Kategori: Psikoloji

  • Havaların Isısı Artıkça, Sizin Özgüveniniz Azalmasın !

    Havaların Isısı Artıkça, Sizin Özgüveniniz Azalmasın !

    Yavaş yavaş havaların ısınmasıyla birlikte, kıyafetlerimiz de incelmeye başlıyor. Kışın afiyetle televizyon başında yediğimiz gıdalar, kış tembelliğiyle birleşince kilo olarak vücudumuzda birikiyor.

    Yazın giyilen ince kıyafetlerden ortaya çıkan kiloları verme kaygısı,bizi ağır diyetlere itiyor. Bu diyetler bir yandan sağlığımızla oynarken diğer yandan psikolojimizi olumsuz yönde etkiliyor.

    Mevsimler değiştikçe, havalar sıcaklaştıkça üzerinizdeki katmanlar da azalıyor. Herkes git gide daha ince ve daha korunmasız kıyafetler giymeye başlıyor. Bir rüzgar çıktığında montunuzla fazlalıklarınızı örtmek daha kolaydı halbu ki ya da kalın çoraplarla sütun gibi olmayan bacakları kamufle etmek. Sanki baharla birlikte etraftaki tüm zayıf kadınlar ve erkekler sizi süzüyor, “şişman ve çirkinsin! Kimse seni beğenmiyor. Ne giysen de yakışmıyor !” diyor.Sonra tabi ki ardından her pazartesi başlayan diyet işkenceleri kapıyı çalıyor.

    Bu diyetler belki de ismi “diyet” olduğu için işe yaramıyor artık.

    Çevrenizdekiler eleştirileri ile kilo vermeyi amaçlayınca, hangi zayıflama programına uzun süre sadık kalabildiniz?

    Herhangi biri sizin canınızı sıktığında ya da karşıt bir fikirde olduğunda akşam çikolataya saldırdığınızı hatırlayın. Halbu ki aylardır kendinizi aç bırakıp kilo veriyordunuz siz.

    Ya da tatlı denen şeyi hayatınızdan çıkardığınızı söylüyordunuz ne oldu, odanıza kapanıp gizli gizli yediniz?

    Değerinizi ve kilonuzu zihninizde eşit tutmanın baskısı ile ağlayarak kocaman bir dondurmayı yediğinizi hatırlayın.

    Değerli olmak dediğimiz, kiloyla metreyle ölçülebilen bir kavram değildir.

    Kişi, bazı alanlarda başarılı olamasa bile bu onun değerini azaltmaz. Yani siz 36 beden değilsiniz, fazlalık ve selülitleriniz var diye bu durum, sizi diğer zayıf insanlardan daha az sevilmeye layık yapmaz. Bunu sadece, kilonuzu değil de özgüveninizi azaltan düşünceleriniz yapabilir. Özellikle bu kuralcı, baskıcı -meli,malı içerikli (zayıf olmalıyım, o kıyafete sığmalıyım, daha güzel olmalıyım)cümleleriniz yapar.Çünkü mantığınıza oturtmadığınız, dış dünyaya bağlı ve bağımlı attığınız her adım, olmalı!’lı her cümle size öfke, kaygı, reddedilme hissi ve depresyon olarak geri döner. Asıl başarısızlık böyle başlar.

    O zaman gelin, şu “diyetteyim” lafını değiştirip, “sağlıklı yaşamaya çalışıyorum” diyelim. Çünkü yasak olan caziptir. Beslenme şeklinizi ve yaşamınızı birbirine uydurduğunuzda diyet dediğiniz yaptırım bittiğindeki gibi kontrolü kaybetmemiş olursunuz.

    Zararlı maddeleri hayatınızdan çıkarırken, kendinizi de alternatif yöntemlerle ödüllendirin. Abur cubur ve fazla çikolata yerine mevsiminde olan taze meyveler veya atıştırmalık kuru meyveler, miktarı belirli kuruyemişler, süt, yoğurt ve en masum tatlı olarak dondurma diyetisyenlerin de önerisi ile işinizi kolaylaştırabilir.

    Bol su içmek, üzerinizdeki halsizlik ve yorgunluğu atıp daha dinamik olmanızı sağlar ve sürekli acıkmanızı engeller.

    Yürüyüş, hem bedava, hem keyifli hem de en stres atıcı yoldur. Serotonin artışı ile tatlıya olan istek de azalacaktır.

    Hedefleri küçültün. Hedefinize ulaşmanız ne kadar zor olursa pes etmeniz de o kadar çabuk olur.
    Unutmayın ki; AÇ kalarak kilo verilmez sadece beden sağlığı ve özgüveniniz bozulur.

  • GEÇ KALMA SENDROMU SİZİ İŞİNİZDEN ETMESİN

    GEÇ KALMA SENDROMU SİZİ İŞİNİZDEN ETMESİN

    “İşe geç kalmak, mis gibi uyuyup rüya bile görmektir” demiş bir online sözlük yazarı. Ancak bir süre sonra bu güzel rüyaların birer birer kabus olarak karşımıza çıkması da an meselesidir.

    • Her sabah siz de çalar saatinizi en az 5 defa erteliyor musunuz?
    • 6:30’da kalkmak için ayarladığınız saat, en az 45 dakika sonra mı gerçekleşiyor?
    • Onca zaman boyunca kulağınızda garip ve rahatsız edici melodiler…Elinizde alarmını ertelemek için aldığınız telefonla uyuya mı kalıyorsunuz?
    • Ya da gözünüzü açmadan önce ne giyeceğinizi, saçınızı nasıl yapacağınızı, her birine kaçar dakika ayıracağınızı düşünürken bir bakmışsınız, siz hala yataktayken otobüs mü kaçmış?

    Her sabah taksiye giden para ile belki de sevdiğiniz o çizmeyi alabilirdiniz.Ya da patronunuzun azarlaması yerine, mesaiye güzel bir kahve ile başlayabilirdiniz. Eğer buna bir son vermem lazım diyorsanız, neler yapabilirsiniz hep beraber bakalım.

    Sabah rahat uyanabilmek akşamdan başlar. Uyumadan kısa bir süre önce ağır yemekler yememek daha verimli ve sağlıklı bir uykuyu da beraberinde getirir.

    Uyumadan önce izlediğiniz filmler, tartıştığınız konular uyku kalitenizi de olumsuz etkilemektedir.

    Zaman teknoloji çağı. Bizim ona hükmettiğimiz gibi o da bize hükmediyor. Dolayısıyla bazen bilgisayardan hiç bir eksik yanı olmayan telefonlardaki oyunlar, programlar, sosyal paylaşım siteleri yatağınıza kadar girebiliyor. Haliyle gözünüzün etkilendiği o mavi ışıktan dolayı uykuya dalışınız ve uyanışınız kaliteli olmuyor hele bir de sabah ilk işiniz onu elinize almaksa daha başınız yastığın üzerindeyken…

    Tam uyandınız ve her sabah konuşan o ses dedi ki “5 dakika ertele boşver! Yetişirsin nasıl olsa.” İşte bu size tam o anda yataktan fırlamak için bir şaret olsun. Çünkü o 5 dakikalar bitmiyor biliyorsunuz ki.

    Saatinizi her sabah kalktığınız zamandan 1 saat önceye kuruyorsanız, son ana kadar kalitesiz ve yoran bir uyku geçiriyorsunuz demektir; her 5 dakikada bir saati ertelediğinizi düşünürsek. Haliyle, alarmı kalkacağınız vakitten en fazla 15 dakika öncesine kurun ki daha verimli geçsin sevgili yatağınızda uyuduğunuz zaman.

    Kalktığınızda hazırlanmak için geçireceğiniz vakti en aza indirmek için kıyafetlerinizi, takılarınızı, makyaj malzemelerinizi akşamdan seçip hazırlayın. Böylece daha yataktan çıkmadan 10 dakika yapacağınız hazırlanma planları da sizi yormamış olur.

    Duşunuzu akşamdan yaparsanız, uyandığınızda banyonun etrafında duş alsam mı almasam mı diye dolanırken vakit de kaybetmemiş olursunuz.

    Aslında işin özü, yataktan kalkmak. Ve yataktan kalkmadığınız süre boyunca, o gün iyi bir şey olma ihtimali de sıfırdır.

  • Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın !

    Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın !

    “Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın” düşüncesi, mutsuzluk sebebi !

    Günümüzde eğitim seviyesinin artmasıyla birlikte çalışan annelerinde sayısı arttı. Ekonomik gücü artan aileler, çocuklarına artık daha çok para harcarken daha az zaman ayırıyorlar. Özellikle de ailelerin mali açıdan giderek güçlenmesiyle “ben yaşamadım, çocuğum yaşasın” düşüncesi ailelerin hayatlarının merkezimize oturuyor ve çocukları için hiçbir masraftan kaçınmıyorlar. Halbuki bu tutum mutlu olmayan, tatminsiz, ne istediğini bilmeyen çocuklara ve gelecekte bir çok psikolojik sıkıntılarla karşılaşacak bireylere sebep oluyor.

    İşte bu noktada bir kaç diyeceğimiz var. Çocuklarınızın mutlu olmasını her anne baba gibi siz de istersiniz. Hele bir de siz onun yaşındayken hayalinizdeki kırmızı çizmeyi ya da arabayı alamadıysanız, babanız ya da anneniz size çok sarılmadıysa, özel bir okulda okuyamadıysanız ya da pazara gittiğinizde canınızın çektiği her şeyi alamadıysanız.

    Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ancak, gayet masum gibi görünen “Ben yaşayamadım benim çocuğum yaşasın, hiçbirşeyden eksik kalmasın.” cümlesi, sonrasında ciddi davranış bozukluklarına sebebiyet vermektedir.

    Nasıl mı?

    • Her zaman her istediği olan çocuk mutsuz, tatminsiz, huzursuz olur. Neyden nasıl mutlu olacağını da tam kestiremez. Çünkü daha elindekinin kıymetini anlamadan başka bir uyarıcı önüne geliverir. Bu sefer, ona yönelir ancak ondan da diğerleri gibi çabuk bıkar. Sonra “Ben senin yaşındayken bir tane arabayı zor buluyordum sen neden kıymet bilmiyorsun teşekkür etmiyorsun oğlum!” dersiniz.
    • Davranışlarınız ve sözleriniz paralel gitmelidir. “Sen kendin için ders çalışıyorsun bizim için değil ki yavrum.” derken bir yandan da iki dakika ödevin başına geç oturduğunda telaşlanır, iyi not aldığında ise hemen en iyi hediyeyi alırsanız ve diğer çocuklarla karşılaştırırsanız sanki sizin için çalışıyormuş izlenimi verirsiniz ve başaramadığında çocuk ciddi bir suçluluk hisseder.
    • Aynı zamanda çocuğunuzun sorumluluklarını ondan çok üzerinize almaktır bu durum. Sürekli arkasından iten birileri olduğunda neden ödevini kendi oturup yapmaya başlasın ki ya da odasını toplasın? 1 ay önce verilen performans ödevini hala yapmayan çocuğunuz üzülmesin, düşük not almasın diye son akşam sizin yapmanız mesela, ya da karne günü ondan çok heyecanlanıp, elinden koşup almak notlarını.
    • Tek uğraşınız çocuğunuz olmasın. Hayattaki tek odak noktanız çocuğunuz olursa, tüm kaygılarınız, beklentileriniz, öfkeleriniz de ondan yana olur. Sizin yapamadıklarınızı ya da hayallerinizi gerçekleştirmesini ondan beklemek çok da işe yarar bir düşünce olmayacaktır. Çocuğunuz size “Ben istediğim bölümü okuyacağım, senin istediğin mesleği seçmeyeceğim.” dediğinde anlam veremez, yıkılırsınız.
    • Çok fazla verici olduğunuzda yani onun adına her şeyi planlayıp adeta bir fanusta büyüttüğünüzde, bunun karşılığını da ister istemez beklersiniz. Evlendiğinde eşi ile anlaşamaz ya da ona kızan öğretmenine çıkışırsınız.
    • Anne- baba olarak yapacağınız en önemli şeylerden biri de tek ağız olmaktır. Ebeveynlerden biri çocuğa başka bir kural koyarken diğer bunu karşıt bir cümle ile yıkarsa, otorite bozulur ve çocuk kaygı yaşar. Unutmayın ki, sizler iki farklı insansınız. Dolayısıyla herşeyi aynı düşünemezsiniz. Bununla beraber tek bri ortak projeniz var o da çocuğunuz. O sebeple o konuda tek ağız olmak zorundasınız.
    • Tutarlılık oldukça önemlidir. Çocuğunuz oyuncakçıda bilmem kaçıncı bebeği istediğinde önce “Ne anlaşmıştık, bugün sadece gezmeye geldik, oyuncak almayacağım.” dersiniz. Çocuk bir kere sızlanır, açıklayarak “Olmaz” dersiniz. On kere sızlanır, ağlar, “İstiyorum” diye “Hayır” dersiniz. Otuz kere diretir, bağırır, kızar “Böyle öfkeyle istedikçe anlaşamayız seninle.” dersiniz. Elli kere ağlar, ister hatta bir şeylere vurmaya başlar “Madem öyle gidiyoruz o zaman” dersiniz. Elli birincide artık taşar ve “Rezil ettin beni tamam hadi al!” dediğinizde tüm o kurallar, tutum, otorite, saygı sıfırlanır.
    • Çocuğunuza sorumluluk verin. Bu illa ki büyük bir şey olmak zorunda değildir. Bir çiçeğin ya kedinizin suyunun ihmal edilmemesi onun görevi olsun mesela. Önce bir süre beraber yaparak öğretin sonra o sahip olduğu minik sorumlulukla özgüveni de artacaktır.
  • BAYRAMLAR SOSYALLEŞME FIRSATI

    BAYRAMLAR SOSYALLEŞME FIRSATI

    Bayramlar, tüm toplumlarda milli olsun dini olsun, fertlerin sosyal destek ihtiyacının en yoğun karşılandığı zamanlardır. Kişiler birbirleri ile yakınlaşır, aralarındaki ilişkiler kuvvetlenir, birlik ve beraberlik pekişir, uzun zamandır türlü sebeplerden görüşemedikleri ile sohbet ve paylaşım imkânı doğar. Bununla birlikte geçmiş anılır, geleceğe yatırım yapılır.

    • Peki ya bulunduğumuz zamanda bayramlar nasıl yaşanıyor ve bunun üzerine biz neler yapabiliriz?

    Tarih ve nesiller boyunca halk, ihtiyacı olan sosyal desteği, tekke ve dergâhlardan, derneklerden, kıraathanelerden (okuma evi), kapı önü sohbetlerinden, akraba ziyaretlerinden ve insanın sözel ve fiziksel olarak orada ve o anda olduğu birçok mekândan beslemiştir. Zamanla yok olan bu alanlar ve kavramlar sonucunda halk olarak bizler alternatiflerini bulmaya çalışmış; yer yer yapabilmiş yer yer eksikliğini hissetmişizdir. Şehirleşme, sekülerizm, modernleşme, kültürel ve sosyo-ekonomik ilişkilerdeki değişimlerin, internetin, bizlere hem yararı hem de yabancılaşma ve yalnızlaşma kavramları altında zararları olmuştur.

    İşte bu noktada bayramlar imdadımıza yetişmektedir. Bir insanın ben iyi ve sağlıklıyım diyebilmesi için tıpkı Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün dediği gibi fiziki, ruhi ve sosyal açıdan da iyi olması gerekir.

    Bayramlar sosyalleşmemizi ve aldığımız sosyal desteği pekiştirdiği için,

    • Bir gruba ait olma,
    • Kendimizi ifade edebilme,
    • Benlik saygısı,
    • Sevgi,
    • Şefkat,
    • Zorluklarla,
    • Stresle ya da belki de hastalıklarla başa çıkabilme

    gibi gereksinimlerimizi karşılar; bol tebessüm ve paylaşımla birlikte yalnızlık hissinin depresif kokusundan uzaklaştırırlar.

    Karşılık beklemeye alışmış bencil tarafımızı eğitir; sevgiyi, ilgiyi vermede ilk adımı atan taraf olmayı öğretirler. Hali hazırdaki değerli olma durumumuzu, sadece sosyal ağlar üzerinden reyting almaktan ibaret olmayacağını hatırlatırlar.

    Kısacası, son zamanlarda şehrin karmaşasından kaçmak için tatil fırsatı olarak algılanan bayramların duygusal, maddi, manevi, koruyucu, rahatlatıcı, anlamlandırıcı birçok yararı vardır.

    Gülümsemesi, neşesi, paylaşımı, keyfi ve tabi ki şekeri (dişçiler duymasın) bol bir bayram dilerim.

  • ÇARPIK KADRAJLAR

    ÇARPIK KADRAJLAR

    “…zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz? Bu da başka bir yazının konusu olsun. “ demiştik en son…

    Öncelikle SİZ’den başlamalı. Siz’in kim olduğunuzu, isminizi bilmiyorum. Nerelisiniz, tipiniz nasıl, yaşınız kaç, sosyal statünüz nedir…beni de ilgilendirmiyor. Ancak benim tek bildiğim sevgili

    Maslow’un piramidinin en üst seviyesindeki Kendini Gerçekleştirme gereksinimine sahip olmaya layık olduğunuz.

    Maslow, bir ihtiyacın karşılanmadan diğerine geçilemediği gereksinimlerimizi şu şekilde sıralamıştır.

    1. Fizyolojik gereksinimler(yemek yemek, nefes almak, su içmek, cinsellik, uyku,denge,boşaltım)
    2. Güvenlik gereksinimi(can güvenliği, iş, aile, mülkiyet güvenliği)
    3. Bir gruba ait olma, sevgi, gereksinimi(şefkat, arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
    4. Saygınlık gereksinimi(tanınma, kendine saygı, özgüven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı, sosyal statü sahibi olma)
    5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi(potansiyelini gerçekleştirme, mükemmelleşme, erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

    Şimdi bu piramitte ilk 2 koşul zaten her birimizde var. Var ki şu anda bu yazıyı rahatlıkla okuyabiliyorsunuz. 3. şartla beraber biraz zorlanmalar başlıyor.

    • Son gereksinime kadar giderken yolda bazıları tekliyor, kimi öksürüp kimi aksırıp bir şekilde ilerlemeye çalışıyor… değil mi?
    • Peki nedir bizim yolumuza çakıl taşları dizenler?

    İşte biz bunlara “Bilişsel Çarpıtmalar ” diyoruz.

    • Elbette ki tek neden bunlar değil ama birazdan sayacağım gerçek dşı değerlendirmeler, başlamak için güzel bir konu değil mi?

    Hep ya da Düşüncesi: Halbuki hayat gri ve grinin tonlarından ibarettir siyah beyaz olmak yerine. Ama işte bazen zorlaştırıyoruz bu düşünce ile mükemmeliyetçiliği överken. Çektiğiniz fotoğraf ana sayfaya çıkmadıysa “ Ben işe yaramaz bir fotoğrafçıyım! X bile çıktı ana sayfaya bir ben yokum..” Halbuki daha önce benzer başarılar elde eden birbirinden hoş kareleriniz olsa bile…

    Zihinsel Filtre:

    • Yaşanan olaylardaki olumsuz detaylara odaklanmak sizi yormuyor mu? Örneğin X sitesinde fotoğrafları geziyorsunuz. Biri belki de gereksiz ve yersiz bir yorum yapmış her hangi bir kareye. “Herkes de böyle sanatçı kesildi. Bunlar hep böyle. İnsanlar hiç bir şeyi beğenmiyorlar. Şimdi ben yüklersem benim fotoğrafımı da kimse puanlamayacak!”

    Aşırı Genelleme:

    • O gün bulutlar pek yardımsever değil mi?
    • Modeller açısından şanslı hissetmiyor musunuz?
    • Yoksa her çekim günü mü böyle?
    • “Ne zaman çekime çıksam bunlar beni buluyor?
    • Ne şanssız insanım ben! Benden hayatta iyi kare çıkamaz!” mi diyorsunuz?
    • Şimdi tekrar gözlerinizi kapatın ve düşünün çıktığınız 30 çekimin kaçında birkaç aksilik oldu?

    Yazın günü gününe ve sesli okuyun. Okuyun ki çarpıtılmış bilişiniz ile yüzleşmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayın.

    Etiketleme: Aşırı genellemenin hayatınızı daha zorlaştıran halini düşünün, işte etiketleme. “Benden hayatta iyi kare çıkmaz! Ben beceriksiz bir şipşakçıyım!”

    Büyütme ve Küçültme: Kusurlu olduğunuzu düşündüğünüz taraflarınızı büyütüp, olumlu yanlarınızı küçültmeyedir bu. “Ne yaptım ben! Mahvoldum! Nasıl olur da fotoğrafı bu ışıkta çekerim hem de bu diyaframla!” ya da “Ne olmuş yani iyi bir kare yakaladıysam maharet lenste!”… Mutsuzluuk, mutsuzluk gel kucağımıza…

    ”- meli, -malı” Cümleleri: Bu eklerle motive olmaz aksine mutsuz, kızgın, isteksiz hissedersiniz. “Bu gece çektiğim tüm fotoğrafları işlemeliyim. Hatta gruptaki tüm fotoğrafçılardan önce ve hatta hemen siteye eklemeliyim.”

    • Yorucu değil mi?

    Olumluyu Geçersiz Kılma: Sergi açtınız diyelim. Uğraştınız, emek verdiniz ve filanca yerde filanca gün filanca kişileri çağırıp sundunuz fotoğraflarınızı. Gelen konukların beğeni yorumlarını duydukça “Of.. Aslında kibar olmaya çalışıyorlar. Eminim beğendiklerinden değil bunlar!”

    • Tanıdık geldi mi?
    • Ne kadar yorucu ve yıkıcı bir biliş değil mi?

    Zihin Okuma: Aynı sergi açılışındayız. Diyelim ki gelenlerden biri bir köşede pencereden dışarıya bakıyor, dalmış uzaklara. “Gelenleri çok sıktım. O kadar sıkıcı bir sergi açmışım ki adam gezmek yerine dışarıyı izleyeyim daha iyi diyor kesin!” hmmm belki de şimdi aldığı bir telefondan dolayı düşüncelere dalmıştır, ki öyle, ama siz kendi düşüncenize öyle ikna olursunuz ki araştırma gereği duymadan tüm gününüzü hem de sergi açılışınızı mahvedersiniz.

    Falcılık Yapma: Fala inanma falsız da kalma derler ya, bu onlardan biri değil, acı veren bir bilişsel çarpıtma şeklidir. Sergide dışarıya dalıp giden adam var ya, işte o, telefonda kız arkadaşı ile tartıştı. Ancak daha da vahimi yapmakta olduğu falcılık, “Bundan sonra asla düzelmeyecek ilişkimiz. Hiçbir şekilde onu geri döndüremeyeceğim. Eminim bundan!” Gerçekçi olmamasına rağmen o buna inanıp çoktan ümitsizliğin pençesine düşmüştür bile.

    Kişiselleştirme: Hiçbir mantıksal açıklaması olmaksızın, bir temele dayandıramadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstleniverirsiniz. Sonuç, büyük bir suçluluk hissidir. “Ben olmasaydım burada çıkmazdık çekime ve o daha iyi kareler çekerdi. Ben iyi bir çekim arkadaşı değilim. Hepsi benim hatam!” Hâlbuki başkalarının yaptığı sizin değil onların sorumluluğudur.

    Zor görünen insanların çoğunda, ya da yorucu hayatların büyük kısmında bilişsel çarpıtma örneklerini görebiliriz. İlk adım onların farkına varmaktır.
    Ve,
    Sevgili okuyucu, dünyanın en iyi terapistine de gitseniz, dünyanın en harika ilacını da kullansanız; iç görünüze giden patikayı reddederseniz, bir sonuç alamazsınız. Öncelikle SİZ istemelisiniz gelişmeyi, gelişmeye giden yola çıkmayı.

  • RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    • Hobileriniz neler?
    • Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?

    Soruları ile sıkça karşılaşırız hayatta.

    • Peki, nedir bu hobi yani Türkçesi ile uğraşı, merak?
    • Ne işe yarar ve biz insanoğlu neden ona ihtiyaç duyarız?
    • O olmazsa ne olur?

    Sanırım bu noktada, bizi bir hobiye gereksinim duymaya iten stres ve tükenmişlik kavramından bahsetmek daha doğru olacaktır.

    Günlük hayatın koşuşturmasında ve başta iş hayatında stres, yaşamımıza etkisi ve sonuçları itibariyle oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli davranış kalıplarımız, hayatı algılayışımız, iş dünyasındaki rekabet ya da tekdüzelik, çalışma ortamı, iş doyumunun azalması ile stres düzeyimiz de artmaktadır.

    Özellikle yapılan iş ile artan gerilim uzun süre devam edip, verimliliğimizi düşürmeye, iletişimsel bazda sorunlar, duygusal açıdan gerginlik yaratmaya başlar; yorgun, bezmiş, hiç bir şeyden zevk alamayan ve bunlarla baş edemeyen bir “biz” bırakarak hayata yerleşirse tükenmişlik sendromu olarak da karşımıza çıkmış olur.

    Hastalıklara karşı eskiye nazaran daha hassas olma, uyku bozuklukları, artan baş ağrıları, işe geç gitme ya da gitmek istememe, işi bırakma eğilimi, işte ya da iş dışındaki ilişkilerde yaşanan sıkıntılar, evdeki tartışmalarda artış, kendini değersiz hissetmeye başlama, dikkat eksikliği, çabuk öfkelenme, anksiyete, umutsuzluk gibi belirtiler yaşanır tükenmişlik sendromunda. Bu belirtiler yorucu ve yıpratıcıdır ve depresyon ile beraber seyri de oldukça sıktır.

    Kadınlarda 30-35, erkeklerde de 40-45 yaşlarında daha sık görülen tükenmişliğe karşı ilk önerilerden birisi bir rahatlama yolu bulmak yani kendimize nitelikli zaman ayırmayı öğrenmektir. İş sonrası ya da hafta sonları stresten uzaklaştıracak, belki de günde sadece yarım saat bile olsa, kendimize ait bir zaman. İşte geldik “Hobi”ye
    Türk Dil Kurumu tarafından “Uğraşı, görev ve meslek dışında severek yapılan, dinlendirici, oyalayıcı uğraş.” olarak tanımlanmaktadır hobi denen nimet. Neler vardır hobi olabilecek peki… Fotoğraf çekmek, resim yapmak, tasarımla uğraşmak, ahşap ya da kumaş boyamak, dikiş dikmek, şarkı söylemek, tiyatro ile uğraşmak, bir şeylerin koleksiyonunu yapmak ya da belki de dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraşı…

    Ne kadar çok fikir o kadar çok hobi. Seçtiğimiz hobiler kendimizi tanımamızda da yardımcı olur, rahatlamanın ve kendimizle ilgilenmenin yanı sıra. Yaşama karşı motive eder ve yaratıcılığımızı arttırır.

    • Ev içinde ya da ev dışındaki işimizin dışında da bir şeyler başarabilmek, üretmek ve takdir almak güzel bir duygu olsa gerek değil mi?

    Fotoğraf çekmek örneğin…

    • Bir düşünün bu hobi hayatınıza nasıl girdi?
    • Ona başladıktan sonra neler değişti?
    • Onunla uğraştıkça kendiniz ile ilgili neler keşfettiniz?
    • Neden 3 – 4 yıl öncesine göre daha iyi hissediyorsunuz oysaki saçlarınız daha kır ve bir kaç kg fazlalığınız var?
    • Farkında mısınız 6 yıl öncesine göre daha güler yüzlü, dinlenmiş gidiyorsunuz işinize?

    Aa emekli mi oldunuz, ama kahvehaneye gitmek ya da evde torun bakmaktan daha farklı uğraşlarım var diyorsunuz ne güzel. Arkadaş çevreniz de zenginleşmiş olsa gerek, farklı fikirler farklı dünyalarla tanışmışsınız. Demek hobiniz ile ilgili performans da sergilediniz, ne mutlu size. Bir emek verip karşılığını almak bu olsa gerek.

    Sürekli gelişme eğilimdeki biz insanın kendini gerçekleştirme yolundaki doğru adımlar bunlar.
    Peki şimdi biraz daha yukardan ve dışarıdan bakalım kendimize.

    • Fotoğraf çekerken strese giriyor musunuz?
    • İş hayatındaki baskıyı bu uğraşınızda da hissediyor musunuz?
    • Kadrajımdan çekilin diye kızıyor musunuz?
    • Modeli ya da çevrenizi anlamak, anı yaşamak yerine, rekabete girip yine gergin mi geziyorsunuz? Gezdiğiniz yerlerden çok, iyi kare nasıl yakalarım da diğer fotoğrafçılardan sıyrılırım mı aklınızı kurcalıyor?
    • Hep kaçmak istediğiniz mükemmeliyetçiliğiniz yüzünden mide ağrılarınız yine mi başladı?
    • Yoksa eğlenemiyor musunuz artık fotoğraf çekerken?
    • Ruhunuzu beslemek için çıktığınız bu yolda, ruhunuz mu tükenmeye başlıyor yoksa?

    Eski davranış kalıplarımız bu sefer de hobimizi ele geçiriyor sanki. Zevk verecek ve stresten uzaklaştıracak bir uğraşı olacaktı hâlbuki bu…

    O vakit… Konunun başına tekrar döndükten sonra, zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz?

    Bu da başka bir yazının konusu olsun.

  • Algıların Takım Çalışması

    Algıların Takım Çalışması

    Bu yazı profesyonel olsun olmasın tüm fotoğraf merakı olanlara, yakın model ile çalışmayı sevenlere, insanın olduğu her yerde ben de varım makinemle diyenlere, “amcam/teyzem harika, şimdi buraya bir bakar mısın, evet çok iyi, bir kare daha”… diye hayatının bir anında çekim yapmış okuyucuya gelsin…

    Biz insanoğlu, hayvanlardan ve bitkilerden farklıyız. Bizler düşünür, hisseder ve bunları sözel olarak ifade edebiliriz. Davranışlarımızla kendimizi anlatırız. Zekâmızla medeniyetler kurarız ve yine aynı zekamızla yıkarız. Çalışırız, para kazanırız, severiz, aldatırız ya da aldanırız, vidan azabı duyarız, sonra yine severiz. Dolayısıyla biz diğer tüm canlılardan ayrıyız.

    Ey okuyucu, senden bir tane daha sen var mı?

    Belki ikizin vardır, belki de sana çok benzeyen birisi.

    • Ama ses tonu ile ismi ile cismi ile davranışları ile ya da hayatı ile senin birebir aynın biri daha var mı?
    • Yok, değil mi?

    Bu dünyada bir tane daha sen yok. Dolayısıyla en değerli elmastan bile daha değerlisin okuyucu, tıpkı fotoğrafını çektiğin veya günün birinde çekeceğin modelin gibi.

    Tıpkı konuna, kadrajına model olan bir diğer insanoğlu gibi…diğer her insan gibi… Dolayısıyla çekim sırasında o değeri hissettirdiğinde, inan karşıdaki amca, çocuk, teyze, kadın da ister doğal, ister yönlendirilmiş, birbirinden muhteşem pozlar verecektir. Çünkü fotoğraf çekimi, özellikle içinde yakın plan insan olan, bir takım çalışmasıdır. Takım çalışmasında da algıların, amaçların, beklentilerin (maddi olmak zorunda değil), düşüncelerin aynı olmasa bile benzer pencerelerden bakabilmesi gerekmektedir. Böylece sonuç da iki tarafı da memnun eder.

    Sadece komutlardan oluşan bir çekim süreci belki birkaç dakikada ortalama üstü birkaç poz verebilir fotoğrafçıya ancak, izleyenlere “işte bu ne güzel yakalamış, model ne içten bakıyor ya da burada bir duygu, yaşam var” dedirtebilir mi? “Neden olmasın.” diyenler var sanki. Her şeyi geçelim; diyelim ki muazzam kadrajlı, ışıklı bir kare çekildi. Çok başarılı işlendi. E peki ya model. O ne düşünmüş olabilir acaba… “Bir merhaba bile yok! Şuna bak.. Geldi, fotoğraf çekti ve gitti. Sanki hayvanat bahçesinde bir maymun var burada!” yoksa,

    • “Ne iyi etti beni sallamadan, soruma cevap vermeden, he teyze dedi çıktı gitti” mi?

    Halbuki inanın modelinizle ettiğiniz sohbet belki içtiğiniz çay, onun yaşadığı mekanı paylaşmanız en azından gülümsemeniz önce sahip olduğunuz değeri karşıdakine de hissettirir, ardından o kendi değerini hisseder ve bunun neticesinde de elimize birbirinden güzel fotoğraflar ve tabi ki en önemlisi hoş anılar geçer. Ve aslında her şey bir merhaba kadar yakın ve basittir.

    Ne diyorduk…Evet..Değerli olmandan bahsediyorduk okuyucu… bu değerlilik, bu biricik olma, sana büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaptıklarından sen sorumlusun, başkası değil. Biliyorum bu büyük bir sorumluluk. Ama üzgünüm kimse seni zorla sinirlendirmiyor, sen sinirleniyorsun. Kimse o tercihi yapman, o yolu seçmen için seni zorlamıyor. İleride hangi tercihi yapacağını bilen bir güç olsa da, onu sen seçiyorsun, tıpkı modelinin tercih hakkı olduğu gibi. Çünkü senin bir nefsin var, çünkü bir iraden var ve çünkü sen insansın; yaptıklarından sen sorumlusun, tıpkı bizler gibi.
    İçinde bulunduğumuz durum ve şartlar yeri geldiğinde şekillendirse de bizleri halen daha etkimiz var hayatımıza. Ve bu etki bazen bir merhaba kadar kolay başlar…

  • YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN 10 ÖNERİ

    YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN 10 ÖNERİ

    Yaz aylarının gelmesiyle birlikte sadece doğa hareketlenmeye başlamaz, ısınan hava, uzayan günler, güneşin varlığı insan ruhunu da olumlu yönde etkileyerek enerjide artma, etkinliklere daha kolay motivasyon sağlayabilme, daha pozitif duygular hissetme gibi bir çok etkisi olmaktadır. Tüm bu psikolojik ve davranışsal canlanmanın altında biyokimyasal etmenler olmasının yanında bu etkiler tek başına kuvvetli değildir. Bireysel olarak biraz çabayla yaz aylarını her zamankinden daha verimli, daha keyifli ve daha enerjik geçirebilmek ise elimizde… Teknolojiden uzak, sevdiklerimizle vakit geçirerek, bol bol kitap okuyup, sevdiğimiz aktiviteleri yaparak bir nevi ruh detoksu yapabiliriz.

    İnsan yaşadığı çevreyle, iklim koşullarıyla ve birçok çevresel etkenle birlikte değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yaşanılan olaylarla birlikte mevsim değişiklikleri de ruh hali üzerinde belirli etkilere sebep olmaktadır. Bahar ve yaz aylarında neşeli ve enerjik olunmasına neden olan hormonların salgılanmasında artışlar meydana gelmektedir. Örneğin mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin salgılanması yaz aylarıyla birlikte artar. Yani bir bakıma doğa kendini yenilerken insan ruhunu da yenilemektedir. Tabii bu yenilenme süreci adaptasyonu da gerektirdiği için özellikle bazı insanlar mevsimsel değişiklikle birlikte biyokimyasında yaşanan değişimlere uyum sağlarken zorlanmalarda yaşamaktadır. Özellikle biyolojik olarak depresyona yatkın bireylerde, duygu durum bozukluğu (bipolar bozukluk) olanlarda bu süreç geçici bahar yorgunluğundan daha sancılı geçebilmektedir. Yaz aylarına girdiğimiz bu günlerde gerek uzayan bahar yorgunluğu yaşamamak adına gerekse ruhumuzdaki canlanmayı en iyi şekilde lehimize çevirebilmek için bizimde yapmamız gereken şeyler var.

    YAZIN RUHUNUZU ve BEDENİNİZİ DİNLENDİRMEK İÇİN

    1-Teknolojiyle Aranıza Mesafe Koyun
    Uzayan günler, sıcak havalar, serin akşamlar insanlarla iç içe olmak için gereken motivasyonu vermeye yeter. Yaz aylarında doğayla temasınızı artırmak kadar insanlarla da temasınızı artırmak ruhunuza iyi gelecektir. İnsanlarla sadece telefonla, internetle ve sosyal medya ile iletişimde olmayı kısıtlayıp; sevdiğiniz, özlediğiniz kişilerle daha çok vakit geçirmeye çaba gösterin. Yaşadığımız çağın bizde yarattığı güncel kalma baskısının kurbanı olmayın. Size keyif ve mutluluk veren insanlarla, sosyal medya aracılığıyla değil; elinizi uzattığınızda temas edebileceğiniz yakınlıkta iletişiminizi sürdürün. Sabah kalkar kalmaz ilk yaptığınız şey telefona ya da sosyal medya hesaplarınıza bakmak olmasın. Beyin davranışları ciddiye alır. İstikrarlı ve kararlı bir şekilde teknolojik araçlarla aranıza mesafe koyduktan bir süre sonra, sosyal medya hesabınıza eskisi kadar bakma ihtiyacı duymadığınızı fark ettiğinizde şaşıracaksınız.

    2-Hayatınızda Harekete Yer Açın
    Gündelik hayatın içine karışmadan önce mümkünse dışarda hafif tempolu yürüyüş ya da yüzme gibi güneşle ve temiz havayla temasınızı artıran düzenli spor etkinliklerinde bulunun. Spor için ayıracak vakit bulamıyorsanız, mümkünse sıcaklığın en yoğun olduğu öğle saatleri haricindeki vakitlerde ulaşımınızı yürüyerek sağlamaya çalışın. Gideceğimiz yere yürüyerek gitmek ya da toplu taşıma araçlarını kullanıyorsanız bir kaç durak önce inerek yürümeye vakit ayırmak gibi basit çabalarla hayatınıza hareket katın.

    3-Yavaşlayın
    Az zamana çok iş yetiştirme, hızlı hızlı yemek yeme, hızlı hızlı yürüme, konuşurken bile hızlı konuşma çağındayız. Hızınızı fark ettiğinizde yavaşlayın; daha sakin konuşmaya, daha yavaş yemek yemeye, daha yavaş yürümeye ve daha yavaş araba kullanmaya çalışın. Gündelik hayatın içindeyken mümkün olduğu kadar o anda kalmaya çalışın. Beş duyunuzu harekete geçirecek şekilde etrafınızdaki nesnelere, konuştuğunuz kişinin yüzüne, soluduğunuz havaya ve etraftan yayılan kokulara odaklanmaya çalışın. Makul Beyin sürekli düşünür, gerekli gereksiz her şeyi düşünür, beynin çalışma sistemi budur. Düşüncelerinizin içinde kaybolmayın ve etrafınıza odaklanın.

    4-Ertelediğiniz Şeylerin Listesini Yapın
    Liste yaparken temel ve basit şeylerden başlayın. Ertelediğiniz ev temizliğiniz, ödemediğiniz faturanız, ayırıp da dağıtamadığınız kıyafetleriniz, bir türlü alamadığınız minderiniz gibi öncelikle bizzat yaşamınızın içinde var olan, elinizin altında olan ama sürekli ertelediğiniz şeyleri belirleyin ve en kısa sürede sırayla yapmayı hedefleyin. Unutmayın, hayatınızdan memnuniyet bir gün sahip olacaklarınızla ilgili değildir; sahip olduklarınızın tadını çıkarmakla ve hayatınızın kontrolünün siz de olmasıyla ilgilidir. Kendinizi onunla, bununla, şununla kıyaslamayı bırakın. Herkesin hayatını takip etmeyi de bir tarafa bırakın. Sahip olduklarınızın tadını nasıl çıkarabilirsiniz ona bakın.

    5-Uyku Biyoritminizi Düzenleyin
    Güneş ışınlarından en iyi şekilde faydalanmak ve kendinizi canlı hissedebilmeniz için en önemli şeyin uyuma zamanlarınızı düzenlemek olduğunu unutmayın. Uykuya ihtiyaç süresi kişiden kişiye farklılık göstermekle birlikte ortalama 7-9 saatlik kesintisiz uyku idealdir. Yaz aylarında gece erken yatıp, sabah erken saatler de kalkacak şekilde uyku düzeninizi oluşturun.

    6-Gündüz Uykusu Uyumayın
    Gece uykusunu kesintisiz uyuyabilmek ve ihtiyacımız olan kaliteli uykuyu alabilmek için gündüz yapılan şekerleme uykularından özellikle ileri yaş dönemlerinde ya da bazı rahatsızlıklardan dolayı tıbbi olarak önerilmedikçe uzak durun.

    7- Olumlu Mimikleri Artırın
    Yüz ifadeleriniz ve duygularınız birbirine bağlıdır. Sadece mimiklerini yaparak bir duyguyu ortaya koyabilirsiniz. O yüzden mimiklerinize dikkat edin. Beyniniz sırf mimikleriniz öyle söylüyor diye kızgın, üzgün veya mutlu olduğunuzu düşünebilir. Yani kısacası; daha çok gülümseyin ve sert mimiklerinizi fark ettiğinizde yumuşatın.

    8- Sihirli Kelimeleri Daha Çok Kullanın
    Kendimizle veya durumlarla ilgili ifadelerin ya yapıcı ya da yıkıcı olmak üzere iki yönü vardır. Neyi sık tekrarlarsak bu kendimizle ilgili bilinçaltı inançlarımızı etkiler. Kendi kendinize “ben bunu yapamam”, “ben tembelim”, “bunu başaramam” demek yerine; “deneyebilirim”, “başarmaya çalışabilirim”, “yapabilirim” gibi olumlu ve yapıcı ifadeler kullanmaya çalışın. Ayrıca insanlarla etkileşiminizde de mümkün olduğu kadar “lütfen, rica edebilir miyim? günaydın, iyi akşamlar” gibi gündelik hayatın telaşından ya da içsel / dışsal negatif duygulanımdan dolayı kullanmayı unuttuğumuz “sihirli kelimeleri” daha çok kullanmaya çalışın.

    9- İçsel Farkındalığınızı Artırmaya Çalışın
    İnsanların çoğu duygulara dair bir sürü –meli –malı fikirleriyle doludur. Üzgün hissetmemeliyim, mutlu olmalıyım, öfkemi bastırmalıyım gibi… Ayrıca duyguları negatif ve pozitif duygular olarak görme eğilimi neredeyse herkeste mevcuttur. Dolayısıyla herkes pozitif duyguların peşindedir. Üzüntü, kaygı, öfke ve kıskançlık gibi duygularını bastırmak ya da reaktif bir biçimde birilerine ya da bir şeylere boşaltmakla meşguldür. Oysaki içsel farkındalık yolculuğunun en önemli adımı; duygularımızı başka şeylere yönlendirmeye çalışmadan, bastırmadan, başka bir şeye dönüştürmeden bizzat duygunun içinde kalarak ve mevcut duygumuzun bize iletmek istediği mesajları anlamaya çalışarak gerçekleştirebiliriz.

    10- Kendinize Makul Hedefler Koyun
    Sağlıklı bir ruh halinin ve insanın kendinden memnuniyetinin en önemli belirleyicilerinden biri, hayatta anlamlı yaşamanızı sağlayacak amaçlarınızın olmasıdır. İyi haber kalıcı mutluluğun ve kendinden memnuniyetin dev başarılarla, çok paralarla, sınırları aşan ünle alakası tahmininizden çok daha az düzeydedir. Tek yapmanız gereken kendinize makul, ulaşılabilir ve gerçekçi hedefler belirleyip; o yolda çaba sarf etmektir.

    Seliyha Dolaşır
    Uzman Psikolog
    Us Psikiyatri Enstitüsü

  • KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    1-7 Nisan Kanser Haftası… Kanser hastalığının yaygınlaşması nedeniyle günümüzde birçok kişi kanser ile mücadele ediyor. Hastalığın teşhisi ile birlikte hem ruhen hem de bedenen yaşanacak sorunlar da beraberinde geliyor. Kuşkusuz kanser hastalığında en önemli etkenlerden biri kişinin moralinin yüksek olması… Bu nedenle kanser hastalığının teşhisinin konulduğu andan itibaren tedavi bitimine kadar psikolojik güçlenme ve sosyal destek büyük önem taşıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kanser hastalarında psikolojinin önemi ile ilgili bilgi verdi.

    Hasta İlk Evrede İnkar ve Öfke Duygularını Yaşıyor

    Kanser hastalığının psikolojik sağlık üzerine etkisi daha tanı aşamasında başlamaktadır. Kanser teşhisi konmuş her hasta, psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ancak bu travmanın yoğunluğu; kişinin tehdit oluşturan durumlarla başa çıkma becerisi ve kanser riskini nasıl algıladığı ile doğru orantılıdır. Başlangıçta yaşanan belirsizlik hem hastada hem de ailesinde ciddi endişeler yaratmaktadır. Kanser teşhisi konulan kişiler genellikle “yaşam tehdidi içeren hastalıklara” uyum sürecinde görülen bir dizi psikolojik evreden geçmektedir. Bu evreler inkar, şok ve öfke aşamalarıdır. Bu evrelerin sağlıklı ve hızlı bir şekilde atlatılarak yerini; hastalıkla savaşma, tedaviye uyum gösterme ve umudun alması çok önemlidir. 

    Kanser Hastalığıyla Mücadele İçin Psikolojik Yıkımın Oluşması Engellenmeli

    Hastalığın varlığı kişinin kendisinde ve yakınlarının hayatında ciddi aksamalara yol açmaktadır. Bedensel bütünlüğün bozulması, sağlığın kaybolması, zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci gerektirmesi, ölüm korkusu içermesi gibi etkenlerden dolayı maddi ve manevi birçok kayıplara neden olmaktadır. Tüm bunlar psikolojik bütünlüğü örseleyen durumlardır. Bu nedenle psikolojik yıkımın oluşması engellenerek, hastalığın kabullenilmesi, tedaviye uyumun sağlanması ve her zamankinden çok daha fazla psikolojik iyiliğin sağlanılması, kanser hastalığıyla mücadelede çok önemlidir. 

    Hasta ve Yakınlarında Kanser İle İlgili Yanlış İnanışlar En Aza İndirilmeli

    Medikal tedavi gerekliliklerinin yanı sıra; hasta ve yakınlarında kanser ile ilgili var olan yanlış inanışları en aza indirmek, tedavi başarısını engelleyecek olumsuz yargıları azaltmak, hastaların yaşam kalitesini artırmak, psikolojik iyiliğe katkıda bulunmak, ailelerini ve yakınlarını desteklemek çok önemlidir. 

    Yetersiz Psikolojik Destek Hastada Depresif Belirtilere Yol Açıyor

    Kanser hastalarında tanının konmasıyla birlikte görülen en sık psikolojik tepkiler; düşmanlık, kızgınlık ve öfke gibi duygular da artıştır. Ancak yeterli psikolojik destek alınmadığı koşulda bu belirtiler bir süre sonra kendini depresif belirtilere bırakmaktadır. Depresyon, kanser hastalarında en sık görülen tepki biçimidir. Uykusuzluk, yemeden içmeden kesilme ve ciddi düzeyde içe çekilme ile kendini göstermeye başlar. Bu durum zaten fazla olan hastalığın yükünü daha da arttırmakta ve tedavi sürecine uyumu zorlaştırmaktadır. Ayrıca tedavinin her aşamasında ayrı ayrı ortaya çıkan psikolojik sıkıntıların üzerine eklenmesiyle kişi çok daha yoğun bir travma yoğunluğunun içine girebilmektedir. Bu nedenle hastaların ve yakınlarının kanserin her evresinde (tanı- tedavi- tedavi sonrası- nüks- ilerleme gibi) ruh sağlığı profesyonellerinden yardım alması önemlidir. 
     

    KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    1-7 Nisan Kanser Haftası… Kanser hastalığının yaygınlaşması nedeniyle günümüzde birçok kişi kanser ile mücadele ediyor. Hastalığın teşhisi ile birlikte hem ruhen hem de bedenen yaşanacak sorunlar da beraberinde geliyor. Kuşkusuz kanser hastalığında en önemli etkenlerden biri kişinin moralinin yüksek olması… Bu nedenle kanser hastalığının teşhisinin konulduğu andan itibaren tedavi bitimine kadar psikolojik güçlenme ve sosyal destek büyük önem taşıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kanser hastalarında psikolojinin önemi ile ilgili bilgi verdi.

    Hasta İlk Evrede İnkar ve Öfke Duygularını Yaşıyor

    Kanser hastalığının psikolojik sağlık üzerine etkisi daha tanı aşamasında başlamaktadır. Kanser teşhisi konmuş her hasta, psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ancak bu travmanın yoğunluğu; kişinin tehdit oluşturan durumlarla başa çıkma becerisi ve kanser riskini nasıl algıladığı ile doğru orantılıdır. Başlangıçta yaşanan belirsizlik hem hastada hem de ailesinde ciddi endişeler yaratmaktadır. Kanser teşhisi konulan kişiler genellikle “yaşam tehdidi içeren hastalıklara” uyum sürecinde görülen bir dizi psikolojik evreden geçmektedir. Bu evreler inkar, şok ve öfke aşamalarıdır. Bu evrelerin sağlıklı ve hızlı bir şekilde atlatılarak yerini; hastalıkla savaşma, tedaviye uyum gösterme ve umudun alması çok önemlidir. 

    Kanser Hastalığıyla Mücadele İçin Psikolojik Yıkımın Oluşması Engellenmeli

    Hastalığın varlığı kişinin kendisinde ve yakınlarının hayatında ciddi aksamalara yol açmaktadır. Bedensel bütünlüğün bozulması, sağlığın kaybolması, zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci gerektirmesi, ölüm korkusu içermesi gibi etkenlerden dolayı maddi ve manevi birçok kayıplara neden olmaktadır. Tüm bunlar psikolojik bütünlüğü örseleyen durumlardır. Bu nedenle psikolojik yıkımın oluşması engellenerek, hastalığın kabullenilmesi, tedaviye uyumun sağlanması ve her zamankinden çok daha fazla psikolojik iyiliğin sağlanılması, kanser hastalığıyla mücadelede çok önemlidir. 

    Hasta ve Yakınlarında Kanser İle İlgili Yanlış İnanışlar En Aza İndirilmeli

    Medikal tedavi gerekliliklerinin yanı sıra; hasta ve yakınlarında kanser ile ilgili var olan yanlış inanışları en aza indirmek, tedavi başarısını engelleyecek olumsuz yargıları azaltmak, hastaların yaşam kalitesini artırmak, psikolojik iyiliğe katkıda bulunmak, ailelerini ve yakınlarını desteklemek çok önemlidir. 

    Yetersiz Psikolojik Destek Hastada Depresif Belirtilere Yol Açıyor

    Kanser hastalarında tanının konmasıyla birlikte görülen en sık psikolojik tepkiler; düşmanlık, kızgınlık ve öfke gibi duygular da artıştır. Ancak yeterli psikolojik destek alınmadığı koşulda bu belirtiler bir süre sonra kendini depresif belirtilere bırakmaktadır. Depresyon, kanser hastalarında en sık görülen tepki biçimidir. Uykusuzluk, yemeden içmeden kesilme ve ciddi düzeyde içe çekilme ile kendini göstermeye başlar. Bu durum zaten fazla olan hastalığın yükünü daha da arttırmakta ve tedavi sürecine uyumu zorlaştırmaktadır. Ayrıca tedavinin her aşamasında ayrı ayrı ortaya çıkan psikolojik sıkıntıların üzerine eklenmesiyle kişi çok daha yoğun bir travma yoğunluğunun içine girebilmektedir. Bu nedenle hastaların ve yakınlarının kanserin her evresinde (tanı- tedavi- tedavi sonrası- nüks- ilerleme gibi) ruh sağlığı profesyonellerinden yardım alması önemlidir. 

  • YENİ YILA GİRERKEN 10 ADIMDA ZİHİNSEL DETOKS

    YENİ YILA GİRERKEN 10 ADIMDA ZİHİNSEL DETOKS

    Yeni bir yıla girmemize sayılı günler kala, çoğu insan kendi kendine geçmiş yılın değerlendirmesini yaparken bir yandan da yeni yılla ile ilgili yeni kararlar alır. Yeni bir yıla girerken düşünce hatalarımızı tespit etmek ve onları geride bırakmaya çalışmak, bir anlamda zihinsel anlamda detoks yapmak mümkün.Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır yeni yılda ruhumuzu yenilemek için tüyolar verdi.

    1-FİLTRELEME
    Resmin tümünü görmek yerine olaylarda sadece olumsuzlara odaklanıp olumluları dışlamayı bırakın. Canınızı sıkan bir şey yaşadığınızda tıpkı adil bir yargıç gibi olayı olumlu- olumsuz bütünüyle görmeye çalışın.

    2-YA HEP YA HİÇ
    Olayları ve kişileri “ya iyi ya kötüdür” “ya siyahtır ya beyazdır” gibi kutupsallaştırmayın.

    3-AŞIRI GENELLEME
    Tek bir olumsuz kanıttan tüme genelleme yapmayın ya da kendinizden beklentinizi tek bir olumsuz kanıtla oluşturmayın. “Bir kez bir şey yolunda gitmezse hep aksilik olacaktır” gibi aşırı genelleyici düşünceleri bir tarafa bırakın.

    4-AKIL OKUMA
    Başkalarının aklını okumaktan vazgeçin. Özellikle başkalarının size karşı ne hissettiklerini, ne düşündüklerini kesin olarak bildiğinize inanıyorsanız; akıl okuyorsunuz demektir. Konu başkalarının düşünce ve duyguları olduğunda mutlaka hata payı vardır unutmayın.

    5-FELAKETLEŞTİRME
    Gelecekle ilgili devamlı olumsuz tahminler yapıyorsanız, sürekli felaketi bekliyorsanız ya da “ya şöyle olursa” diye felaket senaryoları yazıyorsanız, olayları değerlendirirken abartılı yorumlara gidiyorsunuz demektir. Geçmişte de olmasından korktuğunuz ama bir sekilde hiç gerçekleşmemiş ya da gerçekleşse bile baş edebildiğiniz olayları aklınıza getirin. Böylece kötü senaryoların sizi korkutmasına izin vermeyin. Unutmayın, hayatta bazı olaylar için baştan önlem alamayız. Önce gerçekleşmesi gerekir.

    6-KİŞİSELLEŞTİRME
    Farklı nedenleri dikkate almadan insanların sözel ya da sözsüz davranışlarının nedenini kendinize yükleyerek, olayları kişiselleştirmeyin.

    7-DUYGULARA GÖRE MANTIK YÜRÜTME
    Duygularınızın gerçeği aksettirdiği doğru değildir. Baş edemeyeceğinize inanıyor olabilirsiniz ama bu baş edemeyeceğinizi göstermez.

    8- -MELİ/-MALI
    Kendiniz ve diğerleri için geliştirdiğiniz “meli ve malı” ile biten kurallardan vazgeçmeye çalışın.“Böyle olmamalıyım” yerine ”böyle olmak istemiyorum” diye düşünmeye çalışmak, değişimi daha hızlandıran bir düşünce şeklidir. Bir olayla ilgili kuralcı düşüncelerinizi farkettiğinizde bunları esnetmeye çalışın.

    9-ETİKETLEME
    Kendinizi ve diğerlerini yargılayıcı ve olumsuz sıfatlarla etiketlemekten vazgeçin.

    10- OLUMLUYU GEÇERSİZ KILMA
    Kendi kendinize olumlu işlerin ya da yaşantıların geçersiz olduğunu söylemekten vazgeçin. Her daim; başarılarınızı “dışsal ve değişebilir” durumlara (yüksek not aldım çünkü sınav kolaydı gibi) ; başarısızlıklarınızı ise “içsel ve değişmez” özelliklere ( zekam yetmediği için zorlanıyorum) bağlıyorsanız olumluyu geçersiz kılıyorsunuz demektir.