey olduğunu, bunu düşünmenin bir faydası olmadığını kendinize hatırlatın ve o düşüncelerden uzaklaşmaya çalışın. Aklınızdan bir çok kötü olasılık geçiyorsa her bir düşünceyi inceleyip gerçekçiliğini sınayamazsınız. Bu sebeple sadece sağlıksız kaygı olarak etiketleyip dikkatinizi başka bir yöne vermeye çalışın. Eğer sadece bir kötü olasılıkla çok meşgul olduğunuzu düşünüyorsanız (örneğin panik atak geçirir ve ölürsem) o zaman o düşünceye karşı mantıklı, gerçekçi düşünceler ile meydan okuyun. Örneğin: ‘’Panik atak geçirebilirim, panik atak gelirse eğer bir süre sonra geçer, panik atakların düşündüğüm gibi (ölüm, kalp krizi vb) bir zararı olmaz’’ şeklindeki bilimsel gerçekçi düşünceleri kendinize hatırlatabilirsiniz.

    Kaygı döngüsünden çıkamıyorum

    Eğer kaygı ile ilgili sürekli biçimde sorun yaşıyorsanız ve bununla kendi kendinize başa çıkmakta zorlanıyorsanız, bu durumu kabul edip bir psikiyatrist ve klinik psikologdan destek isteyiniz. Yapılan çalışmalara göre tedaviyi geciktirmek, kaygı problemlerinin kronikleşmesine neden olabilmektedir. Erken zamanda tedaviye başvurmak, çok daha kısa sürede kaygı duygusunu tanımanıza ve sağlıklı biçimde yönetebilmenize yardımcı olacaktır.

  • Agorafobi

    Agorafobi

    ‘Agora’ Antik Yunan’da ‘pazar yeri’ anlamına gelmekteydi. Agorafobi ise sıklıkla kapalı alan korkusu olarak anılmaktadır. Ancak korkulan durumlar sadece kapalı alanlarla sınırlı değildir. Agorafobi, içinden kaçılması zor durumlarda kalmaya ilişkin duyulan korku, ve bu durumlardan kaçınmayı içeren bir rahatsızlıktır.

    Ahmet 25 yaşında, makine mühendisliği öğrencisidir. Üniversite stajı için gittiği fabrikada penceresiz bir makine atölyesinde bulunması gerektiğinde kendisinde bir şeylerin ters gittiğini fark etmiştir. Mezun olabilmesi için stajını bitirmesi gerekmektedir, bu yüzden ne kadar fabrikaya gitmek istemese de mecburen orada bulunur. Ancak orada durmak zaman geçtikçe zor bir hale gelir. İçinde belirgin bir sıkıntı, göğsünde ağrı, nefes alamayacakmış gibi hissetme belirtilerini yoğun biçimde hissetmeye başlamış, ‘ölüyorum’ diye düşünerek dehşete kapılmıştır. Takip eden günlerde yerin altındaki metro istasyonlarında, AVM lerde, kalabalık açık alanlarda ve üniversite dersliğinde de aynı sıkıntıyı yaşadığını fark etmiştir. Artık hiç evden çıkmak istemez. Evden çıkacağı durumlarda da yanında birinin olmasını ister. Gittikçe içine kapandığı için sosyal hayatı, okulu ve romantik ilişkisi de bu durumdan olumsuz etkilenmeye başlamıştır.

    Ahmet tam olarak Agorafobiden muzdariptir. Tabii bir kişinin Agorafobi tanısı alması için bu belirgin sıkıntının en az 6 aydır sürüyor, belirgin sıkıntıya ve yaşamdaki işlevsellikte düşmeye neden olması gerekmektedir. Zaman zaman hepimiz bazı ortamlarda daralabiliriz, ya da anksiyete tepkileri verebilirirz. Bu doğaldır ve Agorafobi hastası olduğumuz anlamına gelmez. Agorafobi hastalarının belirgin bir kısmı Panik Ataklar yaşamışlardır. Bir kısmı ise aynı zamanda Panik Bozukluk Hastasıdır. Böyle durumlarda hastalık ‘Agorafobili Panik Bozukluk’ olarak geçer. Bazı kişiler ise hiç panik atak geçirmezler.

    Tedavi: Agorafobi tedavisinde bazı antidepresanların etkinliği görülmüştür. Buna ek olarak psikoterapi yöntemleri de tedavide bulunmalıdır. Yaygın olarak Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR yöntemleri kullanılmaktadır. Tedavi görece kısa sürelidir, ancak süre hastalığın şiddetine ve kişide diğer psikolojik rahatsızlıkların (örneğin kişilik bozuklukları) olup olmadığına göre değişkenlik gösterebilir. Agorafobi tedavi edilmezse, kişinin korkuları artma eğilimi gösterebilir. Aynı zamanda korkulan durumlardan kaçınıldığı için yaşamı oldukça daraltan bir hastalık olabilir. Bir çok Agorafobi hastası toplu taşıma ya da otomobilde kaygı yaşadıkları için bu araçları kullanmayı reddederler. Köprülerde sıkıntı yaşadıkları için Avrupa-Anadolu yakası geçişlerini yıllardır yapmayan hastalar vardır. Uçak kullanımından da endişe duyan agorafobi hastaları sıkça görülmektedir. Bu yüzden şehirlerarası seyahatleri yapamazlar ya da ciddi bir sıkıntıya katlanarak zor seyahatler geçirirler. Hayatı ciddi düzeyde etkilediği için tedavi edilmesi oldukça önemlidir.

    Korkular hayatı küçültür, insanı esaret altına alabilirler. Özgürleşmek için korkularla yüzleşmek gerekir.