Kategori: Psikoloji

  • Öfkemize Yenilmemek

    Öfkemize Yenilmemek

    Öfke Nedir?

    “Öfkeyle kalkan zararla oturur”, “Keskin sirke küpüne zarardır” gibi atasözlerimiz “barut gibi”, “saman alevi gibi parlar” “kafasının tası attı”, deyimlerimiz öfkeyi hepimizin tanıdığının ve her dönemde var olduğunun bir kanıtıdır. Öfke, insanın mutluluk, üzüntü, korku ve nefret gibi temel duygularından birisidir. Bireyin planları, istek ve ihtiyaçları engellendiğinde, haksızlık, adaletsizlik ve kendi benliğine yönelik bir tehdit algıladığında yaşanabilmektedir.

    Arkadaşınıza, annenize, kardeşinize, sokaktaki adama, öğretmeninize ya da amiriniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; uzayan kuyruklar, trafik sıkışıklığı, planlanan bir işin bozulması gibi bir olaya da öfkelenebilirsiniz.

    Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrol edilemez olup yıkıcı hale dönüşürse okul ve iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açabilir.

    Öfke ve saldırganlık çoğu zaman birbiriyle ilişkili olarak ele alınmakta ve birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Saldırganlık bir davranıştır; öfke bir duygudur. Öfke bazen saldırganlığa yol açar, fakat çoğu zaman saldırgan davranışın başlatıcısı değildir.

    • Ne Zaman Öfkeleniriz?

    1. Kişiliğimize saldırıya geçildiğini düşündüğümüz zaman,

    2. Kışkırtıldığımız zaman,

    3. Hayal kırıklığına uğradığımız zaman,

    4. Stres altında olduğumuz zaman,

    5. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz zaman,

    6. Kendimizi ifade edemediğimiz zaman, öfkeleniriz.

    • İnsanların Öfke İfadeleri Neden Farklıdır?

    1. Genetik ya da fizyolojik nedenler; bazı insanların doğuştan sinirli, alıngan ve kolayca kızabilen yapıda olduklarına dair görüşler bulunmaktadır.

    2. Sosyo-kültürel nedenler; öfkenin bastırılması gereken olumsuz bir duygu olduğunu öğrenerek büyürüz çevremizdeki yetişkinlerin öfkelendiklerinde sergiledikleri davranışları model alabiliriz.

    • Öfkeyle Başa Çıkma

    Öfkeyle başa çıkma, öfkenin bastırılmasını ve saklanmasını değil, tanınmasını gerektirir.

    Bireyler ancak öfkelerini tanıdıklarında, öfkesinin zararlarından kurtulabilirler ve onu kendileri için yapıcı bir şekilde ifade edebilirler.

    Öfke duygularıyla başa çıkmak için bilinçli ya da bilinçsiz bazı yollar kullanılmaktadır.

    Bunlar kısaca; İfade etme, bastırma ve sakinleştirmedir.

    Öfkeyi Sözel Olarak İfade Etmek Öfkeyi saldırganlıkla değil de sözel olarak ifade etmek, bunlar içinde en sağlıklı yoldur.

    Bunu yapabilmek için, bireyin istediklerinin ne olduğunun farkına varması, bunları açık ve karşısındakini incitmeyecek bir şekilde aktarabilmesi gerekmektedir.

    İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır. Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu bir şeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir. Bu bazen işe yarasa da sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psikosomatik rahatsızlıklar (ülserler, alerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir.

    Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçeneğinizdir. Nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz.

    • Öfkenin Yönetimi

    Öfke yönetimi tekniklerinin amacı, kızgınlığın ve öfkenin yol açtığı duygusal ve bedensel tepkileri azaltabilmektir. Siz de kızgınlığa yol açan insanları, olayları yok edemezsiniz; onlardan kaçınamazsınız; onları değiştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey bu insanlar ya da olaylar karşısında gösterdiğiniz içsel ve dışsal tepkilerinizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmektir. Eğer kimi zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

    • Öfkemizi boşaltmak iyi midir?

    Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir.

    Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiç bir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, öfkenizi neyin başlattığını bulmak ve kendinizi öfkeyle kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabilme yollarını öğrenmektir. Örneğin, asıl kaygı duyduğunuz şey, kendinizi güvencede hissetmeme iken, bambaşka bir şeye bağırıp çağırabilirsiniz.

    • Hangi Yöntemler Öfkenizin Taşmasını Önler?

    Gevşeme:

    Derin nefes alın, sakinleştirici durum ve manzaraları zihnimizde hayal ederek canlandırmaya çalışın. Bu sakinleşmemize yardımcı olur.

    Deneyebileceğiniz bazı basit yöntemler şunlardır:

    • Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alın; göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp verdiğinizde göğsünüz değil, karnınız şişmelidir.
    • Derin nefeslerinizi alırken, kendi kendinize tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunun.
    • Hayal ederek sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı düşünün ve gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Geçmişte çok sakin olduğunuz bir yeri hatırlayın.

    Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberlerseniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlarda otomatik olarak uygulayabilirsiniz.

    Düşünceleri Değiştirme;

    Öfkeli insanlar düşüncelerini küfrederek, bağırıp çağırarak ifade etme eğilimindedirler.

    Kızgın olduğumuz zaman genellikle, olayları istemeden abartılı ve çarpıtılmış olarak algılarız.

    Bu tür düşünce biçimlerinizi fark edin ve yerine daha mantıklı olanları yerleştirin.

    Örneğin kendi kendinize, “Eyvah, her şey mahvoldu!” gibi bir şeyler söylemek yerine,

    “Dünyanın sonu değil ve buna şimdi öfkeleniyor olmam bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşünceyi de zihninizden geçirerek deneyin. Öfkenizin hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını görün.

    Farkında olmadan çok sık kullandığımız ve bizi kızgınlık duygularına hazırlayan, “asla” ya da “her zaman” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Hiç bir şey asla düzelmeyecek ”ya da “Her zaman haksızlığa uğrayan ben olurum.” gibi cümleler oldukça hatalıdır. Öfke duygunuzda haklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar. Durumla ilgili yargıyı koyduğunuz için problemin çözümüne de katkıda bulunmaz. Mantık öfkeyi yener, çünkü öfke haklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mantık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğinizi hissettiğinizde mantığınıza sığının. Kendinize “Tüm dünyanın size kazık atmaya çalışmadığını” hatırlatın. Sadece, yaşamın iniş ve çıkışlarından bazılarını yaşadığınızı düşünün. Öfkenizin kontrolden çıkmaya başladığı her zaman, bu yönteme başvurun. Bu daha dengeli bir bakış açısını yakalamanıza yardımcı olacaktır.

    Öfkeli insanlar her şeyi talepkar bir şekilde isterler, diğer deyişle kendilerine hak görürler. Bu durum, adalet için de böyledir, takdir, kabul, onay, vb. için de böyle. Herkesin bu değerlere ihtiyacı vardır. Elde edemeyince hepimiz üzülür, incinir, hayal kırıklığına uğrarız. Ama kızgın ve öfkeli insanlar, bunları talep ederler. Talepleri karşılanmayınca, hayal kırıklıkları engellenme duygusuna, o da öfkeye döner. Bu insanlar, düşünceleri üzerinde çalışıp onları yeniden yapılandırırken, bu talepkar özelliklerinin farkına varmalı ve beklentilerini arzulara dönüştürmelidirler. Diğer deyişle, istediği herhangi bir şey için, “bana verilmeli” ya da “benim olmalı” demek yerine, “bana verilmesini isterdim” diye düşünmenin daha sağlıklı olduğunu görmelidirler.

    Bazen öfke duygularımız yaşamımızdaki gerçek ve kaçınılmaz sorunlardan kaynaklanıyor olabilir. Kızgınlık duyguları böyle zamanlarda bu zorluklar karşısında yaşanan doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum; önce durumu değiştirip değiştiremeyeceğimizi araştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları araştırılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm için uğraşmak yerine, yapılacak en iyi şey sorunla yüzleşmektir.

    Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın ama yanıtları hemen bulamıyor, sonuca hemen ulaşamıyorsanız, kendinizi cezalandırmayın.

    Daha iyi iletişim

    Öfkeli insanlar genellikle düşünmeden yargılama ve bu yargıları yönünde davranma eğilimindedirler. Bu yargılar da bazen çok gerçek dışı olabilmektedir. Eğer çok elektrikli bir tartışma içine girdiyseniz, ilk yapacağınız şey;

    Yavaşlayıp gösterdiğiniz tepkileri gözlemek olmalıdır. Aklınıza gelen ilk şeyi söylemeyin, yavaşlayın ve asıl söylemek istediğinizi düşünün. Aynı anda karşınızdakinin de söylediklerini duymaya ve anlamaya çalışın. Hemen cevap vermeyin.

    Öfkenizin altında ne yattığını da anlamaya çalışın. İnsanın eleştirildiği zaman savunmaya geçmesi doğaldır, ama siz de saldırıya geçip savaşmayın. Onun yerine söylenenlerin altında yatanı bulmaya, asıl söylenmek isteneni dinlemeye çalışın. Ya da belki o ortamdan biraz uzaklaşıp rahatlamak isteyebilirsiniz. Ama kendinizin ya da karşınızdakinin öfkesinin kontrolden çıkmasına izin vermeyin. Sükûnetinizi korumanız, durumun raydan çıkıp bir felakete dönüşmesini engelleyecektir.

    Mizah kullanın

    Mizah, çeşitli yollarla öfkenizin yoğunluğunun azalmasına yardımcı olabilir. Her şeyden önce daha dengeli bir bakış açısı sağlar. Birine öfkelenip de belli sıfatlarla etiketler takmaya başladığınızda, bir an durun ve o insanın gerçekten o “şey” ya da “öyle” olduğunu düşünün.

    Bu sahneyi gözünüzün önüne getirin. Örneğin birine, “muşmula” ya da “odun kafalı” gibi sıfatlarla saldırdığınızda, o kişiyi gerçekten bir muşmulaymış ya da odundan bir kafası varmış gibi hayal edin ve gündelik işlerini o şekilde yaptığını gözünüzün önüne getirin. Eğer karşınızdaki insanı benzettiğiniz şeyin ne olduğunu düşünerek kafanızda gerçekten öyleymiş gibi bir resim çizebilirseniz, öfkenizin azalmaya başladığını göreceksiniz. Çünkü mizah sırasında yaşanılan duygularla, öfkenin bir arada bulunması mümkün değildir.

    Öfkesi çok yoğun olan kişinin davranışlarının altındaki temel mesaj, “Her şey benim istediğim gibi olmalı!”şeklindedir. Öfkeli insanlar kendilerinin ahlaken haklı ve doğru olduklarına inanırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan her türlü olay/durum, onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır. Kendilerinin bu şekilde sıkıntı yaşamamaları gerektiğini düşünürler. Belki başka insanlar sıkıntı çekebilirler ama onlar değil!

    Kendinizde de buna benzer bir duyguyu yakalarsanız, kendinizi tüm caddelerin, dükkânların, resmi dairelerin sahibi olan bir tanrı ya da tanrıça gibi hayal edin. Tüm insanların sizin önünüzde eğildiğini, eteğinizi öptüğünü düşünün. Bu hayali görüntülere ne kadar ayrıntı koyarsanız, ne kadar talepkàr olduğunuzu ve ne kadar mantık dışı davrandığınızı o kadar iyi anlayacaksınız. Ayrıca durum ve olayların gerçekte ne kadar önemsiz olduğunu da farkedeceksiniz.

    Mizah kullanırken iki noktada çok dikkatli olmak gerekir

    Öncelikle mizah kullanmanın, sorunlarınızı gülerek geçiştirmek demek olmadığını, tersine onlarla yapıcı bir şekilde yüzleşebilmeniz demek olduğunu bilmelisiniz.

    İkincisi de mizah kullanayım derken, alaycı ve aşağılayıcı mizaha başvurmaktan kaçınmalısınız. Çünkü bu da sağlıksız öfke ifadesinin bir başka yoludur.

    Çevrenizi değiştirmek Bazen, sinirlenip öfkelenmemize yol açan “şeylerin” yakın çevremizde olduğunu fark ederiz.

    Sorunlar ve sorumluluklar üzerinize öylesine yıkılır ki düştüğünüz tuzağa ve o tuzağı temsil eden insanlara karşı öfke ile kavrulursunuz. Biraz ara verin. Gün içinde özellikle stresli olacağını bildiğiniz saatlerde, sadece kendiniz için kullanacağınız bir zaman ayırın. Örneğin çalışan bir anne, eve geldiğinde kendisine ayıracağı bir 15 dakikalık süre olursa, çocuklarının isteklerine, parlamadan daha iyi yanıt verebilir.

    Kendinizi rahatlatabilmek için birkaç ipucu daha:

    Zamanlama: Eğer sevdiğiniz kişiyle belli konuları belli saatlerde konuşuyorsanız ve bu konuşmalar da hep tartışma ile sonuçlanıyorsa, bu tür konuları konuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikkatsiz oluyorsunuzdur ya da bu sadece bir alışkanlık haline gelmiştir.

    Kaçınma: Eğer çocuğunuzun odasındaki dağınıklık odanın önünden her geçişte “kafanızın tasını attırıyorsa”, kapıyı kapatın. Sizi öfkelendiren şeylere bakmaktan kendinizi alıkoyun.“Ama öfkelenmemem için çocuğumun odasını temiz tutması gerekir.” demeyin. Konu şu anda bu değil. Konu kendinizi olabildiğince sakin tutabilmektir.

    Alternatifler bulun:

    Eğer öfkenizin, kontrolünüz dışına çıktığını düşünüyorsanız, ev ve iş hayatınızın önemli boyutları bu duygudan etkileniyorsa, bir psikologun danışmanlığına başvurabilirsiniz.

    Bazı olaylar sizi öfke duyguları içinde bırakıyorsa, bunu çözmeyi bir iş edinin ve uygun yollar araştırın. Danışmanlığa ihtiyaç duyuyor musunuz?

    Unutmayın, öfkeyi yok edemezsiniz, tüm çabalarınıza rağmen sizi öfkelendirecek olaylar olacaktır.

    Yaşam her zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla ve diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla dolu olacaktır. Bunu değiştiremezsiniz. Ama bu olayların sizi etkileme biçimini değiştirebilirsiniz. Kızgınlık ve öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz.

    Not: Bu yazıda Türk Psikologlar Derneği yayınlarından yararlanılmıştır.

  • Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas insanların en acısız, çaresiz, üzgün ve kaybettikleri kişini bir daha görememenin verdiği ayrılık acısının hissettirdiği ve bir takım ritüellerden oluşan bir süreçtir. Farklı kültürlerde farklı ritüellerle kişi bu süreci atlatır ve belirli bir zaman sonra hayatına devam etmesi bekleniyorken,kişinin yas sürecini uzatması patolojik durum olarak değerlendirilmeli ve destek alması sağlanmalıdır.

    Kılavuz kayıp yaşayan kişinin ne zaman destek alması gerektiğini ve doğal yas sürecinin evrelerini açıklayacaktır.

    Terimler:

    • Kayıp – sevdiğin birisini kaybetme

    • Keder, acı – kayıp için verdiğimiz psikolojik tepki

    • Matem – kederin toplumsal görüntüsü

    İnsan her türlü kayıplardan sonra kederlenebiliyor, bunlardan en acısı ve ağırı sevdiği kişilerin kaybıdır. Bu listeye eş, dost, akraba, anne, baba ve çocuk ekleniyorken, bir çok durumda erken doğum veya düşükler nedeniyle kayıplar gözardı edilebiliyor ve hatta kişiye yas tutması dahil müsade edilmiyor.Bu gibi durumlarda genelde yasını tutamayan annenin hemen toparlanması bekleniyorken hormonların da etkisinden kaynaklı kadın farkında olmadan ruhsal problemler yaşayabiliyor. Oysa, bu durumla karşılaşan anne normal yas süreci geçirmesi için desteklenirse, süreç daha doğal ve sorunsuz atlatılacaktır.

    Kişiler, kültürler ve düşünce yapıları farklı olduğu için her insanın yas sürecine vereceği tepki aynı olmayacaktır. Ama ortalama bir yas sürecinin aşamaları genel olarak aşağıdaki gibidir:

    • Acı haber karşısında hayrete düşmek – inanmamak!

    • Duygusal uyuşma – kişi o an hiç bir şey hissedemez! Yas merasimi için akrabalarla hazırlık yapar belki veya sessiz bir köşeye çekilir!

    • Özlem – bir zaman sonra uyuşma hissi geçer ve yerini özlemle değişir. Bu özlem hissine öfke eşlik edebilir.

    • Öfke – kişi bu süreçte doktorlara, hemşirelere ve ya sadece ölümden sorumlu tutulan her kese karşı öfke geliştirmeye başlar.

    • Suçluluk – kişi yaptığı ve yapmadığı her şey için kendini suçlamağa başlar

    • Aşırı öfke, sinir ve patlama krizi – bu durum ölümden yaklaşık iki haftada pik noktasına ulaşır, ve kısa süre sonra üzüntü veya depresyonla yer değişir.

    • Depresyon ve üzüntünün dört ile altı hafta içinde en pik noktaya ulaşması beklenmektedir. Ani ağlama nöbetleri, başkalarından uzaklaşma ve aktivitelerde azalma bu haftalarda normal yas sürecinin bir parçasıdır.

    • Düşünme – beraber geçirilen anıları tek-tek düşünme evresi

    • Hatırlatıcılardan kurtulma – bu evre yasın son evresidir ve farklı kişilerde kendini farklı gösterebilir. Tüm hatırlatıcıların ortalama bir veya iki yıl içerisinde acıtmaması ve kişinin ölmüş olan kişini ‘bırakması’ ve hayatına kaldığı yerden devam etmesi beklenmektedir.

    Çocuk ve Ergenler

    Çocuklar 3 veya 4 yaşına kadar ölümün anlamını tam anlamasalar da, erişkinlerin yaşadığı yas sürecini onlar da hissedebiliyorlar. Bebeklik çağından itibaren çocuklar acı hisseder ve ağır strese maruz kalabilirler. Çocuklar bu süreci erişkinlerle kıyaslandığı zaman daha hızlı atlatabiliyorken, okul çağlarında bir çocuk ölüm veya kayıptan kendini sorumlu görebilir. Ergenler ise genelde içe kapanmağı ve konuşmamağı tercih ederler.

    Olası bir yas sürecinde çocuk ve ergenleri bu sürece dahil etmek önemlidir. O da herkesle beraber yasını tutmalı ve asla süreci yalnız yaşamamalıdır. Her ne kadar iyilikleri düşünülse de, bu onlara yapılmış haksızlık olabilir. Ailenin bir üyesi öldüğünde çocukları ve gençleri sürece dahil etmek çok önemlidir.

    Kayıp Yaşayan kişiye nasıl destek olunur?

    • Sürekli yanında olmağa çalışılmalı ve kişi kendini yalnız hissetmemelidir. Konuşmak ve konuşturmak yerine rahatlayacağı ortam sağlamak doğru karar olabilir.

    • Kendisi konuşmak ve acısını paylaşmak ve ağlamak istedikçe buna müsaade edilmelidir.

    • Genelde kişiler acıları ve aynı şeyleri tekrar-tekrar ve sürekli konuşmak isterler. Bunu yaptıkları zaman onları desteklememiz çok önemlidir, çünkü bunu ne kadar sık yaparlarsa süreç o kadar hızlı ilerleyecektir.

    • Yastan sonra kişi düğünler, nişanlar, yıldönümleri ve s.gibi eğlenceli aktivitelerde genelde rol almaktan çekinmektedir. Bu dönemde kişiye destek olmak için çaba sarf edilmesi önemlidir.

    • Ölen kişinin sorumlulukları birilerinin omzuna kaldığı zaman bu yas sürecini daha ağırlaştırabiliyor. Bunu hafifletmek için kişiye yardımcı olunması gerekir.

    • Kişiye yas sürecini atlatmak için zaman tanımak çok önemlidir.

    Ne zaman destek alınması gerekir?

    Psikolojik olarak yasın her evresinde destek alınması önerilmestedir, çünkü bu süreci kontrol altında tutmaya ve kişinin patolojik belirtiler geliştirmemesine yardımcı olacaktır. Zamanında destek alınmazsa ve kişi patolojik yas yaşamağa devam ederse kişinin en kısa zamanda destek alması öneriliyor. Bunun için aşağıdaki belirtileredikkat edilmesi önerilmektedir:

    • Kişi psikiyatrik bozukluk geliştirdiyse

    • Kişi iyileşmek yerine daha kötüye doğru gidiyorsa

    • 4-6 hafta sonra hayatına geri dönmekte zorlanıyorsa

    • 1-2 yıl geçmesine rağmen ölen kişinin patolojik şekilde yasını tutmağa devam ediyorsa

    Kumru Şerifova

    Kaynakça:

    Royal College of Psychyatrists, Bereavement leaflet

  • Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Sinsi Düşman TARTRAZİNE

    Tartrazine marketlerden aldığımız hazır yiyecek ve içeceklerin, hatta eczaneden aldığımız ilaçların içeriğinde dahil bulunan bir maddedir.

    Tartrazin (E 102 veya E 102a) gıdalara sarı renk vermek için kullanılan katkı maddesidir. Katkı maddesi fiziksel sağlık sorunlarından zihinsel ve ruhsal sağlık sorunlarına kadar bir çok rahatsızlıkların tetikleyicisi ve sürdürücüsü olarak bilinmektedir (FDA,2010)

    • DEHB (Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu)
    • Migren
    • Uyku Bozukluğu
    • Anksiyete bozukluğu
    • OKB
    • Depresyon
    • Davranış bozuklukları
    • Kalp çarpıntısı
    • Egzema ve deri döküntüleri
    • Astım atakları, nefes alamama
    • Bulanık görme
    • Öksürük
    • Kusma, mide bulantısı
    • Tiroide bağlı rahatsızlıklar ve s.

    1989 yılında yapılan bir çalışmada İngiltere’deki ilaç formülasyonlarında renklendiriciler ve koruyucuların yaygınlığının değerlendirilmesi amaçlanmış ve ilaç üreticilerinden ilaç formülasyonları, özellikle renklendiriciler ve koruyucular hakkında bilgi vermeleri istenmişti. Bu süreçte toplamda, 2204 ilaç formülasyonu analiz edildi. Bunların 419’nun değişik katkı maddeleri içerdikleri saptandı. Araştırmaya göre bir çok ilacın yan etkilerinin asıl nedeni renklendirici ve koruyucularla ilişkilendirildi (Pollock et. al, 1989).

    Yapılan farklı bir araştırma tartrazin içeren ilaçlarla tedavi edilen 2210 kişiden 83’nün tartrazin maddesine karşı alerjisi olduğu ortaya çıkardı. Alerjiye sebep olan ilaçlar durdurulduktan sonra, semptomlar 24-48 saat içinde azalarak kayb oldular. Ayrıca bu maddeye karşı alerjik tepki gösteren kişilerin hiçbirisi aynı ilacın, tartrazin içermeyen markalarına karşı alerjik reaksiyon göstermediler (Bhatia, 2000).
    2009 ve 2010 yılında fareler üzerinde 2 küçük ön çalışma tartrazin maddesinin hızlı olmayacak şekilde sperm hücrelerini öldürdüğünü ortaya koydu (Live Science, 2009; 2010)

    Gebelik dönemi dahil mide bulantısı için reçete edilen ilaçlar, ağrıkisiciler ve s. bu veya başka katkı maddeleri, koruyucu ve renklendiriciler içermektedirler. (Lütfen, hekiminizin reçete ettiği ilaçları hekiminize danışmadan kesmeyiniz!. Eğer kullandığınız ilacın tartazin içerdiğini düşünüyorsanız,  hekiminizden tatrazin içermeğen farklı bir marka ile değişmesini isteyebilirsiniz).

    Yetişkin bir  insan bünyesinin bu tip maddeleri kaldıramaması ve bir sürü yan etkilerle karşılaşması olasılığı varken, anne rahminde olan fetusun gelişim aşamasında bu tür katkı maddeleri içeren yiyecek, içecek ve ilaçların kullanilmasi ne kadar doğru olur  sorgulamamız gerekir.

    İçeriği sarıya boyanmış tüm yiyecek, içecek, ve hatta ilaçlar tatrazin içermektedirler. Bazı ilaçlar farklı renklerle boyanmış olsa da, prospektüsünde tartrazin yani E-102, E-102a içerdiğini okuyabilirsiniz. Ayrıca marketlerde satılan bir çok ürünün tatrazin içerdiği üzerinde yazmaz.

  • Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Gençlerde Risk Alma Davranışları

    Risk Nedir?

    Gençlerin sağlık ve iyi olma durumlarına herhangi bir şekilde zarar veren davranış ve tutumlardır. Gençler adeta bir kozanın kendisini koruduğunu riskli durumların kendisine zarar vermeyeceğini düşünür. Ölümsüzlüğünü kanıtlama çabası, dünyaya meydan okuma ya da kahraman olma arzusu kolaylıkla riskli davranışlara girmesini sağlar. Sigaranın kendisine zarar vermeyeceğini, alkol kullansa bile alkolik olmayacağına inanır. Böyle bir yapıdaki genç çeşitli konularda risk alma davranışlarına girebilir.

    Gençlerde Görülen Risk Alma Davranışları Nelerdir?

    * Sigara, Alkol ve Madde Bağımlılığı

    * Kazalar

    * İntihar

    * Hareketsiz Yaşam

    * Beslenme Alışkanlıkları

    * Kişisel Hijyen

    * Korunmasız Cinsel Yaşam

    Gençlerde sıklıkla görülen risk alma davranışlarıdır.

    Gençlerde Sigara Alkol ve Madde Bağımlılığı Davranışını Etkileyen Faktörler Nelerdir?

    * Ailesel Faktörler

    * Çevresel Faktörler

    * Bireysel Faktörler olarak üç grupta inceleyebiliriz:

    Ailesel Faktörler

    * Sigara alkol yada madde kullanan ebeveyn ya da kardeşin olması,

    * Düşük sosyoekonomik durum,

    * Eğitim düzeyinin düşük olması,

    * Teşvik edici tutumlar etkili aile faktörleridir.

    Çevresel Faktörler

    * Arkadaş çevresinin sigara alkol ya da madde kullanması

    * Sigara ve bira firmalarının gençleri hedef alması gençlik şölenlerine sponsor olması ayrıca

    * Reklamlar ve filmlerin özendirici yaklaşımları gençleri etkileyebilmekte ve sigara alkol yada madde kullanımı davranışını oluşturabilmektedir.

    Bireysel Faktörler

    * Düşük eğitim seviyesi

    * Düşük benlik saygısı arkadaş baskısına ‘’Hayır diyememe’’ etkili bireysel faktörlerdendir. Çocuklarda ve gençlerde hayır deme becerisini kazandırabilme sağlıklı kararlar alabilmesi ve güçlü bir kimlik oluşturmada çok önemlidir.

    * Depresyondaki yada stres altındaki bireyin sıkıntıyla başa çıkmak için sigarayı ya da alkolü tercih edebilmektedir. Oysa özellikle alkol bir süre sonra başlı başına bir stres kaynağı ve sorun haline gelecektir.

    * Bazen bağımlılık otoriteye tepki şeklinde de ortaya çıkabilmektedir.

    * Çevresinde model aldığı bireylerin sigara ya da madde kullanıyor olması

    * Deneme isteği,merak ve

    * Prestij sağlama kamacıyla da sigara ya da kullanılabilmektedir. Özellikle bazı markalarda sigara içme çevresine zengin olduğunu göstermenin bir aracı olabilmektedir.

    * Eğlencenin alkolle kardeşmiş gibi algılanması da etkili olabilmektedir. Yılbaşı ve doğum günü partilerinin mutlaka alkollü olması gerektiği şeklinde bir yapılanma bu dönemde önemlidir.

    Alkol ve Madde Bağımlılığı Açısından Risk Altındaki Bireyler

    * Alkolik ya da madde kullanan ebeveyn varlığı

    * Parçalanmış yada ilgisiz aile

    * Düşük sosyoekonomik düzey

    * Stresli yaşam ve topluma uyum güçlüğü

    * Ciddi ruhsal sorun ve hastalığı olma

    * Cinsel tacize maruz kalma

    * Madde kullanan arkadaş grubunda yer alma risk durumu yaratabilmektedir.

    Alkol ve Madde Kullanan Genci Tanıyabilme

    Alkol ve madde kullanan genci tanıyabilme özellikle anne baba ve eğitimciler açısından önem taşımaktadır. Gence yardım edebilmek için dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

    * Davranış değişikliği, aktivite değişikliği (Alışılmışın dışında arkadaş edinme, çevre değiştirme)

    * Uyku ve iştahında değişiklik

    * Konsantrasyon güçlüğü, ilgisizlik

    * Aşırı sinirlilik

    * Ağızda kuruluk,salyada azalma

    * Konuşmada güçlük, peltek konuşma

    * Yürümede dengesizlik

    * Ellerde titreme

    * Terleme

    * Alışılmışın dışında arkadaş edinme

    * Çevre değiştirme

    * Sorumluluklarından kaçma

    * Aşırı para harcama

    * Kıyafetlerinde,yatağında yanık izleri ipucu olacak davranışlardandır.

    Gençlerde Kaza ve Yaralanmalar

    İki grupta ele alabiliriz:

    * Kasıtsız Yaralanmalar

    * Kasıtlı Yaralanmalar

    Kasıtsız Yaralanmalar

    * Trafik kazaları;Emniyet kemeri kullanmama, alkollü araç kullanımı

    * Diğer Araç Kazaları; Motorsiklet, mobilet, bisiklet

    * Boğulma

    * Ateşli silah

    * Zehirlenme

    * Spor Yaralanmaları

    Kasıtlı Yaralanmalar-Şiddet

    * Cinayet

    * İntihar

    * Savaş

    * Terör

    * İlişkide görülen şiddet

    Genç Şiddetinde Risk Faktörleri

    * Ailesel Faktörler; Ailenin şiddet yönelik tutumları, aile içi şiddetin varlığı oldukça önemlidir. Ayrıca,

    * Çevresel Faktörler; Şiddeti destekleyen grup normları olması

    * Bireysel Faktörler; Kişilik özellikleri, şiddete maruz kalmış olma

    * Durumsal Faktörler; Ateşli silahlara kolay ulaşabilme, çete üyeliği

    Kimler İntihara Eğilimlidir?

    * Ailede intihar varlığı

    * Ailede ağır ve aşağılayıcı cezalar, huzursuzluklar, baskılar

    * Depresyon ve Duygulanım bozuklukları

    * İletişim sorunları

    * Tek başına yaşama

    * Strese dayanma gücünün azlığı

    * Fiziksel şiddete ya da cinsel istismara maruz kalma

    * Toplum tarafından dışlanma, prestij kaybı

    * Mükemmeliyetçi yapı, yüksek beklentiler

    Yoğun maddi sorunlar

    Gençlerde Beslenme Alışkanlıklarını Etkileyen Faktörler

    * Fast food zincirlerinin bol kalorili beslenmenin özendiren yaklaşımları

    * Santimlere indirgenen medyatik güzellik anlayışı genci baskı altına alabilmektedir. Baskı altında kalan genç sağlıklı olmayan magazin diyetlerine yönelebilmekte ve sağlıksız kilo verme sürecine girebilmektedir.

    * Yememe ya da yediğini çıkarma şeklinde yeme bozuklukları oluşabilmektedir.

    Hareketsiz Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Çocuklar ve gençler ekran karşısında hareketsiz yaşamın içine çekilmektedirler. Arkadaşlarıyla sanal ortamlarda görüşmek, bilgisayar oyunları cazip hale getirilmektedir. Sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam gençler için ciddi sağlı sorunları oluşturabilmektedir.

    Gençlerde Fiziksel Aktivitenin Yararları

    Fiziksel etkinlikler birden çok amaca hizmet edebilmektedir.

    * Kalp sağlığı

    * Kasların dayanıklılığı

    * Kemiklerin dayanıklılığı

    * Kilo verme

    * Formda kalma

    * Stresle başa çıkma

    * Güven duygusu

    Gençlerde Hijyen Sorunları

    * El yıkama bilincinin oluşmamış olması

    * Tuvalet sonrası temizlik, adet dönemlerinde sıklıkla ped değiştirme, iç çamaşırın günlük değiştirilmesi çok önemli ve ne yazık ki gençlik döneminde ihmal edilebiliyor

    * Ağız-diş sağlığına gereken önemi vermeme

    * Dövme

    * Piercing uygulamaları

    Korunmasız Cinsel Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Gençlerle yapılan araştırmalar cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularında eksik ve yanlış bilgilerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmaya katılan gençlerin verdikleri cevaplardan cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların neler olduğunu, nasıl bulaştığını,belirtilerinin neler olabileceğini ve en önemlisi nasıl korunulması gerektiğini bilmedikleri görülmüştür. Cinsellikle ilgili konuların tabu olması nedeniyle bu konu uzun yıllar çok ihmal edilmiştir. Gençler ve çocuklar adeta bilgilenme konusunda yalnız bırakılmışlardır. Erken ergenliğin oluşması, evlilik yaşının daha ilerleyen yıllara kayması erken cinsel aktiviteyi oluşturabilmektedir. Gençlerde risk alma davranışıyla beraber bu dönemde korunmasız ya da bilinçsiz cinsel yaşam ciddi sorunlara yol açabilmektedir. İstenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar gençleri tehdit etmektedir.

    Bu sorunlarla başa çıkma konusunda gençlere destek olabilmek, sağlıklı bilgiyi ulaştırabilmek ve gençleri alabilecekleri risklere karşı koruyabilmek için toplumun ilgili bütün birimlerini de harekete geçirebilmek gerekmektedir.

  • Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    “Hayattan ne isteriz”? Sorusuna çok çeşitli cevaplar verilebilir ancak “mutlu bir ailesinin olması” dileği belki de en iyi bilinenidir. Mutlu bir ailenin sağlanabilmesi için aile kurumunun da temel gereksinimleri bulunmaktadır.

    Ailenin Temel Gereksinimleri Nelerdir?

    Ailenin temel gereksinimlerini 7 alt başlıkta inceleyebiliriz.

    1.Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk yollarla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanabilir. Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymayacaktır.

    2.Güven ortamı: Aile içindeki bireyler kendilerinin aile içinde emniyette olduğunu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusunu sağlamak ister. Bu duygu da aile içinde kazanılması gereken bir duygudur. Unutulmaması gereken bir konuda çocuğun ev içinde ne kadar güven altında olduğudur. Özellikle şiddete maruz kalma açısından TV, yaşına uygun olmayan internet ortamının yaratabileceği tehlikeler düşünülerek ev ortamı yapılandırılmalıdır. TV karşısında yemek yenilmesi, ev ortamının televizyona göre dekore edilmesi, aşırı şiddete yönelik haber programları, çocuk ve gençleri özendirecek magazin programları çocuklar için evin güvenliğini bozacak etkenler olabilmektedir. Kendisini güven içinde bulmayan çocuk ailenin dışında bir yere yönelerek aile ile olan bağlarını koparabilir.

    3.Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres oluşturan olumsuz olaylar çok da yıkıcı olmaz. Güven duygusunun yaşandığı aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini koruyabilir. Bu tür aile içinde olan bireyler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.

    4.Sorumluluk duygusu: Sorumluluk duygusu aile sistemi içindeki gelişmeye başlar. Anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk verilmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekte zorlanan sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan da sürekli başkalarını sorumlu tutarlar.

    Sorumluluk Duygusu Nasıl Kazandırılır?

    Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saça da olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak sorumluluk konusunda çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de arttıracaktır.

    Tam tersine koruyucu yaklaşım; çocuğun kendi kendine yeten, bağımsız bir birey olmasını engeller. Çocuk veya genci korumak, onu kanatları altında büyütmek, yarar yerine zara verir. Benlik saygısının tohumları, sorumluluk verilirse gelişir.

    Aile içindeki etkileşim çocuğu ya “ben değerliyim” ya da “ben değersizim” duygusuna götürür.

    Çocuğun kendisini “ben değerliyim” diye algılayabilmesi ve önemli olduğunu hissedebilmesi için öncelikle yakın çevresinden sosyal kabul görmesine ihtiyacı vardır. Bu ortamın oluşturulması için de çocuğa uygulama olanağı vermek gerekir. Dilediği gibi giyinen, giysisini kendi seçen, dilediği resimleri yapan, yemeğini baskısız şekilde yiyen, kişiliğine saygı gösterildiğini gören ve kendini özgürce ifade edebilen çocuk “ben değerliyim” diye düşünür. Çocuğun önemli ve değerli hissetmesi onu yeni atılımlara ve başarılara götürür.

    5.Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme:Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile baş başa bırakılabilmelidir. Bu yaklaşım çocukların sorunlarla mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler.

    6.Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı:Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. Aksi durumda kendisini çocuğuna ya da eşine adayan anne kendi gelişimini askıya aldığında ya da bıraktığında yoksunluk yaşayarak ya da kendisini, gençliğini feda ettiğini düşünerek mutsuzlaşacaktır. Evdeki bireylerden birinin bu konudaki mutsuzluğu diğer bireyleri de etkileyecek ve aile mutluluğunu engelleyecektir. Oysa kendini adayan bireyin kendini adama amacı büyük olasılıkla ailesini daha mutlu etmekti.

    7.Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı:Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

    İletişim

    “İnsanlar konuşa konuş anlaşırlar” atasözümüz kişiler arası iletişimin önemini vurgular. İletişim, karşımızdaki kişilerle çok yönlü bir mesaj alışverişidir. Bu mesajlar sözlü olabileceği gibi, sözel olmayan biçimlerde de karşımızdakilere iletilebilir. Mesajlarımızı karşımızdakilere iletirken mimiklerimiz, jestlerimiz, diğer bir deyişle, vücut dilimiz, iletişimimizin çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

    Araştırmalar verilmek istenen mesajın % 65’inin sözel olmayan yollarla( beden dili, mimikler vb.), % 35’inin ise sözel biçimde iletildiğini göstermektedir.

    Etkili İletişim İçin Neler Gereklidir?

    Etkili İletişimin İçin;

    1- Saygı Duymak: Karşımızdaki kişilere saygı duymak onların varlığını kabul etmek, önemli ve değerli olduklarını hissettirmek, olduğu gibi benimsemek anlamını taşır.

    2- Doğal Davranabilmek: Abartıdan uzak, olduğu gibi davranmaktır.

    3-Empati:İletişimin belki de en önemli öğesidir. Bir anlamda, dış dünyayı karşımızdaki kişinin penceresinden görmeye çalışmaktır. Kurulan bu duygu ortaklığı, iletişimi güçlü kılar.

    4-Etkin Dinleme: İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da dikkat eder, çünkü yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruş tarzı, sesin tonu gibi sessiz mesajlar kullanarak da, iletişim kurulur. Etkin dinleme dinleyenin, anlatılanı yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir. Bu yüzden bu yöntem en sağlıklı iletişim yöntemi olarak kabul edilmektedir

    İletişim sadece konuşmak değildir. İletişim aynı zamanda;

    ó Neyi,

    ó Ne zaman,

    ó Nerede,

    ó Nasıl, söyleyeceğini bilmek,

    ó Olayları basite indirgeyerek sunabilmek,

    ó Akıcı bir dille ve karşınızdaki kişiyle göz kontağı kurarak konuşabilmek,

    ó Dikkati yoğunlaştırabilmek ve karşınızdaki kişinin verilen mesajı anlayıp anlamadığını kontrol edebilmektir.

    Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir. Etkili iletişim için etkin dinleme, tepki verme, olumlu yaklaşım ve ben dili kavramları önem taşımaktadır.

    Aile İçi İletişim

    Ebeveyn-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalıdır?

    Her aile sağlıklı ve başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Sağlıklı çocuklar yetiştirme bilinci gelişen teknolojiyle olumlu yönde gelişirken ne yazık ki başarı beklentisi giderek artmakta çocuk adeta erken büyümek yaşından büyük sorumluluklar almak durumunda kalmaktadır. Çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışan anne-baba onları iyi okullarda okutmak için varını yoğunu ortaya koyar tüm özverisini çocuğuna verir. Ancak çocuğun sağlıklı bir kişiliği nasıl geliştireceği üzerinde fazlaca düşünülmeyen bir konudur. Aslında hayatta her şey başarı değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu dönemi sağlıklı yaşayabilmesi ve sağlıklı bir kimlik oluşturabilmesidir.

    Çocuğun yaşadığı dönemlerin özellikleri dolayısıyla ihtiyaçları birbirinden oldukça farklıdır. Çocukluk döneminde anne-babayla uykuya dalmak isteyen çocuk ergenlik döneminde böyle bir isteği talep etmeyecektir. Yine anne-babasıyla gezen çocuk ergenlikte değil anne-babasıyla gezmek arkadaşlarıyla birlikte iken ebeveynleriyle karşılaşmayı dahi istemeyecektir.

    Ergenlik dönemi başlı başına bir değişim gelişim sürecidir ve bu dönemde ergenin fiziksel özelliklerinin yanında giyim-kuşam, yeme alışkanlıkları, arkadaş tercihleri, ders çalışma alışkanlıklarında da farklılıklar gözlenebilir.

    Dolayısıyla çocukla iletişimde çocuğun yaşı, cinsiyeti ve kişilik özellikleri oldukça önem taşımaktadır. Çocukluk döneminde olası tehlikelere karşı açık tavır koyabilen ebeveynler ergenlik dönemiyle birlikte çocuğu üzerindeki denetimi uzaktan yapabilmelidir. Arkadaş seçiminde kontrollü ama baskıcı davranmamalıdır. Unutmayalım özgürlük sınırsızlık demek değildir.

    Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile iletişim becerilerini kullanamıyorsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer. Anne babasının kendisini dinlediğini gören çocuk önce, kendisine değer ve önem verildiğini, kabul edildiğini, buna bağlı olarak da sevildiğini düşünür. Aynı zamanda çocuk duygularını ifade etme olanağı bulduğundan “anlaşıldım” duygusunu yaşar ve rahatlar. Bu durum, hem benlik saygısının artmasına, hem de kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur. Bu sağlıklı mesaj akışı çocuğun ailesiyle bağını güçlendirir ve iletişimin devamını sağlar.

    Etkin dinlemede ebeveyn çocuğun kendi başına düşünmesine yardım eden kişi rolündedir. Sorumluluk çocuğa bırakılmıştır. Ebeveyn sadece çözüm bulma konusunda ona yardım eder.

    Çocuklar dinlenmemeleri ve ciddiye alınmamaları konusunda aşırı duyarlıdırlar. Dinlenmediklerini hemen fark ederler. Uzun süre dinlenmeyen çocuklar savunmaya geçebilirler, işbirliğine yatkın olmazlar ve içlerine çekilebilirler.

    Israrlarına rağmen annesinin kendisini dinlememesi üzerine ellerini ısıran çocuk örneği vardır. Çocuklar çoğunlukla dinlenmeme nedeniyle çalma, saldırganlık, kendine zarar verme davranışlarıyla “Lütfen beni dinle. Duygusal bir kırıklık yaşıyorum, dikkatini bana ver” mesajını iletmektedirler.

    İletişim Engelleri Nelerdir?

    Çocuklarla ebeveynlerin kurmuş oldukları iletişim bazen sağlıklı iletişimi zorlayan engellerle dolu olabilmektedir. Bazı örnekler verecek olursak;

    ó Sıklıkla Emir Cümleleri Kurmak;

    Yaşantımızı gözden geçirerek kurduğumuz emir cümlelerini yakalamaya çalışalım. “Kalk, yüzünü yıka, sütünü bitir, dişlerini fırçala, ağzın doluyken konuşma, ödevini bitir, televizyonu kapa, büyüklerinle konuşurken sesini yükseltme, öğretmenini dinle…….” gibi uzayan emir sözcüklerini yakalamamız zor olmayacaktır. Adeta askerlik eğitiminin hepimizin bildiği “yat!-kalk!-sürün!” kalıbı gibi sürekli emir veren insanlar haline gelebiliriz. Oysa askerlikteki itaat hayati önem taşıdığı için asker yat emrinden sonra kalk emri gelene kadar başka bir davranıma geçmemek durumundadır.

    Peki, acaba bizim istediğimiz şey evimizi asker ocağına çevirip, nizami askerler yaratmak mıdır? Tabiî ki değil. Çocuklarımızın korkudan söyleneni yapmasını değil kendisi için gerekli olanı düşünmesine ve bulmasına yardımcı olmalıyız.

    ó Gözdağı Vererek Konuşma Biçimi;

    “Okulunu bitirmezsen sana para mara yok”,” ödevini bitiremezsen televizyonu unut” ,”sütünü içmezsen cüce kalırsın”, “terliksiz dolaşırsan hastalanırsın” gibi. Bazen işimizi kolaylaştırmak için bir davranışı bitirmesini koşula bağlayabilir ya da gözdağı vererek korkutarak istediğimiz davranışı yapmasını sağlayabiliriz. Televizyon izlemesini istemediğimiz halde onu şarta bağlayarak daha da çekici hale getirebiliriz. Ayrıca korku, boyun eğme, itaat etme davranışı yaratabilir ya da“deneme” isteğini tetikleyebilir. Gücenme, kızgınlık, öfke ve düşmanlık duygularının oluşmasına neden olabilir.

    ó Sürekli Öğüt Verme, Çözüm Önerileri Getirme;

    “Senin yerinde olsam plan yaparak çalışırdım”, “sütünü bitirdiğinde boyun uzayacak”,”bak sana bir öneri vereyim” gibi cümleler kurabiliriz ve bu konuşma biçiminin çok yararlı yapıcı olduğuna inanırız. Öncelikle düşünmemiz gereken söylediğimiz şeylere acaba benim mi ihtiyacım var sorusunu cevaplamak sonrada istenmeden verilen öğütlerin, yardımın yararlı olmadığını gözlemleyebilmektir. Aksi takdirde bu yaklaşım anneye babaya bağımlı çocuklar yaratabilmektedir. Ayrıca kendi çözüm yollarını oluşturmasına katkı sağlamayacaktır.

    ó Sıklıkla Yargılamak, Eleştirmek;

    “Sen zaten tembelin tekisin”,”zaten başarsaydın şaşardım”,“yine mi bitiremedin” gibi cümleler kurmak yetersiz, aptal hissetme duygularına neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir yargıya hedef olma ya da azarlanma korkusuyla iletişimi kesmesine yol açabilir ya da çocuk yargı ve eleştirileri gerçek olarak algılayabilir (Ben kötüyüm!) ya da karşılık verebilir (Siz de daha mükemmel değilsiniz!).

    Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

    ó Çocuğu Sürekli Övmek

    İstendik davranışı yapması durumunda çocuk yerli yersiz her ortamda övülebilir. “Çok güzel……..”, “Bence harika bir iş yapıyorsun…..”Bu durumda çocuk ailesinin beklentilerinin çok yüksek olduğunu düşünebilir ya da kaygı hissedebilir.

    Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun kendilik algısına uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar.

    Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?”

    gibi düşünebilirler. Ayrıca övgü başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırabilir ya da aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

    ó Ad takmak, alay etmek:

    “Koca bebek….”, “Hadi bakalım Süpermen”, “Geri zekalı”, “Hadi sende sulu göz”, gibi cümleler kurmak çocuğun gelişiminde değerli hissetmesine yol açmaz. Sevilmediği kanısının oluşmasına yol açabilir, kendilik gelişiminde olumsuz etkileri olabilir. “Aşkım, Sevgilim ”gibi sevgiliye söylenecek sözlerin söylenmesi anne ya da babayla ilişkisinin sınırlarını belirlemesinde, cinsel normlarının oluşumunda sıkıntılar yaşamasına neden olabilir.

    ó Sürekli Soru Sormak, Sınamak, Sorgulamak:

    “Neden?….Kim?…..Sen ne yaptın?……Nasıl?…..”

    Soruları cevaplama genellikle eleştiri veya zorunlu çözüm getirdiğinden çocuklar genellikle hayır demeye, yarı doğru cevap vermeye, kaçmaya yönelir veya yalan söyler

    Sorular genellikle soru soranın nereye varmak istediğini açıklamadığından, çocuk korku ve endişeye kapılabilir

    Ailenin endişelerinden doğan sorulara cevap vermeye çalışan çocuk kendi sorununu, gözden kaçırabilir.

    Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

    ÖNERİLER

    1. Çocuğunuza zaman ayırın. Çocuğunuzla geçmiş zamanasla boşa geçmiş zaman değildir.

    Çocuğu sevmek, ona bolca ve pahalı oyuncak almak değil onunla ortak faaliyetleri paylaşmak, ona zaman ayırmak, onunla oyun oynamaktır. Çocuğu sevmek sözle sevgiyi ifade etmenin ötesinde, eylemle bu duyguyu ona yaşatmaktır.

    2. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz zaman tüm dikkatinizi ona yoğunlaştırın. Bu nedenle de, başka bir işle meşgulken değil, kendinizi rahat hissettiğinizde çocuğunuzla ilgilenerek, anne ya da baba olmanın keyfini çıkarın.

    3. Aşağılamak, suçlamak, çocuk adına karar vermek yerine, çocuğu dinleyin.

    4. Dinlendiğini düşünen çocuk kabul edildiğini, dolayısıyla sevildiğini düşünen çocuktur.

    5. Göz kontağı kurarak, gülümseyerek kabul belirtisini beden diliyle pekiştirin. Böylelikle çocuk “kişiliğine saygı duyulduğunu ”düşünerek iletişimini sürdürür.

    6. Anne ve babasının kendisini dinlediğini gören çocuk duygularını ifade etme olanağı bulur. Aldığı tepkilerle “anlaşıldım” duygusunu yaşar. Böylelikle rahatlar.

    7. Çocuğunuza karşı davranışlarınızda tutarlı olun. Kendi içinizde çelişkili davranışlarda bulunmanız ya da anne ve babanın birbiriyle çelişen biçimde davranması, çocuğu “doğruyu bulma” konusunda zorlar.

    8. Çocuğunuzu başka çocuklarla karşılaştırmayın. Çocuk, anne babası tarafından önemsenmek, değerli bir insan olarak kabul edilmek ihtiyacındadır. Onun diğer çocuklarla karşılaştırılması, kendini değerli bir insan olarak görmesini engeller. Çocuğun kendine özgü, bağımsız bir birey olarak kabul edilmesi, ruh sağlığının temelini oluşturur.

  • Gençlerde Beden Algısı ve Yeme Bozuklukları

    Gençlerde Beden Algısı ve Yeme Bozuklukları

    Gençlerde Beden Algısı ve Yeme Bozuklukları

    Büyüme ve gelişmenin tamamlanması, yaşamın sürdürülebilmesi, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması için yeterli ve dengeli beslenme önemlidir.

    Günümüz toplumunda çocuklar ve gençler, tüketime dayalı birçok sektörün hedef kitlesidir. Hem gıda hem de güzellik endüstrisi bütün pazarlama olanaklarını bu gruplar için kullanmaktadır. Bir yandan bol kalorili popüler fast food zincirleri beslenme alışkanlıklarında dengesizliğe yol açarken diğer yandan ise kitle iletişim araçlarının güzelliği santimlik ölçülere indirgeyen anlayışı, sürekli olarak gençleri baskı altında bırakmaktadır.

    Bunların üzerine ergenin kendi bedeni ile uğraşma merakıeklendiğinde, neredeyse aç kalma sayılabilecek diyetlerin ergen kültürünün bir parçası haline gelmesi daha kolay anlaşılabilmektedir.

    Yeme bozukluklarının en sık rastlandığı dönem, ergenlik dönemidir. Ergenin beden imgesini yanlış değerlendirdiği, buna bağlı olarak kendisini şişman algıladığı, yemek yemeyi reddettiği ve bu nedenle aşırı kilo kaybına uğradığı dönemler olabilmektedir. Aç kalma noktasına varan diyet programları,kendini kusturma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ve müshiller kullanılması gibi yöntemler sıkça gözlenebilmektedir.

    Yeme Bozuklukları

    Her geçen gün pek çok insan yeme bozukluklarından etkilenmektedir. Ciddi fiziksel ve psikolojik sonuçlar doğuran yeme bozuklukları geçen yüzyılın sonlarına doğru artış göstermiş ve özelikle anoreksiya nevroza da ölüm riski yükselmiştir.

    Anoreksiya nevroza da; kilo kaybı için istemli davranışlar mevcuttur. Kilo kaybı, yemek ve kilo ile aşırı uğraş halinde olan birey, kilo almaktan yoğun bir şekilde korku duymaktadır. Adet görmeme bu sıkıntılara eşlikederken beden imajının bozulduğu gözlenmektedir.

    Hastalığın ciddi tıbbi sonuçları inkar edilirken, kilo vermek büyük başarı olarak değerlendirilir ve benlik değeri tümüyle buna bağlı hale gelebilmektedir.

    Yiyecek tüketimini kısıtlamak, bazı yiyecek gruplarından hiç yememek, ağır egzersiz, sürekli hareket, kusma, bağırsak hareketlerini hızlandırıcı ve idrar söktürücü ilaç kullanımı, yemek ile aşırı uğraş, yemek tarifleri toplama, aile fertleri için yemekler hazırlama, yemek biriktirmek görülebilmektedir.

    Beden şekli ve kilonun anlamı bozulmuştur. Zayıf olduklarının farkındadırlar ancak yine de bazı beden bölgelerini kilolu bulabilmektedirler.

    Daha çok kadınlarda görülen anoreksiya nevroza, çekici ve güzel olmanın zayıf olmakla bağlantılı bulunduğu endüstrileşmiş toplumlarda,stres verici yaşam olaylarından sonra ve birinci dereceden akrabalarında anoreksiya olan bireylerde daha sık görülmektedir.

    Ya hep, ya hiç düşünce biçimi, düzelmek için düşük motivasyon, anoreksiya olan bireylerde mevcuttur.

    Bulimiya Nervoza’da ise; tıkınırcasına yeme atakları,yemek ve kilo ile aşırı uğraş, kilo almaktan duyulan yoğun korku, tıkınırcasına yeme atakları sırasında alınabilecek yüksek kaloriyi dengelemek için yapılan uygunsuz davranışlar gözlenmektedir. Kilo fazla ya da normal olabilmektedir.

    Bulimiya nervoza başarılı ya da başarısız diyetten sonra başlar.

    Kilo kaybı anoreksiya nervozadaki düzeye ulaşmaz, kısıtlı yeme, tıka basa yeme atakları,karında şişlik ve ağrı, kusma, kendini kusturma, suçluluk hissi, depresyon, kilo kontrolu için laksatif, diüretik kullanımı mevcuttur.

    Yemeyi durduramayacağından korkma, tekrarlayan katı diyet dönemi, katı diyeti takiben kontrol kaybı ve yeme atakları, kiloda aşırı oynama,beden imajı, şekli ve kilo ile aşırı uğraş ancak anoreksiya nervozadaki kadar kilo verememe, psikolojik ve davranış sorunları, dürtü kontrolünde güçlük bulunur.

    Her iki bozuklukta da ortak temel nokta sonuçları ne olursa olsun, karşı konulamaz, zayıf olma isteği ve benlik değerinin tümüyle beden algısına bağlı olmasıdır.

    Mükemmeliyetçilik, düşük benlik değeri, olumsuz duygularla baş edememe yeme bozukluğu olan bireylerin psikolojik yapılarında gözlenmektedir.

    Üniversite öğrencileri arasında yeme tutumlarında bozukluk daha yaygın görülmektedir.

    Erken müdahale ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları beden ve ruh sağlığı için oldukça önemlidir. Sorunun dışarıdan anlaşılmaması için gayret içinde olan bireyi profesyonel destek almaya ikna etmek çoğu zaman kolay olmamaktadır. Profesyonel destek sürecinde tekrarları önleyecek programların seçilmesi ve süreci destekleyecek aile ve arkadaşların varlığı oldukça önemlidir.

    ;

  • Gençlik Dönemi ve Sorunları

    Gençlik Dönemi ve Sorunları

    Gençlik Dönemi ve Sorunları

    İnsan yaşamının en güzel, en güçlü ve umutlu dönemi olan gençlik dönemi aynı zamanda kriz ya da bunalım dönemi olarak da adlandırılabilmektedir. Aslında her değişim bir durumdan ötekine geçiş ile eski alışkanlıklardan sıyrılıp, yeni koşullara uyma zorunluluğu getirdiğinden, kendine göre bir zorluk taşımakta, dolayısıyla bir kriz ya da bunalım dönemi olarak da adlandırılabilmektedir.

    Gençlik dönemi bireyin fiziksel, sosyal ve psikolojik olgunluğa erişmesinin tamamlandığı, çocukluktan yetişkinliğe geçişin sağlandığı, insan hayatının oldukça önemli bir dönemidir. Dünya Sağlık Örgütü, 10–19 yaşlarını ergenlik dönemi, 15–24 yaşlarını, gençlik dönemi olarak belirlemekte ve 10–24 yaş arasındaki bireyi “Genç İnsan” olarak tanımlamaktadır.

    Ergenlik dönemi üç evrede incelenebilmektedir:

    Erken Ergenlik Evresi

    Kızlarda11–13, erkeklerde 14–15 yaşlarını kapsamaktadır. Bu evrede cinsel ve fiziksel büyüme çok hızlıdır. Değişime uyum sağlamakta zorlanan ergen, şaşkınlık ve endişe hisseder. Çevreye ani çıkışları olur ve çevrenin de kendisini anlayamadığını, sevilmediğini düşünür. Hayali bir izleyici kitlesinin olduğunu düşünen ergen, “nasıl görünüyorum” sorusunun cevabını bulmaya çalışır.

    Orta Ergenlik Evresi

    15–18 yaşlarını kapsar. Bu evrede büyüme yavaşlar. Tepkisel davranışın yerini, üzerinde düşünülmüş davranış ve tutumlar alır. Karşı cinse ilginin başladığı bu dönem, cinsel kimliğine bağlı roller de edinilir. Özgür olma isteği ve arkadaşlarına verdiği önem artar. Yetişkinleri model alma, taklit başlar, sigara, alkol gibi olumsuz maddeler seçilebilir. Bu dönemde “ben kimim” sorusunun cevapları aranır.

    Geç Ergenlik

    18–24 yaşlarını kapsar. Bu evrede büyüme, gelişme tamamlanır, endişe kaybolur. Cinsel kimlik kazanılmış, ben kimim sorusu cevaplanmıştır. Geleceğe ilişkin karar alabilecek sosyal olgunluğa ulaşan genç, eş ve iş seçebilecek beceriyi kazanmıştır. Çevresiyle rahatça iletişim kurar ve “ne olacağım” sorusunu cevaplamaya çalışır.

    Gençler Neden Önemlidir?

    ❖ Gençler toplumların ekonomik ve sosyal kalkınmalarını sağlayan lokomotiflerdir.

    ❖ Gençlik döneminde oluşan davranış biçimleri hem bireyin bütün yaşamını hem de tüm toplumu etkilemektedir.

    ❖ Bir ülkenin geleceği için yapabileceği en önemli yatırımlardan biri gençlerin sağlık ve gelişim ihtiyaçlarını yeterince dikkate alıp kaynak ayırmaktır.

    Gençleri Hangi Sorunlar Beklemektedir?

    Dünya nüfusunun %30’unu (1 ½ Milyar) oluşturan genç insanların %85’i gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Türkiye’de ise nüfusun % 50’si 25 yaş ve altında bulunmaktadır.

    Gençleri yoksulluk, yetersiz eğitim, işsizlik, cinsellikle ilgili sorunların da olduğu bir dünya beklemektedir.

    Yoksulluk

    Yetersiz eğitim

    115 milyon çocuk hiç okula gidememektedir ve bunların % 60’ı kız çocuklardan oluşmaktadır.

    2000 yılı verilerine göre, yaklaşık 82 milyon genç kadın ve 51 milyon genç erkek okur-yazar değildir.

    İşsizlik

    Yasal olmayan ve tehlikeli işlerde çocuk işçiler kullanılabilmekte ve dünyadaki işsizlerin %50’si, gelişmekte olan ülkelerde ise %80’i gençlerden oluşmaktadır. Dünyada 10 ile 14 yaşarası 73 milyon ergen çalışmaktadır.

    Cinsellikle İlgili Sorunlar

    Dünyada bir yılda doğan yaklaşık 15 milyon çocuğun annesi ergenlik dönemine ait yaşlardan olup, her yıl meydana gelen sağlıksız düşüklerin 4 milyonu (%25) da ergenlik yaş grubuna aittir. Yine her 20 ergenden birinde HIV/AIDS dışında Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon (CYBE) görülmektedir. Yeni HIV/AIDS vakalarının yarısı da, 10–24 yaş grubundandır.

    Gençleri bekleyen pek çok sorun bulunmaktadır ve gençler kendi dönemlerine özgü sorunların yanında hayatla ilgili bu sorunlarla da başa çıkma durumunda kalabilmektedir.

    Gençlik Döneminin Başlıca Sorunları

    Gençler fiziksel, ruhsal yönden büyüyüp gelişirken bazı riskler, yeni durumlar söz konusu olabilmektedir. Yaptıkları ve yapacaklarıyla dünyaya ben de varım diyerek meydan okumaya çalışan ergen için riske girmek hiç de zor değildir. Bazen basit bir merakla başlayan işler, sonunda güç gösterisi haline dönüşebilmektedir. Adeta bir kozanın içinde olduğunu, kozanın kendisini koruyacağını düşünen genç, kolaylıkla risk alabilmekte ve sorunlarla karşılaşabilmektedir. Bu dönemde görülen ve risk almaya bağlı gelişen sorunlardan bazıları şunlardır;

    ❖ Kaza ve Yaralanmalar

    ❖ Yanlış Beslenme Alışkanlığı

    ❖ Hareketsiz Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    ❖ Kişisel Hijyen Sorunları

    ❖ Cinsel Davranış ve Üreme Sağlığı Sorunları

    ❖ Sigara, Alkol ve Madde Bağımlılığı

    ❖ Kimlik Sorunu

    ❖ Psikolojik Sorunlar

    Kaza ve Yaralanmalar

    Gençlerin yetişkinlere göre daha fazla kaza ve yaralanmayla karşılaşabildiği görülmektedir. Kaza ve yaralanmaları iki ayrı grupta değerlendirmek mümkündür. Bunlar; kasıtsız yaralanmalar ve kasıtlı yaralanmalar-şiddettir.

    ❖ Kasıtsız Yaralanmalar:

    Emniyet kemeri kullanmama, alkollü araç kullanımına bağlı oluşan kazalar, spor yaralanmaları, boğulma, ateşli silahla yaralanma ve zehirlenme gençlerde sıklıkla görülmektedir.

    ❖ Kasıtlı Yaralanmalar-Şiddet:

    Yaşın hafifletici bir neden olmasına bağlı olarak çocuklar ve gençler çete-mafya-töre cinayetlerinde kullanılabilmektedir.

    Gençler terör örgütlerinin hedef gruplarındandır. Ait olma duygusu, kahraman olma isteği ve meydan okuma davranışları terör örgütlerinin gençleri seçmesi için yeterli neden olmaktadır.

    İlişkide de şiddet gençler arasında görülebilmektedir. Özellikle kızlar, arkadaşını kaybetme korkusuyla istemediği bir ilişkiye zorlanmakta, hayır diyememektedir. Bu tarz süren ilişkide cinsel istismara açık hale gelmektedir.

    Yanlış Beslenme Alışkanlığı

    Büyüme ve gelişmenin tamamlanması, yaşamın sürdürülebilmesi, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması için yeterli ve dengeli beslenme önemlidir.

    Günümüz toplumunda çocuklar ve gençler, tüketime dayalı birçok sektörün hedef kitlesidir. Hem gıda hem de güzellik endüstrisi bütün pazarlama olanaklarını bu gruplar için kullanmaktadır. Bir yandan bol kalorili popüler fast food zincirleri beslenme alışkanlıklarında dengesizliğe yol açarken diğer yandan ise kitle iletişim araçlarının güzelliği santimlik ölçülere indirgeyen anlayışı, sürekli olarak gençleri baskı altında bırakmaktadır.

    Bunların üzerine ergenin kendi bedeni ile uğraşma merakı eklendiğinde, neredeyse aç kalma sayılabilecek diyetlerin ergen kültürünün bir parçası haline gelmesi daha kolay anlaşılabilmektedir.

    Yeme bozukluklarının en sık rastlandığı dönem, ergenlik dönemidir. Ergenin beden imgesini yanlış değerlendirdiği, buna bağlı olarak kendisini şişman algıladığı, yemek yemeyi reddettiği ve bu nedenle aşırı kilo kaybına uğradığı dönemler olabilmektedir. Aç kalma noktasına varan diyet programları, kendini kusturma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ve müshiller kullanılması gibi yöntemler sıkça gözlenebilmektedir.

    Gencin bedeniyle çok yoğun uğraşması başka alanlara odaklanmasını zorlaştıracağından, ilişkilerinde ve eğitim yaşantısında bozulmalara da neden olabilmektedir.

    Güzel ya da yakışıklı olabilmek için sağlıklı olmak, sağlıklı olabilmek içinse yeterli ve dengeli beslenebilmek gerekmektedir.

    Ayrıca güzel olmak sadece fiziksel özelliklere indirgenirse insani değerler, kişilik özellikleri, davranışlar önemsiz algılanabilir. Oysa “güzel insan” olmak daha çok sağlam bir kişilikle mümkün olabilmektedir. Bedene gösterilen özenin kişisel gelişime de gösterilmesi gerekmektedir.

    Hareketsiz Yaşamdan Kaynaklanan Sorunlar

    Hareketsiz yaşam çocuklar ve gençler için fiziksel ve psikolojik sorunlara neden olabilmektedir. Adeta ekran karşısında yaşamın içine çekilmektedirler. Arkadaşlarıyla sanal ortamlarda görüşmek, bilgisayar oyunları cazip hale getirilmektedir. Sağlıksız beslenmeyle beraber hareketsiz yaşam gençler için ciddi sağlı sorunları oluşturabilmektedir. Fiziksel etkinliğin özendirilmesi, yaşam tarzına dönüştürülmesi gerekmektedir. Fiziksel etkinlikler birden çok amaca hizmet edebilmektedir. Kalp sağlığı, kasların ve kemiklerin dayanıklılığı, kilo verme, formda kalma ve stresle başa çıkma fiziksel egzersizin sayılabilecek yararlarındandır.

    Kişisel Hijyen:

    Gençlerin ihmal edebildiği, ailelerin ise sık sık şikayet ettiği konulardan birisi de hijyen sorunudur. Çocukluk yıllarında ebeveynin denetiminde olan hijyen konusu, ergenlik dönemiyle beraber gencin denetimine geçmektedir. Her insan gibi gençte kendi temizliğinden kendisi sorumludur.

    Başta kişinin kendi sağlığı olmak üzere herkesin sağlığını korumanın en önemli aracı temizliktir. Sadece beden temizliğini değil, kullanılan her şeyi ve her ortamı temiz bırakmanın önemi de unutulmamalıdır.

    Vücuda ait kişisel temizlik ile ishalli hastalıklar, soğuk algınlıkları, cildin mikrobik hastalıkları, bazı alerjik hastalıklar önlenebilmektedir.

    Meme temizliği ve bakımı, dış genital organların temizliği, adet dönemi temizliği, saç temizliği ve bakımı, yüz, göz ve kulak temizliği, ağız ve diş sağlığı, el, ayak ve tırnak temizliği, sağlıklı giyinme oldukça önemlidir.

    Özellikle yurt ortamında kalan gençlerin bakımlarını sürdürmeleri, kendilerinin ve kullandıkları alanların temiz bırakılması konusunda daha titiz olabilmesi gerekmektedir. Gençlerde yaygınlaşan dövme ve piersing uygulamaları hijyen koşullarda yapılmadığında, vücudun ( ağız, dil, göz çevresi ve göbek gibi ) risk oluşturabilecek bölgelerinde uygulandığında tehlikeli olabilmektedir.

    Cinsel Davranış ve Üreme Sağlığı Sorunları

    Ülkemizde gençlerle yapılan araştırmalar cinsel sağlık ve üreme sağlığı konularında eksik ve yanlış bilgilerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmaya katılan gençlerin verdikleri cevaplardan cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların neler olduğunu, nasıl bulaştığını, belirtilerinin neler olabileceğini ve en önemlisi nasıl korunulması gerektiğini bilmedikleri görülmüştür.

    Cinsellikle ilgili konuların tabu olması nedeniyle bu konu uzun yıllar çok ihmal edilmiştir. Gençler bilgilenme konusunda çoğu zaman yalnız bırakılmışlardır. Erken ergenliğin oluşması, evlilik yaşının daha ilerleyen yıllara kayması erken cinsel aktiviteyi oluşturabilmektedir. Gençlerde risk alma davranışıyla beraber bu dönemde korunmasız ya da bilinçsiz cinsel yaşam ciddi sorunlara yol açabilmektedir. İstenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar gençleri tehdit etmektedir.

    Ayrıca, cinsel istismarla ilgili sorunlar ve istismarın sıklığı, tüm vakaların rapor edilmemesi nedeniyle tam olarak bilinmemektedir. Tecavüz, flört şiddeti, ensest, pornografi, seks ticareti gençler için oldukça önemli sorunlar arasındadır. Daha çok genç kadınlar cinsel istismara ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Tüm dünyada, cinsel içerikli saldırıların yaklaşık % 50’si 15 yaş altı ergen kızlara karşı gerçekleştirilmektedir.

    Gençlere ve ailelere cinsel davranış ve üreme sağlığı konularında bilgi vermek, hizmet sağlamak, gençlerde “hayır” deme bilinci oluşturabilmek bu konuyla ilgili sorunlarla mücadele için oldukça önemlidir.

    Sigara, Alkol, Uyuşturucu Gibi Madde Kullanımı

    Uyuşturucu sektörü de gençleri hedef almaktadır. Yeni şeyleri deneme merakı, yetişkinleri model alma, arkadaş grubuna ait olabilme gibi nedenlerle başlanabilen sigara, alkol ve uyuşturucu maddeler gençlerde görülen sorunlardandır.

    Sigara ve alkol en sık kullanılan ve istismar edilen maddelerdir.

    Dünyada 13 – 15 yaşlar arasında beş ergenden biri sigara kullanmaktadır. Üniversite öğrencileriyle ülkemizde yapılan çalışmalar, gençler arasında sigara kullanımının çok yüksek olduğunu göstermektedir. Araştırmaya katılan gençlerin yarıdan fazlası sigara içtiğini belirtmişlerdir.

    Gençler arasında koklanan çözünebilen madde (tiner, bali vs.) kullanımı mağazalardan ve evlerde kolay elde edilebilirliğinden dolayı daha fazladır. Özellikle sokak çocukları daha büyük risk altındadırlar.

    Alkol, ilaç, esrar, extacy kullanımında ne yazık ki artış görülmektedir.

    Kimlik Sorunu

    Kişinin toplumsal yerini, mesleksel konumunu ve cinsel kimliğini tanımaya, yerine oturtmaya çalıştığı bir mücadeledir.

    Çocukluk döneminde ebeveyninin ya da öğretmenlerinin doğrularını, yanlışlarını sorgulamadan kabul eden genç yeni dönemde kendisine ait bir süzgeç oluşturma mücadelesine girer. Bu mücadele kiminde daha sessiz, kiminde daha dalgalı ve fırtınalı geçebilir. Ana-baba ya da toplumla değişik derecelerde sürtüşmeler, ters düşmeler olabilir. Bu süre içinde ana-babadan bağımsızlaşma, toplumsal değerleri, inançları yeni baştan tartma ve kendine yol bulma çabası baskın olabilmektedir.

    Psikolojik Sorunlar

    Gençlik döneminde meydana gelen hızlı fiziksel ve psikolojik değişiklikler genç için gerilim kaynağı olabilmektedir. Çevresi tarafından anlaşılma, arkadaşlarınca kabul görme, ana-babadan bağımsızlaşabilme, üniversiteye girebilme, üniversite ortamına alışabilme, cinsel yaşantı v.b. durumlar genç için kaygı yaratan durumlardır. Bu durumlara verdiği tepkiler hırçın, öfkeli olabildiği gibi içe kapanma, sıkça ağlama şeklinde de olabilmektedir. Gençlik dönemine ait bu sıkıntılar psikolojik sorunlarla da karıştırılabilmektedir.

    Depresyon bu dönemde sıklıkla görülebilmektedir. Depresyondaki birey kendisini mutsuz, karamsar, yalnız hissedebilir. Ağlama isteği olabildiği gibi aşırı öfkelenme de görülebilir. Dikkat toplama güçlüğü, derslere/işine ilgi kaybı, genel isteksizlik, hareketlerde yavaşlama, uyku sorunları ve iştah değişiklikleri de depresyondaki bireyde gözlenebilmektedir.

    İntihar düşüncesi ya da intihar, kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları gençlik döneminde görülen sorunlardandır.

    Gençlik Dönemindeki Sorunlarla Başa Çıkma Konusunda Öneriler

    Gençlerin yaşadıkları döneme özgü sorunlarla beraber içinde yaşadıkları toplumun gerçeklerinden kaynaklanan sorunlarla daha kolay başa çıkabilmeleri için yapılabilecekleri şöyle özetleyebiliriz;

    ❖ Sosyo-kültürel etkinliklere yönelmek (Tiyatro, sinema, sergi, konser, hobiler)

    ❖ Dünyada ve ülkede olup biteni takip edebilmek

    ❖ “Hayır deme” becerisi geliştirmek

    ❖ Aile ile ilişkilere özen göstermek

    ❖ Sorumlulukları artırmaya çalışmak

    ❖ Sağlıklı ve dengeli beslenmeye özen göstermek, spor yapmak

    ❖ Zaman yönetimi bilinci oluşturabilmek

    ❖ Gerektiğinde profesyonel yardım alabilmek.

  • Ergeni ve Genci Anlamak

    Ergeni ve Genci Anlamak

    Ergeni ve Genci Anlamak

    Ergenliğin fırtına ve stres dolu bir dönem olduğu görüşü pek çok aile ve ergen için kaygılı bir bekleyiş oluşturmaktadır.Daniel Offer ve arkadaşları 1988 yılında ABD, Avustralya, Bengaldeş, Macaristan, İsrail, İtalya, Tayvan, Türkiye ve Batı Almanya’da yaptıkları araştırmada ergenlerin en azından %73’ü sağlıklı bir beden imgesi sergilemişlerdir. Aralarında farklılıklar olmasına rağmen ergenler çoğu zaman mutlu olduklarını, hayattan hoşlandıklarını, otokontrol uygulayabileceklerini, okul ve işi önemsediklerini, cinsellikle ilgili özgüvenleri olduğunu, aileleri hakkında olumlu düşündüklerini, stresle başa çıkabileceklerini bildirmişlerdir. Böyle bir tanımlama “stres ve fırtına dolu bir dönem” görüşüyle uyumlu değildir.

    Genellikle halkın ergenlikle ilgili tutumları, kişisel tecrübeleri, medyanın etkisiyle ergenliğin zor geçeceğine yönelik bir bekleyiş oluşturulmaktadır.

    Her dönem kendine özgü alışma,uyum zorlukları içermektedir ve bu doğaldır. Fakat bunu bütün bir döneme maletmek bu dinamik, enerjik ve keşif dolu sürece haksızlık olmaktadır.

    Bununla birlikte, zevk ve tavır bakımından her nesilde gençler yetişkinlerden çarpıcı olarak farklıdırlar,görüntüleri, davranışları, dinledikleri müzik, saç modelleri, kıyafetleri gibi.Yetişkinler gençleri sorumsuz, asi ve başına buyruk bulurken gençlerde yetişkinleri baskıcı, geri ve dar kafalı bulmaktadır. Nesiller arası süre gelen bu bakış açısı bir kuşak çatışmasının adeta ifadesidir.

    Ergenlik Döneminde Kişilik ve Sosyal Gelişim

    Çocuğun doğumundan itibaren büyüdükçe birçok sosyal ve psikolojik ihtiyaç ortaya çıkar. Türünden olanlarla bir arada olma ihtiyacıveya dürtüsü bütün canlı türlerinde görülür. İnsanlarda diğer insanlar gibi çevreleriyle uyum içinde olma ihtiyacı içindedirler. Sosyal gelişme, kişinin içinde yaşadığı toplum tarafından kabul edilebilir biçimde davranmayı öğrenmesürecidir. Bebek kendisinin merkez olduğu anlayıştan kurtulup, uyumlu bir yetişkin olmaya doğru bir gelişme gösterir. Sosyalleşme bebeğin başka insanlara tepki vermesiyle başlar ve ömür boyu devam eder.

    İnsan büyüdükçe, yeni çevrelere girdikçe ve statüsü değiştikçe farklı tipte ilişkiler geliştirir. Ancak çocuk-ana-baba etkileşimi çocuğun hayat boyu başkaları ile ilişki kurma biçimini belirleyen temel yoldur. Özellikle otoriteyi temsil eden birisi ilebir sosyal ilişki kurulduğunda, çoğunlukla çocukken anne, baba ile kurulan sosyal ilişki model alınır.

    Anne babanın çocuk yetiştirme tutumu çocuğun sosyalleşmesini etkileyen diğer bir değişkendir.

    Anne babanın demokratik ve eşitlikçi davranması, baskıcı ve otoriter olması veya aşırı koruyucu davranması çocukların farklı sosyal tavırlar geliştirmesine neden olur.

    Çocuğun tek çocuk, ortanca veya büyük olup olmadığı, kardeş sayısı, cinsiyeti, ailenin büyüklüğü, ailenin katıldığı sosyal deneyimlerin kalitesi, eve misafir gelişi, misafir ağırlama biçimi, ailenin misafirlere takınmasını istediği tavır, ailenin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeyi çocuğun topluma uymasını, sosyalleşmesini etkileyen başlıca faktörlerdir.

    Ergenlerin çoğu sosyal ve duygusal destek için akran grubuna dayanırlar. Arkadaşlarının değerlerine tamamen uyarlar. Aynı cinsten arkadaş gruplarının yerini kısa süreli romantik ilişkilerin yaygın olduğu karışık cinsiyetten arkadaş gruplarına bırakır. Daha sonra ise durağan flört örüntüleri ortaya çıkar.

    Arkadaşlık ilişkileri sosyal yönden önemlidir. Arkadaşlarca aranmak, beğenilmek ve benimsenmek benlik saygısının önemli bir koşuludur. Yardımlaşarak, paylaşarak duygusal alışverişe girerek dostluk bağları kurar. Bu dönemde arkadaşlık konusunda son derece dengelidir.Arkadaş grubu içinde bağlılığa ve dayanışmaya önem verir. Onlar gibi giyinir ve davranır. Onlar gibi argo konuşur. Kendisine sırdaş ve dert ortağı seçer.Grupta kalabilmek için kendini benimsetmek için kendine uygun olmayan davranışlarda bulunur. Kendini bulma çabasında olan güvensiz ve yetersiz ergen daha atılgan ve becerikli yaşıtlarının boyunduruğu altına girebilir. Bunun tersine kendine güveni olan ergen yaşıtlarını boyunduruğu altına sokabilir.

    ;

    Ergenlik döneminde ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler zorlaşır. Bir ergenin ana babası olmak kolay değildir. Bir çocuk ana babasının her şeyi bildiğine, güçlü ve iyi olduğuna inanırken ergen, ana babasının hatalarının ve zayıflıklarının fazlasıyla farkındadırlar. Bağımsızlık uğraşları sırasında her şeyi sorgular ve her kuralı sınarlar.

    Ana-baba-çocuk ilişkisinde en zayıf dönem ilk ergenlik yani buluğa ait işaretlerin görüldüğü evredir. İlişkilerde yakınlık azalır,çatışmalar artar.

    ;

    Ergenlikte Duygusal Gelişim

    ;

    Çocukluk dönemi ile ergenlik dönemi arasında duygusal yönden en belirgin fark çocukların öfke, kızgınlık ve sevinç gibi duygularını daha açık davranışlarla ve anında ifade ederken,ergenlikte bu duygular daha fazla gizlenip maskelenir.

    ;

    v Kızlar erkeklere göre daha erken duygusal olgunluğa ulaşırlar. Aynı yaştaki ergen kız, daha heyecan dengesine sahip ve duygularını kontrol etme bakımından daha olgundur.

    ;

    v Duyguların yoğunluğunda artış gözlenir. Üzüntü, sevinç, öfke, korku gibi duyguları ifade ederken bu yoğunluk göze çarpar. El, kol hareketleri, yüz ifadesi, bağırma, şiir, öykü yazma,hatıra defteri tutma şeklinde yansıtılır.

    ;

    v Duygularda istikrarsızlık vardır.Duygusal durumlarının değişimi hızlıdır ve düzenlilik görülmez. Aynı olaya birgün ara ile farklı tepki verebilir.

    ;

    v Aşık olma, platonik aşk, karşı cinse ilgi görülebilir.

    ;

    v Mahcubiyet ve çekingenlik; adeta vücutlarını saklamak istemektedirler.

    ;

    v Aşırı hayal kurma;biyolojik-cinsel gelişme, duygusallıktaki artış ve zihinsel gelişme, ergenlerin akıllarından geçirdiklerinin yoğunluğunu ve niteliğini de değiştirir. Hayal kurma yoluyla ergen, arzularını düşüncelerini yansıtır. Yaratıcı düşünceyi besleyen itici güç iken hayal kurma gerçekleştirilememiş istekler sanki olmuş gibi hayal ediliyorsa ergen sığınma ve telafi etme aracı haline getirmiş demektir. “Gündüz rüyası” olarak adlandırılmasına neden olur.

    ;

    v Tedirgin ve huzursuz olma; bedensel ve cinsel gelişimin getirdiği yeni duruma alışma çabaları buna nedenolabileceği gibi, akranları ve yetişkinlerle olan sosyal ilişkilerdeki aksamalar veya bir isteğinin engellenmesi de huzursuzluk doğurur.

    ;

    v Yalnız kalma isteği; ana-babadan zaman zamanda akranlardan uzaklaşıp kendisi ile baş başa kalmak isteyebilir.Adeta vücudunda olan bitenin muhasebesini yapmak, onları gözden geçirmek ve yeni duygulara alışmak istemektedirler.

    ;

    v Çalışmaya karşı isteksizlik;hızlı büyümenin olduğu bu dönemde ergenin bir miktar durgun ve atıl olduğu,adeta hareket etmeye üşendiği zamanlar vardır. Çalışırken, oyun oynarken yorulur, çalışmaya daha az isteklidir. Vücut enerjisi adeta büyümeye harcanıyor gibidir.

    ;

    v Çabuk heyecanlanma; heyecan dengesi tam oluşmadığı için duygularının kontrolü zordur. Yeni bir durumla karşılaştığında heyecanlanıp korkabilir. Kolay kızabilir ve durum istemediği bir durumdur.

    ;

    Ergenlerde Bilişsel Gelişme

    ;

    Somut işlemler döneminden formel işlemler dönemine geçiş gösterir.

    ;

    Ergenlik döneminde genç bir taraftan daha basit, daha temel içgüdüler tarafından bir yöne çekilirken diğer taraftan ise hayatında ilk kez toplumun diğer önemli kurumlarının farkına varmaktadır.

    ;

    Genç sanattan, bilime, siyaset ve dine kadar pek çok değeri anlayabilir, değerlendirebilir, mantık yürütebilir.Kültürünün bir parçası haline gelerek kendi konumunu algılamaya başlayabilir.

    ;

    Ergenlerde Cinsel Gelişme

    ;

    v Kız ve erkeklerde ergenliğe girecekleri dönemden yaklaşık 1,5 yıl önce cinsel içerikli değişiklikler gözlenmeye başlar.

    ;

    v Kızlarda 10 yaşlarında,erkeklerde 11-12 yaşlarında başlar. Karşı cinsle, cinsel sembollerle ilgilenme,daha erkeksi ya da kadınsı tavırlar geliştirme gibi davranışlar gözlenebilir.

    ;

    v Üreme organlarında, seste,ciltte, sakal, bıyık, vücutta kıllanma, ter bezlerinde artış, gırtlakta kıkırdaklaşma, göğüslerde büyüme, cinsel rüyaların artması cinsel değişiklikler olarak incelenir.

    ;

    v Kızlarda asıl cinsel gelişme ilk adettir.

    ;

    v Erkeklerde üreme hücresi sperm üretmeye başlar.

    ;

    Cinsiyet Rolü

    ;

    Kadının ve erkeğin nasıl düşüneceğini, hissedeceğini ve davranacağını belirleyen, çevre tarafından verilen roldür. Çoğu kültürde erkeklerin ve kadınların neyi yapıp yapmayacağı bellidir. Renkler, ses biçimi, kıyafet, oyuncaklar, oynanan oyun gibi farlılıklar bütün süreç boyunca pekiştirilir. Ana-baba davranışlarının yanı sıra akran, basın yayın yoluyla da mesajlar verilir.

    ;

    Gence Yaklaşım

    ;

    v Kendisine güven verecek, bu duygusal durumların yaşa ve çağa bağlı olduğunu ve geçici olduğunu anlatacak anne babaya ihtiyacı vardır.

    ;

    v Anlaşılmamak bu dönemin en belirgin sorunlarındandır. Anne babanın gencin söylediklerini onu eleştirmeden,küçümsemeden ve yargılamadan dinlemesi ve kendisini anlatmasına fırsat vermesi genci rahatlatır.

    ;

    v Karşı cinse hissettiklerini anlatacak birine ihtiyaç duymaktadır.

    ;

    v Ergen anne babasından daha fazla izin ister. Engellenirse gerginlikler ve çatışmalar çıkar.

    ;

    v Anne babanın genci kendi istediğinden farklı alanlara yöneltmesi, ondan yapabileceğinin üstünde görevler beklemesi, aşağılaması, kıyaslaması, akranlarının yanında kaba davranması, sıksık eleştirmesi ve birbirleriyle kavga etmesi genci kaygılandıran tipik anne baba davranışlarıdır.

    ;

  • Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres Nedir?

    Stres sözcüğü en geniş anlamda birey-çevre etkileşiminde kişinin uyumunu bozan, kapasitesini zorlayan talepler olarak tanımlanır.

    Stres Zararlı mıdır?

    Stresin, zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızı tüketen olumsuz bir yanı olduğu gibi, kendimizi keşfetmemize, potansiyelimizi kullanmamıza ve gelişmemize de yardımı olabilir. Duygu açısından hafif bir genel uyarılmışlık düzeyinin olmasının yapılacak işe ilgi uyandırma etkisi vardır. Dolayısıyla bir miktar stres normal işlevlerimiz için de gereklidir. Ancak yoğun ve uzayan stresin fizyolojik ve psikolojik açıdan olumsuz etkileri görülebilir.

    Stresin Yol Açtığı Sorunlar Nelerdir?

    1.Fizyolojik Sorunlar: Kalp atışlarının artması, çarpıntı, ateş basması, baş dönmesi, nefes darlığı, boğazda yutkunma güçlüğü, titreme, baş ağrısı, mide ve kaslarda gerginlik, hazımsızlık, yorgunluk.

    2.Zihinsel ve Duygusal Sorunlar: Stres ve gerilim fazla enerji tüketmeye neden olduğu için bir süre sonra birey kendisini zayıf, güçsüz, her an kötü bir şey olacakmış duygusunu yaşayan nedeni belirsiz yoğun bir endişe duyan, uykusuzluk çeken, sinirli, çabuk heyecanlanan bir kişi durumuna gelebilir. Dikkatini toplamakta güçlük çekebilir, hafıza sorunları yaşayabilir, öğrendiği konuları unuttuğu endişesine kapılabilir. Kolaylıkla yapabileceği işleri yapılamaz, güç engellere dönüştürerek işleri geciktirme ya da engelleme eğilimine girebilir.

    3.Davranışsal Sorunlar: İçe kapanma, bir maddeye (sigara, alkol v.b.) aşırı düşkünlük, sakarlık, gevşemede güçlükler görülebilir. Yoğun stres bireyin iş verimini de olumsuz etkilemektedir.

    Stresle Başa Çıkmanın Etkili Yolları

    Zamanı iyi yöneterek, problem çözme teknikleri kullanarak, aşırı genellemelerden kaçınarak, kişiler arası ilişkiler ve sosyal etkinlikler geliştirilerek,

    Fiziksel aktivitelerde bulunarak, dengeli beslenerek, gevşeme egzersizleri öğrenip uygulayarak, zihinde canlandırma yaparak stresle daha kolay başa çıkabiliriz.

    Zaman Yönetimi: Başlangıçta hepimizin eşit olarak sahip olduğu tek kaynak olan zamanı, zaman yönetimi konusunda kararlılık sergileyen kişiler başarılı bir biçimde yönetebilirler. Zamanı yönetebilmek için kişinin kapasitesine ve kişilik özelliklerine uygun gerçekçi bir program yapabilmek gerekir. Programlar içerik olarak sadece yapılması zorunlu olan işleri kapsayacak olursa büyük olasılıkla program işlemeyecektir. Etkili bir program yapabilmek için zorunlulukların yanında, düzenli uyku, molalar, eğlenme, dinlenme, sosyal etkinlikler ve olası değişiklikler karşısında alternatif olabilecek etkinlikler de programda yer almalıdır. Yağmur nedeniyle planlanan yürüyüş yapılamayacaksa odada egzersiz yapabilmek gibi.

    Stresle Başa Çıkmada Etkili Olmayan Yollar

    Madde Bağımlılığı: Sigara ya da alkol sıklıkla kullanılan bir gevşeme aracıdır. Birey stres veren durumla karşılaştığında otomatik olarak bu maddelere yönelebilir. Oysa alkol ve sigaranın sağlığa olan zararları, stresin ilk anda verdiği zararın çok üzerindedir. Uzun vadede fizyolojik ve psikolojik bağımlılığa yol açtığı için başlı başına bir stres faktörü olmaktadır.

    • Aşırı Yemek Yeme: Başlangıçta rahatlatıcı olmakla birlikte, bu tür bir davranış kendi başına ya da alınan kilolar nedeniyle ek bir stres kaynağı haline gelebilmektedir.

    • Kontrolsüz Alışveriş: Kendisine değer vermek, yenilik yapabilmek amacıyla başlanan alışveriş, kontrol edilemez boyuta gelirse, borçlanma nedeniyle birey bir süre sonra istek ve ihtiyaçlarını ertelemek durumuna gelerek daha yoğun stres yaşayabilir.

    • İçe Kapanma: Bazı bireyler strese tepki olarak, geri çekilip, içe kapanabilir. Pasifleşerek sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınabilir. Sorunlarını tümüyle yok sayarak, olayların dışına çıkabilir. Başlangıçta stres yaratıcı olaydan uzak kalsa bile sorun çözümlenmemiş olur.

    • Aşırı Tepki Gösterme: Küçük hayal kırıklıklarından ya da değişikliklerden olumsuz etkilenme aşırı tepki vermeyle ortaya çıkabilir. Başkalarına yönelik öfke nöbetleri, kırıcı olma, kaygılanma v.b. bunlardan bazılarıdır. Bu davranışın alışkanlık haline gelmesi bireyi yalnızlaştıracağından strese daha yatkın hale gelebilir.

    • Biriktirme: Birey, stres karşısında hiç tepki göstermeyip, yaşanan sıkıntıyı içine atabilir. Bu birikimler dayanılamayacak duruma geldiğinde hiç tepki vermeyeceği olaylara karşı çok şiddetli tepki verebilir. Birikim kapasiteyi zorladığından, birey daha stresli hale gelebilir.

  • Karneler Ödül ve Ceza Aracı Olmamalıdır

    Karneler Ödül ve Ceza Aracı Olmamalıdır

    Karneler Ödül ve Ceza Aracı Olmamalıdır

    Karnesi çok iyi olan öğrenci için ödül ne olmalıdır?

    Elde ettiği başarı mı, bu başarıya dayandırılarak alınacak bir hediye mi?

    Başarının en büyük ödül olmasını sağlamak gereklidir. Çocuklara verilecek hediye büyük bir maddi bedeli olmayan, okuyacakları bir kitap, dinleyecekleri müzik CD’si veya bir oyuna ya da film izlemeye gitmek olabilir. Takdir etmek, başarısının nedenlerini konuşmak da ödül olarak kullanılabilir. Ödüllendirmede aşırıya kaçılması durumlarında çocukların başarmak, öğrenmek için değil başarının sonunda elde edeceği hediyeye ulaşmaya çalıştığını görürüz. Bu durum da öğrenme sürecinin zorluklarına katlanma konusunda öğrenciye motive edici sağlıklı bir güç değildir.

    Karnesi iyi olmayan öğrenciye ceza verilmeli midir?

    İyi olmayan karne hakkında konuşmak aile için zor fakat aslında aileleri birbirine yakınlaştıran önemli fırsatlardır. Karnesinin iyi olamamasını suçlamadan, aşağılamadan, kıyaslamadan, öfkelenmeden konuşabilmek oldukça önemlidir. Akşam yemeğinden sonra oturup karnedeki notlarının düşme nedenlerini yargılamadan araştırmak ve birlikte çözüm yolları bulabilmek anne-babayı çocuğuyla daha da yakınlaştıracaktır. Örneğin, TV izleme saatleri, internete girme sıklığı, telefonun rolü, uyku saatlerinin, tekrar edip-etmemesinin bu sonuç üzerindeki etkileri konuşulabilir. Anne-babalar uygun bir ses tonuyla karnesine üzüldüğünü fakat bu durumun ona duyduğu sevgiyi değiştirmediğini ifade edebilmelidir. Böyle bir durum karşısında çocuk bir sorun ya da sıkıntımız olursa biz aile olarak bunu konuşabilir ve üstesinden de gelebiliriz duygusu yaşayacaktır. Suçlayıcı, aşağılayıcı, kıyaslayıcı ya da öfkeli bir yaklaşım karşısında ise çocuk ailesinin kendisini ancak başarılı olursa sevdiğini bu başarısızlık karşısında artık sevilmediğini hissedebilecektir.

    Dolayısıyla karnelere ödül ya da ceza vermek yerine bir dönemi değerlendiren bir araç olarak yaklaşabilmek gerekmektedir.