Kategori: Psikoloji

  • Güzel Uyanma Rehberi

    Güzel Uyanma Rehberi

    Verimli bir gece uykusunun sağlığımız üzerindeki olumlu etkisi tartışılmaz bir gerçek. Uzmanlar kaliteli gece uykusunun önemini ne kadar vurgulasa da, gün boyunca yaşadığımız stresin ardından, uyandığımızda güzel görünmemiz için sadece 8 saatlik bir gece uykusu uyumak yeterli olmuyor. Güne şiş gözler ve yorgun bir ifadeyle başlamak istemiyorsanız, bu 8 adımı izleyin.

    Yüzünüzü Temizlemeden Yatmayın

    Taze ve ışıldayan bir cilt istiyorsanız, en temel adım cilt temizliğidir. Gece koltukta uyuyakalmak isteseniz de, yüzünüzü yıkamadan yatmayın. En azından başucunuza koyacağınız yüz temizleme mendilleri sayesinde, yorgun ve yoğun günlerinizde de temiz bir ciltle uykuya dalabilirsiniz. Tabii, yüzünüzü yıkadıktan sonra uygulayacağınız krem de çok önemli. Yüzünüzü yıkadıktan sonra mutlaka gece kremi uygulayın.

    Sivilcelerle Savaş İçin Bal ve Zencefil

    Aknelerinizden kurtulmak için doğal yöntemlere başvurabilirsiniz. Bal ve zencefil, bakterilerin en doğal çözümlerindendir. Bırakın, siz uyurken onlar mücadelenize devam etsin. Bu ikiliyi karıştırarak yüzünüzdeki sivilceli noktalara uygulayabilirsiniz.

    Aloe Vera ile Nemlendirin

    Güneş yanığının acısını dindirmede çok etkili olan aloe vera, aynı zamanda iyi bir nemlendiricidir. Cildinizi yumuşatırken yağlandırmaz. Bunun yanı sıra, aknelerle mücadelenizde de yine nokta halinde uygulayabilirsiniz.

    Göz Çevresi Kreminizi Buzdolabına Koyun

    Göz çevresi kreminizi aksatmadan kullanıyor olabilirsiniz.

    Peki ya, soğuk olarak uyguladığınızda daha etkili olduğunu biliyor muydunuz?

    Göz kreminizi buzdolabına koyun ve yatmadan önce soğuk olarak kullanın. Bu sayede sabahları şiş gözlerle güne başlamaktan kendinizi korumuş olacaksınız.
     
    Dudak Peelingi

    Uyandığınızda dudaklarınızın pürüzsüz olmasını istiyorsanız, yatmadan önce dudak peelingi uyguladığınızda farkı göreceksiniz. Evdeki malzemelerden yararlanmak isterseniz, zeytin yağı, şeker ve balı karıştırarak kendi peelinginizi yapabilirsiniz. Peeling sonrasında dudak nemlendiricisi kullanın. Bu sayede öncesinde pul pul dökülen dudaklarınız gece süresince nemlenecektir.

    Hindistan Cevizi Yağı ile Dudaklarınızı Yumuşatın

    Hindistan cevizi yağı, son zamanlarda oldukça popüler ve her geçen gün farklı bir faydası ile gündeme geliyor. Cilt  üzerindeki olumlu etkileri de bunlardan biri. Yatmadan önce dudaklarınıza nemlendirici olarak uygulayabilir, güne yumuşak ve tatlı kokan dudaklarla başlayabilirsiniz. Hindistan cevizi yağını,  aynı zamanda el ve ayak kremi olarak da deneyin, kurumuş cildinizi hızlıca onardığını göreceksiniz.

    Gece Duş Alanlardansanız…

    Dalgalı saçlı kadınların en büyük kabuslarından biri de ıslak saçlarla uyumaktır. Eğer siz de yatmadan önce duş alanlardansanız, saçınızı şampuanladıktan sonra saç kremi veya saç maskesi kullanın. Duştan çıktıktan sonra gece boyunca nemlenmesini ve uyandığınızda yumuşak dalgalarınızın olmasını istiyorsanız, birkaç damla argan yağı uygulayın. Bu sayede, sabahları kabarık ve baş edilmesi güç saçlar yerine doğal ve yumuşak dalgalarla güne başlarsınız. Düz saçlara sahipseniz, aynı formülü uygulayarak elektriklenmenin azaldığını göreceksiniz.

    Rahat Bir Uyku İçin

    Uykusuzluk, saçların ve cildin en büyük düşmanlarındandır.

    Uykusuz olduğunuz günlerde cildinizin mat ve cansız göründüğünü fark ettiniz mi?

    Yastığınızın etrafına sıkacağınız doğal kokular uyumanıza yardımcı olacaktır. Lavanta ve papatya yağları, rahat bir uykuya geçmede etkilidir. Bu tür rahatlatıcı yağları sulandırarak yastık parfümü yapabilir veya bunun için geliştirilmiş ürünleri satın alabilirsiniz.

  • OBEZİTE – ÇOCUKLUK DÖNEMİ İLİŞKİSİ

    OBEZİTE – ÇOCUKLUK DÖNEMİ İLİŞKİSİ

    OBEZİTE – ÇOCUKLUK DÖNEMİ İLİŞKİSİ

    Çocukluk döneminde fiziksel şiddet ve cinsel taciz görmek de obeziteye sebep olabilir. Kişi aşırı kiloyu vücudunu dış etkenlerden koruyan bir zırh olarak görür. Kilo vermeyi bilinçli veya bilinçsiz olarak reddedebilir. Başladığı zayıflama diyetlerini kısa sürede bırakıp tekrar başlamak için direnç gösterebilir.

    Olumsuz bir benlik kavramına sahip olup sosyal işlevleri de bozulur. Bu tür yaşantılar obezitenin gelişimi ve devamına katkıda bulunurlar. Ana-babalar çocuğun yeme davranışını üzerinde çok aşırı bir kontrol oluşturur ve yemeye zorlarsa çocuğun yeme süreci üzerindeki kendi kendini kontrol sistemlerinin gelişiminde yetersizlik ortaya çıkar. Ana-baba veya diğer dış kontrol faktörleri ortadan kalktığında bu çocuklar kendilerini aşırı yemekten koruyan dış kaynaklı kontrolden yoksun kalırlar.

  • OBEZİTENİZ PSİKOLOJİK Mİ?

    OBEZİTENİZ PSİKOLOJİK Mİ?

    OBEZİTENİZ PSİKOLOJİK Mİ?

    Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

    Obezite, besinlerle alınan enerji miktarının, metabolizma ve fiziksel aktivite ile tüketilen enerji miktarını aştığı durumda ortaya çıkar. Obezite özellikle son 20 yılda, bütün dünyada süratle artmakta ve salgın hastalık gibi yayılmaktadır.

    Bu salgından ülkemiz de etkilenmektedir.

    Ülkemizde;

    Kadınların yüzde 14’ü,

    Erkeklerin yüzde 9’u

    Obez.

    Obezitenin psikolojik, genetik, biyolojik ve çevresel sebepleri vardır.

  • Yoksa Bir Umut Var mı?

    Yoksa Bir Umut Var mı?

    Bu yazı tüm evli çiftlere, çalışan çalışmayan tüm bayanlara, evlenme arefesindeki bay ve bayanlara ya da evlenmek kim ben kim diyen tüm gençlere gelsin… Gelsin ki onlar da anne ve babalarına okutsun okuyanlar komşularıyla paylaşsın ve paylaşsın ki aslında içimizde var olan ve bizim farkında pek olmadığımız yaşam enerjimiz daha çabuk açığa çıksın. 

    Hiç eşinizin eve geldiğinde, sizi hiç dinlemediğini düşündüğünüz ya da siz ona gününün nasıl geçtiğini sorduğunuzda paylaşmak yerine, eline bir gazete alıp televizyonun karşısına oturduğu için kızdığınız oldu mu?

    Peki ya siz beyler, hiç tüm gün yoğun bir şekilde evi geçindirmek için çalıştığınız halde o sıcacık yuvanıza döndüğünüzde eşinizin surat asması ve onu bir türlü anlamadığınızı düşündüğü için şaşırdığınız ve sonrasında kızdığınız oldu mu?

    Yoksa eşiniz kendisini evde bir eşya ve çocuk bakıcısı olarak nitelendirdiğinizden mi dert yanıyor? İçten içe sizin hareketli hayatınıza mı özeniyor, ya da çalışıyorsa ona destek olmadığınızı mı düşünüyor,  yoksa konuşacak konularınız mı azaldı? 

    Kadın ve erkeğin iletişim şekli oldukça farklı. Yüz yıllardır bu konu üzerine binlerce yazı yazıldı, hipotezler üretildi. Ancak yapılan araştırmalar şunu gösteriyor ki, erkekler daha çok analitiksel yanı kuvvetli olan sol beyin yarımküresini kullanırken, kadınlar daha çok duygusal yanı güçlü olan sağ yarım küreyi kullanırlar. Bu yüzden bir erkek verdiği ya da verilen mesajı görülen şekli ile algılarken, kadın altındaki anlama bakabilir karşıdan da bunu bekleyebilir. ‘Nerde kaldın?’ derken ‘Seni özledim.’ Demek isteyebilir kadın. Erkek ise tün gün dışarıda ter döküp yorulduğundan eve geldiğinde huzur bekleyebilir ve çocukların şakalaşmalarını, eşinin beklentilerini gürültü olarak nitelendirebilir.  

    Kısaca bu konuda tek bir tarafın suçu olmasa da, düşülen en büyük hata belki de çiftlerin eşlerinin kendilerini mutlu ve iyi hissettirmelerini beklemeleridir. Halbuki ilişkinin sürebilmesi için, çiftlerin ilişkiyi bir şeyler verebilecekleri bir yer olarak görmeleri gerekmektedir, bir şey alacakları değil. Dolayısıyla iki tarafın da eşinin nasıl olsa sonra değişeceğini düşünmek ve beklemek yerine kendilerini değiştirmekten başlamaları sanırım en sağlıklı çözüm olur. Böylece iletişimsel verimliliği arttırma adına büyük bir başlangıç yapmış olurlar.

    Çok resmi gittik, tekrar bize dönelim. Buraya kadar en büyük adımın iki tarafın da harekete geçmesi gerektiğini gördük. Bunun dışında belki de daha da önemli olan kendimizde olmayan bir şeyi başkasından istememek gerekmektedir. Bu her şey için geçerlidir. Karşıdakini suçlamak ilk yol olmamalıdır tartışmalarda. Örneğin beyin okumayı ister istemez hepimiz yaparız. Ancak inanın böyle bir gücümüz yok süperman olmadığımız için. Bunun en güzel kanıtı eşinizle bir oyun oynayın. 2 dakika boyunca hiç konuşmadan gözlerinizin içine bakın ve karşılıklı aklınızdan ne geçiyor tahmin etmeye çalışın. Eminin çoğunlukla yanlış tahmin edeceksiniz. Dolayısıyla önce suçlamak yerine, sen kesin şunu demek istedin demek yerine konuşarak anlaşmaya çalışmak oluşacak gerginliği de azaltacaktır.

    Bunlara ek önce kendimizi sevmeli ve değerli bulmalıyız, kendimize güvenmeliyiz. Hem eşimizi hem kendimizi hiçbir koşula bağlı olmadan içimizdeki olumlu yönde büyümeyle beraber kabul edersek, algılarımız da değişmeye başlayacaktır. Bunun en büyük yardımcısı bir hobi edinmek bence. Çünkü boş zaman faaliyetleri yaşam doyumumuzu etkileyen çok sayıdaki etkenden bir tanesidir. Ebru sanatçısı Mustafa Hakkı Ertan hocanın da dediği gibi üretkenlik güzeldir, özgüveni arttırır böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Resim, fotoğraf, hat, ebru, bir müzik aleti, şiir ya da dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraş olsun, farklı bir dünyaya açılmak ufkunuzu genişletecek ve ilişkinizi de olumlu etkileyecektir. Kendinizi işiniz ve çocuklarınız, eviniz dışında da değerli hissetmeye başlayacaksınız; baba, anne, eş rolünün yanı sıra hobisi olan hatta ve hatta misal ressam olan bir rolle sohbetlerinizi zenginleştireceksiniz. Daha da keyiflisi birbirinizle belki aynı uğraşı seçerseniz beraber hafta sonları gezilere çıkacaksınız ya da kursa beraber gideceksiniz.

    Sizce hayal mi bunlar? 

    Daha bitmedi. Eğer sabah kalktığınızda hazırlanırken, tıraş olurken ya da makyaj yaparken aynadaki yansımanıza gülümserseniz inanın gününüz daha olumlu başlayacaktır. Olumlu başlayan günü olumlu bitirmek yine sizin elinizde unutmayın. İltifat bekliyorsak, önce biz iltifat etmeliyiz. Anlaşılmak istiyorsak önce biz anlamaya çalışmalıyız. Bununla beraber ailede oluşturduğumuz huzur topluma da yansıyacaktır. Bizim doğal olarak mutlu olmayı öğrenmemiz lazım.

    Şartlara bakarsak bu biraz zor gibi ne dersiniz?
    Bu yazı belki bitmez ama umut hep vardır. 
     
     
     

  • Sosyal Fobik Çocuk

    Sosyal Fobik Çocuk

    Bazen tanımadığı birini görünce annesinin bacağının arkasına saklanan, lokantada sipariş vermeye ya da kalabalık ortamlara girmeye çekinen, arkadaş edinemeyen çocuklar görürüz. Öğretmenin sorduğu sorunun cevabını bilse bile parmak kaldırmaktan kaçınır bu çocuklar. Her ne kadar oldukça uslu görünseler de bu kaygı, onların yaşam kalitesini bozduğu gibi depresyonu da çağırabilmektedir.

    Bu aşırı çekingenlik halleri doğuştan gelebildiği gibi çevresel faktörlerden de etkilenmektedir. Ebeveynin kaygılı ve panik yapısı dolayısıyla, etraftan her an bir tehlike ile karşılaşacağını düşünebilir çocuk. Ya da yaşanan bir hastalık, konuşma bozukluğu, vücuttaki şeklen bozukluk,rencide edilme, taciz edilme de yine çocuğun izole olmasında, toplum önünde ciddi kaygı yaşamasında etkili olabilmektedir.

    Bununla beraber olumsuz ve gerçekçi olmayan şekilde, herkesin ona bakacağını, rezil olacağını, azarlanacağını, konuşamayacağını, dayanamayacağını ya da ne yapacaksa hatasız yapması gerektiğini de düşünerek durumun daha da zor hale gelmesine, farkında olmadan fırsat verebilmektedir.

    • Eğer çocuğunuzda bu özellikler varsa neler yapabilirsiniz?

    Öncelikle çocuğun çekingenliğinin nedenlerini fark etmek gerekir ve bunların yerine daha işlevsel düşünce ve davranışların geliştirilmesi sağlanabilir. Bu tür sorunlarda en iyi çözüm hem aile hem de çocukla çalışmaktan geçer.

    • Onu hiç bir şey için zorlamayın ya da çocuğunuza pısırık,çekingen ya da utangaç olduğunu söyleyerek, etiketlemeyin.
    • Çekingenliği sürerse kızmayın ya da çok fazla üzerinde durmayın. Ortama alışması için zaman verin.
    • Yeni ya da bilmediği bir ortama girmeden önce çocuğunuzu hazırlayın. Sakin bir ses tonu ile nereye gidileceğini ve orada kimlerin olacağını önceden açıklayın. Hatta beraber zihninizde canlandırın.
    • Anne babanın ya da çocukla yakından ilgilenen kişilerin kaygılı, çekingen davranışları, çocuğun huzursuzluğunu arttıracaktır. Sizlerin yabancılarla rahat iletişime geçmeniz, çocuğunuzun adına performans kaygısı yaşamamanız onun için iyi bir model olacak ve onu rahatlatacaktır.
    • Çocuğunuzun güvenli ortamlarda sürekli yeni deneyimler edinmesini sağlayın ve aşama aşama daha kalabalık ortamlara girin. Örneğin eve çocuk misafirler çağırın. Ya da çocukların aileleri ile beraber katılabileceği sanat atölyelerine gidin. Ne kadar sosyal ortama maruz kalırsa zihnindeki felaket senaryoları o kadar azalacaktır.
    • Çocuğunuzu cesaretlendirin. Ancak bunu yaparken “Sen yaparsın, sana güveniyorum!” gibi söyleyerek kendisine olması gerektiğinden fazla sorumluluk yüklemeyin. Bu durum onu daha da kaygılandırabilir. Kendisinin nereye gitmek istediğini sorun.
    • Çocuğunuzu aşırı korursanız, sorumluluk almasını engellersiniz. Korkularından kaçmasına böylece sosyal kaygısının daha da büyümesine yardımcı olursunuz.
    • Unutmayın ki beş parmağınızın beşi bile bir değil. Dolayısıyla her çocuk da aynı değildir. Çocuğunuzdaki olumlu özellikleri fark edin ve bunları onunla paylaşın.

    Peki, böyle bir çocukluk geçirdiyseniz ve halen kaygı yaşamaya devam ediyorsanız ne yapabilirsiniz? O da başka bir yazıya…

  • SINAV KAYGISI BAŞARISIZLIĞIN KAPISINI ÇALARSA

    SINAV KAYGISI BAŞARISIZLIĞIN KAPISINI ÇALARSA

    Neredeyse ilk okuldan beri milyonlarca öğrenci belli sınavlara hazırlanıyor. Sen de onlardan birisi isen belki de sınav denilince aklına ilk gelen duygun “kaygı”dır. Ancak unutulmamalıdır ki, kaygı çok da yaşamsal bir duygudur. Performans ve motivasyonunu arttırır. Bununla birlikte eşiği geçip artmaya başladığında yaşam kaliteni düşürüp ve senin gibi bu binlerce öğrencinin de olumsuz etkilenmesine neden olabilir.

    Peki ne yapmak gerekir?

    • *Öncelikle o gün sıradan bir gün; sadece diğer insanların trafikten muzdarip olacağı, ailelerin okul bahçelerinde ve girişlerinde hatta etraflarında sohbet edeceği bir sabah olacak. Eğer genel bir sınav değilse de yine kuşların öteceği, arabaların korna çalacağı ve yine sezon indirimlerinin olacağı bir gün olacak.
    • Dolayısıyla vitamin diye aşırı beslenmeye, yarın sınav var diye günlük sisteminin dışında erkenden uyumaya çalışmaya da gerek yok. Eğer buna zorlarsan kendini, fazla anlam yükleyerek stres seviyeni de arttırmış olursun.
    • Diyelim sınav sınıfının dışında bir yerde. Sınav yerine önceden geldin, oturdun ve sanki herkes senden daha iyi biliyor konuları. Hatta ellerin titremeye başladı bile. Karnın ağrıyor yoksa tuvaletin mi geldi? Ya sen sorularla boğuşurken arkadan biri sayfasını çevirirse, ya karnın guruldarsa sınavda? Ya bayılırsan?..Peki bir dakika.. Elinde %100 bir kanıtın var mı böyle olacağına dair? Kanıt ara, “Elimde başarısız olacağıma dair bir kanıt var mı ya da o çocuğun sayfayı çevirmesi her soruyu bilerek geçtiğine dair bir kanıt mı?” Kanıtın yoksa; o düşüncen gerçek değildir. Hem karnın guruldarsa merak etme iki dakika sonra çapraz köşedeki kızınki de guruldayacaktır. Hoş aynı önerilerim okul sınavların için de geçerli.
    • Heyecanın, stresin arttıkça, kalbin daha hızlı çarpar ve nefesin de hızlanır. Ellerin soğuk soğuk terler belki, dayanamayacakmışsın gibi bile gelebilir bazen. İşte böyle zamanlarda nefesini yavaşlat ve en kötü ne olabilir diye sor kendine. Nefesini burnundan ya da ağzından alırken göğsün yerine karnın şişsin ve biraz tuttuktan sonra ağzından yavaşça ver. Bunu bir kaç kere tekrarlaman hem zihnine ve bedenine zaman kazandıracak, gerilen kaslarını gevşetecek, hem de kimsenin anlayamayacağı bir eğzersiz. Diyelim en kötü senaryon gerçekleşti, bu durum dayanılamayacak kadar korkunç mu? Değil değil mi?
    • Ve insan olduğun için hatalarınla, başarılarınla; mükemmel olmak zorunda değilsin. Her soruyu hatasız yapmalıyım dersen, senin işin zorlaşır ve yapabilecekken belki de kendine kızmaktan sebep anlayamayacaksın bile ne sorulduğunu. Öyle zamanlarda, soru kafanı mı karıştırdı, atla diğerine geç. Çünkü ona 5 dakika harcağıdında belki de 5 soru kaybın oluyor. Daha iyi anladıklarını yaptıktan sonra geri dönersen performansın artacaktır.
    • Belki annenin ve babanın yerine konuşmuş gibi olacağım ama; sen düşük de alsan yüksek de alsan sizinkiler seni sevmeye devam edecek. Çünkü sen onlar için değil, kendin için çalıştın ve kendin için sınava giriyorsun. Biliyorum onlar ve tanıdıklar “Sana güveniyoruz, sen yaparsın” dediklerinde stresin ve korkun artıyor ancak belki de ne diyeceklerini bilmediklerinden öyle cümleler ağızlarından çıkıyor olabilir. Fazla anlam yükleme, zaten her an sana güvenip inanıyorlar.
    • VE unutma ki bu sınavlardaki başarın senin değerini belirleyemez. Çünkü senden ne kişilik, ne fizik, ne de davranış açısından 1 tane daha yok. Yani sen; biriciksin, çok değerlisin. Bu değerlilik de bir sorumluluk bir veriyor sana. Ne yaparsan, ne geçerse aklından ve ne hissedersen sana ait. Yani aslında kimse zorla korkutmuyor bizi ya da zorla mutlu etmiyor. Unutma ki; Bizim düşüncelerimiz nedeni ile hislerimiz ve tepkilerimiz ortaya çıkıyor.
  • SEVGİLİLER GÜNÜ BASKISI İLİŞKİYİ ZEDELİYOR

    SEVGİLİLER GÜNÜ BASKISI İLİŞKİYİ ZEDELİYOR

    • Yine Bana bir şey almadın mı be adam?!
    • N’oldu ya hu neden alacak mışım??
    • E sevgililer günü bugün!
    • İyi de sen benim sevgilim değilsin ki, karımsın!

    Bu konuşmanın ya da “Ne alacağım, beğenir mi, ne kadar zormuş hediye almak, tam da ödev haftası,  ucuza aldığım anlaşılır mı ki, bu sefer de unutursa bu ilişki biter!, onu sevdiğimi göstermem lazım, bak bu kolyeyi alırsam belki son kaçamağımı affeder,  bak onun erkek arkadaşı ne almış off sevmiyor mu ki beni bu?! “ gibi düşüncelerin bolca olduğu bir gün sevgililer günü. Masum, keyifli, heyecanlı ve çekici tarafının yanı sıra, beklentinin fazla, ayrılıkların ve kavgaların da bol olduğu bir gün Sevgililer Günü.

    Bol bol alışveriş yapmamızı kulağımıza fısıldarken, hediye beklememizi de tembihliyor bir yandan. Partneriniz varsa eğer stresli bir döneme giriyorsunuz genelde. Çiftlere hali hazırdaki duygularını ve sevgilerini birbirlerine gösterebilmeleri, ilişkilerine heyecan katabilmeleri, sürprizlerle şaşırtabilmeleri için bir fırsat gibi görünen sevgililer günü, bir yandan da baskı oluşturuyor.

    Çiftlerin birbirinden sevgi beklemeleri normaldir. Partnerinin ilgisini dile getirmesini, söylemesini isterler. Bu her ilişkide olan ve olması gereken bir şeydir. İlişkinin güçlü devam etmesi ve rutine geçmemesi içindir. Bu, bir gülümseme, hiç beklenmedik anda atılan bir mesaj, iş yerine yollanan çiçekler, sahilde yapılan bir yürüyüş ya da televizyon izlerken onun elini tutmak, ona çay yapmak bile olabilir. Kişinin içinden gelen, yaptıkça mutlu eden, karşıdakinin heyecanını gördükçe heyecanlandıran yaklaşımlardır bunlar.

    Ancak zorunluluk olarak gösterilen sevgi, aşk bir yük olarak biner kişinin omuzlarına. İşte burada konumuza dönüyoruz ve sevgililer gününün zaman zaman bir zorunluluk olduğunu görüyoruz. Eğer hediye alınmazsa sevilmiyordur ya da iyi bir eş değildir gibi düşünülebiliyor. Tabi ki bu noktada çiftlerin ilişkilerinden tatmin olma derecesi de oldukça önemli bir roldür. Kişi, eğer bu günü sevgi görebileceği tek fırsat olarak düşünüyorsa, yatırımı ve beklentisi de o derece fazla olabilir. Bütün yıl hatırlanmadığını düşünen kadın, tüm kızgınlığı ile isteklerini belirtebilir, partnerini zorlayabilir ya da yüksek olan beklentisi karşılanmadığında tepki verebilir.

    • Burada önemli olan krizi fırsata çevirmektir. Çiftler birbirinden neler beklemektedir?
    • İyi bir ilişki onlara göre nasıldı?
    • Ne olsa, 14 Şubat olmasa da, çiftler birbirine sevgilerini daha kolay belli ederlerdi?
    • Çift olmanın bir takım çalışması olduğunu unutmadan, daha tatminkar bir ilişki için karşılıklı nasıl sorumluluklar alınabilirdi?

     Tüm bunların açık ve net, suçlama olmadan konuşulması ilişkinizin temelini daha sağlam yapmakla birlikte keyifli bir güne de kapı açacaktır.
     

  • Ömür Dediğin Bir Algı ile Başlar

    Ömür Dediğin Bir Algı ile Başlar

    İnsanın olduğu her an anlam kazanıyor
     
    Zaman o kadar çabuk ilerliyor ki… 

    Dün sokakta top oynayan çocuk, bugün pencere kenarında torunlarını bekliyor olabilir. Bir zamanlar genç ve yakışıklıyken, şimdilerde belki de sadece bir kaç fotoğraf bunu doğrulayabilir. Harabe bir evin önünde asılı eski ama yıkanmış çamaşırlar, zamanında caddelerde tozunu attıran, şimdilerde yola çıkması bile mümkün olmayan kırmızı bir araba, bükülmüş bir bel, lekeli eller, dökülmüş dişler, belki yalnızlığı paylaşan bir kedi…
     
    Ve ne kadar kaldıysak bu dünyada, o kadar sorgulamaya başlıyoruz kendimizi. İnsan olmanın inanılmaz nimetlerinin yanı sıra, dayanılmaz yükü, yüzümüze eklenen her bir kırışıklık ile daha da belli ediyor kendini. Aynada fark edilen her bir beyaz saç, tecrübelerimizin yanı sıra yılların ne kadar hızlı geçtiğini de söylüyor bizlere. Ve yaşımıza yaş eklendikçe iç hesaplaşmalarımız ve sorgularımız yoğunlaşıyor.

    Neden? Nasıl? Niçin? Keşke…
     
    Peki bu kaçınılmaz ve geri dönülmez sürecin doğurguları bu kadar ağır ve moral bozucu olmak zorunda mıdır?

    Elbette ki yaşlılıkta önlenemez fiziksel belirtiler olacaktır, fakat yıllarımızı o ana kadar nasıl değerlendirdiğimiz daha önemli değil midir?

    O yılları yalnızlık ve acı yılları olarak mı tasarlıyoruz yoksa yaşlı ama ruhsal açıdan genç, yaşadıklarından ve deneyimlerinden memnun, tatminkar, halen daha yaşama bağlı ve en önemlisi huzurlu olarak mı?

    Ve tüm bunların öncesinde kendimizi ve hayatı algılayışımızı, bu dünyadaki yerimizi baştan düşünmemiz gerekmektedir.
     
    Biz insanoğlu, hayvanlardan ve bitkilerden farklıyız. Bizler düşünür, hisseder ve bunları sözel olarak ifade edebiliriz. Davranışlarımızla kendimizi anlatırız. Zekamızla medeniyetler kurarız ve yine aynı zekamızla yıkarız. Çalışırız, para kazanırız, severiz, aldatırız ya da aldanırız, vidan azabı duyarız, sonra yine severiz. Dolayısıyla biz diğer tüm canlılardan ayrıyız. 
     
    Ve ey okuyucu, senden bir tane daha sen var mı?

    Belki ikizin vardır, belki de sana çok benzeyen birisi. Ama ses tonu ile ismi ile cismi ile davranışları ile ya da hayatı ile senin birebir aynın biri daha var mı? Yok, değil mi?

    Bu dünyada bir tane daha sen yok. Dolayısıyla en değerli elmastan bile daha değerlisin okuyucu. Ve bu değerlilik, bu biricik olma, sana büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaptıklarından sen sorumlusun, başkası değil. Kimse seni zorla sinirlendirmiyor, sen sinirleniyorsun. Kimse o tercihi yapman, o yolu seçmen için seni zorlamıyor. İleride hangi tercihi yapacağını bilen bir güç olsa da, onu sen seçiyorsun. Çünkü bir nefsin var, çünkü bir iraden var ve çünkü sen insansın; yaptıklarından sen sorumlusun, tıpkı bizler gibi. 

    Madem sorumluluk bizde, o zaman hayatı algılarımızla yaşadığımız, onlara göre düşünüp, hissettiğimiz ve tabi ki davrandığımız da bir gerçek. Duygularımız güncel olaylarla değil düşüncelerimizle oluşur. Hâlbuki duygular gerçekler değildir. Örneğin, bir dizi otomatik biliş sayesinde depresyonu davet ettiğimizde, duygularımız ve davranışlarımız sürekli birbirini etkileyen bir kısır döngü haline gelir. Depresif beynimizin bize söylediği her şeye inandığımız için kendimizi mutsuz hissederiz ve bu saliseler içerisinde olur. 

    Dolayısıyla, duygu ve düşüncelerimiz bizi biz yapıyor ancak onların esiri de değiliz, diyebiliriz. Bu demek değil ki her türlü acı ve üzüntüyü bastıralım. Tabi ki her anın ve duygunun yaşanması gerekiyor, ertelenmeden. Fakat hayatı algılayışımızda biz oldukça etkiniz farkında olmasak da. Bakmayı değil görebilmeyi öğrenmeliyiz, böylece algılarımızı daha kolay yönlendirebiliriz. Ve sonra kelimelerimiz daha olumlu olmaya başlar. Ardından hayata, çevremize ve kendimize dair duygularımız daha olumlu olur ki bu da belki bir gülümseme olarak geri döner. Belki de böylece çok geç olmadan, hızla geçip giden trenleri de kaçırmamış oluruz. 

    Unutmayalım ki, gün gelecek hepimiz mazide kalmış bir kare olacağız. Çünkü yaşam ve ölüm, geçmiş ve gelecek iç içe. Yarın ise, geri kalan ömrümüzün ilk günü. Dolayısıyla anı iyi değerlendirmemiz gerek. 
     
     
     
     

  • OKUL FOBİSİ ÇİFT TARAFLIDIR

    OKUL FOBİSİ ÇİFT TARAFLIDIR

    Okulların başlaması ile birlikte, özellikle anaokulu ve ilk okul döneminde yaşanabilen okul fobisi, ayrılık anksiyetesi de sıkça duyulmakta. İlk bir kaç hafta yaşanabilecek uyum sorunundan bahsetmiyoruz aslında burada. Okula gitmek istemeyen, fiziksel bir hastalık olmadığı halde sabahları karnı, başı ağrıyan, mutsuz ve gözleri yaşlı bir şekilde derslere girmeyi reddeden, hatta ağlama ve öfke krizleri yaşayan çocuklar, ve tabi ki okulda kaygılı gözlerle bekleyen annelerden bahsediyoruz. Katta, kapı önünde durmalarına izin verilmeyince, okulun kimsenin bile bilmediği bölmelerinden içeri sızabilecek kadar kaygı dolu anneler, ebeveynler.

    Çocuk bembeyaz bir sayfa gibidir. Evde, ortamda ne varsa alır, emer; buna annenin, babanın hatta aile büyüklerinin kaygıları, öfkeleri, korkuları da dahildir. İşte bu noktada bir kısır döngü başlıyor. Okul fobisinin altında yatan en büyük neden de ailedeki ayrılma anksiyetesinin, bağımlılığın çocukta can bulmasıdır, çünkü bu süreç çift taraflıdır.

    Aşırı korunan, fanusta büyütülen, her zaman her istediği olan, “hayır” ı kabul etmeyen, sorumluluk almasına, bağımsızlaşmasına izin verilmeyen, her adımı büyük bir telaşla takip edilen bu çocuklar, okula başladıklarında kendilerini çok savunmasız ve yalnız hissederler.

    Çünkü tek yıldızın onlar olmadığını ve yeri geldiğinde göz yaşlarının fayda etmediğini gördüklerinde, düştükleri anlam veremedikleri boşluk ile güvensiz hissederler. Evde ya da okulda onları bekleyen büyüklerinin yüzündeki ifadeyi de gördükçe, geride bıraktıklarına ya da kendilerine kötü bir şey olacağına dair felaket senaryoları da pekişir ve okula alışma sürecinde de zorlanırlar.

    Halbu ki okul hayatın küçük bir modelidir. Her sınıfta birbirinden farklı ailelerin yine birbirinden farklı çocukları vardır. Dolayısıyla her birinin de yine farklı bir bakış açısı vardır. İşte bu çocuklar okula başladıklarında dışarıdaki hayata hazırlanırken, orta noktada buluşabilmeyi, tek duygunun mutluluk olmadığını, her zaman her istediklerinin olamayacağını, sadece kendilerinin kazanamayacağını, yeri geldiğinde kaybetmenin de öğretici olabileceğini, paylaşabilmeyi, öfkesini nasıl kontrol edebileceğini, sorumluluk almanın ve kendi emeği ile başarmanın verdiği özgüveni de deneyimleyecekler.

    O yüzden gelin orta noktada buluşalım. Okulun ilk günü çocuğunuza eşlik ettikten, onu öğretmenine bıraktıktan sonra, özerkleşmeye başlamasının size verdiği grurla eve dönerken birazdan içeceğiniz kahvenin kokusunu burnunuzda hissedin.

     

  • Mervsim değişikliğinin sizi depresyona hapsetmesine izin vermeyin

    Mervsim değişikliğinin sizi depresyona hapsetmesine izin vermeyin

    Güneşin artık pek ısıtmadığı, esen rüzgarın, çıkan ayazın sizi yatağa çağırdığı bir mevsim. Canınız hiç bir şey yapmak istemiyor. Uyusanız, uyusanız, uyusanız… İşte, okulda, yolda bir mutsuzluk hakim bedeninize. Çalışmasanız, kar yağsa da okullar tatil olsa. Dikkatiniz sık dağılıyor ve artan unutkanlık da cabası. Daha çok yemek yiyorsunuz ve halsizliğiniz tüm gün sizinle. Yakınlarınız, arkadaşlarınız ile görüşmek, dışarı çıkmak, gezmek yerine evde eski sezon diziler daha kolay geliyor sanki. Halbu ki yazın bir çok uğraşınız vardı zevk aldığınız, şimdi ise hiç bir şey yeterince keyif vermiyor size.

    • Yoksa mevsimsel depresyon mu kapınızı çalıyor?

    Elbette ki depresyonun bir çok çeşidi ve nedeni vardır. Mevsimsel depresyon ise, üzüntüye, strese neden olacak bir durum olmadığı halde, özellikle sonbahardan kışa geçilen dönemlerde azalan gün ışığından dolayı yaşanan duygu durum bozuklukluğudur. Her sene benzer dönemlerde oluşur ve kişinin yaşam kalitesini oldukça düşürür.

    • Peki bu dönemde depresyona girmemek, depresif bir durumda olmamak için neler yapabiliriz?

    Öncelikle yaşam şeklimizi değiştirmemiz gerekmektedir. Yataktan kalkmadığınız sürece o gün iyi bir olay yaşama ihtimali sıfırdır çünkü.

    Gün ışığından özellikle sabah ve öğlen saatlerinde yararlanmak gerekir. Çalışıyorsanız ve tüm gün ofiste iseniz sabah işe giderken bu daha kolay olacaktır.

    Yürüyüş, hem en bedava, hem en keyifli, hem de en stres attırıcı yollardan biridir.

    Haftada en az 2- 3 gün 1 saatlik yürüyüşler ya da her gün yarım saat tempolu yürümek oldukça iyi gelecektir.

    Düzenli uyku ve sağlıklı beslenmek sadece bu mevsimlerde değil her dönem önem arz eder.
    Doktorunuza danışarak gerekli takviye vitaminlerden faydalanabilirsiniz.

    Gülümsemek bulaşıcıdır. Özellikle insana kendisinden bulaşır. Her sabah traş olurken ya da makyaj yaparken bile aynaya gülümsemek,güne mutsuz başlamaktan iyidir.
    Hobi edinin. Üretmek özgüveni arttırır, iyi gelecektir.

    Bol bol aktivite yapın, sosyalleşin. O sırada içinizden gelmese bile kendinize inat aktivite yaptığınızda, arkadaşlarınız ile buluştuğunuzda, dışarı çıktığınızda belki aldığınız zevkin eylemi yapmadan önceki tahmininizden fazla olduğunu göreceksiniz.

    Depresyondan uzak, keyifli bir sonbahar – kış mevsimi dilerim.