Kategori: Psikoloji

  • Yeni Gelinler

    Yeni Gelinler

    ESKİDENDE YENİ GELİNLER BÖYLEMİYDİ? SOSYAL MEDYA YÜZÜNDEN Mİ BU HALE GELDİK?

    Sanıyorum eskiden günümüze bakıldığında oluşan en büyük fark, bu ihtiyaçlara gereksinimi hissetme düzeylerimizde (özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanı) ki abartılı artış ile bu ihtiyaçları karşılama yollarının giderilme kanallarının gelişen teknoloji ile değişmesi, artması ve sunileşmesidir. Gelişen internet imkanları ve hızla yaygınlaşan sosyal medya araçları insanların kitlelere ulaşma ve kitlelerden haber alma kaynaklarını artırmaktadır. Bu da ihtiyaçlarımızın giderilmesinde bize farklı ve çeşitli imkanlar sunmak için oldukça önemli bir faktör gibi durmaktadır. Gün geçmiyor ki her yeni gün hayatımıza yeni bir kavram, yeni bir trend, yeni bir terim girmesin.

    Eskiden de ihtiyaçlar çok farklı olsaydı atalarımızdan günümüze gelen gelin-kaynana çatışmaları, insanların kendi maddi varlıklarını göstermeye düşkünlüklerini anlatan deyimler olmazdı. Benim en iyi bildiğim hikayelerden biri, gelin ve görümce arasında geçen ev kapısında yatan köpek örneğidir. “Gelin kocasının ona yeni aldığı yüzüğü gösterebilmek için “ellerini kullanarak kapısının önüne yatmış köpekten bahseder”, görümce ise buna karşılık kolundaki altın bilezikleri sallayarak “hoş hoş” diyemedin mi der. Bugün gelinen durum ise çok farklı değil… Sadece kanallarımız değişti, çeşitlendi ve çoğaldı. Ve bu hikayeler internetin gücüyle herkese canlı canlı aktarılmaya ve duyurulmaya sebep oldu. Doğal bir sonuç olarak da doyum sunileşti.

    BU NEYİN GÖSTERGESİDİR?

    Doğal hiyerarşik ihtiyaçlar listesi insan ruhunun derinleşmesi ve psikolojik anlamda sağlamlığı için aynı düzey ve sıralamada olsa da, gelinen teknolojik imkanlar ve bu imkanlara erişim kolaylığı ile bazı insanların özellikle sevgi/ait olma ve saygı alanlarındaki açlıklarını bu kanallarla doyurma sıklığında ciddi bir artış oldu. O insanları da buna iten yine derindeki aynı ihtiyaçlar… Özellikle yeni kurulan ailelerde yeni rollerle birlikte başlayan bu rollere uyum ve gelinen ailelerin içinde yer edinme kaygısı evliliğin ilk yıllarında hepimizin üzerine düşen baş edilmesi gereken konulardır. Yeni kurulan ailelerde özellikle gelin ve erkeğin aile üyeleri arasında; saygı görme, itibar kazanma, değer görme ihtiyaçları karşılıklı olarak yüksektir ve ilk yıllar çoğu ailede bu dengenin oturtulması ile geçer. Eğer burada ciddi bir dengesizlik varsa, sağlıklı ve sınırları net ilişkiler oturtulamamışsa, erkek kendi ailesi ile yeni kurduğu ailesi arasında iyi bir duruş sergileyemiyorsa, özellikle gelin ve kayınvalide arasında bazen açık bazen yarı açık rekabet, kendini olduğundan fazla gösterme ihtiyacı hisseder. Bazen olduğundan daha iyiymiş gibi kendi ilişkilerini sunma ihtiyaçları da gündeme gelebilir. Ama iki taraf için de verilmeye çalışılan mesaj hep aynıdır; ne kadar değerli, sevilir ve sayılır biriyim.

    Sevgi/ait olma ve saygı hem çok kuvvetli ihtiyaçlardır hem de aslında gerçek anlamda bakıldığında tatmini için çokta komplike olmayan şeylerle giderilebilir. Ama işte gerçek anlamda sorunlar ihtiyaçlar masaya yatırılıp sahici adımlar atılamadığında da ihtiyaç giderek artar ve bugün ki tablo ortaya çıkar. Kafası karışan kişiler suni doyum kanallarını kullanırlar. Bu sebeple de herkes kendi entellektüel düzeyinde ve kendi ihtiyaçlarına yönelik bu araçları kullanarak nasiplenmektedir. Hal böyle olunca, karşımıza da çeşit çeşit renk renk kaba tabirle bazen görgüsüzlük bazen de estetik içeren bir sürü resim, paylaşım çıkmaktadır. Gerçek duyguları ve ihtiyaçları talep etmeyi öğrenemezsek sosyal medya üzerinden laf sokucu mesajlar, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla diyalogları, annesi ve eşi arasında bazen gereksiz poh pohlanıp, bazen bir oraya bir bu tarafa itilen kocaların hikayeleri ve resimleri, bunları takip eden insanları görmeye devam edeceğiz.

    Hayranlık uyandırma, kendini gösterme, onaylanma ihtiyaçlarındaki abartılı artış ile tezat gibi görünse de aynı alanının suni doyum karşılığı abartılı özsaygı, kendini beğenme, narsisizm bu döneme özgü ciddi problemler halini almıştır. Altında yatan en önemli unsur ise psikolojik anlamda hissedilen yetersizlik ve kusurluluk algısı, hayata karşı anlamlı hedefler oluşturamama, tatmin olma sınırının artık günümüzde ucunun açık olmasıdır.Hep daha fazlası artık var! Çağımızın bu tuzağına düşmüş, sadeleşemeyen, özüne dönemeyen, duygularının farkında olmayan, hakiki doyum kanallarını bulamayan çoğu insan bu bataklığın içinde her gün yeni bir deneme ile debelenip durmakta.

    BUNUN SONU NEREYE GİDİYOR? ÇARESİ VAR MI?

    Gelinen noktada son yok sanırım. Her gün yeni bir kavram ve trend çıkıyor. Biz kişisel olarak kendimize dönüp ihtiyacımızı fark edip onu hakiki anlamda giderecek yerler bulmadıkça ve kendimize bir dur demedikçe ucu hep açıktır.

    Doğru olan tüm bu imkanlardan geri durmak değil, hiç takdir edilmeyi istememek, saygı beklememek ya da kayınvalideyi/ gelini red etmek değildir. İhtiyaçların abartılması, doyum noktasındaki abartı ve bu doyumu sağlarken ruhumuzun hiçte ihtiyacı olmadığı kanallarda takılıp kalmak. Esas sağlıksız olan budur. Yoksa kitle ulaşım araçlarıyla haber almak, haberdar olmak, hayatımızdan kesitler sunmak normal düzeyde yani “olsa da olur olmasa da olur noktasında” bu kanalları kullanmakta bir sakınca yoktur. Ama bunu yaparken kanlı canlı ilişkilerinin peşini bırakmayıp, olumsuz duygularımızı fark etmeyi öğrenmek zorundayız. Doğal duygusal tepkilerimizi fark etmeye çalışmaktan, neye ihtiyacım var diye kendimize sormaktan geri durmamalıyız. Emin Olun bunun cevabı daha çok like, kayınvalidemi alt ettim ya da o geline gününü ne güzel gösterdim olmayacaktır.

    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri “hayatı anlamı yaşamanızı sağlayacak amaçlara ve her an temas edebildiğiniz sevilir hissettiğiniz ilişkilere” sahip olmanızdır. Kalıcı mutluluğun ve kendinden/ hayatınızdan memnuniyetin sahip olamadıklarınızla değil sahip olduklarınıza sahip çıkarak onları besleyip geliştirerek elde edeceğinizi unutmayın. Yeni kurduğunuz evliliğinizde “iyi bir gelin, iyi bir eş “ olarak algılanmak istemeniz, yer edinmek ve saygı görmek istemeniz gayet normaldir.Kayınvalidenizle/gelininizle hayalinizdeki ilişkiyi henüz oturtamamış ve kendinizi “istenmeyen” algılıyor olabilirsiniz. Yapmanız gereken sizi rahatsız eden durum ve kişilerin davranışlarını belirleyip, problem odaklı değil, yapıcı bir şekilde rahatsızlık duyduğunuz konuları açıkça karşılıklı konuşarak ifade etmek, ihtiyaç duyduğunuz şeyi karşıdan talep etmek, zamanında olmuş bitmiş hala önünüze gelmeyen konuları unutmak yani sağlıklı ama sınırları net ilişki kurabilmek için adımlar atmaktır. Sosyal Medya aracılığı ile geline/kayınvalideye indirekt yollarla haber göndermeyi bir tarafa bırakıp, pasif agresif (çeşitli bahanelerle ilişkiye ket vurma gibi) davranmaktan vazgeçerek, show üzerinden değil çözüm odaklı yaşamayı öğrenmeye çalışmalıyız.

    Us Psikiyatri Enstitüsü’nden Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu

  • Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Eşlerinden Çok Kazanan Kadınlar

    Kadının erkekten çok kazanması Türk toplumunda Türk erkeğini rencide eden, kıran, kendisini ezilmiş hissetmesini sağlayan bir durum mu?

    Kadını kadın, erkeği erkek yapan özelliklerin bir kısmı genlerle bir kısmı da sosyal öğrenme ile kazanılır. Cinsiyet rollerini oluşturan özelliklerin büyük bir çoğunluğunun genetik etmenli olması söz konusu olmasına rağmen, kadın ve erkeğin toplumsal rolleri yaşadığı ortam ve kültürel öğrenme ile ilgilidir. İnsanlığın ilk çağlarında erkek ava çıkıp av etiyle ailesini beslemek zorundayken, kadın anne rolünde ve çocuklarını koruyup kollamak zorundaydı. Kadının, babanın evde olmadığı durumda çocuklarını koruyabilmesi için korku duygusunun gelişmiş olması gerekirken; erkeğin saldırgan bir yapıya sahip olması avcı karakterinin gereği olarak görülüyordu.

    Dolayısıyla bugün nörobiyolojik araştırmalarla desteklendiği üzere, kadın ve erkeğin biyolojik olarak eşit olduğunu söylemek yanlıştır. Fakat biri diğerinden de üstün değildir. İki cins birbirinden farklıdır.

    Zamanla kültürler oluştukça genlerle belirlenen cinsiyet rollerinin yanında sosyal roller ortaya çıkmış ve kadın erkek arasındaki tüm bu biyolojik farklılıklara rağmen, “duygusal anlamda” bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcısı olarak kabul edilmeye devam edilirlerken, sosyal ve kültürel anlamda her alanda, her kulvarda karşı karşıya gelmeye başlamışlardır. Böylelikle kadının toplumdaki başarısının “erkekleşerek” gerçekleşeceği inancı yaygınlaşmaya başlamış ve kadının toplumsal konumunda cinsiyet rolünün biyolojik boyutunun göz ardı edilmesi söz konusu olmuştur.

    Dolayısıyla konu daha çok kazanmak ya da daha iyi konumda olup olmamaktan daha çok, her iki cinsin de cinsiyet rollerinin sınırlarının netliğinin korunup korunmamasıdır. Bu sınırlar tabi ki de çağlara ve kültürel gelişime paralel olarak farklılık gösterecektir ancak asgari sınır mutlaka korunmalıdır. Yani; kadının toplumdaki rolünün “genetik eğilimleri” dikkate alınmadan değiştirilmesi ona ve erkeğe zarar vermektedir.Erkeği aşağılık duygusuna iten, rencide eden şey; toplumun başarılı kadını erkeksileştirme arzusu ve karşı cinsi birbirlerine doğal düşman gibi algılatarak, birbirleri üzerinde hüküm sürme yarışına sokmasıdır. Bu yarıştan duygusal ilişkiler zararlı çıkmış, kadınlar mağdur edilerek yalnızlığa itilmiş; erkeklerse kaygıya kapılmışlardır.

    Çağımızın kadını bir taraftan özgür olma diğer taraftan korunma ve sevilme ihtiyacı hisseder. Korunma ve sevilme ihtiyacı ne kadar büyük toplumsal başarılar elde etmiş olursa olsun, ne kadar para kazanılıyorsa kazanılsın cinsiyet rolüyle ilgilidir. Bir kadın kendisine sahip çıkan bir erkek olursa tam anlamıyla mutlu olabilir. Unutulmaması gereken bir şey de; kadının korunma ve sevilme gibi psikolojik ihtiyaçları özgürleşmesiyle (yani toplumsal rollerde gösterdiği başarı ve maddi olanaklar) daha da belirginleşir. Bunu görebilen ve bilen erkeğin karşısındaki kadının konumu ne olursa olsun ihtiyacını karşılayabilmesi söz konusu olabileceği için kendini ezilmiş hissedeceği bir durumda söz konusu olmayacaktır. Ancak yine de, Türk toplumu gibi ataerkil aile yapısının egemen olduğu kültürlerde, her türlü sosyoekonomik gelişime rağmen kültürel öğrenme, erkeğin kadından daha çok kazanması ve toplumsal başarısının daha iyi olmasını normalize etmiştir. Bunun tersi durumunda erkek rencide olacak ya da ezilmiş hissedecek diye bir kural olmamakla birlikte; her iki cinsin tercihi (seçenek sunulsa) erkeğin daha çok kazanmasından yana olacaktır. Çünkü bu durum genlerdeki özelliklere ters düşmeyen durumdur. Ve sistem toplumla barışık bir halde olduğunda daha sorunsuz işler. Özellikle ataerkil toplumlarda yetişmiş bireyler diğer durumlarda nasıl baş edeceği konusunda kendisi olmasa bile toplum onu bocalatabilmektedir.

    • Kadın CEO, yönetici, müdür pozisyonlarında olduğunda, kendisi gibi konumda bulunmayan ve kazanmayan erkekler eşlerini aldatıyor mu?
    • Bu bir çeşit aşağılanma duygusunu bastırma yöntemi olabilir mi?

    Aldatma genel olarak karakterin dökülüş biçimiyle alakalıdır. Bir şekilde aşağılanma duygusu yaşayan bir erkeğin bu duyguyla baş edebilme yolları karakterden karaktere farklılık gösterir. Bazı erkekler bu duyguya teslim olur; bazıları yok sayar. Bazılarıysa yıkıcı davranışlara yol açacak şekilde ilişkisine zarar verebilir. Aşağılanma duygusu yaşayan bir birey kendini diğer insanlardan daha kusurlu, daha eksik ve daha değersiz görür. Bu duygularıyla yüzleşemeyen bir erkeğin karakter yapısı da uygunsa aldatma gündeme gelebilir. Çünkü kadın gibi erkek de takdir edilme, onaylanma, beğenilme duygularına ihtiyaç duyar. Aşağılanma duygusu yaşayan bir bireyde kendini beğenmeme, kusurlu ve eksik hissetme söz konusu olacağı için özellikle karşı cinsin ilgisi onun bu yaşadığı duygularını gidermesi için geçici bir iyilik hali sağlayacaktır. Ancak yine belirtmekte fayda var ki, gördüğü ilgi ona iyi gelse de her erkek eşini aldatmamaktadır. Tüm insanlar için geçerli bir şey varsa o da; kişi izin vermedikçe kimse ya da hiç bir koşul kendisine aşağılık hissettiremez. Bu nedenle böyle hisseden bir erkeğin yapması gereken bu duyguyla yüzleşmesi ve bunun kendiyle alakalı bir durum olduğunu kabul edip bunu çözerek daha kaliteli ve doyumlu yaşayabilmek için adım atmasıdır.

    • Seyahatlere çıkan ve gece geç saatlere kadar mesai yapan kadın yöneticiler ev ve eşlerini ihmal ettiklerinden mi sorunlar başlıyor?

    Esas sorun kadınların toplum içinde elde ettiği yeni rollerine erkeğin uyum sağlamamasından ve kadının evdeki konumunun değişmemesinden kaynaklanır. Kadın iş hayatında aktif bir biçimde var olsa da, hiç bir zaman annelik ve ev hanımlığı rolünü terk etmez. Ancak erkek eşine yardım etmez, kadından ev hanımlığı rolünü eksiksiz yapmasını bekler ve eve gittiğinde her şeyin yolunda gitmesini isterse kadının yükü daha da artacağından her iki cins için memnuniyetsizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

    • Bunu sorun etmeyecek erkek/eş var mı?

    Erkeğin hayatından aldığı doyum, kendinden memnuniyeti ve ilişkiden aldığı haz ne kadar yüksekse, eşinin başarılarından memnun olma olasılığı da o kadar artacaktır. Statü yönelimi yüksek olan yani; kendinin ve eşinin toplumsal pozisyonunu önemseyen, zenginliğe, saygıya ve ünvana önem veren erkekler duygusal bağ kurduğu kadının toplumsal konumunun yüksek olmasından rahatsızlık duymaz aksine teşvik edici olabilir.

    Erkeğin karakterinden bağımsız olarak, çiftin yaşadığı ilişkinin kalitesi de bu konuda belirleyici olabilir. Yani; toplumsal dayatmalara rağmen cinsiyet rollerinin farklılığının bilincinde olan, karşılıklı olarak birbirlerine saygı duyup, psikolojik ihtiyaçlarını gidermeye yönelik doyumu yüksek ilişki yaşayabilen çiftler arasında da bunun sorun olması söz konusu değildir.

    • Mutluluğun formülü erkeğin çok kazanmasında mı gizli?

    Bir kadın ne kadar çok kazanırsa kazansın, çeşitli duygusal eğilimleri vardır. Kadının sevilme ihtiyacı erkeğe göre daha fazladır. Kadının çok kazandığında özgürleştiği ancak psikolojik ihtiyaçları karşılanmadığında mutlu olamadığı görülür. Mutluluğun formülü kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarını kabul ederek ve saygı duyarak, bir bütünün parçası gibi birbirlerinin tamamlayıcı olabilmesinde saklıdır.

    Ancak yine de bağımsız, güçlü, koruyucu ve karısı için kendini feda edebilen şeklinde idealize edilen erkek tipi asırlardır süre gelen kültür birikimi sonucunda genlerimize işlenmiştir. Bunun doğal sonucu olarak kadın için mutluluğunun tek formülü erkeğin daha çok kazanmasında olmamakla birlikte; kültür birikimimizin bize işlediği ideal erkek tipine uygun olduğu için o koşul daha çok arzu edilen ve cinsler arası barışın daha kolay sağlanabildiği durum olarak hala kabul görmektedir.

    • Kadın ve erkek eşlere öneriler/tavsiyeler

    Kadınların toplumdaki statüsünün yükselerek iş gücünün büyük bir kısmını elde etmesi kadın ve erkeğin cinsiyet rollerini değiştirdiği ve bununla baş edemeyen erkeklerin kaygıya kapıldığı, kadınların yalnızlığa itildiği sonunda da ikili ilişkilerin zarar gördüğü bir gerçektir. Ancak sevgi genetik bir eğilimdir. Her iki cinsinde temel ruhsal ihtiyacı; birbirlerine güvenli bir şekilde bağlanabilmeleridir. Cinslerin kendi kimliklerini koruyarak, hayatı paylaşabilmesi ilişkilerdeki en önemli unsurdur. İnsan bencil olmadan bağımsız, üstünlük kurmadan özgür olmalıdır. Bunu elde etmekte her iki cinsin emeği ve yatırımıyla olabilir.

  • DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    DEPRESYON KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNA YOL AÇIYOR

    Günümüzde yaygın hastalıklardan biri olan Kronik Yorgunluk Sendromuna fiziksel belirtilerin yanı sıra ruhsal sorunlar da yol açıyor. Daha çok kadınlar ve üst düzey yöneticilerde görülen kronik yorgunluk sendromu çocuklarda da görülebiliyor.Altı ay ve üzeri süren kronik yorgunluk sendromu kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybına da yol açıyor.

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kronik yorgunluk sendromu ve bununla baş edebilme yolları hakkında bilgi verdi.

    En çok İş Gücü Kaybının Görüldüğü Hastalıklar Arasında

    Kronik yorgunluk sendromunu aralıksız en az altı ay süren yorgunluk halinin dışında; bellek ve konsantrasyonda bozulma, boğaz ağrısı, kas ağrısı, çoğul eklem ağrısı, daha önce kişi tarafından bilinmeyen baş ağrısı, dinlendirmeyen uyku ve egzersiz sonrası bitkinlik halinin tabloya eşlik etmesiyle oluşan bir sendromdur. Bu tabloyu açıklayacak başka ağır bir fizik hastalığının olmaması gerekir.Tablonun en çok psikiyatrik hastalıklarla birlikte görüldüğü bir gerçektir. Özellikle depresyon ve anksiyete bozukluğu olan hastalar kronik yorgunluk sendromu açısından da risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarında; beceri isteyen işlerde yavaşlama, planlama, organizasyon ve problem çözme gibi yeteneklerde gerileme vardır. Bunların yanında dikkat kusuru, konsantrasyon düşüklüğü, karar vermede zorluk gibi bulgular görülür. Tüm bu özellikleriyle kronik yorgunluk sendromu, birçok ülkede iş gücü kaybı yapabilen hastalıklar arasında yer almaktadır.

    Kısa Süreli Hafıza Kaybına Yol Açıyor

    Hastalığın en önemli belirtisi yeni veya bilinen bir zamanda başlayan, devam eden bir fiziksel aktivite sonucu olmayan, istirahatle hafiflemeyen, iş, eğitim, sosyal ve özel yaşam aktivitelerinde belirgin azalmaya yol açan bir yorgunluğun olmasıdır. Bu belirtilere kısa süreli hafıza ve konsantrasyon kaybı, boğaz ağrısı, lenf bezlerinde hassasiyet, kas ağrısı, yeni oluşan şekil değiştiren veya ciddileşen baş ağrısı, uyku bozukluğu, yapılan bir iş sonrası 24 saatten fazla sürede geçen kırıklık eşlik etmektedir.

    Kadınlar ve Üst Düzey Yöneticiler Risk Altında

    Kronik Yorgunluk Sendromu daha çok genç erişkin kadınlarda görülmekle birlikte, stres düzeyi yüksek olan işlerde görev yapan üst düzey yöneticilerde ve mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine sahip insanlarda daha yaygındır.

    Stresle Baş Etmeyi Öğrenmek ve Egzersiz Yapmak Önemli

    Hastalığın tedavisinde immunolojik tedavi, uyku tedavisi ve antidepresan ilaç tedavilerinin dışında farmakolojik bir tedavi yöntemi olmayan bilişsel davranışçı terapi (BDT) önem kazanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Psikoterapinin prensipleri çoğunlukla rehabilitasyon temel prensipleriyle yakından ilişkilidir. Hastaların kendi hastalığıyla ilgili inanç̧ ve düşüncelerinin yanı sıra bununla nasıl başa çıkacaklarının ayrıntılı analizine dayanmaktadır. Burada hedef, hastanın hangi düşünce ve davranışlarının semptomları artırdığının saptanmasıdır. Ayrıca stresle baş etme yöntemlerinin öğrenilmesi, mükemmeliyetçi kişilik özelliklerine yönelik farkındalık artırarak bu özelliklerle esneklik kazandırılması, gevşeme ve relaksasyon eğitimi gibi çok çeşitli müdahaleler de Bilişsel Davranışçı Tedavinin prensipleri çerçevesinde tedavide yer almaktadır. Tedavi sürecine ek katkı olarak bu kişilerin aileleri ve varsa çocuklarıyla da konuşulup değerlendirilmeli, bu konuda onlara da destek verilmelidir.

    Önemli bir konuda Kronik Yorgunluk Sendromunda teorik olarak hastalar için aktivite yapmamak yararlıymış gibi görünmesine rağmen, hafif aerobik egzersizler hastanın ağrılarını azaltarak günlük yaşam aktivitelerini artırmaktadır. Egzersiz tedavisi en fazla 30 dakika ve hastanın yorgunluk ve diğer semptomlarına göre günlük 1-2 dakika artırılacak şekilde yapılmalıdır.

    Çocuklarda Altı Ay ve Üzeri Süren Kronik Yorgunluk Önemsenmeli

    Özellikle ergenlik döneminde ve çocuklarda,altı ay ve üzeri süren bir yorgunluk mevcutsa bu kişilerin aile ve öğretmenleri ile görüşülmelidir. Görüşme sonucundaki bilgiler doğrultusunda çocuğa psikolojik ve sosyal destek vermenin tedavide önemli bir yeri vardır. Bu genç̧ vakaların tedaviye iyi yanıt verip 2-4 yıl içinde iyileştikleri ve erişkinlerden daha iyi tedavi süreci gösterdikleri belirtilmiştir.

  • DEPRESYON MEVSİMİ SONBAHAR

    DEPRESYON MEVSİMİ SONBAHAR

    Sürekli uyku hali, genel anlamda kendini mutsuz hissetme ve hiç bir şey yapmak istememe gibi belirtiler sizde de varsa Sonbahar Depresyonuna girmiş olabilirsiniz. Yaz mevsimine veda edip Sonbahar aylarına girdiğimiz şu günlerde iş sorumluluklarımızın artması, hormonel değişiklikler, gün ışığından daha az yararlanma ve havaların serinlemesi gibi nedenler Sonbahar Depresyonuna yol açıyor. Peki,

    • Sonbahar Depresyonu geçici bir durum mu?
    • Korunmak için neler yapmalıyız?

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, Sonbahar Depresyonu hakkında bilgi verdi.

    Ailesinde ya da kendisinde Psikiyatrik Hastalık Öyküsü Olanlar Dikkat!

    Depresyon, kişinin kendini olduğundan daha üzgün ve mutsuz hissetmesidir. Bunun dışında; gündelik aktiviteleri yaparken zorlanması, isteksizlik ve ilgi kaybının oluşması, enerjide düşüklük, yorgunluğun daha fazla hissedilmesi, çok uyuma ya da uyku güçlüğü çekme, nedensiz kilo alma ya da kilo kaybetme gibi insanın hayat kalitesini düşüren ve işlevselliğini ciddi anlamda bozan bir hastalıktır.

    Yapılan araştırmalara göre; genetik yatkınlıkla birlikte hormonel değişiklikler kişide depresyon eğilimini artırmaktadır. Özellikle mevsim geçişlerinde depresif duygu durumu kişiler için risk teşkil etmektedir. Yazı bitirdiğimiz Sonbahar aylarına girdiğimiz şu günlerde, düşen hava sıcaklığı ve günlerin kısalmasından dolayı gün ışığından daha az faydalanmak kişilerde hormonel değişikliklere yol açmaktadır. Serotonin(mutluluk) hormonu düzeyi düşerken, melatonin(uyku) hormonunun düzeyinin yükselmesi; kişide depresyonun oluşmasına uygun zemin hazırlamaktadır. Bu değişiklikler herkeste olmakla birlikte; geçmiş yaşantısında depresif hastalıklar geçirmiş, ailede ya da kendinde depresif ya da psikiyatrik hastalık öyküsü olan ya da genetik yatkınlığı bulunanlar sonbahar depresyonuna daha kolay girebilmektedir.

    Gün Boyunca Devam Eden Mutsuzluk Sonbahar Depresyonunun Habercisi Olabilir

    Sabahları uyanmakta güçlük ya da çok erken saatlerde uyanıp tekrar uyuyamama, gün boyunca devam eden mutsuzluk hissi, ilgi kaybı, gündelik aktiviteleri yaparken zorlanma, enerjide düşme, geçmeyen yorgunluk hissi, konsantrasyonda bozulma, bellek zorlukları yaşamaya başlama, iştahta artma ya da çok azalma, cinsel isteğin kaybı ile değersizlik ve yetersizlik duygularının artması gibi belirtiler Sonbahar Depresyonunun habercisi olabilir.

    Hareket Azlığı Depresyona Zemin Hazırlıyor

    Yapılan bilimsel çalışmalar “hiç bir şey yapmamanın” (yani zorunluluklar dışında hareketlerimizi kısıtlamak, sosyal faaliyetleri azaltmak vs.) depresyon döngüsüne zemin hazırladığını göstermektedir. Hormonel ve mevsimsel değişikliklerden dolayı da sonbaharda harekete yönelik motivasyon kaybı yaşanır. Ancak tüm mevsimsel değişikliklere rağmen kişi zorlayarakta olsa hareket halinin devamını sürdürmesi, depresyondan korunmak için oldukça önemlidir. Psikoterapilerde sık kullanılan bir kavram olarak “önce hareket sonra motivasyon” doğru olan sıralamadır. Yani unutmamak gerekir ki motivasyonu hareketin kendisi getirir.

    Sonbahar Depresyonundan Korunmak İçin Öneriler

    Gün ışığından maksimum düzeyde fayda sağlayacak bir uyku düzeni oluşturulmalı,
    Özellikle günlerin kısaldığı şu zamanlarda güne erken başlanmalı,
    Hava kapalı bile olsa dışarıda hafif tempolu 20-30 dakikalık yürüyüşler yapılmalı ya da gün içinde mutlaka dışarıda vakit geçirilmeli,
    Spor aktiviteleri artırılmalı,
    Sağlıklı beslenmeye her zamankinden daha fazla özen gösterilmeli,
    Sevdiğiniz kişilerle daha fazla vakit geçirilmeli,
    Mümkün olduğu kadar hareket halinde olunmalıdır.

    Sonbahar Depresyonu Bir Kez Başladığından Uzman Desteği Şart

    Tüm çabalara rağmen bahsedilen depresif belirtilerin iki hafta boyunca sürmesi halinde kişinin mutlaka bir ruh sağlığı uzmanına görünmesi önemlidir. Çünkü sonbaharda başlayan depresyonun kişinin soğuk havaya ya da azalan gün ışığına alışmasıyla kendiliğinden geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Depresyon başlarsa düzeyinin daha da ağırlaşması söz konusu olur ve tekrarlayan depresif ataklara yol açar. Sonbaharla birlikte masum bir şekilde başlayan depresif durumun kalıcı bir hal almaması için kişinin psikolojik tedavi alması şarttır.

  • DEPRESYONDAN KURTULMAK İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ

    DEPRESYONDAN KURTULMAK İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ

    Hayattan artık zevk almama, mutsuzluk, durup dururken gözyaşlarına boğulma, enerji düşüklüğü… Eğer sizde de bu belirtiler varsa depresyonda olabilirsiniz. Kişilerin yaşam kalitelerini düşüren ve hayattan beklentilerini azaltan bu rahatsızlıktan kurtulmak ise gün içerisinde yapacağınız gayretlerle mümkün…Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, depresyon belirtileri ve depresyonla baş edebilmek için önerilerde bulundu.

    Bu Belirtiler Depresyon Habercisi

    Depresyon, sürekli bir mutsuzluk ve ilgili kaybına neden olan bir duygudurum bozukluğudur. Ayrıca majör depresif bozukluk veya klinik depresyon adı da verilir. Hissetme, düşünme ve davranma şekillerinizi etkiler ve çok çeşitli duygusal ve fiziksel sorunlara yol açabilir. Normal günlük faaliyetlerinizi yaparken sorun yaşayabilir ve bazen hayatın yaşamaya değer olmadığını hissedebilirsiniz. Bir can sıkıntısı salgınından daha fazlası olan depresyon bir zayıflık değildir ve bundan basit bir şekilde “kurtulamazsınız”. Depresyon orta-uzun süreli bir tedavi gerektirebilir.

    Depresyon belirtileri ise şu şekildedir;

    • Mutsuzluk, gözyaşlarına boğulma, boşluk veya umutsuzluk duyguları,
    • Küçük meselelerde bile kızgınlık patlamaları, duyarlılık veya hayal kırıklığı,
    • Cinsellik, hobi veya spor gibi normal faaliyetlerin çoğu veya tamamında ilgi veya zevk kaybı,
    • Uyku yitimi veya çok fazla uyuma gibi uyku bozuklukları,
    • Küçük işler de bile ek çaba gerektirecek düzeyde yorgunluk veya enerji yoksunluğu,
    • İştahta değişiklikler; sıklıkla iştah azalması ve kilo kaybı, ancak bazı kişilerde iştahın açılması ve kilo alımı,
    • Anksiyete, ajitasyon veya huzursuzluk,
    • Yavaş düşünme, konuşma veya beden hareketleri,
    • Değersizlik veya suçluluk hisleri,
    • Geçmiş hatalara odaklanma veya sorumluluğunuzda olmayan şeyler için kendinizi suçlama,
    • Düşünme, konsantrasyon bozukluğu, yanlış kararlar alma ve gündelik şeyleri hatırlamada sorun yaşama,
    • Sık ve tekrar eden intihar düşünceleri, intihar girişimleri,
    • Sırt ağrısı veya baş ağrısı gibi açıklanamayan fiziksel sorunlar,

    İyileşme Sürecinde Olumsuz Duygulara Kapılmayın

    Depresif belirtiler kişilik özellikleri ile karıştırılmamalıdır. Depresif belirtiler geçicidir ve “karakterinizin değiştiği” ya da “artık kişi olarak eskisi gibi biri olmadığınız” anlamına gelmez. Depresyonda yaşadığınız işlev kaybı, “yetersizlik” anlamına gelmemektedir. Ayağınız kırıldığında yürüyememeniz gibi, depresyonda olduğunuzda da bazı şeyleri yapmakta zorlanırsınız. İyileşme sürecinde dalgalanmalar olabilir. Zaman zaman depresif belirtilerde artış, duygu durumda değişmeler, eski gerçek dışı düşünceler görülebilir. Bu sürecin iyileşme döneminin bir parçası olduğunu hatırlayın ve “eskisi gibi olacağım, başa dönüyorum” şeklindeki olumsuz düşüncelerden kendinizi uzaklaştırın. Aksi takdirde bu tür yorumlamalar geçici olan depresif duygulanımın süresini uzatabilir.

    Depresyondan Kurtulmak İçin…

    Yakınlarınız ve özellikle aileniz ile daha fazla vakit geçirin.
    Duygularınızı ifade edin, diğer insanların ne hissettiğine verdiğiniz önem kadar kendi duygu ve ihtiyaçlarınızı da gözetin.
    Depresyon döngüsünü unutmayın, depresyonda çoğunlukla kişinin bir şey yapma isteği olmaz, uyuma isteği olur ve yaptığı şeylerden zevk almaz. Eğer belirtileri besleyecek şekilde evde oturup, hiçbir şey yapmaz ve içinizden gelmesini beklerseniz depresyonun seviyesini artırabilirsiniz. Bu sebeple mümkün olduğunca böyle durumlarda zevk almasanız da faaliyetlerinizi sürdürmeye devam edin.

    Geçmişe odaklı olmayın, geçmiş hatalar üzerinde durup problem odaklı yaklaşmayın.
    Olumlu duygu ifadelerini artırın. Olumsuz duygu ve düşüncelerinizi yerinde ve zamanında, uygun dozda ifade etmekten kaçınmayın. Unutmayın ki zamanında sergilenen uygun ifade ve aktif davranış, birikimi engelleyecek, küçük artçı depremler büyük depremin önüne geçecektir.
    İyileşme sürecinde dalgalanmalar olabilir, zaman zaman depresif belirtilerde artış görülebilir. Bunu normal karşılayın.

    Aile üyelerinin beraber vakit geçirmeleri önemlidir. Zaman geçirme ev içerisinde ufak bir aktivite ile sağlanabileceği gibi ev dışında da yapılan aktiviteler ile de sağlanabilir.
    Gün aşırı açık havada düzenli yürüyüş yapmanın, antidepresanlarla aynı tedavi edici etkiyi yaptığını unutmayın. Kademeli olarak temponuzu ve yürüyüş sürenizi artırabilirsiniz.
    Ev içinde yatakta geçirdiğiniz süreyi azaltıp, hareketinizi artırabilmek için ev içi sorumluluklar alın.
    Gün ışığından fazla faydalanacak şekilde uyumaya özen gösterin. Geç saatlerde yatıp geç saatlerde uyanmak depresyonu kendi başına sürdüren bir etmendir. Erken yatıp erken kalkmaya kendinizi alıştırın.

  • DEPRESYON HASTALIK HASTALARINDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    DEPRESYON HASTALIK HASTALARINDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

    En ufak bir hastalık ve ya ağrınızı felaket senaryosuna dönüştürüp doktor doktor geziyor, sürekli bedeninizi kontrol edip kaygıya kapılıyor ve teşhis edilmemiş bir hastalığın kendinizde var olduğuna inanıp internetten bununla ilgili araştırmalar yapıyorsanız Hipokondriyasiz yani; “Hastalık Hastası” olabilirsiniz. Hastalık hastası olan kişiler sürekli bedenleri ile ilgili endişe yaşadıkları için depresyona girme olasılıkları da artıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, hastalık hastası kişiler hakkında bilgi verdi.

    Sağlık Durumları Hakkında Sürekli Endişe Yaşarlar

    Hipokondriyasiz (hastalık hastalığı); kişinin fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde en ufak hastalık belirtisi ve ya ağrılarını büyük, ölümcül ya da tedavi edilemez ciddiyette hastalıkların belirtisi olduğuna inandığı, yüksek düzeyde kaygı ile seyreden bir rahatsızlıktır. Bu hastalığa sahip olan kişiler, sağlık durumları hakkında sürekli endişe ederler. Bedenindeki her türlü minimal değişikliğe aşırı derecede tepki verirler. Bütün dikkat henüz tanısı konmamış ve tespit edilememiş ciddi rahatsızlık belirtilerindedir. Bu nedenle de diğer insanlara oranla beden duyumlarına aşırı duyarlıdırlar. Sürekli bedenlerini kontrol etme ya da minimal düzeyde de olsa her hangi bir hastalık belirtisi olabilecek durumları takip etmekle meşguldürler.

    En Basit Ağrılarını Felaketmiş Gibi Yorumlarlar

    Düşünce içerikleri hastalık kuşkuları ve kaygıları ile dolu olduğu için; kalp atımlarını takip etme, nabzını ölçme, vücudunda her hangi bir ağrı olup olmadığını anlayabilmek için dokunma ve nefes alıp verişinin düzenini kontrol etme gibi birçok kontrol davranışları sergilerler. En basit bir ağrıda bile bu belirtiyi felaketmiş gibi yorumlayıp, peşine düşerler. İnternetten belirti tarayıp, en kötü senaryolara inanarak doktor doktor gezerler. Doktorların teşhislerine de güvenemediklerinden genellikle aynı belirti için en azından 2-3 doktora görünüp emin olmaya çalışırlar. Fiziksel bir sebep bulunamadıkça da “tespit edilememiş ciddi bir rahatsızlığı olduğuna dair inançları daha da pekişir. Doktorların kendisini anlayamadıklarını ve hastalığı tespit edemediklerini düşünürler. Alternatif tıp yöntemlerine en çok başvuran kişiler yine bu hastalığa sahip kişilerdir.

    Kaygılarını Artırırlar

    Hastalık kuşkuları nedeniyle sıkıntıyı sadece kendileri çekmez. Yakın çevresindeki kişiler de bu durumdan sıklıkla etkilenirler. Çünkü kişi sürekli en yakınındakileri, kendi evhamı ve kaygısını kontrol edemediği için bunaltır. Aynı zamanda bu kişiler çok çabuk semptom kaparlar. Herhangi bir sohbette ya da izlenilen bir programda yer alan hastalık haberlerinden çabucak etkilenip, bu belirtilerin kendisinde olup olmadığını düşünmeye başlarlar. Beden duyumlarına hassasiyet olmayan belirtilerin var gibi algılanmasına sebebiyet vererek kaygılarını tetikler. İnternetten en çok hastalık taraması yapan kişiler, bu gruptandır. Hastalıklar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırken kaygılarını artırdıklarının farkında olmazlar.

    Bu Kişilerde Depresyon Görülme Oranı Çok Yüksek

    Hastalık hastalığına sahip olan kişilerde depresyon görülme oranı çok yüksektir. Derdine çare bulamayan kişinin karamsarlığa ve umutsuzluğa düşerek hayattan zevk alması azalır. Ayrıca henüz saptanamayan bir hastalığı olduğu inancıyla; hareketlerini kısıtlama ve gündelik aktiviteleri yapmama gibi genel bir motivasyon kaybı yaşarlar. Daha fazla yatakta kalarak hasta oldukları inançları artarken hem de depresyon döngüsüne girmeye başlar. Bütün dikkat bedeninde olduğu için içe çekilme, sosyal aktiviteleri kısıtlama dolayısıyla da toplumsal, sosyal ve mesleki çoğu önemli işlevsellik alanında bozulmalar başlar.

    Bu Belirtiler Sizde Varsa Hastalık Hastası Olabilirsiniz;

    • Elinizde olmadan sürekli teşhis edilememiş ya da sizde var olma potansiyeli olduğunu sandığınız hastalıklar hakkında konuşuyorsanız,
    • Eşiniz, aileniz ve yakın çevreniz artık bu konuda sizden rahatsız olmaya başladıysa,
    • En ufak belirtiyi felaketleştirip internet araştırmaları yapıyor, ciddi bir rahatsızlık endişesiyle sık sık doktora gidiyor ve buna rağmen herhangi bir şey tespit edilemiyorsa,
    • Birden fazla doktora görünmeden içiniz rahat etmiyorsa,
    • Hayattan aldığınız zevk düşmeye başlamış ve tüm düşünce içerikleriniz hastalıklar hakkındaysa,
    • Kendinizi bu konuda çok çaresiz hissediyorsanız,

    Psikiyatrik değerlendirme için mutlaka ruh sağlığı profesyonellerine başvurunuz. Günümüzde etkili psikoterapi uygulamaları ve bazı durumlarda yanında ilaç tedavisiyle bu hastalığı yenebilirsiniz.

  • SONBAHAR DEPRESYONU EN ÇOK KADINLARI SEVİYOR

    SONBAHAR DEPRESYONU EN ÇOK KADINLARI SEVİYOR

    Sürekli uyku hali, genel anlamda kendini mutsuz hissetme, aşırı yemek yeme isteği gibi belirtiler sizde de varsa sonbahar depresyonu kapınızda olabilir. Yaz mevsimine veda edip sonbahar aylarına girdiğimiz şu günlerde gün ışığından daha az yararlanmak ve soğumaya başlayan havalar ruh halimizi olumsuz etkiliyor.

    Özellikle kadınların en çok etkilendiği bu mevsim geçişlerinde sağlıklı bir ruh hali için neler yapılmalıdır?

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır Elbeyoğlu, sonbahar depresyonu hakkında bilgi verdi

    Güneş Işığından Az Yararlanmak Depresyona Yol Açıyor

    Yaz ve kış aylarındaki gün ışığı periyodu ile gece melatonin (uyku hormonu) salınım süresindeki farklılıklar, mevsimsel değişikliklerden etkilenmeye yatkın kişilerde depresyon atağı gelişmesine sebep olmaktadır. Sonbaharda düşen hava sıcaklığı ve günlerin kısalmasından dolayı gün ışığından daha az faydalanmak kişilerde hormonel değişikliklere yol açmaktadır. Serotonin(mutluluk) hormonu düzeyi düşerken, melatonin(uyku) hormonunun düzeyinin yükselmesi; kişide depresyonun oluşmasına uygun zemin hazırlamaktadır. Genel olarak kış aylarında daha çok uykuya ihtiyaç duyulma ihtiyacı da bu durumdan kaynaklanmaktadır. Sonbahar ve kış dönemlerinde artan melatonin uykuyu artırmakta ve aynı zamanda insanlarda iştah artışına da sebep olmaktadır.

    Gün Boyunca Devam Eden Mutsuzluk Sonbahar Depresyonunun Habercisi

    Sabahları uyanmakta güçlük ya da çok erken saatlerde uyanıp tekrar uyuyamama, gün boyunca devam eden mutsuzluk hissi, ilgi kaybı, gündelik aktiviteleri yaparken zorlanma, enerjide düşme, geçmeyen yorgunluk hissi, konsantrasyonda bozulma, bellek zorlukları yaşamaya başlama, iştahta artma ya da çok azalma, cinsel isteğin kaybı ile değersizlik ve yetersizlik duygularının artması gibi belirtiler Sonbahar Depresyonunun habercisi olabilir.

    En Çok Kadınlar Etkileniyor

    Mevsimsel değişikliklere bağlı olarak ortaya çıkan tablo tıpkı depresyon hastalarınkine benzer. Sabahları uyanmakta güçlük ya da çok erken saatlerde uyanıp tekrar uyuyamama, gün boyunca devam eden mutsuzluk hissi, ilgi kaybı, gündelik aktiviteleri yaparken zorlanma, enerjide düşme, geçmeyen yorgunluk hissi, konsantrasyonda bozulma, bellek zorlukları yaşamaya başlama, iştahta artma ya da çok azalma, cinsel isteğin kaybı ile değersizlik ve yetersizlik duygularının artması gibi belirtiler sonbahar depresyonunun habercisi olabilir. Mevsimsel değişiklerden ruhsal olarak en çok kadınlar etkilenmektedir. Bunun sebebi; kadınların serotonin (mutluluk) hormonu duyarlılıklarının daha yüksek olduğudur. Yaygın olarak sonbaharda başlayıp, kış bitimine kadar devam eden bu belirtiler kişilerde ciddi düzeyde işlev kaybına ve hayat memnuniyetinde azalmaya yol açmaktadır.

    SONBAHAR DEPRESYONUNDAN KORUNMAK İÇİN ÖNERİLER

    • Sabah Doğan Akşam Batan Güneşi Seyredin
    • Mevsimselliğe bağlı gelişen depresyona yatkın kişiler sıklıkla, gerek suni bir ışık kaynağının altında ya da güneşli iklimi olan bir yere seyahat ettiklerinde kendilerini çok daha iyi hissettiklerini belirtirler. Bu nedenle, özellikle sonbahar mevsimlerinde imkânınız olduğu sürece sabah doğan ve akşam batan güneşi seyretmeniz ruhunuza iyi gelecektir.

    Açık Alanda Yürüyüş Yapın

    Havanın soğuk olmasına aldırmadan güneş gördüğünüzde mutlaka sporunuzu açık alanda yapmaya gayret etmek ya da düzenli spor yapmıyor olsanız bile güneşli günlerde açık havada hafif tempolu yürüyüşler yapmak gün ışığından fazla faydalanmanızı sağlayacaktır.

    Uyku Ritminizi Ayarlayın

    Gün ışığından fazla faydalanabilmenin bir diğer yolu da, güneş olsun ya da olmasın erken kalkıp erken yatarak uyku ritminizi aydınlıktan daha fazla yararlanacak şekilde oluşturmaktır.

    Eve Kapanmayın

    Eve kapanmak, pasif olmak insanların enerjisini artıran değil azaltan bir faktördür. Bu nedenle aktif olmaya özen gösterin. Gün içinde yapılacak hiç bir işiniz yoksa bile dışarıda vakit geçireceğiniz aktiviteler planlamak önemlidir.

    Sağlıklı Beslenmeye Özen Gösterin

    Hazmı kolay düşük kalorili yiyecekler iyi hissetmemizi sağlar. Bu nedenle iştahınız ne kadar artarsa artsın yiyecek seçimlerinize özen göstermeye çalışın.

    Pozitif Ruh Halinin Devamı İçin Sevdiğiniz Şeyleri Yapın

    Aile, sevilen arkadaşlar, sevilen mekanlar ve hobiler pozitif ruh halinin devamının en önemli ayaklarıdır. Depresif hissetmenin doğal sonucu olan sosyal izolasyonla mücadelede ve hareket döngüsünü devam ettirmede koruyucu faktörlerdir. Bu nedenle isteksizlik yaşıyor bile olsanız sevdiğiniz insanlarla bir arada, özellikle dışarıda vakit geçirmek iyi gelecektir.

    Tüm Bunlara Rağmen Depresyondan Çıkamıyorsanız Uzman Desteği Alın

    Tüm bu önerilere rağmen geçmeyen ve daha da ağırlaşan depresif duygulanım hali söz konusu olduğunda vakit kaybetmeden bir uzmandan yardım almak en doğrusudur. Özellikle geçmişte depresyon tedavisi gördüyseniz, hali hazırda tekrarlayan depresif nöbetleriniz ya da tanısı konmuş bir psikiyatrik rahatsızlığınız varsa mutlaka uzman kontrolünde kalmalısınız.

  • Yeni Aile Modeli

    Yeni Aile Modeli

    Günümüzde alternatif yaşam biçimlerine rağmen, çekirdek aile modeli insanların büyük çoğunluğunun ulaşmaya çalıştığı ideal yapı olarak hala yerini koruyor. Kadının aile içindeki, erkeğin ise çalışma hayatındaki yerinin korunuyor olması bunda en önemli etken olmasının dışında, çocukların ve onların yetiştirilmesinin merkezi önemi de bu yapının sürmesinde önemli bir faktör. Ancak boşanma istatistiklerine bakıldığında her geçen gün yükselen boşanma oranları, evlilik yaşının artması, evli kalınan yılın azalması ve boşanmaların neredeyse çoğunun ilk beş yıl içerisinde olmaya başlaması gibi sonuçlardan;birçok insanın bu ideale göre yaşamaya çalışırken, memnuniyetleri ya da bu modelin kendilerine uygun olup olmadığını sorgulamalarının ön planda olduğunu düşündürmektedir. Belki de artık günümüzde aile idealimizin kendisi mi mutsuzluk sebebi, diye sormanın vakti geldi. Bunun çiftler arasında bırakın konuşulmasını kişinin bireysel dünyasında bile kendisine uymadığını kabullenmesi bile suçluluk duymalarına neden olduğu göz önüne alındığında, çoğu insan bunu kendine sormaktan veya aile idealinden sapmaktansa doğru sayılan aile mitleriyle hayatını mutsuz edebiliyor. Bu mitlerin çoğu da çocuk odaklı.

    Günümüzde insanlar kimlikleriyle ilgili ciddi sorunlar yaşamaktalar, örnek alabilecekleri net bir ideal yok gibi. Değişen ekonomik koşullar, kadınların yeni konumu da bu belirsizlikte önemli rol oynamakta. Günümüzde erkekler ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayan taraf olmaktan ve vazgeçilmez olmazdan çoktan çıktı. Cinsiyetler arasındaki farklılıkların azalması cinsel çekiciliği ortadan kaldırdığı gibi, yeni kurulan ilişkilerin pamuk ipliğinde sürmesine de en önemli etken. Erkekler kaygılı, kadınlar güvende değiller. Oysaki en temel ruhsal ihtiyacımız birine güvenli bağlanmayken, bunun neredeyse imkânsız hale gelmesi ve ne yapacağımız bilmediğimiz bir özgür olma hali…

    İş arkadaşlarıyla toplanılan kahve arası bir zamanda, artan boşanmalar konuşulurken daha önce hiç bilinçli olarak düşünmediğim o an ağzımdan çıkan cümleler geliyor aklıma “en iyi hayat arkadaşı belki de hemcinslerimiz”…Burada kastedilen cinsel yönelimin hem cinslere kayması değil, doyurulmayan duygusal boşlukları hemcinslerin çok daha iyi anlayıp ilişkilerine daha çok güvenebilmesi. Belki de önümüzdeki yıllarda güvenli bağlanma ihtiyacımızı hem cinslerimizle doyurup, onlardan duygusal destek alırken; karşı cinsi sadece anne/baba olarak görmeye başlayıp, adeta bir şirketin yönetimini paylaşır bir ilişki içinde olacağız. Ya da ne yapacağımızı bilmediğimiz özgürlüğümüzle savrulurken, temel ruhsal ihtiyaçlarımızı çocuklarımızla karşılamaya hayatın anlamını onlarda aramaya bir yandan da hayatta kalmaya çalışacağız. Kabullenmesi çok zor, ama belki de ruhumuzu kapsayan varoluşsal kaygılarımızı azaltmanın yolu alternatif yaşam biçimlerinin artık konuşulması, global gelişmeleri, erkeğin ve kadının toplumdaki ve ekonomideki yeri, dinsel değerleri göz önünde bulundurarak yeni bir seçim yapabilmenin mümkün kılınabilir olması. Erkekler kaygılı, kadınlar güvende değiller. Ama ikisinin de en temel ruhsal ihtiyacı aynı “güvenli bağlanma”…Denemeye devam edecekler, farklı farklı biçimlerde de olsa birliktelikler olacak.

  • İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İlişkilerde Adı Konamayan Kâbus: Duygusal Yoksunluk

    İnsanların bağlanma algısı geliştirebilmesi için sevgi, ilgi, eş duyum, saygı, şefkat, anlayış ve korunmaya ihtiyaçları vardır. Yakınlık ve ait olma hissi başkaları ile ilişki kurabilmenin en önemli iki yoludur. Yakınlık en yakın ilişkilerimize (anne, baba, sevgili, eş) ; ait olma hissi ise sosyal ilişkilerimize uyumu sağlamaktadır. Bazı bireyler için erişkinlikte sevilebilir diğeri ile güvenli bağ kurabilme, yakın ve ait hissedebilme oldukça zordur. Aslında bu kişilerde bağlanma problemi hemen göze çarpmaz, hatta çok güzel uyum sağlıyor gibi gözükür ama genellikle favori duygusu (en sık hissedilen) yalnızlıktır, koşulları ne olursa olsun genelde daha önce hiç sahip olmadığı ilişkiyi arzular. Kimsenin onu derinden bildiği ya da onunla derinden ilgilendiğini hissetmez.

    Dolayısıyla yoksunluğuyla başa çıkma sitiline göre genellikle ya karşı cins tarafından her zaman duygusal olarak hayal kırıklığına uğratılma, ya da aşkı platonik yaşamaya daha hevesli olma, ya da duygusal açıdan verici olup tam tersi insanlarla ilişkiyi devam ettirerek bu adı konamayan kâbusla baş etmeye çalışırlar ancak sonuç yine aynıdır daha az yakınlık, daha az aidiyet.Ve içten içe kemiren yalnızlık duygusu ile birlikte sevilme ihtiyacının hiçbir zaman karşılanmayacağına dair derin ve sabit bir inanç söz konusudur. Duygusal yoksunluk deneyiminin tanımlanması oldukça zordur, çünkü içinde çok az düşünce barındır, hisle ilgilidir ve yoksunluk çok erken başlangıçlıdır yani erken dönemde kurulan birincil bakım veren ebeveynimizle ilişkilerden köken alır.

    Duygusal yoksunluğun erişkinlikte yansımaları en çok yakınlık gerektiren karşı cins ilişkilerinde kendini göstermektedir. Farklı yansımaları vardır. Bunlardan birinci insan ilişkilerinde çok ısrarlı olma ve insanlar size ne kadar verirse versin bunun hiçbir zaman yetmemesi. Ya fazla muhtaçsınızdır ya da çok fazla talepkar. Bazı insanlar ise bu yoksunluğu başka insanların ihtiyaçlarını besleyerek telafi ederler. Arkadaşlarının ya da çocuklarınızı ihtiyacını karşılamak için çok fazla çaba içinde olmak ya da insanlara yardım etmeyi içeren işlere yönelmek ya da gönüllü olmak yoksunluğun telafi için mükemmel bir yoldur. Son yansıma ise insanlar tarafından kronik olarak hayal kırıklığına uğratılmak, ilişkilerin sonucunda insanlara duygusal olarak sizin yanınızda olacakları konusunda güvenmemek, anlaşılmadığınızı düşünmek duygusal yoksunluğun neticesidir. Duygusal yoksunluk yetişkinlik hayatında erken dönem bakım verenle ilişkinin niteliğine göre ya tüm hayatı kapsar ya da herkes yoksun bırakan insanlar olarak görülmez, sadece kısıtlı bir alanı kapsar özellikle de âşık olunanı.

    Çoğu insanın çok başarılı bir iş hayatı, oldukça geniş sosyal ilişkileri genel olarak işlevselliği oldukça yüksek bir hayatı olmasına rağmen karşı cins ilişki konusunda tekrarlayan bir örüntü yaşaması, dikiş tutturamaması veya kronik hayal kırıklıkları yaşamasının altında aslında kelimelere dökülemeyen, deneyimlenmesi hatta tespiti oldukça güç bu inanç yatar. Çünkü duygusal yoksunluk eksik olan bir şeydir, çocuğun hiçbir zaman bilmediği bir şey…

    İlişki yaşadığınız kişi size fazla yakınlaşınca ilişkiyi bitirmek için uygun nedenler bulmaya başlıyorsanız, yoksunluğunuzu ilişkinizi sabote ederek pekiştiriyor yani ihmale aşırı hassas hale geliyorsanız, sevgilinizin aklınızı okumasını ve sihirli bir şekilde ihtiyaçlarınızın karşılanmasını bekliyorsanız, ilişkilerde çatışma durumlarında her seferinde derin bir sessizliğe teslim oluyorsanız, ya da fazlasıyla hırçın talepkarsanız içinizdeki “ihmal edilmiş, yoksun” çocuğu hissetmeye çalışın. Anlamak değişimde ilk adımdır.

  • TAKINTILAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

    TAKINTILAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

    Takıntılar hemen hemen artık herkeste mevcut. Günlük hayatta temizlik takıntısı, düzen ve simetri takıntıları, evden çıkarken birkaç kez ocağı kontrol etme ve daha birçok takıntılı düşünceler çoğu kişide yaygın olarak görülmektedir. Takıntılı düşüncelerin her türlüsü kişileri rahatsız etse de bazı takıntılar kişilerin hayatlarını olumsuz etkileyip, Obsesif Kompulsif Bozukluğuna yani takıntı hastalığına yol açıyor.

    • Peki, bu takıntılar nelerdir?
    • Nasıl başa çıkabiliriz?

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, takıntı hastalığı ve bununla başa çıkabilme yolları hakkında bilgi verdi.

    Her Takıntı Hastalık Değildir

    Takıntılı düşünme sadece Obsesif Kompulsif Bozukluğu (takıntı hastalığı) olan kişilerde değil yapılan araştırmalara göre; takıntılı düşünceler çoğu kişide yaygın olarak görülmektedir. İçerik olarak takıntılara çok benzeyen, istenmeyen zorlayıcı düşünceleri (normal takıntılar) Obsesif Kompulsif Bozukluğu(OKB) takıntılardan ayırmak önemlidir. Çünkü biri normalken, diğeri başlı başına tedavi edilmesi gereken bir hastalığın habercisidir. İkisi arasındaki en temel fark; OKB’li kişiler daha çok sayıda takıntı bildirirler ve onların takıntıları daha yoğundur, sıkıntı yaratır ve kontrol etmesi oldukça güçtür.

    Takıntılı Düşünceler Zihninizi Esir Almasın

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunda (takıntı hastalığı) görülen takıntılar kişinin elinde olmadan istemsiz bir şekilde sürekli akla gelen ve genellikle kişiyi rahatsız eden ısrarlı düşünce, görüntü ya da dürtülerdir. Takıntılar bir anda zihninize davetsiz olarak girerler ve istenmezler, uygunsuzdurlar, sıkıntı vericidirler. Takıntılar kişinin kontrolü dışında tekrar eden ve genellikle hoş olmayan konular hakkındadır. Toplumumuzda en çok temizlik, düzen ve simetri ile ilgili takıntılar insanlar tarafından bilinirken, aslında bu takıntı türlerinden sadece bir kaçıdır. Takıntılar çeşitli dalları olan büyük bir ağaç gibi düşünülebilir. Bu ağacın dallarını kirlilik takıntıları, saldırganlık takıntıları, cinsel takıntılar, dini takıntılar, düzen ve simetri takıntıları, hastalık takıntıları ile diğer takıntılar (herşeyi bilmek ve hatırlamak isteme vs.) oluşturmaktadır.

    Tiksindirici Takıntılara Teslim Olmayın

    Takıntının her türlüsü kişiyi oldukça rahatsız etmesine rağmen, özellikle takıntı alanı cinsellik ve dini konularla ilgiliyse kişi bu sıkıntıyı daha fazla yaşamaktadır. Çünkü temizlik takıntısı olan bir insan kendini en fazla “ fazla titiz ” olarak değerlendirirken; saldırganlık, cinsel ya da dini takıntıları olan insanlar kendilerini oldukça olumsuz değerlendirebilmektedirler. Bu kişiler içten içe sapık olduğunu, bastırılmış aşırı cinsel dürtüleri olduğunu, Allah ve din ile ilgili şüpheleri olan günahkar bir insan olduklarını ya da sevdiklerine zarar verme potansiyeli olan tehlikeli insanlar olduklarını düşünerek kendilerinden ya da diğer insanlardan utanırlar. Utanma duygusu bu sıkıntılarını kimseyle paylaşamamaya, dolayısıyla yardım aramamaya sevk ederek uzun vadede sıkıntılarını artıran bir duruma girmelerine sebep olur.

    Kişiliğinize ve Hedeflerinize Uygun Olmayan Takıntılı Fikirler Kaygıya Yol Açar

    Toplumumuzda maalesef elinde olmadan gelen bu tarz düşünce, görüntü ya da dürtü sebebiyle bunu kimseye açamayan, açmaktan utanan ve dolayısıyla obsesyon girdabından çıkamayan çok sayıda tanısı konmamış Obsesif Kompulsif Bozukluğu hastası bulunmaktadır. Oysaki bir kişinin aklına sürekli olarak gelen ve kişiyi rahatsız edip çeşitli önlemler almasına sebep olan “elim temiz değil” düşüncesiyle, “konuştuğu kişinin çıplak olduğu” görüntüsü klinik anlamda bakıldığında farksızdır. Her ikisi de Obsesif Kompulsif Bozukluğunun birer belirtisi olabilir. Yani tüm bunlar Obsesif Kompulsif Bozukluğun farklı görünümlerinden başka bir şey olmayabilir. Unutulmamalıdır ki, takıntılar kişiliğinize, ahlaki değerlerinize, ideallerinize ve hedeflerinize uygun olmayan içerikte fikirler barındırma eğilimindedir. Bu nedenle kişinin elinde olmadan gelen ve kişiyi oldukça rahatsız edip kaygısını artıran, bu takıntılar aklına gelmesin diye çeşitli önlemler alan ya da tekrarlayıcı davranışlarda bulunan kişiler; aklına gelen o düşüncelerin türü ne olursa olsun psikiyatrik anlamda değerlendirilmek için yardım arayışında bulunması önemlidir.

    Düşünceleriniz Takıntılı mı?

    Düşüncelerinizin Obsesif Kompulsif Bozukluğundaki takıntılar olup olmadığını anlayabilmek için psikolojik değerlendirmeden geçmeniz önemlidir. Ancak genel olarak OKB’ deki takıntılar ile normal takıntılar arasında farklar bulunur.

    Buna göre;

    • Takıntılar olumsuz düşüncelerden ya da normal takıntılardan farklı olarak zorlayıcı karakterdedir. Yani aniden, isteğiniz dışı oluşur ve kasıtlı bir şekilde ortaya çıkmazlar.
    • Takıntılar olumsuz düşüncelerden farklı olarak ciddi anlamda rahatsızlık verir ve bütünüyle istenmeyen düşüncelerdir.
    • Takıntılar direnç içerir. Yani, OKB’li çoğu kişi takıntıyla mücadele içindedir. Bastırmaya kafalarından atmaya ya da tekrarlanmasını engellenmeye uğraşırlar.
    • Takıntılar kontrol edilemezler. OKB’li kişiler genellikle takıntıları üzerindeki kontrollerini yitirdiklerini hissederler.
    • Takıntılar benliğe yabancıdır. Yani, takıntıların içeriği genellikle kişilerin temel değerlerine, etik ilkelerine ya da kişiliklerine aykırıdır.

    Takıntılarınızdan Kurtulmanız Mümkün

    Günümüzde OKB yani takıntı hastalığının tedavisinde hem biyolojik hem de psikolojik anlamda ciddi ilerlemeler söz konusudur. İlaç tedavisi takıntıların sıklığını ve bunlardan kaynaklanan stresi azaltmakta yardımcı olmaktadır. Psikoterapi ile de takıntı hastalığı tedavisinde hayat boyu sürecek beceriler öğretilmesi söz konusu olmaktadır. Günümüzde takıntı problemlerinde en başarılı psikolojik tedavi yöntemi olarak kabul edilen bilişsel davranışçı terapilerdir. Bilişsel Davranışçı Terapilerin temel varsayımı düşüncelerin ve duyguların birbiriyle bağlantılı olduğudur.

    Örneğin; birçok kişi takıntılı düşünceler deneyimlemesine rağmen onlardan rahatsızlık duymaz. Nedeni ise o kişilerin bu tip düşünceleri anlamlı, zarar veren ve tehlikeye işaret eden ya da tepki vermeyi gerektiren düşünceler olarak algılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle o düşünceleri zihinlerinden kolayca uzaklaştırabilirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, takıntılı düşüncenin sizde ne anlam ifade ettiğine, sizin o düşünceye olan davranışsal tepkinize odaklanır.